ŞEYHİM NE DERSE DOĞRUDUR!

ŞEYHİM NE DERSE DOĞRUDUR!

Zeki Sarıhan
04.05.2017

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ülkemizde çok kullanılan, fakat bir türlü düşünme yöntemi haline getiremediğimiz AYDINLANMA’ya ne kadar çok ihtiyacımız olduğu her gün biraz daha ortaya çıkıyor. Size söylenenleri akıl ve mantık süzgecinden geçirmeden kabul etmeyeceksiniz. Düşüncelerinizin maddi bir temeli olacak. Bir görüşe saplanıp kalmayacaksınız. Bir partiye mensup olsanız da kendinize özgü düşünceleriniz olabilecek. Farklı düşünen insanları dinleyebilecek, değişik gazeteler, kitaplar okuyabileceksiniz.

Dogmalar, genellikle din alanında aranır ama din dışında da dogmaların sayısı az değildir.
Bu tip dogmalara sahip olanların, “Benim şeyhim ne derse doğrudur” diyenlerden bir farkı yoktur. Bu kişiler başkalarından öğrenme ve farklı görüşlere hoşgörüyle bakma kapılarını kapatmışlardır. Geçtiğimiz seçimlerden birinde İşçi Partili bir arkadaş, partinin propagandasıyla o kadar uçmuştu ki, facebooktaki sayfasında “İP’e oy vermeyecek olanlar beni arkadaşlıktan silsin” diye yazmıştı.

Bundan önceki yazımın başlığı “1 Mayıs’ta Oluşan İki Cephe” idi. İşçi ve memur sendikalarının 1 Mayıs kutlamalarını başka başka yerlerde yaptığını anlatmış, Tandoğan’daki iktidar destekçisi Türk-İş mitinginde yer alan Vatan Partisi’nin, Kolej Meydanında miting yapanları vatansız olarak suçlamasını haksız bulduğumu anlatmıştım. Yazımı okuyamayanlar veya yeniden hatırlamak isteyenler, 2 Mayıs tarihli gelen e-postalarına bakabilirler. Yazımı e-posta adresinde okuyan eski bir arkadaş, aynen şu tepkisini gönderdi:

“Gözlerinin kör olduğunu düşünüyorum. CHP yandaşlığı ve sırf Şenal’ı milletvekili yapma yoluna bunları yazmanı anlamıyorum, yuh olsun sana. Seni siliyorum. Artık benim için yoksun.”

Benim gibi 2-3 günde bir yazı paylaşanlar ve ikide bir ister istemez siyasi konulara değinenler, bu tip tepkileri göze almalıdırlar. Gazete köşe yazılarına kim bilir ne hakaretler geliyor,
onların da canı var! Serçeden korkan darı ekmez. İlgi duyduğum konularda tartışmayı severim. Hem öğrenmeye çalışırım, hem de bildiklerimi başkalarına aktarmanın yararına inanırım. Aydınlanma devrimimizin ilk kahramanlarından Namık Kemal,
“Fikirlerin çarpışmasından gerçeğin şimşeği doğar” demiş.
(AS:”Barikayı hakikat, müsademeyi efkârdan doğar.”)

Arkadaşıma yanıt vermedim. Cevabının bir çıktısını alarak hatıra kabilinden dosyama koydum. Zaten beni “sildiğine” göre yanıtımın ona ulaşma yollarını kapatmış bulunuyor. Yazımdaki yanlışlıklar nelerdir? Hangi yargımda yanılıyorum? TÜRK-İŞ yönetiminin iktidar yanlısı sarı sendikacılık yaptığında mı? Mitingi onunla birlikte yapan Vatan Partisi yönetiminin Erdoğan hayranı olduğunda mı?

  • DİSK, CHP, Halkevleri, Haziran Hareketi gibi Kolej Alanında 1 Mayıs için bir araya gelenleri vatansız olarak nitelemesinin yalan mı olduğu? Bunların hiçbiri yok.

EŞİMİ MİLLETVEKİLİ YAPAN BEN DEĞİLİM

Gelelim, yanıtında kullandığı ifadeye: Beni CHP yandaşı olarak suçladığı gibi, o yazımı sırf (AS: salt) eşimi milletvekili yapmak için yazdığımı ileri sürüyor ve sonunda da bir yuh çekiyor!
Önce onun gibi düşünenler varsa bir kez daha açıklamalıyım: CHP’li değilim. Altı yıl önce İşçi Partisinden, gerekçelerimi yayımlayarak istifa ettim. Zaten aynı süreçte parti de usulsüz bir biçimde beni ihraç etti. Bu partinin üyesi iken de sosyalist görüşlerimi korudum ve katıldığım parti organlarında genel merkezin politikalarına aykırı görüşlerimi dile getirmekten kaçınmadım. İstifa ettikten sonra da başka bir partiye üye olmadım. Bütün partiler için olduğu gibi CHP’nin izlediği politikalar hakkında da yeri gelince eleştirilerimi yazdım. Beni daha yeni “silen” arkadaş, yıllardır bu yazılarımın hiç değilse bazılarını okumuş olmalı. Buna rağmen hakkımda neden gerçek olmayan şeyler yazıyor? Benim için “Karısının milletvekili olması için CHP lehine yazı yazan adam” imajının belki de tutacağını sanıyor.

