“Kocatepe Yanık ve İhtiyar Bir Bayırdır”

“Kocatepe Yanık ve İhtiyar Bir Bayırdır”

Lütfü KIRAYOĞLU 
(Elk. Müh. – İTÜ)

26 Ağustos 2020 / Büyük Taarruz’un 98. Yılı

Büyük ozan Nazım Hikmet Sultanahmet, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde, 1939-1941 yılları arasında yazdığı Kuvay-ı Milliye Destanında Büyük Taarruzun başladığı Kocatepe’yi “yanık ve ihtiyar bir bayır” olarak betimliyordu. Nazım Hikmet Kuvay-ı Milliye Destanı adlı büyük eserini hiç görmediği savaşı, savaş alanlarını ve bu kutsal savaşın kahramanlarını herkesten daha iyi anlatırken, savaş sonrası cezaevlerinde çile çeken gerçek kahramanlardan ya da yakınlarından dinleyerek yazıyordu.

Son 50 yıl içinde bu muazzam savaş alanlarını farklı zamanlarda ve sık sık gezdim. Kısa ve uzun aralıklarla buralarda kaldım. Ancak Nazım Hikmet’in dile getirdiği sanatçı gözlemine ve duyarlığına yaklaşmak bile olanaklı olmadı. Her şeyden önce, Sakarya Zaferinden sonra Afyon’a kadar çekilen işgalcileri kovalayan Türk birliklerinin Afyon’u almak yerine zaferin kaderine egemen olacak Kocatepe’yi tutmaları inanılmaz bir askeri dehanın ürünü olsa gerek. 1874 rakımlı bu “yanık ve ihtiyar bayır” önündeki Kalecik Sivrisi engeli nedeniyle Afyon kentini göremese bile, büyük ve kutsal savaşın geçtiği bütün Afyon-Sincanlı ovasına hakimdir. Tepenin hemen etekleri ise İngilizlerin “Türkler burayı 6 ayda aşarlarsa iyidir” dedikleri düşman tahkimatları ile kesilmiş, uçurumlarla çevrili muazzam bir tepedir.

Afyon’a ilk kez hemen hemen 50 yıl önce üniversite stajım sırasında gittim. Şimdilerde ilçe olmuş, ancak o yıllarda büyücek yerleşim yerlerinde bile telefon yoktu. Ve biz, şimdi çok komik görünen ilkel telefon santrallerini kurmak için köylere gittiğimizde büyük ilgi ile karşılanıyor, genç yaşlı çevremizde toplanıyordu. Yaşı yetmişe yakın ya da daha yaşlı olanlar savaşı canlı olarak yaşamış insanlardı ve anlatacak yeni insanlar gördükleri için bizlere büyük bir heyecanla savaşı anlatıyor, ancak bizler henüz bu katsal savaşı yeterince kavramadığımız için masal gibi dinliyorduk. Sonraki gidişlerimizde ise anlatımların ne kadar eksik olduğunu daha iyi anladım.

Bir süre sonra, bu kez askerlik görevim nedeniyle tören birliklerinde görevli olarak bölgeye gittim ve savaş alanının tam da göbeğinde, dağda 20 gün çadırlı ordugâhta kaldım. Çadırlarımızı kurduğumuz yer, 30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Savaşının geçtiği alanın hemen yanıbaşındaki Zafertepe’de, Başkomutanın savaş idare yeri yakınındaydı. Savaş alanının üç tarafı, adına tepe bile denemeyecek yükseltilerle çevriliydi. Bu yükseltilerin üzerinde savaşa katılan birliklerin (kolordu, tümen, alay gibi) numaraları beyaz taşlarla yazılıydı. Üç tarafı bu tepeciklerle kaplı savaş alanının tek düzlük yeri ise Aslıhanlar, Dumlupınar istikametiydi. Düşman bu istikamete doğru ricata zorlanacak ve ricat sırasında yok edilecekti. Nitekim Trikopis ve karargâhı burada esir (AS: tutsak) alındı.

Tepeciklerde numaraları yazılı birliklerin İstiklal Madalyalı sancakları ve birlik komutanları küçük bir heyetle 30 Ağustos törenlerine katılırken bölgeye en yakın birlik olan bizim birliğimiz (bir piyade alayı, bunu takviye eden topçu taburu ve bir mekanize piyade bölüğü) esas törenleri yapıyordu. Tören hazırlıklarını yaptığımız 20 gün boyunca diğer savaş alanlarını görmenin yanında her gün bazı köylüler gelerek tarlalarında çalışırken buldukları savaş artığı postal, palaska, kütüklük, tüfek namlusu gibi malzemeleri getiriyor, bunları müzeye teslim etmek üzere tutanak düzenlerken yeni savaş öyküleri ve anıları dinliyorduk.

