UĞUR MUMCU’YU UNUTMAMAK : 26. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

UĞUR MUMCU’YU UNUTMAMAK :
26. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Güzide Filiz Tuzcu  

Bir siyaset bilimci ve tarihçi olarak uzun yıllardır yapmış olduğum araştırma ve çalışmalarım ve de bir insan olarak gözlemleme fırsatı bulduğum farklı ülke yönetimleri ve insanları bana şunu göstermiştir; hangi milletten ve hangi meslekten olurlarsa olsunlar insanlar ikiye ayrılmaktadır; en sade ifadeyle dünyada ve ülkemizde “iyiler ve kötüler” vardır. Bunun ortası yoktur. Bir başka deyişle akla – karanın, iyiyle – kötünün ortası “gri bir insan” yoktur. Bu bağlamda bir insan, ya iyidir, ya da kötüdür. Bir insan ya özüyle insandır, yani Kuran’ın ifadesiyleaklını çalıştırır – düşünür – sorgular, araştırır – bir kişinin veya bir olayın gerçeğine ulaşmak ister; dürüsttür – sözüne güvenilirdir – adaletlidir; merhametlidir – paylaşımcıdır – hiçbir canlıya haksızlık yapmak  istemez; güçlünün  ve  zenginin değil, doğrunun ve haklının yanında yer alır  ve hayatı boyunca  hiç kimseye  boyun  eğmez –  biat etmez” omurgalı ve cesur bir insandır  ya da böyle biri değildir. Yani söz konusu bu gerçek, 2 + 2 =  4 gibi açık bir mutlak  gerçektir.

Böylesi “güzel bir ahlâka sahip olmayanlar” ise tek kelimeyle kötüdürler; yani bunlar  “sadece şeklen insana benzeyen, ancak  insancıl  değerlerle  sahip olmayan” kişilerdir! Bu tipte olanlar rahatlıkla yalan söylerler, iftira atarlar, olayları ve sözleri işlerine geldiği gibi çarpıtırlar, sözlerinde durmazlar, kalleştirler ve böyle davranmaktan ne vicdan azabı, ne de utanç duyarlar! Ayrıca doğal olarak bunlar hak ve hukuk gözetmezler, yani son derece menfaatçi ve bencildirler; bunlar için “dinmiş, vicdanmış, milletmiş, vatanmış – vatan toprağıymış, bayrakmış – bilimmiş, özgürlükmüş – bağımsızlıkmış, onur ve haysiyetmiş” hiçbir şey ifade etmeyen sözcüklerdir! Eskiler böylelerine “Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz…” demişlerdir. Bu tür biçimsel insan olanlar her devrin insanıdır, kim güçlüyse, kim zenginse ve kim iktidarda ise ona yaranmaya çalışırlar, el ve etek öperler, hatta çıkar sağladıkları insana adeta taparlar! İşte tipik “Osmanlı anlayışı ve tutumu”  budur. Öte yandan binlerce yıllık Kadim Türk Ulus Kültür ve Geleneğinde bu tipte “şeklen insanlar” yoktur.

Ülkemizde böyle yalnızca şeklen insana benzeyenlerin sayısı, maalesef fazlasıyla çoğalmıştır! Her kesim ve meslekte, insanın midesini bulandıran bu tür kişileri görmek olanaklıdır; sözde aydınlar, entel-danteller, gazeteciler, televizyoncular, siyasiler, akademisyenler, öğrenciler vs… Bunların 1938’den bu yana git gide çoğalmaları ise asla rastlantısal değildir; 1938 sonrası planlı ve programlı olarak “milli kimlik bilincinden yoksun – tarihini bilmeyen – cahil – kültürsüz;  düşünmeyen – sorgulamayan, taklitçi – ezberci  ve kolaycı, batı – ya da Osmanlı hayranı” insan tipi yetiştirilmek istenilmiştir  ve öyle de yapılmıştır. Batılı ülkelerde söz konusu bu “yalnızca şeklen insan olanların” hiç saygınlık yoktur; hatta onlar, gelişmiş Batılı toplumda aşağılanır ve dışlanırlar.  Ancak ne tuhaf ve acıdır ki; her açıdan geri kalmış, hatta gelişmesi kasten engellenmiş, “hukukun ve adaletin değil, kişilerin üstün olduğu – kast sınıfı oluşturulan toplumlarda” söz konusu bu zararlılar, asalaklar – yanar/dönerler – biat eğilimliler, yani biçimsel insan görünümlü türler, “akıllı – kurnaz, işini iyi bilen – gemisini yürüten, siyasi ve makbul insanlar” sayılmaktadır !!!!!!??

Bazılarının “bir insanın iyi tarafları da olabilir, kötü tarafları da olabilir, ak ve kara, yani kötü ve iyi diye kesin çizgiyle insanları ayırmak doğru değildir…” dediklerini duyar gibiyim! Ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum ve bu görüşü gerçekçi de bulmuyorum! Her insanın farklı düşünceleri, huyları, beğenileri, seçimleri, yetenekleri, kusurları vs… olabilir, bu çok doğaldır; ancak o insan, özüyle insan olabilmiş ise,  o halde bir sorun yoktur ve o insan iyi bir insandır. İyi insan olabilmenin ölçüsü akıl ve vicdan sahibi olmaktır; yani akıl + vicdan terazisini işletebilmektir. Bunu yapabilen bir insan, körü körüne hiç kimseye inanmaz – biat etmez – kulağından tutulup yönlendirilemez, para ile – mevki ile satın alınamaz. İşte olay budur. Bir başka deyişle bu ÖZÜYLE İNSAN olan – hangi meslek sahibi olursa olsun –  insanlık onurunu koruyarak, hiç kimseye boyun eğmeden, hiçbir canlıya haksızlık yapmadan  –  tüm canlıların yaşam hakkına saygı duyarak, hatta yaşamlarına katkı sağlayarak, alın teriyle çalışarak, huzurlu bir vicdanla yaşayabilir… Böyle olmayan birine ise nasıl “iyi insan” denilebilir ki!  Hatta nasıl “İNSAN” denilebilir ki?

Bu bağlamda toplumu doğru bilgilendirmekle – aydınlatmakla ve yönlendirmekle görevli – başta üniversiteler ve akademisyenler olmak üzere – tüm aydınlara son derece önemli görevler düşmektedir… Peki Türkiye’de, genel olarak aydınlar bu görevlerini yerine getirmişler midir?  Maalesef ki hayır. Üniversitelerde görevli olan, bunun için araştırmalar yapan, unvan ve maaş alan birtakım üniversite hocalarının, salt iktidarlara yaranabilmek ve kürsülerini koruyabilmek adına, bilimin – yani salt gerçeklerin gün ışığına çıkmasını engellemelerine, toplumu kör karanlıklarda bırakmalarına ne demeli? Lütfen herkes elini vicdanına koysun ve düşünsün, bu zulmü yapanlara – yani bilim yuvalarında, bilime geçit vermeyenlere – “iyi insanlar” denebilir mi?

Kendi ülkesine ve gençliğine hiç bir faydası olmayan, burnu Kaf dağında – kendisini halkından üstün gören, böylece aldıkları maaşları asla hak etmeyen, “gerçekleri saklamayı, toplumu yanıltıp, kandırmayı, yalan söylemeyi, anlamsız laf üreterek akılları karıştırmayı” marifet sayan sözde aydınları,  “iyi insanlar” olarak nitelendirmek mümkün müdür? Elbette olanaklı değildir: Çünkü insan “karakteriyle” bir bütündür; her insanda tek bir beyin ve tek bir kalp vardır, özünde – mayasında iyilikleri ve güzellikleri barındıran vicdanlı bir kalp, “kötülüğü – haksızlığı – yalanı – zulmü” asla içinde barındıramaz, hatta yalanın, haksızlığın ve zulmün karşısında asla sessiz kalamaz.  İyilik ve kötülük, aynı su ve ateş gibidir, yan yana bulunmaları, var olabilmeleri olanaklı değildir; biri varsa öbürü yoktur.  Onun için bir insan ya iyidir ya da kötüdür. Onun içindir ki eğitim sisteminde, tüm mesleksel eğitimlerden ve bilgi aktarımlarından önce, her çocuğa  “manevi – milli kültürel değerler öğretilmeli ve her çocuğun topluma yararlı, iyi insan olarak yetiştirilmesi” temel alınmalıdır. Tıpkı Büyük Atatürk’ün öngördüğü ve temel almış olduğu gibi…

Bir çocuğun, 2-3 yaşından başlayarak kişilik yapısını etkileyen – biçimlendiren 2 temel öge vardır; ilki elbette onun doğasıdır – yaratılışıdır (genleridir – soyudur[1]), bunun etkisi kestirimle % 35 – 40’tır. İkincisi de sırasıyla anne – babası, yakın çevresi, öğretmenleri, yetiştirilme ve eğitilme biçimidir, bunun etkisi de kestirimle % 60 – 65’tir. O halde bir çocuğun “iyi bir insan” olabilmesi için, bebeklik çağlarından başlayarak, ilk önce aile içinde anababası, sonra yakın çevresince (büyük anneler ve dedeler, akrabalar, okul – öğretmen, dernek – spor kulübü, cami vs…) tarafından “İYİ BİR İNSAN OLMAK ÜZERE YETİŞTİRİLMESİ” gerekmektedir. Çocuğun çevresinde, örnek alacağı, onu doğru yönlendirecek iyi insanlar olmalıdır. Çocuk yetiştirilmesi konusunda uzman psikologlar – sosyologlar, “çocuk, nasihat dinlemez, ancak büyüklerin sözlerini, tavır ve davranışlarını kendisine örnek alır ve kopya eder…” derler.  Bunun için annelerin ve babaların, hatta özellikle annelerin, yani “çocukların ilk öğretmenleri olacak olan annelerin” çok iyi yetiştirilmeleri ve çocuklarına iyi örnek olmaları koşuldur. Örneğin bir çocuğun aklı ermeye başladığı andan sonra ona, “doğru olmanın – her zaman doğru konuşmanın erdemini öğreten, yalana asla hoşgörü göstermeyen, kendisi de her zaman doğru konuşarak ve verdiği sözü yerine getirerek çocuğuna güzel örnek olan dürüst bir annenin yetiştirdiği çocuk da doğallıkla dürüst olacaktır. Aynı anne kitaplara – okumaya – öğrenmeye ve öğretmeye meraklı, teşvik edici olduğu zaman, çocuğu da, okumaya meraklı olacak ve kitapları sevecektir. Keza hayvan ve doğa sevgisi, merhametli ve yardımsever olmak gibi insancıl değerler de anne tarafından aşılanacak olan son derece önemli değerlerdir.

