TÜRKLERDEN GİZLENEN “GERÇEK OSMANLI” TARİHİ

TÜRKLERDEN GİZLENEN
GERÇEK OSMANLI” TARİHİ

Güzide Filiz TUZCU
Tarihçi, 01.06.2019

Dostlar,
Sitemizin değerli yazarlarından Tarihçi Sayın Güzide Filiz Tuzcu, epey emek harcayarak kapsamlı bir dosya oluşturdu. Konu, başlıktaki gibi.. Günümüzde hortlatılmaya çalışılan Osmanlı hayranlığı / Yeni Osmanlıcılık ne denli temelsiz, yanlış, yer yer utandırıcı, günümüzde Batılılarca bize bedel ödetilen… bir tarih.. Bilgisizlik insanları ve toplumları yıkıma dek sürükleyebiliyor. 1999’da biz, Sn. Hulki Cevizoğlu’nun o yıllarda çok yeni başlattığı Cevizkabuğu programına birkaç kez konuk olmuş ve Sn. Tuzcu’nun bu makalesinde belirttiği pek çok çarpıcı gerçeği dile getirmiştik.
(youtube’da bulunarak izlenebilir.; örneğin https://www.youtube.com/watch?v=aWaeiSMb5PA..) “Türk” kardeşlerimizden çooook tepkiler almıştık, “Sende Rum’luk var mı??”  diye soranlar olmuştu. Oysa Run’luk da, Rus’luk da, Sırp’lık da….. Osmanlı’ da vardı; Türkleri acımasızca aşağılamış ve keyfi fetihlerde kırdırmıştı Osmanlı. Büyük Atatürk de bu yakıcı gerçeği dile getirmiş ve Türk köylüsüne af dileme borcumuz olduğunu vurgulamıştı.. Bu gerçekleri aktarmak Türk kardeşlerimizi rahatsız ediyordu çünkü beyinleri tersine bilgilerle, “ulusalcı” olmayan bir resmi tarih teziyle yıkanmıştı!

Tarihçi Sn. Tuzcu‘nun makalesi, dipnotları ve varsıl bir kaynakça ile beslenen dolu dolu 20 sayfa dolayında, dolayısıyla tümünü bu ekranda veremiyoruz. Giriş, gelişme ve sonuçtan kapsamlı bölümler aktarıyor, tüm dosyayı pdf  olarak ekliyoruz (erişke yazının sonunda). Okurlarımızın bu önemli pdf dosyasını (326 KB) indirmeleri, okumaları, arşivlemeleri, paylaşmaları, tarihsel gerçekleri namuslu uzmanlardan öğrenme adına değerlidir, hatta ödevdir. Sayın Tuzcu’ya çok teşekkür borçluyuz..

Dr. Ahmet SALTIK, 02.06.2019
===================================

Giriş…

Tarih ana bilim dalında lisansüstü (Yüksek Lisans ve Doktora) eğitimim sürecinde ve sonrasında yaptığım bağımsız akademik araştırma ve çalışmalarımda Türklerle ilgili bilinmeyen ve bilinmesi de istenmeyen pek çok önemli husus dikkatimi çekmiştir: Bunlardan ilk ikisini özellikle vurgulamak istiyorum: İlki, 1938 sonrası Türkiye’sinde TARİH alanındaki bilimsel araştırmalar, arkeolojik kazılar ve çalışmalar –Atatürk Döneminde olduğu gibi- maddi ve manevi boyutta devletçe korunarak desteklenmemiştir! Ayrıca Tarih İlminin “bağımsız, özgür ve tarafsız faaliyet göstermesine” de izin verilmemiştir! Çünkü 11 Kasım 1938’den bu yana T.C. Devletinde iktidara gelen siyasiler, Türk Milletine, milletin temsil edildiği TBMM’de “Atatürk İlkelerine, Devrimlerine ve Milli Politikalarına bağlı kalacaklarına ilişkin” söz verip, yemin ettikleri halde, bu yeminlerine sadık kalmamışlardır! Böylece Türk Milletinin tam bağımsızlığınıözgür yaşamını, güvenliğini, bilimin temel alındığı çağdaş eğitimini, gelişimini, kalkınmasını ve en ileri uygarlık düzeyine ulaşabilmesini olanaklı kılacak olan, Büyük Atatürk tarafından salt bu amaçla oluşturulan MİLLİ POLİTİKALAR ve MİLLİ EĞİTİM”, iktidara gelen siyasilerce terk edilmiştir!

Türk Milletine hizmetle yükümlü iktidar üyeleri, millete verdikleri sözü ve milletin taleplerini dikkate nazara almaksızın, sadece kendi şahsi tercihleri nedeniyle – daha kısa bir süre önce (1. Dünya Savaşı ve sonrası süreçte) uluslararası hak ve hukuku ve yapılan ateşkes antlaşmasını bir tarafa atarak, Türk Yurdunu bir baştan bir başa işgal eden, Türklere, kendi vatanlarında yaşam hakkı tanımayarak, her türlü saldırı ve zulmü Türklere reva gören, Türklerin vatanlarını yakıp, yıkan, talan eden ve binlerce yıllık Türk Yurdunu parçalayıp gayrimüslim azınlıklara peşkeş çekmeye ve Türkleri de Anadolu’dan tamamen atmaya azmetmiş olanemperyalist batıya yeniden yaklaşmışlar, ezeli Türk karşıtı bu yabancılara bağımsızlığımızı tehlikeye atan tavizler vermişler ve Türkiye’nin iç hukukunu, ne yazık ki Batıya bağlamışlardır![1] Böylece tam bağımsızlığımıza ağır darbeler indiren üçlü ve ikili antlaşmalarla Türk Milletinin ve Türkiye’nin kalkınması için gerekli Milli Politikalar rafa kaldırılarak, Türk Milletinin aydınlık geleceği mahvedilmiştir! Söz konusu bu gayri-milli siyasetten “Milli Eğitimimiz” de elbette ki payına düşeni almıştır ve ulusal olmaktan çıkartılarak, ABD’nin ellerine teslim edilmiştir! ABD’nin direktifiyle, dördü Türk, dördü Amerikalı ve son sözü söyleyecek olan başkanı da ABD elçisi olmak üzere bir Eğitim Komisyonu kurulmuştur, böylece sözde “danışman” adı altında (Amerikalılara ne danışılacaksa!), Milli Eğitim Bakanlığına Amerikalılar doldurulmuştur![2] Eğitim Komisyon’un devreye girmesiyle birlikte, Büyük Atatürk’ün büyük önem verdiği, “özgür tarih araştırmaları, bağımsız arkeolojik kazılar vs…” da rafa kaldırılmıştır; ayrıca Atatürk’ün öngördüğü ve yazdırdığı Tarih Ders Kitapları da terk edilmiştir![3] Böylece TARİHİN “bir milletin belleği olma işlevselliğine” de son verilmiştir! İşte Türk Milletinin bilmesi gereken ilk yaşamsal tarihi gerçek budur. Bu noktada Hz. Ali’nin yaşam rehberi niteliğinde, değerli bir uyarısını hatırlatmak isterim; “Bir insan önce gerçeği araştırıp, bulmalı ve öğrenmelidir (aslında bilimin hedefi de budur; olayların, veya kişilerin gerçeğini araştırıp, bulmak ve ortaya koymaktır); gerçeği öğrenmelidir ki, yalanları ve yanlışları fark edebilsin – görebilsin; eğer bir insan önce yalanları ve yanlışları öğrenirse, gerçeğe ulaşması – gerçeği görebilmesi hiç mümkün olmayabilir.” Bu sözlerin günümüz Türkiye’si için anlamı ve önemi çok büyüktür, çünkü toplumumuzda yalan söyleyenlere hemen inanılmakta, ancak bilimi esas alıp, gerçeği araştıran-bulan, cesaretle söyleyenlere kuşku ile bakılmaktadır! Üzgünüm ama böyle bir milletin ilerlemesine, kalkınmasına, ileri uygarlık düzeyine ulaşmasına olanak yoktur.
……………………..
……………………………..
…………………………………………….

TÜRK KARŞITLARINCA UYDURULAN SÖZDE OSMANLI TARİHİ
BİLİMİN REHBERLİĞİNDE YAZILAN “GERÇEK OSMANLI TARİHİ”
FARKI BİLMEK GEREK

Takdir edilir ki, aslında oldukça kapsamlı olan Gerçek Osmanlı Tarihinin (ki bu konuda ciltlerce kitaplar yazılabilir…) bir makaleye sığdırılması, elbette mümkün olmayacaktır. Ancak sözde tarih diye dayatılan Osmanlı propagandalarını, yani yalanları ve iftiraları bertaraf edebilmek adına, kısa ve akılda kalıcı bazı çarpıcı bilgiler vermek ve böylece Türklerin BELLEK kazanmasına katkıda bulunmak istiyorum. Bu katkıyı yapmanın bilimsel bir sorumluluk ve görev olduğu inancını taşımaktayım.
Bu noktada “Milli Tarihimiz tahrif edilmiştir (bozulmuştur – saptırılmıştır)… uyarısını yaparak, aslında bizlere bir cümlede çok şey anlatan ve böylece gerçek tarihimize ışık tutan değerli Tarih Hocamız Halil İnalcık ile başlamak, onu rahmet ve minnetle anmak istiyorum. Hocamız; “Orhan’ın oğlu 1. Murad’ın annesi Horafira Grek (Yunan/Rum) ve Hıristiyan’dı, bütün Osmanlı hanedanı Horofira’dan, yani bir Grek hatundan geliyor… 2. Mehmet’in (Fatih’in) annesi de (Sırp Kralının kızı Mara Despina), cariye ve Hıristiyan’dı…” diyerek, tarihi gerçekleri bir bilim insanı sorumluluğu ve yürekliliğiyle ortaya koymuş ve “Tarihçilerin Kutbu” unvanını da fazlasıyla hak etmiştir. [Tarihçilerin Kutbu – Halil İnalcık Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2005, s. 352, 459.]
O halde Türk Milletinin bilmesi gereken ilk tarihsel gerçek şudur: evet Osmanlı Devleti’ni Türkler kurmuştur, Türkler beslemiş ve yaşatmıştır ve 600 küsur yüzyıl ayakta tutmuşlardır. Ancak Osmanlı ailesine, saraya ve orduya doldurulan yabancı kökenli gayrimüslimler, zamanla devlet yönetimini tümüyle ele geçirmişler ve Türkleri devlet yönetiminden uzaklaştırmışlardır!        Yansız yabancı Osmanlı Tarihçileri de örneğin Franz Babinger de İnalcık Hocamızın saptamalarını doğrulamıştır (zaten aklın yolu birdir, bilimin / gerçeğin yolu da birdir) Franz Babainger;
2. Mehmet’in annesi yabancı bir gayrimüslimdir, annesinin babasının (yani Mehmet’in anne tarafından dedesinin) Türk olma olasılığı yoktur. Annesinin kimliği, tuhaf bir biçimde Osmanlılarca gizlenmek istenilmiştir!”[1] diye ifade etmiştir. Evet sadece 2. Mehmet’in değil, 1. Murat’tan başlayarak çoğunluk padişahların annesi Türk değildir, hatta Müslüman da değildir. Ancak Türklerin gözünü boyamak için onların hepsine birer takma ad verilmiştir ve onlar, Müslüman gibi gösterilmişlerdir! (Türkler, kendi dil, kültür ve soyunu titizlikle korumaya
dikkat etmeseler de ve bu yüzden pek büyük zararlar görseler de; yabancılar, Türkler gibi değildir; şöyle ki onlar, çocuklarını kendi soyuna göre, dil, kültür ve inancına göre yetiştirmeye büyük özen gösterirler; yabancı kökenli şehzade anneleri de, aynı özeni göstermişlerdir.)
Çeşitli tarih kaynaklarından edindiğim bilgiler ışığında 2. Mehmet (Fatih) üzerinde özellikle durmanın gerekli ve önemli olduğu kanaatindeyim: Çünkü onun devrine gelindiğinde, tüm önemli devlet görevleri artık yabancı kökenli gayrimüslimcilerce paylaşılmış ve “Türk karşıtlığı” da tepe noktasına ulaşmıştır. Sözde tarihçilerin canhıraş gizledikleri 2. Mehmet’in (Fatih) gerçek annesi Mara Despina’dır, o, Sırp Despot Kralı Kuraç Brankoviç’in kızıdır, hatta yabancı tarihçiler, anasının Grek tarafının, Sırp tarafından daha ağır bastığını, hem kocası 2. Murat devrinde, hem de oğlu 2. Mehmet devrinde, Osmanlı İmparatorluğu’nda otoriter bir kraliçe olarak yetki ve güç sahibi olduğunu, hatta oğlu 2.Mehmet’in üzerinde son derece etkili, tek kadın olduğunda hemfikir olmuşlardır.[2] Bu da 2. Mehmet devrinin, Türklerin aleyhine neden tam bir kırılma noktası olduğunu açıklar niteliktedi.
Şöyle ki; 2. Mehmet’in Türklere neden karşı olduğunu[3], onları neden devlet yönetiminden tümüyle uzaklaştırdığını, Greklere neden olağanüstü ilgi ve sevgi gösterdiğini, çevresinde olan Greklerin sözüyle neden Türk Çandarlı Halil Paşa’yı katlettirdiğini, Grek patrikhanesini neden ihya ettiğini, patriğe, o güne kadar onun hiç sahip olmadığı geniş yetkileri neden verdiğini, en üst devlet görevlerine neden Grekleri ve Sırpları getirdiğini, ülkesinin en güzel – en verimli topraklarını neden Greklere bağışladığını ve neden “benim anam Mara Despina, Hıristiyan kadınların en yücesidir…” diye kendi el yazsıyla ferman yazdığını vs…
açıklar niteliktedir…[4]
—————————
……………………………………………
…………………………………………………………
2. Mehmet’in hem kadın haremi hem de erkek haremi olduğunun ifade edilmiş olması da oldukça dikkat çekicidir! 2. Mehmet, beğendiği devşirmelere, Türklerin Balkan topraklarında ülke hükümdarlıkları bahşettiğine de dikkat çekilmiştir. Örneğin Sırp Eflâk hükümdarının iki oğlu, 3. Vlad ve kardeşi Radu; söz konusu bu iki kardeşin genç yaşlarda babaları tarafından rehin olarak Osmanlı sarayına getirilmesi istenmiş ve onlar, sarayda uzun yıllar zoraki tutulmuşlardır.[1] Sırp kardeşlerden Radu’ya (tarihi kaynaklara Yakışıklı Radu olarak geçmiştir) büyük ilgi duyan 2. Mehmet’in onu yanından hiç ayırmadığı, sert mizaçlı olmasına karşın Radu’ya olan zaafından dolayı, ona hiçbir zaman kızamadığı ve daha sonra da Radu’yu Eflâk Krallığına hükümdar yaptığı, yanına yeniçerilerden oluşan bir de ordu verdiği ifade edilmiştir.[2] Hatta yeniçerilerin “vatan – aile – soy ahlâkının” da 2. Mehmet devrinde bozulduğuna dikkat çekilmiştir.[3] Ayrıca devşirme sistemini olgunlaştıran ve kardeş katlini de yasallaştıran padişahın, yine 2. Mehmet (Fatih) olduğu ifade edilmiştir. Her iki uygulamanın da “İslâm Hukukuna” aykırı olduğu, yansız Osmanlı tarihçilerince vurgulanmıştır.[4]
   Devşirme sistemini (yani zoraki yabancı Hıristiyan gençleri toplama adetini) olgun ve resmi duruma getiren 2. Mehmet (Fatih) olduğuna, onun devrine kadar büyük memurlukların
eski Türk Ailelerine verilirken, onun, vezir-i azamları bile devşirmelerden seçmeye başladığına ve böylece Türklerin nüfuzunu kırdığına dikkat çekilmiştir.[5] Bunun içindir ki ünlü Osmanlı tarihçisi J. Stanford Shaw, “Osmanlılar evlendikleri ve idareci konuma yükselttikleri Hıristiyanlara (devşirmelere) Müslüman adlar vermişlerdir ancak
bu kişilerin özleri Grek ve dinleri Hıristiyan kalmıştır
” tespitinde bulunmuştur.[6] Bu tümüyle doğru bir saptamadır, yerli ve yabancı tüm yansız tarih kaynakları bu konuda hemfikirdir.

