DEMOKRASİ SAKIZI

DEMOKRASİ SAKIZI


(Not : Yazıdaki görüşler sayın yazarı bağlar. İsmet İnönü ve sosyal demokrasi hakkındaki görüşlere biz katılamıyoruz.. Atatürk Sosyal demokrasiye karşı idi.. Şu 3 kaynakta yeterli bilgi var.. http://ahmetsaltik.net/tag/ataturk-sosyal-demokrat-partiyi-kapatti/

İleri, Hasan, Türkiye’de Sosyal Demokrasi, 1908-1998,s.44-45
https://www.aydinlik.com.tr/ataturk-sosyal-demokrat-partiye-karsiydi  A. Saltık)

Güzide Filiz TUZCU

Makalemin “Demokrasi Sakızı” adlı başlığı okuyucuları şaşırtmış olabilir. Bu başlığı koymamın nedeni şudur: 1938’den günümüze Türkiye’de demokrasi sözcüğü, başta hükümet üyeleri, siyasiler ve partiler olmak üzere, genel olarak aydınların, akademisyenlerin, gazetecilerin, TV program yapımcısı ve sunucuların, oturum tartışmacıların dillerinde sakız olmaktan öteye ne yazık ki gidememiştir! TıpkıCumhuriyetçiliğin, Milliyetçiliğin, Devletçiliğin, Halkçılığın, Laikliğin, Devrimciliğin, Sosyalizmin, Türk Tarihi’nin, hatta Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslâm’ın” Türk Ulusuna doğru anlatılmadığı gibi, Demokrasi Kavramı da Türk Milletine, 82 yıldır ne yazık ki doğru anlatılmamış, tanıtılmamış ve Ulus bu konuda kasıtlı bilinçlendirilmemiştir!

       Onun içindir ki çeşitli kentlerimizde, çeşitli meslek ve eğitim düzeyindeki kesimler veya kişiler üzerinde günümüzde (21. Yüzyıl – Yıl: 2020) bir anket yapılsa ve ankette Demokrasiyi tanımlar mısınız? – Demokrasinin ölçütleri, yani olmazsa olmaz koşulları nelerdir? Demokrasi hangi koşullarda işlerlik kazanabilir diye sorular sorulsa, kanım şudur ki; bu sorulara doğru yanıt verebilecek insan oranı %10’u veya en iyi kestirimle %15’i geçemezdi! Özetle ifade edersek, genel olarak Türkler yaşamını ve geleceğini yakından ilgilendiren – yukarda sözünü ettiğimiz –  son derece önemli kavramlar ve bilgiler hakkında ne yazık ki tümüyle cahil bırakılmışlardır: Evet, altını çizerek ve önemle vurgulayarak ifade ediyorum ki; yaşamsal konularda Türk Ulusu kasten ve kurgulu olarak “cahil” bırakılmıştır! [1923 – 1938 arası dönemde Genç Cumhuriyetimizin ülke çapında eğitim ve aydınlanma seferberliği kapsamında başarıyla uygulanmaya konulan, son derece yararlı ve özgün tasarımları olan Köy Enstitülerinin, Halkevlerinin ve Halkodalarının 1938 sonrası uydurma bir gerekçeyle (sözde komünizm tehlikesiyle) kapatılışları, halkı cahil bırakma kastının en dikkat çeken – en belirgin kanıtıdır.)

       BM’nin UNESCO örgütü bile gelişmemiş ülkelere “ideal eğitim ve kalkınma modeli” olarak önerdiği Genç Cumhuriyetin bu değerli eğitim ve aydınlanma kurumlarının 1938 sonrasında da görevlerini yapmasına izin verilseydi, Türk Ulusu sözünü ettiğimiz bu yaşamsal kavramları doğru öğrenmiş olacak, genel anlamda eğitimli – bilinçli, düşünen, sorgulayan, kendine güvenen bireyler olacaklar ve demokrasinin olmazsa olmazı olan “ulusun yönetimi denetleme ve düşürme hakkını” yerine getirebilecekti.  Böylece ulusun başına yönetici olarak gelenler de ülkeye ve ulusa hizmetle yükümlü birer görevli olduklarını unutup, kendilerini “ulusun efendisi – kralı” gibi göremeyeceklerdi! Ya da bunlar, tümüyle iktidar – güç ve saltanat hırsıyla hareket ederek, yalnızca seçim dönemlerinde ulusu oy deposu olarak görüp, söz konusu bu yaşamsal kavramların arkasına sığınıp, halkı kandırmaları elbette olanaklı olmayacaktı. Ancak ne yazık ki böyle olamamıştır!

       İşte bu yüzden genel olarak Türk Ulusu, içtenlikle sevdiği, derin minnet duygularıyla bağlı olduğu ve izinde yürümekte kararlı olduğu Büyük Atatürk’ün izinden eylemli olarak gidememiştir: Onun Kutsal Cumhuriyet Emanetlerini (ki demokrasi için atılan sağlam temel de bu emanetlerin başında gelir) koruyamamış, hatta iman ettiği İslâm Din inancını bile Yüce Allah’ın Kuran’da buyurduğu biçimde yaşayamamıştır! Bunun içindir ki genel anlamda Türk Ulusu – aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi – 21. Yüzyılda da koyu bir cehaletin karanlığında yaşamayı sürdürmektedir! Böylece Ulus, “sahte şeyhlerin – tarikatların – din maskeli siyasilerin tuzağına düşmekte, doğruyu – yanlışı birbirinden ayırt edememekte, bilgisiz – bilinçsiz davranarak, ülkenin yazgısını belirleyen siyasal seçimlerde hata üstüne hata yapmakta, yönetici diye başına kimi – kimleri getirdiğini bilmemekte, sürekli yanlışlar yaparak, giderimi çok zor büyük yıkımlar ve zarar görmektedir”! Hatta Türk Ulusu böyle davranarak, geleceğini de tehlikeye atmaktadır. Sorunu “Tarih Biliminin” ışığında doğru görmek ve doğru saptamak gerekir ki, doğru çözüm bulunabilinsin. Yoksa tüm sözler, tartışmalar, makaleler, akademik çalışmalar ve tezler vs… hepsi de ancak havanda su dövmek olur!  Pek çoğunun olduğu gibi!

1923 – 38 Altın Dönemimiz dışında olmak üzere, Osmanlının son yüzyıllarında (özellikle taklitçi – çıkarcı – İngiliz güdümlü Batıcı – Tanzimat yanlısı zihniyetliler sayesinde) ve 1938 – 2020 arası 82 yıl Cumhuriyet devrinde, yani toplamda 300+ yıldır iktidara gelenler “Batılılaştıklarını – demokrasiyi getireceklerini – hatta Atatürk’ün izinde olduklarını vs…” iddia etmektedirler!  Bunların, batının kılavuzluğunda reformlar yapıyoruz – Batılı oluyoruz – çağdaşlaşıyoruz, kalkınıyoruz, modernleşiyoruz – uygar oluyoruz – Avrupalılaşıyoruz, çağ atlıyoruz, Avrupa Birliğine giriyoruz, demokrasi getiriyoruz vs…” gibi altyapısı ve içi tümüyle boş “siyasal söylevleriyle boşa geçen yüzyıllar söz konusudur! Sonuçta 82 yıldır “DEMOKRASİNİN” geldiği yoktur; yalnızca adı vardır, ağızlarda sakız gibi çiğnenmektedir, ancak kendisinden iz bile YOKTUR!

Bir bilim insanı sorumluluğu ile ifade etmemiz gerekir ki bu uzun yıllar (82 yıl), Türk Ulusunun aleyhine büyük zararlar getirmiş, hatta Türk Ulusunu zamanda oldukça geriye götürmüş yitik yıllardır… Bunun içindir ki dünyada kendi kendine yetebilen, yer-üstü ve petrol dahil yer-altı – her türlü zenginliklere, verimli topraklara – ideal iklim koşullarına ve büyük işgücü potansiyeline sahip önemli bir ülke olan Türkiye, bırakın demokratikleşmeyi, uluslararası ölçütlere göre geri kalmış bir ülke olma konumundan bile 82 yıldır kurtulamamıştır! (Uluslararası Hukuk terminolojisinde daha kibar olsun diye ve teselli amacıyla kullanılan “gelişmekte olan ülkeler” ifadesi, tam bir aldatmacadır!) Ayrıca Türkiye dışında öbür tüm “gelişmekte olan ülkelerin” ortak özelliği – bir zamanlar hepsinin de “sömürgeler” oldukları özelliklerini de özellikle vurgulamamız gerekir. Binlerce yıllık tarihinde büyük devletler – krallıklar – imparatorluklar kurmuş – dünya uygarlıklarının temelinde yer almış, bu bağlamda hiçbir dönemde sömürge olmamış Türk Devleti, eski sömürgelerle aynı ayara düşmüş, hatta kimilerinden geri bile kalmıştır!

Oysaki Türkiye’nin sahip olduklarının çeyreğine bile sahip olmayan Avrupa ülkeleri – örneğin Almanya, hatta Japonya bile! Üstelik Almanya her iki Dünya Savaşında da yenilmiş – yıkılmış – yerle bir olmuş, Japonya ise 2. Dünya Savaşında ağır yenilgiye uğramış ve iki atom bombası yemiş, yanmış yıkılmıştır! Yani her iki ülke de yerle bir edilmiş iki ülkedir: Bunlar bile demokrasiye kavuşmuş, 75 yılda kalkınmış, uluslarının eğitim ve gönenç düzeyini en üst düzeylere yükseltmiş, dünya pazarlarında ve Birleşmiş Milletler (BM) örgütünde söz sahibi olmuş, ileri derecede uygar ülkeler konumundadırlar! Üstelik bu ulusların (Almanların – Japonların) Türk Ulusu gibi binlerce yıllık – köklü geçmişleri, büyük uygarlıklar – devletler kurma gelenekleri, geniş ve verimli toprakları, yerüstü ve yeraltı varsıllıkları da yoktur. Eğer biraz düşünme zahmetinde bulunursak, bizlerin 82 yıldır halâ “gelişmemiş – hatta düpedüz geri kalmış bir ülke konumunda” olmamızın oldukça büyük bir utanç kaynağı olduğunu  anlardık!

Oysaki bizler milletçe, “Atatürk’ü ve demokrasiyi ağzına SAKIZ yapanlara” körü körüne inanıp, onların peşlerine gitmek yerine, “600+ yüzyıl Osmanlı devrinde başımıza neler geldi, biz neden kendi vatanımızda yüzyıllarca aşağılandık – ezildik? Nasıl bu denli yoksul ve cahil kaldık? Biz nerede yanlış yaptık? Destansı Kurtuluş Savaşımız yalnızca dış düşmanlara karşı mı yapıldı?  Atatürk kimdir – bizler için neleri başarmıştır? Gerçek Atatürkçüler kimlerdir – O’nun düşüncelerine ve ilkelerine kimler gerçekten sahip çıkmaktadır? Cumhuriyet – Demokrasi – Hukuk Devleti gerçekte nedir” diye sorgulasaydık ve gerçek demokrasiyi yaşama geçirmekte içtenlikli, istekli ve kararlı olanların ardından gitmiş olsaydık ve onları destekleseydik, kanımca bugün Büyük Atatürk’ün hedeflediği “demokrasiye ve en ileri uygarlık düzeyine” çoktan kavuşmuş olurduk.

O halde içten Atatürkçüler kimdi? Bu konuda bilmemiz gereken en önemli – en yaşamsal öge şudur : Her şeyden önce içtengerçek Atatürkçüler, Ölümsüz Önderleri Atatürk gibi, birer Türk Evlâdıydılar – yani Türk Ulusuna bağlıydılar. Türk Ulusunu uyutmak isteyen pek çok kripto aydın, bu son derece önemli konuyu kasıtla görmezlikten gelir! (Oysaki ayrımsız tüm Türk Devletleri – Krallıkları – İmparatorlukları, bu yaşamsal ögeye dikkat etmedikleri için yıkılmışlardır. En son örnekler de Anadolu Selçuk Devleti ve Osmanlı Devletidir. Bir başka deyişle Türk Kaleleri / Devletleri, dışarıdan gelen düşman saldırılarıyla – topla tüfekle değil, her zaman içten gelen kripto ihanetleriyle fethedilmiş ve yıkılmıştır.)

İçten Atatürkçüler, Büyük Atatürk’ün engin ulus ve vatan sevgisini içtenlikle paylaşan, Ona en yakın insanlardı; Onlar her hususta tam bağımsızlığımızın yaşamsal öneme sahip olduğuna inanmış, Türk Ulusunu ve Türklerin Vatanı Türkiye’yi kalkındırmak ve en ileri uygarlık düzeyine yükseltmek isteyen devlet adamlarıydı. Onlar, Büyük Atatürk’ün düşüncelerini, amaç ve hedeflerini oldukça iyi anlamış, bu hedefleri ciddiyetle benimsemiş, bu bağlamda “Büyük Atatürk’ün iç ve dış ulusal politikalarını” titizlikle izleyen, bu hedefleri gerçekleştirmek kararlığında olan devlet adamlarıydılar. Peki, 10 Kasım 1938 sonrasında bu gerçek Atatürkçülere ne oldu?

