Prof. Dr. Mahmut ADEM : Cumhuriyetin Öğretmeni


Cumhuriyetin Öğretmeni

portresi

 

 

Prof. Dr. Mahmut ADEM

 

24 Kasım 1928 tarihinde Cumhurbaşkanı Atatürk,
Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul etmiştir.
1981’de askeri cuntanın Milli Eğitim Bakanlığı 24 Kasımı, “Öğretmenler Günü” olarak benimsemiştir.
Cumhuriyetin ilanı, hiç kuşkusuz en büyük devrimdir.
Büyük Önder, Cumhuriyeti gençlere emanet etmiştir.
Onlara sarsılmaz bir güvenle şöyle demiştir:

  • “Türk genci, devrimlerin ve Cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir.
    Bunların gereğine ve doğruluğuna herkesten çok inanmıştır.”

Bu bağlamda gençleri yetiştirecek olan öğretmenlere büyük görev ve sorumluluk düşmektedir. Atatürk, öğretmenleri her fırsatta onurlandırmıştır. Düşmanın Ankara’ya çok yaklaştığı 16 Temmuz 1922’de toplanan Maarif Kongresine şöyle seslenmiştir:

  • “Beklediğimiz kurtuluşun saygı değer öncüleri olan yüce Türk öğretmenlerinin bugünkü durumu göz önünde bulunduracağından ve her türlü güçlüğe göğüs gererek bu yolda yılmaksızın yürüyeceğinden kuşkum yoktur. Göreviniz çok önemli ve yaşamsaldır.”

Bugüne dek izlenen eğitim ve öğretim yöntemlerinin, milletimizin gerileme tarihinde
en önemli etken olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli eğitim programından sözederken eski devrin hurafelerinden, toplumsal yapımızla hiçbir ilgisi olmayan yabancı fikirlerden, Doğu’dan ve Batı’dan gelebilen tüm etkilerden tümüyle uzak,
ulusal özelliklerimizle ve tarihimizle bağdaşabilen bir kültür kastediyorum.

Aynı yıl, bir yasa ile öğretmenlerin resmi protokoldeki yerleri belirlenmiştir.
Atatürk’ün savaş sırasında, savaştan sonraki önceliği eğitime verdiği, eğitimin baş mimarı öğretmenlere çok büyük değer verdiği anlaşılıyor. Başta Mustafa Kemal
olmak üzere

  • Cumhuriyeti kuran devrimci kadrolar, eğitimi, Cumhuriyetin de, demokrasinin de alt yapısı olarak kabul etmişlerdir.

Bu bağlamda Atatürk şöyle diyor:

  • “…En mühim, en esaslı nokta eğitim meselesidir. Eğitimdir ki,
    bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir cemiyet halinde yaşatır
    ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder. “

1924’Te Türk eğitimi konusunda bir rapor hazırlayan Amerikalı eğitimci John Dewey, şöyle diyor:

  • Eğitim, demokrasinin iyi işlemesi için bir ön koşuldur. Eğitim sisteminin antidemokratik eğilimlere sahip siyasal gruplarca denetlendiği bir ülkede
    sağlıklı bir demokrasinin oluşması beklenemez. Eğitim çocuğu, tüm yaşamı boyunca etkileyecek biçimde ideolojik olarak yönlendirmekte ve ona
    değerler yüklemektedir. Bu da daha sonraki yıllardaki siyasal seçmelerini etkilemektedir. Bu nedenle, öğrencinin yetişme döneminde kişiliği oluşurken onu belli siyasal kimliklere hapsetmeyen, dikkatli, demokratik bir eğitim verilmesi, gereken ön koşuldur. Bu koşuların gerçekleşmediği bir toplumda yapılan hiçbir seçimin meşruiyeti iddia edilemez.”
    (1)

Atatürk, Kütahya’da öğretmenlere şöyle diyor:

  • “Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla sağlanabilir. İrfan ordusunun kıymeti de siz öğretmenlerin kıymeti ile ölçülecektir.” (24.3.1923)

Öğretmenler Birliği kongresine O, şöyle sesleniyor :

  • “Öğretmenler! Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli muhafızlar ister. Sizin başarınız, Cumhuriyetin başarısı olacaktır. Hiçbir zaman hatırlarınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” (25.8.1924)

Atatürk, bir başka konuşmasında öğretmenlere şu görevi veriyor:

  • “Cumhuriyeti biz kurduk. Onu yaşatacak olan sizlersiniz… Milletleri kurtaracak olanlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden ve eğitimciden mahrum bir millet, henüz millet namını almak yeteneğini kazanmamıştır. Ona alelade bir kitle denir, millet denmez. Bir kitle millet olabilmek için mutlaka eğitimcilere ve öğretmenlere muhtaçtır.
    Onlardır ki, bir sosyal topluluğu gerçek millet haline koyarlar.”

Atatürk’ün milli eğitim bakanları (Vasıf Çınar, Mustafa Necati, Dr. Reşit Galip,
Saffet Arıkan
– daha sonra bakan olsa da bence Hasan Âli Yücel de bunlar arasında sayılmalıdır) her zaman öğretmenlere büyük değer verip yüceltmişlerdir.
Mustafa Necati, 1926 tarihli “Maarif Teşkilatına Dair” yasa ile öğretmenliğin bir meslek olmasını sağlamıştır. Buna göre “Maarif hizmetinde asıl olan öğretmenliktir.”
Bu saygıdeğer öğretmenler, öğretmen okullarında, Köy Enstitülerinde,
eğitim enstitülerinde, yüksek öğretmen okullarında yetiştiriliyordu.
Türk eğitim tarihine altın harflerle yazılan bu kurumlar da birer birer kapatıldı.