Bilimi esas alan – tarafsız yerli (çok az) ve pek çok Yabancı Tarih Kaynakları, Osmanlı İmparatorluğu’nda başta Grekler olmak üzere, gayrimüslim azınlıklara (Sırplara, Ermenilere, Yahudilere vs… ayrıca Araplara) olağanüstü ayrıcalıklar, yetkiler ve özgürlükler tanındığı,
her açıdan kollanıp, gözetildikleri, gayrimüslimlerin askerlik hizmetlerinden bile bağışık tutuldukları, patrikhaneye her türlü desteğin ve yetkinin verilerek, patriklerin o güne dek
hiç olmadıkları ölçüde güçlenmelerinin, zenginleşip, geniş bölgelere yayılmalarının sağlandığı belirtilmiştir. Oysa Kuran’da Allah’ın açıkça diyor ki “ruhban sınıf, Benim İsa’ya tebliğ ettiğim dini saptırdılar, İsa’yı bana ortak koşarak, onu tanrı yaptılar, bunu yapanlar Benim ve sizlerin düşmanınızdır.” Söz konusu bu saptırılmış Hıristiyanlığın yayılmasının Osmanlı padişahları ve hanedanı sayesinde gerçekleştiği ifade edilmiştir. Ayrıca yansız tarih kaynakları, Türklerin Osmanlı İmparatorluğu’nda en çok mağdur edilen, zulüm gören ve en zor koşullar altında yaşatılan millet olduklarında da dikkat çekmişlerdir.[7]

Türkleri hayretler içinde bırakacak ve “bugüne dek bizlerden bu bilgileri gizleyenlere
lânet olsun…”
dedirtecek kadar çarpıcı ve ibret verici, hatta “Türklere bu kadar da zulüm yapılamaz…[8] dedirtecek daha pek çok bilgiler elimizde vardır; daha öncede belirtmiş olduğum gibi, bu bilgiler ciltler dolusu kitapları doldurabilecek kapsamdadır. Ancak, “anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” ünlü Türk Atasözümüzü hatırlatarak, Osmanlı devrinin son yüz yılına tanık olmuş ve Osmanlıları yakından tanıma fırsatı bulmuş ünlü Fransız tarihçi Alphonse De Lamartine’nin son derece gerçekçi ve bu yüzden de çok önemli gözlemleri ile makalemizi noktalıyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde yaşayan Grek Milletinin, bir milletin temel yaşam ögeleri olan MİLLİ KİMLİĞİ – DİNİ VE MÜLKİYETİ korunmuştur. Greklerin nüfuzları, zenginlikleri, Osmanlı Sarayında Divan (Hükümet – Yönetim) üzerindeki etkileri, imparatorlukta hemen hemen tek başına yürüttükleri ticaretleri, denizcilikte hakimiyetleri, askerlik hizmeti ve kölelik dışı tutulmaları, onları Osmanlı devletinde efendileriyle eşit duruma, hatta kimi konularda üstün duruma bile getirmişti! Soylarından gelen prensler Transilvanya’ya (Romanya’ya), Sırbistan’a, Eflâk ve Boğdan’a, Teselya’da, Epire’e, Mora’ya (bazıları günümüz Grek toprakları!), Ege ve Akdeniz Adalarına Osmanlı padişahları tarafından başkan/yönetici olarak seçiliyorlardı. Osmanlı hükümetinin – Babıâli’nin Grek tercümanları neredeyse Osmanlı Devleti’nin gerçek Dışişleri Bakanlarıydı.
    Dünya üzerinde başka milletlerde pek bulunmayan doğal dehaları, çabaları, uysallıkları, inandırma yetenekleri, kölelik zihniyetleri kurnazlıkları, sömürdükleri ve servetlerini paylaştıkları Osmanlı paşalarına karşı gösterdikleri uşakça dalkavuklukları ve nihayet Osmanlılardan daha yüksek – Avrupa düzeyinde olan eğitimleri Grekleri, Osmanlı İmparatorluğu halkları içinde en gelişmiş, aristokrat halk yapmıştı. Görünüşte Grekler Osmanlıların uyruğu – tebaasıydılar, ancak gerçekte imparatorlukta egemen olan onlardı.
   Oysa ki bütün imparatorluklarda bir tek egemen millet vardır. Osmanlı zamanında Avusturya İmparatorluğu’nda Alman milleti, Rusya’da Doğu Slav ırkı, Britanya krallığında İngiliz milleti, hatta ABD’e Anglosakson unsur egemen durumdaydı. İşte bütün bu devletlerin varlıkları ve güçleri, egemen bir milletin önderliğinde gelişti ve sürdü… Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda, imparatorluğun kurucusu ve sahibi olan egemen millet Türk Unsuru, hep ihmâl edilmişti! (Daha doğrusu Türkler, kendilerinden olmayan yabancı unsurları/ırkları ailelerine – mahremlerine alıp, onlara güvenerek, onlara yüksek payeler ve makamlar verip, kendi soydaşları Türkleri ihmal edince, devlet yönetimini yabancılara kaptırmışlardır. İstinasız tüm Türk Devletlerinin yıkılışı, hep bu şekilde olmuştur, yani içten içe karşılaşılan ihanetler – bireysel iktidar savaşları – entrikalar, yani içten verilen zararlar ve saldırılarla yıkılmıştır! Kale içten fethedilir diye boşuna denmemiştir…)
   Üç kıtaya yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nda egemen Türk ırkından güç alınmaması,
topluluklar arasında disiplinden eser bırakmadığı gibi, tebaa arasında birlik ve dayanışmayı da
yok etmişti. Böylece devlet, büyüklü – küçüklü depremlere karşı direnememiştir… Bu iğreti milletler topluluğu içinde Osmanlı Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan TÜRK IRKI, bir azınlık durumuna düşmüştür! Türklerin bu duruma düşmeleri, Türk Milletini ve bütün Müslümanları üzerken, Türk ve Müslüman olmayan milletleri, onları ayrıcalıklı duruma geçirdiği için sevindirmıştir
.”[9]Alphonse De Lamartine

Kaynaklar….
………………..
…………………….
Makalenin tümü için lütfen tıklayınız : TURKLERDEN_GIZLENEN_GERCEK_OSMANLI_TARIHI

 

“23 NİSAN MİLLİ EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMIMIZIN” DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

23 NİSAN MİLLİ EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMIMIZIN” DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Güzide Filiz Tuzcu

Tarihçi
23.04.2019

(AS: Bizim kısa katkımız, yazının altındadır..)

BÜYÜK ATATÜRK’ÜN KONYA KONUŞMASI: 20 MART 1923

{TÜRK AYDINLARIN- “HAYAT REHBERİ” OLACAK MUHTEŞEM KONUŞMALARDAN BİRİ (ÖZET) } 

Sayın Gençler, 

      Gerçekten bu millet yüzyıllarca kendi arzusu dışında, milletin isteklerinin ve çıkarlarının aksine yönetilmiştir ve millet hiçbir tarih döneminde, doğuştan kendinde var olan kabiliyetini geliştirecek çalışma ortamına sahip olamamıştır. Ve bu olanaksızlıklar yüzünden millet, birçok felâketler karşısında zayıf kalmıştır. O acı felâketler ki, milleti ölüme götürebilecek nitelikte idi. (Şayet Büyük Atatürk, hak – hukuk tanımaz – saldırgan – işgalci düşmanlara karşı, Milletimize ve Kurtuluş Savaşına kahramanca liderlik yaparak, mucizevi zaferler kazanmasıydı, bugün ne Aziz Vatanımız Türkiye Cumhuriyetimiz vardı, ne de bizler, dünyada özgür, onurlu ve saygın bir hayat yaşayabiliyorduk… Bu bağlamda Türkler için hayati derecede önemli iki tarih vardır; 19 Mayıs 1919 – Şanlı Kurtuluş Savaşımızın İlk Adımı ve Şerefli Türk Milletinin Azmini ve Özgür İradesini Temsil Eden – Bağımsız Şanlı Ankara Millet Meclisi’nin Açılışı 23 Nisan 1920.)
……….
……………….
……………..

Özellikle bizim milletimiz, milli kimliğini – milliyetini bilmemenin çok acı cezalarını çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çeşitli toplumlar hep milli inançlarıyla – milliyet idealinin gücüyle kendilerini kurtarmışlardır. (Onlar, milli dil – din ve kültürlerine yüzyıllarca sımsıkı sarılarak, okulları ve kiliseleri aracılığıyla “milli bilinçlerini” korumuşlardır; hatta Osmanlı padişahları, Türkler dışında gayrimüslim tüm toplumlara ve de Araplara bu hususta salt izin vermekle kalmamış, onları bu hususta teşvik ederek, desteklemiştir!) Biz ise ne olduğumuzu, onlardan farklı, onlara yabancı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Gücümüz zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler. Anladık ki kabahatimiz, kendimizi unutmakmış!

      DÜNYANIN BİZE SAYGI GÖSTERMESİNİ İSTİYORSAK, ÖNCELİKLE “HİSSİ, FİKRİ VE FİİLİ OLARAK, BÜTÜN DAVRANIŞ VE HAREKETLERİMİZLE” KENDİ BENLİĞİMİZE VE MİLLİYETİMİZE SAYGI GÖSTERMELİYİZ. BİLELİM Kİ MİLLİ BENLİĞİNİ – KİMLİĞİNİ BULAMAMIŞ MİLLETLER, BAŞKA MİLLETLERİN AVI OLURLAR. MİLLİ VARLIĞIMIZA DÜŞMAN OLANLARLA DOST OLMAYALIM. (Müttefik de olmayalım) BÖYLELERİNE KARŞI BİR TÜRK ŞAİRİN DEDİĞİ GİBİ;

TÜRKÜM VE DÜŞMANIM SANA, KALSAM DA BİR KİŞİ” diyelim.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, Konya Konuşması – 20 Mart 1923
(Kaynak: Atatürkçülük – Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Milli Eğitim Bakanlığı Yay.,
Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 2001, s. 267-77)
****
Yazı çok uzun olduğundan, giriş ve son bölümü yukarıda verdik.. Tümü için lütfen tıklayın:

====================================

Dostlar,

Yazının sonunda bizim katkılarımız :

Biz, Tanrı da olsa, -kutsal kitabında vs.- barışçıl – hoşgörülü olsun istiyoruz..
İnanan – inanmayan .. gibi ayrımları hiçbir gerekçe ile kabul etmiyoruz…
Büyük ATATÜRK‘ün görkemli uyarısına bağlıyız : “Yurtta barış, dünyada barış!

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızın ülkemizde ve Dünyada kutlu ve mutlu
olmasını diliyoruz.

Bu eşsiz bayramı çocuklarımıza ulusal egemenliğin anlamını bayram havasında kavratmak için
bir fırsat olarak kullanmalıyız..

“HİÇBİR ULUSUN ALEYHİNE OLMAYAN BİR BARIŞ YOLU BİZİM İLKEMİZ OLACAKTIR…” / Mustafa Kemal ATATÜRK

Ve başta iktidar olmak üzere her – ke – se bir kez daha, altını çizerek anımsatıyoruz :

  • Ulusal egemenlik öyle bir nurdur ki; onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur…” / Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile. 23 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Ayhan Şıhmantepe’den Güzide Filiz Tuzcu’ya yanıt

Sayın Ayhan Şıhmantepe’den Güzide Filiz Tuzcu’ya yanıt 

Değerli okurlarımız,

Sayın Tuzcu‘nun sitemizde yayınladığımız bir yazısına karşılık Sayın Şıhmantepe görüş açıkladılar, yayınladık. Sn. Tuzcu bu görüşleri yanıtladılar, yayınladık ve son olarak Sn. Şıhmantepe aşağıdaki “uzuuunca” yanıtı gönderdiler. Böylece, yerleşik Latince deyimi ile, yargılama süreçlerinde de uyulduğu üzere “replik – duplik” tamamlanmış oldu. Bundan sonrası için her 2 yazar ve öbür sitemiz izleyicileri dilerlerse ilgili makalelerin altına sitemizde “yorum” yazabilecekler. Metinleri anasayfada yayınlamayı kesiyoruz.