Oysa O’nu milletvekili yapan ben değilim. Zaten kim benim tutumuma bakarak eşime milletvekilliği armağan eder ki? Ben üstelik aktif politikadan hoşlanan biri değilim. Eşim, öğretmenlik, avukatlık ve kadın mücadelesinin sağladığı birikim sonucu ve arkadaşlarının ısrarlı çabalarıyla milletvekili oldu. Sevgili arkadaşımızın bizi kendi inisiyatifleri olan bireyler olarak değil, bir aile şirketi olarak görmesi de çok yanlış. Eşimin milletvekilliği hikâyesini (AS: öyküsünü) geçmişte yarı şaka, yarı ciddi bir üslupla anlatmıştım. Benim O’na başarılar dilemekten başka elimden ne gelirdi? Arkadaşımız kadınların ancak kocalarının çabalarıyla bir yerlere gelebileceğini sanıyorsa ülkemizdeki yükselen kadın gücünü anlamamış.

Hem bu arkadaşlarda yeminli bir CHP düşmanlığının nedeni nedir? Rekabet duygusu mu? Kıskançlık mı? CHP’yi bölerek bir bölümünü yanına çekmek mi?

  • İçinde bulunduğumuz koşullarda aklı başında hangi devrimci, sosyalist, demokrat,
    enerjisini CHP düşmanlığına ve Tayyip Erdoğan’ı müttefik yapmaya harcar?

Keşke benim yazıma ağırbaşlı bir yanıt verseydi. Oturur tartışırdık.
Ancak “Benim şeyhim ne söylerse doğrudur” mantığı onu bana hakaret etmeye sevk etmiş. Dogmatizme saplanmanın bir sonucudur bu. Gene de sabırlıyım. Gelişmelerin ve ülkemizin ihtiyaçlarının pek çok kişiye doğru yolu göstereceğini düşünüyorum. (4 Mayıs 2017)
=================================
Dostlar,

Sn. Sarıhan’ı savunmak üstümüze görev değil, kaldı ki O’nun buna gereksinimi de hiç yok.

Değerli yazar, düşünür, eylem insanı, örgütçü ve doğrultu tutarlığını nerdeyse 50 yıldır koruyan Sn. Zeki Sarıhan’ın ağırbaşlı yazısını yukarıda sunduk. Sn. Sarıhan’ı 20 yılı aşkın bir zamandır tanırız. Ülkemizde Devrimci Öğretmen Hareketine ciddi katkıları olmuştur. Kuruculuğunu üstlendiği ve ÖĞRETMEN DÜNYASI adlı dergi, yayın yaşamını 35 yıldır sürdürüyor. Küçümsenecek başarı değildir.

Ayrıca yine Sn. Sarıhan’ın kurduğu ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ (biz de üyesiyiz) 15 yıla yakın zamandır önemli bir Aydınlanma hizmetini yayınlarıyla, konferanslarıyla, bilimsel toplantılarıyla… ülkemize sunuyor. Fatsa’nın yoksul köylerinden çıkan Zeki ve Av. Ayhan Sarıhan kardeşler sosyalizme gönül veren bir tutarlıkla yaşamlarını özveri içinde ve son derece mütevazi olarak sürdürüyorlar. 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde hapislerde yatarak.. Zeki beyi, ADD Edirne Şubesi Başkanı olduğumuz yıllarda (1996-2000) davet etmiş, çok başarılı konferansını dinlemiş ve ETV’de (Edirne TV) çok izlenen bir de söyleşi yapmıştık. Kendileri Ulusal Eğitim Derneği Genel Başkanlığı dönemlerinde bizi birçok kez konferanslara, etkinliklere çağırmıştı. O göreve çakılı kalmadan, görevini olgunlukla, şimdiki Gn. Bşk. Sn. Nazım Mutlu’ya bırakmayı da bildi ki bu davranışı da çok yerinde oldu; Sn. Mutlu bu görevi son birkaç yıldır ustalıkla, bağlılıkla yürütüyor..

Sn. Sarıhan ile bir açıkoturumda birlikte konuşmacılardık ve Türkçe’nin tek “resmi” dil olması noktasında görüş ayrılığına düşmüştük (http://ahmetsaltik.net/2014/10/18/anadilinde-egitim/). Ancak uygar ilişkilerimiz elbette sürüyor ve Sn. Sarıhan’ın yazdığı 20 dolayında değerli kitaptan ve söyleşilerimizden öğrenmeye devam ediyoruz. Bileğinin hakkıyla CHP Ankara milletvekili seçilen Av. Şenal Sarıhan‘ın AYDINLANMA savaşımını da çok değerli buluyor ve saygı ile, teşekkür ile selamlıyoruz.

