LOZAN DELİNMEKTEDİR! KİMMİŞ EKÜMENİK ???

AZİZ VATANIMIZ İÇİN TEHLİKE ÇANLARI ÇALIYOR; TARİH, AYNI OSMANLILARIN SON YÜZYILLARI GİBİ TEKRAR EDİYOR!


Güzide Filiz Tuzcu
Tarih Bilimci

TÜRK MİLLETİNİN KURTULUŞ ZAFER TACI VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TEMEL KURULUŞ BELGESİ LOZAN DELİNMEKTEDİR! KİMMİŞ EKÜMENİK ???

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nde bunca yüksek okullar ve üniversiteler varken, ve bunların “Tarih Bölümleri ve Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüleri” varken ve de bu bilim kurumlarında binlerce öğretim üyesi görev almışken, “Türklerin güvenliği ve vatanlarının toprak bütünlüğünü yakından ilgilendiren LOZAN Andlaşmsı maddelerinin gizlenmesi, hatta “ekümenik” gibi Hıristiyan azınlık lehine yalan ve yanlış haberlerin gündeme getirilerek göz göre göre LOZAN’ın delinmesi karşısında bunların tümünün ölüm sessizliğine bürünmüş olmaları kesinlikle kabul edilemez ve affedilemez bir suçtur! Tarihten günümüze bu vahim durumun bir örneğini, başka bir millette görmek kesinlikle mümkün değildir! Aziz Türk Milleti, söz konusu bu kurumların ve buralarda görev alanların, görev suistimallerini, “bilime ve tarihe olan söz konusu bu ihanetlerini hiçbir zaman unutmayacak ve affetmeyecektir.

Ayrıca ülkeyi yönetmeye istekli olan siyasilerin ve devlette en yüksek makamlara dek gelen devlet adamlarının, tarih bilincinden, vatanın hak ve hukukunu korumaktan yoksun oluşlarını” ve böylece Türk düşmanlarının ekmeğine, halk deyimiyle “yağ, bal ve kaymak sürmelerini” de affetmeyecektir. Ki Osmanlı devrinde de İslâm Hukuku ve Türk Yasaları sürekli delinerek, ruhban sınıfına (AS: Ulema’ya) ve gayrimüslim azınlıklara olağanüstü özgürlükler, imtiyazlar ve ayrıcalıklar verilmiş; azınlıkların kendi dil ve dinlerini yaymalarına, dış güçlerle devlet aleyhine işbirliği yapmalarına, Türkler aleyhine yıkıcı ve bölücü faaliyetlerde bulunmalarına ve Türk topraklarını gasp etmelerine hep göz yumulmuştur. Böylece koskoca Osmanlı İmparatorluğunun temelleri çökertilerek, parçalanmış ve kaçınılmaz bir son – bir yok oluş gerçekleşmiştir.

Büyük Atatürk devrinde (1923 – 38) hiç sesi soluğu çıkmayan, söz verdiği  üzere tümüyle Türk Yasalarına harfiyen uyarak, uslu uslu oturan ve yalnızca Hıristiyan azınlıklara din hizmeti vererek, görev sınırını oldukça iyi bilen İstanbul Grek (Rum) Patrikhanesi ve başındaki zat, günümüzde –aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi– yine meydanı boş ve elverişli bularak, keyfince konuşup, davranmaya başlamıştır! Bir başka deyişle İstanbul (Fener) Grek Patriği Barthelomos, Osmanlı devrinde yaşamış olan meslektaşlarının izinden giderek, Batılı emperyalist devlet liderlerinden ve ülke içinde kimi siyasilerden aldığı destekle fırsatları, Türkler aleyhine oldukça iyi değerlendirmektedir! Şöyle ki; adı geçen Patrik, istediği gibi demeçler vermekte, törenler düzenlemekte ve hiçbir hukuksal – yasal hakkı olmadığı halde kendisini “Ekümenik” ilân etmektedir! Öyle ki; Barthelomos, CBS Kanalının, 17 Aralık 2009 tarihli “60 Minutues” TV programında, ünlü TV habercisi Bob Simon’a özetle şunları söylemiştir:

  • Türkiye’de biz Ortodoks Hıristiyanlar kendimizi 2. sınıf vatandaşlar olarak, ben de kendimi haça çivilerle gerilmiş (crucified) gibi hissetmekteyim. İstediğimiz gibi yaşama zevkinden yoksun bırakılmaktayız..” vs…

Gerçeklerle asla bağdaşmayan, bu inanılmaz sözleri söyleyen zat, aynı bir kral gibi lüks ve saltanat içinde, özgürce yaşayan, ülkemizde dilediklerini yapabilen bir kişidir. Ancak anlaşılıyor ki bu saltanat ve özgürlük O’na yetmemektedir! O, aynı Osmanlıdaki meslektaşları gibi, “Büyük Grek İdeali (Megali İdea) misyonuyla, “Vatikan papalık modeli” İstanbul topraklarında kendine ait bağımsız bir Grek Hıristiyan Ortodoks Din Devleti kurmayı planlamaktadır!