ISSIZ DAĞ BAŞINDAKİ MUAZZAM TÖREN

Bulunduğumuz yer, Afyon, Kütahya, ve Uşak illerinin kesişme noktasında ve bu üç ile de epey uzakta, Kütahya’ya bağlı Altıntaş ilçesinin Çalköy sınırları içinde ancak, çok az nüfus barındıran bir bölgedeydi. Kafamızdaki soru şuydu:

“Neredeyse kuş uçmaz kervan geçmez bu ıssız yerde yapacağımız töreni kim görecekti?”

26 Ağustos sabahının erken saatlerinde Kocatepe’deki törene ve 27 Ağustos günü Afyon’un kurtuluş törenlerine katıldık. Nihayet 29 Ağustos gecesi yeni rütbe alan subayların yıldızlarının takıldığı törensel yemek yapılırken tören alanının yanı başında gece yarısına yakın büyük bir hareketlilik başladı. Çadırlardan büyük bir panayır kurulmuştu. Çadır tiyatrosundan tüfek atıcılara, oyuncakçıdan, konfeksiyoncuya kadar her çeşit seyyar esnaf yerini almıştı.

Ertesi sabah, yani 30 Ağustos günü sabahın erken saatlerinde ortalığı büyük bir uğultu kapladı. Yakın köylerden gelen onbinlerce köylü, kamyonlar, traktör kasaları, kamyonetler, eski püskü otomobiller, at arabaları ve hattâ Kuvay-ı Milliye’nin simgesi öküzlerin çektiği kağnılarla tören alanına gelmişler, erkenden töreni en iyi izleyebilecekleri yerlere oturmuşlar, yanlarında getirdikleri azıklarını yudumluyorlardı. Savaşı gerçekten yaşayanlar, çocukları ve torunları zaferin gerçek sahipleri olarak kendi “düğünlerine” gelmişlerdi. Hayatımda gördüğüm en etkileyici törendi. Alanda yüz binden çok insan toplanmıştı. Bizler asker üniformalarımız içinde kendimizi o unutulmaz savaşın kahramanları gibi hissettik. Çünkü törene gelenler bize bu duyguyu yaşatıyorlardı.

Bu kutsal alana ikibinli yıllardan sonra kezlerce gittim. Pek çok gurup götürerek savaş alanlarını gezdirdim. Ancak nedense o eski ruh kaybolmuş, Başkomutanlık Meydan Muharebesinin geçtiği savaş alanındaki törenler cılızlaşmış, alandaki müzedeki objeler Dumlupınar müzesine götürülmüştü. Törenlerin ağırlığı, yolu düzeltilen Kocatepe’ye kaymıştı. Artık törenleri halk yapıyor, gece yarısı Şuhut’tan yola çıkan kalabalık, Zafer Yürüyüşü ile Kocatepe’ye varıp Büyük Taarruzun başladığı saatlerde törene başlıyordu. Daha sonraki yıllarda bu törenlerin yapılmasının önüne türlü engeller kondu. Destekler kaldırıldı.

ARTIK EKİLİP BİÇİLMEYEN KANLI TOPRAKLAR…

Bölgede en etkileyici yerlerden biri Kocatepe’den inişteki Kalecik köyündeki Yüzbaşı Agâh Efendi şehitliğiydi. 8 ve 11 yaşındaki şehit mezarları çok hazin. Ama en hazin olanı da Çiğiltepe’deki Albay Reşat Çiğiltepe anıtı. Bir başka etkileyici yer ise Düzağaç-Çalköy arasında eski adı Küçükköy olan ve bir de tren istasyonunun bulunduğu Yıldırım Kemal Köyü. Süvari Teğmeni Yıldırım Kemal’in hazin hikayesi Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” adlı kitabında ayrıntılı anlatılır. Şimdi bu kahraman teğmenin adını taşıyan bu şirin köyde istasyon binasının hemen yanındaki şehitliği ziyaret ettikten sonra köy kahvesinde gurupla birlikte demli çay içmeyi adet edindim. Orada artık tanıdıklarım da oluşmuştu. On yıl kadar önceki bir ziyaretim sırasında buğday ekerek geçinen bu köylerin tarlalarında anızların bir hayli eski olduğunu görünce köylülere “bu yıl buğday ekip ekmediklerini” sordum. Hükümetin tarım politikaları nedeniyle tarla sahiplerine destek primi ödediğini, ekim yaptıklarında zarar ettiklerini, çoğunun bankalara borçlu olduğunu, bu nedenle hiç değilse destek primi ile zarardan kurtulduklarını söylediler. Köylülere, dedelerinin savaştığı savaş alanlarını görmek üzere Yunan askerlerinin torunlarının gelip gelmediğini sordum. “Evet gelenler oluyor” yanıtını verdiler. Gelenler, “madem bu toprakları ekip biçmeyecektiniz neden uğruna savaştınız?” diye sorarlarsa ne diyeceksiniz sorumu, başlarını eğerek yanıtsız bıraktılar.