Eğitimci Maaske şöyle diyor:

  • “Okullarda eğitimde gelişmenin temeli, öğretmenin yetiştirilmesine dayanır. Öğretmenler iyi yetiştirilirse, kısa bir süre sonra eğitim-öğretim istenilen düzeye getirilebilir. Dinamik ve demokratik bir toplum, okulları için üstün nitelikte öğretmen yetiştirmeyi hedef alarak bütün umutlarını buraya bağlar.” (2)

Köy Enstitülerinde yetiştirilen öğretmenlere Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel,
şu sözlerle kefil oluyordu:

  • “Köye göndereceğimiz bu Köy Enstitüsü mezunu öğretmen…istisnasız çalışkandır. Tatile bile gitmek istemez. Kendisine verilecek işi bekler ve o işi yapar, ahlaklıdır, yalan söylemez, hırsızlık etmez, civarında bulunan kız arkadaşlarının şeref ve haysiyetini kendi kardeşi olarak muhafaza etmek şuurunda ve iktidarındadır…Biz, istiklal mücadelesinden başlayarak sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. Bu imamdır.
    Biz imamın yerine köye devrimci düşüncenin adamını göndermek istedik. Köydeki öğretmen, Cumhuriyetin ve devrimin yayıcısı, bekçisi
    ve öğreticisidir.”
      (TBMM; 1942)

Atatürk ve O’nun eğitim bakanlarının, pek çok saygı duyduğu öğretmenleri,
AKP iktidarının ilk Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Ziya Selçuk nasıl aşağılıyor:

“Öğretmenlerin öyle meslek olarak saygınlığı da yok. Öğretmenliği öyle çok önemsemeyiniz…”

Daha ileri gidiyor.

“Atatürk’ün “Öğretmenler; yeni nesil sizin eseriniz olacaktır!”
sözü için “artık bu söz güncelliğini yitirdi.” diyor (3)

Öğretmenliğin saygınlığını yükseltecek olanlar böyle konuşursa!

XI. Milli Eğitim Şûrası (1982), şu kararı almıştır:

  • “Bir toplum, varlığını sürdürebilmek için, bu toplumu oluşturan bireyleri, amaçlarına göre yetiştirmek zorundadır.”

Bireyi, anılan amaçlara uygun olarak yetiştirecek olan, nitelikli, üstün nitelikli öğretmendir. Türk toplumu bireyi amaçlarına göre yetiştirebilmiş olsaydı son 53 yılda demokrasimiz dört kez kesintiye uğrar mıydı? 1996 yılında T.C. Başbakanı, ilk yurtdışı ziyaretini
İran’a mı yapardı? Aynı Başbakanın Mısır ziyaretinde ilk durağı, yoğun şeriat eğitimi verilen El Ezher Medresesi mi olurdu? Ülkemiz, 2013 yılında, Anayasa Mahkemesince “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” kabul edilen bir siyasal parti tarafından mı yönetilirdi? Bu demokrasi karşıtı olaylara önderlik eden kadrolar nerede yetişti?

  • Çünkü Köy Enstitüleri kapatılıp yerine imam-hatip okulları ve her köşe başında Kur’an kursu açıldı.

Kimdir cumhuriyetin öğretmeni? Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine sahip çıkan, Cumhuriyetin niteliklerini özümseyen, davranışa dönüştüren, bu davranışı öğrencilerine kazandıran öğretmendir.

Öyleyse kimler cumhuriyetin öğretmeni? Kimler yok ki! Mustafa Necati, Dr. Reşit Galip, Hasan Âli Yücel, İsmail Hakkı Tonguç, Rüştü Uzel, Muammer Aksoy, Bahriye Uçok, Ahmet Taner Kışlalı, Rauf İnan, Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Mehmet Başaran vb.

Kimler Cumhuriyetin öğretmeni olamaz?

– Laik eğitimi dinselleştiren,
– çağdaş okulları “imam-hatipleştiren,
– devlet okullarını harem-selamlık yapan
,
– bir siyasal partinin “simgesi” sıkmabaşı TBMM, dahası okullarda yaygınlaştırarak çocukları siyasal olarak istismar eden,
– bilim yuvası üniversiteleri “medreseleştirenler”,
– yoğun şeriat eğitimi verilen El Ezher medresesine denklik veren YÖK üyeleri, – kara çarşaflı öğretmene ders verdirenler,
Devrim Yasalarının ilki ve laiklik ilkesinin temelini oluşturan Öğretim Birliği yasasını fiilen uygulamayan ve
laiklik karşıtı eylemlerin odağı olanlar..

Cumhuriyetin öğretmeni olabilir mi?

Laik Cumhuriyetin tüm öğretmenlerinin gününü kutluyorum.

Kaynaklar :
1- Aktaran İlhan Tekeli, Eğitim Üzerine Düşünmek, Türkiye Bilimler Akademisi yayınları, Ankara, 2003, s:14.
2- Ord. Prof. Dr. Roben J. Maaske, Oregon Öğretmen Koleji Rektörü, ABD, “ Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Hakkında Rapor” Ankara, 1955.
3- Star TV, 20 Ağustos 2004, (Aktaran: Prof. Rifat Okçabol),
Öğretmen Dünyası, Sayı:313, Ocak 2006.

========================================

Dostlar,

Cumhuriyet’in öğretmenlerinden, binlerle / binlerce Cumhuriyet öğretmeni yetiştirmiş,
bilge eğitimbilimci, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi emekli öğretim üyelerinden
Sayın Prof. Dr. Mahmut ADEM’e bu yazısı için teşekkür ediyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
24 Kasım 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yalnızca ülkeler değil kentler de su için savaşacak!


Yalnızca ülkeler değil kentler de su için savaşacak!

Yusuf Yavuz
https://gazeteciyazaryusufyavuz.wordpress.com/2015/01/31/sadece-ulkeler-degil-kentler-de-su-icin-savasacak/,

Çevre, Enerji ve Fizik gibi alanların dışında İstatistik konusunda da bilimsel çalışmaları bulunan nükleer fizikçi Prof. Dr. D. Ali Ercan ile ‘2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü’ vesilesiyle Türkiye’nin su politikalarını konuştuk.

