Doçentlik sınavımız… 31 yıl önce bu gün idi..

Doçentlik sınavımız…
31 yıl önce bu gün idi..


Dostlar
,

Tarih 9 Ekim 1990 idi.. Tam 31 yıl bitti.
8 Nisan 1988’de Edirne’deki Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda Yrd. Doç. olarak göreve başlamıştık. (Üniversite hocalığında 34. yıl içindeyiz..)
Anabilim Dalı’nın ilk ve tek öğretim üyesi idik. (Bu Anabilim Dalını kurduk, 16+ yıl yönettik..)
Hülyamız olan öğretim üyeliği mesleğine başlamıştık.
1977’de İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, ardından 1 yıl Keban’da çalışmış (SSK ve yeraltı maden işletmesi Simli Kurşun) ve 11 Kasım 1978’de, tıp eğitimine 1971’de başladığımız yuvamız Hacettepe Tıp Fakültesi’ne bu kez “Halk Sağlığı” dalında uzmanlık eğitimi almak üzere yeniden dönmüştük. Kalpaksız Kuvayı Milliyeci Prof. Dr. Nusret Fişek‘in, öğrencisi olmaya ek, asistanı da olma onurunu yakalamıştık.

Tıp Eğitimimiz gibi uzmanlık eğitimini de Hacettepe’de başlayıp İstanbul Tıp Fakültesi’nde tamamlamıştık (ailesel nedenlerle yatay geçiş yapmıştık..), Temmuz 1981 sonu idi..

Rahmetli Prof. Türkan Saylan ile bir süre çalıştık, Elazığ Cüzzam Hastanesi Başhekimi olarak.. Sonrasında Türkiye’de izlenmesi gereken Lepra (Cüzzam) Savaş Politikalarında anlaşamadık.. Merhum ayda 1 kez Elazığ’a gelir, yaklaşık 3 gün kalırdı. Bu süre içinde Cüzzam Hastanesi’ne ayırdığı süre yaklaşık 20 dakikada 70 dolayındaki hastaya bizimle birlikte “jet vizit” yapardı. Biz Halk Sağlığı Uzmanlık eğitimi aldığımızdan saha ağırlıklı çalışmak isterken, kendileri klinik – hastane odaklı çalışmamızı istiyorlardı bir klinisyen olarak. Oysa Cüzzam’ın kökleri toplum içinde idi.. Hastanede bekleyerek, geç dönemde gelen hastalara 1. sınıf bile olsa tıbbi bakım vererek sorunun kökü kurutulamazdı (eradikasyon). Bu yüzden, bu politika ile Türkiye’nin Cüzzam sorununun “kendisini emekli olana dek idare edebileceğini” söylemiştik!.. (Kendileri yaşamda olmadığından, başkaca ayrıntılara girmiyoruz..)

Sonra Kocaeli Sağlık Müdür yardımcılığı, Elazığ’da muayenehane hekimliği, işyeri hekimlikleri (çimento ve kağıt..) ve Sağlık Müdürlüğünde uzmanlık, Halk Sağlığı Bölge Laboratuvar Müdürlüğü görevlerimiz oldu.. Yaklaşık 7 yıl saha deneyimimiz oluştu. Bu arada üniversiteden ayrılmayarak akademik kariyer yapan kimi sınıf arkadaşlarımız (Hacettepe ve Çapa’da..) Doçent oldular!..

Biz Edirne’de 1988’de akademik yaşama döndüğümüzde, 1989’da bir geçici yasa çıktı ve öğretim üyelerinin bulundukları kadroda, ayrıca kadro koşulu aranmadan, hak ettikleri akademik unvanın kadrosuna atanmaları olanağı verildi. Doçentlik sınavı için başvurabilirdik ama bilimsel dosyamızı daha da olgunlaştırmak istedik, ertesi yıla bıraktık özsaygımız gereği. İzleyen yıl, doçentlik başvuru dosyamızda 42 bilimsel ürün vardı ve oybirliği ile çok başarılı bulunmuştu jüri tarafından.. (Üniversite – Fakülte yönetiminin, “nedense” tüm engelleme çabalarına karşın!)

*****
9 Ekim 1990 sabahı Hacettepe Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nın (“Bölüm” derdik) bildik koridorunda idik. Jürinin 3 adayı vardı.. Doçentlik yabancı dil merkezi sınavını başarmıştık, bilimsel dosyalarımız yeterli bulunmuştu, 3. aşamada sözlü sınava alınacaktık sırayla.

Dr. Hasan Hüseyin Polat sözlü sınavı başardı, O’nu kutladık (Halen Sivas’ta Profesör, emekli oldu).. 2. arkadaşımız sözlüde başarılı bulunmadı.. Ama sonraki çalışma yaşamında çok başarılı uygulamalı Halk Sağlığı hizmetleri verdi.. Biz öğleden sonraya kaldık.. Zaman çoook ağır akıyordu.. Hocalar yemekten de “epey geç” döndüler üstelik.. Jüride şu sayın hocalarımız vardı :

Prof. Dr. Hilmi Erginöz (Cerrahpaşa Tıp; sonra biz de oğlunun doçentlik jürisinde bulunduk sonraki yıllarda; ilginçtir, emeklilik sonrası bir vakıf üniversitesine profesör olarak atanmasında jüri üyesi olarak Erginöz hocamıza biz rapor düzenledik; 2013’te sonsuzluğa uğurladık..)

