Böyle Yaşayanlar Ölmez ki!

Böyle Yaşayanlar Ölmez ki!

Lütfiye Özduygu

Anadolu bozkırından, Çorum’un bir köyünden Hasanoğlan’a öğrenci olarak gelen Ali Çuhadar, köyünden okula yeni gelmiş.

Öğretmeni O’na basımevinin sobasını yakma görevi vermiş. Yakıt kömürdür. Ali, köyünde tezek, odun yakardı. Kömürü öğretmeni anlatmıştı ama, nasıl yakılacağını bilmiyordu.

İşin acemisi çocuk, kömürü sobaya doldurur, altından kibriti çakar, kömür bir türlü yanmaz. Bir kutu kibrit biter, ama çocuk sobayı yakamaz. Odada bulunan orta yaşlı bir adam küçük Ali’yi izlemektedir.

“Oğlum, sobayı yakamadın. Beraber yakalım mı?”

Ali, soba yakma işini kendisine görev olarak veren öğretmenine mahçup olmamalıydı. Odadaki adamın önerisi canına minnet oldu. Kömürü birlikte boşalttılar.

“Bak oğlum, şu köşede tahta parçaları var, onları getir. Orada keser var, onu da getir.”

İstenenleri getirdim. Tahtaları birlikte kırdık. Sobaya yerleştirdik. Aralarına kağıt koyduk.

Haydi şimdi yak, dedi. Verdiği kibriti çaktım, kağıtlar anında tutuştu.

“Nerelisin?”
“Çorumluyum, amca.”
“Kızlar da geldi mi?”
“Gelmedi amca.”

Odunlar iyice tutuştu. Soba küreğini aldı, gözüme bakarak bir kürek kömürü sobaya koydu. Beklerken, bana okula ve bana dair başka sorular da sordu.

“Haydi, bir kürek de sen at bakalım..” dedi.

Soba yanmıştı. Bana yardım eden amca artık gitse, iyi olur, diye düşünüyordum. Tam o sırada, bana görev veren öğretmenim içeri geldi. Amcayı görünce hemen hazır ola geçti. Şaşırdım kaldım doğrusu.

Amca “Allaha ısmarladık! ” diyerek elimi sıktı. O, daha pek uzaklaşmadan öğretmenimin ceketini tuttum, yavaşça:

“Bu amca kim?” diye sordum.

Hasan Ali Yücel, oğlum, Milli Eğitim Bakanımız. Okulumuzu ziyarete gelmiş.

Kibirsiz, alçak gönüllü, davranışları içten adam işte böyle olur. Tam bir halk adamıydı Yücel, baba adamdı.

Bu olayı, anlatan ve anlatırken de bizzat yaşayan Mehmet Şener, Yücel’e ilişkin konuşmasını şöyle sürdürdü :

Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel, Aksu’ya da geldi. Okulu gezip görmesi bittikten, gerekli denetimleri tamamladıktan sonra, bizleri idare binasının önünde topladılar.

Hepimize hitaben güzel bir konuşma yaptı. Çeşitli nasihatlerde bulundu, bilgece sözler söyledi.

Ayrılmadan önce bize son sözü şu oldu:

  • “Hedef güneşe varmak değil, güneş olmak.”

Kendisi güneş olmuş, bizlere de güneş olmayı hedef göstermişti, aydınlık insan Hasan Ali Yücel...

Böyle Yaşayanlar Ölmez ki!
=================================
Dostlar,

ATATÜRK Cumhuriyeti’nin AYDINLANMA savaşımının en temel kurumlarından biri, kuşku yok Köy Enstitüleri idi..

Mustafa Kemal Paşa yaşamdayken 1936’larda tasarlanmış ve 1940’ta, 2. Büyük Dünya Paylaşım Savaşının kıtlığında – yokluğunda yaşama geçirilmeye başlanmıştı. İsmet Paşa Cumhurbaşkanı idi, Hasan Ali Yücel’i bu proje için Milli Eğitim Bakanlığına getirmişti ve yaklaşık 8 yıl o görevde tutmuştu. İsmail Hakkı Tonguç ise, Yücel’in sağ kolu olarak İlköğretim Genel Müdürü idi ve Köy Enstitüleri’nin her şeyinden sorumlu idi..

COVID-19 salgını nedeniyle bu yaşamsal konu gündemde hak ettiği yeri bulamadı.. Oysa kuruluşlarının 80. yılı idi 2020; DP – Menderes hükümetince 1954’te kapatılışlarının ise 66. yılı..

Bu kurumlar yaşatılabilseydi, günümüzde Türkiye şimdiki bataklığın içinde olmayacaktı. Belki de İtalya düzeyinde kalkınmış, gelişmiş olacaktı..

Dünyada örneği olmayan bu özgün, benzersiz AYDINLANMA tasarımını boğanları tarih ve insanlık vicdanı asla bağışlamayacaktır..

  • Suçlunun adı, DP (Demokrat Parti) hükümetinin Başbakanı Adnan Menderes’tir

Not : Bu yazıyı bize ulaştıran çok değerli dostumuz eğitimci – yazar, şair Sn. Mustafa AYDINLI‘ya şükranlarımızı sunarız.