  • Kanla sulanmış bu toprakların sahiplerinin çoğu, artık Yunan sermayesinin eline geçen bankaya borçluydu.

BİZİM İÇİN GÖSTERİ UÇUŞU…

Bölgeye ziyaretlerimizden birinde tam da Zafertepe’deki Başkomutanlık Komuta yerindeki (Komuta yeri esas savaş alanına o kadar yakındı ki, kısa menzilli bir tüfekten çıkan mermi bile Başkomutana isabet edebilirdi) anıtı incelerken birden havada gösteri uçuşu hazırlıkları yapan jet uçakları belirdi. Hemen yanıbaşımızda üsteğmen rütbeli bir havacı asker, yer pilotu görevi ile telsiz aracılığıyla havadaki uçakları yönetiyordu. Uçaklardaki pilotlardan birinin sesi telsizden kulağımıza kadar geldi. Pilot “yanınızdaki guruptakiler kim?” sorusunu yöneltti. Üsteğmen soruyu bize yönelttiğinde “ADD Gurubu” olarak yanıtladık. Havadaki pilotun “bir yere ayrılmasınlar beklesinler” sözünü yine telsizin açık sesinden duyduk. Az sonra bizler için gökyüzünde inanılmaz bir gösteri başladı. Uçaklar gurup halinde dalışlar yapıyor, sağır eden bir gürültüyle neredeyse başımıza değecek kadar alçalıyorlar, jet motorlarından çıkan rüzgarı yüzümüzde hissediyorduk. Dönem “Ergenekon, Balyoz vb.” tertiplerin bütün hızıyla sürdüğü bir dönemdi ve havadaki pilotlar ADD gurubu için özel gösteri yapıyordu. Duygulanmamak elde değildi.

Bölgeye yaptığım her gezide şunları söylüyordum:

Hac ziyaretleri yaparak ülkemizin paralarını harcayanlar, keşke Arabistan çöllerine gitmeden önce şimdi çöle döndürülen bu kutsal toprakları da bilinçli şekilde gezseler…

Bu kutsal topraklar için canlarını veren şehitlerimizi ve bu inanılmaz savaşı yöneterek zafere ulaştıran Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile silah (AS: ve dava) arkadaşlarını bir kez daha saygı ile anıyoruz.

Seçimin asıl kazananı

Seçimin asıl kazananı

Barış Terkoğlu
Cumhuriyet, 1.4.19

Keşke mümkün olsaydı zamandan hızlı koşmak, dönüp sonra yerine oturmak.
Sizin gazeteyi elinize aldığınız saatlerde seçimin sonucu belli olacak. Sabahlamış televizyonlarda, henüz temizlenmemiş sokaklarda, yorgun servis arabalarında hep kazananlar konuşulacak. Benim yazdığım saatlerde ise meçhul. Evet, sonucu bilmiyorum. Lakin bildiğim bir şey var. Dünyanın tüm milletleri kadar alnı yüksekte milletimiz seçim sandığında doğmadı. 
Yakup Kadri’nin Yaban’da “Biz Türk değiliz ki, o senin dediklerin Haymana’da yaşar” diye anlattıkları yalan mı? 
Kütahya’da adını bilmediği düşmanının ardından koşan atın ardında bıraktığı toz bulutunda doğdu. Van’da depremden enkaz altından günler sonra kurtarılan Azra bebeği taşıyan kucakta doğdu. Soma’da madenden ancak ölüsü çıkanların tabutunu taşıyan dirilerin omuzlarında doğdu. 
Birlikte üzülüyor birlikte seviniyorsanız, aynı türküye ağlıyor aynı fıkraya gülüyorsanız ulus olursunuz. Kader birliği yoksa aynı dili konuşmak ne işe yarar? 
Bildiğim şey, millet sandıkta doğmadı ama sandıkta bölündü. 
Yarısı zillet, yarısı hain, yarısı kâfir oldu. 
Öteki yarısı kazanırsa kendisine yaşayamayacağı bir ülke kalacağına inanan bir kalabalığa ulus denir mi? Her seçimden sonra kendisine başka vatanlar gösterilenler birlikte yaşayabilir mi? Aramıza bir hendek kazdılar, içini sandıkla doldurdular. Yarısı, tanımadığı hasmına karşı kazandığı zaferi kutluyor. Öbür yarısı kendinden eksilenlerin yasını tutuyor.

