Ayhan Şıhmantepe’den Güzide Filiz Tuzcu’ya yanıt

Sayın Ayhan Şıhmantepe’den Güzide Filiz Tuzcu’ya yanıt 

Değerli okurlarımız,

Sayın Tuzcu‘nun sitemizde yayınladığımız bir yazısına karşılık Sayın Şıhmantepe görüş açıkladılar, yayınladık. Sn. Tuzcu bu görüşleri yanıtladılar, yayınladık ve son olarak Sn. Şıhmantepe aşağıdaki “uzuuunca” yanıtı gönderdiler. Böylece, yerleşik Latince deyimi ile, yargılama süreçlerinde de uyulduğu üzere “replik – duplik” tamamlanmış oldu. Bundan sonrası için her 2 yazar ve öbür sitemiz izleyicileri dilerlerse ilgili makalelerin altına sitemizde “yorum” yazabilecekler. Metinleri anasayfada yayınlamayı kesiyoruz.

Gösterilen ilgiye teşekkür borçluyuz.

Sevgi ve saygı ile. 20 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

========================================

Sayın Güzide Hanım,

Yanıtınız için teşekkür ederim. Sanırım biraz öfkelisiniz. Yanıtınızı benim yerime Ahmet Beye yazmışsınız. Önce sakince anlamaya çalışmak, sonrasında yanıtlamak gerekmez mi? Ben sade bir yurttaşım. Bir bilim insanı olduğunuzu söylemişsiniz. Bunu niye ayrıca vurguladığınızı anlayamadım. Yazılanlardan başkalarının inancına karışıldığı, inançsızlığa zorlandığı sonucunu nasıl çıkarıyorsunuz. Bir karışma ve zorlama yazının neresinde? Haksız suçlamayı içime sindiremedim.

Herkes, herhangi bir konudaki inancında özgürdür ve kimse karışamaz. Zaten ne ben böyle yaptım, ne de kendisine yanıt verdiğiniz İsa Bey yapmış. Osmanlı-İslam konusundaki değerlendirmeyle ilgili bir tek söz söyleyecek durumda değilim. Eğer iki konum, durum, olgu, veri… arasında bir değerlendirme yapılıyorsa, her iki tarafın da somut dayanakları olması gerekir diye düşünüyorum. İslam veya diğer göksel dinler somut konular, mutlak doğrular, “bilimsel gerçekler” midir?

Soyutla somut birlikte nasıl değerlendirilebilir. Osmanlı İslam’ı hiç önemsememiş, değer vermemiş, bir katkıda bulunmamış, daha da ötesi kötülük etmiş olabilir. İslam nedir? Bir varsayımdır. Görülemeyen, elle tutulamayan, sınanamayan, başkaları tarafından gözlemlenemeyen, kanıtlanamayan, “doğrulanamayan” bir konudaki inanç ile Osmanlı’nın ilişkilerini anlatmak ne denli gerçekçidir ve neye yararı vardır? Gerçekte değerlendirmeye konu olan iki taraftan biri kuşkulu veya yoktur. Osmanlı ile bir varsayım değerlendirilmiştir. Eğer anlatılan, soyutun somuta etkileri veya Osmanlı ile bir başka ülke veya ülkeler arasındaki ilişkilerle ilgili vb. olsaydı, bir tek sözüm bile olmayabilirdi.

Kutsal diye bilinen kitaplardan sunulan bölümler, ayetler bilimsel midir? Herhangi bir konuda kanıt olabilirler mi? Osmanlı’dan, yöneticileri ve orada yaşayan tüm diğer insanlar anlaşılıyorsa, İslam’a nasıl yaklaştıkları sadece onları ilgilendirir. İnanırlar veya inanmazlar. İlgilenmediler, önemsemediler, katkıda bulunmadılar, hatta kötülük ettiler demek bir haksızlık değil midir? Bir zorunlulukları mı vardı? Bir bireyin, toplumun dinsel inancına ve o inancı belirleyen özelliklerine, gereklerinin yerine getiriliş biçimlerine karşı çıkılabilir mi? Yanlış yapmışlar; şöyle olsaydı, daha iyi olurdu, doğru olurdu denebilir mi? Bu konuda somut ölçüler var mıdır? Adı üzerinde inanç; doğrulanamayan varsayım.