Emekli öğretmen Sn. Zeki Sarıhan’ın seçim kampanyasında (2015) eşine mütevazi birikimini ödünç verdiğini ve hala geri alamadığını / alamayacağını da, -hoşgörüsüyle- paylaşmak istiyoruz… Adam gibi çalışınca, Milletvekili ödeneklerinin yetmediğini / yetmeyebileceğini öğreniyoruz..

Sarıhan ailesine selam olsun..
Ülkemize kattıkları ve katacakları için onlara şükran borçluyuz..

Sevgi ve saygı ile. 04 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Not : Vatan Partisi ve Sn. Dr. Doğu Perinçek‘i son zamanlarda anlamakta zorluk çekiyoruz. Herhangi bir siyasal parti üyesi olmadığımızdan, daha özgür ve nesnel olabiliyoruz sanırız.
03 Mayıs 2017 günü AYDINLIK Gazetesinin manşeti “CHP 5 parça” idi.. Başka haber bulamadı herhalde gazete yönetimi ve abartarak manşetine öyle bir haber koydu.. Ne denli doğru olduğu ayrı bir tartışma konusu.. Zaman, tüm yanlışlarına karşın CHP’yi, toplumsal muhalefetin merkezi – motoru yapma yükümü yıkıyor herkesin omuzlarına kanısındayız.. Ulusal Kanal, AYDINLIK ve Sn. Perinçek’in kimi somut ağır yanlışlarına bu yazıda değinmeyeceğiz..

Prof. Dr. Mahmut ADEM : Cumhuriyetin Öğretmeni


Cumhuriyetin Öğretmeni

portresi

 

 

Prof. Dr. Mahmut ADEM

 

24 Kasım 1928 tarihinde Cumhurbaşkanı Atatürk,
Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul etmiştir.
1981’de askeri cuntanın Milli Eğitim Bakanlığı 24 Kasımı, “Öğretmenler Günü” olarak benimsemiştir.
Cumhuriyetin ilanı, hiç kuşkusuz en büyük devrimdir.
Büyük Önder, Cumhuriyeti gençlere emanet etmiştir.
Onlara sarsılmaz bir güvenle şöyle demiştir:

  • “Türk genci, devrimlerin ve Cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir.
    Bunların gereğine ve doğruluğuna herkesten çok inanmıştır.”

Bu bağlamda gençleri yetiştirecek olan öğretmenlere büyük görev ve sorumluluk düşmektedir. Atatürk, öğretmenleri her fırsatta onurlandırmıştır. Düşmanın Ankara’ya çok yaklaştığı 16 Temmuz 1922’de toplanan Maarif Kongresine şöyle seslenmiştir:

  • “Beklediğimiz kurtuluşun saygı değer öncüleri olan yüce Türk öğretmenlerinin bugünkü durumu göz önünde bulunduracağından ve her türlü güçlüğe göğüs gererek bu yolda yılmaksızın yürüyeceğinden kuşkum yoktur. Göreviniz çok önemli ve yaşamsaldır.”

Bugüne dek izlenen eğitim ve öğretim yöntemlerinin, milletimizin gerileme tarihinde
en önemli etken olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli eğitim programından sözederken eski devrin hurafelerinden, toplumsal yapımızla hiçbir ilgisi olmayan yabancı fikirlerden, Doğu’dan ve Batı’dan gelebilen tüm etkilerden tümüyle uzak,
ulusal özelliklerimizle ve tarihimizle bağdaşabilen bir kültür kastediyorum.

Aynı yıl, bir yasa ile öğretmenlerin resmi protokoldeki yerleri belirlenmiştir.
Atatürk’ün savaş sırasında, savaştan sonraki önceliği eğitime verdiği, eğitimin baş mimarı öğretmenlere çok büyük değer verdiği anlaşılıyor. Başta Mustafa Kemal
olmak üzere

  • Cumhuriyeti kuran devrimci kadrolar, eğitimi, Cumhuriyetin de, demokrasinin de alt yapısı olarak kabul etmişlerdir.

Bu bağlamda Atatürk şöyle diyor:

  • “…En mühim, en esaslı nokta eğitim meselesidir. Eğitimdir ki,
    bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir cemiyet halinde yaşatır
    ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder. “

1924’Te Türk eğitimi konusunda bir rapor hazırlayan Amerikalı eğitimci John Dewey, şöyle diyor:

  • Eğitim, demokrasinin iyi işlemesi için bir ön koşuldur. Eğitim sisteminin antidemokratik eğilimlere sahip siyasal gruplarca denetlendiği bir ülkede
    sağlıklı bir demokrasinin oluşması beklenemez. Eğitim çocuğu, tüm yaşamı boyunca etkileyecek biçimde ideolojik olarak yönlendirmekte ve ona
    değerler yüklemektedir. Bu da daha sonraki yıllardaki siyasal seçmelerini etkilemektedir. Bu nedenle, öğrencinin yetişme döneminde kişiliği oluşurken onu belli siyasal kimliklere hapsetmeyen, dikkatli, demokratik bir eğitim verilmesi, gereken ön koşuldur. Bu koşuların gerçekleşmediği bir toplumda yapılan hiçbir seçimin meşruiyeti iddia edilemez.”
    (1)