Vatan da hürriyet de ölmez! 
İnsanın büyük bir yanılgısı var. Kendisine verilen hayatı tarihin kendisi sanıyor. Baskıyı, zorbalığı, istibdadı baki sayıyor. Oysa hepsinin bir ömrü var. Bizim dilimizin çocuk şairi Rüştü Onur, 22 yaşında kan kusarak öldü. Gömerken “şiir öldü” dediler. Nâzım Hikmet en güzel çocuk: henüz büyümedi” dizelerini 3 yıl sonra yazdı. 
Bizim edebiyatımızın “sabah yıldızı” Sabahattin Ali 41 yaşında başı taşla ezilerek öldürüldü. Gömerken “roman öldü” dediler. Birkaç yıl sonra Yaşar Kemal dünya parayla alınır, yürek alınmaz” dediği İnce Memed’i yarattı. 
Bizim hürriyet davamızın sürgün yolcuları 1897 yılında Şeref Vapuru’na bindirilip vatanlarına son kez baktıklarında öğrenci olacak yaştaydılar. Onları ambarlara tıkarken “hürriyet öldü” diyorlardı. “Yaşasın Hürriyet, Yaşasın Vatan” diye veda ettikleri vatanlarına çok değil, 11 yıl sonra hürriyeti getirdiler.

Yarımız değil hepimiziz 
Belki kazanan belki kaybeden taraftasınız. Belki seviniyor belki üzülüyorsunuz. Sonuç her neyse sandığın size verdiklerinin mahkûmu olmayınKendinize, halkınıza, toprağınıza küsmeyin.

  • Unutmayın; adalete, özgürlüğe, eşitliğe dayanmayan her iktidarın mutlak sonu vardır.

Güçlü görünmesi sizin kendinizi güçsüz zannetmenizdendir. O, galibiyetini seçim kazanmaktan değil, karşısındakinin iradesine hâkim olmaktan alır. En büyük yeteneği, yönettiklerine tarihsiz olduğu yanılgısını kabul ettirmesindedir. Kendisinden kurtuluşun yine kendisi olduğuna inandırmasıdır yenilginiz. Az önce gelip, birazdan gidecek de olsa bile siz onun ezeli ve ebedi olduğu sanrısıyla yaşarsınız.

  • Unutmayın; insan, hangi şartlarda olursa olsun kaderine yön veren tek varlıktır. Dün, öncekinden farklıydı. Yarın da bugünden başka olacak.
  • Tozlanmış kitaplara, uzak yıldızlara, yıllardır birlikte mücadele ettiğimiz insanlara bakarak yine yönümüzü bulacağız.

Bir ülkeyi sevmek yalnız sefasını sevmek değildir. Toprağa düşen zeytinini, kırık kiremitlerini, yosunlu taşlarını da seversiniz. Nasırlı ellerini, çekilmiş çilelerini, yatılmış hapishanelerini de seversiniz. En yüce aşklar imkânsız görünenden doğar. En duru yurt sevgisi “her şeye rağmen” dönemlerinde yaşanır. 

  • Kırılan, dökülen, vurulan, satılan bu ülke hepimizin.

Hangi yarısındaysanız yarın öbür yarısıyla üzülecek, mutlu olacaksınız. Oğlunuz, hasım görünenin kızına âşık olacak. Çocuğunuz size yabancı olanın çocuğuyla oynayacak.

Sandıkta kurulmayan sandıkta yıkılmaz

  • Unutmayın, siz hangi partiye oy vereceğinizi düşünürken birileri meydanlarda halkı ötekine karşı kışkırttı.
  • Unutmayın, siz tanzim kuyruklarındaki ucuz soğanı tartışırken iki ayda milyonerlerin bankadaki parası 27 milyar daha arttı.
  • Unutmayın, siz ay sonunu beklerken sakallı patron “liderimiz bana dedi ki” diyerek kendisine hediye edilen fabrikayı anlattı.

Kaybetmesi gereken “diğer yarınız” değil. Ülkenin yarısının öteki yarısıyla kavga etmesi sayesinde palazlananlar. Aynı dam altında yaşadıklarınızla, aynı işyerinde çalıştıklarınızla, aynı sokakta yürüdüklerinizle geleceği birlikte kuracaksınız. Günlerdir “iç savaş” senaryoları yazanlar, kanlı boğazlaşmalarla tehdit edenler hepimizin sırtında oturuyor. Bugün yeniden doğrulma vaktidir. Sandıkta kurulmayanın sandıkla yıkılmayacağını gösterme zamanıdır. 
Kırlardaki çiçekler sayılır, çiçeklerin yaprakları sayılır, ama toprağa düşen tohumdan bir mevsimde çıkacaklar sayılmaz. Tarih nihai hükmünü geleceğin rahmine şimdiden düşenlerle yazar.