Sevgi ve saygı ile. 13 Nisan 2020, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Kuruluşunun 80. yılında yaşayan efsane: Köy Enstitüleri

Kuruluşunun 80. yılında yaşayan efsane: Köy Enstitüleri

Ayşe Gülsün Bilgehan kimdir? - Yeni Akit Gazetesi

Gülsün Bilgehan
İnönü Vakfı Başkan Yardımcısı
18 Nisan 2020, Cumhuriyet

2020 yılında koronavirüs salgını dünyaya ilim ve bilime olan gereksinimin önemini tekrar hatırlattı. Her şeyi yeniden düşünüp geçmişten ders almanın tam zamanı.

Bundan tam bir yıl önce, Köy Enstitülerinin kuruluşunun 79. yıldönümü etkinliği, eğitimci-müfettiş Mehmet Ayhan’ın girişimi ile Pembe Köşk’te yapıldı.

“Atomu parçalamaktan zor olan halkın aydınlatılmasını ve geliştirilmesini amaçlayan bu kurumların yaşama geçirilmesinde, eğitime, sanata yönelik tutum ve davranışıyla 1. derecede yetkili ve etkili 2. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün bıraktığı canlı kültür ortamında, yaşadığı evde ve piyanosu başında, ona saygı ve şükranlarımızı sunmak içindir” diye açıklamıştı günün programını Ayhan. 80. yılda buluşmak üzere sözleşirken, dünyayı kasıp kavuracak bir virüsün tüm yaşamları vuracağını kimse bilmiyordu.

Halk imecesi katkısı

1939 yılının son günlerinde, Türkiye yine büyük bir doğal felaket yaşamıştı. Erzincan depreminde 16 bin can kaybı vardı. Diğer yandan dünya yeni bir büyük savaşın içine girmişti. 17 Nisan 1940 Çarşamba günü, 429 kişilik TBMM’den 287 milletvekilinin oyları ile kabul edilen 3803 sayılı Köy Enstitüleri yasası bu zor koşullarda hazırlanmıştı.

Atatürk’ün direktifleri ile köylere hizmet götürmek için 1936’da başlatılan Köy Enstitüleri hareketi, ülkenin o günkü gerçeklerinden ve gereksinmelerinden yola çıkılarak, kendi yönetici ve eğitimcilerimizce, öğretmen öğrenci katılımı ve halk imecesi katkısıyla, kalkınmayı ve demokratikleşmeyi destekleyici yerli bir eğitim düzenlemesiydi. Yasa tasarısı İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in gayretleriyle hazırlanmış, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün büyük desteği ile güç kazanmıştı. Tonguç, “O’nun konuyu benimsemesi, desteklemesi, siyasal ağırlığını koyması, tarihsel bir önem taşıyordu. Bu olmadan Köy Enstitülerini, ilköğretim atılımını gerçekleştirmek söz konusu olamazdı.” diyordu. Erdal İnönü, “babasının Köy Enstitüsü raporunu günlerce yanında taşıdığını, tekrar tekrar incelediğini” anlatacaktı.

‘Kamuoyunda bir değer’

“İyi niyetli, maksadı belli olan bir eğitim yasasına kimsenin karşı çıkmayacağını sanmıştım. Ama akşam sofrada Yücel’den duyduk ki bazı milletvekilleri yasanın uygulama planına itirazlar yöneltmişler. Bu eleştirileri değerlendirirken Yücel’in de babamın da vardıkları ortak kanı, bu itirazları yapanların aslında büyük bir vatandaş kitlesinin okumasını, aydınlanmasını istemedikleri şeklinde idi. ‘Asıl engel yine aydınlardan geliyor’ demişti babam ve ben bu söze çok şaşırmıştım. ‘Aydın olur da halkının iyiliğini istemez mi?’ diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Sonradan çıkar çatışmalarının çeşitli etkilerini gördükçe bu şaşkınlığım geçti ve eğitimcilerimizin hangi zorluklarla karşı karşıya olduğunu daha iyi anladım” diye yazacaktı yıllar sonra anılarında.

İnönü, tarihten edindiği deneyimlerle, sürecin ne kadar acil olduğunu görüyordu. İki yıl sonra Tonguç’a: “Köy Enstitülerinin sayısı neden 25’e kadar çıkarılıp orada kalacak?” diye sordu. “Enstitü sayısını 60’a çıkarmak gereklidir. Buralarda bir kısım öğrenciler tarımcı olarak yetiştirilmelidir. Para sorunu diye bir şey ileri sürme” dedi ve en çok önem verdiği konuyu belirtti: “Köy kızlarını, köy kadınını işte bu feci durumdan kurtarmak için haysiyetli insanlar olarak yetiştirmemiz lazım. Bu kızları çok tutacağız gerekirse. Cumhuriyet kızları gibi özel bir ad vererek onları kamuoyunda bir değer durumuna sokmaya çalışacağız.”