Büyük Atatürk’ün güvendiği, devletin iç ve dış işlerini onlara emanet ettiği bu İçten VatanseverTürk Siyasiler / Devlet Adamları, ne yazık ki 11 Kasım 1938’den başlayarak korkunç saldırılar ve engellemelerle karşılaşmışlardır! Dış güdümlü Tanzimatçı Osmanlı anlayışı yeniden hortlamıştır… Atatürk karşıtı, gerçekte Türk karşıtı olanlar, ancak ulusa karşı her zaman Atatürkçü ve Türk gibi görünmeye özen gösterenler, her yerde “Atatürk’e bağlılıklarını dile getirip, ulusun gözünü boyayan takiyyeciler” ne yazık ki T.C. Devleti’nin yönetimine gelmişlerdir. Aslında bu ögeler, en başından beri Cumhuriyet karıştı olan,  “padişah ve saltanat yanlısı, dış güdümcü – mandacı – yani Batı yanlısı” Tanzimatçılardır.  Atatürk karşıtı söz konusu bu ögeleri benimseyen ve destekleyen İ. İnönü, tümüyle Büyük Atatürk sayesinde sahip olduğu ün ve saygınlıkla 11 Kasım 1938 günü ivedilikle kendini “Cumhurbaşkanı” seçtirmiş ve hiç zaman yitirmeden Büyük Atatürk’ün koltuğuna kurulmuştur. Türkiye’nin iktidar gücünü ele geçiren bu kişinin ilk işi, yukarda ifade etiğimiz söz konusu içten Atatürkçüleri hükümetten – hatta TBMM’nden uzaklaştırmak olmuştur. İşte Türk Milleti ve vatanları Türkiye için korkunç kırılma noktası, yani tüm yıkımların başlangıç noktası da bu talihsiz olayla başlamış ve artarak günümüze dek gelmiştir. İşte Türkiye, 81 yıldır neden halâ ”geri kalmış ülke konumundadır”, sorusunun yanıtı da bu tarihsel gerçekle açığa kavuşmaktadır.

Büyük Atatürk Dolmabahçe Sarayında ölümle pençeleşirken, başta İ. İnönü olmak üzere, “iktidar – güç ve saltanat” derdine düşenler, korkunç bir vefasızlık örneği sergileyerek Atatürk’ü öylece Dolmabahçe’de bırakıp, Ankara’ya TBMM’ne koşmuşlar, makam ve güç elde etme hırs ve planlarını hemen uygulamaya koymuşlardır. 11 Kasım 1938 günü, çevresine topladığı yandaşlarına kendini alelacele Cumhurbaşkanı seçtiren, hatta bununla da yetinmeyerek, kendini CHP’nin değişmez “ebedi başkanı” da seçtiren İ. İnönü, Atatürk’ün güvendiği tüm içten Atatürkçüleri dışlayarak,1923’de Cumhuriyetin ilânına – Türk Ulusunun İradesine – Demokrasiye – Hukukun Üstünlüğüne karşı çıkan, koyu birer saltanat – halifelik ve padişah yandaşı olanları” TBMM’ye doldurmuştur!  Böylece Atatürk karşıtı yeni iktidarın “Atatürk İlkeleri ve Milli Devlet Politikalarını aşama aşama terk etmesi ve bir karşı devrim başlatması” oldukça kolay olmuştur. Oysaki İsmet İnönü ve yandaşlarından oluşan iktidar üyeleri TBMM’nde, Atatürk İlkelerine – Devrimlerine, Tam Bağımsız Milli Politikalarına ve Türk Ulusuna bağlı kalacaklarına ilişkin, Atatürk’ün yolunda kararlılıkla yürüyeceklerine ilişkin” sevgin (aziz) Türk Ulusuna tek tek söz verip, tek tek yeminler ettikleri halde !!

Türk atasözümüz ne güzel söylemiştir; “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz.” O halde “ben cumhuriyetçiyim, ben demokratım, ben milliyetçiyim, ben Atatürkçüyüm, ben Müslümanım vs…” demekle ya da bunları “parti programına – tüzüğüne yazmakla”  x kişi, ya da  x parti öyle olmuyor!!! Türk Tarihi, ne yazık ki bu ikiyüzlülüğün pek çok örneği ile doludur. Özellikle 2. Meşrutiyet Dönemi (1908-18). Akademik çevrelerde sözbirliği edilerek, “efendim ilk kez çok partili yaşama geçiş 1945 yılında İ. İnönü tarafından gerçekleşmiştir” masalı yinelenip durulur! Oysaki bu doğru değildir! Çok partili yaşam daha önce denenmiştir.

  1. Meşrutiyetle yeni bir rejime geçilmiş, 1876 Anayasası  1909’da yenilenmiş, yeni yasalar çıkarılmış, temsili sisteme dayanan Meclis oluşturulmuş, padişahın kimi yetkileri kısıtlanmış, ancak bu yeni rejim, yasalar ve kurumlar yerli yerine oturtulmadan – anlaşılması sağlanmadan birden getirilen özgürlük ortamı ve çok partili yaşama geçiş, ülkeye ancak karmaşa, hatta iç savaş (31 Mart irtica isyanı) getirmiştir; yani çok partili yaşam denenmiş, ancak sağlam altyapı temelleri oluşturulmadığı için başarılı olamamıştır. Türkiye’deki siyasal partilerle ilgili kapsamlı araştırmalar yapan değerli Hocamız Tarık Zafer Tunaya 2. Meşrutiyet dönemi için “Tarihimizde en çok sayıda siyasal partinin, cemiyet ve derneğin kurulduğu dönem, 2. Meşrutiyet dönemi olmuştur…” diyerek, bu konuya dikkat çekmiştir. (Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler 1859 – 1952, Doğan Kardeş Yayınları, İstanbul, 1952, s. 75)

Aklını işleten  – vatanını içtenlikle seven her vatandaş, “sürekli demokrasiden – insan haklarından vs…” söz açan – bu konuda iddiada bulunan siyasileri – siyasal partileri – parti başkanlarını mutlaka sınava tabi tutmalıdır: Şöyle ki; bunların söylevleri ile eylem ve uygulamaları birbirini tutuyor mu? Bunlar verdikleri sözleri yerine getiriyorlar mı? Bu hususlar denetlenmeli ve bu kişilerin ülkeleri için ne gibi yararlı hizmetlerde bulundukları – neleri başardıkları analiz edilmelidir. Kısacası siyasileri mihenk taşına vurmak, gerçek kimliklerini, düşüncelerini, niyet ve eylemlerini ortaya çıkarmak gerekmektedir.

O HALDE ŞİMDİ SIRA “GERÇEKTEN DEMOKRASİ” NEDİR? SORUSUNU SORMAYA GELMİŞTİR:

İlk olarak Birinci Akademik Anabilim Dalımın “Siyasal Bilimler” olduğunu ifade etmekle başlamak istiyorum. Demokrasinin en açık – en anlaşılır ve en doğru tanımını ünlü Fransız Siyasal Bilimler Uzmanı (hatta bu konuda dünyada hatırı sayılır bir uzman sayılan) Hocamız Maurice Duverger’in yaptığını vurgulamam gerekir. Dünya bilim çevrelerinde değerli Hocamız Sayın Halil İnalcık, nasıl ki Osmanlı Tarihinde bir yetke (otorite) sayılıyorsa; benzer biçimde Siyasal Bilimlerde de Maurice Duverger bir dünya otoritesi sayılmaktadır. Dikkatinizi çekmek isterim ki; Türkiye’de genel olarak akademik çevreler, Büyük Atatürk’ün kararlı demokrasi misyonuna işaret eden bu önemli bilim adamından pek söz etmek istemezler! Hatta O’nun adından rahatsız bile olurlar; çünkü bunlar Atatürk için “O bir diktatördü” diyerek, Atatürk hakkında olumsuz – yanlış algı yaratma peşindedirler! Çünkü bunlar  bilimi temel alarak, tarihsel gerçeklerin doğrultusunda değil, belli bir siyasal güdümün doğrultusunda çalışmaktadırlar! (Yani bu sözde akademisyenler, gözümü kaparım, buyruklara uyarım, koltuğumu korurum, aylığımı alır, keyfime bakarım hesabındadır.) Ben pek çok kez buna doğrudan tanık oldum! İşte tam da bu nedenle bunlar, “Türkiye’de demokrasinin temelleri Mustafa Kemal Atatürk eliyle atılmıştır” saptamasında bulunan değerli BİLİM İNSANI Maurice Duverger’den oldukça rahatsız olurlar! (Maurice Duverger, The Idea of Politics: The Uses of Power in Society, Henry Regnery Company Press, Chicago, 1970, s. 124.)

M. Duverger diyor ki; “Demokrasi, 2 temel ögeden oluşmaktadır; 1) Siyasal Demokrasi, 2) Sosyal Demokrasi. Gerçek Demokrasinin oluşabilmesi ve yaşama uygulanabilmesi için – çok zor da olsa – bu iki parçanın bir araya gelmesi gerekmektedir. Şunu da ifade etmek gerekir ki dünyada böyle iki öğeyi de birleştirmiş “mükemmel demokrasiye” sahip hiçbir ülke yoktur! O halde mükemmel demokrasi ancak bir ütopyadır – yani hayâldir. Ancak Mükemmel Demokrasiye en yakın demokratik sistemin uygulandığı, demokrasinin olmazsa olmaz kurumlarıyla yaşama geçirildiği ülkeler vardır.

1.) Siyasal Demokrasi nedir? Siyasal Demokrasi, ülke yönetimine gelecek olanların “özgür ve dürüst seçimlerle” iş başına gelmeleri esasına dayanır. Bunun gerçekleşebilmesi için tüm zorunlu koşulların titizlikle yerine getirilmesi gerekir. Bu zorunlu koşullar nedir? Her vatandaşın kendi özgür iradesiyle – düşüncesiyle, tanıdığı – inandığı ve güvendiği kişiye veya partiye oy vermesidir; bunun gerçekleşebilmesi içinde her bireyin belli bir eğitim düzeyine sahip olması, ayrıca siyasal ve ekonomik olarak da özgür olması koşuldur. (Hemen Türkiye’den örnek verelim; Türkiye’de “siyasal demokrasi” ne yazık ki nerdeyse yok hükmündedir. Çünkü vatandaşların günümüzde yaklaşık % 50’den çoğu, 1940’lı yıllardan – 1990’lı yıllara dek yaklaşık % 70’i eğitim ve ekonomik özgürlük açısından “siyasal demokrasi için gerekli olan eğitim, ulusal vatandaşlık bilinci ve ekonomik bağımsızlık düzeyinde” değildir. Pek çok vatandaş, özellikle köylerde – kasabalarda –  kırsal kesimlerde köy ağalarına, muhtarlara, şeyhlere, imamlara vs… bağlıdırlar. Kentlerde de patronlara, siyasal partilere, parti başkanlarına, şeyhlere, tarikatlara bağlıdırlar. Yani bunların siyasal seçimlerde “bağımsız – özgür iradeleri” yoktur.)

2.) Sosyal Demokrasi nedir? Sosyal Demokrasi, özgürlüğün temini, belli sınıfların ayrıcalığı, üstünlüğü veya egemenliği yerine, TÜM VATANDAŞLAR ARASINDA EŞİTLİĞİ GERÇEKLEŞTİRMEYİ AMAÇLAR.  Çünkü “özgürlük ve bağımsızlık” ancak ve ancak eşit bireyler arasında olanaklıdır. Köyde ağaya, şehirde belirli siyasal oluşumlara, derneklere, partilere, vakıflara ya da tarikatlara “işini, konumunu, geçimini, çocuğunun yurdunu – eğitimini vs…” borçlu olan biri, elbette özgür ve bağımsız değildir!  Türkiye’de bunun sayısız örnekleri vardır… Pek çok kişi siyasal bir güce, partiye, vakfa, tarikata, varlıklı patronlara yakın olarak, onların siyasal görüşlerini ve çıkarlarını destekleyerek, aslında tutsak yaşamaktadır!

Geçimini sağlayamayan, ekonomik sorunları yüzünden borçlanan, yeterli beslenemeyen, akıl ve ruhsal sağlığı için gerekli olan hiçbir etkinliğe katılamayan, sinema – tiyatro – ayda bir kez de olsa bir lokantaya gitmek gibi, yılda 1 kez – 1 hafta da olsa dinlenceye (tatile) gitmek vs… gibi eğlence ve dinlenceyi, ekonomik sorunları yüzünden gerçekleştiremeyen birisi için “özgürlüğün” hiçbir anlamı yoktur! O halde Sosyal Demokraside bireyin özgürlüğü yerine, onun eğitimi / bilimi, siyasal, ekonomik, adli ve sosyal eşitliği çok daha önemlidir. Yani SOSYAL DEMOKRASİDE birey, kendi özgür aklıyla – düşüncesiyle, duygularıyla, inançlarıyla ve temel yaşamsal gereksinimleriyle “İNSAN” yerine konmaktadır. Bu bağlamda Sosyal Demokrasi, bir hademe, bir garson, bir öğretmen, bir mühendis, bir doktor, bir çöpçü, bir bakkal, bir ev hanımı, hatta bir milletvekili, bir başbakan ya da cumhurbaşkanı arasında tam bir EŞİTLİK öngörmektedir.   