Büyük Atatürk, bunun için kız çocuklarının eğitimine çok önem vermiştir ve her vesileyle bu konuya dikkat çekerek, geleceğin anneleri olacak kız çocuklarının çok iyi yetiştirilmelerini – hayata dair yararlı bilgilerle ve insancıl değerlerle donatılmalarını, meslek sahibi olmalarını ve böylece kendi ayakları üzerinde durabilen, özgüvenli, çalışkan ve güçlü bireyler olmalarını istemiştir; istemiştir ki kız çocukları “kişilikli, güzel ahlâklı, duyarlı, bilgili, ulusal kimliğine ve atalarına saygılı, milletine ve doğaya yararlı vatansever gençler” yetiştirebilsinler.  Aynı tüm gelişmiş – medeni Batılı ülkelerde olduğu gibi… Çünkü gelişmiş – medeni ve özgür ülkelerde yaşayan insanlar, çocuklarını sözünü etmiş olduğumuz insancıl değerlerle ve yararlı bilimlerle yetiştirirler;  bunun için vatandaşlar, vatanlarını – doğayı – hayvanları sever ve korurlar; bu medeni ülkelerde insana, düşüncelerine ve emeğine saygı duyulur – değer verilir:   Uğur Mumcu ve O’nun gibi gerçekleri araştıran, yüreklilikle dile getiren, yazan ve milletini aydınlatan değerli aydınlar,  uygar ülkelerde büyük saygı görür ve ödüllendirilir ama asla öldürülmezler!

O halde bir ülkede en büyük yatırım, “İNSANA ve ÖZGÜR BİLİME” yapılan yatırımdır diyoruz; Batılılar bu gerçeği henüz ortaçağlarda “Rönesans ve Reform” atılımlarıyla keşif etmeye başlamış, böylece “insana, özgür düşüncesine, eğitimine – gelişimine ve bilime” gittikçe artan önem vermiştir. Onların her açıdan ilerlemelerinin temelinde işte bu mutlak gerçek yatmaktadır. Genel olarak Türkiye’deki aydınlar, bu konulara maalesef pek değinmek istemezler, çünkü onların, ekmeğini yedikleri Ulusu aydınlatmak ve bilinçlendirmek gibi bir niyetleri ne yazık ki yoktur!  Oysa bir ülkede çocuklar “doğru sözlü, akıllı,  ahlâklı, özgür düşünceli, bilgili ve bilinçli yetiştirilirlerse”, bu olumlu gelişme o ülkedeki yaşamın istisnasız her alanına yansıyacaktır. Şöyle ki; aile ilişkilerine – sosyal yaşama – eğitim sistemine – üretime – dinsel inanca – çocukların ve doğanın korunmasına – okullara – trafikte saygıya – hatta yerinde siyasal seçimler yapılmasına dek son derece olumlu katkıları olacağı kesindir.  Ancak 1938 sonrası Türkiye’sinde birileri böylesine bilgili ve bilinçli Türk gençleri yetişsin istemiyor!

Aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi, bir kez daha Türk Çocukları ve Gençleri “Köklü Milli Kimliğinden, Kahraman Atalarını Tanımaktan ve Binlerce Yıllık Göz Kamaştıran Tarihinden” yoksun bırakılmıştır! Oysaki Büyük Atatürk onların öyle yetiştirilmesini istemiştir ki, her biri, köklü milli kimliğinin ve tarihinin bilincinde olsun, kahraman atalarını iyi tanısın – onları örnek alsın ve onlardan manevi güç alsın, geçmişte Türk Milletine kurulan tuzak ve tehlikelerden haberdar olsun, sürekli uyanık ve dikkatli olsun ve böylece vatanının tam bağımsızlığını ve cumhuriyetini titizlikle koruyabilsin. Ayrıca O, Türk Gençlerinin vatansever olmalarını “Ben vatanıma nasıl faydalı olabilirim, Vatanıma ve Milletime nasıl hizmet edebilirim, onları nasıl koruyabilirim – nasıl kalkındırabilirim  anlayış ve çabasıyla, azimle ve zevkle çalışsınlar istemiştir.  İşte Büyük Atatürk, böylesi “iyi vatandaşların – iyi görevlilerin – iyi devlet adamlarının – iyi askerlerin” yetiştirilmesini hedeflemiştir: O’nun en temel hedefi, Aziz Türk Milletini en ileri uygarlık düzeyine taşıyacak olan uygulamaları bir bir yaşama geçirmek ve Türkiye Cumhuriyetini  dünyanın en  uygar,  en güçlü  ve en saygın devletleri arasında görmekti. Ancak O’nun bu değerli plan ve hedefleri, 1938 sonrası önemsenmemiş, hatta tümüyle terk edilmiştir! Hem de T.C. Devletinin iktidarına talip olan, Türk Milletinin temsil edildiği TBMM’nde “Atatürk ilkelerine, milli hedeflerine ve devrimlerine ve de Türk Milletine sadık kalacaklarınailişkin Türk Milletine söz verip – yeminler edenler  tarafından terk edilmiştir!    

Büyük Atatürk’ün olağanüstü çabası, dehası, ilmi ve cesareti sayesinde Türk Milleti, dünyada bilinen en saygın – en insancıl siyasal rejim olan “Cumhuriyete – Milletin Kutsal İradesinin Temsil Edildiği Parlâmenter Sisteme kolayca ve zahmetsiz kavuşmuştur. Ancak Türk Milleti, halkın iradesine,  Sosyal Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğüne dayanan, eşitlikçi, adil ve çağdaş Cumhuriyet Rejiminin kıymetini maalesef ki bilememiş, onu lâyığıyla koruyamamış, Cumhuriyet kurumlarının sağlam bir biçimde yerli yerine oturmasını ve güçlenmesini sağlayamamıştır! 1938 sonrası ne yazık ki bir kez daha gevşekliğe kapılan Türk Ulusu, henüz yakın geçmişte yaşadığı “korkunç acıları, aşağılanmaları, baskıları, işgalleri, tecavüzleri, katliamları, yıkımları ve bin bir güçlükle – yokluklar içinde yaşadığı ölüm kalım savaşını – Büyük Kurtuluş Savaşımızı” çok çabucak unutuvermiş; hatta “tehlikeler ve tehditler artık tümüyle geçti ve eskide kaldı” sanma aymazlığına düşmüştür!

Oysaki ülke içindeki ve dışındaki Türk düşmanları yok olmamışlardır, onlar ezeli düşmanlıklarından ve hedeflerinden de asla vazgeçmemişlerdir; yalnızca Büyük Atatürk tarafından bir süre (1922 – 1938) ürkütülüp, sindirilip, durdurulmuşlardır. Nitekim yerli ve yabancı Türk düşmanları, 1938 sonrası farklı plan ve stratejilerle hemen harekete geçmekte hiç gecikmemişler, ancak dışarıdan saldırılarla, açık savaş ve işgallerle kaleyi fethedemeyeceklerini anlamış olduklarından, bu kez farklı taktikler uygulayarak, örneğin “ajanlar sağlayarak, diplomatik ilişkiler geliştirerek, ülke içinde sadık işbirlikçiler bularak ve kendi çıkarları yönünde antlaşmaları iktidarlara imzalatarak vs…”  kaleyi içten fethetmeyi hedeflemiş ve başarmışlardır. 

Genel olarak Türk Milleti ise, tüm bunlardan habersiz kalmış –  aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi  “kendini  yöneten  –  tüm yazgısını ve geleceğini belirleyen yöneticilerin geçmişlerini – sözlerini – uygulamalarını araştırma ve sorgulama zahmetine girmeden”, gözü kapalı onlara inanmayı tercih etmiştir! Ne yazık ki genel olarak Türk Milleti “futbol takımı tutar gibi siyasal partiler tutmuştur ve film yıldızı tutar gibi parti liderlerine, onların sahip olmadıkları özellikler yükleyerek onlara hayranlık duymuş ve peşinden gitmiştir…” Böylece Türk  Ulusu bir  kez  daha fena aldanmış ve zarardan – zararlara uğramıştır… Binlerce yıllık köklü geçmişi olan, antik ataları – akrabaları muhteşem medeniyetler ortaya koyan, tarihinin hiçbir döneminde başka bir milletin emri altına girmeyen Özgür Ruhlu Aziz Türk Milleti ve onun Aziz Vatanı “Türkiye” 21. yüzyılda, “geçmişinin büyük bir bölümü sömürge yönetimi altında geçmiş, henüz yakın zamanda bağımsızlığını kazanabilmiş, örneğin Çin, Hindistan ve kimi Afrika ülkelerinden” bile maalesef gerilerde kalmıştır!