Osmanlı’nın soyut bir konuyla (dinsel inanç) olan ilişkilerinden çıkan sonuçta, bir gariplik, beklenmedik bir durum, olduğu düşünülüyorsa, bunun başta psikologları, psikiyatristleri, insanbilimcileri ve her konuda akılcılığın egemen olmasını isteyen kişileri, dahası herkesi ilgilendirmesi gerekir diye düşünüyorum. Elbette bu ilgilenme; koşullar (dinsel veriler) insanları nasıl etkiliyor, düşünce ve davranışlarında nasıl belirleyici olabiliyor ile sınırlı kalmalı. Belki bildikleri veya işlerine geldikleri gibi yorumlamış ve uygulamış olabilirler. Kime ne? Soyutun doğrusu olur mu?

Osmanlı, pek çok haklı gerekçelerle veya ayrımsayamadığı nedenlerle İslam’ı hiç önemsememiş olabilir. Yönetimde önde gelen insanlardan bazıları, din işlerine bakmakla birlikte, dünya işlerine de din bakımından karışan şeyhülislamlardı. Sanırım onlar da din konusunda gerekenleri yeterince yaptıklarını düşünmüşlerdir. Doğru anlaşılması için, her örneğin, ayrıntının verildiği söylenen Kutsal kitapların içerikleri de, insanlar tarafından farklı algılanmaktadır. Mezheplerin temeli bu olmalı. Belki şeyhülislamlar da anladıkları, işine geldikleri, padişah tarafından zorlandıkları gibi aktardılar ve uyguladılar. Onlara, diğer yöneticilere ve halka neden başka türlüsünü (doğrusunu) yapmadınız denemez diye düşünüyorum.

Ben, bir toplumla “?????!!!!” nin arasındaki ilişkileri anlatsam bundan ne anlaşılır? “????!!!!” nin de somut olması gerekmez mi? Somut olanla, bir varsayımın ilişkileri neyi anlatır? Bir insan düşünelim; tek başına bir masada oturuyor ve sanki karşısında bir başkası varmış gibi saatlerce onunla konuşuyor. Sonrasında, konuşan kişi için, karşısındakini tam olarak dinlemedi, önemsemedi, kötülük etti, haksızlık etti, zarar verdi denebilir mi? Olmayan kişi için, bu değerlendirme yapılabilir mi? Sadece konuşan kişi kafasında, olmayan kişiyi varmış gibi düşünmüş olabilir. Varmış gibi düşünülenle, var olan arasında bir bağlantı kurulacaksa bu zaten varsayımdır. Varsayımlar yokluğa da götürebilir.

Hele kendi inancının sorgulanmasını doğru bulmayan, bunu istemeyen bir kişi; hiçbir kişinin, bir toplumun inancını sorgulamamalı. Yeterince önemsemediler, gereklerini tam olarak yapmadılar, zarar verdiler diyebilmenin bir dayanağı olabilir mi? Neye zarar verdiler? Bir varsayıma. Böyle bir zarar verme olabilir mi? Belki de bu nedenle doğru yaptılar. Kutsal veya doğru diye bildiklerinizi yeniden gözden geçirmek isteyebilirsiniz. Önonayla doğru diye bilinenlerle, çeşitli konularda değerlendirmeler yapmak yanıltıcı olabilir.

İnsanlar zaman içinde, daha çok öğrenirler, bilgileri artar, doğru diye bildiklerini yeniden, bir daha, bir daha gözden geçirirler; doğruları ve gerçekleri değişir, dönüşür, gelişir. Böyle olması için tek koşul önyargılı ve takıntılı olmamaktır. Elbette soyut konular, kavramlar insanı etkiler. Buralardan veriler çıkarıp, ölçüleri bulmaya, dengeleri kurmaya, iyide kalmaya, doğrulara ve gerçeklere ulaşmaya çalışırlar. Peki, bu durumda sonuçlar neler olabilir? Bir birey, bir göksel dine ve tanrıya, herhangi bir mezhebe inanabilir; deist veya ateist olabilir. Simgeleştirdiği cisimlere (putlara), canlılara (hayvanlara) tanrı diyerek tapabilir. Kimse karışamaz, başka türlüsüne zorlayamaz.