‘Bir iz, bir söz’

Cumhurbaşkanı İnönü, özellikle Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne eşi Mevhibe Hanım ve kızı Özden’le birlikte gidiyordu. “İnönü’nün konukluğu, Enstitülere büyük bir zenginlik katar, gittiği her Enstitüde bir iz, bir söz bırakırdı. Bu zengin görünümün bir yanı, devletçe bize önem verildiğini yansıtan bir güven yaratmasıydı. Bunu duyumsamak biz öğrencilerin yurt ve ulus sevgimizi kamçılar, gururlanırdık” diye anlatıyor Aksu ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü mezunu Pakize Türkoğlu. “O yıllarda gerek İnönü’nün, gerek öteki büyük adamların eşlerinin hali tavrı da başkaydı. Bu bizim çok ilgimizi çekerdi kız öğrenciler olarak. Giyim kuşamlarında bile başkalık vardı. Devlet büyüğü eşi olduklarını yansıtan bir tavır içinde olurlar, şapkalarıyla, taranmış açık başlarıyla eşlerinin yanında saygıyla yer alırlardı.

Özellikle Mevhibe Hanım, modernlikle kendi kültürümüzün bireşimini kişiliğinde olduğu kadar, giyim kuşamıyla da yansıtan bir örnekti. Eğitmenler, öğretmenler, öğrenciler enstitülerde canla başla, şevkle çalışıyorlardı. O günleri unutmadılar: “Genç, yaşlı, kadın ve erkek profesörlerin, doçentlerin, ses telleri kıymetli şan ustalarının, piyanistlerin, tiyatrocuların, bilim kültür ve sanat insanlarının, değerli eğitimcilerin, karda kışta, Hasanoğlan kırına nasıl koştuklarını hâlâ konuşuruz arkadaşlarımızla.” Hasan Âli Yücel, Cumhuriyet tarihinin görevde en uzun süre kalan Milli Eğitim Bakanı oldu (1938-1946). İsmail Hakkı Tonguç, 11 yıl boyunca bütün Türkiye’yi gezdi.

En büyük pişmanlığının, İnönü’nün enstitülerin çoğaltılması ve tarımcı yetiştirilmesi konusundaki beklentisini karşılayamamak olduğunu söyleyecekti: “Bir süre sonra, Yücel’le birlikte, İnönü’ye işin ne yazık ki olamayacağını bildirmek zorunda kaldık. İnönü’nün yanıtını yaşamım boyunca unutmadım: İleride çok pişman olacaksınız. Savaştan sonra bu işlerin hiçbirini bize yaptırmayacaklardır. En önemli olanağı kaçırıyorsunuz!”

İlk kurban Köy Enstitüleri

Sıcak savaş bitmiş, Soğuk Savaş başlamıştı. CHP içindeki fikir ayrılıkları özellikle Toprak Reformu görüşmelerinde belirginleşmişti. Bu sıralarda Stalin liderliğindeki Sovyet Rusya’nın Boğazlar üzerinde egemenlik hakkı istemesi ve doğu sınırımızdan toprak talepleri eğitim çabalarının sürdürülebilmesi için gerekli ortamı değiştirmişti. Erdal İnönü’ye göre: “Köy okullarının yapımında köylülerin bazı yerlerde zorla çalıştırılmış olmaları, Köy Enstitülerinde verilen kültürün evrensel ve hümanist karakterinin yadırganması, solculuk hatta komünistlik suçlamaları, hepsi bir araya gelince çok partili rejimin ilk kurbanlarından biri Köy Enstitüleri oldu.”

Ders alma zamanı

İsmet İnönü de, yıllar sonra, gazeteci Mustafa Ekmekçi’ye, “Cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetlisi ve sevgilisi” diye nitelediği Köy Enstitüleri konusunda şunları söylemişti: “Ben Köy Enstitüsü düşününe inanmışımdır. İnanmış bir insan, sonuna kadar bunu yürütür; idealizmde, felsefede bu böyledir ama ben politikacıyım, uygulayıcıyım. Ben gücüme göre, gücümün var olduğu yerde, gücümü gösterebilirim. Ben dâhi değilim, gücümle, deneyimimle, ülke çıkarlarını en üst düzeyde tutarak sorunlara çözüm bulurum.

Köy Enstitüsü konusu da böyle olmuştur. Benim gücüm o zaman nereden geliyordu? Partiden, parti meclis grubundan. Bu konuda, tüm organlarda gücümü yitirmiştim. Ordunun üst kademesinde de huzursuzluk başlamış, onun için bir süre, bu konuda en çok saldırıya uğrayan, Yücel’le Tonguç’u, onların da gönlünü alarak, bir süre için bu şimşekleri bu olay üzerinden uzaklaştırmak istedim. Fakat sonradan demokratik hareketler de başlatılınca, olaylar öyle gelişti ki, kendi akımında yürüdü ve bir an geldi ki artık Köy Enstitülerini eski gücüyle, eski ruhuyla sürdürmek olanakları benim elimden çıktı. Bugün, şimdi yeniden bu kurumları, daha gelişmiş, aradan geçen zaman içinde, daha bugüne uygun bir biçimde kurmak için hep birlikte çalışacağız.” Kim bilir, belki de o gün gelmiştir!

  • 2020 yılında koronavirüs salgını dünyaya ilim ve bilime olan gereksinimin önemini tekrar hatırlattı.
  • Her şeyi yeniden düşünüp geçmişten ders almanın tam zamanı.