Ardı ardına çıkartılan yasa ve yönetmeliklerle sularını ticarileştiren Türkiye’nin iddia edilenin aksine akarsulardan enerji elde etmek konusunda dünya ortalamasının çok üzerinde olduğunu vurgulayan Ercan, hidroelektriğin elektrik üretimindeki payının dünya ortalamasının %5, Türkiye’de ise %10 olduğunu belirterek “Bence her türlü HES inşaatı derhal durdurulmalıdır” görüşünü savunuyor. Ercan’a göre, geleceğe yönelik bilimsel çözümler yaşama geçirilmezse yalnızca ülkeler arası değil, kentler arası su savaşlarının yaşanacağı netameli ve kaotik bir geleceğe doğru sürükleniyoruz…

YARISINI YOK ETTİĞİMİZ SULAK ALANLARIN GÜNÜ KUTLANMALI MI?

Ali_Ercan_portresi

– 2 Şubat 1971 tarihinde İran’ın Ramsar kentinde imzalanan
‘Sulak Alanların Korunması Sözleşmesi
’nin üzerinden tam 44 yıl geçti. Ancak taraf olan ülkelerin sulak alanlarını koruyarak akılcı kullanmayı taahhüt ettiği sözleşmeye 1994 yılında imza koyan Türkiye, aradan geçen 44 yıllık sürede toplam 2,5 milyon hektarı bulan sulak alanlarının neredeyse yarısını yok etti.

1 milyon 300 bin hektarın üzerindeki sulak alan ya kurutuldu ya kirletildi ya da barajlarla
can damarları kesilerek boğuldu. Sahip olduğu sulak alanlar bakımında Avrupa ve Ortadoğu ülkeleri arasında en önemli ülkelerin başında gelen Türkiye, sözleşmenin imzalandığı gün olan
2 Şubat tarihini her yıl ‘Dünya Sulak Alanlar Günü’ olarak kutlamayı sürdürüyor.
Ancak Türkiye’nin elinde kalan sulak alanlarını korumak ve akılcı kullanmak konusunda
hangi adımları attığı sorusunun yanıtı pek iç açıcı değil. Biz de bu sorunun yanıtını bulmak için, Çevre, Enerji ve Fizik gibi alanların dışında İstatistik konusunda da bilimsel çalışmaları bulunan nükleer fizikçi Prof. Dr. D. Ali Ercan’a başvurduk. Uzun süredir su konusunda da teknik bilgiler aktararak toplumsal bilincin artırılmasına katkı sağlamaya çalışan Ercan,
Türkiye’nin su politikası ve geleceğine yönelik sorularımızı yanıtladı.

İşte değerli bir bilim insanımızın gözüyle, yıllardır ‘adetten’ kutlamalarla geçiştirilen Dünya Sulak Alanlar Günü’nde Türkiye’nin su ile imtihanı…

‘DÜNYADAKİ SULARIN YALNIZCA YÜZ BİNDE BİRİ KULLANILABİLİYOR’

– Siz her fırsatta su konusunda toplumu uyaran bilgiler paylaşıyorsunuz.
Bugünlerde mutad olduğu üzere sulak alanlar günü vesilesiyle su bir kez daha gündemimizde olacak. Size göre dünyanın ne kadar tatlı suyu kaldı?

Ali_Ercan_portresi

– Dünyada erişilebilir/kullanılabilir tatlı su rotasyonu yılda 14 bin km3 tür (14 trilyon m3). Aslında gezegenimizde 1,4 milyar km3 su var ama bunun %70 kadarı okyanuslardaki, denizlerdeki tuzlu sulardır;
tatlı suların %99 kadarı da erişilemeyen buzullar halinde Kutuplarda bulunuyor. (ve zamanla eriyerek tuzlu suya karışıyor) Dolayısıyla sonuçta insanoğlunun erişip kullanabildiği tatlı su tüm su miktarının yanında 0,00001 kadardır. (Yüz binde bir) Bu kadar ender (!) bulunan ve bu kadar yaşamsal önemdeki bir maddenin gerçekten bilimsel, adil ve akılcı kullanılması gereği açıktır. Kısır, gündelik, popülist yaklaşımlarla, baraj, gölet, HES inşaatları ne kadar yararlı olduğu zannedilse de, sonuçları öngörülemeyen ve onarılamayan bir çok riski de beraberinde getirebilir. Dolayısıyla ‘doğayla uyumlu olmak’ temel ilke edinilmelidir. ‘Problemlerin en iyi çözümünün onları hiç yaratmamak olduğu’ akıldan çıkarılmamalıdır.

İNSANOĞLU UZAYDA SU ARIYOR AMA…

– Suyun ticarileşmesine yönelik politikalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

– Su yaşamın ana/kaynak maddesidir (Vücudumuzun üçte ikisi sudur). Susuz yaşam formunu düşünemiyoruz. Dünya dışı yaşam (exobiyoloji) araştırmalarında da galaksimizin (habitable zone) denen korunaklı/ yaşama elverişli bölgesindeki yıldız sistemlerinin termik/radyasyon bakımından elverişli bölgesinde ve üzerinde su ve hava bulunan gezegenler üzerinde duruluyor. Bugünkü bilimsel anlayışımıza göre susuz bir ileri yaşam formu düşünemiyoruz. O halde su da aynen hava gibi, kamusal statüdedir. Bir başka ifade ile hava – su -toprak üçlüsü temel yaşam ortamı olarak, özel mülkiyet olamaz, (en azından ilerlemiş bir uygarlıkta) alınıp satılamaz, kirletilemez, dolayısıyla ‘temiz havaya’ ve ‘temiz suya erişim’ insan hakları beyannamesinde açıkça belirtilmesi gereken ‘temel insan hakkı’ olarak bilinmelidir. İnsanlık geliştikçe, medeniyetimiz ilerledikçe bu evrensel algı düzeyine erişileceğini düşünüyorum.