Her konuda olabileceği gibi, belki sadece, doğru diye bildiklerini yeniden gözden geçir önerisi yapılabilir. Bir konuda inancın olması veya olmaması, en azından bazı somut veriler, dayanaklar yokken nasıl olabilir? Bunun adı önyargı olmaz mı? Herhangi bir konu, incelenmeden, araştırılmadan, sorgulamadan bir inanç veya karşı çıkış olabilir mi? Ben sadece bireysel bir saptama yaptım. İnsanlar aynı kitabı, dergiyi, bir köşe yazısını, makaleyi… okuduklarında; bir film veya tartışma programı… izlediklerinde çok farklı, farklı, benzer veya çok benzer değerlendirmeler yapabilirler ve bu doğal olanıdır. Görülemeyen, elle tutulamayan, sınanamayan, başkaları tarafından gözlemlenemeyen, doğrulanamayan bir konudaki inancın sorgulaması neden yanlış olsun. Böyle bir konuda “bir daha düşünün, araştırın, sorgulayın ve kararınızı sonra verin demek yanlış bir öneri mi?

Başkalarının herhangi bir konudaki inancına saygı göstermek temel ilkelerimden biri olmuştur. Asla karışmadım, zorlamadım. İstersen şöyle yaparak bir daha sorgula, önerilerim olmuştur. Bana aynı öneriyle gelen insanlara da saygı duyar, teşekkür eder ve gerekenleri yaparım. Kendim ve diğer herkesin, birikimlerinde yeterli veri veya bilgi olduğundan emin olsalar bile; doğru düşündüğünü, yaptığını sandığı zamanlarda bile; pek çok ayrımsayamadığı nedenlerle yanılıp yanlış yapabileceğini düşündüğüm, gözlemlediğim için, bana doğru diye öğretilenleri, doğru diye bildiklerimi sürekli sorgularım ve böyle yapmasını başkalarına da öneririm. Yazımda da bu yapılmıştır. Ayrıca şimdiye kadar ne olduğu kesin olarak bilinemeyen, belki de hep öyle kalacak soyut bir konudaki inanç; acı çektirir, takıntılar oluşturur, usu gölgeler, hem kendisini, hem de başkalarını yanıltabilir, zarar verebilir.

Eğer bir baskı, zorlama, korkutma, dayatma varsa, bunun kimlere olduğu sanırım çok açıktır. 

Benim sözüm; hiç sorgulayıp araştırmayan, kendisine söyleneni olduğu gibi kabul eden, tamamen öbür dünyaya odaklanan ve bütün derdi cennete giderek, orada sonsuz rahatı yaşamak olan insanlara. Ayrıca incelemeyi, araştırmayı, sorgulamayı yapıp, yine aynı konumda olanlara, lütfen bunları bir daha yapın diyorum.

Tevrat’ın Yaratılış 19. bölümünden:

30 Lut Soar’da kalmaktan korkuyordu. Bu yüzden iki kızıyla kentten ayrılarak dağa yerleşti, onlarla birlikte bir mağarada yaşamaya başladı.

31 Büyük kızı küçüğüne, ‹‹Babamız yaşlı›› dedi, ‹‹Dünya geleneklerine uygun biçimde burada bizimle yatabilecek bir erkek yok.

32 Gel, babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için onunla yatalım.››

33 O gece babalarına şarap içirdiler. Büyük kız gidip babasıyla yattı. Ancak Lut yatıp kalktığının farkında değildi.

34 Ertesi gün büyük kız küçüğüne, ‹‹Dün gece babamla yattım›› dedi, ‹‹Bu gece de ona şarap içirelim. Soyumuzu yaşatmak için sen de onunla yat.››

35 O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız babasıyla yattı. Ama Lut yatıp kalktığının farkında değildi.

36 Böylece Lut’un iki kızı da öz babalarından hamile kaldılar.

37 Büyük kız bir erkek çocuk doğurdu, ona Moav adını verdi. Moav bugünkü Moavlılar’ın atasıdır.

38 Küçük kızın da bir oğlu oldu, adını Ben-Ammi koydu. O da bugünkü Ammonlular’ın atasıdır.

“Göksel kutsal kitaplar” benzer örneklerle doludur. Sanırım bir örnek yeter.