Köy Enstitüleri: Bilginin üretim hali!

Köy Enstitüleri: Bilginin üretim hali!

Mustafa Balbay

KÖY ENSTİTÜLERİNİ KİM KAPATTIRDI ??

KÖY ENSTİTÜLERİNİ KİM KAPATTIRDI??

17 Nisan 2017’de sitemizde yayınladığımız aşağıdaki dosyayı, önemi ve güncelliği nedeniyle, hoşgörünüzle, yineliyoruz… 16 Nisan halkoylamasının sonucunu tersine çeviren YSK’ya 1 yıl sonraki çağrımız da bu yazının altında..
Dr. Ahmet Saltık, 17 Nisan 2018
================================================

(AS : Bizim katkımız ve YSK’nın yok hükmündeki halkoylaması kararı ile bağlayışımız
yazının sonundadır.. Okunmasını dileriz..)

Sevgi ve saygı ile. 17 Nisan 2017, Ankara
Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net  profsaltik@gmail.com
=====================================
Sevgili Dostlar,

Bilindiği gibi Köy Enstitüleri, ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve
3803 sayılı yasa ile açılmış okullardır. Tümüyle Türkiye’ye özgü olan bu eğitim projesini
28 Aralık 1938 tarihinde Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali YÜCEL ve Genel Md.
İsmail Hakkı TONGUÇ yönetmişlerdi. Kapatıldığı 1954 yılına dek Köy enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek, toplam 17.251 köy öğretmeni yetişmişti. Bütün -7 bölgede 21 okul- 1954’te kapatılarak “İş için, iş içinde eğitim” uygulamasına son verildi.
Kapatılmasında suçlanan(lar) İnönü / ağalık (aşiret) düzeni deniyor?!

Dr. Mehmet UHRİ’nin Köy Enstitüleri hakkında aşağıdaki aktardıkları okumaya değer.
Konu, Köy Enstitüleri ne idi ne değildi, niçin kurulmuştu, kimler niçin kapattırdı?
Bu konuda ne yazık ki o okullardan mezun olan öğretmenler bile ikiye bölünmüşlerdir.
Bir yan diyor ki ;

“Köy Enstitülerini OY uğruna Cumhurbaşkanı İsmet İnönü kapattırdı,
engel olabilirdi ama olmadı.”
* Öteki yan ise; “OY uğruna Demokrat Parti-Başbakan Menderes- kapattırdı.”

Köy Enstitüleri hakkında kitap yazanlar, kitaplarında ve benim konuştuklarım aynı savdalar.
Ben şunu merak ediyorum : Yıllardır hepimiz biliyoruz ki, TBMM’den çıkıp yayımlanmak üzere (AS: “üzre” değil!) Cumhurbaşkanına giden yasaları VETO etme hakkı yalnızca 1 kezdir. Vetolu yasa TBMM’ne iade edilip aynı biçimde tekrar Köşke (AS : şimdilerde Saray’a!) gönderildiğinde 2. kez veto hakkı olmadığı için, yanlış ve yararsız da bulsa C. Başkanı
aynı yasayı onaylamak zorundadır. Resmi gazetede yayınmlanıp yürürlüğe girmektedir.
(AS: 1940’larda 1924 Anayasası yürürlükte idi).

İşte bu usule dayanarak diyorum ki; acaba 1940’larda KÖY ENSTİTÜLERİni kapatma yasası ilk kez kendine geldiğinde VETO edip, 2. kez geldiğinde ONAYlamak zorunda mı idi Cumhurbaşkanı İnönü? Bunu bilen varsa lütfen açıklayabilir mi? Aşağıdaki yazışmalar
çok önemlidir. Bu konudaki yazışmalar daha uzun idi. Ben en önemlisini paylaşıyorum sizinle.

Saygılarımla. 21.01.2014
Duran Aydoğmuş
===============================
18 Ocak 2014 23:11 Cumartesi Ziran ÇELİK <zirancelik@……….> şöyle yazdı:

VUR ABALININ SIRTINA, VUR CHP’NİN GEÇMİŞİNE.

SEVGİLERLE

Köy Enstitülerini İnönü kapattırdı diyenlere…!


1- 
“KÖY ENSTİTÜLERİNİ BEN KAPATTIRDIM.. KİNYAS KARTAL”
YORUMSUZ..
Köy Enstitüleri neden kapatıldı? CEVAP, kapattıranlardan biri,
(KİNYAS KARTAL)’DAN GELİYOR.
.”Ben kapattırdım köy enstitülerini. Ben toprak ağasıyım. 200’e yakın köyüm var. Bu köylerdeki halk bana tapar. Ne işi varsa bana sorar.” Kinyas Kartal  Bir gazete yazarının dönemin Van milletvekili Kinyas KARTAL ile yaptığı bir röportaj :***
 Köy enstitüleri KOMÜNİST YETİŞTİRDİĞİ için mi kapatıldı?

– 
HAYIR. Beni babam MOSKOVA ÜNİVERSİTESİ’NDE OKUTTU komünizmin ne olduğunu ben gayet iyi biliyorum. Köy enstitülerinde komünizmi bilen kimse yoktu.– Peki, KARMA EĞİTİMDEN dolayı mı kapatıldı?
– HAYIR. Bu da değil bütün dünyada okullar karma eğitim kız – erkek birlikte okuyor.
– Peki ya neden?
– Ben kapattırdım köy enstitülerini. Ben toprak ağasıyım. 200’e yakın köyüm var.