‘TÜRKİYE SU FAKİRİ BİR ÜLKE, NÜFUSA YETECEK SUYUMUZ YOK’

– Size göre Türkiye su kaynaklarını ve sulak alanlarını akılcı ve bilimsel yönetebiliyor mu?

– Gezegenimiz ortalamada ‘kötü’ yönetiliyor; geri kalmış ülkeler ise ‘çok kötü’ yönetiliyor. Çevre tahribatı, çevre kirliliği, yaşam kaynaklarının savurgan ve hoyrat kullanımı geri dönüşü olmayan ve insanlığı bu gezegenden tasfiye edecek büyük doğal felaketler zincirinin tetiklenmesine yol açacak boyutlara geldi. Yönetimde bilimsellik değil, ideolojik ve kısa dönem sosyo-ekonomik çıkar peşindeki aferist politikalar tüm geri kalmış ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de ağır basıyor. Yıllardan beri söylüyoruz, ‘Türkiye su fakiri bir ülkedir’ diye… Yani nüfusuna oranla yeterli miktarda tatlı su potansiyeliniz yoktur ve bu durum gittikçe olumsuz bir hal alıyor. Dünyanın yaşanabilir karasal alanlarının binde 6’sı kadar olan Türkiye toprakları üzerinde de, doğal olarak, dünyadaki kullanılabilir toplam tatlı su miktarının ortalama binde 5-6’sı bulunacaktır; şunu da biliyoruz ki, nüfusumuz dünya nüfusuna oranla binde 5 değil, binde 11’dir; yani adam başı su miktarı dünya ortalamasının yarısı değerinde.

‘ANADOLU 100 YIL İÇİNDE GİDEREK ÇÖLLEŞECEK’

– İklim değişikliği ve kullanılabilir su arasındaki ilişki açısından ne durumdayız. Türkiye’yi bu konuda nasıl bir gelecek bekliyor?

– Tabii ki dünyada su miktarı genel anlamda sabittir; ancak iklim değişiklikleri suyun erişilebilirlik durumunu da sürekli değiştirmektedir. Su potansiyeli hareket ediyor; çölleşen alanlar ve taşkınlar ve yoğun yağışlar Dünya coğrafyasında sabit kalmıyor. Örneğin değişen iklim koşulları nedeniyle şimdi çöl olmayan ve ~50 cm/yıl yağış alan Anadolu, önümüzdeki
100 yıl içinde giderek çölleşecek (ormanların azalmasıyla hızlandırılmış bir süreçte) su kaynaklarının yarısı kuruyacaktır. Sadece su açısından değil, diğer yaşam kaynakları özellikle enerji kaynakları açısından da bakıldığında Anadolu ~30 milyon nüfusu ancak kaldıracak güçtedir. Toprağı yorgundur, iklim değişikliği sürecinde şanssız bir konumdadır, konvansiyonel enerji kaynakları dünya enerji kaynaklarının binde 2’si kadardır… Bu gerçekler göz önünde tutulduğunda Türkiye’de nüfus artışının kışkırtılması değil,
bilakis indirgenmesi yönüne gidilmelidir
.

Mutlaka ve mutlaka ‘kadın başına 1 çocuk’ ilkesi ile nüfusun azaltılması ivedilikle alınacak
ilk önlemdir.

‘TARIMDA SUYUN YARISI BİTKİYE ERİŞMEDEN BUHARLAŞIYOR’

– Nüfus ve sağlıklı gıda arasındaki ilişkiyi belirleyen en önemli etkenlerin başında tarım geliyor. Su tarım için de yaşamsal bir değer. Bu konudaki öneriniz nedir?

– Sulu tarım, suyun yaklaşık %70’ini alıyor; dolayısıyla en çok dikkat edilmesi gereken alandır tarım. Sulu tarımın ‘yüzey altı sulama’ yöntemi ile gerçekleştirilmesi suyun israf edilmemesi açısından çok önemlidir (açıktan sulama durumunda suyun yaklaşık yarısı bitkiye erişmeden buharlaşıyor). Tarım politikaları ‘optimal uyumluluk’ ilkesini esas almalıdır; suyu tarım alanına eriştirmek yerine toprak-su ve bitkinin optimal birleşimini planlamak çok daha akılcıdır.

‘HER TÜRLÜ HES İNŞAATI DERHAL DURDURULMALI’

– Türkiye son yıllarda akarsulardan enerji elde etme gerekçesiyle her türlü tepkilere
ve bilimsel karşı görüşlere rağmen HES projelerinden vazgeçmiyor. Yetkililer,
ülkemizin hidro-elektrik potansiyelini gelişmiş ülkelere göre yeterince kullanmadığını
öne sürüyorlar. Enerji konusunda da çalışmaları bulunan bir bilim insanı olarak Türkiye’nin su ve enerji politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Türkiye akarsulardan enerji elde etmek konusunda dünya ortalamasının çok üzerindedir;
yani HES’lerle aşırı derecede yüklenmiş durumdayız ırmaklarımıza. Elektrik üretimindeki payı dünya ortalaması %5 olan hidro-elektrik, bizde % 10’dur. Bence, her türlü HES inşaatı derhal durdurulmalıdır; özellikle küçük dereleri mecralarından, doğal ortamdan ayırıp, borulara hapsederek, doğal dengeyi allak bullak eden Karadeniz HES’lerini kastediyorum. Astarı yüzünden pahalı bu tür enerji üretiminin akılcı olduğu söylenemez. (Karadeniz dereleri üzerindeki düzinelerle ‘HES’ ten elde edilen elektrik Türkiye genelinde elde edilen toplam elektriğin % 5’i bile değil.