Böylece Sosyal Demokrasinin var olduğu bir ülkede her kişi, kendi meslek kulvarında – yaşam alanında, toplumda ve bürokraside eşit değer ve saygınlık görecektir; bir başka deyişle herkes eşit haklara sahip olacaktır; devletin ve hukukun önünde her vatandaş eşit sayılarak, özgür, onurlu ve saygın bir yaşam hakkına sahip olacaktır. Hiç kimse, ama hiç kimse, makamı – mesleği – siyasal ve ekonomik gücü karşılığında ayrıcalıklı işlem görmeyecektir. Büyük Atatürk’ün düşünceleri ve söylevleri incelendiğinde görülecektir ki, O’nun Türk Ulusu için öngördüğü en insancıl siyasal sistem tam da budur; yani SOSYAL DEMOKRASİDİR.

     Bir kez daha altını çiziyorum; Sosyal Demokraside en önemli hedef, eşitliğin kurulmasıdır yani bolluk içinde – gönenç içinde yaşayan, ayrıcalıklı, güçlü, varsıl kişilerin, bu olanaklara sahip olamayanları ezmesini ve sömürmesini önlemektir. Sosyal Demokrasi insanın insanı sömürmesini – yalnızca güçlülerin – varsılların sözünün geçtiği, yoksul ve güçsüz vatandaşların ise sesini duyuramadığı, adalete ulaşamadığı bir yaşamı kabul etmez.

     Sosyal Demokrasinin çeşitli nispetlerde söz konusu olduğu ülkelerden kimi örnekler şöyledir: İngiltere, Fransa, Kanada, Avusturya, İsviçre, Almanya, ABD vs… Söz konusu bu ülkelere dikkat edilirse  “eğitim ve gönenç düzeyinin yüksek olması – yasaların önünde tüm bireylerin eşit haklara sahip olmaları” elbette rastlantı değildir. O halde demokrasinin bir ülkede var olabilmesi, işlerlik kazanabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi için ulusun eğitim ve gönenç düzeyinin mutlaka ama mutlaka yüksek olması gerekmektedir. Sosyal Demokrasinin ön koşulu budur; bu söz konusu olmadan Sosyal Demokrasi olamaz. (Onun içindir ki Büyük Atatürk’ün en öncelikli hedefi de buydu; Türk Ulusunun eğitim ve refah seviyesini yükseltmekti…) Çünkü arzu edilen Gerçek Demokrasiye yaşamda işlerlik ve süreklilik kazandıracak olan ve onu sürekli koruyacak olan temel  öge, “eğitimli – bilgili –  bilinçli, ulusal ahlâk sahibi, gönenç düzeyi yüksek kişilerden oluşan güçlü bir ulusun” varlığıdır.

Söz konusu böyle milletlere sahip olan ülkelerde “Anayasa – Yasalar ve Demokrasinin Olmazsa Olmaz Ölçüteri”,  aynı güneşin düzenli doğuşu ve batışı gibi – tümüyledoğal – bir işlerlik kazanmıştır: Onun içindir ki bu ülkelerde hiç kimse, yani hiçbir siyasal önder, hiçbir parti, veya iktidar / hükümet, hatta kral bile olsa kendi keyfine göre hareket edemez, Anayasayı veya Yasaları değiştiremez, Bağımsız Yargıyı Sorgulayamaz, başta akademisyenler ve basın üyeleri olmak üzere, hiçbir vatandaşının ifade özgürlüğünü kısıtlayamaz; Demokrasinin Kalesi –  Bilim Yuvaları Olmaları Gereken Üniversitelere karışamaz. Özetle demokratik ülkelerde bir “saat gibi işleyen demokratik sistemin işlemesini” hiçbir siyasal iktidar, önder, parti vs… aksatamaz – engelleyemez.

İşte Demokratik Sistemin tüm kurumlarıyla yerli yerine oturduğu – kökleştiği ve sürekli işlerlik kazandığı bir ülkede olmazsa olmaz GÖSTERGELER: (ki Büyük Atatürk’ün hedefi de böyle bir Demokratik Sistemi Türkiye’de kökleştirmekti…)

  1. Anayasasının – Hukukun – Yasaların Üstünlüğü temel esas alınmaktadır: Yargı tam bağımsızlığa sahiptir. Bu da şu demektir, hiç kimse, ama hiç kimse, bu başbakan da olsa, bakan da olsa, ünlü bir parti başkanı da olsa, ülkenin kralı – kraliçesi de olsa, yasalardan üstün olamaz! Onlar da tümüyle Anayasa ve Yasalara bağlıdır. Her kim olursa olsun, üstün olan kişiler değil, yalnızca ve yalnızca yasalardır. 
  2. Ülkedeki herkes arasında eşitlik vardır; yani piramit örneği en üst – tepe basamaktan – hükümet üyelerinden – en altlara, tabana dek tüm resmi devlet görevlileri ve tüm vatandaşlar arasında, haklar (AS: ve özgürlükler) açısından tam bir eşitlik vardır; (A.D. Lindsay, The Modern Democratic State, Oxford University Press, London, 1969, s. 11.) Bu da şu demektir, hiç kimse, “Ben parti başkanıyım, ben genel müdürüm, ben başbakanım, ben holding sahibiyim, ben milletvekiliyim, bakanım vs…” diyerek devletten farklı işlem – ayrıcalık bekleyemez, asla ayrıcalık isteyemez. Her vatandaş, bu başbakan da olsa, suç işlediği zaman yargıya / yasalara hesap vermek zorundadır. Yasaların önünde sıradan bir vatandaş, örneğin bir garson, bir çiftçi, bir inşaat ustası, bir ev hanımı, bir öğretmen vs…” ne ise, bir milletvekili, bir bakan veya bir başbakan da odur. 
  3. Ülkede, özellikle üniversitelerde – bilim alanında, düşünce ve ifade açıklamada tam bir bağımsızlık ve özgürlük vardır: Bir başka deyişle bir ulusu – ülkeyi bilimin ışığında – en yararlı biçimde yönlendirecek olan “en üst düzeyde BİLİM yuvaları” üniversitelerdir; onun için bilim ve bilim insanı tümüyle özgür olmalıdır; böylece bir bilim insanı kısıtlanamaz, baskı altına alınmaz, siyasete alet edilemez, bilim yapıtları olan çalışmaları – tezleri sansürlenemez – engellenemez!

Bakalım Büyük Atatürk bu konuda ne demiştir: “Benden sonra beni benimsemek isteyenler, aklın ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, benim tinsel (manevi) mirasçılarım olurlar. Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir. Öğretmenler, ordularımızın kazandığı utku, sizin ve sizin bilim ordularımızın utkusu için yalnız zemin hazırladı; gerçek utkuyu sizler kazanacaksınız, sürdüreceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız. Ben ve arkadaşlarım, sarsılmaz imanla SİZİ İZLEYECEĞİZ VE SİZİN KARŞILAŞACAĞINIZ ENGELLERİ KIRACAĞIZ – ORTADAN KALDIRACAĞIZ.” (Kaynak: Atatürkçülük: Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, Eğitim ile ilgili bölüm, s. 291 – 305.)

Büyük Atatürk kendi ulusuna, komşu ve öbür uluslara verdiği tüm  sözleri  tutmuştur; Onun için dünyada O, doğruluğun, insanlığın, eşitliğin, barışın, ulusal ve uluslararası hak ve hukukun örneği durumuna gelmiştir. Dünyada tüm yabancı devlet ve bilim adamları Büyük Atatürk’ü oldukça iyi tanımakta, O’na büyük saygı ve hayranlık duymaktadır. Hatta Büyük Atatürk dünyada nerdeyse tüm uluslarca o denli iyi tanınmaktadır ki, o denli çok sayılmaktadır ki, O’nun adı Türk ve Türkiye ile özdeşleşmiştir.

Ancak ne yazık ki kendi kurduğu T.C. Devletinde kimi kendini bilmez sözde aydın – sözde ileri gelenler (yani cahiller, dinciler ve hainler ordusu) O’nu yabancılar ölçüsünde bile tanımamaktadır! Örneğin İslâm Bilgini yabancı bir akademisyen bakın Büyük Atatürk ile ilgili ne diyor (özetle); “İslâm ülkeleri arasında yalnızca ve yalnızca Türkiye, Büyük Atatürk sayesinde (“Great Atatürk” ifadesini kullanmıştır) modernleşme doğrultusunda köklü reformlarla, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmış – yani laikliği kurarak, çağdaş ve uygar bir devlet ve toplum yapısına kavuşmuştur; böylece Türk Ulusu da ortaçağ karanlığından kurtulmuştur.” (Kenneth Cragg, The House of İslam, Dickenson Publishing Company Inc., Belmont California, 1975, s. 120.) Büyük Atatürk ile ilgili bu ve buna benzer yabancıların tarihsel gerçekleri ortaya koymuş olduğu daha pek çok yazıları, kitapları, övgüleri vs… vardır, bunlar ansiklopedileri dolduracak ölçüde çoktur…

Görüldüğü üzere Büyük Atatürk’ün hem destansı Kurtuluş Savaşımızda başardıkları, hem de T.C. Devleti’nin Kuruluşu ve 15 yıl gibi son derece kısa bir zaman diliminde ülkenin kalkındırılması konusunda başardıkları, üstelik korkunç yokluklar, yoksulluklar içinde, hatta iç ve dış karşıtların saldırıları altında O Büyük İnsanın başardıkları tek sözcükle tansık (mucize) olarak nitelendirilmektedir. Bu da şu demektir; Türkiye 1938 sonrasında da O’nun çizdiği aydınlık, uygarlık yolunda ilerlemiş olsaydı, bugün Türkiye’miz dünyanın en gelişmiş – en ileri uygarlık düzeyine ulaşmış, hukukun üstün olduğu – gerçek DEMOKRASİYE kavuşmuş bir ülke olacaktı. Bu, aklı ve bilgisi olan herkesçe doğrulanacak gerçek bir öngörüdür.

Onun içindir ki; dünyada Atatürk’ün adı aklın, bilimin, yürekliliğin, azmin, asaletin, adaletin ve dünya barışının simgesi olmuştur. O’nun adı, insanın insanı ezmediği – sömürmediği – canına – malına – toprağına göz dikmediği,  insanca ve kardeşçe yaşadığı güzel bir dünya ile özdeşleşmiştir. Onun için Büyük Atatürk vatanımızda ve dünyada her gün artan bir saygı, sevgi ve minnetle anılmaya devam etmektedir…

Atatürk’ün en hayranlık uyandıran niteliklerinden biri de efsanelere – destanlara konu olacak ölçüde büyük ve tansıksal (mucizevi) işler başardığı halde, son derece alçakgönüllü bir İNSAN olmasaydı. O Büyük Kahraman, kendilerinden başkalarına hak – hukuk ve insanca yaşam hakkı tanımayan, dünyanın en güçlü – en saldırgan – en yağmacı birleşik emperyalist güçlerini dize getirmişti, onlara hadlerini bildirmişti; milletini ve vatanını onların kanlı ve demir pençelerinden çekip almıştı; böylece bir insanın dünyada erişebileceği en şerefli – en yüksek mertebeye ulaşmıştı. Büyük Atatürk, isteseydi “halife – kral – hükümdar – hakan vs…” olabilecek iken, görkemli saraylarda – binlerce hizmetliler arasında gösterişli saltanat sürebilecekken, O bunların hiçbirini istememiş, hepsini elinin tersiyle itmiştir; onların yerine oldukça alçakgönüllü bir yaşam biçimini seçmiş, ulusuna  “doğru yolu – yani bilimin yolunu göstererek, onları eğitmek, kalkındırmak ve en saygın – en ileri uygarlık düzeyine ulaştırmak” için ölene dek çalışmıştır.

Bu yüzden Türk çocukları ve gençlerinin de, ATA’SINI örnek alarak, Onun gibi Yüksek Türk Ahlâkıyla ve Ulusal Eğitim ile yetiştirilmeleri gerekmektedir. Bizim O’na ödenemez borçlarımız vardır; vatanımız gibi, şerefimiz gibi, namusumuz gibi, canımız gibi, onurumuz ve özgürlüğümüz gibi… “DEMOKRASİNİN” gerçekte ne anlama geldiğini ulusa açıklamak gibi… Doğaldır ki demokrasiyi açıklamak başta öğretmenler olmak üzere, hepimizin görevidir.

      Bu yüzden O, Türk Öğretmenlerine “Sizler, bizim rehberimiz olacaksınız, biz, sizlerin arkanızdan yürüyeceğiz ve önünüze çıkan tüm engelleri yok edeceğiz…deme alçakgönüllülüğünü ve büyüklüğünü göstermiştir. Bu son derece anlamlı sözlerin üstüne herhalde başka söz söylenemez.

Saygılarımla, 27 Ocak 2020.

LOZAN DELİNMEKTEDİR! KİMMİŞ EKÜMENİK ???

AZİZ VATANIMIZ İÇİN TEHLİKE ÇANLARI ÇALIYOR; TARİH, AYNI OSMANLILARIN SON YÜZYILLARI GİBİ TEKRAR EDİYOR!


Güzide Filiz Tuzcu
Tarih Bilimci

TÜRK MİLLETİNİN KURTULUŞ ZAFER TACI VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TEMEL KURULUŞ BELGESİ LOZAN DELİNMEKTEDİR! KİMMİŞ EKÜMENİK ???