  • Bu gün 1 Nisan. Yapraklar biraz daha yeşile döndü, doğa kendi yasalarıyla ilerlemeye devam ediyor.
  • Umutsuz olmayın, hep birlikte yeniden başlıyoruz.

31 MART SEÇİMLERİ

31 MART SEÇİMLERİ 

Suay Karaman 

31 Mart 2019 Pazar günü yerel seçimler yapılacak. Beş yıl süreyle yerel yönetimleri yönetecek il ve ilçe belediye başkanları, belediye meclisi üyeleri seçilecek. Özellikle AKP iktidarıyla birlikte her seçim döneminde gündeme gelen seçim ve sandık güvenliği, sahte ve ölü seçmen sayısı, sahte oy ve seçim hilesi yapılma olasılıkları gibi tartışmalar da sürüp gitmektedir. Sandıklara sahip olunamayan her seçimde, sonuçların iktidar partisine yaradığını dikkate almak gerekir. Muhalefet partileri her sandığa gözlemci bulamıyorsa, sandıklara ve verilen oylara sahip çıkamıyorsa zaten seçimin sonucu bellidir.

2018 genel seçimlerinde olduğu gibi 31 Mart yerel seçimlerinde de partiler arasında ittifaklar kuruldu, pazarlıklar yapıldı ve listeler belirlendi. Ancak partilerin aday belirleme yöntemleri gündeme oturdu. Günümüzde yargıç huzurunda tüm parti üyelerinin katılımıyla yapılacak ön seçim hayal olmuştur; yani örgütler yok sayılmaktadır. Böyle bir önseçim, artık bütün partilerde unutulmuştur. Hangi yöntemle olursa olsun aday belirleme sürecinde AKP ve MHP gibi partilerde tartışma çıkmasına izin verilmez, tartışma çıksa bile dışarıya yansıtılmaz, sesleri duyulmaz. 

Aday belirleme konusunda CHP, öbür partilerden çok farklıdır. Bu fark, önseçim yapılması değil, adaylar belirlendikten sonra örgütlerde fırtına kopması şeklindedir. Çoğunluk oyuyla seçilmiş olanın yönetime gelmesi, demokrasinin gereğidir. Demokrasinin olmazsa olmazı siyasal partilerde, demokrasinin yok edilmesi sorgulanmalıdır. CHP’de tüm üyelerin katılımıyla önseçim yapılmadan, belirli kişiler tarafından belirlenen adaylar, parti meclisine sunulup, kamuoyuna açıklanmıştır. 

Bu aşamaya dek hiçbir itirazı olmayanlar, sessiz kalanlar, adaylığını tehlikeye atmamak için en temel parti içi demokratik hakkını dahi kullanmaktan çekinenler, listelerde adlarını göremeyince veryansın etmeye başladılar. ‘Emek’ vurgusu yaparak, adam kayırmaktan, ekipçilikten yakınmaya başladılar. Hatta bu aşamadan sonra bazıları başka partilerden aday oldular! 

Eşsiz liderimiz Atatürk’ün kurduğu CHP, aklını ve onurunu kullananların, yapıcı eleştirisine açık olup, yanlışa yanlış demeyi bilenlerin partisi olmak zorundadır. Genel başkanlar değişir, yöneticiler gelip geçer ama önemli olan cumhuriyetin temel ilkelerine ve demokrasiye sahip çıkmaktır. Siyaset, ilkesiz insanların işi olmamalıdır. 

Ön seçim yapılmadan aday dayatmalarına ses çıkarmıyorsunuz, kadın emeğini görmezden gelip, cinsiyet kotasına uyulmamasına susuyorsunuz ve tüm bunlara neden diye sorulduğunda “şimdi zamanı değil, seçim var bölünmeyelim, birlik beraberlik zamanı” gibi anlamsız sözlerle geçiştiriyorsunuz. O zaman aklımıza Nazım Hikmet’in “Dünyanın En Tuhaf Mahlûku (Akrep Gibisin Kardeşim)” şiiri geliyor… 

Bu durumlara sessiz kalanların, listelerde adlarını görmedikleri zaman yakınma ve sızlanma hakları da yoktur, olmamalıdır. 19 Şubat 2019 salı günü CHP grup toplantısında Ozan Arif gibi birinin Pir Sultan Abdal, Âşık Veysel, Neşet Ertaş gibi isimlerle aynı kefeye koyulması da hiç kimsenin içini sızlatmıyorsa, bugünkü yönetim tarafından CHP’nin, bir proje partisi yapıldığının kanıtlarından biridir. 