Bu köylerdeki halk bana tapar. Ne işi varsa bana sorar. Evlenecek, boşanacak, askere gidecek, mahkemesi nesi varsa gelir bana danışırdı. Ama Köy Enstitüleri açıldıktan sonra 5 köyüme KÖY ENSTİTÜSÜ MEZUNU GELDİ ve bu köylerden artık KİMSE BANA GELİP DANIŞMAMAYA BAŞLADI. Ben düşündüm 200 köyümün hepsine köy enstitüsü mezunu  gelirse BENİM AĞALIĞIM NE OLUR, SIFIRA DÜŞER!

Böyleyse benim harekete geçmem  gerekir dedim ve DOĞUDAKİ BÜTÜN AĞALARA telefon ettim onları topladım. Bir de Batı’dan buldum ESKİŞEHİR’den EMİN SAZAK. Sonra MENDERES’LE PAZARLIĞA GİTTİK. (Yıl 1950 seçimlerin olacağı zaman) Dedik ki;

“Köy Enstitülerini KAPATIRSAN şu gördüğün doğudaki tüm toprak ağaları ve batıdan Emin Sazak’ın oyları sana. KAPATMAZSAN OY YOK” ve Menderes’te 1950’de iktidara gelir gelmez köy enstitülerinin temelini sarsmaya başladı.
*****
Demokrat Parti iktidara geldikten sonra 27 OCAK 1954’te çıkarılan kanunla KÖY ENSTİTÜLERİ KAPATILARAK günümüze ve geleceğe ışık saçacak güneşimiz resmen batırıldı. 

KÖY ENSTİTÜLERİ KAPATILMASAYDI;

– Fırsat ve olanak eşitliği sağlanırdı.
– Ezberleyen öğrenci değil de okuyan, üreten, düşünen öğrenciler başarılı olurdu.
Öğrenciler okullarına cep harçlıklarıyla değil emekleriyle “katkı” yaparlardı.
– Demokrasi yalnızxa kitaplardaki tanımlarda değil yaşamın ta içinde olurdu.
– Daha nitelikli öğretmenler yetişirdi.
– Öğrenciler verilenle yetinmez, araştırır, bulur ve tartışırlardı.
– Boş zamanlarını MÜZİK DİNLEYEREK DEĞİL ENSTRÜMAN ÇALARAK;
takım fanatikliği ile değil spor yaparak değerlendirirlerdi.

Biz şu an yalnızca matematik problemlerini hızlı çözen çocuklar yetiştiriyoruz.
Hepsi bu. Ötesi yok…

  • “Köy Enstitülerinin bütün günahı omuzlarıma, sevabı başkalarına olsun.
    O kurumların günahı bile bana yeter.”

Hasan Ali Yücel
Maarif Vekili
========================================
2 – ZEYTİNİN TERİ (Bir Köy Enstitüsü öyküsü)  

Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir’in Savaştepe ilçesinde.  Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış, hararet sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza bulamamışlardı. Dağda su kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe’ye kadar gidebilmiştik.

Birlikte yolculuk ettiğim eşim ve kızımın da canı sıkkındı. Günlerden pazardı ve her yer tatildi. Sanayi sitesinde arabaya baktıracak birilerini aradık, bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık Hüseyin amcayla. Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini söyledi. Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi. “Motorun soğutma sisteminde sorun görmediğinden”
söz etti. Bir süre daha bakındı. Sonra “buldum galiba” diye haykırdı.

“Her şey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor demektir. 
Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur.
O takdirde döşemelerin ıslak olmalı.”
 dedi.

Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü.
Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor, eksilen soğutma suyu yüzünden araba hararet yapıyordu.  Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca. Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını gösterdi;
– Doktor musun?
– Evet.
– Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan ödeşiriz. Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de çayımızı içer soluklanırsınız. Hep birlikte Hüseyin amcanın evinde yaşamı öğrendik ve öğretmen olup yaşamı öğrettik çocuklara.
– Yani elinizden çok iş geliyor.
– Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı, aklını kullanmayı öğretiyorlardı. Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya…

Bu arada çaylar geldi. Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden oluşan kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı.  Emekli olduktan sonra zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan söz etti.

– Zeytinin hikmetini bilir misin?  Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışsınız. Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız. Giderek ona benzemişiz.
– Nasıl yani?
– İnsan da doğanın meyvesi değil mi? Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup; Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan. Çoğunu sıkıp, yağını çıkarıp, posasını da sabun yapıyoruz.
– Yani heba olup gidiyor.
– Bir kısmını sofralık ayırıyor, selede tuza yatırıp, acı suyunu atmasını, buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. 

İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz?  Okullarda okutup okutup, yaşama hazırladığımızı sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları.
 – “Sizin Köy Enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi?” diye soracak oldum. Hanımına baktı gülüştüler.
– Hurma Zeytini’ni bilir misin?
– Bilmem. Hiç duymadım.
– Egenin kimi yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl Kasım ayı sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar, zeytinin terini giderir, acısını dalında alır. Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığında yemeğe hazırdır anlayacağın.
– Eeee.
– Köy Enstitüleri de böyleydi.  Dalında olgunlaşan zeytinler gibi insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de öte insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı insanı. Yaşama hazırlıyorlardı. Bugün olduğu gibi, doğdukları yere, özlerine, birbirlerine yabancılaşacakları, geri dönmeyecekleri bilinmezlere dağıtılıp, koparılıp, kaybedilmiyorlardı.
– Sustuğumu görünce, Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti.
– “İşte bu yüzden, Öğrendiklerimin Zekatını Vermek, Zeytinin Terini Hatırlatmak için buradayım doktorcuğum, unutulsun istemiyorum.” dedi.
 
Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık.
Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar.

Dr. Mehmet Uhri

Not : Bu yazı, emekli öğretmen Hüseyin Kocakülah ve Köy Enstitülerine
emek verenlerin anısına, toprak olanlarının da..
======================================
Dostlar,

Köy Enstitülerinin kuruluşu 17 Nisan 1940 idi.. Aradan 77 yıl geçmiş..
Kapatıldıklarında 14. yılında idiler, yıl 1954 idi.
Açanlara selam olsun.. Büyük ATATÜRK düşünsel temellerini atmıştı.
İsmet İNÖNÜ Cumhurbaşkanı ve Hasan Âli Yücel Milli Eğitim Bakanı iken bu dev proje gerçekleştirildi ve 14 yıl yaşatıldı. Dünyaya örnek oldu.. Demokrat geçinen bir parti, adı Demokrat Parti olan bir parti tek başına iktidarda idi. İsmet İNÖNÜ ve CHP ülkemizi çok partili yaşama geçirmiş, DP 14 Mayıs 1950 seçimlerinde iktidar olmuştu. Karşıdevrim başlatmış, hemen Ezanı Arapçaya döndürmüş, Anayasanın dilini eskiye çevirmiş, Halkevlerini ve Halk Odalarını kapatmıştı.. 1954’e gelindiğinde ise Van Milletvekili
Köy ağası Kinyas Kartal‘ın insan olanı utandıran Meclis konuşmasının ardından
Köy Enstitülerini de kapatmıştı!

Kinyas Kartal köylülerin kendi marabası (toprak kölesi) olarak kalmasını istiyordu!
Yani “feodal köleci” idi.. Oysa Kölelik ABD’de çoooooooooook  kanlı içsavaş sonrası Başkan Abraham Lincoln’ün de yaşamına mal olarak 1865’te kaldırılmıştı. Birleşmiş Milletler ise 10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile köleliği kaldırmıştı.

  • Demokrat Parti iktidarı ve Başbakan Adnan Menderes, KÖY ENSTİTÜLERİ gibi
    kırsal kalkınma – Aydınlanmada bir mücevher pırıltısı saçan güzelim okulları kapattılar..

Kapatılmasa idiler, belki de günümüzde “AKP gibi bir parti” ülkemizde kurulmayacaktı!?
Köy Enstitülüleri kapatılmasaydı Türkiye dün, 16 Nisan 2017’de olduğu gibi
demokrasiyi yok etmeyi hedefleyen akıl dışı bir halkoylamasına sürüklenip mahkum edilebilir miydi?

  • Dünkü halkoylamasında Türkiye demokrasisini katleden EVET oylarını kullananlar, 
    Köy Enstitülerinin aydınlanmasından yoksun bırakılanların torunlarıdır.İşte fatura böylesine ağır ve kuşaklar boyunca olmuştur, olmaktadır.
    *****
    YSK’nın, kendi kararıyla çelişen, 2,5 milyonu bulan mühürsüz oy pusulası ve zarfları “geçerli” sayması, Seçim Yasasının ilgili maddeleri karşısında YOK HÜKMÜNDEDİR.
    Tam kanunsuzkluktur ve mutlak butlanla mahkumdur. Sonuç tersine döndürülmüştür böylelikle. YSK’nın bu hukuk tanımaz kararı halkoylamasını yalnızca yasaya aykırı kılmakla kalmamış, meşruluğunu da tartışmaya açmıştır. Olumsuz yansıması çoooook ağır ve uzun yıllar boyunca yaşanacaktır.. Ağır ve kaldırılamaz bir vebaldir.. Yol yakınken
  • YSK Halkoylamasını yenilemek zorundadır..
    yenilemek zorundadır halkoylamasını YSK!

     

    Sevgi ve saygı ile. 17 Nisan 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Kendini Var Eden Düzene Ters Düşen Bir Eğitim-Öğretim Sistemi : KÖY ENSTİTÜLERİ

Kendini Var Eden Düzene Ters Düşen Bir Eğitim-Öğretim Sistemi : KÖY ENSTİTÜLERİ

İsmet Taşkale, ismettaskale@gmail.com
Köy Enstitülü E. Öğretmen-Yazar

Bu satırların yazarı yüzde elli Köy Enstitülü, yüzde elli Öğretmen Okulludur. 1950 yılında girdi Köy Enstitüsüne, 1956’da mezun oldu Öğretmen Okulundan. Bu iki kurumda uygulanan eğitim-öğretim programları arasındaki ayırımları yaşayarak öğrenenlerden biri.