Atatürk, Kütahya’da öğretmenlere şöyle diyor:

  • “Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla sağlanabilir. İrfan ordusunun kıymeti de siz öğretmenlerin kıymeti ile ölçülecektir.” (24.3.1923)

Öğretmenler Birliği kongresine O, şöyle sesleniyor :

  • “Öğretmenler! Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli muhafızlar ister. Sizin başarınız, Cumhuriyetin başarısı olacaktır. Hiçbir zaman hatırlarınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” (25.8.1924)

Atatürk, bir başka konuşmasında öğretmenlere şu görevi veriyor:

  • “Cumhuriyeti biz kurduk. Onu yaşatacak olan sizlersiniz… Milletleri kurtaracak olanlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden ve eğitimciden mahrum bir millet, henüz millet namını almak yeteneğini kazanmamıştır. Ona alelade bir kitle denir, millet denmez. Bir kitle millet olabilmek için mutlaka eğitimcilere ve öğretmenlere muhtaçtır.
    Onlardır ki, bir sosyal topluluğu gerçek millet haline koyarlar.”

Atatürk’ün milli eğitim bakanları (Vasıf Çınar, Mustafa Necati, Dr. Reşit Galip,
Saffet Arıkan
– daha sonra bakan olsa da bence Hasan Âli Yücel de bunlar arasında sayılmalıdır) her zaman öğretmenlere büyük değer verip yüceltmişlerdir.
Mustafa Necati, 1926 tarihli “Maarif Teşkilatına Dair” yasa ile öğretmenliğin bir meslek olmasını sağlamıştır. Buna göre “Maarif hizmetinde asıl olan öğretmenliktir.”
Bu saygıdeğer öğretmenler, öğretmen okullarında, Köy Enstitülerinde,
eğitim enstitülerinde, yüksek öğretmen okullarında yetiştiriliyordu.
Türk eğitim tarihine altın harflerle yazılan bu kurumlar da birer birer kapatıldı.

Eğitimci Maaske şöyle diyor:

  • “Okullarda eğitimde gelişmenin temeli, öğretmenin yetiştirilmesine dayanır. Öğretmenler iyi yetiştirilirse, kısa bir süre sonra eğitim-öğretim istenilen düzeye getirilebilir. Dinamik ve demokratik bir toplum, okulları için üstün nitelikte öğretmen yetiştirmeyi hedef alarak bütün umutlarını buraya bağlar.” (2)

Köy Enstitülerinde yetiştirilen öğretmenlere Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel,
şu sözlerle kefil oluyordu:

  • “Köye göndereceğimiz bu Köy Enstitüsü mezunu öğretmen…istisnasız çalışkandır. Tatile bile gitmek istemez. Kendisine verilecek işi bekler ve o işi yapar, ahlaklıdır, yalan söylemez, hırsızlık etmez, civarında bulunan kız arkadaşlarının şeref ve haysiyetini kendi kardeşi olarak muhafaza etmek şuurunda ve iktidarındadır…Biz, istiklal mücadelesinden başlayarak sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. Bu imamdır.
    Biz imamın yerine köye devrimci düşüncenin adamını göndermek istedik. Köydeki öğretmen, Cumhuriyetin ve devrimin yayıcısı, bekçisi
    ve öğreticisidir.”
      (TBMM; 1942)

Atatürk ve O’nun eğitim bakanlarının, pek çok saygı duyduğu öğretmenleri,
AKP iktidarının ilk Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Ziya Selçuk nasıl aşağılıyor:

“Öğretmenlerin öyle meslek olarak saygınlığı da yok. Öğretmenliği öyle çok önemsemeyiniz…”

Daha ileri gidiyor.

“Atatürk’ün “Öğretmenler; yeni nesil sizin eseriniz olacaktır!”
sözü için “artık bu söz güncelliğini yitirdi.” diyor (3)

Öğretmenliğin saygınlığını yükseltecek olanlar böyle konuşursa!

XI. Milli Eğitim Şûrası (1982), şu kararı almıştır:

  • “Bir toplum, varlığını sürdürebilmek için, bu toplumu oluşturan bireyleri, amaçlarına göre yetiştirmek zorundadır.”

Bireyi, anılan amaçlara uygun olarak yetiştirecek olan, nitelikli, üstün nitelikli öğretmendir. Türk toplumu bireyi amaçlarına göre yetiştirebilmiş olsaydı son 53 yılda demokrasimiz dört kez kesintiye uğrar mıydı? 1996 yılında T.C. Başbakanı, ilk yurtdışı ziyaretini
İran’a mı yapardı? Aynı Başbakanın Mısır ziyaretinde ilk durağı, yoğun şeriat eğitimi verilen El Ezher Medresesi mi olurdu? Ülkemiz, 2013 yılında, Anayasa Mahkemesince “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” kabul edilen bir siyasal parti tarafından mı yönetilirdi? Bu demokrasi karşıtı olaylara önderlik eden kadrolar nerede yetişti?