Âdem ile Havva’dan sonra insanlar nasıl çoğalmış olabilirler? Sanırım yanıtı bilimsel olarak tek olmalı.

Ömer Hayyam’ın din, tanrı ve bu dünya konusundaki görüşleri, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar belirgindir.

Üç tane dörtlüğünü daha yazıyorum:

Can verinceye dek bu çorak yerde
Dertten başka ne geçer ki eline?
Ne mutlu çabuk gidene dünyadan;
Hele bu dünyaya hiç gelmeyene!

Elimde olsa dünyayı küçümserdim;
İyisine de kötüsüne de yuh çekerdim;
Daha doğrusu bu aşağılık yere,
Ne gelirdim, ne yaşardım, ne ölürdüm.

Ah, tanrı dünyayı yeniden yarataydı,
Yaratırken de beni yanında tutaydı;
Derdim: Ya benim adımı sil defterinden,
Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı.

Çok büyük yanlışlıkları saptadıktan sonra, bunları sözcüklere dökmüş.

Âşık Veysel yaşıyorken “Tanrıya Hitap” şiirinin, kendisiyle ilgili hiçbir yerde bulunmamasını istemişti. Nedeni Ne olabilir? Kuşkusuz değişim, dönüşüm, gelişim onun için de geçerlidir.

Atatürk’ün “Evet Karabekir, Arapoğlu’nun yavelerini…” diye ve “Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin…  diye başlayan sözcüklerinin devamını umarım bulup okursunuz. (Kazım Karabekir-Paşaların Kavgası)

Bence insanlık tarihinde, kısa sayılabilecek yaşamına karşın, Atatürk‘ün bir benzeri daha yok. Elbette insanlık tarihinde büyük komutanlar, devlet insanları, ekonomistler, düşünürler…  olmuştur; sanırım bütün bunları üzerinde toplayan, bir tek o yüce insan olsa gerek. Din ve tanrı konusunda herkesçe bilinen sözleri onun değişim, dönüşüm, gelişim sürecinde veya öncesinde olabilir. Belki de onun yukarıdaki başlangıç sözlerinin devamı okunduğunda daha iyi anlaşılır.

Hiçbir kimsenin benim önerilerimle kırılmasını, incinmesini, üzülmesini, rahatsız olmasını istemem. Ben; istemeden, önceden tasarlanmadan bile böyle olabileceğinin kaygısını taşıyan birisi olarak, böyle olmaması için en büyük özeni gösteririm. Lütfen bir ilahiyatçı olan Arif Tekin’in pek çok kitabından, sadece “Kuran’da Allah” adında olanı okuyun. Aslında bu konuda ne benim kitabıma, ne de başka bir kitaba gerek yok diyor; Sayın Tekin.

Öfkelenmeden, sakince tartışmak; doğruyu, gerçeği bu yöntemle bulmaya çalışmak anlamlı ve doğru olmalı. Bir başkasını öteki yapmadan, anlamaya çalışarak bir sonuca ulaşmak ise en değerlisi olsa gerek.

Saygılarımla. 20 Nisan 2019.

Ayhan Şıhmantep

Köy Enstitüleri: Bilginin üretim hali!

Köy Enstitüleri: Bilginin üretim hali!

Mustafa Balbay

BİR ÜLKE DÜŞÜNÜN

BİR ÜLKE DÜŞÜNÜN…

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Bir ülke düşünelim, 783.000 km2 toprakları olsun. Üç yanı denizlerle çevrili bir yarım ada. 80 milyonu aşkın nüfusa sahip olsun. Topraklarının tümü 4 mevsimi yaşasın. Topraklarının büyük bölümü verimli, ekilip, dikilebilir araziye sahip olsun. Halk deyimi ile adeta topraklarına “taş eksen, taş can bitecek” türden verimli, güneş – su – toprağa sahip olsun. Dünyanın en genç işgücü potansiyeline sahip olsun.