Prof. Dr. Yaşar Bilgin (Ankara Tıp, 3.10.12’de rahmetlik oldu; tüm çağrılarına karşın, Afyon Çay’da “çay”ını içemedik, sonsuzluğa uğurladık..)

Prof. Dr. Özdemir Gülesen (Bursa Tıp, yaşıyor..)

Prof. Dr. Rengin Erdal (Hacettepe Tıp; ilk jüri üyeliği idi, Halen Başkent Üniv.)

Prof. Dr. Nazmi Bilir (Hacettepe Tıp; ilk jüri üyeliği idi, halen emekli)

Sınav da sıkıydı.. Yeşil tahtada tebeşirle istenen kimi formülleri yazmıştık..
Çooook yorgunduk.. Olağanüstü yorgunduk.
Edirne’de Anabilim dalımızda tek öğretim üyesi idik.
Ağır, bunaltan bir yönetim ve ders yükü vardı üzerimizde..
Bir de çok sınırlı olanaklarla bilimsel araştırma ve yayın yapma yükümü. İnternet yok!
Fakülte Kütüphanemiz çooook cılızdı. Edirne – Ankara otoyolu bitmemişti, 12 saat sürerdi yol “sigaralı otobüsler“de, boğucu yolculuk enerjimizi tüketiyordu. Sabaha dek otobüste,  Cumartesi günü YÖK kütüphanesinde gün boyu bavul dolusu fotokopi çektirir, bir dolu para öderdik. Gece geri dönerdik Edirne’ye, Pazar günü okumak üzere..

Yüksek lisans ve tıpta uzmanlık öğrencileri de almıştık bu arada. 10 saat derse girdiğimiz günler oluyordu!

Yönetimle de tıp eğitimindeki ağır açmazlar ve hastanenin su hijyeni bozukluğu yüzünden  ciddi sorunlu, hatta mahkemelik idik.
*****
Jüri bizi sözlü sınavda oybirliği ile başarılı buldu..

Bize “düğmesiz” akademik biniş (cüppe) giydirdiler..
Nazmi (Bilir) ağabey fotoğraf çektiğinden karede yer alamadı.. (o zamanlar özçekim – selfi yoktu!)
******
O akşam hocalarımızla yemek yedikten sonra Fakültemize gene otobüsle döndük..
Onca yorgunluğumuza karşın, heyecanımızdan, sabaha dek uyuyamadık..

Ekim 1990’da Edirne Tıpta 6 arkadaş doçent olmuştuk. Toplam hoca sayımız da, çoğu yardımcı doçent, 50 dolayında idi.. 1974’te Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin korumasında (himayesinde) kurulmuş fakültemiz 15-16 yaşında idi. Biz 43. hoca olmuştuk Edirne tıpta.. Birkaç ay sonra kadrolar ilan edildi ve 5 arkadaşımız doçent kadrolarına atandı. Biz ise Yrd. Doç. kadrosunda tutulduk..

Bu arada bize verilen KINAMA cezasını (tıp eğitiminin acınacak durumunu sergilemiştik..) yönetsel (idari) yargı kaldırdı, Rektörlüğün temyizini Danıştay reddetti..

8 Nisan 1991’de, göreve başladıktan 3 yıl sonra, süreli atamamız yenilenmeyerek işten atıldık.
Bölümün tek öğretim üyesi olmamıza karşın!..
Yrd. Doç. kadrosunda iken 2,5 yıl içinde Doçentlik unvanını kazanmamıza karşın!!?
Alelacele, yetiştirdiğimiz asistanımız uzman olunca hemen Yrd. Doç. ve Anabilim Dalı başkanı yapıldı.
Yargı süreci başlattık yeniden..
Bu arada YÖK Başkanı Prof. Doğramacı’ya bir telgraf çekerek durumu çok kısa özetledik ve

İŞSİZ ÜNİVERSİTE TIP DOÇENTİ diye imzaladık.

“Hoca bey” (Doğramacı’nın lakabı) bizi yanıtladı :

“.. hakkımda gösterdiğiniz iyi dilek ve duygulara teşekkür ederim..” diyordu yanıt telgrafında!
*****
Yönetsel yargıda açtığımız YD (Yürütmenin Durdurulması) istemli iptal davası sürerken, lojmandan çıkmamız baskısı başladı; elektrik ve suyumuz kesildi..
Aylıksız kaldık aylarca..
Fakültede arkadaşlarımız koridorun öbür yanına kayıyorlar, başlarını çeviriyorlar, selamlaşma bile olamıyordu.
Fakültedeki odamız zorla boşaltıldı.
Doç. Dr. Tülin Yılmaz adlı yiğit bir kadın, kimi eşyalarımızı yüklendi ve kahırla odasına taşıdı..
Derken, birkaç ay sonra Edirne İdare Mahkemesi bizi göreve iade etti..
İdare’nin inatla temyizini Danıştay gene reddetti..
Göreve döndük. Geriye dönük aylıklarımızı faizsiz ödediler ama döner sermaye payı vermediler.
Bu süreçte avukatımız, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Sayın Prof. Dr. Yahya Zabunoğlu idi (merhum). Dostluğunu ve yetkin hukuk ustalığını, bilgeliğini unutmak, anmamak olanak dışı.. O’na çoook şükran dolu ve borçluyuz.