  • Çünkü Köy Enstitüleri kapatılıp yerine imam-hatip okulları ve her köşe başında Kur’an kursu açıldı.

Kimdir cumhuriyetin öğretmeni? Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine sahip çıkan, Cumhuriyetin niteliklerini özümseyen, davranışa dönüştüren, bu davranışı öğrencilerine kazandıran öğretmendir.

Öyleyse kimler cumhuriyetin öğretmeni? Kimler yok ki! Mustafa Necati, Dr. Reşit Galip, Hasan Âli Yücel, İsmail Hakkı Tonguç, Rüştü Uzel, Muammer Aksoy, Bahriye Uçok, Ahmet Taner Kışlalı, Rauf İnan, Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Mehmet Başaran vb.

Kimler Cumhuriyetin öğretmeni olamaz?

– Laik eğitimi dinselleştiren,
– çağdaş okulları “imam-hatipleştiren,
– devlet okullarını harem-selamlık yapan
,
– bir siyasal partinin “simgesi” sıkmabaşı TBMM, dahası okullarda yaygınlaştırarak çocukları siyasal olarak istismar eden,
– bilim yuvası üniversiteleri “medreseleştirenler”,
– yoğun şeriat eğitimi verilen El Ezher medresesine denklik veren YÖK üyeleri, – kara çarşaflı öğretmene ders verdirenler,
Devrim Yasalarının ilki ve laiklik ilkesinin temelini oluşturan Öğretim Birliği yasasını fiilen uygulamayan ve
laiklik karşıtı eylemlerin odağı olanlar..

Cumhuriyetin öğretmeni olabilir mi?

Laik Cumhuriyetin tüm öğretmenlerinin gününü kutluyorum.

Kaynaklar :
1- Aktaran İlhan Tekeli, Eğitim Üzerine Düşünmek, Türkiye Bilimler Akademisi yayınları, Ankara, 2003, s:14.
2- Ord. Prof. Dr. Roben J. Maaske, Oregon Öğretmen Koleji Rektörü, ABD, “ Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Hakkında Rapor” Ankara, 1955.
3- Star TV, 20 Ağustos 2004, (Aktaran: Prof. Rifat Okçabol),
Öğretmen Dünyası, Sayı:313, Ocak 2006.

========================================

Dostlar,

Cumhuriyet’in öğretmenlerinden, binlerle / binlerce Cumhuriyet öğretmeni yetiştirmiş,
bilge eğitimbilimci, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi emekli öğretim üyelerinden
Sayın Prof. Dr. Mahmut ADEM’e bu yazısı için teşekkür ediyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
24 Kasım 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ÇOCUK MÜZİK KOROLARI

Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Ulusal Eğitim Derneği,
Haziran sıcaklarında da geleneksel Cumartesi konferanslarını sürdürüyor..
Bu ay sonuna dek böyle..
Sonra Temmuz – Ağustos – Eylül (belki?) biraz dinlence (tatil) ya da ara..
Kolay değil.. Neredeyse yılda 40 aşkın düzenli konferans..
Disiplin ve ciddiyetle, ağırbaşlılıkla sürdürülüyor..
Konuşmacılara Dernek yayınlarından çam sakızı armağanlar sunuluyor..
Kısa özetler, Derneğin aylık düzenli yayın organı Öğretmen Dünyası’nda yer alıyor.

Sağolsun Aydın Karataş öğretmenimiz bu görevi üstleniyor,
fotoğraflıyor etkinlikleri eğer Hızır İnan öğretmenimiz olmazsa..

Bu hafta, 13 Haziran Cumartesi günü de güzel bir konu koymuşlar…

ÇOCUK MÜZİK KOROLARI…

Konuşmacı ise bir Müzikbilimci (Müzikolog) Prof. Suna Çevik..

Önceki gün MÜZED (Müzik Eğitimcileri Derneği) de bir ilkyaz konseri verdi..

Sanat ve Kültür, Bilimle birlikte toplumların 2 kanadı gibidir..

Ancak onlarla uygarlık dünyasına kanat açabilir ve uluslararası toplumun saygın – üretken ve onurlu bir üyesi olabiliriz.

Tüm emek verenlere şükranla..

Duyuru – çağrı posteri aşağıda..
ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kolay gelsin… Başarılar…

Sevgi ve saygı ile.
12 Haziran 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

PARTİYE BAĞLI DERNEK!


PARTİYE BAĞLI DERNEK!