Gösterilen ilgiye teşekkür borçluyuz.

Sevgi ve saygı ile. 20 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

========================================

Sayın Güzide Hanım,

Yanıtınız için teşekkür ederim. Sanırım biraz öfkelisiniz. Yanıtınızı benim yerime Ahmet Beye yazmışsınız. Önce sakince anlamaya çalışmak, sonrasında yanıtlamak gerekmez mi? Ben sade bir yurttaşım. Bir bilim insanı olduğunuzu söylemişsiniz. Bunu niye ayrıca vurguladığınızı anlayamadım. Yazılanlardan başkalarının inancına karışıldığı, inançsızlığa zorlandığı sonucunu nasıl çıkarıyorsunuz. Bir karışma ve zorlama yazının neresinde? Haksız suçlamayı içime sindiremedim.

Herkes, herhangi bir konudaki inancında özgürdür ve kimse karışamaz. Zaten ne ben böyle yaptım, ne de kendisine yanıt verdiğiniz İsa Bey yapmış. Osmanlı-İslam konusundaki değerlendirmeyle ilgili bir tek söz söyleyecek durumda değilim. Eğer iki konum, durum, olgu, veri… arasında bir değerlendirme yapılıyorsa, her iki tarafın da somut dayanakları olması gerekir diye düşünüyorum. İslam veya diğer göksel dinler somut konular, mutlak doğrular, “bilimsel gerçekler” midir?

Soyutla somut birlikte nasıl değerlendirilebilir. Osmanlı İslam’ı hiç önemsememiş, değer vermemiş, bir katkıda bulunmamış, daha da ötesi kötülük etmiş olabilir. İslam nedir? Bir varsayımdır. Görülemeyen, elle tutulamayan, sınanamayan, başkaları tarafından gözlemlenemeyen, kanıtlanamayan, “doğrulanamayan” bir konudaki inanç ile Osmanlı’nın ilişkilerini anlatmak ne denli gerçekçidir ve neye yararı vardır? Gerçekte değerlendirmeye konu olan iki taraftan biri kuşkulu veya yoktur. Osmanlı ile bir varsayım değerlendirilmiştir. Eğer anlatılan, soyutun somuta etkileri veya Osmanlı ile bir başka ülke veya ülkeler arasındaki ilişkilerle ilgili vb. olsaydı, bir tek sözüm bile olmayabilirdi.

Kutsal diye bilinen kitaplardan sunulan bölümler, ayetler bilimsel midir? Herhangi bir konuda kanıt olabilirler mi? Osmanlı’dan, yöneticileri ve orada yaşayan tüm diğer insanlar anlaşılıyorsa, İslam’a nasıl yaklaştıkları sadece onları ilgilendirir. İnanırlar veya inanmazlar. İlgilenmediler, önemsemediler, katkıda bulunmadılar, hatta kötülük ettiler demek bir haksızlık değil midir? Bir zorunlulukları mı vardı? Bir bireyin, toplumun dinsel inancına ve o inancı belirleyen özelliklerine, gereklerinin yerine getiriliş biçimlerine karşı çıkılabilir mi? Yanlış yapmışlar; şöyle olsaydı, daha iyi olurdu, doğru olurdu denebilir mi? Bu konuda somut ölçüler var mıdır? Adı üzerinde inanç; doğrulanamayan varsayım.

Osmanlı’nın soyut bir konuyla (dinsel inanç) olan ilişkilerinden çıkan sonuçta, bir gariplik, beklenmedik bir durum, olduğu düşünülüyorsa, bunun başta psikologları, psikiyatristleri, insanbilimcileri ve her konuda akılcılığın egemen olmasını isteyen kişileri, dahası herkesi ilgilendirmesi gerekir diye düşünüyorum. Elbette bu ilgilenme; koşullar (dinsel veriler) insanları nasıl etkiliyor, düşünce ve davranışlarında nasıl belirleyici olabiliyor ile sınırlı kalmalı. Belki bildikleri veya işlerine geldikleri gibi yorumlamış ve uygulamış olabilirler. Kime ne? Soyutun doğrusu olur mu?

Osmanlı, pek çok haklı gerekçelerle veya ayrımsayamadığı nedenlerle İslam’ı hiç önemsememiş olabilir. Yönetimde önde gelen insanlardan bazıları, din işlerine bakmakla birlikte, dünya işlerine de din bakımından karışan şeyhülislamlardı. Sanırım onlar da din konusunda gerekenleri yeterince yaptıklarını düşünmüşlerdir. Doğru anlaşılması için, her örneğin, ayrıntının verildiği söylenen Kutsal kitapların içerikleri de, insanlar tarafından farklı algılanmaktadır. Mezheplerin temeli bu olmalı. Belki şeyhülislamlar da anladıkları, işine geldikleri, padişah tarafından zorlandıkları gibi aktardılar ve uyguladılar. Onlara, diğer yöneticilere ve halka neden başka türlüsünü (doğrusunu) yapmadınız denemez diye düşünüyorum.

Ben, bir toplumla “?????!!!!” nin arasındaki ilişkileri anlatsam bundan ne anlaşılır? “????!!!!” nin de somut olması gerekmez mi? Somut olanla, bir varsayımın ilişkileri neyi anlatır? Bir insan düşünelim; tek başına bir masada oturuyor ve sanki karşısında bir başkası varmış gibi saatlerce onunla konuşuyor. Sonrasında, konuşan kişi için, karşısındakini tam olarak dinlemedi, önemsemedi, kötülük etti, haksızlık etti, zarar verdi denebilir mi? Olmayan kişi için, bu değerlendirme yapılabilir mi? Sadece konuşan kişi kafasında, olmayan kişiyi varmış gibi düşünmüş olabilir. Varmış gibi düşünülenle, var olan arasında bir bağlantı kurulacaksa bu zaten varsayımdır. Varsayımlar yokluğa da götürebilir.

Hele kendi inancının sorgulanmasını doğru bulmayan, bunu istemeyen bir kişi; hiçbir kişinin, bir toplumun inancını sorgulamamalı. Yeterince önemsemediler, gereklerini tam olarak yapmadılar, zarar verdiler diyebilmenin bir dayanağı olabilir mi? Neye zarar verdiler? Bir varsayıma. Böyle bir zarar verme olabilir mi? Belki de bu nedenle doğru yaptılar. Kutsal veya doğru diye bildiklerinizi yeniden gözden geçirmek isteyebilirsiniz. Önonayla doğru diye bilinenlerle, çeşitli konularda değerlendirmeler yapmak yanıltıcı olabilir.

İnsanlar zaman içinde, daha çok öğrenirler, bilgileri artar, doğru diye bildiklerini yeniden, bir daha, bir daha gözden geçirirler; doğruları ve gerçekleri değişir, dönüşür, gelişir. Böyle olması için tek koşul önyargılı ve takıntılı olmamaktır. Elbette soyut konular, kavramlar insanı etkiler. Buralardan veriler çıkarıp, ölçüleri bulmaya, dengeleri kurmaya, iyide kalmaya, doğrulara ve gerçeklere ulaşmaya çalışırlar. Peki, bu durumda sonuçlar neler olabilir? Bir birey, bir göksel dine ve tanrıya, herhangi bir mezhebe inanabilir; deist veya ateist olabilir. Simgeleştirdiği cisimlere (putlara), canlılara (hayvanlara) tanrı diyerek tapabilir. Kimse karışamaz, başka türlüsüne zorlayamaz.

Her konuda olabileceği gibi, belki sadece, doğru diye bildiklerini yeniden gözden geçir önerisi yapılabilir. Bir konuda inancın olması veya olmaması, en azından bazı somut veriler, dayanaklar yokken nasıl olabilir? Bunun adı önyargı olmaz mı? Herhangi bir konu, incelenmeden, araştırılmadan, sorgulamadan bir inanç veya karşı çıkış olabilir mi? Ben sadece bireysel bir saptama yaptım. İnsanlar aynı kitabı, dergiyi, bir köşe yazısını, makaleyi… okuduklarında; bir film veya tartışma programı… izlediklerinde çok farklı, farklı, benzer veya çok benzer değerlendirmeler yapabilirler ve bu doğal olanıdır. Görülemeyen, elle tutulamayan, sınanamayan, başkaları tarafından gözlemlenemeyen, doğrulanamayan bir konudaki inancın sorgulaması neden yanlış olsun. Böyle bir konuda “bir daha düşünün, araştırın, sorgulayın ve kararınızı sonra verin demek yanlış bir öneri mi?

Başkalarının herhangi bir konudaki inancına saygı göstermek temel ilkelerimden biri olmuştur. Asla karışmadım, zorlamadım. İstersen şöyle yaparak bir daha sorgula, önerilerim olmuştur. Bana aynı öneriyle gelen insanlara da saygı duyar, teşekkür eder ve gerekenleri yaparım. Kendim ve diğer herkesin, birikimlerinde yeterli veri veya bilgi olduğundan emin olsalar bile; doğru düşündüğünü, yaptığını sandığı zamanlarda bile; pek çok ayrımsayamadığı nedenlerle yanılıp yanlış yapabileceğini düşündüğüm, gözlemlediğim için, bana doğru diye öğretilenleri, doğru diye bildiklerimi sürekli sorgularım ve böyle yapmasını başkalarına da öneririm. Yazımda da bu yapılmıştır. Ayrıca şimdiye kadar ne olduğu kesin olarak bilinemeyen, belki de hep öyle kalacak soyut bir konudaki inanç; acı çektirir, takıntılar oluşturur, usu gölgeler, hem kendisini, hem de başkalarını yanıltabilir, zarar verebilir.

Eğer bir baskı, zorlama, korkutma, dayatma varsa, bunun kimlere olduğu sanırım çok açıktır. 

Benim sözüm; hiç sorgulayıp araştırmayan, kendisine söyleneni olduğu gibi kabul eden, tamamen öbür dünyaya odaklanan ve bütün derdi cennete giderek, orada sonsuz rahatı yaşamak olan insanlara. Ayrıca incelemeyi, araştırmayı, sorgulamayı yapıp, yine aynı konumda olanlara, lütfen bunları bir daha yapın diyorum.

Tevrat’ın Yaratılış 19. bölümünden:

30 Lut Soar’da kalmaktan korkuyordu. Bu yüzden iki kızıyla kentten ayrılarak dağa yerleşti, onlarla birlikte bir mağarada yaşamaya başladı.

31 Büyük kızı küçüğüne, ‹‹Babamız yaşlı›› dedi, ‹‹Dünya geleneklerine uygun biçimde burada bizimle yatabilecek bir erkek yok.

32 Gel, babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için onunla yatalım.››

33 O gece babalarına şarap içirdiler. Büyük kız gidip babasıyla yattı. Ancak Lut yatıp kalktığının farkında değildi.

34 Ertesi gün büyük kız küçüğüne, ‹‹Dün gece babamla yattım›› dedi, ‹‹Bu gece de ona şarap içirelim. Soyumuzu yaşatmak için sen de onunla yat.››

35 O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız babasıyla yattı. Ama Lut yatıp kalktığının farkında değildi.

36 Böylece Lut’un iki kızı da öz babalarından hamile kaldılar.

37 Büyük kız bir erkek çocuk doğurdu, ona Moav adını verdi. Moav bugünkü Moavlılar’ın atasıdır.

38 Küçük kızın da bir oğlu oldu, adını Ben-Ammi koydu. O da bugünkü Ammonlular’ın atasıdır.

“Göksel kutsal kitaplar” benzer örneklerle doludur. Sanırım bir örnek yeter.

Âdem ile Havva’dan sonra insanlar nasıl çoğalmış olabilirler? Sanırım yanıtı bilimsel olarak tek olmalı.

Ömer Hayyam’ın din, tanrı ve bu dünya konusundaki görüşleri, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar belirgindir.

Üç tane dörtlüğünü daha yazıyorum:

Can verinceye dek bu çorak yerde
Dertten başka ne geçer ki eline?
Ne mutlu çabuk gidene dünyadan;
Hele bu dünyaya hiç gelmeyene!

Elimde olsa dünyayı küçümserdim;
İyisine de kötüsüne de yuh çekerdim;
Daha doğrusu bu aşağılık yere,
Ne gelirdim, ne yaşardım, ne ölürdüm.

Ah, tanrı dünyayı yeniden yarataydı,
Yaratırken de beni yanında tutaydı;
Derdim: Ya benim adımı sil defterinden,
Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı.

Çok büyük yanlışlıkları saptadıktan sonra, bunları sözcüklere dökmüş.

Âşık Veysel yaşıyorken “Tanrıya Hitap” şiirinin, kendisiyle ilgili hiçbir yerde bulunmamasını istemişti. Nedeni Ne olabilir? Kuşkusuz değişim, dönüşüm, gelişim onun için de geçerlidir.

Atatürk’ün “Evet Karabekir, Arapoğlu’nun yavelerini…” diye ve “Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin…  diye başlayan sözcüklerinin devamını umarım bulup okursunuz. (Kazım Karabekir-Paşaların Kavgası)

Bence insanlık tarihinde, kısa sayılabilecek yaşamına karşın, Atatürk‘ün bir benzeri daha yok. Elbette insanlık tarihinde büyük komutanlar, devlet insanları, ekonomistler, düşünürler…  olmuştur; sanırım bütün bunları üzerinde toplayan, bir tek o yüce insan olsa gerek. Din ve tanrı konusunda herkesçe bilinen sözleri onun değişim, dönüşüm, gelişim sürecinde veya öncesinde olabilir. Belki de onun yukarıdaki başlangıç sözlerinin devamı okunduğunda daha iyi anlaşılır.

Hiçbir kimsenin benim önerilerimle kırılmasını, incinmesini, üzülmesini, rahatsız olmasını istemem. Ben; istemeden, önceden tasarlanmadan bile böyle olabileceğinin kaygısını taşıyan birisi olarak, böyle olmaması için en büyük özeni gösteririm. Lütfen bir ilahiyatçı olan Arif Tekin’in pek çok kitabından, sadece “Kuran’da Allah” adında olanı okuyun. Aslında bu konuda ne benim kitabıma, ne de başka bir kitaba gerek yok diyor; Sayın Tekin.