Rektör (Ahmet Karadeniz) seçimi yitirdi.. Prof. Dr. Poyraz Ülger seçildi ve atandı, sağolsun, sorunumuzla yakından ilgilendi; doçentlik kadrosu, tıp fakültesinin kasıtla gereksinim belirtmemesine karşın ilan edildi 2 yıl kadar gecikme ile. (Anabilim dalı başkanlığımızdan “öğretim üyesi gereksinimi yoktur” yazısı gitti Dekanlığa!)

Bu arada, bizim Yrd. Doç. yapılan asistanımız, Anabilim Dalı Başkanımız idi! Biz, Doçent unvanlı olarak “Yardımcı Doçent kadrosunda” tutuluyorduk, yazışmalarda “Yrd. Doç.” yazılıyordu. Doğramacı’nın has adamı Kerküklü anestezi hocası dekan çook inatçıydı.. (Yemin ederiz ki, şimdi adını bile anımsamıyoruz..)
*****
Rektör merhum Poyraz Ülger’in kadro ilanı desteğiyle Doçentlik kadrosuna en az 2 yıl geciktirilerek / engellenerek atandıktan sonra ilişkiler, şaşılacak biçimde ve hızla onarıldı! Demek ki düşenin dostu olmuyordu, güçlü ise selamlanıyordu. Ekim 1995’te, 5 yıl sonra Profesörlük kadrosu ilan edildi, sorun olmadan.. Başvurduk, 17 Ocak 1996’da resmen atandık bu kadroya.. 20 Mayıs 2004’e dek 16 yıl 1 ay 12 gün hizmet ettik Anabilim Dalımıza (görev dışı kaldığımız birkaç ay dahil). Bu Anabilim Dalımızda şimdi, hepsi de bizim yetiştirdiğimiz profesörler görevde.. Yetişip ayrılanları, başka yerlerde profesör, doçent vb. olanları saymıyoruz..

20 Mayıs 2004’ten – 14 Kasım 2020’ye dek 16+ yıl Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi‘nde çalıştık. Bizi aralarına kabul eden bu Anabilim Dalının hocaları arkadaşlarımıza ve dönemin rektörü Sayın Prof. Dr. Nusret Aras‘a şükran doluyuz. 14 Kasım 2020’de 67 yaşımızı bitirerek sağlık ve onurla emekli olduk. 20 Eylül 2021’de Atılım Üniversitesi Tıp Fakültesinde işe başladık. Bizi aralarına kabul eden bu aydınlık üniversite yönetimine ve Tıp Fakültesi yetkililerine teşekkür ederiz.

Önce Türkiye! Ülkemiz çoook zorda ve biz bu kulvarda da uğraş vermek zorundayız..
Bu web sitemiz o yüzden 2 kulvarlı.. TIP ve AYDINLANMA sitesi..
Bilimsel akılcılık da ana pusulası bu sitemizin..
Büyük Atatürk’ün buyrumu (direktifi) ve rotası böyle :

  • Yaşamda en gerçek yol gösterici akıl ve bilim! Başka yol gösterici aramak aymazlık, sapkınlık..
    *****
    31 yıl önce Doçentlik sanı (unvanı) kazanmamızın yıl dönümünde bu çağrışımlar klavyemize döküldü. 3 yıl önce 28. yıldönümünde yazdıklarımızı güncelledik, sunuyoruz.. Bize göre yazmak ve paylaşmak gerek. Ama gerçekçilikle.. bu süreçte dengeli duygusal tonları tümüyle feda etmek de gerekmez.. İnsan, aklının ve duygularının bütünselliğinin ürünü; iki kanadını da (Akıl ve duygular) kullanmalı.

Bize emek ve el verenlere, vereceklere şükranımız sonsuz, borcumuzu ödememiz ise olanaksız..

Tıp eğitimi, uzmanlık alanımız HALK SAĞLIĞI / TOPLUM HEKİMLİĞİ ve öğrencilerimiz ise “klasik olmayan” profesyonel 3 aşkımız..

2016’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden (Mülkiye!) de mezun olduk (BSc derecesi aldık). Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okuduk, Halk Sağlığı Hizmetlerini – Yönetimini – Politikalarını daha iyi kavrayalım diye. Bu seçkin ve saygın okula 1979’da Hacettepe Tıp’ta Toplum Hekimliği (Halk Sağlığı) ihtisası yaparken üniversite giriş sınavına girerek kaydolmuştuk (ayıptır söylemesi, ilk 1100’e girmiştik Türkiye genelinde..) Yaşam bizi Ankara dışına savurunca yıllaaar, yıllaaar boyu kaldı.. 2011 öğrenci affı ile döndük ve bitirdik..