Zeki_Sarihan_portresi

 

 

 

 

 

Zeki SARIHAN

 

Bir dernek veya sendika için en talihsiz durum, bir partiye bağlı olarak çalışmaktır. Aslına bakılırsa aklı başında bir parti, bunu istemez. Onların gençlik, kadın kolları
veya eğitim komisyonu gibi organları vardır. Kitle örgütleri ise, adı üstünde bir kitlenin haklarını, çıkarlarını savunmak için kurulurlar. Bu kitlenin içinde farklı siyasal görüşlerden insanlar bulunur. Kitle örgütleri içinde yönetime aday gruplar oluşabilir. Ne var ki bunlar bir siyasal partiye değil, bir programa bağlı olarak oluşturmalıdırlar.

Kitle örgütleri, kendi kuruluş amaçlarına, tüzüklerine ve programlarına göre çalışırlar.
Bir partinin yan örgütü gibi çalışmak, o partinin çağrılarına uyarak onun düzenlediği mitinglerde boy göstermek, onun sloganlarını haykırmak, örgütü böler ve işlevsiz hale getirir. Örgütçülük tarihimiz bunun örneklerini yaşamıştır. Kimi kitle örgütleri partiyle birlikte var olmuşlar, partiyle birlikte yok olmuşlardır. Toplumda derin izler bırakmış
uzun soluklu kitle örgütleri ise bağımsız kalmasını bilenlerdir.

Bir kitle örgütünün başkanı veya daha ileri gidelim, bütün yönetim kurulu üyeleri bir partinin üyesi olabilirler. Kendi adlarına partinin faaliyetlerine katılabilirler. Ancak bu işe yöneticisi oldukları kitle örgütünü alet etmeye kalkışmamalıdırlar. Derneğin kapısından girdikleri anda örgütsel kimliklerini takınmalıdırlar. Böyle yapmazlarsa mensubu oldukları parti tarafından bile saygı görmezler.

Türkiye İşçi Partisi’nin başkanı Mehmet Ali Aybar, kuşkusuz saygın bir kişiydi. TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt da öyle. Aynı çevrenin insanıydılar.
Fakir Baykurt’un “Bir TÖS Vardı” adlı kitabında anlattığına göre, sendika yöneticileri Aybar’ı ziyarete gitmişler. Aybar, sendika yöneticileriyle elini cebinden çıkarmadan konuşmuş. Gel zaman git zaman Aybar’la başka bir karşılaşmalarında bu kez
Baykurt O’nunla konuşurken elini cebinden çıkarmamış! “Çünkü” diyor Fakir Baykurt, “Ben TÖS’ün başkanıydım. Örgütüme saygı göstermeliydi.”
Bu örnek, siyasal partilerle kitle örgütleri ilişkisinin nasıl olması gerektiğini anlatan olumlu bir örnektir.

“Kitle örgütleri siyasal partilere eşit uzaklıkta olmalı” sözü hiç de yabana atılacak bir söz değildir. Bu uzaklık, kitle örgütünün herhangi bir parti hakkında eleştiride bulunmasını veya partinin herhangi bir kararını desteklemesini engellemez.
Bütün partileri eleştirebilme hakkını elinde tutması koşuluyla. Zaten güçlü kitle örgütlerinin böyle bir kaygıları yoktur. Ancak düşünsel olarak zayıf ve üye kitlesi küçük olanlar bir siyasal partinin sözcüleri gibi davranırlar.
Çünkü güçlerini oradan almaktadırlar.

Kitle örgütlerinin siyaset yapıp yapmamaları gerektiğine gelince:

Onların yapmaları gereken en etkili siyaset, kendi kitlelerinin dayanışmasını sağlamak, hak ve çıkarlarını savunmak, tüzüklerinin gösterdiği yolda çalışmaktır.
Bu konuda TÖB-DER’i örnek vermek olanaklıdır. Bu dernek, 1971’de TÖS’ün yerine kururulduktan dört yıl sonrasına dek olumlu bir örnek oluşturur. 1975’ten sonra
o zamanki sol parti ve bölümlerin (fraksiyonların) Derneği ele geçirmek için
aşırı çabaları ve kullandıkları salt siyasal dil, TÖB-DER’i parçalamış ve
işlevsiz duruma getirmiştir.

Benim içinde bulunduğum çevrenin bu durumdan dersler çıkarması zaman aldı.
1976-77’de bizim ekip Ankara’da “Yurtsever Öğretmen” adında bir dergi çıkarıyordu. Bu derginin yazılarında, öbür öğretmen kümelerindeki gibi aşırı siyasal bir dil kullanılıyordu. Ben o tarihlerde Ankara dışında görev yapıyordum. Dergiye yazdığım
bir mektupta, dildeki siyasal dozun düşürülmesini önerdim. Ertesi sayısında editörlüğün dergide yayımlanan yanıtında “Yurtsever Öğretmen Siyaset Yapacaktır” deniliyordu… Dergi aynı biçemle (üslupla) 1978 başlarında kapanıncaya dek yayınını sürdürdü. Kapanması da siyasal partinin kararıyla oldu!