Tarihten günümüze Türk Atalarımız, kurdukları pek çok Türk Krallığının – Devletinin – İmparatorluğunun yönetimine yabancıları getirmekte sakınca görmemiş ve sonunda devlet yönetimini ellerinden kaçırıp, dışlanmışlar ve kurdukları devletlerin hepsi de batmış – gitmiştir. Aynı durum Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinde de aynen böyle olmuştur. Pek çok özelliğinin yanı sıra, mükemmel de bir tarihçi olan Büyük Atatürk, söz konusu bu tarihi gerçekleri çok iyi bildiğinden, şu vasiyette bulunmuştur: “Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek – başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten, hiçbir zaman geri kalmasın.” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk – Söylev, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1999, s. 811.) Türk Milleti olarak bizler, Atamızın bu yaşamsal uyarısını – öğüdünü – vasiyetini  dikkate alıp, uyguladık mı?

Demek ki yıllardır “Biz Atatürk’ün askerleriyiz, Onun izindeyiz; Türkiye lâiktir, lâik kalacak vs…” gibi sloganlar atmak yeterli olmamaktadır! Sözle peynir gemisi yürümüyor… Bu bağlamda Türk Ulusunun gözünü açmaya, uyandırmaya ve onu aydınlatmaya çalışan vatansever İYİ İNSANLAR elbette var olmuştur; hem Osmanlı devrinde olmuştur, hem de 1938 – 2018 döneminde olmuştur, ancak onlar da ne yazık ki geniş halk desteğinden yoksun kaldıklarından, azınlık durumuna düşmüş, sesini duyuramamış ve çeşitli cezalara çarptırılarak, sürgün edilerek, zindanlara atılarak, korkunç işkencelere ve suikastlara maruz kalarak, ne yazık ki susturulmuşlardır!

O halde bizler gerçekten samimi Atatürkçüler isek ve gerçekten Onun izinden gitmeye kararlıysak, her şeyden önce Büyük Atatürk’ü çok iyi tanımamız, O’nun düşüncelerini, ilkelerini ve hedeflerini çok iyi bilmemiz ve sahip çıkmamız gerekir. O’nun bizlere rehber olsun diye yazmış olduğu NUTUK’u çok dikkatlice, yavaş – yavaş, hatta yineleye yineleye okumalıyız, iyice belleğimize yerleştirmeliyiz.. Büyük Atatürk’ümüzün son derece yerinde – zaman üstü – yanılmaz öngörülerine ve ilkelerine sahip çıkabilmek, “Türk Ulusunu bilgilendirmekle, Ulus olarak aramızda güçlü bir birlik – beraberlik  ve destek bağları kurmakla ancak olanaklı olur.  

İçten bir Atatürkçü olan Sayın Uğur Mumcu da Büyük Atatürk’ü çok iyi tanımış ve O’nun yolunda sözle değil  “eylemle – yüreklilikle yürüyerek”, Ulusunu aydınlatmak için savaşmış, yürekli bir kahramandır.  Ne mutlu O’na! İyi bir insan olarak yaşamış ve iyi bir insan olarak dünyadan ayrılmış, gönüller fethederek, ölümsüzlüğe kavuşmuştur. Sayın Uğur Mumcu’nun anlamlı yaşam öyküsünde görüldüğü üzere savaş salt kılıçla – topla – tüfekle yapılmaz, Uğur Mumcu savaşını “beyniyle, vicdanıyla – yüreğiyle sesiyle, kalemiyle” yapmıştır; onun salt gerçekleri yazan kılıçtan keskin – kutlu kalemi, Türk düşmanları için son derece ürkütücü olmuştur… Onun içindir O’nu sinsice – kalleşçe katlettiler.

Sayın Uğur Mumcu, Türk düşmanlarıyla kahramanca savaşmış – onların maskelerini alaşağı indirip – deşifre etmiş, kahraman bir Türk Askeri ve Şehidimizdir.  O halde Türk Ulusu olarak bizim, Uğur Mumcu’ya ve O’nun gibi içten Atatürkçü – özverili vatan evlatlarına vefa ve minnet borcumuz vardır… Onların, her birimizin üzerinde “kul hakları” vardır: Bu borcu ancak ve ancak onları anlayarak, kitaplarını dikkatlice okuyarak – sözlerinden ders çıkartarak – ibret alarak ve bilinçlenerek ödeyebiliriz. Kısacası tam bağımsız, onurlu ve özgür bir millet olarak yaşamamızı devam ettirmek istiyorsak”, ulusal belleğimiz olan TARİH BİLİNCİNE” mutlaka ve mutlaka sahip olmamız gerekmektedir. Kurtuluş bilimdedir – bilgidedir, çünkü doğru ve yansız kaynaktan gelen bilgi, bizleri uyanık, dikkatli ve güçlü kılacaktır. O halde aşağıda yer alan konuları “doğru kaynaklardan” öğrenmemiz ve öğretmemiz kaçınılmazdır; 

  1. Yansız Osmanlı ve Avrupa Tarihi; padişahları tanımak, onların Türk karşıtı siyaset ve uygulamalarını bilmek,
  2. Mustafa Kemal Atatürk’ü iyi tanımak, düşüncelerini, ilkelerini ve hedeflerini iyi bilmek ve anlamak,
  3. Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük emek vererek yazdığı, tarihi gerçekleri bizlere anlattığı ve bizleri uyardığı NUTUK’U dikkatlice ve birkaç kez okumak,
  4. 1938 sonrası “Atatürk’ün Öngördüğü Milli İlkelerin ve Politikaların” nasıl terk edildiğini; kimlerin “dışa bağımlılık” sürecini başlattığını öğrenmek…
  5. Türkiye’yi tek taraflı bağlayan ve tam bağımsızlığımıza ağır darbe indiren ABD ile yapılan, pek çok “ İkili Antlaşmaların” iç yüzünü bilmek,
  6. Türkiye’ye “sözde danışman” adı altında doluşan ABD’li görevlilerden ve başında
    ABD elçisinin bulunduğu, eğitim sistemimizi yönlendiren “Eğitim Komisyonundan
    haberli olmak,
  7. Batının tarihi hedefleri – kendi dışındaki milletlere (yani Beyaz, Hıristiyan ve Avrupalı olmayan) milletlere karşı asla değişmeyen, bildik zihniyet ve uygulamaları,
  8. İngilizce veya Fransızca özgün Avrupa Birliği Türkiye İlerleme Raporlarını okumak;
    (3 – 4 rapora göz atılırsa, Türk Ulusuna dayatılan ölüm fermanı “Sevr’i” aratmadığı anlaşılacaktır…)
  9. Halil İnalcık, Türkkaya Ataöv, Enver Ziya Karal, Şerafettin Turan, Doğan Avcıoğlu,
    Niyazi Berkes, Tarık Zafer Tunaya, Faruk Sümer, Necdet Sevinç, Necdet Sakaoğlu
    (Osmanlıda Eğitim Tarihi) Alphonse De Lamartine (Osmanlı Tarihi), Justin McCarthy,
    Neşri
    (Osmanlı Tarihi), Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu, Atilla İlhan, Oktay Sinanoğlu, Turgut Özakman, Yaşar Nuri Öztürk, Sinan Meydan, Erol Manisalı ve onların çizgisinde bilimi –  yani salt gerçeği esas alan, “bilimsel gerçeklerden asla ödün vermeyen, bağımsız – değerli araştırmacıların ve hocaların kitapları mutlaka okunmalıdır.
    Zahmetsiz – emeksiz, kuru kuruya  insan ve vatan sevgisi olmaz!
     

O halde Büyük Atatürk’ün ulusal düşünce ve ilkelerini cesaretle, hatta canlarını ortaya koyarak savunan Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu, Ali Gaffar Okan, Adnan Kahveci, Recep Yazıcıoğlu, Eşref Bitlis, Engin Arık ve akademik ekibi, hunharca katledilen Aselsan’ın üç değerli mühendisi;  geleceği henüz 1940’lı yıllarda gören ve milletini uyandırmaya çalışan değerli Türk Akademisyen Hocalar, 68 Kuşağı Kahraman Türk Gençliği (Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan…) ve bu kısıtlı yerde adını sayamadığımız daha nice değerli – aydın vatan evlâtlarını” iyi tanımadan ve “Onlar neden katledildiler?“ sorusunun yanıtını bilmeden, onları anlamış ve gerçekten takdir etmiş olamayız!

Onların pek çoğu bizler için ve aziz vatanımız için canlarını feda ettiler. O halde bu değerli vatan evlâtlarını unutmamak demek, ancak ve ancak tarih bilinci kazanmakla ve onları doğru anlamakla, izlerinde yürümekle, taşıdıkları “anti-emperyalist – tam bağımsız – özgürlük bayrağını dalgalandırmakla ve onların canları pahasına elde ettikleri bilgileri ulusumuza yaymakla olanaklı olacaktır.  

Biz vatanseverlere, unutulmaz bir acı veren Uğur Mumcu katliamı üzerinden tam 26 yıl geçmiştir! Sayın Uğur Mumcu’nun vatanı ve milleti için canhıraş ortaya koymuş olduğu “değerli araştırmaları, konferansları, TV programları, Türk ve İslâm düşmanlarıyla ilgili son derece önemli ve çarpıcı bilgileri, dincileri – yani Atatürk düşmanı tarikatları deşifre eden yaşamsal önemde saptamaları ve büyük emeklerin ürünü olan kitapları”, hepsi de bizleri uyaran ve yolumuzu aydınlatan birer ışıktır. Peki Türk Milleti bu ışıktan 26 yıl içinde gerektiği gibi yararlanabilmiş midir? Ne yazık ki hayır. O’nun “son derece kritik bilgilerle dolu bu değerli kitaplarının” yeterince dikkate alındığını, yaygınlaştırıldığını, paylaşıldığını ve milletçe okunmasının sağlandığını söyleyebilmek, maalesef olanaklı değildir! O değerli insan, vatanı için üstüne düşen görevleri fazlasıyla yerine getirmiştir; ancak “Türk Ulusu” olarak ya bizler, üstümüze düşen görevleri yerine getirebildik mi???