SBF bitince Sağlık Hukuku alanında tezli yüksek lisans (master) eğitimine başladık ve Ağustos 2018’de bu eğitimimizi de tamamladık (MSc derecesi aldık..). Tıp – Sağlık hukuku alanında bilgilerimizi – kavrayışımızı derinleştirmek istedik. Anayasa Mahkemesi’nin 2 bireysel başvuru nedeniyle çocuklarına aşı yaptırmak istemeyen anababayı haklı bulan “kabul edilemez” kararını irdeledik tezimizde. Tıbbi, hukuksal ve etik düzlemlerde.. Kitaplaştıracağız. (Bu aşı redcileri, korona aşısı için de ne yazık ki bilim – akıl dışı safsata temelli, gerici tutumu sürdürüyor!)

Kazanımlarımızı tıp eğitiminde lisans ve lisansüstü öğrencilerimize, ulusumuza aktarmaya çabalıyoruz. Bilgi birikimimiz büyüdükçe (!?) boynumuz daha da bükülüyor; meğer ne çok bilmediklerimiz varmış! Olgunlaşan başak örneği, giderek boynumuz eğriliyor..

NOBEL Kimya ödülü kazanarak ulusal gururumuzu yücelten, özgüvenimizi pekiştiren Saygın Prof. Dr. Aziz Sancar‘ın övünçle vurguladığı gibi, biz de CUMHURİYET EĞİTİMİNİN ÜRÜNÜYÜZ.. Çooook mütevazi ailemizin ölçüsüz özverisinin ve bilincinin de.. Sancar hoca Mardin’den, biz Van Atatürk Lisesinden mezunuz. Sancar hoca 1971 İstanbul Tıp Fakültesi mezunu, biz 1977’de aynı saygın ve seçkin Fakülteden mezun olduk. Eline su bile dökememekle birlikte, Sancar hoca ile minik ortaklıklar bile çook keyif verici..

8 Nisan 1988’den beri Üniversite Kürsülerinde “hoca” lık yapmaya çabalıyoruz, 34. yıldayız.

25 Eylül 2021 günü, üyesi olduğumuz Dil Derneği, 89. Dil Bayramında, bize “Onur Ödülü” verdi. Sorumluluğumuz daha da ağırlaştı Dilimize karşı, “ses bayrağımıza” karşı, Öksüz bırakılan Dil Devrimine karşı!

Mart 2020’den beri çok yoğun olarak Kovit-19 salgını ile uğraşmaktayız. 400’e (dört yüz) yakın TV, webinar, zoom, skype vb. konuşma yaptık salgın savaşımı için, onlarca makale yazdık, kitaplaştıracağız. Ölüm tehditleri aldık (“kanını içeceğiz”, 10 Nisan 2020, gazeteler..). Ankara Üniversitesi rektörlüğü salgın hakkında KRT’de yaptığımız bir konuşma için disiplin soruşturması açtı, ceza verilemedi. Ne var ki salgın hala çooooooook azgın ülkemizde; son derece kötü yönetiliyor; 28.645 yeni olgu ve 206 ölüm, “resmi” rakamlarla, 09 Ekim 2021 günü bilançosu! Toplumu aydınlatmayı ve iktidarı uyarmayı sürdüreceğiz bilimsel sorumlulukla.

Salgın tüm zamanlarımızı aldı, Ankara Hukuk Fakültesini Haziran 2021’de bitiremedik, 3 dersimiz kaldı. Aynı Fakültede süren Anayasa Hukuku PhD (Doktora) eğitimimizde de Yeterlik sınavını 1 yıl erteledik.. Tüm önceliği salgın savaşımına verdik, başka seçeneğimiz yoktu.

  • Selam olsun Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün devrimine ve Cumhuriyet Türkiye’sine!

Sevgi ve saygı ile.
09 Ekim 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD, Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

 

ARTI TV Programımız

Dostlar,

7 Eylül 2021 günü sabah saat 11:00’de, ARTI TV’de Sn. Nazım Alpman’ın konuğu olduk. 2 temel konumuz vardı..

DİB Prof. Ali Erbaş’ın Laik rejime meydan okuyan çıkışları ve kovit-19 salgını.

45 dakikalık süreyi bu 2 konuya pay ettik
İzlenmesini ve paylaşılmasını dileriz.. Lütfen tıklayınız.

Erdoğan, gerilim hattını laik – antilaik çatışması ve şeriat tehdidi eksenine oturtmuş görünüyor.

Çok tehlikeli ve çok acımasızca.. İktidarda kalma, uzatma amaçlı olarak ülkemizde bir sıcak iç çatışmayı göze almak, kurgulamak. Dileriz AKP içinde bu politika destek görmesin, vazgeçilsin..

ARTI TV ve Sn. Nazım Alpman’ın nazik çağrısına teşekkür ederiz.