Dünya ülkeleri bir tesbih olsa Oltu taşından, içinde bir boncuk var ki, adeta kehribar tanesi gibi ışıl ışıl, gözleri kamaştıran bir kehribar tanesi, güzel desek sözcük yetersiz kalıyor. Güzelden güzel, altın, pırlanta, elmas desek yine sözcükler yetersiz… Dahası sözcük dağarcığımız yetersiz kaldı betimlemeye, bağışlayın. O saydığımız güzide madenlerin hepsi, o canım, o kutsal, o “taşı eksen can bitecek topraklar“ın o ‘bakmaya ve basmaya kıyamadığımız’ kutsal toprakların bağrından çıkıyor. Damarlarından arıtılıyor. Büyük ozan Aşık Veysel’in “Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi,” dediği topraklar.. bizim topraklarımız…

Ülke sınırları içinde zapt olmayıp, dizginlerini koparan at örneği sınırları aşıp dünyanın en verimli Mezopotamya topraklarını sulayan, Dicle ve Fırat’ın doğduğu, ana yurdumuz olan ülkeden söz ediyorum. Yine dizginlerini koparan at örneği zapt edilemeyip 1355 km ülke topraklarını sulayıp Karadeniz’de öfkesi yatışan Kızılırmak ve 418 km salınan Yeşilırmak’ın bağrı ülkemizden söz ediyorum. Seyhan, Ceyhan, Büyük Menderes, Küçük Menderes, Akçay, Çoru.., daha irili ufaklı pek çok ırmağı, çayı olan bir ülkeden söz ediyorum. Bir zamanlar balık tutulan, şimdi ise atıklar yüzünden zehir akan Ergene nehrinin yaşam verdiği Trakya’dan söz ediyorum. Tarihi, doğası, dağları ve gölleri ile turizm çekiciliği olan eşsiz bir ülkeden söz ediyorum. Daha düne dek tarımda dünyada kendi kendine yeten 7 ülkeden biri olan  caanım ülkemizden!
****
Cahit Külebi‘nin

Edirne’den Ardahan’a kadar
Bir toprak uzanır,
Boz kanatlı üveyikler üstünden uçar
Ardahan’dan Edirne’ye
Edirne’den Ardahan’a kadar…

Bu toprak bizim yurdumuzdur;
Deli gönül yücesine çıkar.
Bir üveyik olur, uçar gider
Ardahan’dan Edirne’ye
Edirne’den Ardahan’a kadar…

diye şiirlere sığmayan ülkemiz.

Yine bu toprakların yetiştirdiği vatan hasreti ile yanıp tutuşan şair Nazım’ın eşsiz dizeleri ile;

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde,
dişler kenetli,
ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim…
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...

diye gürlediği, çağladığı ülkeden söz ediyorum.
****

Değerli dostlar;

Bu seçkin (güzide) ülkenin, güzide insanlarının TÜİK verilerine göre 2018 yılı Aralık ayı, kayıtlı işsiz sayısı dört milyon 302 bin kişidir. İnsanlar pazarda atılan sebze ve meyveleri topluyor. Kuru soğanı Mısır’dan, samanı Bulgaristan’dan alıyor caanım Türkiyemiz!

Çooooook kötü yönetimler yüzünden, çocuklar yatağa aç giriyor.

  • Bir baba Kocaeli’de çocuğuna okul giysisi alamadığı için intihar ediyor!
  • Bir başka baba Diyarbakır’da, marketten çocuğuna mama çalarken yakalanıyor! ;
    Üstelik, yakalandığı halde mamaya sıkıca sarılıyor, çocuğuna götürmek için,
  • Ülkede bir eski Bakan 463 bin Avro’luk saat rüşvet alıyor, bu “Bakan” serbest,
    çocuğuna 1 kutu mama çalan baba ve 1 tepsi baklava çalan çocuklar hapiste!?!..
    Takdir Yüce Türk Milletinin…

 

 

 

 

 

 

Erdoğan; Hüseyin ve Yezid


Erdoğan, Hüseyin ve Yezid

Erdoğan, Hüseyin ve Yezid

Necdet Saraç
necdet.sarac@yurtgazetesi.com.tr
13 Kasım 2013

Küfrün ve yalanın serbest, protestonun ve gerçeğin yasak olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Adana Valisi küfür ediyor, Başbakan korumaya alıyor, protesto eden 9 kişi ise
para cezasına çarptırılıyor. Doğru söyleyen, protesto eden ise bir kez daha marjinal oluyor. Vali; görevden alınacağına, Başbakan tarafından “Yedirmeyiz!..” edebiyatı ile korumaya alınıyor, halka küfür de böylece meşrulaştırılıyor!