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nde bunca yüksek okullar ve üniversiteler varken, ve bunların “Tarih Bölümleri ve Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüleri” varken ve de bu bilim kurumlarında binlerce öğretim üyesi görev almışken, “Türklerin güvenliği ve vatanlarının toprak bütünlüğünü yakından ilgilendiren LOZAN Andlaşmsı maddelerinin gizlenmesi, hatta “ekümenik” gibi Hıristiyan azınlık lehine yalan ve yanlış haberlerin gündeme getirilerek göz göre göre LOZAN’ın delinmesi karşısında bunların tümünün ölüm sessizliğine bürünmüş olmaları kesinlikle kabul edilemez ve affedilemez bir suçtur! Tarihten günümüze bu vahim durumun bir örneğini, başka bir millette görmek kesinlikle mümkün değildir! Aziz Türk Milleti, söz konusu bu kurumların ve buralarda görev alanların, görev suistimallerini, “bilime ve tarihe olan söz konusu bu ihanetlerini hiçbir zaman unutmayacak ve affetmeyecektir.

Ayrıca ülkeyi yönetmeye istekli olan siyasilerin ve devlette en yüksek makamlara dek gelen devlet adamlarının, tarih bilincinden, vatanın hak ve hukukunu korumaktan yoksun oluşlarını” ve böylece Türk düşmanlarının ekmeğine, halk deyimiyle “yağ, bal ve kaymak sürmelerini” de affetmeyecektir. Ki Osmanlı devrinde de İslâm Hukuku ve Türk Yasaları sürekli delinerek, ruhban sınıfına (AS: Ulema’ya) ve gayrimüslim azınlıklara olağanüstü özgürlükler, imtiyazlar ve ayrıcalıklar verilmiş; azınlıkların kendi dil ve dinlerini yaymalarına, dış güçlerle devlet aleyhine işbirliği yapmalarına, Türkler aleyhine yıkıcı ve bölücü faaliyetlerde bulunmalarına ve Türk topraklarını gasp etmelerine hep göz yumulmuştur. Böylece koskoca Osmanlı İmparatorluğunun temelleri çökertilerek, parçalanmış ve kaçınılmaz bir son – bir yok oluş gerçekleşmiştir.

Büyük Atatürk devrinde (1923 – 38) hiç sesi soluğu çıkmayan, söz verdiği  üzere tümüyle Türk Yasalarına harfiyen uyarak, uslu uslu oturan ve yalnızca Hıristiyan azınlıklara din hizmeti vererek, görev sınırını oldukça iyi bilen İstanbul Grek (Rum) Patrikhanesi ve başındaki zat, günümüzde –aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi– yine meydanı boş ve elverişli bularak, keyfince konuşup, davranmaya başlamıştır! Bir başka deyişle İstanbul (Fener) Grek Patriği Barthelomos, Osmanlı devrinde yaşamış olan meslektaşlarının izinden giderek, Batılı emperyalist devlet liderlerinden ve ülke içinde kimi siyasilerden aldığı destekle fırsatları, Türkler aleyhine oldukça iyi değerlendirmektedir! Şöyle ki; adı geçen Patrik, istediği gibi demeçler vermekte, törenler düzenlemekte ve hiçbir hukuksal – yasal hakkı olmadığı halde kendisini “Ekümenik” ilân etmektedir! Öyle ki; Barthelomos, CBS Kanalının, 17 Aralık 2009 tarihli “60 Minutues” TV programında, ünlü TV habercisi Bob Simon’a özetle şunları söylemiştir:

  • Türkiye’de biz Ortodoks Hıristiyanlar kendimizi 2. sınıf vatandaşlar olarak, ben de kendimi haça çivilerle gerilmiş (crucified) gibi hissetmekteyim. İstediğimiz gibi yaşama zevkinden yoksun bırakılmaktayız..” vs…

Gerçeklerle asla bağdaşmayan, bu inanılmaz sözleri söyleyen zat, aynı bir kral gibi lüks ve saltanat içinde, özgürce yaşayan, ülkemizde dilediklerini yapabilen bir kişidir. Ancak anlaşılıyor ki bu saltanat ve özgürlük O’na yetmemektedir! O, aynı Osmanlıdaki meslektaşları gibi, “Büyük Grek İdeali (Megali İdea) misyonuyla, “Vatikan papalık modeli” İstanbul topraklarında kendine ait bağımsız bir Grek Hıristiyan Ortodoks Din Devleti kurmayı planlamaktadır!

  • Dikkat çekmek isteriz ki; 1938 sonrasından günümüze, planlı ve sistematik olarak Devletimizin temelleri, hem dıştan, hem de içten olmak üzere –çeşitli cephelerden– bir kez daha saldırılar altındadır…

Hatta Patrik Barthelomos, Patrikhanenin resmi internet sitesinin İngilizce sayfasına “Constantinople Ecumenical Patriacrhate yazdırmaya bile cüret edebilmiştir!

Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir millette, ülkesinde kalmasına lütfen izin verdiği Hıristiyan bir din kurumu liderinin “yaşadığı ülke aleyhine bu denli rahat, başına buyruk ve pervasız konuşup, hareket edebildiği” bir başka ülke örneği yoktur. (Çünkü bu sözde din kurumu, yüzyıllarca Türklerin aleyhine çalışmıştır ve her zaman Türk düşmanlarıyla işbirliği içinde olmuştur; Kurtuluş Savaşı sürecinde de Türklere yapmadığı düşmanlık ve zulüm kalmamıştır! Grek din adamları, İstanbul ve Anadolu’da bulunan kiliseleri Grek askerlerinin ve çetelerinin buluşma merkezleri ve onlara silah ve cephane sağlayan depolara çevirerek, tüm Türk düşmanlarını maddi ve manevi olarak, azami ölçüde desteklemiştir… Büyük Atatürk Nutuk’ta bu kurumu “fesat yuvası” diye tanımlamış ve bunu kanıtlayan resmi belgeleri sunmuştur.) Ancak Patrik efendiye hemen anımsatalım ki; burası artık Osmanlı Devleti değildir, Grek azınlıkların diledikleri gibi at koşturdukları, o peri masalı gibi tatlı ve saltanat dolu yıllar bitmiştir; Osmanlı Devleti ve padişahları tarihin çok derinliklerine gömülmüştür.

Bu aziz ve kutsal Anadolu toprakları, yani Türklerin binlerce yıllık Kadim Ana Vatanları, 1923’den başlayarak Büyük Atatürk’ün olağanüstü emeklerle, kanla ve canla kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmuştur. Bunun için Aziz Türk Milleti, LOZAN ANDLAŞMASI maddelerinin, ANAYASA’MIZIN ve TÜRK YASALARIMIZIN delinmesine asla izin vermeyecektir.

BÜYÜK ATATÜRK’ün  BİLİNÇLİ ULUSAL SİYASETİ ve KARARLI DİREKTİFLERİ SAYESİNDE İMZALANAN ULUSLARARASI LOZAN ANDLAŞMAMIZA ve TÜRK ANAYASIMIZA tümüyle aykırı olarak, İstanbul Grek Patrikhanesi’nin İngilizce resmi internet sitesinde: İstanbul’umuza “Konstantinople” diyebilmek ve yalnızca din hizmetleriyle ilgilenmesi gereken sade bir Türk Kurumu olan, azınlık Hıristiyan vatandaşlarımıza din hizmetleri vermesi koşuluyla İstanbul’da kalmasına izin verilen Patrikhaneye  “Ekümenik” diyebilmek, hiç kimsenin ama hiç kimsenin haddi değildir!

AŞAĞIDA GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ PATRİKHANENİN İNGİLİZCE İNTERNET SİTESİNDE “KONSTANTİNOPOLİS EKÜMENİK PATRİKHANESİ” YAZMAKTADIR!!!  BU ASLA KABUL EDİLEMEZ; TÜRK MİLLETİNE HİZMETLE GÖREVLİ – TAM BAĞIMSIZ ve TARAFSIZ T.C. DEVLETİ SAVCILARI, KANIMIZCA DERHAL HAREKETE GEÇMELİDİR.

(Önemli Not: Avrupa Birliği Türkiye İlerleme Raporlarının İngilizce ve Fransızca özgün metinlerinde “Greek Ecumenical Patriarchate” yazmakla birlikte, raporların Türkçe tercümelerinde nedense “Ekümenik” yazmamaktadır!!! Greklerin ve dış güçlerin planı – Osmanlıda olduğu gibi- Türk Milletini uyandırmadan, gerçeklerden haberdar etmeden, derinden  ve gizli gitme taktiğidir… İşin daha da vahim noktası şudur ki; Doktora Tezimde bu raporların orijinalinden bahsetmem yasaklanmıştı!)
****

İSTANBUL (FENER) GREK PATRİKHANESİ’nin KISA TARİHÇESİ

1453’te Osmanlıların, “Ortodoks Grek Kilisesini” baskı altına alacakları beklenirken, Sırp Kralı Bronkoviç’in kızı Mara Despina’dan doğma oğlu 2. Mehmet (Fatih) Hıristiyanları desteklemeyi tercih etmiştir. (Yabancı tarih kaynakları, Orhan’ın üç Grek eşinden biri olan Teodora gibi fanatik bir Hıristiyan olan bu kadının da, adının değiştirilmesine bile izin vermediğini ve hem kocası 2. Murat devrinde ve özellikle de oğlu 2.Mehmet’in saltanat devrinde devlet yönetiminde ve dış ilişkilerde – diplomaside son derece etkili, sözü geçen, her dediğini oğlu 2. Mehmet’e mutlaka yaptırtan, patrikleri bile bizzat seçen ve destekleyen, hatta tıpkı bir kraliçe gibi hüküm süren, güçlü bir Hıristiyan kadın olduğunu vurgulamışlardır… Hatta 2. Mehmet, anasına geniş topraklar ve gelirlerini bağışlamak üzere, kendi el yazısıyla yazmış olduğu bir fermanında anasını, “Hıristiyan kadınların en yücesi benim anam Mara Despina diye onu övmüştür. Konuyla ilgili bilgi almak isteyenler için çeşitli yansız kaynaklar vardır: İlk akla gelen, Alman tarihçi Franz Babinger’in kapsamlı 2. Mehmed araştırmasının ürünü “Mehmed the Conqueror and His Time” adlı tarihi kaynaktır, Princeton Univ. Press, 1992) Gennadius’u Patrik olarak seçen 2. Mehmet, O’na hem dostluğunu, hem de bütün imtiyazları kapsayan geniş bir yetki alanı sunmuştur! Sultanın bahşettiği geniş yetkilerle Patriklik makamı zenginleşmiş ve güçlenmiştir. Böylece Bizans’ta küçük bir alanda sıkışmış kalmış olan Patriklik makamının etkisi, muazzam bir alana yayılarak, öbür Doğu kiliselerinden üstün bir konuma yükselmiştir! Tüm bu ihsanlara ek olarak Sultan 2. Mehmet, Grek Ortodoks Patriğine tüm Hıristiyanlar üzerinde sivil ve yargısal otoriteye sahip olma yetkisi de vermiştir.” [Kaynak; John Binns, An Introduction to Christian Orthodox Churches, Univ. of Cambridge, 2002, s. 173]