Sevgi ve saygı ile. 08 Eylül 2021, Datça

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net          profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

 

Sosyal güvenlikte devasa küresel eşitsizlik yaşanırken Türkiye’nin sosyal güvenlik karnesi zayıf

authorAZİZ ÇELİK
azizcelik@gmail.com

BİRGÜN, 2021.09.06

Dünyada 4,1 milyar insan sosyal güvenlikten yoksun ve sosyal güvenlik harcamaları açısından zengin ve yoksul ülkeler arasında devasa eşitsizlikler var. Türkiye sosyal güvenlik harcamalarında Arnavutluk’la birlikte Avrupa’nın en zayıf iki ülkesinden biri konumunda.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yeni yayımlanan dünyada sosyal güvenlik raporu sosyal güvenliğe ilişkin dünya çapındaki vahim tabloyu ortaya koyarken Türkiye’nin sosyal güvenlik karnesinin de oldukça yetersiz olduğunu gösterdi. ILO’nun Dünya Sosyal Koruma Raporu 2020-22: Sosyal Koruma Yol Ayrımında-Daha İyi Geleceği Ararken başlıklı raporu 1 Eylül 2021’de yayımlandı.

ILO raporuna göre şu anda 4,1 milyar insan (dünya nüfusunun %53’ü) ulusal sosyal koruma sistemlerinden hiçbir gelir güvencesi elde edemiyor, dünya nüfusunun yalnız %47’si etkin olarak en az bir sosyal koruma yardımından yararlanıyor.

ILO’ya göre sosyal koruma,
– başta yaşlılık olmak üzere
– sağlık hizmetleri ve
– gelir güvencesine erişim,
– işsizlik,
– hastalık,
– maluliyet (AS: engellilik),
– iş kazası ve meslek hastalığı,
– doğum veya
– haneye temel geliri sağlayan kişinin kaybedilmesi (ölüm) hallerini kapsıyor.

4,1 MİLYAR İNSAN SOSYAL GÜVENLİKTEN YOKSUN

ILO raporuna göre sosyal güvenlikte devasa bölgesel eşitsizlikler var. Dünyada en geniş sosyal güvenlik kapsamına sahip bölge olan Batı Avrupa’da insanların %90,4’ü, Doğu Avrupa’da %84,6’sı ve Avrupa ve Merkez Asya ülkelerinde %83,9’u en az bir sosyal yardım kapsamında bulunuyor. Ancak Asya-Pasifik ülkelerinde sosyal koruma kapsamı %44, Arap Ülkelerinde %40 ve Afrika’da % 17,4 gibi oldukça düşük düzeylerde. ILO raporuna göre Türkiye’de sosyal güvenlik kapsamındaki nüfus oranı %79,8. Türkiye’nin sosyal güvenlik kapsamı dünya ortalamasının üzerinde olmasına karşın, bulunduğu bölge (Avrupa ve Merkez Asya) ortalamasının altında seyrediyor.

Sosyal güvenlik kapsamı tek başına açıklayıcı bir gösterge değil. Sosyal güvenliğin etkinliği ve niteliği daha çok milli gelirden sosyal güvenliğe ayrılan kaynaklarla ölçülebilir. Sağlık dahil sosyal toplam sosyal koruma harcamalarının GSYH’ye oranına baktığımızda dünya ortalamasının %18,7’si olduğu görülüyor. Ancak bu veri yanıltıcıdır ve ILO’ya göre büyük eşitsizlikleri maskeliyor. Sosyal korumaya ilişkin kamu harcamaları ülkeler arasında önemli ölçüde farklılık gösteriyor. Batı Avrupa ülkeleri sağlık dahil sosyal güvenliğe %26,2 pay ayırırken bu oran Amerika kıtasında %24,2, Doğu Avrupa ülkelerinde %17,7’dir. Ancak dünyanın geri kalanı için tablo iç karartıcıdır. Asya-Pasifik ülkelerinde toplam sosyal koruma harcaması %11,5 iken, Afrika ülkelerinde bu oran %5,8’e geriliyor.

SOSYAL GÜVENLİK HARCAMALARINDA SON SIRALARDA

Dünyada toplam sosyal güvenlik harcamalarının GSYH’ye oranla en yüksek olduğu ülkeler arasında Fransa %32,2 ile ilk sırayı alırken, Danimarka %30,6 ile 2. sırada, Finlandiya %29,3 ile 3. sırada, İsveç %28,8 ile 4. sırada ve Almanya %28,3 ile 5. sırada yer alıyor.

  • Türkiye’nin sağlık dahil toplam sosyal koruma harcamalarının GSYH’ye oranı ILO’ya göre %13,1’dir.

Türkiye bu harcama düzeyi ile %18,7 olan dünya ortalamasının oldukça altında yer almakla kalmıyor, Arnavutluk dışında Avrupa’da en düşük sosyal güvenlik harcamasına sahip ülke oluyor. Türkiye benzer iktisadi ve sosyal özelliklere sahip İspanya, Portekiz ve Yunanistan ile karşılaştırıldığında oldukça düşük sosyal güvenlik harcamasına sahip. İspanya’da toplam sosyal güvenlik harcamaları %23,1, Yunanistan’da %23 ve Portekiz’de %22,9’dur (Tablo).