Başbakan bununla da yetinmiyor, iki gündür ‘Yezid ve Hüseyin’ edebiyatı yapıyor. Üstelik bunu Muharrem Ayı’nda yapıyor. Hem de bunu, Alevilere ait Ankara’daki Hüseyin Gazi Dergahı’nı ele geçirmeye çalışan bir vakfın ‘oruç açma’ davetinde yapıyor. Sonra bu konuşmayı, grup konuşmasına dek daha da abartarak taşıyor…

Başbakan Erdoğan’ı dinleyince “El insaf!..” demek bile anlamsızlaşıyor.
“Çağın Yezidleri çağın Hüseyinlerini katlediyor. Biz hiçbir zaman Yezidlerin yanında durmadık Hüseyinlerin yanında durduk.” diyen Başbakan, Suriye’de El Nusra’yı destekleyenlerin, onları silahlandıranların kim olduğunu unutturduğunu zannediyor.

2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı’nda, katillerin avukatlığını yapanlardan birçoğunun,
hem de isim isim; AKP kurucusu, milletvekili ve yöneticisi olduğu bilinmesine rağmen, “Hüzünleri, kederleri birlikte yaşadık. Yakın tarihte yaşanmış Dersim, Çorum, Kahramanmaraş, Gazi Mahallesi gibi acı hadiseler bizim bin yıllık kardeşliğimizi bozamaz. Yezidin izindeki nifak odakları bizim aramızı açamaz.” diyebiliyor.

Aşık Veysel’e atıfta bulunuyor, O’ndan dörtlükler okuyor; Hüseyin’i sahipleniyor, akrabalarında kaç kişinin Hasan ve Hüseyin varsa onları sıralıyor, torununa Ali ismini koyacağını açıklıyor. Bütün referansları, neredeyse Alevilere ait.

Erdoğan’ın güdeme getirdiği bütün bu açıklamalar için siyasal birçok neden ardı ardına sıralanabilir ama asıl neden; Başbakan Erdoğan’ın Sünni İslam’da kullanabileceği referansın azlığından kaynaklanıyor. Erdoğan’ın asıl referansları olacak Sünni coğrafyası oldukça kurak. Vereceği bütün örnekler defolu. Ecdatta ciddi bir sıkıntı var! Bu sıkıntı Hz. Muhamed’in Gadir Hum’daki Veda Hutbesi’nin yok sayılmasından başlıyor; Muaviye’ye, oradan da Osmanlı’ya ve Sivas’a dek uzanıyor.

  • Yani Erdoğan’ın Hüseyin gibi, Aşık Veysel gibi Alevi referansları,
    yalnızca Alevilerin gönlünü alma çabasıyla sınırlı değil, çaresizliğinden.

Koca İslam tarihinde Kerbela’daki Hüseyin figürü gibi başka benzer bir figür yok.
Tıpkı, Şeyh Bedreddin gibi… Hacı Bektaş, Yunus Emre, Pir Sultan gibi…
Aşık Veysel, Aşık Mahsuni ve Neşet Ertaş gibi…

Alevi coğrafyası edebiyatta, şiirde, felsefede çok zengin.

Yezid’e de, babası Muaviye’ye de sahip çıkmanın hiçbir olanağı kalmadığı için;
son iki yıldır açıktan mezhepçilik yapan hükümet, Başbakan’ından Dışişleri Bakanı’na birdenbire Hüseyinci kesiliyor. İnançsal kimliğinin de açık etkisiyle,
CHP’nin Irak ve Suriye ziyaretleri nedeniyle Kılıçdaroğlu’na demediğini bırakmayan Davutoğlu, Kerbela’da Hazreti Hüseyin’in türbesini ziyarete ediyor ve
yüzü kızarmadan, Hüseyin övgüsü yapıyor ve Şiilere selam duruyor.