Bu yayıncılıktan ve örgütçülükten edindiğimiz deneyimi ve dersleri 1979’da hazırlıklarını yaptığımız ve Ocak 1980’de ilk sayısını çıkardığımız Öğretmen Dünyası’nda kullandık. Dergi yalnız eğitimle ve öğretmenlerin sorunları üzerinde duracaktı.
Bir arkadaşın şu itirazını hâlâ anımsarım:

“Yalnız öğretmen sorunları ve eğitimle mi ilgilenecek?”

Bu anlayışa göre eğitim dar bir alandı. Yalnız bununla ilgilenmek yetmezdi.
Öğretmen Dünyası, çıkış hedeflerine bağlı kaldı ve sonuna dek yayın alanını
hemen hemen eğitim ve öğretmenlerle sınırlı tuttu. Öyle olmasaydı, günümüze dek yaşayamazdı. Aslına bakılırsa en etkili “siyaset yapma” biçimi de budur.

Kitle örgütlerinde kullanılacak üslup (AS: biçim) çok önemlidir. Çalışmalarını
kendi alanına hasreden (AS: özgüleyen) bir kitle örgütü yöneticilerinin konuşmalarında ve bildirilerinde kullanacakları özgül bir dil olmalıdır. Bu dil kadın derneğinde kadın dili, öğretmen derneğinde ve sendikasında öğretmen dili, gençlik derneğinde ise gençlik dilidir. Bu dili oluşturmak ayrıca bir zekâ ve hüner gerektirmektedir. Biraz çaba da ister. O alanın içinden yetişmek, o alanın sorunlarını bilmek ve kitlesini o dille ikna edip yetiştirmek zorunludur.

Bir parti tarafından kurgulanmış, yöneticisi parti tarafından belirlenmiş ve talimatlandırılmış, parti tarafından güdülen kitle örgütü olmaz. Bunu kamufle etmeye (AS: örtmeye) çalışmak da sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. Bu aynı zamanda hem öyle olup, hem de öyle olmadığını iddia edenler hakkında “ikiyüzlülük” yargısını oluşturur.

Bu yazdıklarım, kuramsal bir çerçeve içindir. Parti ayrımı gözetmiyor. Fakat eğer bir de kitle örgütünü güden parti yanlış bir siyaset güdüyorsa işin fecaati (AS: ürkünçlüğü)
daha da büyür! (23 Mayıs 2014)

BİR YAYIN KENDİNİ NEDEN OKUTUR?


BİR YAYIN KENDİNİ NEDEN OKUTUR?

Zeki_Sarihan_portresiZeki Sarıhan

1975 yılı yazında Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarı Oktay Akbal yazılarından birini TÖB-DER Fatsa Şubesi Haftalık Haber Bülteni’ne ayırmıştı. Bu yazıya şimdi ulaşamıyorum ama metin aşağı yukarı aklımda.
Şöyle diyordu Oktay Akbal:

 

Biz gazete köşe yazarlarına postadan her gün birçok yayın gelir. Bunların bir kısmını hiç açmadan atarız. Bir kısmını şöyle bir karıştırıp bırakırız. Fakat bunların içinden biri var ki her satırını okumadan bırakamıyorum. TÖB-DER Fatsa Şubesi
Haftalık Haber Bülteni. Teksir makinesiyle çoğaltılmış, bazı yerleri zor okunan
bu dört sayfalık bültende…

Akbal, bültenin ele aldığı konuları ve bunların sunuluşunu anlattıktan sonra TÖB-DER’li öğretmenlerin Fatsa’da devrimci bir kale kurduklarını belirterek okuyucularından
bu kaleye dikkat etmelerini ve destek vermelerini istiyordu. Elde bir koleksiyonu olsaydı, 1977’de Fikri Sönmez’in Belediye Başkanlığı ile sonuçlanan Fatsa’daki sosyal uyanışın 1974-1976 dönemini bu bültende görmek olanaklı olabilir.

Bültenin yazıları yazı makinesinde önce mumlu kâğıda yazılıyor, sonra bunlar teksir makinesinde belleğimde kaldığına göre 700 dolayında basılıyor, Fatsa’da görev yapan öğretmenlere, TÖB-DER’in birçok şubesine ve bu arada kimi köşe yazarlarına gönderiliyordu.

Bekir Yerli’nin Şube başkanı olduğu dönemde 3 Kasım 1974’te yayımına başlayan
bu bülten, 1 veya 7 Haziran 1975’te yapılan şube kongresine dek düzenli olarak 30 veya 31 sayı yayımlandı. Sonra Gülsüm Özakın’ın başkanlığı döneminde Ahmet Özdemir’in sorumluluğunda da bir süre daha yayımını sürdürdü.

Oktay Akbal, bu bülteni niçin son dizesine dek okumaktan kendini alamıyordu? Nedenleri benim de yayımcılık yaşamımda baştan beri gözettiğim ilkeler olmuştur: Olayları yerel düzeyde veya meslek düzeyinde ele alıp bundan genel düşünceler çıkarmak, sözü dolandırmadan, herkesin anlayacağı biçimde anlatmak, ezilenlerden, emekçilerden yana olmak… Öyle bir yazı yazınız ki, sizden başka hiç kimse bu yazıyı yazmamış veya yazamayacak olsun! Herkesin bildiğini ve yazdığını yinelemenin
ne anlamı var?