Özetle söylemem gerekirse, doğanın dengesinin bozulmamasına özen gösterilmeli,
ırmakların en az %50 oranında denize kavuşması sağlanmalı, bu kapsamda sulak alanlar ve
tabii en başta ormanlar özenle korunmalıdır.

DSCF8418
‘KENTLER ARASI SU SAVAŞLARINA DOĞRU SÜRÜKLENİYORUZ’

– Gezegenimizi, özellikle de su yönünden daha kritik durumda olan Ortadoğu ülkelerini yakın gelecekte bir su savaşının beklediği öngörüleri ortaya atılıyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Canlı toplumların yaşam alanlarını korumak içgüdüsü temel içgüdülerin başında gelir;
insanlar için bu davranış su kaynakları olan toprak parçasını korumak anlamını taşır.
Dolayısıyla tarih boyunca savaşların ana motifi fetih, din, savunma, bağımsızlık, istiklal,
ne ad verilirse verilsin, gerçekte toprak ve su kaynaklarını paylaşmak olmuştur.
Zamanımızda da durum pek değişmemiştir; özellikle suyun çok kıt olduğu Orta doğu coğrafyasında su temel savaş motifidir. İleriye yönelik bilimsel çözümler ve önlemler yaşama geçirilmezse ve en kötüsü, nüfus artışı böyle sürerse (ki Türkiye’de nüfus, göçler dışında günde 2500 kişi artıyor) (AS: 2014’te 2816 kişi /gün nüfus büyüdü.. Yılda 1 milyon
28 bin kişi!)
, yalnızca ülkeler arası değil, ‘kentler arası su savaşları’nın bile yer alacağı netameli, kaotik bir geleceğe doğru sürüklendiğimizi söyleyebilirim.

– Son olarak bu konuda sizin çözüm öneriniz nedir?

Özetle, hava-su-toprak kutsal üçlüsü mal, meta olarak görülemez; kamunun, tüm canlıların ortak yaşam alanı, ortak mülkiyetidir. En gelişkin bilinç düzeyine erişmiş olduğunu varsaydığımız insanoğlu da salt kendi türünü değil; bitki, hayvan dahil tüm canlılığı temsilen
bu yaşam alanını korumak sorumluluğunu taşımaktadır. (31.01.2015)

===================================

Dostlar,

Sitemizin de sıklıkla konuğu olan ve önemli – öğretici – düşündürücü yazılarıyla önemli katkılar sağlayan saygın bilim insanı ve düşünür – yazar Prof. Dr. D. Ali Ercan ile yukarıdaki söyleşiyi önemsiyoruz. Hemen hemen bütünüyle de paylaşıyoruz..

Sevgi ve saygı ile,
02.02.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

TÜRK DEVRİMLERİNE CAN VEREN SİHİRLİ SÖZCÜK “LAİKLİK” NEDİR?


TÜRK DEVRİMLERİNE CAN VEREN SİHİRLİ SÖZCÜK “LAİKLİK” NEDİR?

İzzet Polat AROLAT
Atatürkçü Düşünce Derneği
Bilim Danışma ve Yazı Kurulu Üyesi

Atatürk devrimlerinin özü; bağımsızlığını yitirmiş, bilimde, sanatta, teknikte,, ekonomide, yaşamın hiçbir alanında başarı göstermemiş koskoca bir
Osmanlı İmparatorluğu. Okuma-yazma oranı erkeklerde %10, kadınlarda %4.
Yıkılmış viran olmuş bir ülkeden, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmış,
halkı mutluluk içinde çağdaş bir ulus yaratmaktır.

Durumu kısaca özetlemek gerekirse; yükselme dönemi dahil, yönetim padişahların elindeydi, yasaları o koyardı. Dünya işlerine vezirler, din işlerine şeyhülislam bakardı. Hilafetin kabulü ile (1517) ve sonraki yıllarda din yönetim içinde gittikçe ağırlık kazandı. Bilim ve teknikten gittikçe uzaklaşıldı. Devlet din kurallarına göre yönetilmeye başlandı.
Oysa Batı toplumları, Rönesans ve Reform hareketleriyle Ortaçağ karanlığından kurtuldular. Bilim ve akıl tek yol gösterici olarak kabul edildi. Din giderek dünya işlerinden elini çekti. İnsanların vicdanlarında yüce yerini aldı. Aklın ve bilimin yol göstericiliği, beraberinde, bilimde, teknikte, sanatta, ekonomide yeni ufuklar açtı. Derebeyliklerin, imparatorlukların yerini cumhuriyetler aldı. Demokrasiye giden yolun önü açıldı.

Osmanlı Devletinde ise; matbaa 1450’li yıllarda icat edildiği halde Osmanlı Devletine 278 yıl sonra ancak girebildi. Osmanlı tebası Rumlar ve Ermeniler, kendi matbaalarını kurdular. İncil’i ve Tevrat’ı kendi dillerine çevirdiler. Kuran-ı Kerim 1931 yılında Atatürk’ün sayesinde Türkçe’ye çevrilebildi. Ezan halen Arapça okunuyor.
1450’li yıllarda İtalya’da üniversite kuruldu.

Fatih Sultan Mehmet ise Ali Kuşçu ve Molla Hüsrev’i medrese kurmakla görevlendirdi.
Yani 1500’lü yıllardan başlayarak Batı, din ve devlet işlerini ayırırken, aklı ve bilimi yaşamın bütün alanlarında yol gösterici olarak kabul ederken, bizim toplumumuz giderek taassubun pençesinde geriledi, durakladı, parçalandı.
Sanayide hiçbir başarı gösteremedi. Ticaret büyük ölçüde Rum ve Ermeni tüccarların elindeydi. Para ve güç Galata bankerlerinin eline geçmişti.
Devlet dış borçların faizini bile ödeyemez durumuna düşmüş,
vergilerini Duyun-u Umumiye aracılığı ile topluyordu.