  • Dikkat çekmek isteriz ki; 1938 sonrasından günümüze, planlı ve sistematik olarak Devletimizin temelleri, hem dıştan, hem de içten olmak üzere –çeşitli cephelerden– bir kez daha saldırılar altındadır…

Hatta Patrik Barthelomos, Patrikhanenin resmi internet sitesinin İngilizce sayfasına “Constantinople Ecumenical Patriacrhate yazdırmaya bile cüret edebilmiştir!

Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir millette, ülkesinde kalmasına lütfen izin verdiği Hıristiyan bir din kurumu liderinin “yaşadığı ülke aleyhine bu denli rahat, başına buyruk ve pervasız konuşup, hareket edebildiği” bir başka ülke örneği yoktur. (Çünkü bu sözde din kurumu, yüzyıllarca Türklerin aleyhine çalışmıştır ve her zaman Türk düşmanlarıyla işbirliği içinde olmuştur; Kurtuluş Savaşı sürecinde de Türklere yapmadığı düşmanlık ve zulüm kalmamıştır! Grek din adamları, İstanbul ve Anadolu’da bulunan kiliseleri Grek askerlerinin ve çetelerinin buluşma merkezleri ve onlara silah ve cephane sağlayan depolara çevirerek, tüm Türk düşmanlarını maddi ve manevi olarak, azami ölçüde desteklemiştir… Büyük Atatürk Nutuk’ta bu kurumu “fesat yuvası” diye tanımlamış ve bunu kanıtlayan resmi belgeleri sunmuştur.) Ancak Patrik efendiye hemen anımsatalım ki; burası artık Osmanlı Devleti değildir, Grek azınlıkların diledikleri gibi at koşturdukları, o peri masalı gibi tatlı ve saltanat dolu yıllar bitmiştir; Osmanlı Devleti ve padişahları tarihin çok derinliklerine gömülmüştür.

Bu aziz ve kutsal Anadolu toprakları, yani Türklerin binlerce yıllık Kadim Ana Vatanları, 1923’den başlayarak Büyük Atatürk’ün olağanüstü emeklerle, kanla ve canla kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmuştur. Bunun için Aziz Türk Milleti, LOZAN ANDLAŞMASI maddelerinin, ANAYASA’MIZIN ve TÜRK YASALARIMIZIN delinmesine asla izin vermeyecektir.

BÜYÜK ATATÜRK’ün  BİLİNÇLİ ULUSAL SİYASETİ ve KARARLI DİREKTİFLERİ SAYESİNDE İMZALANAN ULUSLARARASI LOZAN ANDLAŞMAMIZA ve TÜRK ANAYASIMIZA tümüyle aykırı olarak, İstanbul Grek Patrikhanesi’nin İngilizce resmi internet sitesinde: İstanbul’umuza “Konstantinople” diyebilmek ve yalnızca din hizmetleriyle ilgilenmesi gereken sade bir Türk Kurumu olan, azınlık Hıristiyan vatandaşlarımıza din hizmetleri vermesi koşuluyla İstanbul’da kalmasına izin verilen Patrikhaneye  “Ekümenik” diyebilmek, hiç kimsenin ama hiç kimsenin haddi değildir!

AŞAĞIDA GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ PATRİKHANENİN İNGİLİZCE İNTERNET SİTESİNDE “KONSTANTİNOPOLİS EKÜMENİK PATRİKHANESİ” YAZMAKTADIR!!!  BU ASLA KABUL EDİLEMEZ; TÜRK MİLLETİNE HİZMETLE GÖREVLİ – TAM BAĞIMSIZ ve TARAFSIZ T.C. DEVLETİ SAVCILARI, KANIMIZCA DERHAL HAREKETE GEÇMELİDİR.