CHP yöneticileri önseçimden kaçarak, eğilim yoklaması bile yaptırmamış, liyakati kaldırmış, emeğe saygıyı es geçmiş, listeleri eş, dost, akraba ile doldurmuştur. Böylece seçmenin sandığa olan ilgisini en alt düzeye indirmiştir. Atatürk’ü ve ilkelerini eleştirenlerin aday yapıldığı bu seçimlerde yine de sandığa gitmek zorunluluğumuz vardır. Oylarımızı kendi siyasetimize yakın adaylara vermeliyiz, vermeyeceğimiz oylar başkalarına yarayacaktır. 

Ancak 31 Mart yerel seçimlerinde CHP başarısız da olsa, başarılı da olsa, mutlaka bugünkü yeni CHP zihniyetindeki yönetimin değişmesi gerekmektedir. Terör örgütü yanlılarına, şeriat severlere, ikinci cumhuriyetçilere, Atatürk ilke ve devrimlerini özümsemeyenlere, ince siyasetçilere CHP’nin kapısı kapatılmalıdır.

  • Atatürk’ün partisini, Atatürkçü parti yapmak zorundayız.

Devlet ve bayrak

Devlet ve bayrak

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet
, 04.03.2019
AKP’li Bursa Belediye Başkanı Alinur Aktaş geçen hafta, “Arkadaş hangi caddeye, hangi kültür merkezine bir tane Allah dostu, bir tane padişahın ismini verdin? Nerede bu devlete ve bayrağa savaş açmış, Türkan Saylan, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Nâzım Hikmet gibi, nerede dinle diyanetle problemi olan insan varsa, onların ismini verdin” biçiminde skandal bir açıklama yaptı. AKP’nin yeniden Bursa Belediyesi başkan adayı yaptığı bu şahıs, Nâzım Hikmet’i, Uğur Mumcu’yu, Bahriye Üçok’u ve Türkan Saylan’ı devlete ve bayrağa savaş açan insanlar olarak tanımladı!
Bu açıklama aslında, AKP’nin kendi çarpık, dogmatik ve despotik zihniyetinin sonuçlarından birisidir. 1789 Fransız devriminden önce, monarşinin, feodalizmin ve teokrasinin geçerli olduğu dönemde, Fransa kralı, “ben devletim” ifadesiyle, kendi şahsı ile devleti özdeşleştirmişti. Aynı yaklaşımı Rusya’da Çar, Osmanlı’da Padişah göstermekteydi.
Neo-Osmanlıcı AKP de, devleti ve bayrağı AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile özdeşleştirdiği için, devleti ve bayrağı Erdoğan’a indirgediği için, AKP’nin ve Erdoğan’ın yanında olmayan, AKP’nin ve Erdoğan’ın İslamcı zihniyetini paylaşmayan herkesi, devlet ve bayrak düşmanı olarak ilan etme noktasına gelmiştir.
Bu talancı ve fetihçi zihniyet, devleti babasının çiftliği sanmakta, devleti kendi kişisel tapulu malı gibi görmektedir. Cehalete, dogmatizme ve despotizme devleti yönetme yetkisi verildiğinde olacak olan da budur.
* Devleti yönetmek niteliğinden yoksun kişilerin becerebildiği tek şey, devleti işgal edip talan etmektir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’e ve başta laiklik olmak üzere, cumhuriyetin kuruluş ilkelerine meydan okuyanlar, vatandaşlara devlet ve bayrak dersi vermeye kalkıyorlar, bunu yaparken de vicdansızlığı, yalanı ve iftirayı bir bayrak haline getirmekten çekinmiyorlar!
Alinur Aktaş’ın hedef haline getirdiği Nâzım Hikmet, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok ve Türkan Saylan gibi kişiler, Türkiye’nin onuru, namusu ve şerefi olan insanlardır. Onlar yaşamları boyunca halk için, adalet için, özgürlük için, bağımsızlık için, vatan için mücadele vermiş olan kişilerdir.
Alinur Aktaş’ın hayranlık duyduğu insanlar cehalete ve emperyalizme hizmet ederlerken, Nâzım Hikmet, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok ve Türkan Saylan, devletin ve bayrağın bağımsızlığı için, bu devlet ve bayrak altında birleşmiş olan halkın aydınlanması ve kalkınması için mücadele veriyorlardı.
Üstelik bu insanlar, mücadelelerinden dolayı büyük bedeller ödediler. Nâzım Hikmet yıllarca hapis yattıktan sonra sürgünde yaşadı, vatandaşlıktan atıldı ve bir daha ülkesine dönemedi. Uğur Mumcu ve Bahriye Üçok suikasta uğrayıp öldürüldüler. Türkan Saylan gözaltına alındı, hakkında soruşturma başlatıldı. Öğretim üyesi ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan hakkında soruşturma başlatan, kendisi kanserle mücadele ederken evini basıp onu gözaltına alanlar kimlerdi?
AKP destekli İslamcı Fethullah Gülen çetesinin üyeleri, FETÖ’nün savcıları, yargıçları ve polisleri!
Öğretim üyesi ve SHP Parti Meclisi üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok’u ve gazeteci-yazar Uğur Mumcu’yu öldürenler kimlerdi? İslamcı terör örgütleri ve onların devlet içindeki uzantıları!
Nâzım Hikmet’i hapise attıran kimlerdi? Tek parti döneminde CHP’nin içindeki bazı köşeleri kapmış olan sosyalizm düşmanları!
Nâzım Hikmet’i vatandaşlıktan çıkartan kimdi? Demokrat Parti lideri ve Başbakan Adnan Menderes!
Kimler bu devlete ve bayrağa savaş açmış, kimler bu devlet ve bayrak için savaşmış, bunu ancak kişilerin eylemleri, olgular ve tarih belirler!