Emperyalist ülkeler çökmüş devleti soymakla yetinmiyor, topraklarını da elerlinden alarak Türkleri Anadolu’dan sürmek istiyorlardı.

Birinci Dünya Paylaşım Savaşından yenik çıkmıştık. Sıra topraklarımızın paylaşılmasına gelmişti. İşte tam bu sırada Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal ortaya çıktı. Paşalar ve Türk halkı O’nun arkasındaydı. Dünyanın ilk Kurtuluş Savaşı kazanılmış, Lozan’da sınırları çizilmiş bağımsız bir Türk Devleti kurulmuştu.
Sıra daha büyük, daha zor bir savaşa gelmişti. Çağdaş dünya milletlerinin eşit, çağdaş, saygın bir üyesi olmak.

Bu hedef daha büyük Devrimi gerçekleştiriyordu.
Büyük Atatürk işte bu devrimi gerçekleştirdi.

Batı toplumu Rönesans ve reform hareketleriyle sürekli ve hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Derebeylikler yıkılmış, Kilisenin dinci taassubu, yani ortaçağ karanlığı yerini Aydınlanma devrimine bırakmıştır. İmparatorluklar Cumhuriyet’e giderek Demokrasiyle yönetilen Devletlere dönüşmüştür.

Bilimde, sanatta, teknikte hızlı bir gelişme olmuş kıtalar keşfedilmiş, deniz ticareti
başta olmak üzere, ekonomide büyük gelişmeler olmuştur.

1789 Fransız İhtilali kardeşlik – eşitlik – özgürlük hareketlerinin ateşleyicisi olmuştur.

Fakat bütün bu gelişmeler yıllarca süren savaşları da beraberinde getirmiştir. Yüzbinlerce insanın ölümüne neden olmuştur.
Eşitlik ve özgürlük sloganıyla başlayan aydınlanma hareketi,
aynı zamanda sömürgeciliği de beraberinde getirmiştir.

Ancak hiçbir bilgi birikimi olmayan yanmış yıkılmış bir imparatorluğun küllerinden çağdaş uygarlık düzeyine erişmiş bir ülke kurma girişimi gerçekçi olabilir miydi?
Yukarıda işaret ettiğimiz gibi Batı’nın 500 yıla yakın sürede on binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan, bilim, sanat adamlarının ağır bedeller ödeyerek gerçekleştirdiği aydınlanma devrimini başarmak olanaklı olabilecek miydi?

  • Halk bilerek, isteyerek cahil bırakılmıştı.

Medreseler, tekkeler, zaviyeler elinde insanlar köleleşmişti. 13 milyon olan nüfusun yaklaşık yarısı sıtma, verem gibi salgın hastalıkların pençesine düşmüştü.
Genç nüfus büyük ölçüde savaş meydanlarında ölmüştü.
Nüfus çocuklar, yaşlılar ve kadınlardan oluşuyordu.

Kalkınmanın önündeki en büyük engel Saltanat kaldırılmıştı. Cumhuriyet ilan edilmişti.

Fakat en büyük hedef olan çağdaşlaşma nasıl gerçekleşecekti?
Kalkınmanın eşitlik ve özgürlük hedefini gerçekleştirecek sihirli sözcük “Laiklik” ti.
Cumhuriyet’in ayakta kalması beklenen amaçlara ulaşmada akıl ve bilim yol gösterici olacaktı ama sağlıklı kararlar verebilmek için kör inançlardan kurtularak,
aklın özgürleşmesi gerekiyordu.

İşte bu özgürleşmenin sigortası Laiklik olabilirdi.

Din işleriyle dünya işlerinin ayrılması, dinin insan vicdanındaki yüce yerini alması
ve dünya işlerini ise akıl ve bilimin yol göstericiliğiyle çözmek gerekiyordu.

400 yıl hilafetle yönetilmiş, geri kalmış yoksulluğun yazgı gibi kabul edildiği bir toplumda, aklı ve bilimi yol gösterici olarak kabul etmek pek de kolay değildi.
Toplumun yarısını oluşturan kadınların %4’ü okuma yazma biliyor ve sofradaki yeri öküzden sonra geliyordu. Çok kadınla evlilik, mirastan 1/2 oranında pay alma
yasal olmakla birlikte kadınların mirastan pay almaması dinin buyruğu algılanıyordu.

Kadınları yasa karşısında eşit duruma getiren Medeni Kanun kabul edilmişti. Mecelle’nin kaldırılarak İsviçre’den alınan medeni kanunun kabulü
çok büyük bir değişimdi.

Ekonomik kalkınma büyük başarıyla sürüyordu. Gerici ve bölücü güçlerin desteklediği başkaldırılar Devrimin kararlı yaptırımı ile önleniyordu.

Latin harflerinin kabulü Kültür Devrimi’nin dev adımlarından biriydi.
Kılık kıyafette yapılan değişiklikler bile gerici dirençle karşılanıyordu.
Fesin kaldırılmasında bile güçlükler çıkarılmıştı.

Takvim değişti. Ağırlık ölçüleri, çağdaş milletlerle aynı oldu.

  • Devrimin aydınlatma feneri laiklik, 1931’de Altı Ok‘un önemli bir ilkesi oldu.

Laiklik yalnız, din ve devlet işlerinin ayrılması değildir.
Aynı zamanda inanç özgürlüğünün bir güvencesidir.
Ayrıca tüm yaşamı kapsayan bir yaşam biçimidir.
Sanatta, bilimde özgürlüktür.
Sosyal yaşamda ayatta yol gösterici akıl ve bilimin dayandığı temel ilkedir.
Şeriata karşı Medeni Yasadır. Padişahlığa karşı Cumhuriyet, ümmete karşı millettir. Sosyal yaşamda kadın erkek eşitliğidir.
Kulluğa karşı, bireyin özgürlüğüdür.