Bir yayını okutan, renkli kapağı, basıldığı kâğıdın kalitesi değil, içinde özgün yazıların bulunmasıdır.

(Bu bültenin hiçbir sayısı bende yoktu! Bir konferans için 2002’de Edirne’ye gittiğimde, eskiden Fatsa’da öğretmenlik yapmış olan Öğretmen Ali İhsan Gider’e rastladım. Bültenin bütün sayılarının kendisinde olduğunu söyledi. Rica ettim bana gönderdi.
Bir hazine gibi sakladığım bülten koleksiyonu, bir taşınmadan sonra yer yarılıp içine girdi ve yana yakıla aradıysam da bulamadım! Öğretmen Dünyası Yazı Kurulu’nda çalıştığımız sırada Şahver Karasüleymanoğlu, evlerindeki kitap kolilerini karıştırırken
bu bültenden birkaç örnek bulduğunu belirterek bana getirdi. Bültenler, düzenli olarak o tarihlerde eşi Aydın Karasüleymanoğlu’nun yönetimindeki Evrim dergisine gönderilmiş)

—————————————————————————
TÖB-DER FATSA ŞUBESİ HAFTALIK HABER BÜLTENİ Sayı 26, 28 Nisan 1975. Sahibi Bekir Yerli, sorumlusu Zeki Sarıhan, TÖB-DER-Fatsa, Yıllığı 25, altı aylığı 12.5 lira, sayısı 50 Kuruş.
————————————————————
Birinci sayfasını gördüğünüz bu sayıdaki yazıların başlıkları şöyle:

Birinci sayfa

Öğretmenler diyor ki: “YETİŞTİRDİĞİMİZ NESİLLER EZİLENLERDEN YANA OLACAK”

23 Nisan Böyle mi Kutlanmalı?: EMPERYALİST HÂKİMİYETE HAYIR!
HALKIN EGEMENLİĞİNİ İSTİYORUZ

Tayfun İçli (Kumru’da öğretmen) UYANIŞ (Şiir)

İkinci sayfa

Köy Çocukları Anlatıyor:

Hisarbey Köyünden 5. Sınıf öğrencisi Recep Öztürk: NEDEN BENİM AYAĞIMDA KARA LASTİK, ŞEHİR ÇOCUKLARINDA İSKARPİN VAR ANLAYAMADIM GİTTİ!

Hisarbey İlkokulu 5. Sınıf öğrencisi İbrahim Öztürk: RİCA EDERİM, OKULUMUZUN BÜYÜK İŞLERİNE SİZ BAKIN

Çömlekli İlkokulu öğrencisi Rekabi Yaz: ZENGİNLER ETİ KÖPEKLERİNE YEDİRİYORLAR, BİZ ETİ KENDİMİZE BULAMIYORUZ

Çömlekli Köyünden 5. Sınıf öğrencisi Ahmet Top: ZENGİNLER FAKİRLERİN PANCAR ÇORBASINA AĞZINI SÜRMEZ

Üçüncü sayfa

Hurşit ve Huriye Külekçi (Örencik I. İlkokulu Öğretmenleri: KÖY ÖĞRETMENLERİNİN DE KÖYLÜ ÖĞRENCİLERİN DE DURUMLARI ÇOK KÖTÜ

Dördüncü sayfa

Bahtiyarlar Köyünden Demirciler Hüsnü Dal, Mustafa Dal: İŞTE BİZİM HAYATIMIZ

Öğretmenler Fatsa’yı devrimci bir kale yaparlar da Amerikancı hükümetler hiç buna seyirci kalır mı?

Bültenin sorumlusu olan Zeki Sarıhan, 1975 yılı sonbaharında Boğzlayan’a sürüldü. 1976’da TÖB-DER arandı ve teksir makinasına el konuldu. 12 Eylül yönetimi, 1980’de Fatsa’yı darmadağın (tarumar) etmiş olmasına karşın 1986’da bile hâlâ hıncını alma peşindeydi. Dil yarası gibi sınıfsal acı kolay kapanmaz! Zeki ve Şenal Sarıhanlar Ankara’dan, Gülsüm ve Selahattin Özakınlar İstanbul’dan, Bekir Yerli, sürgüne gönderildiği Gaziantep’ten “mevcutlu olarak” getirtilerek Fatsa’da devrimci öğrenciler yetiştirdikleri gerekçesiyle yargılandılar ve Ünye Ağır Ceza Mahkemesi, enine boyuna konuyu düşünerek “Zaman aşımı” gerekçesiyle takipsizlik kararı vermeyi tercih etti. Ahmet Özdemir zaten Fatsa Dev-Yol davasından hükümlüydü.

(24.2.2014)Formun Üstü

Formun Altı

Displaying TÖB-DER FATSA ŞUBESİ.jpg

 

TÖB-DER FATSA ŞUBESİ.jpg