1945’ten bu yana ulusal ölçekli sosyal güvenlik programları uygulayan Türkiye’nin sosyal güvenlik harcamaları açısından hala Avrupa sonuncusu (Arnavutluk dışında) olması, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir sorundur. Son 40 yılda sosyal devlete yönelik neo-liberal saldırılara rağmen Avrupa’da, özellikle batı ve kuzey Avrupa’da sosyal koruma düzeyinin önemini koruduğunu söylemek mümkün. Türkiye ise 75 yıllık kurumsal sosyal güvenlik uygulamaları ve 60 yıllık anayasal sosyal devlet ilkesine rağmen sosyal güvenlikte Avrupa’nın en alttaki iki ülkesinden biridir. Bu tablo Türkiye’de sosyal devlet uygulamalarının zayıflığının çok önemli bir göstergesi.

sosyal-guvenlikte-devasa-kuresel-esitsizlik-yasanirken-turkiye-nin-sosyal-guvenlik-karnesi-zayif-918227-1.

PANDEMİ SOSYAL GÜVENLİK EŞİTSİZLİKLERİNİ ARTIRDI

ILO’ya göre Covid-19 salgını, zengin ve yoksul ülkeler arasındaki sosyal koruma eşitsizliklerini ortaya çıkardı ve daha da ağırlaştırdı. Pandemi sırasında sosyal koruma dünya genelinde benzeri görülmemiş biçimde yayılmasına rağmen, 4 milyarı aşkın insanın hala hiçbir koruması yok. Rapora göre, pandemi ile mücadele dengesiz ve yetersiz seyretti. Zengin ve yoksul ülkeler arasındaki açık daha da derinleşti, tüm insanların hak ettiği, çok ihtiyaç duyulan sosyal koruma sağlanamadı.

ILO raporuna göre dünyada çocukların büyük çoğunluğu, etkin sosyal korumadan yoksun durumda; sadece 4 çocuktan 1’i (%26,4) sosyal koruma yardımı alıyor. Yeni doğum yapan kadınların sadece %45’i nakdi annelik ödeneği alıyor. Ağır engelli 3 kişiden sadece 1’i (%33,5) engellilik ödeneği alıyor. İşsizlik ödeneklerinin kapsamı daha da düşük; işsizlerin %18,6’sı etkin sosyal koruma kapsamında bulunuyor. Ayrıca emeklilik çağının üzerindeki kişilerin %77,5’i bir tür emekli aylığı alıyorken, dünyanın bölgeleri, kırsal ve kentsel yerler ile kadınlar ve erkekler arasında büyük eşitsizlikler var.

ILO’ya göre pandemi dünya genelinde sosyal koruma kapsamı, kapsayıcılık ve yeterlilik konularındaki kemikleşmiş eşitsizlikleri, açıkları ortaya çıkardı. Yüksek düzeyde ekonomik güvencesizlik, süregelen yoksulluk, yükselen eşitsizlik, geniş çaplı kayıtdışılık gibi yaygın görülen zorluklar Covid-19 ile daha da ağırlaştı. ILO’nun bir diğer önemli vurgusu ise salgının, nispeten (görece) iyi geçiniyor gibi görünen ancak Covid-19’un yarattığı sosyo-ekonomik şok dalgalarından yeterince korunmayan milyarlarca insanın kırılganlığını açığa çıkarmış olmasıdır.

MİHENK TAŞI: DAHA FAZLA SOSYAL GÜVELİK VE İNSAN MERKEZLİ YAKLAŞIM

ILO’ya göre Covid-19 benzeri görülmemiş bir sosyal koruma politika tedbirleri alınmasına neden oldu. Kanımca bunu sosyal politikanın yeniden keşfi olarak da değerlendirmek mümkün. Ancak ILO’ya göre birçok düşük ve orta gelirli ülke, küresel salgının olumsuz etkilerine karşı zengin ülkelerin yapmış olduğu düzeyde sosyal koruma önlemleri uygulayamadı.

ILO’nun öngörü ve önerileri şöyle toparlamak mümkün:

  • Sosyo-ekonomik toparlanma belirsizliğini sürdürürken sosyal koruma harcamalarının artırılması önemini koruyacak. İnsan merkezli toparlanmanın her yerde sağlanması, aşılara her yerde eşit erişilmesine bağlıdır. Bu yalnız ahlaki bir zorunluluk değil aynı zamanda bir Halk Sağlığı gereğidir. Aşıya erişimdeki büyük uçurum yeni virüs mutasyonlarını ortaya çıkaracak ve bu da tüm dünyada aşıların halk sağlığına faydalarını zayıflatacaktır.
  • Ülkeler sosyal koruma sistemlerinin gidişatı bakımından yol ayrımındadır. Eğer bu krizin olumlu bir yanı varsa, o da krizin sosyal korumaya kaynak ayrılmasının kritik önemini güçlü biçimde hatırlatmasıdır ancak birçok ülke önemli mali kısıtlamalarla da karşılaşıyor.
  • Kalkınma düzeylerine bakmaksızın neredeyse her ülkenin bir seçeneği olduğunu gösteriyor: Ya sosyal koruma sistemlerini güçlendirmeye kaynak ayırmaya yönelik “yüksek etkili” bir strateji izlemek ya da mali veya siyasi baskılara boyun eğen, yetinmeci, “düşük etkili” bir strateji izlemek.
  • ILO’ya göre evrensel sosyal korumanın oluşturulması ve sosyal güvenliğin herkes için hak haline getirilmesi sosyal adaleti sağlamaya yönelik insan merkezli yaklaşımın mihenk taşıdır. Böyle yapılması yoksulluğun önlenmesine ve eşitsizliğin denetim altına alınmasına, insanların yeteneklerinin ve verimliliklerinin artırılmasına, saygınlığın, dayanışmanın ve adaletin teşvik edilmesine ve toplumsal sözleşmenin yeniden canlandırılmasına katkı sağlayacaktır.