Unutmadan şunu söyleyeyim ki, Köy Enstitüleri köylerin kalkınması, canlanması, demokratikleşmesi ve buraların birer üretim merkezi olmasını amaç edinen okullar olmasının yanında, çok sıcak birer aile kurumlarıydı da. Öyle olmak zorundaydılar bir bakıma. Kendi köyü ile 900-1000 nüfuslu küçük ilçelerden başka yer görmemiş, ardında anne babayı bırakmış ve otlattığı 10-15 koyun ya da keçilerinden ayrılıp gelmiş 11-12 yaşındaki ana kuzularını ağlamaktan, sızlanmaktan, kaçmaktan ve olası bunalıma girmekten onları nasıl koruyabilir veya tutabilirdiniz buralarda? O nedenle bu okullar aynı zamanda anne babalar gibi öğrencilerine sevgiyle, şefkatle yaklaşan, tüm sorunlarıyla ilgilenen; saçlarını tarayan, düğmelerini ilikleyen, ellerinden tutan ve sık sık sabahın erken saatinde gözlerini açtıklarında başuçlarında bulunan değerli öğretmen, usta ve personelleriyle birer aile ortamı yarattılar.  Sevgi, saygı ve dayanışma üzerine kurulan bu ortam doğal olarak öğrencilerin okulda kalmalarını ve derslerde başarılı olmalarını sağlamıştır.

Köy Enstitüleri’nde her gün uyku saati dışında kalan, ara vermeden 15-16 saat süren çok hareketli bir yaşam vardı. Sabah kahvaltısını Enstitülerin merkezi konumundaki meydanda 15-20 dakikalık 750-800 öğrencinin birlikte oynadığı milli oyunlar izlerdi. Ardından günde 7 saat, yedi ders için sınıflara geçilirdi.

Gerçek eğitim-öğretim de son dersten sonra başlardı. Herkes bir yerlere koşardı. Çünkü Köy Enstitüleri’nde Öğrenci-öğretmen herkesin ilgisine yanıt veren çeşitli çalışma alanları vardı: Örneğin:

  1. Atölyeler : a. Marangoz, b. Demir ve c. İş.
  2. Salonlar : a. Resim, b. Müzik, c. Heykel,     d. güreş,     e. Öğrenci derneği,     f. Sinema.
  3. Oyun sahaları : a. Futbol,     b. Voleybol,       c. Basketbol,      d. tenis,      e. Kayak.
  4. Kooperatifçilik : a. Arıcılık,     b. Tavukçuluk,
  5. Odalar : a. Müzik,     b. Matematik,    c. Tiyatro,     d. Edebiyat,     e. Kitaplık.
  6. Laboratuvarlar :
  7. Fen bilimleri, (ben burada elektrik zili ile Mors alfabesini yazan makineyi yaptım, sınıf kapısında yıllarca bu zil kullanıldı)     b. Kimya,    c. Biyoloji gibi…

Görüldüğü üzere Köy Enstitüler öğrenci ve öğretmenlerin hem öğrenme ve hem kendilerini ifade etme alanlarıydı. Bu tür çalışmalar genelde saat 16:00’da başlar, 19:00’da son bulurdu. Akşam yemeğinden sonra saat 20:0021:30 arasında sınıflarda sınıf öğretmeni denetiminde “derslere hazırlanma” çalışmaları olurdu. Ardından yatakhanelere gidilirdi.

Hafta sonlarında da sinema, tiyatro izlenir; oyun karşılaşmaları yapılır, Köy Enstitülerini ziyaret eden yerli ve yabancılara müzik dinletileri ve ulusal oyun gösterileri sunulurdu.

Köy Enstitülerinde Öğrenci Derneği seçimi başlı başına bir demokrasi şöleni idi. Demokrasi GrubuDevrim Grubu, Ata Grubu gibi gruplar başkan ve üye adaylarıyla ortaya çıkarlar; okulun radyo yayın odasından kendilerinin ve programlarının tanıtımını yaparlar; yetmedi okulun her tarafını kendi reklam afişleriyle süslerlerdi. Yukaroda saydığım çalışma alanlarını gezerek gördükleri öğretmen, usta, personel ve öğrenciden oy isterlerdi. Oy günü izinler kalkardı. Herkes okulda olurdu. Heyecan zirve yapardı. Seçim sonuçlanıncaya kadar Enstitü Meydanı dolup taşardı. Sonuçların açıklanacağı sırada yaşam dururdu sanki. Dakikalar süren bir alkıştan sonra kazanan grubun başkanı okulun radyo yayın odasında bir teşekkür konuşması yapar, ilk toplantının gündemini, yerini ve zamanını belirtir ve herkesi toplantıya   davet ederdi.