Öfkelenmeden, sakince tartışmak; doğruyu, gerçeği bu yöntemle bulmaya çalışmak anlamlı ve doğru olmalı. Bir başkasını öteki yapmadan, anlamaya çalışarak bir sonuca ulaşmak ise en değerlisi olsa gerek.

Saygılarımla. 20 Nisan 2019.

Ayhan Şıhmantep

Ayhan Şıhmantepe’den Güzide Filiz Tuzcu’ya yanıt..

Konuk yazar : Ayhan Şıhmantepe
Konu : Güzide Filiz Tuzcu’nun makalesine yanıt..

Karar site okuyucularımızın..

Dr. Ahmet SALTIK
10.04.2019

*****
Sayın Hocam,
Öncelikle size saygılarımı sunarım. Ben 59 yaşındayım. İstanbul’da emekli oldum ve bazı rastlantılar sonucu, birkaç yıldır Bolu’nun bir dağ ve orman köyünde yaşıyorum.
Sizi birkaç kez Ulusal Kanal’da (Ulusal Kanal “Ulusal Kanal” iken) ilgiyle izlemiştim. Umarım yanılmıyorum, çünkü o zaman adınızı bilmiyordum. Sonrasında sitenizi buldum ve sürekli izlemeye çalışıyorum.
Ulusal Kanal bir dönem benim için, doğruların ve gerçeklerin kaynaklarından biriydi. Kanalın çizgisinin neredeyse 180 derece değiştiğini düşündüğüm için, yaklaşık iki yıldır gittikçe daha az izledim ve artık hiç izlemiyorum; Aydınlık Gazetesine şöyle bir bakıyorum. Kaynak Yayınlarını ve Bilim ve Ütopya Dergisini şimdilik ayrı tutuyorum.  Bu dergiyi neredeyse ilk çıkmaya başladığı yıldan beri okuyorum.
Sitenizde Güzide Filiz Tuzcu Hanımın yazısını okuduktan sonra size yazma gereği duydum. Elbette herkes görüşlerini, deneyimlerini, kısaca birikimlerini özgürce başkalarına anlatabilmelidir. Bence gerekli koşul içeriğinin somut kanıtlara dayanması; denenebilir, sınanabilir, gözlemlenebilir olmasıdır. Soyut kavramlar olan din ve tanrı konusu işin içine girdiğinde, her şey karışır ve aklı karıştırır.
* Laikliğin, temel hak ve özgürlüklerin olmadığı bir ülkede yaşadığımız için istediklerimi tam olarak yazamıyorum.
Dinlerin insanlığa çok büyük zararları olmuş ve olmaktadır. Usu egemen kılarak, bilim ve teknolojide ileri gitmiş çoğu ülkede, din artık geride kalmış korkutucu bir masal, kötü bir gelenek… olarak neredeyse bütünüyle etkisiz bir konuma gelmiştir. Kiliseler müze, sergi salonu, kütüphane, konser salonuna vb. dönüştürülmektedir. Londra’da belediye otobüslerindeki “muhtemelen tanrı yok…” diyen ilanları bilirsiniz. Ülkemizde böyle bir durum olabilir mi?
Kuran (elbette Tevrat, İncil) önyargısız, her türlü koşullandırılmalardan olabildiğince uzak aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür olarak okunduğunda, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar  insan uydurması olduğu açıktır. Ben, bir tanesi beni yanıltabilir diye, en az on ayrı kişinin (kurumun) çevirisini aynı anda ve pek çok kez okudum.
Güzide Hanımın İslam ve Osmanlı konusundaki değerlendirmeleri gerçeği yansıtabilir ama Allah ve onun iletisi olduğu söylenen Kuran hakkındaki saptamalarına katılmak olası değil.
Bu ikisinin (Allah ve Kuran) mutlak gerçek olarak onaylanması ve sonrasında bir değerlendirme yapılması bence son derece yanıltıcı, yanlış ve zararlıdır. Herkesin ez az iki kez Kuran’ı okumasını isterdim; elbette İncil ve Tevrat‘ı da. İnancın sonrasında gelmesi gerekir. Adı üzerinde inanç; gerçekliği bilin(e)meden onaylanan demek. Bilgi ve inanç birbirinin karşıtıdır. Din ve tanrı konusundaki her şey soyut, yani görünemez, bilinemez, kanıtlanamaz, kısaca doğrulanamaz durumdadır. Benim gördüklerime, öğrendiklerime göre, bu konuda inancı olan insanların yok denecek kadar azı Kuran’ı okumuştur. Tüm bilinenler neredeyse yüz yıllardır kulaktan kulağa aktarılanlardır.
Ülkemizin bugün neden bu durumda olduğu sanırım çok açıktır.
Ülkemiz, yayılmacı ve sömürgeci dış güçler ve onların içerideki işbirlikçileri tarafından “din ve tanrı” kullanılarak yarı tutsak konuma getirilmiştir. 31 Mart bir umut oluşturmuştur.
– Umarım ayrımsama, aydınlanma sürer ve ülkemiz Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucu değerlerine döner
———–——————————————————————–
———–———————————————————
Bu benden:
Binlerce örnek sayabilirim; sanırım bir tanesi yeterli olabilir; Tarih 17 Ağustos 1999 büyük Marmara depremi.
Ölü sayısı tam olarak söylenmedi. 18.000 veya çok daha fazla. Ne kadar insan yaralı ve kayboldu tam olarak bilinmiyor. Ya kurtulup sakat kalanlar kaç kişi?
İnsanlar canlarını, mallarını, yakınlarını, bazıları her şeyini kaybetti. Kimisi yıkıntılar altında, dayanılmaz acılar çekerek öldüler.
İnsanları uyumak zorunda olan canlılar olarak yaratan kim? Sen.
En derin uykularındayken, en acımasız bir biçimde öldüren kim? Yine sen.
Bir tanrıya yakışır mı yaptığın?
Bunu gerçekten sen mi yaptın?  Yoksa sen gerçekte yok musun?
Eğer böyle bir tanrı varsa, ben ona karşı çıkarım.
———–———————————————————————
———–————————————————–
Ömer Hayyam’dan:
Seni aramaktan dünyanın başı dertte;
Zengine de göründüğün yok, fakire de;
Sen konuşursun da biz sağır mıyız yoksa,
Hep kör müyüz, sen varsın da görünürde.
Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama;
Senden, benden başka düşünen yok, arama!
Vazgeç ötelerden, yorma kendini;
O var sandığın şey yok mu; o yok, arama!
Aşık Veysel’den
Kimden korktun da gizlendin,
Çok arandın, çok izlendin,
Göster yüzün çok nazlandın,
Yüzün mahrem ferde senin.
————————————————-————————————–
Bunlar elbette bir tanrının olamayacağının kesin kanıtı değil, peki, ya Güzide Hanımın Allah’ı ve Kuran’ı mutlak doğru olarak onaylaması ve anlatması?
Mustafa Kemal Atatürk, Turan Dursun, Prof. Dr. İlhan Arsel, Arif Tekin, Muazzez İlmiye Çığ, Ömer Hayyam ve Jean Meslier’in selamı, aydınlığı umarım bundan sonra sürekli üzerimize olur.
Saygılarımla. 09.04.2019

TÜRKLERDEN GİZLENEN TARİHİ GERÇEK: OSMANLILAR VE İSLÂM

TÜRKLERDEN GİZLENEN TARİHİ GERÇEK: OSMANLILAR VE İSLÂM

Konuk yazar : GÜZİDE FİLİZ TUZCU
Tarihçi, 2019

      Kuran’ın tebliğ etmiş olduğu İslâm Dini insanlık alemine duyurulalı 1400 yıl olmuştur; Türklerin bu dini kabul etmeleri ise yaklaşık 1000 küsur yıldır. (Türkler bu dini nasıl kabul ettiler, kılıç zoruyla mı kabul ettiler, veya bazı Türk toplumları hiç kabul etmediler mi gibi konular makale dışındadır.) Bizim için önemli olan husus şudur; Türklerin İslâm ile birliktelikleri olan bu 1000 (Bin) küsur yılın 620 yılı Osmanlıların idaresi altında geçmiştir. Bu sürenin oldukça uzun ve önemli bir süre olduğu muhakkaktır. Ancak bu kadar devasa bir zaman zarfı içinde genel olarak “Türk Milletinin İslâm Dinini, Kuran’ın tebliğ ettiği ve anlattığı biçimde anladığı ve  hayatına uyguladığı” söylenemez! (Ayrıca 1938 – 2019 arası dönem için de aynı durum söz konusudur!) O halde bu anormal durumun üzerinde ciddiyetle düşünülmesi ve nedeninin açıklanması gerekmektedir. Benim araştırmalarım bu anormal durumdan sorumlu olanların Osmanlılar olduklarını gayet açık ve net olarak ortaya koymuştur. Bir başka deyişle Osmanlılar, Kuran’ın tebliğ ettiği İslâm’ı Müslüman Türklerin anlamalarını ve hayatlarına uygulamalarını yüzyıllarca engellemişlerdir! Keza 1938 sonrasında da Osmanlı hayranları,  söz konusu aynı uygulamayı, Büyük Atatürk’ün kurmuş olduğu T.C. Devletinde sürdürmüşlerdir!!!

Peki Osmanlılar Türklerin Kuran’ı ana dilleri Türkçe okumalarını, anlamalarını ve böylece Allah’ın uyarı ve emirlerini öğrenmelerini neden engellemişlerdi? Çünkü onların Türkler üzerinde hükümranlık ve saltanat sürdürebilmeleri, işte bu engellemeye bağlıydı; şöyle ki Osmanlıların Türklere tanıttıkları ve uyguladıkları İslâm, aslında Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslâm değildi ve söz konusu bu gerçeği Türklerin hiçbir şekilde öğrenmemeleri gerekiyordu! Böylece Türklerin başına “Kutsal İslâmi Lider iddiasıyla geçen Osmanlılar, Türklerin gözünde “kendilerine dini meşrutiyet ve güç kazandırmak adına,  şeklen İslâm’a benzeyen, ancak sadece göstermelik ibadetlere, ibadethanelere, tarikatlara ve Arapça ezberlerin dayatıldığı sıbyan mekteplerine ve medreselere ” dayanan sözde bir İslâm’ı uygulamışlardır!

Türk Milletinin içine düşürüldüğü bu aldatıcı durumu, yani Türklerin “İslâm Dini kisvesiyle yüzyıllarca nasıl baskı altına alınıp, sömürüldüklerini” gayet iyi bilen, hatta kendi öğrencilik ve subaylık yıllarında ve de Kurtuluş Savaşı sürecinde de bizzat yaşarak gören Büyük Atatürk, Cumhuriyet’i ilân ettikten hemen sonra İslâm’ın yegane ve tek kaynağı Kuran’ı, devrin en mahir – Bilge İslâm Âlimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır’a  “Türklerin anlayabileceği ve ibret alabilecekleri ana dili Türkçeye” tercüme ettirmiş ve Türklerin inandıkları – iman ettikleri İslâm Dinini, onun tek kaynağından, en doğru şekilde  öğrenmeleri, dinen bilinçlenmeleri ve bir daha “din adına sömürülmemeleri” için oldukça büyük çaba harcamıştır… Ancak Onun bu son derece yerinde ve gerekli çabası, 1938 sonrasında iktidara gelen siyasilerce maalesef ki devam ettirilmemiştir!!! Hatta tam tersi yapılarak – aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi – bir kez daha İslâm Dini, onun tek kaynağı Kuran’dan uzaklaştırılarak, “dinin siyaset ve saltanat aracı” yapılmasına göz yumulmuştur!!!  Dikkatimizden kaçamamıştır ki Türkiye’de “Atatürkçü” geçinen, hatta Atatürk’ün izinde gittiğini iddia eden pek çok aydın, bu son derece önemli konuya hiç değinmemektedir!!! Ayrıca bunlar, Müslüman Türklerin Kuran’ı ana dilleri Türkçede,  anlayarak – okumaları ve bilinçlenmeleri için hiçbir çaba harcamamaktadırlar!

Oysaki geçmişte din istismarıyla ilgili yaşanan onca acılar ve yıkıcı tecrübeler henüz hafızlarda taptaze durmaktadır… Ayrıca Büyük Atatürk’ün de bu konuyla ilgili onca uyarıları vardır! Bunlara rağmen 11 Kasım 1938’den günümüze kadar iktidara gelenler, “Atatürk düşüncelerine, ilkelerine, hedeflerine ve Türk Milletine bağlı kalacaklarına” dair TBMM’nde yeminler etmiş olmalarına rağmen, bu yeminlerini tutmamışlar, hatta Osmanlıları yıkıma götürdüğü gayet iyi bilinen “aynı yanlış yolu” tekrar izlemeyi tercih etmişlerdir!!! O halde Tarih İlmini esas alan ve Kuran bilgilerine de vakıf olan bir tarihçi olarak, aşağıda yer alan hususları sorgulama hakkımız doğmaktadır:

  1. Devlet yönetiminde İslâm Dinini – İslâm Hukukunu uyguladıkları iddia edilen, hatta “Allah’ın yeryüzünde gölgesi – İslâm Halifesi”[1] diye Türklere tanıtılarak yüceltilen ve adeta kutsallaştırılan Osmanlı padişahları, Yüce Allah’ın Kuran’da açıkça bildirdiği yasaklara, uyarı ve emirlere riayet etmişler midir?
  2. 600 küsur yüzyıllık sürede Osmanlılar, Türk Milletine Kuran’ın içeriğini (özünü), yani Allah’ın bir Müslüman’da neleri önemsediğini – neleri yasakladığını, hatta hiç affetmeyeceği büyük günahları, uyarıları ve emirlerini, Türklerin anlayabilecekleri şekilde, onların ana dilinde – yani “Türkçe” olarak açıklamış ve öğretmişler midir?
  3. Bilindiği üzere Kuran’ın tebliğ ettiği İslâm, daha önceki semavi dinlerde (Museviliğin – Hıristiyanlığın) ruhban sınıfı eliyle yapılan sapmaları, uydurulan yanlışları ve hurafeleri açıklamak; Allah düşmanlarını deşifre etmek ve mutlak dini gerçekleri son bir kez daha insanlık alemine duyurmak ve insanlık alemini son bir kez daha uyarmak üzere gelmiştir. O halde Kuran ve Kuran’ın tebliğ ettiği İslâm Dinini sadece Müslüman Türklere değil, tüm gayrimüslimlere, hatta tüm insanlık alemine açıklamak, anlatmak ve yaymak görevini Osmanlı padişahları yerine getirmişler midir? (Bilindiği üzere Osmanlılar hüküm sürdükleri yüzyıllarda, muazzam bir dünya gücü olarak “Allah’ın emri olan bu görevi” yerine getirmek için her türlü donanıma, maddi – manevi zenginlik ve kudrete sahiptiler.)