26 yıldır, Uğur Mumcu’yu anma etkinlikleri yapılıyor; O’nu minnetle anmak ve gündeme getirmek elbette güzel, ancak bu yeterli midir? Kanımca değil! O’nun tehlikeli koşullar altında araştırdığı, emek verdiği, hatta yaşamını ortaya koyarak yazdığı kitaplarından Türkiye’de kaç kişi haberli, kaç kişi bunları rahatça sağlayıp, okuyabilmiştir? Ben bile, pek çok sahafı gezerek zorlukla bulabildim (2. el – eski-dökülen kitaplar) Neden bu kitapların hepsi yeniden sağlam ciltlerle bastırılıp, herkesin kolayca alacağı uygun fiyatlarla satılmıyor, belde ve köy okullarına bedelsiz dağıtılmıyor?

Bilgi paylaştıkça çoğalır; eminim ki o değerli insan da hayatta olsaydı, uğruna canını feda ettiği milletinin, “onun bu yapıtlarını okumalarını, aydınlanmalarını ve yaşamlarına yön veren siyasetçileri sorgulayarak, yerinde seçimler yapmalarını bütün yüreğiyle arzu ederdi. Zaten O’nun araştırmalarının – çalışmalarının temel çabası ve hedefi de buydu.  O halde madem Sayın Uğur Mumcu adına bir “Vakıf” kurulmuştur, o halde bu Vakıf tüm enerjisiyle, O’nun aydınlatıcı bilgilerini içeren kitaplarını geniş halk kitlelerine ulaştırmak, yaymak ve okutmak için var gücüyle çalışmalı diye düşünüyorum…

Bu vesileyle, Sayın Uğur Mumcu’nun, tüm vatanseverlerce mutlaka, ama mutlaka okunması   gereken kitaplarını  önermek  istiyorum; 1) Suçlular ve Güçlüler (Tekin Yayınevi, 1984: 1938 sonrası Türkiye’de, yani geçmişten günümüzde neler olduğunun “gizlenen perde arkasını” anlamak isteyen her vatansever bu kitabı mutlaka bulmalı ve okumalıdır.); 2) 1940’ların Cadı Kazanı (Tekin Yayınevi, 1995)”; 3) Rabıta (1938 sonrası emperyalist güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından sahneye konan dinciliğin geçmişi – temeli, yani içyüzü  deşifre  edilmiştir: İlk  Basım  1987:  30. Baskı 2017 um:ag Vakfı Yayınları); 4) Kürt Dosyası (tamamlayamadığı – maalesef yarım kalan son yapıtı: Tekin Yayınevi 1994).

Bu kitapların hepsi de kapsamlı araştırmaların değerli ürünleri olup, her biri Türkiye’nin siyasal geçmişine muazzam bir ışık tutarak, geçmişimizi güneş gibi aydınlatmakta ve bugünlere nasıl geldiğimize tam bir açıklık getirmektedir.  Yazıma son verirken dürüst – değerli vatan evlâdı, onurlu ve yiğit insan, yani iyi bir insan olan Uğur Mumcu’yu en derin saygı, sevgi ve minnet duygularımla yürekten selâmlıyorum; O’nun bu dünyadan vatan aşkıyla ayrılan kutlu ruhunun selâmlarımızdan, dualarımızdan ve O’nu hiç unutmadığımızdan haberli olmasını diliyorum…
***
[1] Güzel bir Türk Atasözümüz der ki; Katranı kaynatsan olur mu şeker, her şey cinsine çeker; katır teper, köpek ısırır, sonradan sonraya beyliğe yeltenen, zalim olur, ne İNSAN kıymeti bilir, ne hatır.” 

24 KASIM “ÖĞRETMENLER GÜNÜ” KUTLU OLSUN

BAŞ ÖĞRETMENİMİZ BÜYÜK ATATÜRK’ÜN VE ONUN BİLİM YOLUNDAN ASLA ŞAŞMAYAN – VATANSEVER ÖĞRETMENLERİNİN 24 KASIM “ÖĞRETMENLER GÜNÜ” KUTLU OLSUN!

Güzide Filiz TUZCU
Milli Bilinç Sahibi Vatansever Dostlar,

Bir çocuğa, anne – baba ve yakın büyükleri  (büyükbabalar – büyükanneler – teyzeler – dayılar – halalar, amcalar vs…)  tarafından verilecek olan ilk eğitim ve terbiyeden hemen sonra, o çocuğun karakterini biçimlendirecek olan; ona en doğru yolu gösterecek yararlı bilgileri, düşünceleri, ilkeleri ve yaşamı boyunca unutamayacağı güzel öğütleri verecek olan kişiler, elbette onun öğretmenleri olacaktır.

Bunun içindir ki, bir ulusun geleceği olan çocukların  ve gençlerin milli ve doğru eğitilmeleri, o millet için yaşamsal derecede büyük önem taşır.

Şöyle ki;  her çocuğa “ulusunu,  vatanını, Türk Büyüklerini  – Atalarını tanıtacak, saydıracak  ve sevdirecek olan; her çocuğun aklını çalıştırması, düşünmesi, araştırması – okuması, sorgulaması, salt gerçekleri öğrenmesi ve bu gerçekleri cesurca dile getirmesi için teşvik edecek olan; her çocuğun dilini, dinini, tarihini ve kültürünü çok iyi bilmesini  ve bunları titizlikle korumasını,  böylece her çocuğun ailesine – çevresine ve vatanına faydalı bireyler olmalarını  sağlayacak olan kişiler elbette öğretmenler olacaktır.

Bu vesileyle Baş Öğretmenimiz Büyük Atatürk’ün “Eğitim ve Öğretim ile ilgili yol gösterici  – son derece değerli sözlerine dikkat çekmek isterim:

  • EĞİTİM, bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum halinde yaşatan veya bir milleti esaret ve sefalete terk eden terbiyedir.” 

(Unutmayalım ki Osmanlı devrinde Türk çocuklarına ve gençlerine dayatılan sözde eğitim, Türk Milletini maalesef tutsaklığa ve sefalete terk etmiştir: Çünkü bu eğitim, Türklere tümüyle yabancı bir dil ezberleriyle – Arapçayla – körpe beyinleri uyuşturan – körelten, düşünmeyi – sorgulamayı yasaklayan, yalnızca padişahlara, devşirme yöneticilere ve ne söylediğini kendi bile anlamayan, çocuklara şiddet ve korku salmayı marifet sayan molla kılıklı hocalara biat etmeyi öğretmekten öteye gidememiştir! Hele Türk kız çocukları,  okumak – aydınlanmak, toplumda yararlı meslekleri yürütmek hakkından tümden yoksun bırakılmışlardır! Kanımca Koskoca Osmanlı İmparatorluğunu zamanla çökmeye götüren en baş sorun da, işte bu Arap diline, yasakçı geleneğine ve biat kültürüne dayanan kara zihniyet olmuştur… )

  • “Bir millet, irfan / bilim ordusuna sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan / bilim ordusuna bağlıdır.”
  • Milli Eğitim Işığının, memleketin en derin – ücra köşelerine kadar ulaşmasına ve yayılmasına özellikle dikkat ediyoruz.”
  • Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak Milli Eğitimle olur ve bu eğitimin sosyal hayatımızın ihtiyaçlarına ve çağın gereklerine uygun olması gerekir.”
  • HÜKÜMETİN EN VERİMLİ VE EN ÖNEMLİ GÖREVİ, MİLLİ EĞİTİMLE İLGİLİ İŞLERİDİR.”
  • “MİLLİ  EĞİTİMİN GAYESİ, YANLIZ HÜKÜMETE MEMUR YETİŞTİRMEK DEĞİLDİR, DAHA ÇOK
  • MEMLEKETE AHLÂKLI, KARAKTERLİ, CUMHURİYETÇİ, DEVRİMCİ, OLUMLU, ATILGAN, BAŞLADIĞI İŞLERİ BAŞARABİLECEK KABİLİYETTE, DÜRÜST, DÜŞÜNCELİ, İRADELİ, HAYATTA KARŞILAŞACAĞI ENGELLERİ AŞMAYA KUDRETLİ, KARAKTER SAHİP GÜÇLÜ GENÇLER YETİŞTİRMEKTİR.  BUNU İÇİN,  ÖĞRETİM PROGRAMLARI VE SİSTEMLERİ BU GAYEYE GÖRE DÜZENLENMELDİR.”  
  • “OKUL GENÇ BEYİNLERE, İNSANLIĞA HÜRMETİ, MİLLETE VE VATANA SEVGİYİ, ŞEREFİ, BAĞIMSIZLIĞI ÖĞRETİR.  BAĞIMSZIK TEHLİKEYE DÜŞTÜĞÜ ZAMAN, ONU KURTARMAK İÇİN TAKİP EDİLMESİ GEREKEN GÜVENLİ YOLU BELLETİR…”
  • “ÖĞRETMENLER, ORDULARIMIZIN KAZANDIĞI ZAFER, SİZLER VE SİZİN EĞİTİM ORDULARINIZ İÇİN YANLIZ ZEMİN HAZIRLADI…  ÖĞRETMENLER, GERÇEK ZAFERİ SİZLER KAZANACAK VE DEVAM ETTİRECEKSİNİZ VE MUTLAKA BAŞARILI OLACAKSINIZ. BEN VE ARKADAŞLARIM DA SARSILMAZ BİR İMANLA, SİZLERİ TAKİP EDECEĞİZ VE SİZİN KARŞILAŞACAĞINIZ ENGELLERİ ORTADAN KALDIRACAĞIZ.” 

    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

(Kaynak: ATATÜRKÇÜLÜK: ATATÜRK’ÜN GÖRÜŞ VE DİREKTİFLERİ, CİLT 1, Milli Eğitim Bakanlığı  Yayınları – Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, s. 291 – 305.)