Yani insanı insan yapan tüm girdilerin ana kaynağı, besleyicisidir.

Ulus olmanın olmazsa olmazıdır.
Laik olmadan bir ülke bağımsız olabilir mi?
Laik bir toplum mutlaka bağımsızdır.

Demokrasi, her anlamda gelişmiş toplumların yönetim biçimidir.
Bir ülke laikliği tüm bireyleriyle içselleştirmemişse o ülkede Demokrasiden
söz edilemez. Toplum ümmetten millete geçememişse o tür toplumlarda demokrasi olamaz.

Demokrasi fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür insanlar ister.

Özgür insan da ancak laik bir toplumda gelişir.

  • Ülkeyi yeniden ortaçağ karanlığına sürüklemek isteyenlerin, en çok saldırdıkları, Devrimin laiklik ilkesidir.

Laik düşünce toplumda egemen değilse o toplum her türlü gerici akımın cirit attığı bir ortam oluşturur.

Cumhuriyet’in, Devrimciliğin, Halkçılığın, Milliyetçiliğin, Demokrasi’nin yaslandığı temel ilke Laikliktir.

Laiklik, İslam dinin yücelmesinin de temel ögelerinden biridir.
Atatürk, 1 Mart 1924’te TBMM’nin 2. dönem 1. toplanma yılını açarken,
sözü dine getirerek, bunun gibi mensubu olmakla içimizin rahat olduğu ve
mutlu olduğumuz İslam dinini, yüzyıllardan beri olabildiği gibi bir siyasa aracı olmaktan kurtarmak ve yüceltmenin gerekli olduğu gerçeğini işlediğini gözlemliyoruz.

Büyük Atatürk hurafeler elinde tutsak olmuş bir ümmet toplumundan;
medeni, çağdaş bir ulus yaratmak istiyordu. Kendi kararlarını kendilerinin verdiği,
özgür bireylerden oluşan bir toplum, elbette ki çağdaş ulus olmanın önkoşulu
laik eğitimden geçer. Şeyhler dervişler ülkesinde çağdaşlıktan söz edilemez.
Onun içindir ki, 29 Ekim Cumhuriyet’in ilanından dört ay sonra Tevhid-i Tedrisat adlı Öğretimin Birleştirilmesi yasasını çıkarmıştır.

Öğretimde birliği sağlamak amacıyla, daha sonra gerici kültür kaynakları medreseler, tekkeler, zaviyeler kapatılmıştır. Bu yolla çağdaşlaşmanın önündeki engeller kaldırılmıştır.

Din işlerine bakmak üzere Diyanet İşleri Başkanlığı durulmuştur.

Sonraki yıllarda Latin harflerinin kabulü ile okuma ve yazma kolaylaştırılmış,
geniş halk kitlelerine ulaşma olanağı doğmuştur.

Devrimlerin hemen hepsi dikkatle incelendiğinde, demokrasiye giden hedef
mutlaka görülecektir.

Demokrasi ise, başka girdilerle birlikte Laiklik ilkesine yaslanmaktadır.
Bir ülkede laiklik ilkesi içselleştirilmeden uygulanan demokrasi eksiklidir.
Giderek sömürge demokrasisine dönüşür.

Laiklik; her türlü inanç, gelenek ve toplumsal baskıdan kurtulmak ve
özgür davranmak demektir.

Her türlü gelişmenin büyülü anahtarı Devrimlerle birlikte Laiklik ilkesidir.

104. Yıldönümünde 31 Mart Olayı

Prof. Dr. Özer OZANKAYA

Sn. Prof. Ozankaya’nın önemli makalesini 31 Mart gerici ayaklanmasının 109. yılında yeniden yayınlıyoruz..
Dr. Ahmet Saltık, 31 Mart 2018


104. Yıldönümünde 31 Mart Olayı             :

ÖZGÜRLÜĞÜ DİNE AYKIRILIK YALANIYLA ENGELLEME GİRİŞİMİ!

Tarihimizde yalnızca baskı, bölünme ve iç ve dış  savaş yıkımlarına yol açmış olan “dinsel ümmet” anlayışının, üstelik Hıristiyan sömürgeci Batı’nın kurgulamasıyla,   Cumhuriyetimizin ulusal egemenlik, yani demokratik ulusal toplum ilkesinin yerine “anayasal temel” yapılmak istendiği karanlık bir dönem yaşıyoruz.

Büyük yıkımlara yol açmadan kısa sürede son bulmasını dilediğimiz bu
“dinsel kılıflı özgürlük düşmanlığı”nın tarihimizdeki simgesi olan
“31 MART Olayı”nı  ve nasıl önlendiğini 104. yıldönümünde  ana niteliği ile anımsayalım:

Bilindiği gibi 1908’de ilan edilen 2. Meşrutiyet yönetiminin getirmeyi amaçladığı  ‘anayasaya bağlı, özgürlükçü yönetim düzeni’ni, “dine aykırılık” yalan-dolanlarıyla yıkmaya kalkışan baskıcılık yandaşları, 31 Mart 1909’da İstanbul’da kanlı bir
silahlı ayaklanma girişiminde bulunmuşlardı.

Yurdumuzda anayasaya ve yasalara bağlı yönetimin kurulmasında olduğu gibi, bu gerici,  baskıcı silahlı saldırının bastırılmasında da, özgürlük ve bağımsızlığı karakter edinmiş olan Mustafa Kemal‘in ön sırada katkısı olmuştur.