  • Mehmet (Fatih), İstanbul (Fener) Grek Patrikhanesini ihya etmesiyle patrikhane, Antakya, İskenderiye ve Kudüs patrikhaneleriyle teokratik olarak eşit düzeydeyken, padişah 2. Mehmet’ ten aldığı güçle Osmanlı yönetiminin ortağı konumuna sahip olmuş ve bu ayrıcalık onu, öbür patrikhanelerden üstün bir konuma getirmiştir. Grek İstanbul Patrikhanesinin yükselişi ve öbür patrikhanelerden üstün konuma gelmesi, doğrudan doğruya 2. Mehmet’in inisiyatifi ve Greklere bahşettiği olanaklarla gerçekleşmiştir.” [Kaynak: Kemal H. Karpat, Studies on Ottoman Social and Poltical History (Selected Articles and Essays), Koninklijke Brill, Leiden, 2002, 587-9]
  • Mehmet, Grek patrik Gennadius’a “benim onayım ve desteğim seninledir, arzu ettiğin tüm yetkiler ve imtiyazlar senindir.” demiştir. Balkanlardaki kiliselerin kontrolü ellerine geçer geçmez İstanbul Grek patrikhanesi ve Grek din adamları, kendilerinden olmayan milletleri “Helenleştirme” yoluna gitmişlerdir. Böylece Grekler, Balkanlarda bulunan tüm kilise okullarında ortak dil olarak “Grekçeyi” hızla yaygınlaştırmışlardır. İstanbul’da yer alan Grek patrikhanesi, yalnızca Greklerin lideri olmaktan çıkmış, tüm Doğu Hıristiyanlarının lideri konumuna yükseltilmiştir. Oysaki Hıristiyanlığın başlangıcından 1453’e dek, hiçbir Grek patrik bu denli kapsamlı ve geniş yetkilere sahip olamamıştır! Böylece büyük ve geniş topraklara da sahip olan Grek Patrikhanesi, kiliseler ve manastırlar, bu toprakları diledikleri gibi kullanmıştır. Ayrıca Osmanlıda Grek din adamları vergiden de bağışık tutulmuştur. 1453’ten – 1464’e (kesintisiz tam on bir yıl) dek patriklik makamında kalan Gennadius, Fenerli zengin Grek Beyleri “Prens – Voyvoda – Beylerbeyi vs..” gibi unvanlarla, Osmanlının Doğu Avrupa ve Balkan topraklarına yönetici olarak tayin etmiştir.” [Kaynak: Charles A. Frazee, The Orthodox Church and Independent Greece 1821-52, Cambridge Univ. Press, Cambridge, 1969, s. 2-7]
  • Grek Patrikhanesi, Osmanlı yönetiminden aldığı özel imtiyazlar sayesinde, her zaman Doğu’nun egemen kilisesi konumunda olmuş ve bu gücünü, hüküm sürdüğü bölgelerdeki insanlar üzerinde eziyet ve baskı aracı olarak kullanmıştır. Türk yönetimi ise (aslında “Türklükten” çıkmış, yabancıların eline geçmiş Osmanlı yönetimi demek daha doğru olur..) bu duruma müdahale etmemiş, bu gidişatı önlemek ve Grek baskısını bertaraf etmek için bir Türk politikası geliştirmemiştir! Grekler, yalnızca Hıristiyanlara değil, Müslümanlara da terör uygulayarak, kendilerine o gücü ve yetkiyi sağlayan Türklere karşı en ağır düzeyde ihanet suçu işlemiştir.” [Kaynak: The Times Newspaper/ October (Ekim) 20, 1821, pg. 2]
  • Osmanlı padişahlarının Grek Ortodoks tebaya tanımış oldukları haklar ve ayrıcalıklar, Grekler tarafından en şiddetli bir biçimde istismar edilmiştir.” [Kaynak: Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern Histoıry, I.B. Tauris and Comp. Ltd., London, 2007, s. 19]
  • Grek patrikhanesinin tümüyle Osmanlılar sayesinde yükselişini ve güçlenmesini gözler önüne seren daha pek çok tarihsel kaynak ve belge vardır, ancak verdiğim örneklerin yeterli olacağı kanısındayım. Burada konumuzu ilgilendiren can alıcı nokta özetle şudur: Gayrimüslim yabancı azınlıkların tümüyle ele geçirdikleri Osmanlı yönetimi, 1. Dünya Savaşı sonrası işgalci ve saldırgan düşman güçlere boyun eğmiş, teslim olmuş ve tümden onların buyruğu altına girmiştir; gerçekte birer idam fermanı niteliğinde olan Mondros Mütarekesi‘nin (30 Ekim 1918) ve Sevres Andlaşmasının (10 Ağustos 1920) imzalanmasıyla Osmanlı İmparatorluğu fiilen son bulmuştur. Ankara TBMM’de Osmanlı padişahlık sistemini ve saltanatını 1 Kasım 1922’de resmen sonlandırmıştır. Böylece Osmanlılar toptan tarihe gömülmüştür.
  • TÜRKLERİN BÜYÜK GURURU ve ŞEREFİ OLAN LOZAN’ı (24 Temmuz 1923) gerçekleştiren Büyük Atatürk, Türk Milleti için yepyeni – tam bağımsız  – parlak ve onurlu bir beyaz sayfa açmıştır; böylece Osmanlıların, kendi keyiflerince yabancılara ve gayrimüslimlere bahşettikleri imtiyazlar, ayrıcalıklar, kapitülasyonlar vs…, ve de tüm asılsız Ermeni ve Grek savları ve ayrıcalıkları bütünüyle sonlandırılmıştır.
  • “LOZAN’da ANKARA, İSTANBUL (FENER) PATRİKHANESİNİN “EKÜMENİK SIFATINI KULLANMAMASI ve ULUSAL NİTELİKTE BİR KURUM OLARAK YALNIZCA HIRİSTİYAN CEMAATİN DİNSEL SORUNLARIYLA İLGİLENMESİ KOŞULUYLA” TÜRKİYE’de KALMASINA İZİN VERMİŞTİR.” [Kaynak: The Times Newspaper/January (Ocak) 11, 1923, “Future Of the Patriarch – Agreement Reached at Lausanne”, pg. 10”]
  • Ünlü İngiliz tarihçi A. J. Toynbee de Grek patriğin “ekümenik” lik savını eleştirerek, İngiliz gazetelerine şu önemli demeci vermiştir; “Ekümenik statüsü (yani tüm kiliseleri içine alan evrensellik iddiası), papalık gibi hem dini, hem de siyasi bir otoriteyi temsil etmektedir. Grek patriğin iddiası olan “ekümeniklik, yani evrensellik niteliği” doğru değildir: İstanbul (Fener) Grek Patrikhanesi hiç bir zaman evrensel olmamıştır. Başlangıçta patriğin “Ortodoksların başkanı olma statüsü” bile yoktu. Eski tarihlerle kıyaslandığında, “İstanbul Kraliyet Başkenti ve İstanbul Patrikhanesi” gibi olgular, geç dönemlerde ortaya çıkmış, tarihsel derinliği olmayan yapay olgulardır.” [Kaynak: The Guardian Newspaper/January (Ocak) 13, 1923, “The Ecunemical Patriarchate – A Historical Sketch by A. J. Arnold Toynbee”, pg. 10.”]
  • Değerli hocamız Halil İnalcık’ın sözleriyle yazımızı bitiriyoruz; “İstanbul (Fener) Grek Patrikhanesinin hukuki temeli, Osmanlı Devleti’nin onun otoritesini tanıması ve tasdik etmesinden gelir. Grek patriğin otoritesi Türk Devletinin verdiği beraat üzerine inşa edilmiştir. Günümüzde patriğin “ekümenik olma iddiası” onun İstanbul’u, Ortodoks dünyasının merkezi olma statüsüne götürmek hedefidir! (Yani Barthelomos, her zaman olduğu gibi dış güçlere güvenerek, çeşitli siyasal baskılarla kendisine İstanbul’dan toprak gasp etmek ve İtalya’daki “Vatikan Modeli” bağımsız bir Grek Ortodoks Devleti kurmayı hedeflemektedir! Bu ekümeniklik hedefi, Osmanlı devrinde Fener patriğinin ve papazların da üye oldukları – gizli Grek terör örgütü Filik-i Eterya’nın (kuruluşu; 1814) 19. yy. başında belirlediği hedeflerden yalnızca biridir: Büyük Atatürk’ten dolayı ele geçiremedikleri öbür hedefleri şunlardır; Batı Anadolu bölgesi, Kuzey Karadeniz (sözde Pontus bölgesi), Kıbrıs’ın tümü ve İstanbul. Büyük devletlerin İstanbul’un tümünü kendilerine vermeyeceklerini oldukça iyi bilen Grekler, hiç değilse İstanbul’un bir bölümünü “ekümenik (evrensel) patrikhane” adı altında gasp etmek istemektedir) Kimi aydınlarımız sorunları bilmeden, insan hakları kahramanı kesiliyor ve Türkiye karşıtlarına destek veriyor Bunların “patrik, neden ekümenik olmasın, bunda ne var?“ sözleri tümüyle bilgisizliktir ve kayıtsızlıktır. HER ŞEYDEN ÖNCE BU LOZAN ANTLAŞMASINA AYKIRIDIR. LOZAN ANTLAŞMASI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN ULUSLARARASI STATÜSÜNÜ BELİRLEYEN TEMEL BELGEDİR. PATRİĞE “EKÜMENİK” DEMEK, BU TEMEL BELGEDE BİR DELİK AÇAR, GREK DEVLETİ VE AVRUPA BİRLİĞİ BAŞKA İDDİALARDA DA BULUNABİLİRLER…” [Kaynak: Emine Çaykara, Tarihçilerin Kutbu – Halil İnalcık Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2005, s. 196]

Görüldüğü üzere Fener Grek patrikhanesinin tarihsel varlığı ve gücü tümüyle Osmanlı padişahları ve padişahların yabancı kökenli Hıristiyan Grek, Sırp, Rus vs… cariyeleri, eşleri, anaları, akrabaları, nedimleri ve devşirme yöneticilerinden gelmiştir. Osmanlı Devleti büyük bir gaflet ve israf içinde yönetilerek, Türklükten ve Kuran’ın tebliğ etmiş olduğu İslâm’dan uzaklaşmış, tümüyle yozlaşarak, sürekli içten içe çürümüş ve elbette kaçınılamaz bir biçimde yok oluşa gitmiştir.

Bugün bu kutsal vatan topraklarımızda kurulan devletin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Cumhuriyeti kuran Büyük Devlet adamı – dahi Atatürk, aynı zamanda büyük bir bilim insanı ve tarihçidir de: O patrikhanenin geçmişini, Türkler aleyhine uyguladığı politikaları ve verdiği ölümcül zararları çok iyi bilmekteydi. Onun için kendi deyimiyle bu “fesat yuvasını” Türk topraklarından atmak istiyordu, ancak yine de büyüklük göstererek, yalnızca dinsel konularla ilgilenmesi ve haddini bilmesi koşuluyla İstanbul’da kalmasına izin vermiştir. O halde patrik, bir Türk Kurumu olan patrikhanenin sade bir din görevlisinden başka bir şey değildir. (Bu noktada Atatürk zamanında kurulan, ancak Grek ruhban sınıfının bir türlü kabul etmediği Türk Hıristiyan Ortodoks Patrikhanesi’nden ve onun başı olan ve her zaman Türklüğünü ön plana çıkaran, hatta Büyük Atatürk’ün bile övgüyle sözettiği Papa Eftim’e değinmeden geçemeyiz. 1938 sonrası bu değerli kurum ve yöneticileri de çeşitli saldırılara sunuk (maruz) kalarak, maalesef etkisiz duruma getirilmiştir! Hatta yakın geçmişte Papa Eftim’in torunu Sayın Sevgi Erenerol da tutuklanıp, cezaevine atılmıştır!)

Tarih, bir ulusun BELLEĞİDİR, onun için tarihten mutlaka ders alınması gerekir: Türk Milleti, Osmanlı devrinde olduğu gibi,  yeniden gaflet ve aymazlık içine düşerse, binlerce yıllık Türk Anayurdunu bir kez daha parçalatma ve yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Kutsal vatan topraklarımızda özgürce yaşayan, bu toprağın ekmeğini yiyen – suyunu içen hiçbir Türk, hiçbir Müslüman, hiçbir gerçek bilim insanı, hiçbir vicdanlı – namuslu vatandaş, böylesine ölümcül bir tehlike karşısında duyarsız ve sessiz kalamaz.

TÜRKLERDEN GİZLENEN “GERÇEK OSMANLI” TARİHİ

TÜRKLERDEN GİZLENEN
GERÇEK OSMANLI” TARİHİ

Güzide Filiz TUZCU
Tarihçi, 01.06.2019

Dostlar,
Sitemizin değerli yazarlarından Tarihçi Sayın Güzide Filiz Tuzcu, epey emek harcayarak kapsamlı bir dosya oluşturdu. Konu, başlıktaki gibi.. Günümüzde hortlatılmaya çalışılan Osmanlı hayranlığı / Yeni Osmanlıcılık ne denli temelsiz, yanlış, yer yer utandırıcı, günümüzde Batılılarca bize bedel ödetilen… bir tarih.. Bilgisizlik insanları ve toplumları yıkıma dek sürükleyebiliyor. 1999’da biz, Sn. Hulki Cevizoğlu’nun o yıllarda çok yeni başlattığı Cevizkabuğu programına birkaç kez konuk olmuş ve Sn. Tuzcu’nun bu makalesinde belirttiği pek çok çarpıcı gerçeği dile getirmiştik.
(youtube’da bulunarak izlenebilir.; örneğin https://www.youtube.com/watch?v=aWaeiSMb5PA..) “Türk” kardeşlerimizden çooook tepkiler almıştık, “Sende Rum’luk var mı??”  diye soranlar olmuştu. Oysa Run’luk da, Rus’luk da, Sırp’lık da….. Osmanlı’ da vardı; Türkleri acımasızca aşağılamış ve keyfi fetihlerde kırdırmıştı Osmanlı. Büyük Atatürk de bu yakıcı gerçeği dile getirmiş ve Türk köylüsüne af dileme borcumuz olduğunu vurgulamıştı.. Bu gerçekleri aktarmak Türk kardeşlerimizi rahatsız ediyordu çünkü beyinleri tersine bilgilerle, “ulusalcı” olmayan bir resmi tarih teziyle yıkanmıştı!

Tarihçi Sn. Tuzcu‘nun makalesi, dipnotları ve varsıl bir kaynakça ile beslenen dolu dolu 20 sayfa dolayında, dolayısıyla tümünü bu ekranda veremiyoruz. Giriş, gelişme ve sonuçtan kapsamlı bölümler aktarıyor, tüm dosyayı pdf  olarak ekliyoruz (erişke yazının sonunda). Okurlarımızın bu önemli pdf dosyasını (326 KB) indirmeleri, okumaları, arşivlemeleri, paylaşmaları, tarihsel gerçekleri namuslu uzmanlardan öğrenme adına değerlidir, hatta ödevdir. Sayın Tuzcu’ya çok teşekkür borçluyuz..