Çok üzülerek ifade etmek isterim ki, Büyük Atatürk‘ün rehber niteliğinde – bizler için yaşam kurtarıcı – bu değerli sözleri ve vasiyeti 1938 sonrası maalesef dikkate alınmamıştır; hatta daha da vahimi, Milli Eğitimimiz, ABD’nin istemiyle kurulan, başında Amerikan Elçisinin bulunduğu, dört Türk, dört Amerikalı üyeden oluşan “EĞİTİM KOMİSYONU’NUN” ellerine terk edilerek, “MİLLİ olmaktan” çıkarılmıştır! Bir başka deyişle Büyük Atatürk’ün büyük bir duyarlıkla önem verdiği ve öngördüğü, “Türk Milletinin tam bağımsız, aydınlık, refah ve güvenli geleceğinin temel güvencesi” olan Milli  Eğitim Sistemimize son verilmiştir.  

Böylece Binlerce Yıllık Köklü Türk Tarihimiz başta olmak üzere Türk  Milleti için yararlı ve mutlaka gerekli olan tüm dersler ve kitaplar tahribata uğratılmış, üniversiteler özgürlük ve bağımsızlıklarını yitirmeye başlamış, ülke çapında aydınlanma seferberliğinin ışıkları olan Köy Enstitüleri, Halk Evleri ve Halk Odaları bir bir kapatılmışlardır!

Bu öğretmenler gününde, tüm öğretmenlerin bu yaşamsal hususları yeniden anımsamaları, öğrencilerine de anımsatmaları ve

  • “Tek Kurtuluş Reçetemiz  Olan Büyük Atatürk’ün Rehberliğinden – Aydınlık Yolundan 

ayrılmamaları  dileğiyle…

Saygılarımla…
================================
Saygın okurumuz ve sitemiz yazarlarından Güzide Filiz Tuzcu hanımefendinin bu önemli yazısını yayınlamakta geciktiğimiz için özür dileriz.. (A. Saltık)

ÎSLÂM’I DOĞRU ANLAMAK

ÎSLÂM’I DOĞRU ANLAMAK

Dostlar,

Sitemizin değerli yazarlarından Sn. Güzide Filiz Tuzcu hanımefendi, “İSLAMI DOĞRU ANLAMAK” başlıklı özgün bir monografisini bizimle paylaşmak inceliği gösterdi. Kendisine teşekkür ederiz. Çalışma 35 sayfa dolayında. Sitemizin tasarımı ne yazık ki tümünü birden yayınlamaya uygun değil. Bu yüzden giriş, ilerleyen sayfalardan bir alıntı ve sonuç bu sayfada aktarılmış, tüm metin için ise erişke (link) verilmiştir. Bu Erişke tıklanarak 35 sayfalık tüm metni pdf olarak çağırıp okuyabilirsiniz. Doğallıkla, konuk yazarların görüşleri kendilerini bağlamaktadır. (ISLÂM’I _DOGRU_ANLAMAK)

Sevgi ve saygı ile. 08 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
================================================

Konuk yazar :
Güzide Filiz TUZCU

GİRİŞ

        İslâm Dini, Yüce Allah[1] tarafından peygamber seçilen Hz. Muhammed aracılığıyla ve bu dininin tek ve biricik kaynağı olan KURAN ile insanlık âlemine tebliğ edileli 1400 yıl olmuştur; Türklerin İslâm Dinini kabul etmeleri ve özümsemelerinin üzerinden ise yaklaşık 1000 küsur yıl geçmiştir! Evet yaklaşık “1000 küsur yıldır” genel olarak Türkler Müslüman’dır, hatta Türkler Müslüman olmakla kalmamışlar, İslâm’ı en doğru şekilde anlayan – temsil eden ve İslâm uğruna Hıristiyan haçlı ordularına karşı cesurca savaşarak, İslâm Dininin korunmasına – yayılmasına ve devamına büyük katkılar sağlayan kahraman bir millet olarak da tarihi kayıtlara geçmişlerdir.[2] Söz konusu bu süre, aslında oldukça uzun bir süredir ve bunca zaman zarfında Müslüman Türklerin Kuran’da belirtilen – İslâm’ın kalbi – özü olan “Müslüman olabilmenin esaslarını – inançlı olabilmenin olmazsa olmaz ilkelerini – Yüce Allah’ın uyarılarını – emirlerini – yasaklarını, açıkça günah diye belirttiklerini ve de açıkça “bu insanlar benim düşmanımdır, bunlardan uzak durun” dediklerini” çok iyi bilmeleri, hatta iyice hafızlarına kazımaları gerekirdi!  Peki öyle olmuş mudur? Maalesef ki hayır!

        Örneğin Kuran’a göre her şeyden önce bir Müslüman Allah’tan başka hiç kimseden, ama hiç kimseden çekinmemeli ve korkmamalıdır ve de Allah’ın emirlerine her zaman – her yerde…
==================================================
Dipnotlar..
[1] Bazı Arap severlerin, ya da Arap emperyalistlerinin iddia ettikleri gibi “Allah Adı”, kesinlikle ve kesinlikle Arapça değildir. Allah adı, Yüce Allah ile ilgili tüm kutsal sıfatları içinde barındıran, özel – orijinal ve eşsiz bir addır (örnekler; Rahman  – herkese merhamet eden, acıyan – şefkat gösteren, Rahim – Koruyan, kollayan,  merhametini esirgemeyen,  Melik – Bütün kâinatın mutlak ve gerçek sahibi,  Hâlik – Her şeyi yoktan var eden, Kahhâr – Her şeye, her istediğini yapacak güce sahip olan, kudreti yeten, Rezzâk – Rızıkları yaratan ve kullarına bahşeden vs…)  Tek Olan Yaratıcı,  bizzat Kendisine “ALLAH” adını vermiştir.

[2] Türklerin, İslâm hususunda yaptıkları fedakârca hizmetleri ve sağladıkları önemli katkıları en net ve adaletli bir şekilde anlatan kişiünlü Tunuslu İslâm Bilgini – İslâm Hukukçusu, Felsefeci İbn-Haldun  (1332 – 1406) olmuştur. O, şu çarpıcı hususlara dikkat çekmiştir;Hz. Muhammed’in öncülüğünde İslâm’ın tarihsel gerçeği “dürüstlük – eşitlik – yardımlaşma – dayanışma – yiğitlik” yönündeki ilk saf gelenekleri, Hz. Muhammed’in vefatından sonra Emevi Devleti tarafından kanla bastırıldıktan sonra hilafet saltanata dönüştürülmüş ve iktidar babadan oğula geçerek ebedileştirilmiştir!  Sözde Sünni İslâm, zümre (sınıf) çıkarlarının peşinde koşan görüşün adı olmuş, bu nedenle Ehl-i Sünnet yolu, yerini bağnaz İslâm’a – İslâm Ortodoks’una bırakmıştır.  Orta Asya Türkleri ise, yüzyıllar süren uğraşlarında gittikleri bölgelere dayanışmaya dayanan, eşitlikçi ve adaletli “demokratik geleneklerini” sürekli aktararak, İslâm’a taze kan taşımışlar ve Horasanlı Türkler İslâm’ı adeta yeniden diriltmişlerdir. Türklerdeki kurultay – dayanışma meclis geleneği, Alplik – Yiğitlik geleneği, sosyal ve siyasal hayattaki bütün demokratik gelenekler,  doğudan batıya doğru  evrensel nitelikler göstermiştir… Eski Türk Beylerinin ne kadar serveti varsa, umumiyetle  “İl’e – yani Devlete” aitti. Türk Beylerinde tamah ve haset yoktu; Türk Beyleri idaresi altındaki halkı yedirip, içirmek, giyindirmek, korumak ve borçlarını ödemekle yükümlüydü. vs…”  Ümit Hassan, İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, Sevinç Matbaası, Ankara, 1977, s. 77, 78, 80, 186.  (Kadim Türk Devlet anlayışında var olagelmiş demokratik gelenekleri ve Türk Devlet Başkanlarının halkını iyiliğini – refahını düşünmesini, onları koruyucu – kollayıcı özelliklerini  ünlü Türk Büyüğümüz Ziya Gökalp de ayrıntılı olarak vurgulamıştır; Türkçülüğün Esasları (1997) ve Türk Uygarlığı Tarihi (1991), her ikisi de İnkılâp Kitabevi Yayınları)
*****
……
……
devamla….

Öyle ki Büyük Atatürk, din ile ilgili söz konusu bu “vahim toplumsal çelişki ve sorunu”, henüz  öğrencilik  yıllarından  itibaren fark etmiş, din ile ilgili kişi ve olayları gözlemlemiş ve daha ileriki yıllarda, bilhassa Balkan Savaşında ve Kurtuluş Savaşı Sürecinde dinin, emperyalist batılı güçlerceTürkler aleyhine nasıl bir silah gibi kullanıldığını, din bahanesiyle Türklerin nasıl kandırıldıklarını, yine din baskısıyla gerici isyanlar ve iç savaşlar çıkartıldığını, binlerce Türkün kanının ve canının nasıl telef edildiğini, kardeşin kardeşe nasıl kırdırıldığını” bizzat görmüş ve yaşamıştır.  Onun içindir ki O BÜYÜK DAHİ – O BÜYÜK İNSAN – O BÜYÜK DEVLET ADAMI, Türk Milletinin samimi ve köklü dini inancı olan İslâm’ı,  onun tek ve en doğru kaynağından, yani  “KURAN’DAN”, anlaşılarak  öğrenilmesine çok büyük önem vermiştir. Böylece samimi olarak “Atatürkçü olan, Onun düşünce, ilke ve hedeflerine saygılı olan bir kişinin”, İslâm Dinini dışlaması ve böyle önemli bir konuyu ehil olmayan – yobaz ve gerici unsurların ellerine terk etmesi düşünülemez bile!

       Ancak fiiliyatta genel olarak “Biz Atatürkçüyüz, Atatürk’ün izindeyiz diyerek, makam odalarına dev Atatürk fotoğrafları asanlar, O’nun adını dillerinden düşürmeyenler ve Atatürkçülüğü hiç kimselere bırakmayanlar…”, Türk toplumunun kültürel değerlerinin başında gelen “İslâm Dinine” yıllardır gereken önemi maalesef vermemişler, hatta hiç anlamadan – bilgi sahibi bile olmadan bu dini “gericilik sayarak – Arap’ın dini diyerek” küçümsemiş ve tümüyle dışlamışlardır! Bu bağlamda Büyük Atatürk’ün İslâm Dininin doğru anlaşılması yönünde göstermiş olduğu takdire ve saygıya şayan üstün çabaları, 1938 sonrasında, “yaşadığı toplumdan kopuk – toplumun kültürel değerlerini anlamayan – anlamadığı halde küçümseyen sözde aydınlarca ve yeniden dinden nemalanmak isteyen sözde şeyhler  ve tarikatlarca, ve de sırf oy kaygısıyla hareket eden, bu yüzden tüm bu kötü niyetli  kişilere, yanlışlara – hurafelere – şekilciliğe göz yuman siyasetçilerce” Kuran’ın tebliğ ettiği “Gerçek İslâm Dininin Anlaşılması ve Uygulanması”, bir kez daha  engellenmiştir!  Aynı Osmanlı Devrinde olduğu gibi…

O halde “düşünen, sorgulayan, kişi ve olayların arka düzleminde yer alan gerçeği ortaya çıkarmayı hedefleyen bir Türk Bilim İnsanı olarak, bu önemli konu üzerinde de etraflıca düşünmemiz ve gerçeği araştırmamız gerekmez miydi? Elbette ki gerekirdi… Bizde öyle yaptık ve diğer çalışmalarımızın yanı sıra İslâm’ı da, onun tek ve yegane kaynağından, yani Kuran’dan doğru öğrenmeye karar verdik.  Bu bağlamda Kuran’ı da aynı bir ders kitabı gibi  15 yılı aşkın bir süredir, “Ana Dilimiz Türkçede” anlayarak okuduk, inceledik, Âyetler üzerinde derinlemesine düşündük, hatta Kuran’ı okumaya ve incelemeye de devam ediyoruz…

Bu bağlamda “Genel olarak Türk Milleti 21. Yüzyılda bile neden İslâm Dinini halâ bilmiyor? Türk Milleti Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslam’dan neden uzaklaştı, hatta hurafeler batağına neden saplanıp kaldı?” gibi sorular sormamız kaçınılmaz olmuştur. Araştırmalarımız görünenlerin ötesinde, yani sorunun arka planında bildik – tarihi nifak merkezlerinin olduğunu gördük;  şöyle ki arka planda,  İslâm’ı  ve dolayısıyla onun en güçlü temsilcisi ve kuruyucusu olan Türkleri, bin küsur yıldır en büyük rakip ve düşman olarak gören, hatta Türklere boyun eğdirmek, Türkleri  ezmek ve haritadan silmek isteyen emperyalist batılıların devrede olduklarını belirledik…
……
……
*****
ve kapsamlı inceleme şöyle bağlanıyor :

………..

Kişilerin değil, hukukun ve yasaların üstün olduğu, her bir vatandaşa – hayvana ve doğaya değer verilen, gelişmiş, çağdaş, uygar batılı ülkelere bir bakın, (bilerek – bilmeyerek) Yüce Allah’ın “uyarı ve emirlerine harfiyen uydukları” görülmektedir. Söz konusu bu ülkelerin vatandaşları huzur ve güven içinde, karnı tok, sırtı pek, “yarın ne olacağız endişesi olmadan; düşüncesini özgürce açıkladı diye tutuklanma  – işten atılma korkusu olmadan” özgür ve mutlu, yani insanca yaşamaktadırlar. Aynı şeyleri sözde Müslüman ülkeler için söylemek olanaklı mıdır? Doğal ki, değildir. O halde Türkler de içinde olmak üzere, genel olarak dünya Müslümanlarının Kuran’ın tebliğ ettiği “GERÇEK İSLÂM’I”  bilmediklerini ve yaşamlarına uygulayamadıkları rahatça ifade edebilir miyiz?  Tabii ki edebiliriz.  

         Hatta daha da kötüsü, daha da vahimi ve kabul edilemez olanı  ise şudur : Yüzyıllardır emperyalist batılılar, İslam’ın nasıl yaşanacağını Müslümanlara resmen dikte etmektedirler!  Şöyle ki “rahibe modeli sıkma baş bağlama – türban – tesettür dayatması (oysaki Kuran’da kadınlar başını örtecekler, çarşaflara dolanacaklar – öcü gibi örtünecekler hükmü kesinlikle yoktur)  sakal – sarık – cüppe  gibi  çağ dışı kıyafetler – körü körüne aç kalınan oruçlar – ruhsuz ve anlamsız – göstermelik Maun namazları, aynı zamanda binlerce insanın hücum ettiği – insanların birbirini ezdiği haçlar”, hep batılıların eliyle dayatılanlardır… Ne denli trajiktir ki genel olarak dünya Müslümanları, dinleri hususunda söz konusu Hıristiyan emperyalist batılıları (Allah’ın ifadesiyle kafirleri) dinlemekte ve onlara itaat etmekte, ancak bu dinin sahibi – Tek ve Yüce Allah’ı ise dinlememektedirler!

Sonuçta; gerçekleşen korkunç yaşam koşulları ortadır; pek çok Müslüman orta çağın zifiri karanlığında yaşamaktadır. Şöyle ki; cehalet – açlık – yoksulluk, hastalıklar, kanlı iç savaşlar, çocuk ve hayvan tecavüzleri, insanlık dışı vahim durumlar vs… apaçık ortadır…

İnsanı,  insan olmaktan utandıran – sözün bittiği yer de işte burasıdır.

(Tüm metin için erişke yazının başındadır..)
===================================                                         

İSLÂM’DA “DOĞRULUK”

İSLÂM’DA “DOĞRULUK”

Konuk yazar : Güzide Filiz TUZCU

Sevgili Vatansever Dostlar,

Tarihten günümüze, Büyük Atatürk’ün ifadesiyle “Türk Milletinin başına gelen her felâket, hep din maskesiyle – din kisvesi altında gelmiştir…”  Söz konusu bu vahim durum, 600 küsur yıllık devasa bir zaman dilimini kapsayan Osmanlı İmparatorluğu devrinde de böyle olmuştur; 1938 sonrası dönemde de maalesef yine böyle olmuştur!

       Modern – çağdaş olmayı “dinsizlik zanneden” ve Büyük Atatürk‘ün düşünce ve hedeflerini hiç anlamadan,  koyu birer Atatürkçü geçinenler dahi, Türk Milletinin önemli bir kültürel değeri olan dini önemsememiş, hatta “laikliği dahi dinsizlik gibi ve Büyük Atatürk’ü de dinsiz gibi” gösterme gafletine ve büyük hatasına düşmüştür!

       Bir milletin sorunlarını analiz ederek, doğru teşhis koymak ve doğru çözümler bulmak  için bazı disiplinlerden eşzamanlı olarak yararlanmak gerekmektedir; örneğin siyaset ilmi, tarih ilmi, dinler tarihi, iktisat, psikoloji, sosyoloji, coğrafya vs… Bir başka deyişle olaylara ve sorunlara bir bütünlük içinde bakmak gerekir.

          1923 yılında T.C. Devletini kuran Büyük Atatürk’ün “Vatanımızın ve Milletimizin yararını, sağlıklı gelişimini ve güvenli geleceğini teminat altına alan Tam Bağımsız Milli Politikaları”, iktidara gelen siyasilerce ne yazık ki terk edilmiş olduğundan, “bilimsel düşünme ve çözüm üretme yöntemi, gerçek tarihimiz ve milletin yüzlerce yıllık köklü manevi – kültürel değerleri” maalesef korkunç bir yıkıma uğramıştır…

         1938’den günümüze en çok istismara uğrayan, bu bağlamda özünü – anlamını ve misyonunu tümüyle yitirerek, millete en çok zararı veren- adeta insanların beyinlerini uyuşturarak, onları insanlıktan çıkaran ise, aynı Osmanlıda olduğu gibi yine “din sömürüsü” hususu olmuştur! 1938 sonrası “iktidara talip olan siyasi partilerin ekseriyeti”, dini siyasetleri  için araç olarak kullanmaktan, sahte hocalara, şeyhlere, tarikatlara, kerameti kendinden menkûl sarıklılara ödünler vermekten ve salt oy alma kaygısıyla halkı din adına kandırmaktan  hiç çekinmemişlerdir!

         Siyasiler, salt iktidar ve koltuk hırsları için bunu yaparken, içinde yaşadıkları milleti aydınlatmakla  görevli – hatta bunun için maaş alan pek çok sözde aydın – bilim insanı vs… da maalesef ki görevini yerine getirmemiştir. Bu yüzde İslâm Dini tebliğ edileli neredeyse 1400 yıl olmasına rağmen – Büyük Atatürk’ün “Türk Milletini Kuran’ı Türkçe olarak, anlayarak okutma, milleti dinen bilinçlendirme çabalarına ve hedefine rağmen” – Türk Milletinin ekseriyeti 21. yüzyılda dahi Kuran Esaslarını ve Yüce Allah’ın buyruklarını maalesef bilmediğinden, dinde salt şekilciliğe – gösterişe – kılık ve kıyafete önem vererek, medyatik sözde hocalara – sarıklılara, “insan onuru ve aklıyla  asla bağdaşmayan”  saçma – sapan sorular sorabilmektedirler… Bu ürkünç durumun suçluları kimdir?

          Burada bir kez daha İslâm’ın “özünü” anımsatmayı görev sayıyor ve bu bilgilerin vatansever herkesçe paylaşılmasını diliyorum… Bir kez İslâm Dini akıllı bireylere hitap etmek-tedir (aklını çalıştıran, düşünen, sorgulayan, gerçeği araştıran ve gerçeği bulduğunda da bunu cesaretle dile getiren…). Onun için bu dinin özünde aklı çalıştırmak, doğruyu, güzeli ve faydalı olanı araştırıp bulmak ve yaşama uygulamak, insan yaşamını, hatta tüm canlıların yaşamını güzelleştirmek vardır; bunun için de bilimin temel alınmasını öğütler.  Zaten Kuran’da Yüce Allah, “Beni ve Yarattığım âlemi – gördüğünüz düzeni, koyduğum doğa yasalarını, kullarım içinde  en iyi âlimler (yani bilim insanları) anlar” derken, işte bu yaşamsal hususa vurgu yapmıştır.

Zaten BİLİM de, her hususta “mutlak gerçeği araştırıp, bulmak ve gün ışığın çıkartarak – insanlık hizmetine sunmaktır.”  Aslında her şey insanların,  doğayla tam bir bütünlük içinde, tüm canlıların yaşam haklarına saygı duyarak, huzurlu, barışçı ve mutlu bir yaşam sürebilmeleri içindir; bilimi esas almak da ancak bu son amaç için olmalıdır. Yoksa bilim, yüksek eğitim kurumlarına yerleşen, milletinden kopuk – millete yararı olmayan bir azınlığın, kendi dar âleminde saltanat sürmesi, milletin anlamadığı – yararlanama-dığı sözde akademik yazılar  – taraflı kitaplar yazması için değildir!     

       Ben bu yazımda Kuran’da “DOĞRULUĞU” ele alarak, İslâm’da doğruluğun  ne kadar hayati bir öneme haiz olduğunu vurgulamak istiyorum. Bu bağlamda şayet  Müslüman olduğunu iddia eden bir insan “YALAN” konuşuyorsa, kanaatimce o kişi Müslüman kabul edilmemelidir. Müslüman olabilmek öyle kolay iş değildir!

(Üniversite eğitimimde, “psikiyatri ve tıp ilmi” adlı dersimizin  psikiyatri hocası “yalan konuşmanın, aslında bir kişilik bozukluğu olduğunu ve bu tür kimselere, en yakınımız bile olsalar, asla güvenilemeyeceğini” vurgulamıştı… Bu arada, gelişmiş medeni hukuk devletlerinde “yalancı olarak tanınan, sözünde durmayan, bugün söylediğini yarın inkâr eden bir kişinin” sosyal yaşamda, siyasal ve ekonomik yaşamda ve devlet katında zerre değeri yoktur. Hele o kişi bir de “devletin kara listesine alınmışsa“, yaşarken adeta ölü hükmündedir!)

        Dürüstlüğe – doğru sözlülüğe – mertliğe – güvenirliğe bizim Kadim Türk Atalarımız da büyük değer vermişler ve “yalan, tüm kötülüklerin başıdır”diyerek, bizleri uyarmışlardır.

 – Aslında Yüce Allah’a içtenlikle iman eden ve sadece Allah’a kulluk yapan dosdoğru – dürüst bir insan, ki bir Müslüman Kuran’a göre böyle olmalıdır; dünyadaki tüm kulluklardan, korkulardan ve baskılardan da kurtulmuş demektir. Bir başka deyişle “dosdoğru olan – dürüst olan insan” yaratıcısı Yüce Allah’tan başka hiç kimseden korkup, çekinmez, kendini özgür hisseder, bunun için her yerde, her zaman ve herkese karşı sadece gerçekleri cesaretle konuşur, “yalana, nabza göre şerbet vermeye, yağcılık yapmaya vs…” asla tenezzül etmez. Ayrıca dürüstlük, sağlam ve onurlu bir karakterin de en belirgin göstergesidir; böyle bir insan, iki yüzlülük yapmaz, kimseyi kandırmaya çalışmaz, yapamayacağı şeylerin sözünü vermez, hiç kimsenin hakkına – hukukuna tecavüz etmez ve titizlikle “kul hakkı” gözetir…   Ki  “kul hakkı  (başta insanlar olmak üzere, tüm canlıları kapsar)“,  İslâm’ın en önem verdiği konuların başında gelir; şöyle ki Kuran’ göre hiç affı olmayan iki büyük günah vardır;
1.) Allah’a ortak koşmak, şirk – riya – iki yüzlülük
2.) Kul hakkı ihlâli. 

    Bu bağlamda Kuran’a göre dürüst insan, Allah katında çok değerli bir insandır, hatta Müslüman olsa da,  olmasa da değerlidir.

  • Yüce Allah, DÜRÜST İNSANLARI, şehitlerle aynı mertebede tutmuştur.  

HADİD SÛRESİ – ÂYET 19: “Çok doğru olanlar ve şehitler, onların mükafatları ve nurları vardır.” 

AHZÂB SÛRESİ – ÂYET – 70: “Ey inananlar, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin.”

YUNUS SÛRESİ – ÂYET 89:  “Doğru olun, bilmezlerin – cahillerin sözüne uymayın.”

TEVBE SÛRESİ – ÂYET 119: “Ey inananlar, Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”

NİSA SÛRESİ  – ÂYET 9: “İnsanlar Allah’tan korksun ve doğru söz söylesinler.”

SAF SÛRESİ – ÂYETLER 2 & 3; “Ey inananlar, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek, Allah katında en sevilmeyen şeydir.”

MAİDE SÛRESİ – ÂYET 1: “Ey inananlar, verdiğiniz sözleri yerin getirin.” 

AHKÂF SÛRESİ – ÂYET 13: “Rabbimiz Allah’tır deyip, doğru olanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir.

HÛD SÛRESİ – ÂYET 112: “Emrolduğun gibi doğru ol,  seninle beraber tövbe edenler de doğru olsunlar.”

      O halde bundan böyle, “ben Müslümanım – ben Allah Yolundayım vs…” diyenleri, onların bu dil ucuyla söyledikleri sözleriyle değil,  ya da başlarına doladıkları türbanla – sarıkla, sakalla- cüppeyle görünüşe değil,  ya da göstermelik namazla, oruçla, hacla değil,  yalnızca ve yalnızca DÜRÜST OLUP – OLMADIKLARINI test ederek değerlendir-
melerini milletimize ısrarla ve ısrarla öğütleyelim. Kanımca, milletimizi dinen bilinçlen- dirmek ve dini siyasetlerine alet edenlerin maskelerini düşürmek, biz gerçek Atatürkçü Vatanseverlerin en öncelikli ve hayati görevidir.

Canımızdan Kıymetli – Güzel Vatanımız Türkiye’mizde, tüm gelişmiş çağdaş hukuk devletlerinde olduğu gibi,  “DÜRÜSTLÜĞÜN” en baş değer olması için elbirliği ile çalışalım…

Saygılar – Sevgiler… (27.05.2018)
==================================================
Dostlar,

Değerli konuk yazarımız Güzide Filiz Tuzcu hanımefendiye, bizim “insan olmanın baş koşulu” olarak nitelediğimiz “Dürüstlük” erdemi – değeri hakkındaki kapsamlı yazısı için teşekkür ediyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 29 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TÜRK MİLLETİ, HER ŞEYDEN ÖNCE KÖKLÜ “MİLLİ KİMLİĞİNİ” ÖĞRENMELİDİR

TÜRK MİLLETİ, HER ŞEYDEN ÖNCE KÖKLÜ “MİLLİ KİMLİĞİNİ” ÖĞRENMELİDİR

Konuk yazar :
Güzide Filiz TUZCU

Türk Milleti yaşamını “tam bağımsız, özgür ve sağlıklı olarak devam ettirebilmek, güvenli ve huzurlu yarınlara ulaşabilmek” için,  her şeyden önce ONA unutturulan  “HAFIZASINI“,  mutlaka ama mutlaka geri kazanmak zorundadır.

O halde bir Millet, yaşamı için olmazsa olmaz olan   “Hafızasını” nasıl kazanabilir?
Elbette ki “TARİH  İLMİNİN  REHBERLİĞİYLE” HAFIZASINI GERİ KAZANABİLİR.
Şimdi burada “HAFIZAMIZI TAZELEMEK – YA DA YENİDEN KAZANMAK” üzere tarih ilminin ışığıyla günümüze bir projeksiyon yapacağız;

– Büyük Atatürk’ün en büyük istek ve hedeflerinin başında ne geliyordu? Türk Milletine kasıtlı olarak unutturulan, hatta çalınan “Milli Hafızasını “, yani binlerce yıllık köklü milli kimliğini –  tüm dünya dillerine kaynaklık eden GÖK-TÜRK ASENA RUNİK ALFABESİNİ,

TÜRK dili – kültürü  ve tarihini  yeniden hatırlatmak.

Evet bir Millet, aynı bir insan gibi, “geçmişini, ailesini, soyunu, kim olduğunu – nerden geldiğini – köklerini- atalarını akrabalarını”, kısacası kim olduğunu – soyunu bilmek zorundadır; bilmediği takdirde dünya milletleri içinde  önemini, saygınlığını, gücünü tamamen yitirir ve  güdülmeye hazır kalabalık bir insan  güruhuna – bir sürüye dönüşür…  Büyük Atatürk’ün ifadesiyle ancak “başka milletlere av olur”.

Onun içindir ki Büyük Atatürk Türk Milletine ,  “kadim  – şerefli milli kimliğini” tanıtmak üzere, onun binlerce yıllık (16 bin yılın üstünde) muazzam antik tarihini  öğretmek, hatta bir daha unutmamak üzere hafızasını kazımak  istemiştir.

O, bunu yapabilmek için her şeyden önce yüzlerce yıl  zengin ve güçlü emperyalist batılıların tekelinde ve tasallutunda kalmış olan “GERÇEK ANTİK TARİHİN” üzerine örtülen karanlık perdenin  kaldırmasını, antik tarihin Türk Tarihçilerce kapsamlı olarak araştırılmasını, arkeolojik kazılar yapılmasını ve “ANTİK TÜRK TARİHİNİN” bilimsel kanıtlarla gün ışığına çıkarılmışını zorunlu görmüştür. Böylece O, Türk Tarih Kurumunu, Türk Dil Kurumunu, Dil – Tarih – Coğrafya Fakültesini kurmuş, Tarih Konferansları düzenlemiş, antik tarih araştırmalarını ve  arkeolojik kazıları bizzat teşvik etmiş, hatta binlerce işleri arasından zaman ayırarak,  bazı kazılara da bizzat katılmıştır.

Çağımızı fersah fersah aşan – ileri düzeyde bir dehaya – öngörüye ve  bilimsel düşünce yapısına sahip olan, ayrıca öğrenmeye, okumaya ve bilhassa “TARİH İLMİNE”  büyük önem veren Büyük Atatürk, bir bilim insanı titizliğiyle yapmış olduğu araştırmalarına ve antik tarih ile ilgili okuduğu yüzlerce kitaba dayanarak, Türklerin tarihiyle ilgili son derece önemli ip uçları ve bilgiler yakalamış ve bunlara dayanarak  “Türk Tarih Tezini” gündeme getirmiştir.

O Büyük İnsan, aklıyla – ahlâkıyla – örnek insanlığıyla,  bilgeliğiyle, bilimsel düşünme yeteneğiyle, bilgisi ve sağlam karakteriyle tüm dünya  milletlerini kendisine hayran bırakmıştı, hayran bırakmaya ve saygı görmeye de devam ediyor… (çeşitli ülkelerde Onun ölümsüzlüğüne  – Ona ne kadar saygı duyulduğuna  ve büyüklüğüne  bizzat şahit oldum…)

O halde  Büyük Atatürk, “Türk Tarih Tezini” gündeme getirirken,  elbette  ne söylediğinin bilincindeydi,  O Büyük İnsan –  O Bilge Tarihçi,  “ayakları yere basmayan – boş işlerle – masallarla” uğraşacak biri değildi! Oysaki bazı sözde bilim insanları, Türk Tarih Tezini  kuvvetle destekleyen binlerce bilimsel kanıtı, arkeolojik bulguları ve kaynak eserleri ” görmezlikten gelerek, ya da bunlardan haberi  dahi olmadan ahkam keserek, hiç utanmadan – sıkılmadan  “Türk Tarih Teziyle” dalga geçip, alay etmektedirler! Ey Türk Milleti, seni, tarihi köklerinden koparan, senin beslediğin – maaşını verdiğin “Türk ve Türklük karşıtı” bu sözde aydınları iyi tanı…

Bu sözde bilim insanlarını şiddetle kınıyor ve soruyorum neye dayanarak – hangi bilimsel kanıta dayanarak “Türk Tarih Tezini”  reddediyor ve  onunla ilgili  bilim dışı – tamamen siyasi  yorumlar yaparak, gülünç duruma düşüyorsunuz? Yabancı ülkelerdeki  tarafsız tarihçiler, “batılıların egemenliğe altına girmiş, bu sözde Türk ve sözde bilim insanlarına” gayet haklı olarak burun kıvırıp, alay ediyorlar… Çünkü gerçek bir bilim insanı, bir tezi körü körüne reddedemez;  hele ki milletinin ve vatanının tamamen lehine olan böylesine  hayati bir tezi!

Okumuş – aydın – bilgili – bilinçli tüm  batılılar, ya da doğulular, “Türk Tarih Tezinin” doğru olduğunu, Türklerin en eski milletlerin başında geldiklerini, Türk Alfabesinin tüm batı dillerine kaynaklık ettiğini, Avrupa’ya ilk medeniyet götüren antik çağ Etrüsklerin (İtalyanca) (ki Etrüskler kendilerini  “Gök-Türk Asena”  olarak adlandırmışlardır) Türk olduklarını, keza Sümerlilerin ve Hititlilerin de Türklerin Ataları olduklarını ve de Antik Tarihin, emperyalist batılılarca  Grekler ve İtalyanlar lehine kurgulandığını ve değiştirildiğini gayet iyi biliyorlar. Gerçek Antik Türk Tarihini bir bilmeyen Türk Milleti! Çünkü Türkleri aydınlatmakla görevli olan ve  bunun için maaş alan – üniversitelerde, ya da bazı sözde Atatürkçü Cemiyet ve Derneklerde   saltanat süren – pek çok bilim insanı görevini yapmamaktadır!

Türk Milletine önemle  hatırlatmak isterim ki  “Türk Tarih Tezinden” çok büyük rahatsızlık duyanlar, onu önemsizmiş gibi, masal gibi, efsane gibi göstermek isteyenler, ezeli Türk karşıtlığı güden emperyalist batılıların sözcülüğünü yapmakta olup, “fanatik Türk karşıtı  batılıların bilim dışı – siyasi iddialarını”  tekrar etmekten başka hiç bir şey yapmıyorlar! Bunlar, Türk Tarih Tezi aleyhine bilimsel kanıt göstermiyorlar, antik tarihle ilgili sorulan sorulara cevap veremiyorlar,  ne de trajikomik duruma düşüyorlar…

Emperyalist batılılar, tarihi siyasi ve iktisadı çıkarlarına tamamen ters düştüğü için “Türk Tarih Tezini – yani Antik Türk Tarihini”  reddediyorlar (bunu bir bakıma anlayabiliriz!  ): Peki bazı sözde Türk bilim insanları bilimsel kanıtlara dayanan bir anti-tez öne süremeden, yani Türk Tarih Tezi aleyhine bilimsel hiç bir kanıt göstermeden,  Antik Türk Tarihini körü körüne niye  reddediyorlar? Niye? Niye? Niye? Niye? Niye? Aslında cevabı hepimiz biliyoruz…

Örneğin Ermeni kökenli Fransız tarihçi Etienne Copeaux da “Türk Tarih Tezini  komik bulduğunu, Türklerin,  Türk Tarih Tezindeki en gülünç iddiaları  terk ederek,   “Türk – İslâm Sentezini” benimsemeleriyle, geçmişteki hatalarını (yani gülünçlüklerini) bir nebze olsun telâfi ettiklerini ” buyurmuş!  (Kaynak:  Etienne Copeaux, Tarih Ders Kitaplarında TÜRK TARİH TEZİNDEN TÜRK İSLÂM SENTEZİNE, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006, s. 367)

 Hayret! E. Copeaux’un  Türkiye’deki   bazı sözde bilim insanlarıyla birebir  aynı dili konuşması ne ilginç! Acaba bu bir tesadüf mü? Naçizane kanaatime göre Türk Milleti mutlaka ama mutlaka “Antik Türk Tarihinden“, yani kadim geçmişinden, antik çağlarda muazzam medeniyetler ortaya koyan Antik Türk Atalarından haberdar edilmelidir ve bunu yapacak olanlarda Gerçek Atatürkçü, Gerçek Vatansever,  Gerçek Bilim İnsanı meslektaşlarım  “TÜRK TARİHÇİLER” olacaktır.

Bu bağlamda Türk Eğitim Sistemimiz yeniden “MİLLİ” olmalı; “Eğitimde Birlik-Bütünlük  Esas Alınmalı” (Tevhidi Tedrisat Kanunu tekrar yürürlüğe sokulmalı) Büyük Atatürk’ün öngördüğü “Tarih Dersleri ve Tarih Kitapları” Türk çocukları ve gençleriyle yeniden buluşturulmalı; Köy Enstitüleri, Halk Evleri ve Halk Odaları yeniden açılmalıdır. Türk milleti bilgilendirilmeli ve bilinçlendirilmelidir; tüm medeni – çağdaş milletlerin aydınlarının yaptıkları gibi…

Kuran’da bile Yüce Allah diyor ki “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?  Bilen gözü gören gibidir, bilmeyen kör gibidir“. Kuran “bilimi,  gerçeği ve bilim yolunda ilerleyen dürüst – namuslu – doğru insanları” hayatımıza rehber edinmemizi öğütlemektedir…

Benzer şekilde başta İsaac Newton, Albert Einstein gibi dâhiler olmak üzere, batılı pek çok bilim insanı da  “din ile bilimi uzlaştırmış ve onları birbirlerine hizmet eder konuma getirmişlerdir.” Türk bilim insanlarına duyurulur… Türklerin köklü dini inancı olan İslam’ı dışlayarak, zaten hiçbir yere varamayız; ancak milleti cahil – sahte  sözde hocaların eline terk ederiz ki, 1938’den beri yapıldığı gibi…

  • KISACASI TÜRK MİLLETİ, ASLINA – GÜZEL ÖZÜNE – KADİM DEĞERLERİNE – KÜLTÜRÜNE VE İNANCI OLAN İSLÂM’I TEBLİĞ EDEN YEGANE KAYNAĞA – KURAN’A  YENİDEN KAVUŞTURULMALIDIR. TEK KURTULUŞ YOLUMUZ BUDUR.

=============================================
Değerli site okurlarımız,

Konuk yazarların bu sitede yayınlanan yazıları kendi görüşlerini yansıtmaktadır.
Sayın Güzide Filiz Tuzcu, bir tarihçi olarak sitemizde yazılarıyla sıklıkla konuk oluyor.
Kendisine teşekkür doluyuz.

Sevgi ve saygı ile. 18 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com