Daha 1908’den beri adı “cumhuriyetçi”ye çıkan Mustafa Kemal’e, Türk ulusunun özgürlükçü bir düzene kavuşup çağdaş, güçlü, gelişen bir ulusal topluma dönüşmesini istemeyen yerli din sömürgeni baskıcılarla, Türklük ve Türkiye düşmanı yabancı sömürgeciler, o günden beri elele vermiş olarak, dinmeyen bir kin beslemektedirler.
Nitekim günümüzün din-baskıcıları, ulusal bağımsızlık ve özgürlüğümüzün güvencesi olan “Eğitim Birliği Düzeni”ni yıkmayı amaçlayan yasayı, gericilik ve baskıcılık  simgesi 31 Mart’ın yıldönümüne rastlatmak istercesine, Meclis Eğitim Komisyonu’nda muhalefeti kaba güç bile kullanıp  konuşturmadan, 25 dakikada geçirme ivecenliğini   göstermişlerdi.Üstelik  31 Mart – 1 Nisan, Türk’ün çağdışı Osmanlı yönetimi yüzünden ters dönmüş yazgısının yenilgiye uğratıldığı, bağımsızlık savaşının zaferle sonuçlanması yolunu açan 2. İnönü Zaferi’nin de yıldönümüdür. 31 Mart’a rastlatılmakla, dört dörtlük
eğitim yıkıcılığı, gericiliğin işbirlikçisi Batı sömürgeciliği adına İkinci İnönü Zaferi’nin  hıncını almayı da mı amaçlamış olabilir?

Yerlisi ve yabancısıyla tüm sömürgeciler, ulusların ayakta kalmasının temel bir gereğinin de, bağımsızlık ve özgürlük yolunda dönüm noktası önemindeki acı ve tatlı olayların anılması, bellek ve bilinçlerde canlı tutulması olduğunu çok iyi bilmekte,
Türk ulusunu belleksiz ve bilinçsiz bir yığına indirgemek istemektedirler.

31 Mart kanlı gerici ayaklanmasını bastıran Hareket Ordusu‘nun
Kurmay Başkanı olan ve bu ordunun komutanı Hüseyin Hüsnü Paşa adına
İstanbul halkına yayınlanan bildiriyi kaleme alan Mustafa Kemal’in bu bildirisinin uyarıcı, aydınlatıcı değeri özellikle büyüktür.

104 yıl önce yaşanan 31 Mart gerici ayaklanması özetle şöyle olmuştu:

1 Nisan 1909 günü, Selanik’teki tümen komutanı Hüseyin Hüsnü Paşa,
Mustafa Kemal’e, İttihat Terakki Cemiyeti‘nin İstanbul’daki merkez üyesi
Rahmi Bey’den aldığı bir telgrafı gösterir. Telgrafta “Adadayız ve hepimiz sağlık içindeyiz!” denilmektedir. Mustafa Kemal İstanbul’da önemli olaylar olduğunu anlar ve oraya kesinlikle bir askeri gücün gönderilmesi gerektiğini söyler. Gerçekten de anayasal düzene ve özgürlük ortamına düşman gerici ve çıkarcılar, Padişah II. Abdülhamit’ten de aldıkları destekle Hamdi Çavuş adlı cahil bir askerin öncülüğünde kimi avcı taburu birliklerinin ayaklanmasını sağlamışlardı. “Şeriat isteriz” safsatası eşliğinde
Meclise saldırdılar; Emin Aslan adlı bir milletvekilini yazar Hüseyin Cahit sanarak öldürdüler; özgürlüksever bir aydın olan Denizli Kaymakamı Ali Kabuli Bey’i
Yıldız Sarayı bahçesine götürerek padişah II. Abdülhamit’in gözlerinin önünde idam ettiler. Sokaklarda subayları çevirip, “Alaylı mısın, mektepli misin?” diye sorarak
çağdaş eğitim almış subayları öldürmeye giriştiler.

Mustafa Kemal, daha olaydan bir hafta önce hazırlıklı olmaya gerek bulunduğunu söylemiş ve III. Ordu komutasında, kendisinin kurmay başkanlığı altında bir kuvvetin oluşturulması için gerekli izni de almıştır. Hazırladığı ve “Hareket Ordusu” adını verdiği askeri kuvvetle 6 Nisan 1909 günü İstanbul kapılarına dayandığında, yine kendisince hazırlanıp Hüseyin Hüsnü Paşa imzasıyla yayınlanan bildiride şunlar vurgulanıyordu:

“33 yıllık uzun ve karanlık baskı döneminden sonra bütün Osmanlı milletinin coşan yiğitliği ile kurtarılan meşrutiyetimizi, yine baskıcılığın cellat ellerine bırakmak gibi alçakça bir amaç güden ve bin türlü aldatma ve bozgunculuklara başvurup görünürde güya şeriat istiyormuş gibi, gerçekte ise dinimize tümden aykırı olarak kanlı bir askeri ayaklanma çıkarılmasına neden olmuş bulunan aşağılık ve vicdansız baskıcılık yandaşları ile birtakım alçak çıkarcılar … kutsal Osmanlı ordusunu pek büyük bir utanca uğratmış(tır. Bu lekenin olağanüstü bir hızla temizlenmesi ve Anayasa’nın bundan sonra her türlü saldırı ve bozulmadan korunması, başkentin güvenlik ve esenliğinin yeniden kurulması için II. ve III. ordulardan ayrılan bir düzenli Osmanlı gücü Yeşilköy ve Küçükçekmece’ye gelmiştir.

31 Martı Osmanlı milletinin en karanlık günü durumuna getirmeye neden olan gizli görevlilerle alçak huylu çıkarcıların ve “şeriat isteriz” diye aldatarak yurdu tehlikeye düşüren alçakların lâyık oldukları cezaya çarptırılması zorunludur.”
(Gencosman, Banoğlu, Atatürk Ansiklopedisi).

31 Mart gerici ayaklanmasının bastırılmasından sonra, Osmanlı Âyan ve Mebusan Meclislerinin ortak toplantısında Kızıl Sultan II. Abdülhamit tahttan indirilmiş,
yerine V. Mehmet Reşat getirilmiştir.

Prof. Dr. Özer Ozankaya
31 Mart 2013