Kanımca ILO’nun sosyal güvenlik raporundaki veriler ve saptamalar dünya çapında sosyal politikalara daha fazla ihtiyaç olduğunu ortaya koyarken, 40 yıllık neo-liberal politikaların yıkımı da özetlemiş oluyor. Artık salgından da ders alarak insanı esas alan kamucu ve toplumcu politikaların, yeni bir toplumsal sözleşmenin vaktidir.

https://www.birgun.net/haber/sosyal-guvenlikte-devasa-kuresel-esitsizlik-yasanirken-turkiye-nin-sosyal-guvenlik-karnesi-zayif-357664

ORTA ÖĞRETİMDE OKULLAR AÇILIRKEN EĞİTİM- ÖĞRETİM SİSTEMİMİZ ÜZERİNE KISA NOTLAR

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı
06.09.2021, İzmir

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Bu gün, pandemi nedeniyle, alışkın olmadığımız çok uzun bir aradan sonra, orta öğretim kurumları, tüm artı ve eksileri ile birlikte eğitim ve öğretime başladılar.

Doğru eğitim: Akıl, bilim, özgür irade, teknoloji, meslek, barış, sevgi, huzur, adalet, ahlak… ve ekmek kapısı;

Yanlış ve çağdışı eğitim ise kurumlaşmış cehalet, bağnazlık, haksızlık, kin, nefret, vicdansızlık, ayrıştırma, huzursuzluk, zorbalık, zulüm düşmanlık… ve sefalet kapısıdır. Birinci tür eğitimde çağdaşlık ve gelişme, ikinci tür eğitimde de kargaşa, huzursuzluk ve geri kalmışlık türer.

Rüzgar ekenler fırtına, sevgi etkenlerse barış ve huzur biçerlermiş… Bir ulusu her yönden yücelten ve doruklara ulaştıran da, ortaçağ karanlığına sürükleyerek geri kalmasına neden olan da yine o ulusun topyekun eğitim ve öğretim sistemidir.

Hatalı ve yanlış tohumlar ekerek sağlıklı ve üstün nitelikli ürün beklemek olanaksızdır. Yıkayıcı temiz değilse yıkanan temiz olmaz. Kirli su ile çamaşır yıkanmaz
Kanımca bir ulusun kaderini tayin etme (yazgısını belirleme) konusunda çok önemli ve birinci derecede görev yüklenen eğitim konusu, mutlaka siyaset üstü ve devlet politikası olarak ele alınmalıdır.

Ülkemizin Ulusal Eğitim sisteminin belli çıkar odakları, yabancı güçler, tarikat ve cemaat kurumları ile değil, eğim-öğretim ve bilim alanında çok iyi yetişmiş, üstün nitelikli, tarikat ve cemaat bağı ve bağlantısı olmayan özgür düşünceli yurtsever akademisyenlerle planlanıp programlanması gerekir.

Bir ulusun eğitim sistemi, gündelik siyasete, ideolojik, akıl ve bilim dışı çekişme ve yap-boz düzenlemelerine kurban edilmemelidir. Çünkü siyasetçinin çıkarı genelde bir seçim dönemini kapsar. Halbuki eğitim sistemindeki yanlışların etkileri ise asırlar (yüzyıllar) sürebilir.

  • Siyaset kurumu Ordu, eğitim – öğretim – bilim ve adalet kurumlarına müdahale etmemelidir.

Bu kurumlar mutlaka siyaset üstü konumda kalmalıdır. Çünkü bu kurumlar yalnızca siyasal iktidarlar için değil, devlete ve ulusun tümüne hizmet vermektedir.

Doğru bir eğitim sistemi için                             :

1- Eğitim ve öğretim yöntemi çağdaş olmalıdır.
2- Eğitim – öğretim teknolojisi, öğretim mekânları, eğitim ve öğretim araçları çağdaş olmalıdır.
3- Eğitim-öğretimin bilgi ve ders kaynakları, eğitim programları ve program içerikleri (müfredat – yetişek) çağdaş olmalıdır.
4- Eğitim ve öğretim sisteminde görev alan tüm öğretici ve yöneticiler çağdaş olmalıdır.
5- En önemlisi de eğitim ve öğretime yön verenlerin ZİHNİYETİ ÇAĞDAŞ OLMALIDIR.

Eğer bir ulusun eğitim ve öğretimine yön veren zihniyet (anlayış) çağdaş değilse geri kalan faktörlerin (etmenlerin) çok önemi kalmaz. İlk düğme yanlış iliklemişse, geri kalan düğmeler doğru gibi görünseler bile hepsi yanlış olur.