Dr. Ahmet SALTIK, 02.06.2019
===================================

Giriş…

Tarih ana bilim dalında lisansüstü (Yüksek Lisans ve Doktora) eğitimim sürecinde ve sonrasında yaptığım bağımsız akademik araştırma ve çalışmalarımda Türklerle ilgili bilinmeyen ve bilinmesi de istenmeyen pek çok önemli husus dikkatimi çekmiştir: Bunlardan ilk ikisini özellikle vurgulamak istiyorum: İlki, 1938 sonrası Türkiye’sinde TARİH alanındaki bilimsel araştırmalar, arkeolojik kazılar ve çalışmalar –Atatürk Döneminde olduğu gibi- maddi ve manevi boyutta devletçe korunarak desteklenmemiştir! Ayrıca Tarih İlminin “bağımsız, özgür ve tarafsız faaliyet göstermesine” de izin verilmemiştir! Çünkü 11 Kasım 1938’den bu yana T.C. Devletinde iktidara gelen siyasiler, Türk Milletine, milletin temsil edildiği TBMM’de “Atatürk İlkelerine, Devrimlerine ve Milli Politikalarına bağlı kalacaklarına ilişkin” söz verip, yemin ettikleri halde, bu yeminlerine sadık kalmamışlardır! Böylece Türk Milletinin tam bağımsızlığınıözgür yaşamını, güvenliğini, bilimin temel alındığı çağdaş eğitimini, gelişimini, kalkınmasını ve en ileri uygarlık düzeyine ulaşabilmesini olanaklı kılacak olan, Büyük Atatürk tarafından salt bu amaçla oluşturulan MİLLİ POLİTİKALAR ve MİLLİ EĞİTİM”, iktidara gelen siyasilerce terk edilmiştir!

Türk Milletine hizmetle yükümlü iktidar üyeleri, millete verdikleri sözü ve milletin taleplerini dikkate nazara almaksızın, sadece kendi şahsi tercihleri nedeniyle – daha kısa bir süre önce (1. Dünya Savaşı ve sonrası süreçte) uluslararası hak ve hukuku ve yapılan ateşkes antlaşmasını bir tarafa atarak, Türk Yurdunu bir baştan bir başa işgal eden, Türklere, kendi vatanlarında yaşam hakkı tanımayarak, her türlü saldırı ve zulmü Türklere reva gören, Türklerin vatanlarını yakıp, yıkan, talan eden ve binlerce yıllık Türk Yurdunu parçalayıp gayrimüslim azınlıklara peşkeş çekmeye ve Türkleri de Anadolu’dan tamamen atmaya azmetmiş olanemperyalist batıya yeniden yaklaşmışlar, ezeli Türk karşıtı bu yabancılara bağımsızlığımızı tehlikeye atan tavizler vermişler ve Türkiye’nin iç hukukunu, ne yazık ki Batıya bağlamışlardır![1] Böylece tam bağımsızlığımıza ağır darbeler indiren üçlü ve ikili antlaşmalarla Türk Milletinin ve Türkiye’nin kalkınması için gerekli Milli Politikalar rafa kaldırılarak, Türk Milletinin aydınlık geleceği mahvedilmiştir! Söz konusu bu gayri-milli siyasetten “Milli Eğitimimiz” de elbette ki payına düşeni almıştır ve ulusal olmaktan çıkartılarak, ABD’nin ellerine teslim edilmiştir! ABD’nin direktifiyle, dördü Türk, dördü Amerikalı ve son sözü söyleyecek olan başkanı da ABD elçisi olmak üzere bir Eğitim Komisyonu kurulmuştur, böylece sözde “danışman” adı altında (Amerikalılara ne danışılacaksa!), Milli Eğitim Bakanlığına Amerikalılar doldurulmuştur![2] Eğitim Komisyon’un devreye girmesiyle birlikte, Büyük Atatürk’ün büyük önem verdiği, “özgür tarih araştırmaları, bağımsız arkeolojik kazılar vs…” da rafa kaldırılmıştır; ayrıca Atatürk’ün öngördüğü ve yazdırdığı Tarih Ders Kitapları da terk edilmiştir![3] Böylece TARİHİN “bir milletin belleği olma işlevselliğine” de son verilmiştir! İşte Türk Milletinin bilmesi gereken ilk yaşamsal tarihi gerçek budur. Bu noktada Hz. Ali’nin yaşam rehberi niteliğinde, değerli bir uyarısını hatırlatmak isterim; “Bir insan önce gerçeği araştırıp, bulmalı ve öğrenmelidir (aslında bilimin hedefi de budur; olayların, veya kişilerin gerçeğini araştırıp, bulmak ve ortaya koymaktır); gerçeği öğrenmelidir ki, yalanları ve yanlışları fark edebilsin – görebilsin; eğer bir insan önce yalanları ve yanlışları öğrenirse, gerçeğe ulaşması – gerçeği görebilmesi hiç mümkün olmayabilir.” Bu sözlerin günümüz Türkiye’si için anlamı ve önemi çok büyüktür, çünkü toplumumuzda yalan söyleyenlere hemen inanılmakta, ancak bilimi esas alıp, gerçeği araştıran-bulan, cesaretle söyleyenlere kuşku ile bakılmaktadır! Üzgünüm ama böyle bir milletin ilerlemesine, kalkınmasına, ileri uygarlık düzeyine ulaşmasına olanak yoktur.
……………………..
……………………………..
…………………………………………….

TÜRK KARŞITLARINCA UYDURULAN SÖZDE OSMANLI TARİHİ
BİLİMİN REHBERLİĞİNDE YAZILAN “GERÇEK OSMANLI TARİHİ”
FARKI BİLMEK GEREK

Takdir edilir ki, aslında oldukça kapsamlı olan Gerçek Osmanlı Tarihinin (ki bu konuda ciltlerce kitaplar yazılabilir…) bir makaleye sığdırılması, elbette mümkün olmayacaktır. Ancak sözde tarih diye dayatılan Osmanlı propagandalarını, yani yalanları ve iftiraları bertaraf edebilmek adına, kısa ve akılda kalıcı bazı çarpıcı bilgiler vermek ve böylece Türklerin BELLEK kazanmasına katkıda bulunmak istiyorum. Bu katkıyı yapmanın bilimsel bir sorumluluk ve görev olduğu inancını taşımaktayım.
Bu noktada “Milli Tarihimiz tahrif edilmiştir (bozulmuştur – saptırılmıştır)… uyarısını yaparak, aslında bizlere bir cümlede çok şey anlatan ve böylece gerçek tarihimize ışık tutan değerli Tarih Hocamız Halil İnalcık ile başlamak, onu rahmet ve minnetle anmak istiyorum. Hocamız; “Orhan’ın oğlu 1. Murad’ın annesi Horafira Grek (Yunan/Rum) ve Hıristiyan’dı, bütün Osmanlı hanedanı Horofira’dan, yani bir Grek hatundan geliyor… 2. Mehmet’in (Fatih’in) annesi de (Sırp Kralının kızı Mara Despina), cariye ve Hıristiyan’dı…” diyerek, tarihi gerçekleri bir bilim insanı sorumluluğu ve yürekliliğiyle ortaya koymuş ve “Tarihçilerin Kutbu” unvanını da fazlasıyla hak etmiştir. [Tarihçilerin Kutbu – Halil İnalcık Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2005, s. 352, 459.]
O halde Türk Milletinin bilmesi gereken ilk tarihsel gerçek şudur: evet Osmanlı Devleti’ni Türkler kurmuştur, Türkler beslemiş ve yaşatmıştır ve 600 küsur yüzyıl ayakta tutmuşlardır. Ancak Osmanlı ailesine, saraya ve orduya doldurulan yabancı kökenli gayrimüslimler, zamanla devlet yönetimini tümüyle ele geçirmişler ve Türkleri devlet yönetiminden uzaklaştırmışlardır!        Yansız yabancı Osmanlı Tarihçileri de örneğin Franz Babinger de İnalcık Hocamızın saptamalarını doğrulamıştır (zaten aklın yolu birdir, bilimin / gerçeğin yolu da birdir) Franz Babainger;
2. Mehmet’in annesi yabancı bir gayrimüslimdir, annesinin babasının (yani Mehmet’in anne tarafından dedesinin) Türk olma olasılığı yoktur. Annesinin kimliği, tuhaf bir biçimde Osmanlılarca gizlenmek istenilmiştir!”[1] diye ifade etmiştir. Evet sadece 2. Mehmet’in değil, 1. Murat’tan başlayarak çoğunluk padişahların annesi Türk değildir, hatta Müslüman da değildir. Ancak Türklerin gözünü boyamak için onların hepsine birer takma ad verilmiştir ve onlar, Müslüman gibi gösterilmişlerdir! (Türkler, kendi dil, kültür ve soyunu titizlikle korumaya
dikkat etmeseler de ve bu yüzden pek büyük zararlar görseler de; yabancılar, Türkler gibi değildir; şöyle ki onlar, çocuklarını kendi soyuna göre, dil, kültür ve inancına göre yetiştirmeye büyük özen gösterirler; yabancı kökenli şehzade anneleri de, aynı özeni göstermişlerdir.)
Çeşitli tarih kaynaklarından edindiğim bilgiler ışığında 2. Mehmet (Fatih) üzerinde özellikle durmanın gerekli ve önemli olduğu kanaatindeyim: Çünkü onun devrine gelindiğinde, tüm önemli devlet görevleri artık yabancı kökenli gayrimüslimcilerce paylaşılmış ve “Türk karşıtlığı” da tepe noktasına ulaşmıştır. Sözde tarihçilerin canhıraş gizledikleri 2. Mehmet’in (Fatih) gerçek annesi Mara Despina’dır, o, Sırp Despot Kralı Kuraç Brankoviç’in kızıdır, hatta yabancı tarihçiler, anasının Grek tarafının, Sırp tarafından daha ağır bastığını, hem kocası 2. Murat devrinde, hem de oğlu 2. Mehmet devrinde, Osmanlı İmparatorluğu’nda otoriter bir kraliçe olarak yetki ve güç sahibi olduğunu, hatta oğlu 2.Mehmet’in üzerinde son derece etkili, tek kadın olduğunda hemfikir olmuşlardır.[2] Bu da 2. Mehmet devrinin, Türklerin aleyhine neden tam bir kırılma noktası olduğunu açıklar niteliktedi.
Şöyle ki; 2. Mehmet’in Türklere neden karşı olduğunu[3], onları neden devlet yönetiminden tümüyle uzaklaştırdığını, Greklere neden olağanüstü ilgi ve sevgi gösterdiğini, çevresinde olan Greklerin sözüyle neden Türk Çandarlı Halil Paşa’yı katlettirdiğini, Grek patrikhanesini neden ihya ettiğini, patriğe, o güne kadar onun hiç sahip olmadığı geniş yetkileri neden verdiğini, en üst devlet görevlerine neden Grekleri ve Sırpları getirdiğini, ülkesinin en güzel – en verimli topraklarını neden Greklere bağışladığını ve neden “benim anam Mara Despina, Hıristiyan kadınların en yücesidir…” diye kendi el yazsıyla ferman yazdığını vs…
açıklar niteliktedir…[4]
—————————
……………………………………………
…………………………………………………………
2. Mehmet’in hem kadın haremi hem de erkek haremi olduğunun ifade edilmiş olması da oldukça dikkat çekicidir! 2. Mehmet, beğendiği devşirmelere, Türklerin Balkan topraklarında ülke hükümdarlıkları bahşettiğine de dikkat çekilmiştir. Örneğin Sırp Eflâk hükümdarının iki oğlu, 3. Vlad ve kardeşi Radu; söz konusu bu iki kardeşin genç yaşlarda babaları tarafından rehin olarak Osmanlı sarayına getirilmesi istenmiş ve onlar, sarayda uzun yıllar zoraki tutulmuşlardır.[1] Sırp kardeşlerden Radu’ya (tarihi kaynaklara Yakışıklı Radu olarak geçmiştir) büyük ilgi duyan 2. Mehmet’in onu yanından hiç ayırmadığı, sert mizaçlı olmasına karşın Radu’ya olan zaafından dolayı, ona hiçbir zaman kızamadığı ve daha sonra da Radu’yu Eflâk Krallığına hükümdar yaptığı, yanına yeniçerilerden oluşan bir de ordu verdiği ifade edilmiştir.[2] Hatta yeniçerilerin “vatan – aile – soy ahlâkının” da 2. Mehmet devrinde bozulduğuna dikkat çekilmiştir.[3] Ayrıca devşirme sistemini olgunlaştıran ve kardeş katlini de yasallaştıran padişahın, yine 2. Mehmet (Fatih) olduğu ifade edilmiştir. Her iki uygulamanın da “İslâm Hukukuna” aykırı olduğu, yansız Osmanlı tarihçilerince vurgulanmıştır.[4]
   Devşirme sistemini (yani zoraki yabancı Hıristiyan gençleri toplama adetini) olgun ve resmi duruma getiren 2. Mehmet (Fatih) olduğuna, onun devrine kadar büyük memurlukların
eski Türk Ailelerine verilirken, onun, vezir-i azamları bile devşirmelerden seçmeye başladığına ve böylece Türklerin nüfuzunu kırdığına dikkat çekilmiştir.[5] Bunun içindir ki ünlü Osmanlı tarihçisi J. Stanford Shaw, “Osmanlılar evlendikleri ve idareci konuma yükselttikleri Hıristiyanlara (devşirmelere) Müslüman adlar vermişlerdir ancak
bu kişilerin özleri Grek ve dinleri Hıristiyan kalmıştır
” tespitinde bulunmuştur.[6] Bu tümüyle doğru bir saptamadır, yerli ve yabancı tüm yansız tarih kaynakları bu konuda hemfikirdir.