İşte bu tür toplantılardan birine okul müdürü de katılmıştı. Ben de Öğrenci Derneği yönetim kurulu üyesi idim. Gündem üzerinde konuşmalar yapılırken söz alan bir öğrenci, “Ben Müdürümü çok seviyorum, fakat çok sık karşılaşmaktan da kaçınıyorum” dedi. Ben de “Kaçınmanın gerçek nedeni nedir?” diye sordum. O da “Müdürüm her seferinde saçımda, elbisemde ya da düğmelerimde bir kusur buluyor.” Şeklinde yanıtladı. Bunun üzerine söz alan Müdür Bey de “Bu eleştiriyi getireni yürekten kutluyorum. Şu an çok mutluyum. Çünkü bizim sizde görmek istediğimiz de, okulumuzun size vermek istediği de bu… Her koşul altında doğruyu söylemek, eleştiri yapmak güç ve güvenini kazanmak… Müdürünüz, öğretmeniniz olmanın ötesinde anneniz babanız gibi sizlerin görünümlerinizin de çok şık ve güzel olmasından da sorumluyum. Bu sizin geleceğiniz, başarılarınız için gerekli. Fakat öğrencimin bu uyarısından sonra daha az kusur bulmaya çalışacağım.” dedi ve alkışlandı Müdür Bey.

Böylesi sıcak ve özgür ortamlarda kafamızdan, yüreğimizden geçenleri; içimizden ve dışımızdan yapılan dürtüleri özgürce ve korkusuzca ifade etmekten kaçınılmazdı Köy Enstitülerinde. Yaşamda da bu niteliklerimizden dolayı düzenle hep çatıştık. Çatıştıkça da dışlandık. Dışlandıkça da Köy Enstitüleri’ne olan kızgınlıklar arttı. Hindistan, Pakistan, UNESCO, dünyada 20 büyük ülkeye danışmanlık yapan eğitim felsefecisi John Dewey, Fay Kirby ve daha niceleri yeni bir eğitim modeli olarak alkışladılar Köy Enstitülerini; fakat kapatılmalarının üzerinden 75 (1954’de kapatıldı, yani 64 yıl geçti/D.A.) yıl geçmesine karşın etki ve yankıları artarak süren bu özgün Türk ürünü  kurumları düzenin egemenleri kabullenemediler, içselleştiremediler.

 O nedenle 1954 yılında Köy Enstitülerinde on şiddetinde bir deprem oldu. Kapatıldılar. Adları, amaçları ve programlarında değişiklikler yapıldı. Yönetici ve öğretmenlerinin bazıları alındı. Yaparak, yaşayarak-iş içinde eğitim-öğretim yerine, ezberci eğitime dönüldü. Üretim için eğitim yerine tüketim öğretimi geldi. Laik ve demokratik eğitim-öğretim yerine ümmetçiliğe kapı aralandı. Akıl yerine Vahiy konulmaya başlandı.

Özet olarak felsefesini “Akıl, Vahiy’in önüne geçemez ve üstüne çıkamaz; akıl yok nakil var” düşüncesi üzerine kuran Gazali’nin artık takıldık peşine, gidiyoruz bir karanlığa, bir bilinmezliğe… Üstelik öğretmen, usta ve öğrenci eliyle yapılan, Cumhuriyet’in ve Tarih’in simgesi olan binaların kapılarına kilitler vuruldu. Enstitülerin bağ, bahçe ve park olarak kullandıkları yeşil alanlara modern söylemleriyle çok katlı ve kaloriferli binalar yapıldı.

Beceri ve yeteneklerin sergilendiği atölyeler, salonlar, laboratuvarlar, oyun sahaları, kooperatifler, odalar ve öğrenci dernekleri boşaltıldı. Tarım, demir ve ağaç işlerinde kullanılan tüm araç ve gereçler zaman içinde ya yok edildiler ya da çalışamaz hale getirildiler.

Sözün özü, açık ve net olan bir şey var ki, tüm bu yapılanlar çağdaş uygarlığı yakalamaya uğraşan bir büyük ulusa karşı işlenmiş acımasız bir kıyımdı. Bu kıyım, savunduklarını sandıkları “Milliyetçi ve Mukaddesatçı” düşünceyi de kemirmektedir…  (15.04.2018)
==================================
Dostlar,

Bir hazin öyküdür Köy Enstitülerinin kapatılması..
DP – Menderes’in ihanetinin üzerinden, 1954’ten bu yana 64 yıl geçti ve bizler hala bu efsane kurumları konuşuyor, arıyor ve özlüyoruz. Kapatanları kınıyoruz elbette. 1940-1954 arasında 21 Köy Enstitüsü 20 bini aşkın yurt aşığı köy öğretmeni yetiştirdi. Bu insanlar günümüzde tükenmek üzereler. Ancak her edimleriyle örnek ve ışık oldular yaşadıkları sürece..

Hasan Ali Yücelleri, İsmail Hakkı Tonguçları, Rauf İnan’ları engin bir şükranla anıyoruz.
Benzer bir eğitim sistemini 21. yy’ın gereklerine göre güncelleyerek ne yapıp edip yeniden yaşama katmalıyız. Bu kurumların düşünsel kökleri Mustafa Kemal ATATÜRK‘e uzanıyor. Ne demişti Kemal Paşa eğitim için :

  • Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder.

Yazının yazarı Sn. İsmet Taşkale ve bizimle paylaşan dostumuz Sn. Duran Aydoğmuş’a teşekkür ederiz..

Sevgi ve saygı ile. 16 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com