       Kuran’ın ve Tarih İlminin pencerelerinden bakıp, araştırma ve analizler yaptığımızda görülmüştür ki, bu üç soruya da olumlu cevap vermek, kesinlikle mümkün değildir! Nedeni mi? Çünkü bu hususla ilgili son derece belirgin iki nihai kanıt gözlerimizin önünde durmaktadır:

Birinci Kanıt Şudur:  Cumhuriyetin devir aldığı Türk Nüfusunun sadece % 10’u okuma – yazma biliyordu! Oysaki Kuran’ın ilk emri okudur; çünkü Kuran’ın tebliğ ettiği İslâm Dini “akla, bilime ve bilgili insana” en yüksek derecede değer veren akılcı bir dindir.  Bu bağlamda okunmak, anlaşılmak, ders ve ibret almak için tebliğ edilen Kuran, Osmanlı devrinden Cumhuriyet’e kadar, yani 20. Yüzyılın başına kadar Türkçeye maalesef ki tercüme edilmemiştir! Ayrıca Kuran’ın matbaa basımı ile çoğaltılması, yaygınlaştırılması ve kolayca temin edilmesi de yasaklanmıştır! Böylece Türklerin Kuran’a kolayca ulaşabilmeleri ve Türkçe dilinde, anlayarak okuyabilmeleri ve dinen bilinçlenmeleri yüzyıllarca engellenmiştir! Bir başka deyişle Osmanlılar Türklere, Türklere tamamen yabancı bir dil olan Arapçayı ve “Kadim Türk gelenek ve kültürüyle asla bağdaşmayan” Emevi Arap geleneklerini – kılık kıyafetini “İslâm” diye  dayatmışlardır!!!

İkinci kanıt da şudur: 1400 yıl önce İlâhi Vahiy Yoluyla geldiği ifade edilen Kuran’ın içeriğinin 21. Yüzyılda dahi, Türkiye de dahil olmak üzere, genel olarak İslâm alemince halâ bilinmemesi ve uygulanmamasıdır! Şöyle ki; İslâm ülkelerinin hiçbirinde, Kuran’da açıkça belirtilen, “bilime – eğitime – adalete dayalı, eşitlikçi, paylaşımcı sosyal  bir hukuk devlet düzeni yoktur”; söz konusu bu  mutlak gerçek herkesin malûmudur. Bu bağlamda bu ülkelerin kendi özgür iradeleriyle hareket edemedikleri; kalkınmak için olmazsa olmaz olan milli politikalar uygulayamadıkları, hatta “emperyalist Yahudi ve Hıristiyan devletlerinin” baskısı ve zulmü altına düştükleri, böylece haksızlıklar, iç savaşlar, terör saldırıları, kaos, acılar, ölümler yaşadıkları, kısacası derin bir cehalet ve yoksulluk girdabına tutsak edilmiş yaşam mücadeleleri gün gibi ortadır. Dahi olmaya hiç gerek yoktur; Kuran’ın ifadesiyle “aklını işleten”,  biraz okuyan ve gözlem yapabilen her insan bu gerçeği rahatlıkla görebilir.

Genel anlamda ne Türkiye’de (Elbette 1923–1938 Büyük Atatürk altın dönemi hariç…), nede başka İslâm inancı olan ülkelerde, Kuran’da Allah’ın emrettiği gibi “eşitlikçi – adaletli – hukukun üstünlüğüne ve bilime dayanan sosyal devlet ve toplum düzeni” yoktur! Ayrıca genel anlamda Türkiye’de ve Müslümanların çoğunluk olduğu diğer ülkelerde “Allah’ın Kuran’da açıkça özelliklerini bildirdiği[2] kalibrede Müslümanların” sayısı da yok denecek kadar azdır! Allah’ın arzu ettiği söz konusu adil düzene en yakın siyasi rejim, Büyük Atatürk’ün cesaret ve isabetle seçtiği ve uyguladığı Cumhuriyettir; yani milletin iradesinin esas alındığı – Hukukun ve Yasaların üstün olduğu Parlamenter – Demokratik – Sosyal Hukuk Devletidir. Ancak 1938 sonrasında iktidara gelenler, “Kuran hükümleriyle de birebir uyum içinde olan, bu son derece insani siyasi rejimin” tüm kurumlarıyla yerli yerine oturmasına, kökleşmesine, sağlıklı işlemesine ve güçlenmesine maalesef ki izin vermemişlerdir!!!

      Böylece Türkiye’de 1938 sonrasında, İslâm’ın Kuran’dan uzaklaştırılarak, içinin oyulup, boşaltıldığı gibi; “Cumhuriyetin – Atatürkçülüğün, Sosyal Demokrasinin, Bağımsızlığın, Laikliğin  ve  Milliyetçiliğin” de içleri kolayca oyulmuş ve boşaltılmıştır! Türk Milleti için hayati önem taşıyan bu kavramları doğru bir şekilde açıklayabilecek insan sayısı, toplam nüfusta kanaatimce % 20’yi asla geçemez. Bir bilim insanı sorumluluğuyla belirtmemiz gerekir ki Türkiye’nin ve İslâm dünyasının bugün içine düşmüş olduğu bu son derece vahim ve kaygı verici durumdan dolayı “Osmanlıların sorumluluk payı” oldukça büyüktür. Çünkü en görkemli çağlarında üç kıtada hüküm süren, sözü dinlenen, saygı gören, hatta fazlasıyla çekinilip – korkulan bir dünya gücü olan Osmanlı İmparatorluğu tahtında yüzyıllarca oturup, saltanat süren Osmanlı padişahları, Allah’ın gayet açık ve kesin emri olan “Benim dinime yardım edin, Benim ve sizlerin düşmanınız olan, hak ve hukuk tanımaz zorba ve zalimlerle savaşın, Benim istediğim adaletli dünya düzenini tesis edin emrini” yerine  getirmemişlerdir!!!

Bir başka deyişle Allah’ın “İslâm’ı Kuran’ın ışığında insanlık alemine duyurun – tanıtın – Âyetlerimi açıklayın, emirlerimi yerine getirin; geçmişte ruhban sınıfın, aç gözlü – hırslı hükümdarlarla birlik olup sebep oldukları sapmaları, hurafeleri, insanları nasıl kandırıp, Benim dosdoğru yolundan çevirdiklerini, dünyada nasıl fesat üretip – bozgunculuk yaptıklarını, bundan dolayı kavgalar – savaşlar çıkıp insanların nasıl acılar çektiklerini anlatın; Benim ve İslâm’ın düşmanlarını dost edinmeyin, onların yoluna gitmeyin, onlarla Benim adıma sert bir şekilde mücadele edin ve yeryüzünde Benim Hükümlerimi geçerli kılın…” gibi gayet açık ve kesin emirlerini maalesef ki Osmanlılar dikkate almamış ve yerine getirmemişlerdir!

      Kanaatimizce şayet Osmanlılar Allah’ın bu emirlerini dikkate alıp, o çağlarda gereğini yapmış olsalardı, despot Avrupa krallarını ve zengin – mutlu gayrimüslim azınlıkları destekleyen, onların zorbalıklarını ve saltanatlarını meşrulaştıran, ruhban sınıf eliyle saptırılmış dinler yüzyıllarca hüküm sürerek – bugünlere kadar gelemeyecekti: hatta Allah’ın Kuran ile tebliğ ettiği Gerçek İslâm, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere,  tüm dünyada hüküm süren birinci ve en yaygın din olacaktı: Ayrıca emperyalist batılıların haksız kazançlarla – zulümlerle – saldırganlıkla zenginleşip, güçlenip, kendilerinden görmedikleri milletleri  köle olarak kullandıkları, sömürdükleri, yani “güçlünün güçsüzü, zenginin yoksulu ezdiği – insani değerlerin yerlerde süründüğü, son derece adaletsiz bir dünya düzeni” de belki bugün  olmayacaktı.

O halde şöyle bir soru sormalıyız; İdaresi altındaki Müslüman Türk tebaasını kendi hükmü altında  “kulları – hatta sürüsü” gibi gören ve bu bağlamda sorgusuz sualsiz kendisine baş eğilmesini ve itaat edilmesini talep eden, hatta “Allah ile ilişkilendiren ve kutsallık atfedilen padişahlık makamının” Kuran’dan onay alması mümkün müdür? Elbette ki mümkün değildir. Kuran’da Yüce Allah, elçisi – peygamberi olarak seçip, onurlandırdığı, İslâm dininin en büyük şahsiyeti ve temsilcisi olan Hz. Muhammed’in bile görev sınırlarını ve yetkisini açıkça bildirmiş ve bu sınırları aşmaması için peygamberi uyarmıştır. Ayrıca Allah, en son peygamberi Hz. Muhammed de dahil olmak üzere,  hiç bir peygamberine herhangi bir ayrıcalık ve kutsallık tanımamıştır. Hemen birkaç özet örnekler verelim;

  • Ahkaf Sûresi – Âyet 9: (Muhammed’e hitaben)De ki “Ben türedi bir elçi değilim, bana ve sizlere ne yapılacağını da bilemem. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum ve ben apaçık bir uyarıcıdan  başka bir şey değilim.”  ”
  • En’âm Sûresi – Âyet – 50: (Muhammed’e hitaben) De ki “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Ben gaybı (bilinmeyeni- gizli olanı) da bilmem. Size “ben meleğim” de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.” De ki “ Körle gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?”.”
  • Âl-i İmran Sûresi Âyet 144: “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip, geçmiştir. Şimdi Muhammed ölür veya öldürülürse, siz ayaklarınız üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim geriye dönerse Allah’a hiç bir ziyan veremez…
  • Nûr Sûresi – Âyet 54: (Muhammed’e hitaben)De ki “Allah’a itaat edin, eğer Allah’a itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz”. Elçiye düşen görev sadece emrimi açık bir şekilde duyurmaktır.”
  • En’âm Sûresi – Âyet 107: (Muhammed’e hitaben)Biz seni insanların üzerine bekçi yapmadık, sen onların vekili de değilsin.”
  • Bakara Sûresi – Âyeterl 118 – 119: “Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri açıkladık. Doğrusu biz seni (Muhammed’i) gerçekle müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Cehennem halkından sen sorumlu değilsin.
  • Kaf Sûresi – Âyet 45: (Muhammed’e hitaben)Sen insanlar üzerinde bir zorlayıcı değilsin, sadece Kuran ile öğüt ver.”
  • Gâşiye Sûresi – Âyetler 21 & 22; (Muhammed’e hitaben)Öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Sen insanlar üzerinde zorlayıcı değilsin.
  • Bakara Sûresi – Âyet 256: “Dinde zorlama yoktur”.
  • İsrâ Sûresi – Âyet 53: “Kullarıma söyle, puta tapanlara sert davranmasınlar, onlara en güzel sözleri söylesinler.”
  • Âl-i İmrân Sûresi – Âyet 134: “Allah, güzel davrananları sever.
  • Nisa Sûresi – Âyet 5: “ Güzel söz söyleyin.”
  • Nahl Sûresi – âyet 23: “Allah, büyüklük taslayanları sevmez.”
  • Lokman Sûresi – âyet 18: “Allah, kendisini beğenip, övünen kimseyi sevmez.”
  • Kasas Sûresi – Âyet 4: “Fıravun ululandı (büyüklük tasladı – kendini üstün gördü) zorbalığa kalktı, halkını çeşitli gruplara böldü. Onlardan bir zümreyi eziyor, oğullarını kesiyor, çünkü Fıravun bozgunculardandı.”
  • Nahl Sûresi – Âyet 29: “Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür.”
  • Maide Sûresi – Âyet 87: “Allah, sınırı aşanları sevmez.” (Osmanlı padişahları gibi “yeryüzünde Allah’ın gölgesi olmak ve yönetimi altındaki Türklere zorla baş eğdirip, onları kulları olarak görmek, Kuran’da olmayan haramlar ve cezalar icat edip, zorla uygulamak,” herhalde sınırı haddinden fazla aşmak olsa gerek!)[3]
  • NAHL SÛRESİ – ÂYETLER 51 & 52: “YALNIZ ALLAH’TAN KORKUN, GÖKLERDE VE YERYÜZÜNDE NE VARSA ALLAH’INDIR. KULLUĞUNDA YALNIZ ALLAH’A YAPILMASI LÂZIMDIR. SİZ ALLAH’TAN BAŞKASINDAN MI KORKUYORSUNUZ?

Görüldüğü üzere Kuran’da Allah, yeryüzünde her kim olursa olsun – bu padişah da olsa, şeyhülislâm’da olsa, kral da olsa, patrik de olsa, imparator da olsa, hatta Allah’ın bizzat seçtiği bir peygamber dahi olsa – hiç kimseyi hükmüne ortak etmemiştir; hükümdarlara hiçbir kutsallık ve ayrıcalık tanımamıştır, onları da Kendisine itaat etmeleri gereken sade birer  “kulu” olarak görmüştür. Bu bağlamda Kuran’a göre hiç kimse, ama hiç kimse Allah adına hüküm veremez; inananların inancını sorgulayamaz, hayali haramlar icat edip, cezalar uygulayamaz ve dinin takipçiliğine – bekçiliğine soyunarak, insanlara zorbalık yapamaz! Gayrimüslimlere ve yabancılara gayet “hoşgörülü” davrandıkları pek çok tarihi kaynakta belirtilen Osmanlılar (ki bu tamamen doğrudur), zorbalığı ve zulmü sadece Müslüman Türklere yapmışlardır! Genel olarak Osmanlı padişahları İslâm Dinini, kendi siyaset ve keyfi uygulamalarına bir kılıf yapabilmek için,  Kuran’ın tebliğ ettiği ve tanıttığı gerçek İslâm’ı Türklerin, ve diğer milletlerin dikkatinden ve bilgisinden gizlemişlerdir! (Oysaki Kuran’ı tanıtma  ve açıklama görevi Kuran’da, Allah’ın açık bir emri olduğu halde!!!)