Oysa; hakla, haksızlıkla mücadeleyle Hüseyin ismi tesadüfen bütünleşmemiştir… Muaviye ve O’nun oğlu Yezid döneminde kurumsallaşan İslam Devleti,
aynı zamanda biatı da Sünni İslam’da sıkı bir geleneğe dönüştürdü. Hz. Ali’nin öldürülmesinden sonra zorla Halife olan Muaviye, 661’den 680’e dek halifelik yaptı. Ölmeden bir yıl önce de, 679’da oğlu Yezid’i halife ilan etti ve Hüseyin başta olmak üzere herkesin oğluna biat etmesini istedi. Hüseyin’in ağabeyi Hasan, Muaviye’ye
biat etmiş, Hüseyin ise ne baba Muaviye’ye, ne oğul Yezid’e biat etmişti. Hüseyin,
en yakınındaki ağabeyi Hasan’da da gördüğü gibi, biat etmesinin gurursuz ve aşağılanmış bir yaşam olduğunu biliyordu. Üstelik, Hasan’ın biatı Muaviye’yi daha da güçlendirmiş, iktidarını kurumsallaştırmıştır. Hüseyin bu yüzden, ölümü pahasına da olsa, biat yerine haksızlığa karşı mücadele ve direnişi seçmiştir.

8 Ekim 680’de Kerbela’da katledilmesinin asıl nedeni de budur.

Bu yüzden de, Alevi dünyası bile Hasan isminden daha çok Hüseyin’i öne çıkarır.
Yezid ismine bugün ‘en sıkı Müslümanlar’ bile sahip çıkamazken, ismi haksızlığa karşı mücadele etmeyle bütünleşen Hüseyin’in 1400 yıldır unutulmamasının ve herkesin
sahip çıkmaya çalışmasının nedeni de budur. Aleviler belki de bu yüzden
Yezid’lerle aralarına kalın bir duvar örmek için her fırsatta

  • “Ali çoktur ama Şah-ı Merdan bulunmaz” derler.

SEÇSİS ve SEÇİM GÜVENLİĞİ

Dostlar,

Sayın Prof. Ercan, matematik bilgisinin de eşliğinde bu konuları sürekli işlemekte.
30 Haziran 2013’te bu bağlamda “ŞEYTAN ÜÇGENİNDE DEMOKRASİ OYUNU” konulu bir konferans vermişti. Biz de bu önemli sunumun yansılarını kendilerinin izni ile
web sitemizde paylaşmıştık (http://ahmetsaltik.net/seytan-ucgeninde-demokrasi-2/)

Seytan_ucgeninde_demokrasi_oyunu.æ.pdf
Bu sorunu biz de işledik sitemizde. Temmuz 2007 seçimlerini kapsamlı olarak irdelemiş, 12 sayfalık bir makale yazmıştık :

“SEÇİM GÜVENLİĞİ ve SEÇİM HİLELERİ” başlığıyla da değerlendirmelerimiz olmuştu : http://ahmetsaltik.net/secim-guvenligi-ve-secim-hileleri/, 11.6.13

Bu yazılarımıza da bakılması uygun olur.

Biz Ali hocadan şu noktada / nüansta ayrılıyoruz :

  • Seçim sonuçlarının sayımında sanal ortamda elektronik hile yapılması,
    basit korsan yazılımlarla teknik olarak olanaklıdır.
  • Ancak bunun önüne, teker teker sandık sonuçlarının izlenmesi ile (markaj) geçilebilir.
  • Yine de Yüksek Seçim Kurulu‘nun, partilerin elindeki sandık sayımları ile kendi verileri arasında uyumsuzluk çıktığında kendi kayıtlarını esas alması olanaklıdır.
    YSK kararları da Anayasa’ya göre kesindir ve itiraz olanağı yoktur (md. 79).
    Bankalar, sigorta şirketleri vb. de böyledir.
  • Bu bakımdan, önümüzdeki seçimlerde oy sayım ve dökümleri ELLE yapılmalıdır.

Toplamlar da basit hesap makineleriyle yapılmalı, sonra sanal ortama barkod okuyucu benzeri araçlarla (OCR; Optical Character Reading) aktarılmalıdır.
Bu aşamada veri girişi insan eliyle olMAmalıdır.