Bilimi esas alan – tarafsız yerli (çok az) ve pek çok Yabancı Tarih Kaynakları, Osmanlı İmparatorluğu’nda başta Grekler olmak üzere, gayrimüslim azınlıklara (Sırplara, Ermenilere, Yahudilere vs… ayrıca Araplara) olağanüstü ayrıcalıklar, yetkiler ve özgürlükler tanındığı,
her açıdan kollanıp, gözetildikleri, gayrimüslimlerin askerlik hizmetlerinden bile bağışık tutuldukları, patrikhaneye her türlü desteğin ve yetkinin verilerek, patriklerin o güne dek
hiç olmadıkları ölçüde güçlenmelerinin, zenginleşip, geniş bölgelere yayılmalarının sağlandığı belirtilmiştir. Oysa Kuran’da Allah’ın açıkça diyor ki “ruhban sınıf, Benim İsa’ya tebliğ ettiğim dini saptırdılar, İsa’yı bana ortak koşarak, onu tanrı yaptılar, bunu yapanlar Benim ve sizlerin düşmanınızdır.” Söz konusu bu saptırılmış Hıristiyanlığın yayılmasının Osmanlı padişahları ve hanedanı sayesinde gerçekleştiği ifade edilmiştir. Ayrıca yansız tarih kaynakları, Türklerin Osmanlı İmparatorluğu’nda en çok mağdur edilen, zulüm gören ve en zor koşullar altında yaşatılan millet olduklarında da dikkat çekmişlerdir.[7]

Türkleri hayretler içinde bırakacak ve “bugüne dek bizlerden bu bilgileri gizleyenlere
lânet olsun…”
dedirtecek kadar çarpıcı ve ibret verici, hatta “Türklere bu kadar da zulüm yapılamaz…[8] dedirtecek daha pek çok bilgiler elimizde vardır; daha öncede belirtmiş olduğum gibi, bu bilgiler ciltler dolusu kitapları doldurabilecek kapsamdadır. Ancak, “anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” ünlü Türk Atasözümüzü hatırlatarak, Osmanlı devrinin son yüz yılına tanık olmuş ve Osmanlıları yakından tanıma fırsatı bulmuş ünlü Fransız tarihçi Alphonse De Lamartine’nin son derece gerçekçi ve bu yüzden de çok önemli gözlemleri ile makalemizi noktalıyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde yaşayan Grek Milletinin, bir milletin temel yaşam ögeleri olan MİLLİ KİMLİĞİ – DİNİ VE MÜLKİYETİ korunmuştur. Greklerin nüfuzları, zenginlikleri, Osmanlı Sarayında Divan (Hükümet – Yönetim) üzerindeki etkileri, imparatorlukta hemen hemen tek başına yürüttükleri ticaretleri, denizcilikte hakimiyetleri, askerlik hizmeti ve kölelik dışı tutulmaları, onları Osmanlı devletinde efendileriyle eşit duruma, hatta kimi konularda üstün duruma bile getirmişti! Soylarından gelen prensler Transilvanya’ya (Romanya’ya), Sırbistan’a, Eflâk ve Boğdan’a, Teselya’da, Epire’e, Mora’ya (bazıları günümüz Grek toprakları!), Ege ve Akdeniz Adalarına Osmanlı padişahları tarafından başkan/yönetici olarak seçiliyorlardı. Osmanlı hükümetinin – Babıâli’nin Grek tercümanları neredeyse Osmanlı Devleti’nin gerçek Dışişleri Bakanlarıydı.
    Dünya üzerinde başka milletlerde pek bulunmayan doğal dehaları, çabaları, uysallıkları, inandırma yetenekleri, kölelik zihniyetleri kurnazlıkları, sömürdükleri ve servetlerini paylaştıkları Osmanlı paşalarına karşı gösterdikleri uşakça dalkavuklukları ve nihayet Osmanlılardan daha yüksek – Avrupa düzeyinde olan eğitimleri Grekleri, Osmanlı İmparatorluğu halkları içinde en gelişmiş, aristokrat halk yapmıştı. Görünüşte Grekler Osmanlıların uyruğu – tebaasıydılar, ancak gerçekte imparatorlukta egemen olan onlardı.
   Oysa ki bütün imparatorluklarda bir tek egemen millet vardır. Osmanlı zamanında Avusturya İmparatorluğu’nda Alman milleti, Rusya’da Doğu Slav ırkı, Britanya krallığında İngiliz milleti, hatta ABD’e Anglosakson unsur egemen durumdaydı. İşte bütün bu devletlerin varlıkları ve güçleri, egemen bir milletin önderliğinde gelişti ve sürdü… Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda, imparatorluğun kurucusu ve sahibi olan egemen millet Türk Unsuru, hep ihmâl edilmişti! (Daha doğrusu Türkler, kendilerinden olmayan yabancı unsurları/ırkları ailelerine – mahremlerine alıp, onlara güvenerek, onlara yüksek payeler ve makamlar verip, kendi soydaşları Türkleri ihmal edince, devlet yönetimini yabancılara kaptırmışlardır. İstinasız tüm Türk Devletlerinin yıkılışı, hep bu şekilde olmuştur, yani içten içe karşılaşılan ihanetler – bireysel iktidar savaşları – entrikalar, yani içten verilen zararlar ve saldırılarla yıkılmıştır! Kale içten fethedilir diye boşuna denmemiştir…)
   Üç kıtaya yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nda egemen Türk ırkından güç alınmaması,
topluluklar arasında disiplinden eser bırakmadığı gibi, tebaa arasında birlik ve dayanışmayı da
yok etmişti. Böylece devlet, büyüklü – küçüklü depremlere karşı direnememiştir… Bu iğreti milletler topluluğu içinde Osmanlı Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan TÜRK IRKI, bir azınlık durumuna düşmüştür! Türklerin bu duruma düşmeleri, Türk Milletini ve bütün Müslümanları üzerken, Türk ve Müslüman olmayan milletleri, onları ayrıcalıklı duruma geçirdiği için sevindirmıştir
.”[9]Alphonse De Lamartine

Kaynaklar….
………………..
…………………….
Makalenin tümü için lütfen tıklayınız : TURKLERDEN_GIZLENEN_GERCEK_OSMANLI_TARIHI

 

“23 NİSAN MİLLİ EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMIMIZIN” DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

23 NİSAN MİLLİ EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMIMIZIN” DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Güzide Filiz Tuzcu

Tarihçi
23.04.2019

(AS: Bizim kısa katkımız, yazının altındadır..)

BÜYÜK ATATÜRK’ÜN KONYA KONUŞMASI: 20 MART 1923

{TÜRK AYDINLARIN- “HAYAT REHBERİ” OLACAK MUHTEŞEM KONUŞMALARDAN BİRİ (ÖZET) } 

Sayın Gençler, 

      Gerçekten bu millet yüzyıllarca kendi arzusu dışında, milletin isteklerinin ve çıkarlarının aksine yönetilmiştir ve millet hiçbir tarih döneminde, doğuştan kendinde var olan kabiliyetini geliştirecek çalışma ortamına sahip olamamıştır. Ve bu olanaksızlıklar yüzünden millet, birçok felâketler karşısında zayıf kalmıştır. O acı felâketler ki, milleti ölüme götürebilecek nitelikte idi. (Şayet Büyük Atatürk, hak – hukuk tanımaz – saldırgan – işgalci düşmanlara karşı, Milletimize ve Kurtuluş Savaşına kahramanca liderlik yaparak, mucizevi zaferler kazanmasıydı, bugün ne Aziz Vatanımız Türkiye Cumhuriyetimiz vardı, ne de bizler, dünyada özgür, onurlu ve saygın bir hayat yaşayabiliyorduk… Bu bağlamda Türkler için hayati derecede önemli iki tarih vardır; 19 Mayıs 1919 – Şanlı Kurtuluş Savaşımızın İlk Adımı ve Şerefli Türk Milletinin Azmini ve Özgür İradesini Temsil Eden – Bağımsız Şanlı Ankara Millet Meclisi’nin Açılışı 23 Nisan 1920.)
……….
……………….
……………..

Özellikle bizim milletimiz, milli kimliğini – milliyetini bilmemenin çok acı cezalarını çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çeşitli toplumlar hep milli inançlarıyla – milliyet idealinin gücüyle kendilerini kurtarmışlardır. (Onlar, milli dil – din ve kültürlerine yüzyıllarca sımsıkı sarılarak, okulları ve kiliseleri aracılığıyla “milli bilinçlerini” korumuşlardır; hatta Osmanlı padişahları, Türkler dışında gayrimüslim tüm toplumlara ve de Araplara bu hususta salt izin vermekle kalmamış, onları bu hususta teşvik ederek, desteklemiştir!) Biz ise ne olduğumuzu, onlardan farklı, onlara yabancı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Gücümüz zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler. Anladık ki kabahatimiz, kendimizi unutmakmış!

      DÜNYANIN BİZE SAYGI GÖSTERMESİNİ İSTİYORSAK, ÖNCELİKLE “HİSSİ, FİKRİ VE FİİLİ OLARAK, BÜTÜN DAVRANIŞ VE HAREKETLERİMİZLE” KENDİ BENLİĞİMİZE VE MİLLİYETİMİZE SAYGI GÖSTERMELİYİZ. BİLELİM Kİ MİLLİ BENLİĞİNİ – KİMLİĞİNİ BULAMAMIŞ MİLLETLER, BAŞKA MİLLETLERİN AVI OLURLAR. MİLLİ VARLIĞIMIZA DÜŞMAN OLANLARLA DOST OLMAYALIM. (Müttefik de olmayalım) BÖYLELERİNE KARŞI BİR TÜRK ŞAİRİN DEDİĞİ GİBİ;

TÜRKÜM VE DÜŞMANIM SANA, KALSAM DA BİR KİŞİ” diyelim.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, Konya Konuşması – 20 Mart 1923
(Kaynak: Atatürkçülük – Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Milli Eğitim Bakanlığı Yay.,
Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 2001, s. 267-77)
****
Yazı çok uzun olduğundan, giriş ve son bölümü yukarıda verdik.. Tümü için lütfen tıklayın:

====================================

Dostlar,

Yazının sonunda bizim katkılarımız :

Biz, Tanrı da olsa, -kutsal kitabında vs.- barışçıl – hoşgörülü olsun istiyoruz..
İnanan – inanmayan .. gibi ayrımları hiçbir gerekçe ile kabul etmiyoruz…
Büyük ATATÜRK‘ün görkemli uyarısına bağlıyız : “Yurtta barış, dünyada barış!

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızın ülkemizde ve Dünyada kutlu ve mutlu
olmasını diliyoruz.

Bu eşsiz bayramı çocuklarımıza ulusal egemenliğin anlamını bayram havasında kavratmak için
bir fırsat olarak kullanmalıyız..

“HİÇBİR ULUSUN ALEYHİNE OLMAYAN BİR BARIŞ YOLU BİZİM İLKEMİZ OLACAKTIR…” / Mustafa Kemal ATATÜRK

Ve başta iktidar olmak üzere her – ke – se bir kez daha, altını çizerek anımsatıyoruz :

  • Ulusal egemenlik öyle bir nurdur ki; onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur…” / Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile. 23 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Ayhan Şıhmantepe’den Güzide Filiz Tuzcu’ya yanıt

Sayın Ayhan Şıhmantepe’den Güzide Filiz Tuzcu’ya yanıt 

Değerli okurlarımız,

Sayın Tuzcu‘nun sitemizde yayınladığımız bir yazısına karşılık Sayın Şıhmantepe görüş açıkladılar, yayınladık. Sn. Tuzcu bu görüşleri yanıtladılar, yayınladık ve son olarak Sn. Şıhmantepe aşağıdaki “uzuuunca” yanıtı gönderdiler. Böylece, yerleşik Latince deyimi ile, yargılama süreçlerinde de uyulduğu üzere “replik – duplik” tamamlanmış oldu. Bundan sonrası için her 2 yazar ve öbür sitemiz izleyicileri dilerlerse ilgili makalelerin altına sitemizde “yorum” yazabilecekler. Metinleri anasayfada yayınlamayı kesiyoruz.

Gösterilen ilgiye teşekkür borçluyuz.

Sevgi ve saygı ile. 20 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

========================================

Sayın Güzide Hanım,

Yanıtınız için teşekkür ederim. Sanırım biraz öfkelisiniz. Yanıtınızı benim yerime Ahmet Beye yazmışsınız. Önce sakince anlamaya çalışmak, sonrasında yanıtlamak gerekmez mi? Ben sade bir yurttaşım. Bir bilim insanı olduğunuzu söylemişsiniz. Bunu niye ayrıca vurguladığınızı anlayamadım. Yazılanlardan başkalarının inancına karışıldığı, inançsızlığa zorlandığı sonucunu nasıl çıkarıyorsunuz. Bir karışma ve zorlama yazının neresinde? Haksız suçlamayı içime sindiremedim.

Herkes, herhangi bir konudaki inancında özgürdür ve kimse karışamaz. Zaten ne ben böyle yaptım, ne de kendisine yanıt verdiğiniz İsa Bey yapmış. Osmanlı-İslam konusundaki değerlendirmeyle ilgili bir tek söz söyleyecek durumda değilim. Eğer iki konum, durum, olgu, veri… arasında bir değerlendirme yapılıyorsa, her iki tarafın da somut dayanakları olması gerekir diye düşünüyorum. İslam veya diğer göksel dinler somut konular, mutlak doğrular, “bilimsel gerçekler” midir?