      Aslında Osmanlılar, Allah’ın peygamberi İsa aracılığıyla tebliğ ettiği uyarı ve emirlerden uzaklaşan Greklerin, orijinal İsa öğretisini değiştirerek, “İsa peygamberi tanrı yaptıkları, saptırılmış Hıristiyanlığa” hizmet etmeyi ve bu saptırılmış dini yaymayı tercih etmişlerdir! İşte Osmanlılar, Türklerin bu gerçeği öğrenmelerine mani olmak için Türklerin Kuran’ı Ana Dillerinde Türkçe okumaları ve anlamalarını  yüzyıllarca engellemişlerdir. Çünkü hiçbir şüphemiz yoktur ki şayet Türk Milleti Kuran’ın içeriğini – yani Allah’ın uyarı ve emirlerini Türkçe okumuş, anlamış ve dinen bilinçlenmiş olsaydı, Osmanlılar ve Osmanlıların koruması altında güçlenerek geniş bölgelere yayılan, zenginleşen ve saltanat süren başta Grek Ortodoks Hıristiyanlar olmak üzere, hiçbir gayrimüslim toplumun değil yüzyıllarca,  5 – 10 yıl bile hüküm ve saltanat sürebilmeleri, hatta Türk toprakları üzerinde kendi müstakil devletlerini kurabilmeleri ve suni çizgilerle sınırları çizilen topraklarını, Türkler aleyhine sürekli genişletmeleri kesinlikle mümkün olmazdı! Tüm bunları mümkün kılan, Osmanlıların Türk ve İslâm karşıtı politikaları ve Türklerin de bunlardan tümüyle habersiz olarak, padişahlara körü körüne inanıp, itaat etmeleriydi!     

Bazıları şöyle diyebilirler: “Efendim tarihin o çağlarında padişahlık – krallık vs… gibi, astığı astık, kestiği kestik tek adama bağlı, mutlak ve despot yönetimler vardı”! Bunu Emevi Araplar, gayrimüslimler ve gayri-Türkler söyleyebilirler, ancak bunu “Türk” olarak tanınan Osmanlılar söyleyemezler; çünkü Türklerin Kadim Devlet  Geleneğinde bir tek adamın, kendi keyfi idaresiyle, mutlak egemenlik kurup, tebaasına sorgusuz ve sualsiz baş eğdirdiği ve saltanat sürdüğü bir düzen söz konusu olamazdı! Türk Devlet Geleneğinde her ailenin – her kabilenin – her boyun devlet idaresinde “temsil edilme hakkı” vardı; şöyle ki her topluluğun kendi seçmiş oldukları üyelerden oluşan bir  “Danışma Meclisi (Meşveret Meclisi) vardı ve bu Meclis içinde ayrıca Gün Görmüş – Tecrübeli Bilge İhtiyarlar Heyeti” de vardı ve önemli devlet kararlarında bu unsurlar hep birlikte devreye girerek toplanır, tartışarak değerlendirmeler yapar ve müşterek bir karar alarak başlarında bulunan Türk Hükümdara görüş bildirir ve onu yönlendirmiş olurlardı.

       Bu yüzden tarihte Türklerle bir şekilde karşı karşıya gelip, onları tanıma fırsatı bulan, “Adil Türk Devlet ve Toplum Düzenine” şahit olan yabancı gezginler, tarihçiler, elçiler, devlet adamları vs… (çağımızda demokrasi ve hukuk devleti olarak tanımlanan) Türklerin “meclise – toplumsal dayanışmaya, kadın – erkek eşitliğine ve adaletli yönetim sistemine” hayran kalmışlar ve anılarında bu  hususa bilhassa dikkat çekmişlerdir.[4] O halde Osmanlı padişahlarının uyguladıkları mutlak yönetim ve saltanatın, ne Kadim Türk Devlet Geleneğine, ne de Kuran Hükümlerine uygun olduğunu söylemek kesinlikle mümkün değildir. Her şeyden önce biz Türklerin bu tarihsel gerçeği çok iyi bilmemiz gerekmektedir.

Osmanlıların Kuran dışı “İslâm” anlayışı ve uygulamaları:

  1. Bilindiği üzere Osmanlı padişahları, ailelerine – mahremlerine – yakınlarına aldıkları gayrimüslim yabancı kadınların ve erkeklerin etkisiyle kendilerini, devletin asıl sahibi olan Türk Milletinden daha farklı ve üstün görmeye başlamışlar, hatta zamanla Türkleri, Türkçeyi ve Türk Kültürünü aşağılayarak, Türkleri devlet yönetiminden tamamen uzaklaştırmışlardır. Bunun yanı sıra İslâm Dinini de Kuran’dan uzaklaştırarak, “İslâm görünümlü – ancak Kuran’ın tebliğ ettiği İslam olmayan”, kendi keyfi çıkarlarına hizmet eden sahte – göstermelik bir din uygulamışlardır! Bununla ilgili çarpıcı bir örnek verelim; Osmanlılar, Karamanoğullarının Devrimci ruhlu toplum önderlerinden olan ve yaşadığı çağda hiç çekinmeden ve korkmadan Osmanlı yöneticilerini eleştirebilen Yunus Emre gibi, yaşadığı çağa damgasını vurmuş olan ve günümüzde de dünyanın tanıdığı ve saygı duyduğu, Allah sevgisini ve Kuran Âyetlerini nakış nakış şiirsel dille açıklamış olan Büyük Türk İslâm Bilgininin pek çok eserini yok etmişler ve geriye kalanları da okumayı “din dışı ilân edip” yasaklamışlardır! (Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislamı Ebusuud efendi Yunus Emre’nin eserlerini “din dışı“ ilân etmiş, bunları okumayı yasaklamış ve okuyanların dinden çıkacağına dair fetva vermiştir! Ayrıca 1453’ten günümüze devletin en üst kademelerinden, en alt kademelerine dek Türklere yönetici görevi verilmemesine özellikle dikkat edilmiştir: Ta ki Büyük Atatürk’e ve Onun Kutlu Cumhuriyet Dönemine kadar…)
  2. Osmanlılar kendilerini güdücü çoban, Türkleri de güdülecek “sığır – koyun – eşek sürüsüne benzeterek[5] onları kıskıvrak  hakimiyetleri altına almışlar ve din kisvesiyle son kerteye kadar istismar etmişlerdir; şöyle ki padişahlar Türklere kendilerini, “Allah’ın yeryüzünde gölgesi – Allah’ın iradesini temsil eden yeryüzü halifesi – kutsal İslâm hükümdarları[6] olarak zorla kabul ettirmişlerdir! Oysa ki bakın Kehf Sûresi Âyet 26 ne diyor: “De ki göklerin ve yerin gaybı (bilinmeyenleri – gizleri) Allah’ındır. Allah ne güzel gören ve ne güzel işitendir. Ondan başka yardımcı yoktur. Allah, kendi hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.
    1. Osmanlılar yüzyıllar içinde, safsatalarla – hurafelerle Türk Milletinin beynini öylesine yıkamış ve din afyonuyla öylesine uyuşturmuşlardır ki, Kurtuluş Savaşı sürecinde bile Türkler “kendilerini yüzyıllarca sefalet ve cehalet içinde yaşatan; 1918 sonunda da Türklere sahip çıkmayarak, hatta onlara ihanet ederek, kurbanlık koyunlar gibi onları işgalci ve saldırgan düşman kuvvetlerine teslim eden padişah Vahdettin’e” bile hâlâ derin sevgi ve içten bağlılık duyabilmişlerdir!!! Hatta Büyük Atatürk bu konuyla ilgili Nutuk’ta şöyle dert yanmıştır:

      Ulus ve ordu, padişah – halifenin hainliğinden haberli olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunan padişaha yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysaldı. Ulus ve ordu, kendinden önce yüce halifeliğin ve padişahlığın kurtuluşu ve dokunulmazlığını düşünüyordu: Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinden yoksundu! Bu inançla bağdaşmaz oy ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline! Hemen dinsiz, vatansız, hain ve istenmez olur.”[7]

      Oysa daha önce de belirttiğimiz üzere Allah tarafından peygamberlik mertebesiyle onurlandırılan, İslâm Dininin en yüksek şahsiyeti ve temsilcisi – hatta Kutsal İlâhi Vahiy Kitabı Kuran’ın bizzat tebliğ edildiği Hz. Muhammed bile, Osmanlı padişahları gibi “Allah’ın yeryüzünde Gölgesi – Yeryüzü İslâm Halifesi” gibi olağanüstü büyüklük ve kutsallık atfedilen, şatafatlı  unvanlar kullanmamış, güç ve yetki edinmemiş ve de insanları “kulları” olarak görüp, asla büyüklük taslamamıştır. Hatta peygamberin, hem kendi ev halkına, hem etrafına, hem de tüm insanlara karşı gayet sevecen, mütevazi ve sade bir hayat sürdüğü pek çok kaynakta ifade edilmiştir.

Türk Milleti çok iyi bilmelidir ki 1980’lerden itibaren Osmanlı zihniyet ve geleneklerini yeniden diriltme çabaları başlatılmıştır! O gün bugündür Osmanlı propagandasını görev edinen taraflı “sözde Osmanlı tarihçileri”, padişahları sürekli överek, onları “gaza ruhuyla İslâm yolunda yürüyen – kahraman din büyükleri” gibi gösterip, adeta padişahları kutsallaştırmaya devam etmektedirler… Hatta bu sözde tarihçiler, “Osmanlı padişahlarını Allah’a son derece bağlı, ülkeyi Kuran Hükümlerine göre adaletle idare etmiş olan, hatta evliyalık mertebesine erişmiş – İslâm büyüklerigibi tanıtma görevini üstlenmişlerdir!!! Günümüzde bazıları daha da ileri giderek,  Osmanlılarla İslâm’ı özdeştirmiştir!  

      Hemen çarpıcı bir örnek verelim; uzun yıllar televizyonda (Cine 5 TV) sözde tarih programı yapan, adının önünde bir de “profesör!” unvanı olan kişi, programında aynen şöyle demiştir;  “Osmanlı düşmanı olan, din düşmanıdır, bunların kanı bozuktur…” Aslında Osmanlılarla, İslâm Dininin hiçbir alâkası yoktur. Bunu duyunca gerçekten hayretler içinde kalmış ve şok olmuştum. Böylesine asılsız, bilim dışı, hatta ağır hakaret içeren sözleri sarf eden kişinin profesörlüğü derhal iptal edilip, cezalandırılmalıydı… Öyle olmuş mudur? Maalesef ki hayır!  (Bir tarihçi olarak bu saçma programı, “toplumun tarih diye nasıl kandırıldığını gözlemlemek adına” ara sıra izliyordum. Yukarıda yer alan sözlerine de, 16 Nisan 2014 günü “bakalım bugün neler uyduracak” diye izlediğimde şahit olmuştum. Bu sözde tarihçinin adı, kanalın ve programının adı, günü ve tam saati bende kayıtlıdır)

      Bu kişi ve onun gibi pek çoklarının yüzünden Türk Milleti, halâ padişahların içyüzünü maalesef ki öğrenememiştir! Bunun içindir ki “Türklerin yüzyıllarca canını okuyan, onları cahil, yoksul, çaresiz ve geri bırakan; 1. Dünya Savaşı sonrasında Türkler bir ölüm kalım mücadelesiyle karşı karşıya kaldıklarında da Türklere sahip çıkmayan, hatta Türk askerlerinin silahlarını toplayan, böylece Türkleri tamamen korumasız ve çaresiz bırakarak, zorba ve zalim düşmanların ellerine terk eden; hatta biçare ve yapayalnız  kalan Türkler, namuslarını – canlarını – vatanlarını savunmak amacıyla “Milli Güçler” kurduklarında, onlara mani olmaya çalışan, üstüne üstlük işgalci düşmanlarla – Grek ordularıyla birlik olup, Türklerin üstlerine ordular gönderen padişahların” mezarlarını günümüzde Türkler, kutsal – evliya türbeleri – İslâm Büyükleri zannederek, ziyaret etmekte, hatta onlara hayır duaları okumaktadırlar!!! Bu trajikomik durum da Türklerin 21. Yüzyılda bile ne Kuran Âyetlerini, ne de Gerçek Osmanlı Tarihini halâ bilmediklerini gözler önüne seren en çarpıcı ve en utanç verici kanıtlardan biridir. O halde bizde, Türkleri içine sokuldukları bu derin gaflet uykusundan uyandırmak adına, tarihi gerçekleri canhıraş gizleyen taraflı sözde tarihçilere şu soruları soruyoruz:

Madem Osmanlı padişahları “Allah’ın yeryüzünde gölgesiydiler, dindar ve kutsal kişilerdi ve ülkeyi de İslâm Hukukuyla – Kuran Hükümleriyle” idare ediyorlardı, o halde,