BİR ZAMANLAR 30 AĞUSTOS

Dostlar,

5/6 Eylül 1922 gecesi de sürüyordu büyük kovalamaca Ege topraklarında..
İkiyüz bine Mehmetçik, katmıştı önüne ikiyüzbini aşkın işgalci palikaryayı..
Sürüyordu Ege denizine doğru.. 400 km yol tüm olanaksızlıklara ve zorluklara karşın geçilecek ve düşman denize dökülecekti. Başkumandanın emri kesindi 30 Ağustos Zafer ardından :

  • Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!..

Dünya tarihinde benzersiz o anları Nazım Hikmet ölümsüzleştirdi Kuvayı Milliye Destanı ile. E. General Sn. Dr. Noyan Umruk da 96 yıl sonra derin bir özdeşim (empati) ile bir kez daha yazdı ABC Gazetesinde.. Onbinlerce şehit – gazinin ödenemez borçları adına hulu ile bir kez daha okunmalı ve vatan için ne gerekiyorsa yapılmalı.. Biz de bu çok önemli tarihsel süreci salt 30 Ağustos ya da 9 Eylül’de bırakmak istemiyoruz.. Bu aralığa yayarak hemen her gün sitemize seçtiğimiz yazıları koyuyoruz.. Teşekkürler değerli Paşamız, Tarih doktoru Sn. Umruk..

Sevgi ve saygı ile. 06 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
========================================

BİR ZAMANLAR 30 AĞUSTOS…


Dr. Noyan UMRUK
E. General
ABC GAZETESİ, 28.08.2018  

Evet, “Büyük Taarruz” başlıyor… 30 Ağustos, yakın tarihimizin dönüm noktası…

”Makus talihimizin” yenildiği, diğer bir deyişle emperyalizmin çanına ot tıkandığı gün…

Kuvayı Milliye Destanını” küçümsetmeye çalışanları nafile çabalarıyla baş başa bırakıp, sözü büyük Ozan’a bırakalım; eşsiz dizeleriyle büyük utkuyu, daha içten anlatan çıkmadı çünkü…

Ateşi ve ihaneti gördük

Dayandık her yanda,

dayandık İzmir’de, Aydın’da

Adana’da dayandık,

Dayandık, Urfa’da, Maraş’ta, Antep’te

Sarışın bir kurt: Başkumandan…

 Dağlarda tek tek
ateşler yanıyordu.
ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında O’nu gördü.
paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
paşalar : «üç,» dediler.
sarışın bir kurda benziyordu.
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
bıraksalar,
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
kocatepe’den afyon ovası’na atlıyacaktı.
Dünyanın hiç bir ordusunda bir nöbetçi, şairinin ağzından, dizeleri inci taneleri gibi dizerek, başkumandanını bu denli sade, derin ve de yürekten bir  sevgi ile anlatamadı…
Sarışın Kurt’un Memetçikleri…
saat 3.30.
izmirli ali onbaşı ve de mangası
karanlıkta göz yordamıyla
sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer :
sağda birinci nefer
sarışındı.
ikinci esmer.
üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
yoktu onun üstüne şarkı söyleyen.
dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa’ya girdiği akşam.
altıncı, inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona «deli erzurumlu» derdiler.
yedinci, mehmet oğlu osman’dı.
çanakkale’de, inönü’nde, sakarya’da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.

Ya Süleymaniyeli şoför Ahmet…

lastik hava kaçırıyor.
derdine deva bulmazsak eğer…
dur bakalım babacafer…

üç numrolu kamyonet durdu.
karanlık.
kriko.
pompa.
eller.
küfreden ve küfrettiğine kızan elleri
lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken

sen süleymaniyelisin oğlum ahmet,
sana tek başına verilmiştir üç numrolu kamyonet.
hem, hani bir koyun varmış,
kendi bacağından asılan bir koyun.
süleymaniyeli şoför ahmet
soyun…

soyundu.
ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak
ve kırmızı kuşak,

ahmet’i postallarının üstünde çırılçıplak
bırakarak
dış lastiğin içine girdiler,
şişirdiler.