Doğallıkla, bir cellat – kasap – zangoç gibi seçimde temsil adaletinin (Anayasa md. 67 gereği) enesinde boza pişiren eldeki Seçim Yasası‘nın MUT – LA – KA değiştirilmesi, barajın %5’ler dolayında olması… gereklidir. Yine bu değişikliklerin, söz  konusu seçimden en az 1 yıl önce yapılması gereği de Anayasal bir zorunluktur (md. 67).

Bu değişime AKP yanaşmayacağı gibi, TBMM’deki CHP ve MHP de zor yanaşırlar. BDP barajın düşürülmesine destek verir. CHP de yer yer bu konuyu işliyor.
Bir de Siyasal Partiler Yasası’nda parti içi demokrasinin sağlanması sorunu var.

Nihayet, partilerin seçim işbirliğine – ittifakına da yolu açmak gerek..

Görünen o ki, yoğun kamuoyu baskısı kaçınılmaz.

Düzen partileri statükodan yanadırlar..

En başta da “statükoyu yıkıyoruz” masalları ile halkı kandırmaya çabalayan AKP!

Tüm bu “yasal” düzenlemeler beklerken, onlar sözde “yeni anayasa” yapma peşindeler..

Aşık Veysel‘in deyişiyle “Niyet başka başka olduğundan..” herhalde..

Sevgi ve saygı ile.
16.7.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================

SEÇSİS ve SEÇİM GÜVENLİĞİ

Portresi_gulumseyen

 

Prof. Dr. D. Ali Ercan

 

 

Seçim yasasından çok SEÇSİS‘le ilgilenmek, komplo kuramcılarının gazına gelerek, ‘cambaza bak’ tuzağına düşmekten başka bir şey değildir.

– Seçim sandığının başında gözünü dört açan güvenilir bir Parti temsilciniz / gözetmeniniz varsa,

– Bu temsilci Sandığın başlangıçta “boş” olduğuna ve kullanılan oyların askıdaki listeye uygun oluşuna dikkat ediyorsa,

– Oyların sayımından sonra, tutanaktaki rakamları kaydedip Parti Genel Merkezine gönderiyorsa,

– Parti Genel Merkezi Seçim sandıklarından gelen bu rakamlardan Partinin
(ve diğer partilerin) aldığı oyları bire bir takip edebiliyorsa,

ELEKTRONİK YOLDAN OY HIRSIZLIĞI YA-PI-LA-MAZ !!

Elektronik sistemle hırsızlık yalnızca TUŞLARA BASILARAK VERİLEN OYLARDA MÜMKÜNdür;

Bunun dışında, oyların merkezlerde toplanması işleminin doğal olarak Bilgisayarla yapılmasında hiçbir sakınca yoktur; hatta, elle yapılacak işlemlerden çok daha çabuk ve sağlıklıdır.

***
Seçim yasasından çok bu konuda çığırtkanlık yapanlar, bilerek bilmeyerek dikkatleri ikincil bir sorun üzerine çekiyor, ana sorunu görmezden geliyorlar.

Türkiye’deki seçim sistemindeki ana sorun, çarpık mantıklı Seçim Yasası‘ndan kaynaklanan handikaplardır. Örneğin 2002 seçiminde tüm seçmen oylarının dörtte birini alan AKP, Seçim Yasası’na uygun bir biçimde Meclisteki sandalyelerin üçte ikisini
ele geçirdi. Elektronik sistemle falan değil, doğrudan ve açıkça, Yasa aracılığı ile
CHP’nin 560 bin oyunu “çalmış” oldu. Tüm Türkiye genelinde 10 milyon oy,
fazladan AKP hanesine yazıldı. Çıplak GERÇEK budur;

  • Bu seçim yasası geçerli olduğu sürece %35 üzerinde oy alan bir parti
    her zaman Meclis’te salt çoğunluğu yakalar.

Lütfen paranoid komplo kuramcılarının çığırtkanlığına kapılmayalım;
gerçekçi ve etkin önlemler alalım.

Sevgilerimle.æ

Not : 200 bin sandığın her birinin başında gözetmen yoksa, ağlamak, sızlanmak boşunadır.. sonuç her türlü manüplasyona açık olur doğallıkla.
Üstelik kanıtlayamadıkça iftiracı durumuna düşülür.