  1. Kuran Hükümlerinin çoğunu ve bilhassa Allah’ın emri olan “İslâm’ı insanlık alemine açıklayın – tanıtın – anlatın – dinime yardım edin emrini” padişahlar neden yerine getirmediler? (Saf Sûresi – Âyet 14:Ey inananlar Allah’ın yardımcıları olun. Nitekim İsa da havarilerine; “Allah yolunda, benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler “Allah yolunun yardımcıları biziz” dediler.Muhammed Sûresi –Âyet 7; “Ey inananlar, eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.” Haşr Sûresi – Âyet 8: Allah’ın lütuf ve rızasını arayanlar; Allah’a ve elçisine yardım edenler, işte doğru olanlar onlardır.)
  2. Osmanlılar, Kuran’ın Türklerin ana dili “Türkçeye” tercüme edilmesini, matbaada basılmasını ve kolayca ulaşımını neden yasakladılar?
  3. Osmanlılar neden Türkleri, Kuran’ göre hiç affı olmayan şirk batağına düşürdüler? İslâm’da zinhar “kula kulluk yokken”, neden Türkleri “kulları” yaptılar?
  4. Osmanlılar Türklere, tamamen yabancı bir dil olan Arapçayı ve de “Kadim – Medeni Türk Yasaları ve Kültürüyle” asla bağdaşmayan – Emevi Arap adetlerini neden Türklere din diye dayattılar ve neden Türklerin dilini, milli bilincini, edebiyatını ve  sanatını  körelttiler?
  5. Osmanlılar neden Kuran’da olmayan haramlar ve cezalar icat edip, bunları Müslüman Türklere zorla dayattılar? (Nahl Sûresi – Âyet 116: “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden dolayı “şu helâldir, şu haramdır” demeyin; sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar (kurtuluşa eremezler)”
  6. Osmanlılar, ruhban sınıf eliyle saptırılmış, Allah’ın açıkça kabul etmediği dinleri neden destekleyip, o dinlerin güçlenmelerini ve yayılmalarını sağladılar? Osmanlılar, Grek ve Ermeni patriklerin, papazların – metropolitlerin insanları kandırmalarına, suiistimal etmelerine, fitne ve fesat çıkarmalarına ve de İslam Dinine düşmanlık etmelerine neden izin verdiler?
  7. İslâm Dinini ayakta tutan temel direklerden biri olan “kul hakkına  ve adalete saygıyı” neden Osmanlılar gözetmediler?
  8. Osmanlılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun/Devletin kurucusu, asıl sahibi olan, hatta emeğiyle, kanı ve canıyla devleti besleyen – ayakta tutan, velinimetleri Türklerin kul haklarına neden riayet etmediler – kendi vatanlarında onlara neden insanca yaşam hakkı tanımadılar? Ve Osmanlılar, neden Türkleri devlet yönetiminden tamamen uzaklaştırdılar? Ayrıca neden Osmanlılar Müslüman Anadolu Türk Devletlerine düşmanlık besleyerek, onlara sürekli saldırarak, onları bir bir yok ettiler?
  9. Allah’ın Kuran’da “Bunlar benim düşmanımdır – hatta bunlar pisliktir” diye açıkça belirttiği “Allah’ı, Kuran’ı ve Hz. Muhammed’i oldum olası kabul etmeyen, hatta İslâm’ı Muhammed uydurdu, o bir sahtekârdır… diyebilen kişileri Osmanlılar, neden “eşleri, akrabaları – danışmanları- hocaları, oda arkadaşları (nedimleri), sırdaşları, sadrazamları, ordu komutanları, bölge yöneticileri – voyvodalar vs…” yaptılar??? Osmanlılar, yabancıları, gayrimüslim devşirmeleri neden devletin en üst makamlarına getirerek, divanı, sarayı, haremi ve orduyu yabancı gayrimüslimlerle doldurdular ???
  10. Kuran’a göre bir peygamber olan İsa’nın “Orijinal Allah Öğretisini” saptıran ve sadece bir insan olan İsa’yı “tanrı” yapan Grek patriklere Osmanlılar neden büyük değer verip, her açıdan onları desteklediler ve neden onlara geniş yetki ve güç bahşettiler? Ve neden bu gayrimüslim yabancılara cömert ihsanlarda bulunarak, geniş özgürlükler ve Türk kanıyla sulanmış değerli topraklar verdiler? Böylece yabancı kökenli gayrimüslimlerin her açıdan güçlenmelerini, zenginleşmelerini sağlayıp, Müslüman Türklerin mal ve canlarına musallat olmalarına, nihayetinde Türk topraklarına göz dikmelerine, saldırmalarına ve gasp etmelerine neden oldular???
  11. Ayrıca 2. Mehmet’in resmileştirdiği/yasallaştırdığı devşirme usulü, İslâm’da hiç affı olmayan ikinci büyük günah olan kul hakkı ihlâline” girmesine rağmen Osmanlılar, neden gayrimüslim oğlanları zorla toplayarak (devşirme usulü), onları rızaları dışında çeşitli hizmetlerde kullandılar? Kuran’a göre bir insana “kendi rızası dışında, zorla yaptırılan her muamele” kul hakkı ihlâli ve zulümdür; bunu yapan da zorba ve zalimdir. Allah da zorba ve zalimlerin düşmanıdır. (iki + iki = dörttür.) (Osmanlılar, Hıristiyan ailelerin 12 – 18 yaş grubu oğlan evlâtlarını, genellikle zorla ailelerinden koparıp, toplamışlar ve yakışıklı – düzgün yapılı – gösterişli olanları sarayda padişahın, ya da şehzadelerin özel hizmetinde; gürbüz, güçlü – kuvvetlileri ordu hizmetinde, diğerlerini de çeşitli hizmetlerde kullanmışlardır!) 

İSLÂM DİNİNE YAPILAN EN BÜYÜK HAKSIZLIK: GREKLERCE ORİJİNAL HZ. İSA ÖĞRETİSİNDEN SAPTIRILARAK, “PEYGAMBER İSA’NIN TANRI YAPILDIĞI – ÜÇLÜ TESLİS İNANCINI DAYATAN” ORTODOKS HIRİSTİYANLIĞIN, “HOŞGÖRÜ MASKESİ ALTINDAOSMANLILARCA DESTEKLENMESİ VE YAYILMASININ SAĞLANMASI!!!

Evet Türkiye’de tarih kitaplarında – tarih belgesellerinde – dizilerde vs… Osmanlıların “gayrimüslimlere karşı nasıl engin hoşgörü ve anlayış gösterdikleri ve onları ibadet ve yaşamlarında nasıl özgür bıraktıkları” sürekli vurgulanır durur! Evet aslında bu tespit tamamen doğrudur; Osmanlıların yabancı gayrimüslimlere karşı “engin hoşgörü gösterdikleri” tarihi bir gerçektir! Ancak burada sorulması gereken iki soru vardır? 1.) Hoşgörü perdesinin ardında gizlenen gerçek nedir? Kuran’da Yüce Allah, “Tek Yaratıcı ve Tanrı Olarak Allah’ı, Allah’ın İndirdiği İlâhi Vahiy Kitabı Kuran’ı ve peygamberi-elçisi olarak seçtiği Hz. Muhammedi” tanımayan, kabul etmeyen, hatta yalanlayan, sapmış kişileri “Allah düşmanları” olarak ilân etmiştir.  O halde padişahların bu kimselere “hoş görü göstermeleri, hatta onları başa tacı edip, her açıdan desteklemeleri, onlara özgürlük ve ayrıcalıklar tanımları”,  “hoşgörü” ile açıklanabilir mi? Allah’ın “bunlar BENİM düşmanımdır” diye açıkça bildirdiklerine padişahlar, nasıl hoşgörü gösterebilirler, ne hadlerine!!! 2.) Bir de Osmanlılar madem bu kadar hoşgörülüydüler de Müslüman Türklere neden hiç hoş görü göstermediler? Neden Türklere din adına baskı uygulayarak, namaz ve oruç ibadetlerini zorla dayattılar, hatta yapmayanlara neden ağır cezalar uyguladılar? Ayrıca Kuran dışı uygulamalar sergileyen Osmanlıların boyunduruğu altında girmek istemeyen, hatta mevcut haksızlıklara isyan eden bazı Türk Toplumlarını Osmanlılar neden “din dışı ilân ederek, onları rafizi – kızılbaş vs…” diye aşağıladılar, dışladılar ve her vesileyle onları yok etmeye çalıştılar? Oysaki İslâm’da baskı, zorlama ve zulme kesinlikle onay yoktur; hatta bir insana zorla yaptırılan her şey, hem hiç affı olmayan büyük bir günahtır – yani “kul hakkı ihlâlidir”, hem de açık bir zulümdür. Kuran’da Yüce Allah, hak ve hukuk tanımaz zorba ve zalimi lânetlemekte ve Müslümanlara bunlarla savaşın emrini vermektedir. Âl-i İmrân Sûresi – Âyet 57: “Allah, zalimleri sevmez.” 

      Şimdi bu konuyla ilgili Âyetlerden örnekler vermek istiyoruz:

  • Hûd Sûresi – Ayet 17: “Topluluklardan kim Kuran’ı inkâr ederse, onun yeri ateştir. Muhakkak ki Kuran, Rabbinden gelen gerçektir.
  • Furkan Sûresi – Âyet 52: “Kafirlere (Allah, Kuran ve peygamber tanımazlara – Müslüman olmayan – dinsizlere) boyun eğme ve bu KURAN ile onlara karşı büyük cihat et.”
  • Maide Sûresi – Âyet 73: “Tanrı üçün üçüncüsüdür diyenler elbette kafir olmuşlardır. Yalnız Tek Bir Tanrı vardır, başka tanrı yoktur.” (Osmanlı padişahları büyük papazlar ve patriklerce uydurulmuş Teslis (Üçlü) inancını desteklemişlerdir; yani Üçlü Tanrı İnancı: 1.) Tanrı Baba – 2.) Oğlu Tanrı İsa ve 3.) Kutsal Ruh. {Trinity Doctrine – Greek Orthodoxy.} Oysa ki Kuran’ın tebliğ ettiği İslâm’ göre Tek Bir Tanrı vardır ve Onun adı Allah’tır)
  • Mücadele Sûresi – Âyet 20: “Allah’a ve elçisine düşman olanlar, işte onlar en alçaklar arasındadır”.
  • Nisa Sûresi – Âyet 101: “Muhakkak ki kâfirler, sizin açık düşmanınızdır.
  • Bakara Sûresi – Âyet 98: “Allah, inkâr edenlerin düşmanıdır.”
  • Hûd Sûresi – Âyet 14: “Bilin ki Kuran Allah’ın bilgisiyle indirilmiştir ve Allah’tan başka Tanrı yoktur. Nasıl, artık Müslüman oldunuz mu?”
  • Tevbe Sûres, – Âyet 33: “Allah elçisi Muhammed’i hidayetle (doğrulukla) ve hak dini ile gönderdi. Allah’a ortak koşanlar hoşlanmasa da elçi, hak dini İslâm’ı bütün dinlerin üstüne çıkarsın.
  • Âl-i İmrân Sûresi – Âyet 19: “ALLAH KATINDA DİN, İSLÂMDIR.”
  • Âl-i İmrân Sûresi – Âyet 85: “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki, o din ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.
  • Cin Sûresi – Âyet 14: “ KİMLER MÜSLÜMAN OLURSA, İŞTE ONLAR DOĞRU YOLU BULMUŞTUR.”
  • Âl-i İmran Sûresi – Âyetler 51 – 53: “(İsa peygamber konuşuyor) “Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir: Allah’a kulluk edin, doğru yol budur. İsa, onlarda inkârı sezince “Allah yolunda bana kimler yardımcı olacak” dedi. Havariler İsa’ya, “Biz Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah’a inandık, şahit ol, biz Müslümanlarız” dediler.
  • Hac Sûresi – Âyet 78: “Allah bu Kuran’dan önceki Kitaplarda da, bu  Kuran’da  da  size MÜSLÜMANLAR  adını verdi.”
  • Maide Sûresi – Âyet 51: “Ey inanlar, Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Sizden kim onları kendine dost edinirse, o onlardandır. Şüphesiz Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.
  • Tevbe Sûresi – Âyet 30: “ “Yahudiler “Üzeyir, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar “İsa, Allah’ın oğludur” dediler. Bu onların ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir. Sözlerini önceden inkâr etmiş olan müşriklerin (Allah’ın Birliğine – Tek Tanrı olduğuna inanmayanların) sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıldan haktan (doğrudan) batıla (yalana) çeviriyorlar.”
  • Maide Sûresi – Âyet 45: “Kim Allah’ın indirdiği ile (Kuran ile) hükmetmezse, işte zalimler onlardır.” (Ne yazık ki Osmanlılar, Allah’ın indirdiği Kuran ile hükmetmemişlerdir!)
  • Tevbe SÛresi – Âyet 28: “Ey inananlar, Allah’a ortak koşanlar pisliktir.” (Yani Allah’ın Birliğine – Tek Tanrı olduğuna inanmayanlar, Onun yanına başka yedek ilâhlar icat edip, koyanlar… Örneğin Allah’ın elçisini “tanrı” yapanlar gibi!)
  • Nisa Sûresi – Âyet 48: “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah islemiştir.”

Görüldüğü üzere bu kadar Âyet, Osmanlılar ile ilgili tarihi gerçekleri ortaya koymak için kanaatimizce yeterlidir.  Yüce Allah Kuran’da uyarı ve emirlerini açıkça bildirmiştir; dinlerden sadece ve sadece İslam Dinine razı olduğunu açıkça belirtmiştir. Kendisinin “Tek Tanrı” olduğuna, Vahiy Kitabı Kuran’a inanmayanlara ve yarattıklarını “tanrı” edinenlere “pislik” demiştir. O halde Kuran’ı esas alan biri için en doğru din İslâm’dır; Hz. Adem’den  başlayarak, Hz. İbrahim’den, Nuh’tan, İsa’dan, Muhammed’e kadar pek çok peygambere bildirilen “Allah Mesajlarının, Uyarı ve Emirlerinin” değişmediği, ancak Kuran öncesinde ruhban sınıfının bunları değiştirip, Allah hükümlerini saptırdıkları ve insanları Allah’ın dosdoğru yolundan çevirip, yanlış yönlendirdikleri bildirilmiştir. Peki “Allah’ın yeryüzünde gölgesi – İslâm Halifesi” Osmanlı padişahları bu Âyetleri bilmiyorlar mıydı? Koca koca kavuklu şeyhülislâmlar, koskoca ulema sınıfı, müderrisler (medrese hocaları – günümüzün öğretim üyeleri) hacılar – hocalar, şeyhler vs… Kuran hükümlerini bilmiyorlar mıydı? O halde bunlar, Ruhban sınıfın saptırdığı gerçekleri neden açıklamamışlardır? Söz konusu yanlışları ve icat edilen hurafeleri belirtip, Kuran gerçeklerini tüm Osmanlı tebaasına açıklamak bunların asli görevleri değil miydi? Ancak onların Allah’ın dinine yardım etme, İslâm’ı tanıtma  ve açıklama gibi bir niyetleri ve çabaları yoktu; çünkü onlar Allah’tan değil,  Osmanlı padişahları ve hanedanından korkuyorlardı!!!