Karayılan’ı kim unutabilir…karayılan «karayılan» olmazdan önce
umurunda değildi karayılan’ın
kıyamete dek düşmana verseler antep’i.
çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.

karayılan olmazdan önce
kara yılanın encâmını görünce
haykırdı avaz avaz
ömrünün ilk düşüncesini .
«ibret al, deli gönlüm,
demir sandıkta saklansan bulur seni,

ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.»
…Sonra;
«karayılan der ki : harbe oturak,
kilis yollarından kelle getirek,
nerde düşman varsa orda bitirek,
vurun ha yiğitler namus günüdür…»

Memetçik böyledir işte… Sesi, sedası çıkmaz; böbürlenmeyi pek beceremez. Düşünürsünüz, düşündürür sizi…Acaba bu işleri bilerek mi yapıyor, yoksa ayırdında değil mi? Pek de anlayamazsınız…Ancak, sonucu görürsünüz… Kıbrıs Barış Harekatında da, ateş altında, bir elinde karpuz dilimi ya da üzüm salkımı, pikniğe gider gibi düşman üzerine gittiği  görülmüştür… Yeter ki başında adam gibi bir komutanı olsun…

Ve sonra, imparatorluğun küllerinden doğan, tüm “mazlum milletlere” örnek, yurttaşlarına kıvanç veren, genç, gürbüz, bağımsız, saygın bir Cumhuriyet

Ve sonra, 60 yılda, özellikle amcaları ile birlikte ülkeyi yönetenlerce son 15 yılda bakın ne hale getirildi Türkiye…

-“Tüm okulları imam-hatip okulları yapma şansını yakalayarak”, “sabileri” sefil eden alt üst edilmiş bir milli eğitim sistemi, tarikatlara, cemaatlara teslim edilmiş binlerce çocuk,

Cari açık, dış borç, “ne idüğü belirsiz” net-hata noksana dayanan bir ödemeler dengesi ile kağıttan kaplan, yeterince üretmeyen, teknolojik zaafiyet içinde krizlerle boğuşan ekonomik yapı,

– Zorunlu tüketim üzerinden toplanan dolaylı vergilere dayanan adaletsiz bir mali sistem ve son derece eşitsiz bir gelir dağılımı,

— Her tarafına yerleştirdikleri, tıkıştırdıkları Fetö’nün “ak çocukları” ve “yeşil zeytin kılıklı hainleri “ile sonTürk devletini allak bullak eden ne idüğü belirsiz, melanetinin ayrıntıları zamanla açıklığa kavuşacak kökü dışarıda bir darbe denemesi…

-Elbirliğiyle moralman ve yönetimsel olarak çökme noktasına getirilmiş, ama yine kuvvacı omurgası ile Fırat Kalkanı’nda herşeye rağmen etkinliğini gösterebilen bir ordu,

-Açıla saçıla, Doğu Akdeniz’den, Kıbrıs ve Türk dünyasına ve  Pekin, Moskova, Erivan, Tahran, Bağdat, Şam altıgenine değin tüm komşu ülkeleri ciddi tehdit haline getirip, Habur-Oslo-Şemdinli-G.Antep sürecinde PKK’nın da bu konjonktüre eklemlenmesine göz yumulması ile iflas etmiş güvenlik ve dış politika süreci,

-Zavallı bir ulusal istihbarat sistemi,

-Yüz verilince astarını isteyen PKK, İŞİD gibi mel’un terör örgütlerinin istedikleri yeri hallaç pamuğu gibi attıkları bir ülke…

Sonuç                   :

“Bir türlü kendilerine saygı ve şükran duyulamayan” Cumhuriyet kurucularınca emanet edilen Mısak-ı Milli’nin, ülkenin “bekası”nın ciddi tehdit altında sokulması…Şaşkın, tüm politik tercihlerinde, kararlarında yanılmış, “kandırılmış” bir iktidar…Darbe girişimine karşı milyonları meydanlara toplayan, ama bin bir bahane yaratılarak kutlanması diğer ulusal bayramlar gibi kadük edilen bir 30 Ağustos…Ülkenin namus, haysiyet günü…

Aman kutlanacak neyi kaldı demeyin. Yaşadığımız karanlık günler bu büyük ulusun, bu halkın okyanusları andıran tarihinde sadece bir virgül…Küllerinden doğmaya alışıktır bu millet…