Soyutla somut birlikte nasıl değerlendirilebilir. Osmanlı İslam’ı hiç önemsememiş, değer vermemiş, bir katkıda bulunmamış, daha da ötesi kötülük etmiş olabilir. İslam nedir? Bir varsayımdır. Görülemeyen, elle tutulamayan, sınanamayan, başkaları tarafından gözlemlenemeyen, kanıtlanamayan, “doğrulanamayan” bir konudaki inanç ile Osmanlı’nın ilişkilerini anlatmak ne denli gerçekçidir ve neye yararı vardır? Gerçekte değerlendirmeye konu olan iki taraftan biri kuşkulu veya yoktur. Osmanlı ile bir varsayım değerlendirilmiştir. Eğer anlatılan, soyutun somuta etkileri veya Osmanlı ile bir başka ülke veya ülkeler arasındaki ilişkilerle ilgili vb. olsaydı, bir tek sözüm bile olmayabilirdi.

Kutsal diye bilinen kitaplardan sunulan bölümler, ayetler bilimsel midir? Herhangi bir konuda kanıt olabilirler mi? Osmanlı’dan, yöneticileri ve orada yaşayan tüm diğer insanlar anlaşılıyorsa, İslam’a nasıl yaklaştıkları sadece onları ilgilendirir. İnanırlar veya inanmazlar. İlgilenmediler, önemsemediler, katkıda bulunmadılar, hatta kötülük ettiler demek bir haksızlık değil midir? Bir zorunlulukları mı vardı? Bir bireyin, toplumun dinsel inancına ve o inancı belirleyen özelliklerine, gereklerinin yerine getiriliş biçimlerine karşı çıkılabilir mi? Yanlış yapmışlar; şöyle olsaydı, daha iyi olurdu, doğru olurdu denebilir mi? Bu konuda somut ölçüler var mıdır? Adı üzerinde inanç; doğrulanamayan varsayım.

Osmanlı’nın soyut bir konuyla (dinsel inanç) olan ilişkilerinden çıkan sonuçta, bir gariplik, beklenmedik bir durum, olduğu düşünülüyorsa, bunun başta psikologları, psikiyatristleri, insanbilimcileri ve her konuda akılcılığın egemen olmasını isteyen kişileri, dahası herkesi ilgilendirmesi gerekir diye düşünüyorum. Elbette bu ilgilenme; koşullar (dinsel veriler) insanları nasıl etkiliyor, düşünce ve davranışlarında nasıl belirleyici olabiliyor ile sınırlı kalmalı. Belki bildikleri veya işlerine geldikleri gibi yorumlamış ve uygulamış olabilirler. Kime ne? Soyutun doğrusu olur mu?

Osmanlı, pek çok haklı gerekçelerle veya ayrımsayamadığı nedenlerle İslam’ı hiç önemsememiş olabilir. Yönetimde önde gelen insanlardan bazıları, din işlerine bakmakla birlikte, dünya işlerine de din bakımından karışan şeyhülislamlardı. Sanırım onlar da din konusunda gerekenleri yeterince yaptıklarını düşünmüşlerdir. Doğru anlaşılması için, her örneğin, ayrıntının verildiği söylenen Kutsal kitapların içerikleri de, insanlar tarafından farklı algılanmaktadır. Mezheplerin temeli bu olmalı. Belki şeyhülislamlar da anladıkları, işine geldikleri, padişah tarafından zorlandıkları gibi aktardılar ve uyguladılar. Onlara, diğer yöneticilere ve halka neden başka türlüsünü (doğrusunu) yapmadınız denemez diye düşünüyorum.

Ben, bir toplumla “?????!!!!” nin arasındaki ilişkileri anlatsam bundan ne anlaşılır? “????!!!!” nin de somut olması gerekmez mi? Somut olanla, bir varsayımın ilişkileri neyi anlatır? Bir insan düşünelim; tek başına bir masada oturuyor ve sanki karşısında bir başkası varmış gibi saatlerce onunla konuşuyor. Sonrasında, konuşan kişi için, karşısındakini tam olarak dinlemedi, önemsemedi, kötülük etti, haksızlık etti, zarar verdi denebilir mi? Olmayan kişi için, bu değerlendirme yapılabilir mi? Sadece konuşan kişi kafasında, olmayan kişiyi varmış gibi düşünmüş olabilir. Varmış gibi düşünülenle, var olan arasında bir bağlantı kurulacaksa bu zaten varsayımdır. Varsayımlar yokluğa da götürebilir.

Hele kendi inancının sorgulanmasını doğru bulmayan, bunu istemeyen bir kişi; hiçbir kişinin, bir toplumun inancını sorgulamamalı. Yeterince önemsemediler, gereklerini tam olarak yapmadılar, zarar verdiler diyebilmenin bir dayanağı olabilir mi? Neye zarar verdiler? Bir varsayıma. Böyle bir zarar verme olabilir mi? Belki de bu nedenle doğru yaptılar. Kutsal veya doğru diye bildiklerinizi yeniden gözden geçirmek isteyebilirsiniz. Önonayla doğru diye bilinenlerle, çeşitli konularda değerlendirmeler yapmak yanıltıcı olabilir.

İnsanlar zaman içinde, daha çok öğrenirler, bilgileri artar, doğru diye bildiklerini yeniden, bir daha, bir daha gözden geçirirler; doğruları ve gerçekleri değişir, dönüşür, gelişir. Böyle olması için tek koşul önyargılı ve takıntılı olmamaktır. Elbette soyut konular, kavramlar insanı etkiler. Buralardan veriler çıkarıp, ölçüleri bulmaya, dengeleri kurmaya, iyide kalmaya, doğrulara ve gerçeklere ulaşmaya çalışırlar. Peki, bu durumda sonuçlar neler olabilir? Bir birey, bir göksel dine ve tanrıya, herhangi bir mezhebe inanabilir; deist veya ateist olabilir. Simgeleştirdiği cisimlere (putlara), canlılara (hayvanlara) tanrı diyerek tapabilir. Kimse karışamaz, başka türlüsüne zorlayamaz.

Her konuda olabileceği gibi, belki sadece, doğru diye bildiklerini yeniden gözden geçir önerisi yapılabilir. Bir konuda inancın olması veya olmaması, en azından bazı somut veriler, dayanaklar yokken nasıl olabilir? Bunun adı önyargı olmaz mı? Herhangi bir konu, incelenmeden, araştırılmadan, sorgulamadan bir inanç veya karşı çıkış olabilir mi? Ben sadece bireysel bir saptama yaptım. İnsanlar aynı kitabı, dergiyi, bir köşe yazısını, makaleyi… okuduklarında; bir film veya tartışma programı… izlediklerinde çok farklı, farklı, benzer veya çok benzer değerlendirmeler yapabilirler ve bu doğal olanıdır. Görülemeyen, elle tutulamayan, sınanamayan, başkaları tarafından gözlemlenemeyen, doğrulanamayan bir konudaki inancın sorgulaması neden yanlış olsun. Böyle bir konuda “bir daha düşünün, araştırın, sorgulayın ve kararınızı sonra verin demek yanlış bir öneri mi?

Başkalarının herhangi bir konudaki inancına saygı göstermek temel ilkelerimden biri olmuştur. Asla karışmadım, zorlamadım. İstersen şöyle yaparak bir daha sorgula, önerilerim olmuştur. Bana aynı öneriyle gelen insanlara da saygı duyar, teşekkür eder ve gerekenleri yaparım. Kendim ve diğer herkesin, birikimlerinde yeterli veri veya bilgi olduğundan emin olsalar bile; doğru düşündüğünü, yaptığını sandığı zamanlarda bile; pek çok ayrımsayamadığı nedenlerle yanılıp yanlış yapabileceğini düşündüğüm, gözlemlediğim için, bana doğru diye öğretilenleri, doğru diye bildiklerimi sürekli sorgularım ve böyle yapmasını başkalarına da öneririm. Yazımda da bu yapılmıştır. Ayrıca şimdiye kadar ne olduğu kesin olarak bilinemeyen, belki de hep öyle kalacak soyut bir konudaki inanç; acı çektirir, takıntılar oluşturur, usu gölgeler, hem kendisini, hem de başkalarını yanıltabilir, zarar verebilir.

Eğer bir baskı, zorlama, korkutma, dayatma varsa, bunun kimlere olduğu sanırım çok açıktır. 

Benim sözüm; hiç sorgulayıp araştırmayan, kendisine söyleneni olduğu gibi kabul eden, tamamen öbür dünyaya odaklanan ve bütün derdi cennete giderek, orada sonsuz rahatı yaşamak olan insanlara. Ayrıca incelemeyi, araştırmayı, sorgulamayı yapıp, yine aynı konumda olanlara, lütfen bunları bir daha yapın diyorum.

Tevrat’ın Yaratılış 19. bölümünden:

30 Lut Soar’da kalmaktan korkuyordu. Bu yüzden iki kızıyla kentten ayrılarak dağa yerleşti, onlarla birlikte bir mağarada yaşamaya başladı.

31 Büyük kızı küçüğüne, ‹‹Babamız yaşlı›› dedi, ‹‹Dünya geleneklerine uygun biçimde burada bizimle yatabilecek bir erkek yok.

32 Gel, babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için onunla yatalım.››

33 O gece babalarına şarap içirdiler. Büyük kız gidip babasıyla yattı. Ancak Lut yatıp kalktığının farkında değildi.

34 Ertesi gün büyük kız küçüğüne, ‹‹Dün gece babamla yattım›› dedi, ‹‹Bu gece de ona şarap içirelim. Soyumuzu yaşatmak için sen de onunla yat.››

35 O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız babasıyla yattı. Ama Lut yatıp kalktığının farkında değildi.

36 Böylece Lut’un iki kızı da öz babalarından hamile kaldılar.

37 Büyük kız bir erkek çocuk doğurdu, ona Moav adını verdi. Moav bugünkü Moavlılar’ın atasıdır.

38 Küçük kızın da bir oğlu oldu, adını Ben-Ammi koydu. O da bugünkü Ammonlular’ın atasıdır.

“Göksel kutsal kitaplar” benzer örneklerle doludur. Sanırım bir örnek yeter.

Âdem ile Havva’dan sonra insanlar nasıl çoğalmış olabilirler? Sanırım yanıtı bilimsel olarak tek olmalı.

Ömer Hayyam’ın din, tanrı ve bu dünya konusundaki görüşleri, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar belirgindir.

Üç tane dörtlüğünü daha yazıyorum:

Can verinceye dek bu çorak yerde
Dertten başka ne geçer ki eline?
Ne mutlu çabuk gidene dünyadan;
Hele bu dünyaya hiç gelmeyene!

Elimde olsa dünyayı küçümserdim;
İyisine de kötüsüne de yuh çekerdim;
Daha doğrusu bu aşağılık yere,
Ne gelirdim, ne yaşardım, ne ölürdüm.

Ah, tanrı dünyayı yeniden yarataydı,
Yaratırken de beni yanında tutaydı;
Derdim: Ya benim adımı sil defterinden,
Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı.

Çok büyük yanlışlıkları saptadıktan sonra, bunları sözcüklere dökmüş.

Âşık Veysel yaşıyorken “Tanrıya Hitap” şiirinin, kendisiyle ilgili hiçbir yerde bulunmamasını istemişti. Nedeni Ne olabilir? Kuşkusuz değişim, dönüşüm, gelişim onun için de geçerlidir.

Atatürk’ün “Evet Karabekir, Arapoğlu’nun yavelerini…” diye ve “Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin…  diye başlayan sözcüklerinin devamını umarım bulup okursunuz. (Kazım Karabekir-Paşaların Kavgası)

Bence insanlık tarihinde, kısa sayılabilecek yaşamına karşın, Atatürk‘ün bir benzeri daha yok. Elbette insanlık tarihinde büyük komutanlar, devlet insanları, ekonomistler, düşünürler…  olmuştur; sanırım bütün bunları üzerinde toplayan, bir tek o yüce insan olsa gerek. Din ve tanrı konusunda herkesçe bilinen sözleri onun değişim, dönüşüm, gelişim sürecinde veya öncesinde olabilir. Belki de onun yukarıdaki başlangıç sözlerinin devamı okunduğunda daha iyi anlaşılır.

Hiçbir kimsenin benim önerilerimle kırılmasını, incinmesini, üzülmesini, rahatsız olmasını istemem. Ben; istemeden, önceden tasarlanmadan bile böyle olabileceğinin kaygısını taşıyan birisi olarak, böyle olmaması için en büyük özeni gösteririm. Lütfen bir ilahiyatçı olan Arif Tekin’in pek çok kitabından, sadece “Kuran’da Allah” adında olanı okuyun. Aslında bu konuda ne benim kitabıma, ne de başka bir kitaba gerek yok diyor; Sayın Tekin.

Öfkelenmeden, sakince tartışmak; doğruyu, gerçeği bu yöntemle bulmaya çalışmak anlamlı ve doğru olmalı. Bir başkasını öteki yapmadan, anlamaya çalışarak bir sonuca ulaşmak ise en değerlisi olsa gerek.

Saygılarımla. 20 Nisan 2019.

Ayhan Şıhmantep