O halde Allah’ın Tek Tanrı olduğunu kabul etmeyen ve resmen Allah’a ortak koşan, Kuran’ı ve peygamber Muhammed’i tanımayanları Osmanlı padişahlarının “hoş görü maskesi altında” desteklemeleri, onlara zengin ihsanlarda bulunmaları, değerli Türk Topraklar bahşetmeleri, yüksek onur ve payeler vermeleri neyin nesiydi? Gerçek Osmanlı Tarihini bilinler bu duruma hiç  şaşırmayacaklardır: Çünkü aslında Orhan Gazi’nin üç Grek Ortodoks Hıristiyan eşlerinden itibaren Osmanlı hanedanı hep yabancı gayrimüslim analardan doğmuştu; onarlın yabancı soydan gelen yakın akrabalarından – öğretmenlerden – danışmanlardan Türklük ve İslâm KarşıtıHıristiyan telkinler alarak, Hıristiyanları ve Yahudileri koruyup, kollamak üzere eğitilmiş ve yetiştirilmişlerdi.

Onun içindir ki padişahların “Türk dilini ve kültürünü korumak ve yaymak gibi bir çabaları hiç olmamıştır; onun içindir ki padişahların “Kuran’ın tebliğ ettiği İslâmi tanıtma – anlatma ve yayma gibi bir çabaları” hiç olmamıştır; onlar İslâm’ı,   Müslüman Türklere ve diğer Müslüman milletlere karşı, “sadece bir vitrin – siyasi bir araç olarak” gayet ustaca ve başarıyla kullanmışlar, böylece bundan nemalanarak, yüzyıllarca saltanat sürmüşlerdir… Osmanlı devrinde kazananlar Osmanlı padişahları, Osmanlı hanedanı, yabancı kökenli cariyeler – eşler – valideler, akrabalar, nedimler, devşirme yöneticiler, patrikler, Grek – Ermeni – Sırp – Arap – Yahudi halklar, yani gayrimüslim tebaa, Avrupalı soydaşları ve dindaşları olmuştur; kaybedenler ise maalesef hep Türkler olmuştur… Osmanlı dönemini,  1938 sonrası siyasi kişiler ve olaylarla kıyaslayarak değerlendirirsek, her şeyi çok daha iyi anlamış ve analiz etmiş oluruz. Bu bağlamda Tarih İlmi geçmişten günümüze köprü kuran, günümüz olaylarını ve kişilerini aydınlatan, günümüzü doğru anlamamızı ve geleceğimizi isabetli planlamamızı sağlayan muazzam bir ışıktır; işte bize MİLLİ HAFIZAMIZI kazandıracak olan da, Tarih İlminin bu Muazzam Işığıdır.

Yüce Allah’ın Türk Milletine mucizevi bir lütfu olan Büyük Atatürk olmasaydı ve O Tarihi Büyük Kahraman gençliğini, geleceğini, çok sevdiği askeri mesleğini, hatta canını dahi ortaya koyarak, her türlü tehlike ve fedakârlığı göz alıp, Türk Milletine önderlik etmeseydi, iç ve dıştaki azılı düşmanlara rağmen “Kurtuluş Savaşını” gerçekleştirmeseydi ve tarihe damgasını vuran  üstün zaferler kazanıp, T.C. DEVLETİNİ kurmasaydı, bugün Türk Milletinin ne Milli Türk Kimliği,  ne Türk Bayrağı, ne onuru – ne şerefi, ne dini, ne geleceği, ne de bir vatanı olmayacaktı.  Bu mutlak hayati gerçeği Türklerin, hiçbir zaman akıllarından çıkarmamalarını içtenlikle diliyorum.

Unutmayalım ki Türkler, Büyük Atatürk’ü Yüce Allah’a, geri kalan tüm değerlerini ve bu güzel VATANI Büyük Atatürk’e borçludurlar. O Büyük İnsanın her birimizin üzerinde ödenemez ölçüde büyük KUL HAKLARI vardırO halde özüyle İNSAN olan, hele ki TÜRK olan ve de Kuran’ın tanıttığı bir MÜSLÜMAN olan her TC Devleti Vatandaşı, karanlıklarda – biçare bırakılan Türk Milletinin üzerine bir GÜNEŞ gibi doğan, milletine umut olan, yaşam ve kurtuluş azmi aşılayan,  milletinin yaralarını saran, onu zifir karanlıklardan çekip çıkaran, padişahlara ve devşirme yöneticilere kul – köle olmaktan, yani hiç affı olmayan şirk günahından kurtaran BÜYÜK ATATÜRK’Ü her zaman en derin sevgi, saygı ve minnet duygularıyla anmalıdır.  Bunun aksi zaten düşünülemez bile! Tüm dünya milletleri bile Onu hayranlık ve saygıyla anmaktadırlar.

Büyük Atatürk bizleri dikkatle ve altını çizerek uyarmıştır; “Türk Milletinin başına gelen her felâket ve belâ DİN KİSVESİ ALTINDA– DİN MASKESİYLE gelmiştir.”  Bu uyarı kulaklarımıza küpe olmalıdır.  İyi bilelim ki BÜYÜK ATATÜRK’ÜN DEĞERLİ DÜŞÜNCELERİ, LAİKLİK BAŞTA OLMAK ÜZERE, TÜM İLKELERİ VE DE KURMUŞ OLDUĞU KUTLU CUMHURİYETİMİZ, KURAN’IN TEBLİĞ ETTİĞİ GERÇEK İSLÂM ile mükemmel bir uyum içindedir. Zaten aklın ve gerçeğin yolu birdir. O halde “Türk Milli Varlığımızı” korumak azminde olan samimi – vatansever Atatürkçüler olarak bizler, Türk Milletine Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslâm’ı tanıtmak ve anlatmak zorundayız. Milletinin temel inanç ve değerlerinden kopuk, bunlara saygı göstermeyen bir aydın, “gerçek bir aydın olamadığı” gibi, Atatürkçü ve vatansever de olamaz.

      Şu hususu çok iyi bilmemiz gerekir ki, her kim ki Atatürk’e düşmandır, o kişi aslında “Türk Milletine ve Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslâm’a” düşmandır. Paha biçilmez altın ve elmas  madenleri gibi, Büyük Atatürk’ümüzün de o eşsiz değeri, her geçen gün artmaktadır… Binlerce yıl geçse de, pek çoklarının adları silinip gitse de, kanaatimizce ATATÜRKÜMÜZÜN kutlu adı hep yaşacak, hep hayranlıkla ve saygıyla  anılacaktır… İki Eşsiz Türk BüyüğümüzünKURAN İLE TAMAMEN UYUMLU hayat rehberi niteliğinde sözleriyle yazımı tamamlıyorum; Büyük Türk İslâm Âlimi Hacı Bektaş Veli Hz.’nin sözleri;  “İlimden   gidilmeyen  yolun  sonu   karanlıktır”.    BÜYÜK ATATÜRKÜMÜZÜN   SÖZLERİ;  “HAYATTA  EN  HAKİKİ (EN GERÇEK)   YOL   GÖSTERİCİ  İLİMDİR.”

ATATÜRK GİBİ DÜŞÜNELİM…

Kutlu Vatan Aşkını Yüreklerinde Yaşatanlara İçten Selâmlarımla…

Kaynaklar

 [1] Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2002, s. 161.
[2] Kuran’a göre bir Müslüman’ın özellikleri şunlardır; her şeyden önce Allah, kılık kıyafete – görünüşe ve göstermelik ibadetlere değer vermediğini, hatta kalben inanmadan – gösteriş amaçlı ibadet edenleri –  iki yüzlüleri lânetlediğini bildirmiştir: Bu bağlamda bir Müslüman önce “güzel ahlâk” sahibi olmalıdır, güzel ahlâkın temel özellikleri özetle şöyle ifade edilebilir; “her zaman – her yerde ve herkese karşı  dosdoğru – dürüst bir insan olmak, aynı zamanda her zaman dürüst insanların yanında yer almak;   namuslu – vicdanlı  ve adaletli  olmak;  güvenilir olmak ve her ne pahasına olursa olsun verdiği  sözü yerine getirmek;  paylaşımcı  ve cömert olmak ve her yerde ve her vesile ile  iyilikler  ve güzellikler üretmektir.”  Ayrıca tabi ki bir Müslüman sadece ve sadece Allah’a kulluk etmeli, sadece ve sadece Allah’tan çekinip – korkmalı, sadece ve sadece  Allah’ın huzurunda eğilmeli ve her ne pahasına olursa olsun sadece ve sadece Allah’ın emirlerini  yerine getirmelidir. İŞTE KURAN’DA BELİRTİLEN “ÖRNEK MÜSLÜMAN”, BU KARAKTER DE BİR İNSANDIR.
[3] Kuran’da “Dinde zorlama yoktur” (Bakara – Âyet 256) âyeti açıkça yer almasına rağmen Osmanlılar,  2. Mehmet’ten  (Fatih) itibaren dinin bekçiliğine ve yargıçlığına soyunmuşlar ve 2. Mehmet ferman çıkartarak namazı ve orucu Türklere zorla dayatmış, hatta namaz kılmayan – oruç tutmayan Türklere ağır ve aşağılayıcı cezalar uygulanmasını istemiştir; örneğin oruç tutmayan  kişiyi “iğrenç – nefret uyandıran kişi ilân edilerek ve  boynuna tahta boyunduruk takılarak  sokak sokak teşhir etme” cezası,  ya da namaz kılmayanları falakaya yatırma cezası veya para cezaları öngörülmüştür!  O. Özel – M. Öz, Söğüt’ten İstanbul’a, İmge Kitabevi, Ankara, 2002, s. 404.    Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2002, s. 100, 156, 167.

Oysaki Nahl Sûresi – Âyet 116’da Yüce Allah diyor kiDillerinizin yalan yere nitelendirmesinden dolayı “şu helâldir, şu haramdır” demeyin;  sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar.”  (Yani Kuran, Allah adına yalan uyduranlar, asla kurtuluşa eremezler diyor. Düşündürücüdür ki 2. Mehmet başta olmak üzere, padişahların ekseriyeti, yataklarında huzur ve sükunet  içinde can verememişlerdir; bunlar son derece ağrılı ve acılı  hastalıkların pençesinde kalmış, aylarca – yıllarca dayanılmaz acılar içinde kıvranarak ancak son nefeslerini  verebilmişlerdir…)

[4] Kadim Türklerde toplum bireylerinin görüşlerine değer veren adil devlet yönetimine hayran kalan ve bunu eserlerinde vurgulayanların başında Tunuslu Hukukçu – Yargıç – Ünlü İslâm Bilgini İbni Haldun (1332 – 1406) gelmektedir. O, konumuzla ilgili özetle şu hususların altını çizmiştir; “Orta Asya Türklerinin, siyasal yapılarındaki  meşveret (danışma) meclisi, eşitlikçi ve adaletli kurultay geleneği ve de Alplik – Yiğitlik özelliği yüzyıllar boyunca süregelmiştir.  Türkler yüzyıllar süren bu uğraşılarında, eşitlikçi ve adaletli (demokratik) devlet yönetim geleneklerini gittikleri topraklara da taşımışlardır. Osmanlı öncesi Türk Hükümdarları ve Beylerinde aç gözlülük ve haset yoktu; onlar kendi şahıslarına mal biriktirmezlerdi ve servet genelde devlete aitti.  İslâm’ın “yiğitlik – dürüstlük – eşitlik ve yardımlaşamaya” dayanan  ilk saf kuruluş geleneklerini şiddet ve kanla bastırarak, bozan  Emevi Araplarına karşın Türkler, İslâm’a uyumlu kadim devlet gelenekleriyle  İslâm’a taze kan taşımışlardır…”   (Ümit Hassan, İbni Haldun’ın Metodu ve Siyaset Teorisi, Sevinç Matbaası, Ankara, 1977, s. 78, 186.)

Avrupalı pek çok gezgin de Türkler için, dünyanın en demokrat toplumu demiştir. Gaston Richard adlı bir İngiliz gezgin “Türklerde eşitlik, dayanışma ve paylaşım, insani olgunlukta son derecesini bulmuştur” diye ifade etmiştir. (Ziya Gökalp, Türk Uygarlığı Tarihi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1991, s. 131.)

{Bu konuyla ilgili verebileceğimiz, sayfalar dolusu  daha  pek çok örnek vardır, ancak bu makaledeki kısıtlı sayfalar bunun için müsait değildir}.

[5]Osmanlı seçkinleri, Türk Köylüleri “eşek Türkler” diye aşağılarlardıAnadolu’da yaşayan Türk Köylülerini “taşralı, kaba- saba, idraksız (akılsız)” diyerek küçümserlerdi. Yakın zamana kadar Türk Milletinin adı bile yoktu! Tanzimatçılar Türklere “sen yalnız Osmanlısın, sakın başka milletlere özenip bir ad isteme, yoksa imparatorluğun yıkılmasına neden olursun” demişlerdi! Güçsüz Türk, yurdumu yitiririm korkusuyla “Vallahi Ben Türk Değilim, Osmanlıyım – Müslüman’ım” demeye zorlanmıştı.Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İnkılâp Kitapevi, İstanbul, 1997, s. 42.

Türkler, kültürlü kimselerce dışlanmış, güzel konuşan kişilerin söyleyişlerinde aşağılanmıştır! Osmanlı devrinde Türklere “kötü soylu – idraksız (akılsız)” denilerek, Türkler ve dilleri Türkçe  hor görülmüştür.” Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, Ankara 2002, s. 70.

[6] Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, Ankara 2002, s. 161.
[7] Gazi Mustafa kemal Atatürk, Nutuk – Söylev Cilt 1, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1999, s. 15, 17.