Bu duygu ve düşüncelerle yeni eğitim ve öğretim yılı devletimiz, ulusumuz, öğrencilerimiz, veliler, tüm öğreticilerimiz ve yöneticilerimiz için kutlu olsun. Ulusumuzun tepesinde dolaşan cehalet kara bulutları yok olsun. Halkımız barış, esenlik ve huzur (erinç) dolu bir eğitim- öğretim yılı yaşasın.
===============================
Dostlar,

Sn. hocamız Prof. Çivi’nin yazısına birkaç katkımız olasın isteriz :

Alttaki kısa film, Çin’de, küçük bir öğrencinin Kovit-19 salgını nedeniyle, okula giriş hazırlığını gözler önüne seriyor. Ya bizde ??

***
Ankara’da 3 okul müdürü ile telefonla görüşme :
Lise: 1600 öğrenci bin maske. Sınıflar ortalama 42
Ortaokul: Maske ve hijyen malzemesini veliye aldıracağım. Bin öğrenci var, sınıf ortalaması 30, hizmetli yok!
İlkokul: BŞB’nden gelen 1 koli temizlik malzemesi var. Milli Eğitimden birşey gelmedi. (BİRGÜN, Ünal Özmen 03.09.2021)
***
ABD’de: Kovit-19 saptanan çocuk sayısı 2 haftadır tırmanıyor. Salgının başından beri tanı alan çocuk sayısı 4,8 milyon, toplam vakaların % 14,8’i. Hastaneye yatırılan çocuk oranı %1,9’a dek çıkıyor. 12+ yaşa epeydir aşı yapılıyor. 6 Eylül’de okulları açıyoruz, bilinsin istedik..
***
27 Ağustos 2021, CDC (ABD):
Aşısız öğretmen 26 öğrenciye Kovit-19 bulaştırdı..
***
ABD’de son hafta bildirilen Kovit-19 vakaların % 22’sinden çoğu 0-18 yaş arasında saptandı ve testlerin %10,9-20,8’i bu yaş diliminde yapıldı (Eyaletlere göre değişiyor) ve bu yaş diliminde test pozitiflik oranı %4,8-17,6. (MMWR, CDC)
***
https://www.cdc.gov/mmwr/volumes/70/wr/mm7036e2.htm

Çocuklar ve ergenler arasında haftalık KOVİT-19 ile ilişkili hastaneye yatış oranları 2021 Haziran sonu-Ağustos ortası boyunca yaklaşık beş kat arttı ve bu da son derece bulaşıcı SARS-CoV-2 Delta varyantının artan dolaşımıyla aynı zamana denk geldi. Ciddi hastalığı olan hastaneye yatırılan çocuk ve ergenlerin oranları. Hastaneye yatış oranları aşısızlar arasında tam aşılı ergenlere göre 10 kat daha yüksekti.
***
https://www.gazeteduvar.com.tr/pandemiyle-yasamak-yuz-yuze-egitime-gecilsin-mi-makale-1533643

Çin, eğitime ülke genelinde salt 2 ay ara verdi!
Nisan 2020’de Wuhan dışında bütün okullar yeniden yüz yüze eğitime geçmişti. 2021’in ilk yarısında da %60’ın üstünde aşı oranına ulaşıldı.
Bütün öğretmenler aşılı ve okul çağında çocuğu olan veliler de aşı olmak zorunda. Ayrıca, öğretmenler, öğrenciler ve velileri kent dışına çıkarlarsa iki hafta okula gidemiyorlar, ev karantinasında kalıyorlar. Bu yüzden, aileler Çin yeni yılında ya da diğer bayramlarda yolculuk yapmamayı seçtiler.
**
Sonuç                              :
Türkiye, 2 hafta sonra Kovit-19 olgu sayısında artışlara hazır olsun.
Tohumu ekildi..
Okulların açılması belki “doğrudan” neden olmayacak ama, yukarıda da örneklediğimiz pek çok nedenle doğru – bilimsel yönetil(e)meyen salgın yüzünden olgu sayıları daha da tırmanışa geçebilecek.. yazık!

Sevgi ve saygı ile. 07 Eylül 2021, Datça

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net          profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

 

BİZİM TV konuşmamız : AKP İktidarı Salgını Yönetemiyor..

Dostlar,

5 Eylül 2021 Pazar günü akşamı saat 21:00’de Sn. Lale Ö. Arslan’ın konuğu olduk BİZİM TV‘de.

Konumuz, aşağıdaki görsel de olduğu gibi  yine salgın, Kovit-19 salgını idi  :


AKP İktidarı Salgını Yönetemiyor; Okullar Açılıyor.. Ne Yapmalı?

Yaklaşık 1,5 saat süren söyleşide Sn. Arslan bize, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi eğitimi de almış olmamız nedeniyle başkaca sorular da yöneltti Salgın gündeminden önce.

Rize’de açılış törenlerinde AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın küçük bir çocuğun başına elindeki mikrofon ile vurması, bir başka çocuğa “ulan” diye seslenmesi, uzun saçlı bir genci tersleyip dışlaması…

Bir de Adli yılın başlaması nedeniyle yeni Yargıtay binasının hizmete açılmasında Diyanet İşleri Başkanına dua ettirilmesi..

Ve izleyicilerden gelen sorular…
İzlemek ve paylaşmak için lütfen tıklayınız..

Sevgi ve saygı ile. 05 Eylül 2021, Datça

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net          profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik