Atatürk’ün esgeri’ne sahip çıkmayan milletin hazin hikayesi! 

Atatürk’ün esgeri’ne sahip çıkmayan milletin hazin hikayesi! 

Güzide Filiz TUZCU

SEVGİLİ ATATÜRKÇÜ, CUMHURİYETÇİ, VATANSEVER DOSTLAR,

BİZLER NE KADAR İYİ NİYETLİ VE SAMİMİ OLURSAK OLALIM, SADECE “BİZ ATATÜRKÇÜYÜZ, BİZ ONUN YOLUNDAYIZ, BİZ MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ” DEMEKLE KURTULUŞ MÜMKÜN DEĞİL!

GERÇEK TARİHİMİZİ BİLMEK VE ONA GÖRE HAREKET ETMEK ZORUNDAYIZ. (BİZLER, ZATEN TARİHİMİZİ, KAİDM MİLLİ KİMLİĞİMİZİ, DİNİMİZİN TEK KAYNAĞI KURAN’IN UYARI VE MESAJLARINI ÇOK ÇOK GEÇ ÖĞRENMİŞ, HATTA HALÂ ÖĞRENEMEMİŞ BİR MİLLETİZ!)

1938 SONRASI SÜREÇLE İKTİDARA GELENLER,  BÜYÜK ATATÜRK’ÜN ÖNGÖRDÜĞÜ “TARAFSIZ, FAYDALI VE MİLLİ TARİH ANLAYIŞINDAN” TAMAMEN SAPARAK,  TÜRK MİLLETİNE KISIR, DONUK VE FAYDASIZ BİR TARİH DAYATMIŞLARDIR;

SÖZDE BU TARİH,  “GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KÖPRÜ KURMA İŞLEVİNİ YERİNE GETİRMEYEN; ÇAĞIMIZIN KİŞİ VE OLAYLARINI AYDINLATMAYAN, NEDEN – NİÇİN – NASIL GİBİ HAYATİ SORULARI CEVAPLANDIRAMAYAN”   BATININ VE ONLARIN YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİNİN, “TÜRK MİLLETİNİN HAFIZASINI SİLMEK ÜZERE”
DÜZENLENDİKLERİ , TÜMÜYLE İŞLEVSİZ, ANLAMSIZ VE BOŞ BİR TARİHTİR!

GERÇEK TÜRK TARİHİNİ BİLMEDEN; TARİHTEKİ TÜRK DÜŞMANLARINI VE ONLARIN İKİ YÜZLÜ – SİNSİ POLİTİKALARINA – ENTRİKALARINA VAKIF OLMADAN;

  • KADİM TÜRK ATALARIMIZI TANIMADAN,
  • İSLÂM DİNİNİ KURAN’DAN ÖĞRENMEDEN VE DE

EN ÖNEMLİSİ  BÜYÜK ATATÜRK’ÜN İLKELERİNİ, GERÇEK DÜŞÜNCELERİNİ, HEDEFLERİNİ VE MİLLETİNE YAPTIĞI HAYATİ UYARILARI BİLMEDEN VE BUNLARA GÖRE PLANLAR YAPIP, HAREKET ETMEDEN” BİZLER,  ATATÜRK’ÜN YOLUNDA GİTTİĞİMİZİ  İDDİA EDEMEYİZ!

NİTEKİM YIL 1938 – YIL 2017, TAM 79 YIL GEÇMİŞ, TÜRKİYE’NİN DURUMU APAÇIK ORTADIR. BÜYÜK ATATÜRK‘ÜN HER TÜRLÜ YOKLUKLAR VE ZORLUKLAR İÇİNDE SIFIRDAN BAŞLAYIP, 15 YIL İÇİNDE BAŞARDIKLARI DA ORTADIR. HALÂ ONUN MİRASI YENİLMEKTEDİR…

AYRICA SÖZ KONUSU “GERÇEK TARİHİ BİLGİLERE” SAHİP OLMADAN, GEÇMİŞİMİZLE – GÜNÜMÜZÜ KIYASLAYAMAYIZ, NEREDEN NEREYE GETİRİLDİK BİLEMEYİZ, KISACASI HİÇ BİR SİYASİ OLUŞUMU, PARTİYİ, PARTİ BAŞKANINI, GERÇEK POLİTİKASINI,  SİYASETÇİLERİN ÜLKEYE NE ZARARLAR VERDİKLERİNİ ANLAYAMAYIZ!  “TARİH BİR MİLLETİN HAFIZASIDIR“. TARİH TARİH TARİH TARİH TARİH TARİH TARİH …

TARİHTE BÜYÜK ATATÜRK, SADECE TÜRK MİLLETİ İÇİN DEĞİL, TÜM MAZLUM VE BARIŞÇI ULUSLARA DA UMUT IŞIĞI OLMUŞ VE BÖYLECE TÜRKİYE’NİN BULUNDUĞU COĞRAFYA’DA, TÜM KOMŞULARINA VE İYİ NİYETLİ, BARIŞ YANLISI  DEVLET LİDERLERİNE DE BİR GÜVENCE  VE DAYANAK OLMUŞTUR.

BÜYÜK ATATÜRK SADECE MİLLETİNİN DEĞİL, TÜM KOMŞULARININ VE MAZLUM MİLLETLERİN DE, “EMPERYALİST DEVLETLERİN BASKI VE SÖMÜRÜSÜNDEN KURTULARAK”,  HUZUR VE BARIŞ İÇİNDE, ÖZGÜRCE YAŞAMALARINI ARZU ETMİŞTİR.

ANCAK ONUN ARAMIZDAN AYRILMASIYLA HEM VATANIMIZDA, HEM DE KOMŞULARIMIZDA HER ŞEY AMA HER ŞEY ALTÜST OLMUŞTUR;
ÇÜNKÜ “BÜYÜK ATATÜRK‘E, ONUN MİLLİ POLİTİKALARI VE HEDEFLERİNE VE HER AÇIDAN TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİMİZE“, BAĞLI KALACAKLARINA DAİR YEMİNLER EDEREK TBMM’NE GİRENLER, BU YEMİNLERİNİ TUTMAMIŞLARDIR; DİLLERİYLE “BİZ ATATÜRKÇÜYÜZ, BİZ ONUN İZİNDEYİZ” DİYEREK, YILLARCA TÜRK MİLLETİNİN GÖZÜNÜ BOYAMIŞLAR, MİLLETİN DEĞERLİ ZAMANINI, HUZURUNU, YAŞAM SEVİNCİNİ – MUTLULUĞUNU, UMUTLARINI VE GELECEĞİNİ ÇALMIŞLARDIR…

BU BAĞLAMDA TÜM KOMŞULARIMIZIN VE DÜNYANIN SAYGI VE GÜVENLE BAKTIĞI T.C. DEVLETİ – YANİ ATATÜRK’ÜN KURDUĞU TÜRK DEVLETİ –  1938 SONRASINDA TAM BAĞIMSIZ SAĞLAM DURUŞUNU, GÜCÜNÜ,  DÜNYADA KENDİSİNE DUYULAN GÜVEN, SEVGİ VE SAYGINLIĞINI MAALESEF YİTİRMİŞTİR.

ONUN İÇİNDİR “GERÇEK ATATÜRKÇÜ – DEĞERLİ TÜRK DEVLET ADAMI SAYIN EBULFEZ ELÇİ BEYİN” MÜCADELESİ  ÇOK DİKKATLE OKUNMALI, ONUN SÖZLERİ  VE BAŞINA GELEN FELÂKETLER AKILLARDAN ÇIKARILMAMALDIR. TARİHİNİ BİLMEYEN, BÖYLECE TARİHİNDEN DERS ÇIKARMAYAN MİLLETLER, TEKRAR VE TEKRAR AYNI UÇURUMLARA YUVARLANMAYA VE TELÂFİSİ MÜMKÜN OLMAYAN BELÂ VE FELÂKETLERE MARUZ KALMAYA MAHKUMDURLAR.
=====================================

Sn.Yılmaz ÖZDİL’in 6 ay önce “Azerbaycan ve Ebülfeyz ELÇİBEY”i konu alan yazısını “Atatürkçü düşünce”nin büyük kaybı; çağımızın büyük Atatürkçüsü ve Atatürk sevgisinin simgesi Elçibey’e sevgi özlem ve saygılarımı sunarak paylaşıyoruz.

Bildergebnis für atatürk'ün esgeri elçibey yılmaz özdil   Bildergebnis für atatürk'ün esgeri elçibey yılmaz özdil 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/ataturkun-esgerine-sahip-cikmayan-milletin-hazin-hikayesi-157633h.htm

Atatürk’ün esgeri’ne sahip çıkmayan milletin hazin hikayesi!.http://www.yenicaggazetesi.com.tr/s/i/1x1.gif
SÖZCÜ, 23.02.2017

Atatürk'ün esgeri'ne sahip çıkmayan milletin hazin hikayesi!

Yılmaz Özdil, bugünkü (23.2.17) köşe yazısında Azerbaycan Türkleri’nin efsanevi lideri Ebülfeyz Elçibey’den övgü ile bahsederken; onun vefatından ardından gelen isimleri ve yönetim anlayışlarını eleştirdi.

Sözcü Gazetesi yazarı Yılmaz Özdil, bugünkü köşesinde “Men Atatürk’ün esgeriyem” diyen Azerbaycan’ın eski Cumhurbaşkanı Ebülfeyz Elçibey’den övgüyle bahsetti. Elçibey’in vefatının ardından bugüne kadar yönetimde bulunanları ise sert bir dille eleştirdi.
İşte Özdil’in  
“Al sana Türk tipi başkanlık” yazısı: 

http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/yilmaz-ozdil/al-sana-turk-tipi-baskanlik-1695201/

Al sana Türk tipi başkanlık..

SÖZCÜ, 23 Şubat 2017

Azerbaycan cumhurbaşkanı Aliyev, eşi Mihriban’ı birinci cumhurbaşkanı yardımcısı olarak atadı. Kocasına bi şey olursa, Azerbaycan’ı Mihriban yönetecek.
*
Memleket babasının malıydı. Tapusunu eşinin üstüne yaptı. Yönetim tek elde toplanmıştı.
Artık “tek evde” toplanmış oldu!
Çünkü… Ebulfez Elçibey.
Azerbaycan’ın elbet bir gün bağımsız olacağına, halk egemenliğine dayalı demokratik bir cumhuriyet olacağına inanıyordu.
Rol modeli Mustafa Kemal’di.
“Men Atatürk’ün esgeriyem” diyordu.
Tutuklandı. 1.5 yıl hapis cezası verdiler.
KGB zindanlarında, taş ocaklarındaki ağır şartlarda hayatta kaldı.
“Çok işkence gördüm, çok çektirdiler, hiçbirine yanmam da, Atatürk rozeti vardı yakamda, onu aldılar elimden, ona yanarım” diyordu.
Çıkar çıkmaz, bağımsızlık mücadelesine kaldığı yerden devam etti. Azerbaycan Halk Cephesi’ni kurdu. Bir yandan özgürlük, bir yandan Ermenistan’a bırakılan Türk topraklarını geri almak için boğuştu. Sovyetler dağılınca, Azerbaycan cumhurbaşkanı oldu.
İlk resmi seyahatini Türkiye’ye yaptı, Anıtkabir’e gitti, şeref defterine “ey böyük Türk’ün böyük komutanı, seni ziyaret etmekle özüm ve bütün milletim adına şeref duydum” diye yazdı ve aynen şöyle imzaladı, “senin esgerin, Ebulfez Elçibey.”
Anıtkabir’den sonra TBMM’ye gitti, kürsüye çıktı, milletvekillerimize hitaben aynen şunları söyledi: “Biz bu mücadeleye başlarken, bana sordular, ne yapacaksınız, onlara dedim ki, yolumuz Mustafa Kemal’in yoludur, demokrasi devleti kuracağız!”
Böylesine yurtsever… Böylesine demokrasi aşığıydı.
Sözde değil, özde Atatürkçüydü.
Atatürk devrimlerini Azerbaycan’da gerçekleştirmeye başladı, Kiril alfabesinden Latin alfabesine geçti, devletin resmi dilini Türkçe yaptı, milli para bastı, Ruble’den Manat’a geçti, Rus ordusunu Azerbaycan topraklarından çıkardı, petrol ve doğalgazda “milli menfaatler” çerçevesinde anlaşmalar imzalamaya başladı. E haliyle… Düğmeye basıldı.
Elçibey’den acilen kurtulmak gerekiyordu.
İşbirlikçi subaylarla ayaklanma başlatıldı. Memleket kaosa sürüklendi.
Elçibey telefona sarıldı, Ankara’dan yardım istedi. Ancak… Büyük hayal kırıklığına uğradı.
Çünkü, Ankara kılını bile kıpırdatmıyordu, ne silah veriyordu, ne para veriyordu, ne de diplomatik destek veriyordu. Tuhaf bi durumdu.
*
Elçibey henüz bilmiyordu ama… ABD’nin kucağında oturan Ankara siyasetçileri, maalesef, bağımsız Azerbaycan’ı satmıştı! Elçibey’e bizzat Ankara tarafından akıl verildi, “Haydar Aliyev’i göreve davet et, meclis başkanı yap, Rusları yakından tanıyor, çok tecrübelidir, ayaklanmayı bastırsa bastırsa o bastırır” denildi.
Haydar Aliyev, KGB generaliydi, Sovyetler Birliği’nde 20 sene milletvekilliği yapmıştı, Gorbaçov tarafından görevden alınmıştı, Nahçıvan’da Yeni Azerbaycan Partisi’nin başkanıydı.
*
Elçibey çaresizdi, adeta eli mahkumdu, Aliyev meclis başkanı oldu.
“Kumpas” tamamdı…
Aliyev koltuğa oturur oturmaz, ayaklanmayı başlatan subaylarla el sıkıştı, yangına körükle gitti, ülke iç savaşın eşiğine getirildi.
Azerbaycan halkı tarihi bir hata yaptı… Elçibey’in yanında durmak yerine, korkuya boyun eğdi, baskıya, şiddete teslim oldu. Atatürk’ün esgeri yapayalnızdı. Çekilmek zorunda kaldı.
Darbe kumpasıyla, memleket tek adam’a bırakılmıştı.
*
Haydar Aliyev cumhurbaşkanı oldu, darbeci albayı da başbakan yaptı. Bismillah ilk iş… Elçibey döneminde imzası atılan milli petrol-doğalgaz anlaşmalarını iptal etti, Azerbaycan kaynaklarını Amerikan, İngiliz, Rus petrol şirketlerine kapış kapış paylaştırdı. Elçibey tamamen tasfiye edildi, henüz 61 yaşındayken GATA’da şak diye rahmetli oldu. Cenaze törenine bir milyon kişi katıldı ama, iş işten geçmişti. Azerbaycan artık Azerbaycan halkının değildi.

Bundan sonra yapılacak olan seçimler elbette formaliteden ibaretti. Azerbaycan halkı ne oy verirse versin, Haydar Aliyev yüzde 80, yüzde 90 gibi oranlarla kazandı. 11 sene tek başına yönetti. Oğlunu önce milletvekili, sonra başbakan yaptı. Öldüğünde de, memleketi oğluna bıraktı. Oğlu 14 senedir tek başına yönetiyor. Eşi Mihriban’ı önce milletvekili yaptı, dün itibariyle de, birinci başkan yardımcısı yaptı. Muhtemelen Mihriban da, memleketi ya kızına bırakır, ya torununa.
*
Tam referandum arefesinde, Allah’ın lütfudur, ibrettir bu.
“Atatürk’ün esgeri”ne sahip çıkmayan milletin hazin akıbeti, “Mustafa Kemal’in Askerleri”ne kulak vermeyenlere, ibret olmalıdır.
Birey olarak kalın kardeşim… Babasının malı olmayın.
=======================================

Dostlar,

Değerli tarihçi – araştırmacı – yazar Sn. Güzide Filiz TUZCU hanımefendiye teşekkür ederek
bu önemli yazıyı paylaşıyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 23 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

TÜRKİYE’Yİ BÖLÜNMEYE VE YIKIMA GÖTÜREN DİNCİLERİN – DİN TÜCCARLARININ ELİNDEKİ “DİN SİLAHINI” ETKİSİZ KILMAK

TÜRKİYE’Yİ BÖLÜNMEYE VE YIKIMA GÖTÜREN DİNCİLERİN – DİN TÜCCARLARININ ELİNDEKİ “DİN SİLAHINI” ETKİSİZ KILMAK, HER ATATÜRKÇÜ – CUMHURİYETÇİ – VATANSEVERİN KUTSAL GÖREVİDİR

Güzide Filiz Tuzcu 

Sevgili Atatürkçü, Cumhuriyetçi, Vatansever Dostlar..

1938 sonrası süreçle Türkiye’nin, Kurtuluş Savaşı öncesinde olduğu gibi “son derece korkunç ve ölümcül derecede tehlikeli günlere adım adım getirildiği gerçeği“,  akıl ve vicdan sahibi olan herkesin malumûdur. Aziz Türk Milletinin yüz yüze kaldığı bu vahim gerçeği görmemek için “ya kör ve kara cahil, ya akıldan noksan, ya da düpedüz hain olmak” gerekir. Bir dördüncü şık yoktur.

Önemle hatırlatmak isteriz ki tarihten günümüze Türklere “din tuzakları kurarak, büyük zararlar veren“, Türkçe Dilimize, milli bilinç ve kültürümüze, samimi din inancımıza ve de vatan topraklarımıza sinsice saldıran “üçlü sacayağı” hiç değişmemiştir:

1.) Türk düşmanı emperyalist dış güçler,
2.) onların yerli işbirlikçileri kriptolar (yani Türk ve Müslüman görünen iki yüzlüler – Kuran’ın ifadesiyle münafıklar) ve 
3.) dış güdümlü sözde dini tarikatlar, cemiyetler, dernekler vs…

Bir kez daha vurgulamak isteriz ki; bu karanlık ve tehlikeli  günlere gelinmesinde baş sorumlular, milletini aydınlatmak ve milletine rehber olmakla görevli aydınların, yani genel olarak  gazetecilerin, öğretmenlerin, ilâhiyatçıların, öğretim üyelerinin, yazar ve çizerlerin, sanatçıların vs…  üstlerine düşen söz konusu bu kutsal görevi yerine getirmemelerinden kaynaklanmıştır.

Bu arada sayıları az da olsa, hiçbir şekilde “maddi menfaat, mevki, makam ve  unvan” derdine düşmeden, vatanını ve milletini içtenlikle severek, milletini aydınlatmak görevini lâyığıyla yerine getirmeye çalışan Gerçek Türk Aydınlarımız, geçmişte de var olmuşlardır, günümüzde de vardır ve gelecekte de var olacaklardır; onların her birine minnet borçluyuz, onlara olan en içten sevgimiz ve saygımız sonsuzdur…

Altını kezlerce çizerek vurgulamak isteriz ki, Türkiye’de aydınlatılmaya en çok ihtiyaç duyulan sahaların başında “DİN” gelmektedir; çünkü Türkler Osmanlı devrinde, yüzlerce yıl din adına baskı altına alınmış, Kuran’ın tanıttığı İslâm’dan tümüyle uzaklaştırılmış, din adına uydurulan yasaklara ve cezalara çarptırılarak, padişahlara, padişahların yabancı kökenli – Hııristiyan – Musevi (Yahudi) eşlerine, gözdelerine, nedimelerine, devşirme yöneticilerine kul ve köle yapılmışlardır. Söz konusu bu İnsanlık ve İslâm dışı haksızlıklara, baskılara ve zulümlere isyan eden ünlü Türk Halk Liderleri ve Türk halkı da, acımasızca katledilmişlerdir.

İçlerine, yakınlarına aldıkları yabancı gayrimüslimlerle, gittikçe kendi Türk özünden ve Kuran’ın tebliğ ettiği İslam’dan uzaklaşan Osmanlılar, Türklerin kadim Türk dil, kültür ve devlet geleneklerini bir kenara atıp, Emevi Arap dilini, geleneklerini ve saltanat düzenini benimsemişler ve bunları da Türklere zorla dayatmışlardır…  

Böylece Türk Milleti, “insan akıl ve düşüncesini geliştiren faydalı bir eğitim sisteminden, Kadim Türk Tarih ve Edebiyatını öğrenmekten, Türk Atalarını tanımaktan, yararlı ilimler ve sanat öğrenerek, aydınlanmaktan, yaşamlarını kolaylaştırıp, güzelleştirmekten, İslam’ı Kuran’dan doğru öğrenip, dinen bilinçlenmekten” yüzlerce yıl yoksun bırakılmışlardır. Böylece Türkler, her zaman yaşadıkları çağın çok gerisinde kalmaya, cehalete, yoksulluğa, sağlıksız yaşam koşullarına maruz kalarak, hastalıkların, batıl inançların, sahte hoca ve üfürükçülerin ellerinde sömürülmeye ve güdülmeye mahkûm edilmişlerdir…

Bu bağlamda Büyük Atatürk‘ün ifadesiyle Türk Milletinin başına gelen her felâket, din maskesi ile gelmiştir.”  Bunun içindir ki, Büyük Atatürk, 1923 – 38 döneminde, milletinin İslâm Dini inancını Kuran’dan, yani İslam’ın yegane ve tek kaynağından, kendi ana dilinde (Türkçe), anlayarak, hazmederek, düşünerek okumasını, Yüce Allah’ın emir ve uyarılarını ilk elden öğrenerek, onları hayatlarına uygulamalarını çok arzulamış ve bunun için de olağanüstü çaba harcamıştır…

Ancak O’nun gösterdiği tüm bu çabalar, 1938 sonrası maalesef baltalanmıştır; genelde aydın sayılan kesim, “dini küçümseyerek, dine burun kıvırarak, dini gericilik sayarak, hatta Kuran’ı eleştirerek, Türk Milletinin, dilden sonra  en önemli birleştirici harcı olan “dini” tamamen dışlayarak“, aslında Büyük Atatürk‘ün son derece büyük önem verdiği “milletin dinen bilinçlendirilmesi hedefine ulaşılmasını” resmen engellemişlerdir.

Bu yüzden gelinen tablo apaçık ortadır; Türk Milleti, Kuran’ın tanıttığı Gerçek İslâm’ı 21. yüzyılda dahi halâ öğrenememiştir ve hala “dini siyasetine ve çıkarlarına alet eden din tüccarlarının” elinde korkunç boyutlarda sömürülmektedir… Tıpkı Osmanlı devrinde olduğu gibi… Bu duruma gelinmesinin asıl sorumluları, halkını dinen aydınlatmayan – bilinçlendirmeyen sözde aydınlardır.

Türkiye’de İslâm’ı dışlayan, İslâm inancını hor gören pek çok aydın, Kuran’ın tanıttığı İslâm Dinini dahi bilmeden, İslam ve Kuran hakkında rahatça – pervasızca ahkâm kesmekte, böylece cumhuriyeti, laikliği ve Atatürkçülüğü “dinsizlik gibi gösterenlere” pek güzel hizmet etmektedirler!

Bu sözde aydın zararlılarının uzun yıllardır millete verdikleri korkunç zarar, inanınki din tüccarlarının verdiği zarardan çok çok daha fazladır… Söz konusu bu sözde aydınlar,  şayet iyi niyetle Kuran’ı okumuş ve anlamış olsalardı, “Yüce Allah’ın nasıl Müslümanlar istediğini” de oldukça iyi bilirler ve Türkiye’de İslâm diye yutturulanların gerçekte İslâm olmadığını bilir ve millete de anlatarak, milleti zamanında (uzun yıllar önce) uyarırlardı.

Şimdi bugünümüze bakalım: Her dakikamız çok kıymetlidir, o halde daha fazla zaman kaybetmeden KURAN’IN tanıttığı İSLÂM DİNİNİ halkımıza tanıtalım; ayrıca din tüccarlarının maskelerini indirerek, “aslında onların nasıl Yüce Allah’a ve Kuran’a  karşı geldiklerini” göstermek için de  elimizden gelen her çabayı gösterelim …  Her fırsatı değerlendirelim.
Sizlere hemen küçük bir örnek vermek istiyorum; bir esnaftan alış veriş yaparken (dükkandan – pazardan vs…), bazen esnaflar doğru konuştuklarına dair kolayca yemin edebiliyorlar! Ben onlara “Niçin yemin ediyorsunuz? Doğru sözün yemine ihtiyacı yoktur. Siz Müslüman mısınız diyorum; onlar da hemen “Çok şükür tabi Müslümanız” diyorlar: Ben de o zaman “O halde niye yemin ediyorsunuz, zaten bir Müslüman asla yalan söylemez. Yüce Allah doğru konuşmaya çok büyük önem verir, hatta her zaman doğru konuşan – dürüst insanları, şehitlerle aynı mertebede tutmuştur” diyorum. Çoğu bu sözlerime çok şaşırıp, adeta şok oluyorlar; bana, “bugüne kadar hiç böyle bir şey duymamıştık” diyorlar. Ben deHayret ki ne  Hayret” diyorum; katrilyonluk dev bütçeli Diyanete ve bunca ilâhiyatçılara, hocalara ve hacılara rağmen, genelde Türk Milleti, Yüce Allah’ın Kuran’da açıkça belirtmiş olduğu emir, yasak ve uyarılarını halâ bilmiyorlar! Pes doğrusu…
 
Demek ki bu iş, “Biz Cumhuriyetçi – Kemalist  Vatanseverlere” düşüyor… Tüm insanlık âlemini son bir kez daha uyarmak üzere, en son gelen, en akılcı, en doğru, en tamamlayıcı  ve “Yüce Allah’ın dünyadaki kullarımdan kabul edeceğim yegane – tek din” diye açıkça vurguladığı  din olan “İslâm Dinimizi” Kuran’ın ışığında  doğru tanıtmak – anlatmak, vatanını ve milletini samimiyetle seven, gerçekten Büyük Atatürk’ün izinde olan hepimizin temel görevidir diyorum…
 
Bu hafta törenlerle anılacak olan Türk Milletinin Manevi Destekçisi ve Yol Göstericisi, Sevgili Türk İslam Âlimi Hacı Bektaş Veli Hz.’nin son derece değerli – bizlere yol gösterici sözlerinden örneklerle yazımı sonlandırıyorum:
 
İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”
– “İlim açıklıktır, doğruluktur, ilmi aziz tutan, hiçbir zaman zora düşmez.”
– “İlim sahibi olmak için savaşınız. En yüce servet ilimdir.”
 
(Milli Tarihini, Kadim Türk Atalarını, Kültürel Değerlerini, Türklerin İslâm ile mükemmel bir uyum içinde olan kadim ahlâk ve terbiyesini,  ayrıca Kuran Âyetlerini de çok iyi bilen Büyük Atatürk, bu hususa önemle vurgu yapmış ve  “Dünyada en hakiki yol gösterici ilimdir” diyerek milletini uyarmıştır.)
 
– “Daima iyiyi, güzeli ve hakikatı öğrenebilmek için okuyunuz, okutunuz.”
– “Kadınları okutunuz. kadını okumayan bir millet yükselemez.”
– “Padişahın huzurunda dahi olsanız, hakkı ve hakikatı söylemekten korkmayınız.”
– “Padişah sizi, hoşlanmadığınız ve dininize uymayan bir işe tayin ederse, bunu kabul etmeyiniz.”
– “Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.”
– “Âlimin ve olgun – bilgili insanların sohbeti, cahillerin ibadetinden daha faydalıdır.”
– “Kendinizi gafletten kurtarınız.”
– “İBADETİN YERİ BAŞKADIR, DÜNYA İŞİNİN YERİ BAŞKADIR.”
– “Düşünce ve inanç dünyamız sınırsızdır…”
– “YETMİŞ YILLIK İBADET, BİR SAATLİK TEFEKKÜRE (YANİ AKLI İŞLETMEYE – DÜŞÜNMEYE) DENK GELMİŞTİR.”
– “İLİM, DÜNYANIN BÜTÜN KIYMETLERİNDEN ÇOK DAHA ÜSTÜNDÜR.”
(Görüldüğü üzere bizler, KURAN ile mükemmel bir uyum içine olan Türk Atalarımızın düşünce, ilke ve uyarılarını, yıllardır hayatımızın her alanına  şayet  rehber edinmiş olsaydık,  yıllardır medeni milletler ilerleyip, gelişirken, güçlenirken, zenginleşirken, dünyaya hükmederken, bizler sürekli geriye doğru gitmeyecek ve bugün geldiğimiz bu zifir karanlık noktaya da gelmemiş olacaktık.)
 
Düşünce, İnanç ve Vatan Sevgisi Birliği içinde olan herkese en içten saygı ve selâmlarımı sunuyorum, (17.08.2017)
=======================================
Dostlar,
Tarihçi araştırmacı – yazar Sayın Güzide Filiz TUZCU hanımefendiye yukarıdaki kapsamlı ve değerli yazısı için teşekkür ederiz.. Yazı yeterince kapsamlı olduğundan, biz gereksiz uzatmamak üzere katkı koymadık..
Ancak, HacıBektaş-ı Veli hazretlerinin anma törenlerinin de örn. Mevlana’dan geri kalmamak üzere içtenlikle – hakkaniyetle yürütülmesini, hükümetçe desteklenmesini dileriz. Hacıbektaş ilçesi küçük nüfuslu (5 bin) bir yer. Belediyenin olanakları çok yetersiz. Anma törenlerinde ilçe nüfusu 60 katını aşarak 300 bini buluyor. Çok sayıda kurban kesiliyor. Sağlık ve gıda hijyeni bakımından da ciddi sorunlar yaşanabiliyor.

İlçenin, çok önemli bir inanç turizmi merkezi olması nedeniyle, başta yol, kanalizasyon, su ve konaklama altyapısı gereksiniminin merkezi hükümet desteğiyle hızla çözülmesi gerekiyor.

Sevgi ve saygı ile. 18 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com 

TÜRK MİLLETİNİ KURTULUŞA GÖTÜRECEK OLAN İKİ TEMEL REHBER : ATATÜRK ve KURAN

Konuk tarihçi yazar : Güzide Filiz Tuzcu

TÜRK MİLLETİNİ KURTULUŞA GÖTÜRECEK OLAN
İKİ TEMEL REHBER:
1. KURAN’IN TANITTIĞI İSLÂM;
2. BÜYÜK ATATÜRK’ÜN DÜŞÜNCE VE HEDEFLERİ

Merhaba Hocam;

Sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi 21. yüzyıl Türkiye’sinde milyonlarca insan halâ “din kisvesiyle” korkunç boyutlarda kandırılmaktadır… Oysa ki Büyük Atatürk’ün de ifadesiyle “Türk Milletini birleştirici en sağlam iki harcın biri TÜRÇE  DİLİ  ve diğeri de İSLÂM DİNİDİR…” 

O halde Müslüman Türklerin besleneceği iki temel kaynak vardır: Birincisi “TÜRKÇE KURAN‘dır“;  İkincisi de Türk Milletini “zilletten, esaretten, hatta mutlak bir yok oluş tehlikesinden” kurtaran,  onlara T.C. Devletini kurup, armağan ve emanet eden Büyük Atatürk‘ün bizleri en ileri medeniyet seviyesine taşıyacak olan  “SON  DERECE  DEĞERLİ DÜŞÜNCELERİ,  İLKELERİ, HEDEFLERİ VE MİLLİ POLİTİKALARIDIR”.

 Büyük Atatürk’ün en büyük hedeflerinden biri de “Türk Milletinin hayatında yüzyıllardır son derece büyük bir öneme sahip olan İslâm Dininin” Kuran’ın tanıttığı şekilde – yani doğru anlaşılması ve Türk Milletinin dinen bilinçlenmesi, böylece dini siyaset ve çıkarlarına alet edenler tarafından bir daha kandırılmamalarıydı.

Bakın Cumhurbaşkanı Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci devre – ikinci toplantı yılını açış konuşmasında ne demiştir: “İslâm Dinini, asırlardan beri alışılageldiği şekilde bir siyaset vasıtası mevkiinden uzaklaştırmak ve yüceltmek gereğini görüyoruz. Allah’a olan mukaddes inancımızı ve vicdani değerlerimizi, karanlık ve kararsız olan, her türlü menfaat ve ihtirasların görünüşü olan siyaset sahnesinden ve bütün kısımlarından, bir an evvel ve kesin şekilde kurtarmak gerekir: Bu kurtarış, dünyevi ve uhrevi mutluluğun emrettiği bir zorunluluktur. Ancak bu surette İslam Dininin yüksekliği ortaya çıkacaktır.”

[Kaynak: Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Cerideleri  (ZC) Devre II, Cilt 7, s. 3 – 6;  Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma Merkezi, , Ankara, 1999, s. 349.]  

Bakın dünyaca ünlü bilim adamı Albert Einstein din” için ne demiştir;

En başından itibaren kiliseler ve ruhban sınıf, her zaman bilime karşı olmuşlardır ve bilimle uğraşan, hayatını bilime adayan kimselere karşı savaş açmışlardır… (Bilime ve Bilimi Teşvik Eden Kuran’ın sunduğu Işığa karşı savaş açanlar,  Osmanlı devrine de damgalarını vurmuşlardı; şöyle ki; genel olarak ulema ve onların başkanı statüsünde olan  bazı şeyhülislâmlar da “bilimsel ve dinsel aydınlanma ve bilinçlenmeye” karşı savaşlar açmışlardı… Böylece pek çok gerçek din âlimi, bilim insanı ve toplum lideri kahramanlar bu uğurda maalesef canlarından olmuştur…  Çarpıcı bir örnek vermek isteriz; Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislâmı Ebussuud efendi, Büyük Türk Din Âlimi – Büyük Türk Ozanı  ve Türk Toplum Lideri, hatta bugün bile dünyanın gayet iyi tanıyıp, takdir ettiği  Sevgili Yunus Emre’nin şiirlerinin okunmasını yasaklamış, hatta “bunları okuyanların dinden çıkacağına” dair fetva vermişti. Anadolu Karamanoğlu Türk Devleti mensubu – Güçlü Bir Toplum Lideri  Olan Yunus Emre‘nin gerçek kişiliği – mükemmel İslâm anlayışı, cesareti – devrimciliği  – mücadelesi ve akıbeti Türklerden bugün bile gizlenmektedir!) Bu bağlamda korkuyu empoze eden dini inançtan kurtularak, maneviyat kazandıracak olan bir dini inanca geçiş, bir milletin hayat tekamülü yolunda atabileceği en büyük ve en önemli adımdır; hatta bu adım, bir millet için bir dönüm noktasını teşkil eder. İnsanları korkutarak ve cezalandırarak baskı altına alan, sürekli öteki dünya ile ilgili vurgulamalar yapan kilisenin tanıttığı din ile kozmik din birbirinden farklıdır. Ben şahsen “kozmik din duygusunun”, bilimsel araştırmalarda, en güçlü ve en soylu teşvik aracı olduğuna samimiyetle inanırım.  Toplumda tekamülün – yükselmenin sağlanması  için, “aklını işleten, özgürce düşünebilen, muhakeme kabiliyeti olan,  bağımsız yaratıcı bireylere” ihtiyaç vardır. (İşte Büyük Atatürk de T.C. ‘de böyle bilinçli bireyler yetiştirmeyi hedeflemiştir ve bunu söylevlerinde defalarca dile getirmiştir..) bu tür bireyler, toprağı besleyen, üretimi ve verimliliği mümkün kılan, “hava, su  ve güneş” gibi, bir toplumu – bir milleti  besleyecektir. Toplumdaki tüm olumsuzluklar, manevi ve soysal hastalıklar da din öğretileriyle – peygamberlerin maneviyatıyla deva bulacaktır… O halde diyebiliriz ki dinsiz ilim topal, ilimsiz din ise kördür “

[Kaynak: Albert Einstein, The World As I See İt, Princeton University Press, Princeton – New Jersey, 2007, s. 3 – 127.])

Büyük Atatürk’ün hayat kurtarıcı – kutsal, kutlu ve bilimsel bu hedefi“, Ondan sonra yerine getirilmiş midir? Maalesef ki hayır… Bilâkis 1938 sonrası Türk Milleti, “din kisvesiyle” kademe kademe yeniden aldatılmaya ve karanlık  mecralara çekilmeye başlanmıştır…

Onun izinden kararlılıkla gitmek azminde olan bizler, bu “kutlu hedefler” için karınca – kararınca da olsa çalışmaya devam ediyoruz…

Bu bağlamda hocam, aşağıda yer alan yazımı , lütfedip sitenizde paylaşırsanız sevinirim. 27.06.2017
*****

İSLÂM’IN ÖZETİ

Peygamber Hz. Muhammed’e Kuran tebliğ edileli yaklaşık 1400 yıl olmuştur;  Kuran’ın tebliğ etmiş olduğu “Gerçek İslâm’ı” tanımak ve Yüce Allah’ın emirlerini kaynağından öğrenmek isteyen her Müslüman Türk’ün bilmesi gereken belli başlı dinsel esaslar vardır. (Lütfen dikkat edelim, dini siyaset ve çıkarlarına alet edenler,  “Kuran’ın ana dilde okunması ve anlaşılmasından”  hat safhada rahatsızlık duymakta, hatta kızgınlıklar içinde feryat etmektedirler… O halde Kuran Âyetlerini öğrenmek ve öğretmek, böylece dini, hapsedildiği karanlıklardan kurtararak, milletimizi aydınlatmasını sağlamak, tüm biz vatanseverlerin boynunun borcudur diye düşünüyoruz…)

YÜCE ALLAH’IN KURAN’DA BELİRTMİŞ OLDUĞU TEMEL ŞARTLARI,
EMİR VE UYARILARI; 

  1. Yüce Allah bir Müslüman’da, ya da herhangi bir kulunda, her şeyden önce “GÜZEL AHLÂKA” en üst seviyede önem vermektedir. Güzel Ahlâkın ise ilk ve olmazsa olmaz şartı da “DOĞRULUKTUR“. Yani bir Müslüman, her yerde ve her şart altında, yani karşısında kral da olsa – padişah da olsa – devlet başkanı da olsa “mutlaka ama mutlaka doğru sözlü olmak” zorundadır. Bir başka deyişle bir Müslüman “CESUR”  olmalıdır; yalnız Allah’tan korkmalıdır ve her zaman önceliği Allah emirlerini yerine getirmeye vermelidir ve Yüce Allah’tan başka hiç kimseye, ama hiç kimseye  minnet edip, boyun eğmemelidir.
  2. Yalana – entrikaya asla tenezzül etmeden, sağlam – dosdoğru bir karakter sahibi olmanın ve her zaman – her yerde doğru sözlü olmanın Yüce Allah katında ne denli büyük bir önem taşıdığı Türkiye’de yeterince biliniyor mu acaba? Maalesef ki hayır! Karanlık tablo apaçık ortadır!
  3. Oysaki Yüce Allah “doğruluktan asla şaşmayan – dürüst karakterli insanları“, şehitlerle aynı mertebeye koyduğunu açıkça ifade etmiştir: Hadid Sûresi – Âyet 19: “Çok doğru olanlar ve şehitler, onların mükafatları ve nurları vardır.” Görüldüğü üzere “çok doğru olanlar, yani, her şart altında, her mekan ve zamanda, her zaman doğru konuşanlar“, şehitlerle bir tutulmuştur. O halde bir Müslüman, namazdan, oruçtan, hacdan önce, mutlaka ve mutlaka “doğru sözlü olmalıdır”, hiçbir şekilde, asla ve asla yalan söylememelidir.
  4. Kuran’a göre bir Müslüman’ın sadece kendisinin doğru sözlü olması da yeterli değildir; şöyle ki  bir Müslüman “kendi halinde, etliye – sütlüye karışmadan“, neme lazım diyerek,  kıyıda köşede kalıp, sessizce de oturamaz. Müslüman’ın sorumlulukları vardır; önce kendisine ve ailesine, sonra mahallesi ve şehrine, sonra vatanına – ülkesine ve geniş ölçekte de tüm mazlum dünya insanlarına ve canlılarına karşı sorumlulukları vardır.
  5. O halde bir Müslüman’dan beklenen nedir? Bir Müslüman “adam sende… bana ne – neme lazım – bana dokunmayan yılan bin yaşasın – ben kendi çıkarıma – işime bakarım” DİYEMEZ.  Kuran’a göre bir Müslüman, her zaman, her yerde ve her şartta  “doğru konuşanın, haklı olanın, mağdur edilenin,” yanında yer almalıdır ve onları vargücüyle desteklemelidir.
  6. Bir Müslüman mutlaka ama mutlaka “güvenilir” olmalıdır; zaten bir toplumda her zaman doğru konuşmasıyla tanınan bir insan, aynı zamanda “güvenilir” de bir insandır. (Böyle güvenilir kişilere “ona güvenebilirsin, onun sözü senettir” derler) Böyle biri verdiği sözü de mutlaka yerine getirecektir; ki Yüce Allah en sevmediğim şey, söz verilip de, bunun yerine getirilmemesidir diye açıkça belirtmiştir:
  7. Saf Sûresi – Âyet 2 & 3: “Ey inananlar, niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek, Allah katında en sevilmeyen şeydir.” Maide Sûresi – Âyet 1: “Ey inananlar, verdiğiniz sözleri yerine getirin” Maide Sûresi Âyet 89: (özetle)”Allah, bilerek yaptığınız yeminlerden ötürü sizi sorumlu tutar” A’raf Sûresi – Âyet 102: “İnsanların çoklarını yoldan çıkmış bulduk, ama çoklarında sözünde durma diye bir şey bulamadık.”
  8. Hatırlatmak isteriz ki, Hz. Muhammed toplumunda “en güvenilir kişi” diye tanınmaktaydı… Hatta Ona düşmanları bile güven duymaktaydı ve mallarını dahi Ona emanet edip, seyahate gitmekteydiler…
  9. Kuran’a göre bir Müslüman her yerde ve her çağda “yalancının – iki yüzlünün – haksızın – zalimin – zorbanın – hainin- ırz düşmanının” karşısında yer almalıdır ve ona karşı “ İslâm  Adına  ve Allah Rızası İçin” cesurca savaşmalıdır… Tıpkı ülkemiz işgal edildiğinde, köylerimiz yakıldığında, camilerimizin bazılarının kurşunlanıp, yıkıldığında, bazılarının domuz ahırlarına çevrildiğinde, mazlum vatandaşlarımız her türlü saldırı ve tecavüzlere uğradığında, hatta katliamlara maruz kaldıklarında, onların imdadına yetişen ve düşmanlara karşı cesurca savaşan Mustafa Kemal  Paşa ve Onun önderliğindeki Milli Güçlerimiz, Türk analarımız, ninelerimiz, dedelerimiz ve çocuklarımız  gibi…
  10. Yüce Allah “Allah tanımaz, saldırgan zalim ve zorbalara“, bunlar “Benim düşmanlarımdır” demiştir ve “bunlara karşı Müslümanların birlik olup, savaşmalarını” emretmiştir. Mustafa Kemal Paşa ve Milli Güçler, Yüce Allah’ın bu emrini lâyığıyla yerine getirmişler ve hak ettikleri zaferi ve şerefi de almışlardır.
  11. Oysaki daha kısa bir süre önce Kudüs’te ünlü Cami – Mescidi Aksa’yı postallarıyla basan, içerde namaz kılan Müslümanlara saldırarak, onları tartaklayan, Kutsal Kitabımız Kuranları yırtıp, yerlere fırlatan ve çiğneyen Yahudi askerlerine gereken cevabı, bol bol ahkam kesen bazı Müslümanlar vermiş midir? MAALESEF! Nerde kaldı “Allah Adını, İslâm’ı  ve Kuran’ı” yüceltmek? NERDEEEEEEEEEEE???
  12. Oysaki Kuran’da Yüce Allah şöyle emir vermiştir: Furkan Sûresi – Âyet 52:  “Kafirlere (yani Allah – Kuran tanımazlara) boyun eğme ve bu Kuran ile onlara karşı büyük cihat et.” Nisa Sûresi – Âyet 101: “Muhakkak ki kafirler, sizin açık düşmanınızdır.” Mülk Sûresi – Âyet 9: “Ey peygamber, kafirlerle (Allah ve Kuran tanımazlarla) ve iki yüzlülerle uğraş, onlara karşı katı ve sert davran.” (peygamberi çok sevdiğini, onun izinde olduklarını iddia edenlere önemle duyurulur…) Saf Sûresi – Âyet 4: “Allah, kendi yolunda kenetlenmiş binalar gibi saf bağlayarak, çarpışanları sever.” Âl-i İmran Sûresi – Âyet 73: “Sizin dininize uyandan başkasına güvenmeyin.” Ahkaf Sûresi – Âyet 21: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin.”

Evet bundan böyle her birimiz bir Müslüman’da “olmazsa olmaz özellikleri arayalım ve sadece onları Müslüman” kabul edelim:  Bir Müslüman her zaman ve her yerde doğru konuşur, doğru konuşanların yanında yer alır ve  haklı olanı destekler. Bir Müslüman asla yalan konuşmaz. Yalanın “beyazı -pembesi – siyahı – yeşili” olmaz! Yalan, yalandır ve bütün kötülüklerin başıdır. Onun için bir Müslüman “yalancı,  entrikacı, iki yüzlü, hak ve hukuk tanımaz insanların” karşısında yer almalıdır ve onlarla mücadele etmelidir; etmelidir ki toplumda doğru sözlü – güvenilir – adaletli  insanlar ve bilimin ışığında yürümek isteyenler  hüküm sürebilsenler.

Sonuç olarak; bir Müslüman, yaşadığı toplumda “doğruluğu, güvenirliliği, iyiliği, güzelliği, adaleti ve merhameti” temsil ederek, her canlının hayatını kolaylaştırmalı ve tüm hayatını – tüm söylev ve eylemlerini ibadete dönüştürmelidir.

  • İbadet sadece namaz, oruç haç vs… değildir! 
  • Müslümanlığın kılık -kıyafetle – türbanla, cüppeyle, saçla – sakalla ilgisi ve alâkası yoktur!
  • Şekli ibadetlerden önce güzel ahlâk” sahibi olmak esastır; öyle ki o güzel ahlâkla tüm hayatın her anının – her söz ve eylemin bir ibadete dönüştürülmesi esastır.

Yukarıda özetle anlatmaya çalıştığımız kriterlerde (AS: ölçütlerde) “Gerçek Müslüman” sayısı dünyada ve ülkemizde, maalesef oldukça azdır! O halde Müslümanlığı vatanımızda doğru tanıtmaya inatla ve  kararlılıkla devam etmeliyiz… 1938’den bugüne din konusunda meydanı çoooook boş bıraktık!

G. Filiz Tuzcu
===================================
Dostlar,

Değerli Tarihçi – araştırmacı yazar Sayın Güzide Filiz Tuzcu’nun önemli makalesini aynen paylaştık. (Sitemizin kurallarına göre imzalı yazıların içeriği yazarına aittir.)
Kendisine önemli bilgileri derlediği ve bizimle paylaştığı için teşekkür borçluyuz.

Türkiye, AKP iktidarıyla ne yazık ki tarihinin en zor  – karanlık dönemlerinden birini yaşıyor. Din ve dince kutsal sayılan ne denli kurum, yapı, işleyiş, değer varsa acımasızca siyasete alet ediliyor. Bu eylemler hem dince hem de yasalarca yasak ve ahlak dışı..

Merhum Prof. Yaşar Nuri Öztürk başta olmak üzere aydın din bilginlerimiz

halkı iktidarın ve aleti Diyanet’in hurafelerinden ve sömürüsünden korumak için

çok çaba harcadılar ama yeterli olmadı. Bu bakımdan, din sömürüsü yapan kişiler, Büyük ATATÜRK‘in nitelemesi ile İĞRENÇ kişilerdir ve bunları engellemek zorunludur.

Sayın Güzide Filiz Tuzcu, aydın ve inançlı bir Cumhuriyet kadını olarak, çok çok sağolsun, durumdan zorunlu olarak görev çıkarıyor.. Çabaları ve ürünleri için şükran borçluyuz.

Sevgi ve saygı ile. 27 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

DİN TOPLUM İÇİN BİR “AFYON – UYUŞTURUCU” MUDUR

Konuk yazar : Güzide Filiz TUZCU

DİN TOPLUM İÇİN BİR
“AFYON – UYUŞTURUCU” MUDUR?

Evet, Karl Marks din için “toplumu uyuşturup – uyutmak için kullanılan bir afyondur” ifadesini dile getirmiştir! Ancak diğer yanda din, her çağda ve dünyanın her yerinde insanların hayatında merkezi bir rol oynamıştır…

İnsan dünyada var olduğundan bu yana “din mefhumu“,  olmazsa olmaz bir unsur olarak insanların hayatında yerini almıştır. Aslında insanın doğasında,  “kendisinden çok üstün, olağanüstü güçlere sahip olan yaratıcı – yüksek bir varlığa – bir tanrıya” inanma – ondan korkma – ona sığınma duygusu hep var olmuştur…

Dinler ve din inancı önemini ve etkisini hiç yitirmeden günümüze kadar gelmiştir…
Bu bağlamda “bir milleti sımsıkı bağlarla birbirine bağlayan – birleştiren en önemli iki harcın dil ve din olduğu” vurgusu hep yapılmıştır. (“Aklın yolu biridir“; Elbette ki bu vurguyu Büyük Atatürk de yapmıştır)

O halde yaşadığı ülkede, vatanını ve milletini seven,  ve de  milletine gerçekten faydalı olmak isteyen  bilim insanları için  “dini doğru anlamak ve doğru anlatmak” asli bir görev olmalıdır kanaatindeyiz.

Ancak 1938 sonrası Türkiye’sine baktığımızda görülen odur ki, genel olarak bilim insanları üzerlerine düşen bu asli görevi maalesef yerine getirmemişlerdir!  Hatta bırakın bu görevi yerine getirmeyi, ekseriyeti “dine ve dindarlığa” burun kıvırmışlar ve dini sadece avamla – cehaletle ilişkilendirerek, “okumuş – meslek sahibi, cumhuriyetçi, hatta Atatürkçü, aydın  ve  çağdaş birinin dindar olamayacağı” gibi son derece yanlış, zararlı ve yıkıcı bir intiba yaratmaya çalışmışlardır!   (Kanaatimize göre bunu bazıları planlı ve programlı olarak, gayet bilinçli yapmışlardır; bazıları da bilmeyerek yapmışlardır…)

Ancak sonuç değişmemiştir; genel olarak bilim insanları, yazarlar, gazeteciler, araştırmacılar vs… kısacası genel olarak ülkenin aydınları “dine, toplumdaki değeri nispetinde  – yani hak ettiği derecede önem vermemişler ve  din hususunda halkı maalesef ki aydınlatıp, bilinçlendirmemişlerdir.”

O zaman halka din konusunda rehberliği kimler yapmıştır:

-Dini,  siyasetine ve siyasi partisine alet edenler; 

-Dini kendisine paravan yapan örgütler – dernekler;

-Bir takım tarikat şeyhleri – şıhları;  

-Doğru dürüst eğitim almamış – Kuran Âyetlerini dahi bilmeyen sözde hacılar, hocalar ve imamlar;

-Ya da dış güçlerin güdümünde faaliyet gösteren,” İslâm’ı özünden, yani yegane kaynağı Kuran’dan uzaklaştırmak” için elinden gelen her şeyi yapan “Türk ve Müslüman ” görünümlü ajan hocalar.

SÖZ KONUSU BU ZARARLI UNSURLAR ELBİRLİĞİYLE,  TÜRK MİLLETİNİ KURAN’I ANLAMAKTAN  – DİNEN BİLİNÇLENMEKTEN UZAK TUTMUŞLARDIR… BUNU DA AYNI OSMANLI DA OLDUĞU GİBİ,  “İSLÂM DİNİ DİYE, EMEVİ ARAP DİLİNİ, ARAP ADET VE GELENEKLERİNİ – ARAPÇA EZBERİ” TÜRKLERE DAYATARAK YAPMIŞLARDIR. 

BUNLAR, İSLAM DİNİNİ ÖĞRETİYORUZ DİYE  “KÖRPE BEYİNLERİ, ANLAYAMADIKLARI YABANCI BİR DİLLE – ARAPÇA EZBERLE” KÖRELTMİŞLER VE  ÖZ TÜRK DEĞERLERİNE YABANCILAŞTIRARAK, ADETA DÜŞMAN ETMİŞLERDİR.  BÖYELECE TÜRK ÇOCUK VE GENÇLERİNİN YÜCE ALLAH’IN EMİR VE UYARILARINI ÖĞRENMELERİNE, BU EMİRLERİ HAYATLARINA UYGULAMALARINA  ENGEL OLMUŞLARDIR…

FELÂKET BUNUNLA DA BİTMEMİŞTİR; TÜRK MİLLETİNİ “AŞAĞILANMAKTAN, TECAVÜZLERDEN, ESARETTTEN, HATTA MUTLAK BİR YOK OLUŞTAN KURTARAN VE İSLÂM DİNİNİ DOĞRU TANITMAK VE ÖĞRETMEK İSTEYEN” BÜYÜK ATATÜRK’E DE KORKUNÇ İFTİRALAR BAŞLATILMIŞTIR; “MUSTAFA KEMAL DİNSİZDİR, ÜLKEYE DE DİNSİZLİĞ GETİRDİ, LAİKLİK DİNSİZİKTİR, KARILAMIZIN – KIZLARIMIZIN BAŞLARINI AÇTI, HACILARIMIZI – HOCALARIMIZI ASTI – KESTİ, KENDİSİ İÇKİ İÇİYOR, SEFAHAT ALEMLERİ YAPIYOR VS…”

(OSMANLI TARİHİNİ ON BEŞ YILDIR YERLİ VE YABANCI KAYNAKLARDAN KAPSAMLI OLARAK ARAŞTIRDIM, KIYASLAMA VE ANALİZLER YAPTIM;   ASLINDA ONLARIN BÜYÜK ATATÜRK’E MÂL ETMEK İSTEDİKLERİNİ ,  “ECDATIMIZ DİYEREK KUTSALLAŞTIRDIKLARI  VE YERE GÖĞE SIĞDIRAMADIKLARI OSMANLI PADİŞAHLARI” FAZLASIYLA, HEM DE İFRAT DERECESİNDE  YAPMIŞTIR… EKSERİYE OSMANLI PADİŞAHLARI,  KURAN ÂYETLERİNİN PEK ÇOĞUNU UMURSAMAMIŞ, HATTA AÇIKÇA ÇİĞNEMİŞLERDİR. ONLAR DAHA DA İLERİ GİDEREK,TÜRK MİLLETİNİ KENDİLERİNE KUL – KÖLE YAPARAK, ONLARA ARAPÇA DAYATARAK,  BASKI UYGULAYARAK, KURAN’IN IŞIĞIYLA AYDINLANMALARINA” YÜZYILLARCA ENGEL OLMUŞLARDIR. PADİŞAHLAR,  TÜRKÇE KURAN VEYA DİN KİTABI BASIMINI DA YİNE YÜZLERCE YIL YASAKLAMIŞLARDIR. ) 

 OSMANLI DÖNEMİNDE TÜRK MİLLETİ , “ALLAHIN YERYÜZÜNDE GÖLGESİ – KUTSAL  – MÜBAREK PADİŞAHLAR ” TELKİNLERİYLE, AYRICA BASKI VE ŞİDDETLE PADİŞAHLARA ZORLA KUL  EDİLMİŞLER,  BÖYLECE İSLAM’IN EN BÜYÜK  VE EN AFFEDİLMEZ BÜYÜK GÜNAHI OLAN “ŞİRK BATAĞINA” İTİLMİŞLERDİR.

İşte  1938’den günümüze dek Türk Milletine “din hususunda  rehberlik yapanlar” da genellikle bu Osmanlı zihniyetli kişilerdir!   Böylece “din” ne yazık ki her zaman siyasete ve seçimlerde “oy kapmaya, saltanata ve güce” alet edilmiştir. Sonuç gayet açık ve net olarak ortadır...

Kanaatimize göre 21. yüzyılda dahi Türk Milletinin önemli bir yüzdesi, Kuran’ın tanıttığı “İslâm Dinini” maalesef ki halâ bilmemektedir!

(Bu noktada İslâm Dinini Kuran’ın tanıttığı şekilde anlayan ve anlatan ve halkın dinen bilinçlenmesi için çalışan – hizmet eden,  gerçek din alimi, gerçek Atatürkçü,  gerçek bir vatansever olan Sayın Yaşar Nuri Öztürk hocamızı da minnetle ve teşekkürle anmadan geçmek,  kanaatimizce kul hakkı ihlâline girer.)

Türk Milleti, “din hususunda bilinçli olmama”  gibi hayati bir eksikliğinin son derece ağır ve yıkıcı faturasını Osmanlı döneminde ödemiş, hatta her şeyini kaybederek, yok olmanın eşiğine gelmiştir:  Ancak bundan yeterli dersi çıkarmayan Türk Milleti,  1938 sonrası, kurtarıcıları ve yol göstericileri  Büyük Atatürk’ün izinden ayrılarak bir kez daha yanlışlara batmıştır ve bunun acı faturasını da ödemektedir…

Oysaki dine, bizden çok daha fazla önem veren, hatta dini “milli kimlik ve kültürlerinin ayrılmaz bir parçası yapan”  Batılı Milletler, din ile bilimi uzlaştırarak, her ikisini de insan hayatında yapıcı ve aydınlatıcı kılmışlardır. Bunu nasıl başarmışlardır? Bu husus hayati derecede önemlidir.

Batılı aydınlar – cesur toplum liderleri orta çağlardan  itibaren, “kilise, kral, soylu sınıf” üçgeninin dini “siyaset ve saltanatlarına nasıl alet ettiklerini ve böylece geniş halk kitlelerini nasıl baskı altına alarak, özgürlüklerini ve emeklerini  sömürdüklerini” idrak etmişlerdir. Böylece onlar, bu yönde halklarını aydınlatarak, organize ederek, bilinçlendirerek,  zalim ve zorbalara karşı amansız savaşlar başlatmışlardır…

Bunlardan yalnızca bir tanesine örnek vermek istiyoruz; Ünlü Reformcu – Alman Papaz Martin Luther.

Reformist Alman Aydını Martin Luther (1522)  , “Her bireyin, kendi ANA DİLİNDE YAZILMIŞ OLAN İNCİLİ’İ OKUMASININ GEREKLİLİĞİNİ vurgulamış ve her Hıristiyan’ın buna hakkı olduğunu” savunmuştur…  Böylece Marthin Luther, 1516 yılında Grek bilgin Erasmus tarafından yazılmış “Grekçe İncil’i1522 yılında ana dili Almancaya çevirmiş ve böylece dinini,  yabancı bir dilin ve kültürün boyunduruğundan kurtarmış ve Alman halkının İncil’i anlamasını  ve dinen bilinçlenmesini, böylece bir daha din kisvesiyle sömürülmemesini  sağlamıştır.

Ünlü Alman felsefeci Nietzche ve Alman dilinin babası addedilen dil uzmanı Jacob Grimm, “Luther’ın bu cesur hareketinin ve yazdığı Almanca İncil’in, Alman dil ve edebiyatının vücuda gelmesi ve gelişmesinde bir dönüm noktası yarattığını” vurgulamışlardır.” 

(Kaynak: Erik H. Erikson, Young Man Luther, W.W. Norton & Company İnc. New York, 1962, s. 225 – 233.)

Almanlar, ve onlarla gibi “ileri medeniyet seviyesine ulaşmış” olan milliyetçi – güçlü milletler (İngilizler, Fransızlar, Japonlar, Ruslar, Grekler vs…), o gün bugündür dillerine ve kültürlerine büyük bir azim, hassasiyet ve hırsla  sahip çıkmaktadırlar…  

O HALDE ASLINDA DİN, BİR “AFYON YA DA UYUŞTURUCU”  değildir;
şayet dini doğru anlar ve doğru anlatırsak
… YANİ SUÇLU OLAN DİN DEĞİLDİR.

Ancak din doğru anlaşılıp, doğru anlatılmadığı zaman, gerçekten “afyon – uyuşturucu” etkisi yapar… İşte felâketler de o zaman başlar… 

SUÇLU OLAN MİLLETİNİN TEMEL DEĞERİ OLAN DİNİ KÜÇÜMSEYEN, ETKİSİNİ YOK FARZ EDEN, KENDİNİ HALKINDAN ÜSTÜN GÖREN, HALKINI AYDINLATMAYI GÖREV EDİNMEYEN SÖZDE BİLİM İNSANLARI, SÖZDE AYDINLAR, ENTEL VE DANTELLERDİR…

Sloganımız “Din ve Bilim El – Ele, insanlığın güzel ahlâk kazanması, huzuru, mutluluğu ve ilerlemesi hizmetinde” olmalıdır…

G. Filiz Tuzcu

YENİDEN KURTULUŞ VE DİRİLİŞ İÇİN NE YAPMALI

Konuk Tarihçi Yazar : Güzide Filiz TUZCU’dan..

“YENİDEN KURTULUŞ VE
DİRİLİŞ İÇİN NE YAPMALI?”

Sevgili  Vatansever Dostlar;

Bir kez daha vurgulamak isterim ki;

  • TARİH, GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KÖPRÜ KURARAK, GÜNÜMÜZ KİŞİ VE OLAYLARINI AYDINLATIR; ONUN İÇİNDİR Kİ TARİH, BİR MİLLETİN HAFIZASIDIR.”
    Hafıza bir insanda ne denli yaşamsal bir öneme sahip ise, TARİH de bir  millet için aynı düzeyde yaşamsal bir öneme sahiptir. Ancak bu tarihin “objektif kaynaklardan – doğru öğrenilmesi” koşuluyla… 

Söz konusu bu kaynaklardan kendimce kimi örnekler vermek isterim;

  1. NUTUK:  Tarihi bizzat yaşayan – gerçekleştiren ve yazan Büyük Atatürk’ün, bizlere bıraktığı eşsiz bir tarihi kaynaktır. (Bence her TÜRK, NUTUK KİTABINI birkaç kez okumalıdır ve iyice belleğine kazımalıdır. İnsan NUTUK’u  okudukça, o günleri sanki bizzat yaşamışçasına, “tarihi kişi ve olayları  ve de bu olayların günümüzle ilişkisini” çok daha iyi anlıyor. )
  2. Cumhuriyet Türkiye’sini doğru anlayabilmek için, Osmanlı Tarihini de nesnel (objektif) kaynaklardan iyi öğrenmek gerekiyor; bunlar içinde benim bizzat çok faydalandığım eserlerin başında Ord. Prof. Sayın Enver Ziya Karal “Osmanlı Tarihi gelmektedir.  Bunlar çeşitli ciltler halindedir ve Türk Tarih Kurumu basımıdır. Ayrıca Prof. Halil İnalcık ve Prof. Kemal Karpat hocalarımızın eserleri de fevkalâde önemli ve aydınlatıcıdır.
  3. Değerli hocamız Sayın Taner Timur’un Osmanlı Kimliği” ve “Osmanlı Çalışmaları” başlıklı eserleri de fevkalâde önemli tarih kaynaklarıdır.
  4. Çeşitli yerli ve yabancı bilim insanlarının eserlerinin derlendiği “Söğüt’ten İstanbul’a” adlı eser de önemli bir Osmanlı tarih kaynağıdır. (Derleyenler: Oktay Özel – Mehmet Öz, İmge Kitabevi 2000)
  5. Ayrıca değerli hocalarımız Prof. Türkkaya Ataöv’ün, Doğan Avcıoğlu’nun, Şerafettin Turan’ın, “Kadim Türk Tarihi, Cumhuriyet Tarihi, Avrupa Tarihi, Uluslararası  İlişkilerimiz” ile ilgili eserleri çok önemli tarihi kaynaklardır.
  6. Sayın Tarık Zafer Tunaya hocamızın “Türkiye’de Siyasal Partiler adlı üç ciltlik eseri” de Osmanlı devrinden başlayarak günümüz Türkiye’sine kadar gelen siyaseti ve siyasi partileri doğru anlayabilmek için oldukça önemli bir kaynaktır. Kanaatimize göre Sayın Prof. Mustafa E. Erkal’ın “Etnik Tuzak” adlı eseri de mutlaka okunması gereken bir eserdir.
  7. Osmanlı tarihini objektif ve canlı olarak bize sunan ünlü Fransız  tarihçisi Alphonse De Lamartine’in iki ciltlik “OSMANLI TARİHİ” kitapları da çok önemli bir kaynaktır. 
  8. Değerli Türk Büyüğümüz Sayın Turgut Özakman hocamızın bizlere miras bıraktığı, fevkalâde aydınlatıcı eserleri de önemlidir. Bilindiği üzere halkın kolayca anlayabileceği bir dille yazılan (ki bu husus çok önemlidir)  Çılgın Türklerbunlardan yalnızca bir tanesidir.  O’nun belki fazla adı duyulmayan bir başka kitabı da şudur: “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele; Yalanlar, Yanlışlar, Yutturmacalar“.
  9.  Ayrıca Sayın Sinan Meydan’ın “Tarih Kitapları Serisi” de objektif ve aydınlatıcı olmaları açısından fevkalâde değerlidir.
  10. Uzun yıllar Batıda yaşayan, böylece Batılıların iç yüzünü, yaşayarak ve gözlemleyerek gören ve onların zihniyet ve eylem şifrelerini çözen, ancak aldığı milli terbiye nedeniyle vatanına, milletine ve ÖZ TÜRK DEĞERLERİNE yabancılaşmayançok genç bir yaşta (AS: 26? yaşında!?) profesör olan  Sayın Oktay Sinanoğlu‘nun eserleri de Türklerce mutlaka okunmalıdır diye düşünüyoruz… (Biz bu e-postamızla – aşağıda onun dikkat çekici – uyarıcı sözlerine yer vereceğiz)
  11. T.C.’de ezici çoğunluk “Müslüman” olarak bilindiğine göre, bilim insanlarının (ister Müslüman olsunlar, isterlerse olmasınlar, hatta isterlerse ateist olsunlar), İslâm dinini de, onun tek ve yegane kaynağı olan Kuran’dan “TÜRKÇE” okumalarının ve bu dini doğru tanımalarının ve halka doğru  tanıtmalarının da gerekli olduğu kanaatindeyizBu bağlamda Prof. Sayın Yaşar Öztürk’ün ve Büyük Türk Din Âlimi Sayın Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Kuran” tercümelerini özellikle tavsiye ederiz. Sayın Yaşar Nuri Öztürk’ün “Kurtuluş Savaşı” sürecini de lâyığıyla incelediği ve fevkalâde doğru bir anlatımla ortaya koyduğu “KURAN’IN  PENCERİSİNDEN  KURTULUŞ  SAVAŞI adlı eserini de önemle tavsiye ederim.
  12. Tavsiye edilmesi gereken, ancak burada hepsini saymamız elbette olanaklı olmayan pek çok değerli bilim insanı ve araştırmacının “tarih kitapları” da elbette ki vardır. Ben yalnızca ilk aklıma gelenlerden örnekler vermiş bulunuyorum.

PROF. OKTAY SİNANOĞLU’NUN
YENİDEN DİRİLİŞ VE KURTULUŞ İÇİN NE YAPMALI adlı eserinden birkaç alıntı yaparak, sizlerle paylaşma istiyorum:

–  Başlık: “BİR SAVAŞ NASIL KAYBEDİLİR? Kendileri dışında başka milletleri insandan saymayan, gözü dünmüş düşmanlar savaşı nasıl başlatır?

  1. Düşman gördüğü ülkenin üniversitelerinde, araştırma merkezlerinde hedef ülkenin tarihi, manevi gücünün kaynakları, gelenekleri, dini, dili,  edebiyatı, coğrafyası vs… üzerinde yıllarca çalışırlar, araştırmalar yaparlar ve o ulusun diline, dinine son derece vâkıf uzmanlar yetiştirirler.  Bunların bir kısmı o ülkeye, bilim insanı, din adamı, tüccar-işadamı, siyasi temsilci vs… şeklinde gelip, bilgi toplarlar. (Doktora tezi çalışmalarımda ben de bu yaşamsal hususu  saptadım; Batılılar,  yüzyıllardır Türk topraklarına sözde seyyahlar, tüccarlar, arkeologlar, misyonerler- ajanlar gönderip, hocamızın bahsetmiş olduğu gibi, Türklerle ve Türk topraklarında yaşayan azınlık gruplarla ilgili çeşitli hayati hususlarda bilgiler toplamışlar ve bunlara göre Türk Toplumunu içten içe bölmek için stratejiler – planlar gerçekleştirmişler ve bunları başarıyla yaşama geçirmişlerdir… Geçirmeye de devam etmektedirler… )
  2. Hedef ülkede, özellikle dini değişik olan azınlıklardan yetenekli bazı çocuklar seçilir, bunların adı ve kimliği değiştirilir ve bunlar yetiştirilir. Söz konusu bu gençler hedef ülkenin basınında meşhur edilir, onların önemli mevkilere gelmeleri sağlanır. (Altı küsur yüzyıllık Osmanlı döneminde de aynen böyle olmuştur; şöyle ki, aslında Türklerin kurduğu, emekleri, kanları ve canlarıyla yaşattıkları  bir Türk İmparatorluğu olan “Osmanlı İmparatorluğu’nda“, bilhassa II. Mehmet’ten (Fatih) sonra, Türkler devlet idaresinden tümden uzaklaştırılmışlar, ondan sonra da korkunç boyutlarda baskılara, şiddete ve sömürüye maruz kalmışlardır….)
  3. Düşman, hedef ülkede “her bakımdan vasat, kendi başına bir şey olamayacak, ulusal duygulardan zayıf, mevkie ve maddiyata düşkün, çeşitli zaafları olan kişileri” tespit edip, onlar vasıtasıyla birtakım gizli cemiyetler/dernekler kurdurur.  Bunlar da zamanla, basın-yayından, yönetim kadrolarından, üniversitelerden, iş çevrelerinden üyeler bulurlar. Ağ yayılmağa başlar… Ülkenin çeşitli bölgelerinde ve toplumun her kesiminde ağı yaymayı kolaylaştırmak için “yarı gizli dernekler” kurulur. Bu derneklerin liselerde, üniversitelerde ve şehrin çeşitli mahallerinde gençlik kolları bulunur. Böylece gençler “evrensel – küresel aldatmacasıyla” kandırılarak, gitgide kendi milli kültürlerinden, geleneklerinden, ulusal bağımsızlık ve vatan duygularından uzaklaştırılırlar. Belki bazı gençler hiç farkında bile olmadan, yabancı dış ülkeyle – yani gizli düşmanla bütünleşirler. 
  4. Nihayet, gizli cemiyet üyeleri, basın-yayında tanıtılarak, şişirilerek, ülkenin en üst kademelerine yerleştirilirler. Ondan sonra gidişat hızlanır…
  5. O devrin siyasal yapısına göre, üst yönetime veya siyasal partilerin üst kademelerine getirilmiş olan “üyeler“, dost postuna bürünmüş düşmanın istekleri ve talepleri doğrultusunda hareket ederler. Örneğin Avrupa Birliğine üyelik sürecinde “tek taraflı – bağlayıcı ve kısıtlayıcı gümrük antlaşması (1995)” imzalarlar. Bu antlaşmadan dolayı halihazırda Türkiye Devleti, 180 Milyar Dolar zarar etmiştir. Böylece bunlar, çok iyi dostlarına (!) ödün üstüne ödün vermeye başlarlar… Düşman sana her şeyi gümrüksüz satacak, ama senden bir şey almayacak veya yüksek gümrük duvarları ve kotalar koyacak. Böylece hedef ülkenin öz üretimi ve sanayisi kısa sürede çökertilecek. (Türkiye’de tarımın, hayvancılığın, zeytinciliğin, sanayisinin vs… çökertildiği gibi… Doğanın yok edilmeye çalışıldığı gibi…)
  6. Hedef ülke ihtiyacı olmayan borçlar almaya zorlanır… Önceleri düşük tutulan faiz, zamanla tefeci faiz oranına dönüşür… {Örneğin 1938 sonrası iktidar olanlar, hiç ihtiyaç olmadığı halde, Büyük Atatürk‘ün milli direktif ve politikalarıyla Merkez Bankasında biriktirilen  245 milyon dolarlık altın ve döviz rezervi varken,  (Kaynak: Editör Baskın Oran, Türk Dış Politikası Cilt 1, 1919 – 1980, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, s. 488.) iktidar olanlar, ABD’nin borçlandırma politikalarına boyun eğmişlerdir. Ondan sonra da borçlar katlanarak artmıştır ve bugünlere dek gelinmiştir! Tam sırası gelmişken Hz. Ali’nin “hayat dersi niteliğinde muhteşem bir sözünü” hatırlatmak isteriz: Borç alan, emir alır.” } Hedef ülkeye sözde “yardım” adı altında dayatmalar yapılır… Hedef ülke düşmana, pek çoğunu halktan gizlediği ödünler verir… Sürekli özelleştirme aldatmacası yapılıp, durulur… Artık hedef ülke batağa saplanmıştır. Hedef ülkenin gençleri kurtuluşu yabancı ülkeye gitmekte bulur ve bunun için başvuranların sayısı gittikçe artar!
  7. Tüm bunlar olurken, zemini yumuşatmak ve halkı oyalamakla görevli yerli ve yabancı “toplum ve kültür mühendisleri” var güçleriyle yıllardır çalışmaktadırlar… 
  8. Hedef ülke, ülke içindeki işbirlikçilerin yardımlarıyla adım adım fethedilir...”

(Söz konusu bu hayati konuya Büyük Atatürk ve Türk Büyüğümüz Mehmet Akif Ersoy da, dikkat çekmişler ve şöyle demişlerdir:

Bir ülke dışardan gelen saldırılarla, aleni düşman ordusuyla, top ve tüfekle yıkılmaz, ancak içten içe, yani düşman işbirlikçisi – hainlerce yıkılır. Zaten en tehlikeli – en zararlı düşman da, içimizdeki maskeli – gizli vatan düşmanlarıdır…” )

(YANİ HER ZAMAN BİR KALE, “İÇTEN KOLAYCA FETHEDİLİR“; ZATEN EMPERYALİST BATILILAR DA BU HUSUSU ÇOK ÇOK İYİ BİLMEKTE VE UYGULAMAKTADIRLAR:

BATILILAR,  PADİŞAHLARIN KENDİ KEYFİ KARARLARINA,
YA DA  BATILI DEVLET LİDERLERİNİN İSTEMLERİ DOĞRULTUSUNDA OSMANLI DEVLETİNİN ÜST KADEMELERİNE VEYA KÖŞE BAŞLARINA YERLEŞTİRDİKLERİ, YERLİ  DÜŞMAN İŞBİRLİKÇİLERİN – DEVŞİRMELERİN YARDIMLARI VE CASUSLUK HİZMETLERİYLE” KOSKOCA OSMANLI İMPARATORLUĞUNU YIKMIŞLARDIR.)

PROF. DR. OKTAYA SİNANAOĞLU
(Kaynak: YENİDEN KURTULUŞ VE DİRİLİŞ İÇİN NE YAPMALI”, OTOPSİ YAYINLARI, İSTANBUL, 2004, S. 127, 176, 213 – 217)
====================================

Teşekkürler değerli konuk yazar Sn. Güzide Filiz Tuzcu
Pek çok önemli kaynaktan dikkate değer bir derleme olmuş..
Türkiyemzin geçmişte yaptığı ürkünç (vahim) hatalara düşmeyeceğini umarız. Tarih, kendisinden ders almayan aptallar için ”tekerrürden ibarettir” yalnızca..

Sevgi ve saygı ile. 08 Haziran 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com