(Önemli Not: Avrupa Birliği Türkiye İlerleme Raporlarının İngilizce ve Fransızca özgün metinlerinde “Greek Ecumenical Patriarchate” yazmakla birlikte, raporların Türkçe tercümelerinde nedense “Ekümenik” yazmamaktadır!!! Greklerin ve dış güçlerin planı – Osmanlıda olduğu gibi- Türk Milletini uyandırmadan, gerçeklerden haberdar etmeden, derinden  ve gizli gitme taktiğidir… İşin daha da vahim noktası şudur ki; Doktora Tezimde bu raporların orijinalinden bahsetmem yasaklanmıştı!)
****

İSTANBUL (FENER) GREK PATRİKHANESİ’nin KISA TARİHÇESİ

1453’te Osmanlıların, “Ortodoks Grek Kilisesini” baskı altına alacakları beklenirken, Sırp Kralı Bronkoviç’in kızı Mara Despina’dan doğma oğlu 2. Mehmet (Fatih) Hıristiyanları desteklemeyi tercih etmiştir. (Yabancı tarih kaynakları, Orhan’ın üç Grek eşinden biri olan Teodora gibi fanatik bir Hıristiyan olan bu kadının da, adının değiştirilmesine bile izin vermediğini ve hem kocası 2. Murat devrinde ve özellikle de oğlu 2.Mehmet’in saltanat devrinde devlet yönetiminde ve dış ilişkilerde – diplomaside son derece etkili, sözü geçen, her dediğini oğlu 2. Mehmet’e mutlaka yaptırtan, patrikleri bile bizzat seçen ve destekleyen, hatta tıpkı bir kraliçe gibi hüküm süren, güçlü bir Hıristiyan kadın olduğunu vurgulamışlardır… Hatta 2. Mehmet, anasına geniş topraklar ve gelirlerini bağışlamak üzere, kendi el yazısıyla yazmış olduğu bir fermanında anasını, “Hıristiyan kadınların en yücesi benim anam Mara Despina diye onu övmüştür. Konuyla ilgili bilgi almak isteyenler için çeşitli yansız kaynaklar vardır: İlk akla gelen, Alman tarihçi Franz Babinger’in kapsamlı 2. Mehmed araştırmasının ürünü “Mehmed the Conqueror and His Time” adlı tarihi kaynaktır, Princeton Univ. Press, 1992) Gennadius’u Patrik olarak seçen 2. Mehmet, O’na hem dostluğunu, hem de bütün imtiyazları kapsayan geniş bir yetki alanı sunmuştur! Sultanın bahşettiği geniş yetkilerle Patriklik makamı zenginleşmiş ve güçlenmiştir. Böylece Bizans’ta küçük bir alanda sıkışmış kalmış olan Patriklik makamının etkisi, muazzam bir alana yayılarak, öbür Doğu kiliselerinden üstün bir konuma yükselmiştir! Tüm bu ihsanlara ek olarak Sultan 2. Mehmet, Grek Ortodoks Patriğine tüm Hıristiyanlar üzerinde sivil ve yargısal otoriteye sahip olma yetkisi de vermiştir.” [Kaynak; John Binns, An Introduction to Christian Orthodox Churches, Univ. of Cambridge, 2002, s. 173]

  • Mehmet (Fatih), İstanbul (Fener) Grek Patrikhanesini ihya etmesiyle patrikhane, Antakya, İskenderiye ve Kudüs patrikhaneleriyle teokratik olarak eşit düzeydeyken, padişah 2. Mehmet’ ten aldığı güçle Osmanlı yönetiminin ortağı konumuna sahip olmuş ve bu ayrıcalık onu, öbür patrikhanelerden üstün bir konuma getirmiştir. Grek İstanbul Patrikhanesinin yükselişi ve öbür patrikhanelerden üstün konuma gelmesi, doğrudan doğruya 2. Mehmet’in inisiyatifi ve Greklere bahşettiği olanaklarla gerçekleşmiştir.” [Kaynak: Kemal H. Karpat, Studies on Ottoman Social and Poltical History (Selected Articles and Essays), Koninklijke Brill, Leiden, 2002, 587-9]
  • Mehmet, Grek patrik Gennadius’a “benim onayım ve desteğim seninledir, arzu ettiğin tüm yetkiler ve imtiyazlar senindir.” demiştir. Balkanlardaki kiliselerin kontrolü ellerine geçer geçmez İstanbul Grek patrikhanesi ve Grek din adamları, kendilerinden olmayan milletleri “Helenleştirme” yoluna gitmişlerdir. Böylece Grekler, Balkanlarda bulunan tüm kilise okullarında ortak dil olarak “Grekçeyi” hızla yaygınlaştırmışlardır. İstanbul’da yer alan Grek patrikhanesi, yalnızca Greklerin lideri olmaktan çıkmış, tüm Doğu Hıristiyanlarının lideri konumuna yükseltilmiştir. Oysaki Hıristiyanlığın başlangıcından 1453’e dek, hiçbir Grek patrik bu denli kapsamlı ve geniş yetkilere sahip olamamıştır! Böylece büyük ve geniş topraklara da sahip olan Grek Patrikhanesi, kiliseler ve manastırlar, bu toprakları diledikleri gibi kullanmıştır. Ayrıca Osmanlıda Grek din adamları vergiden de bağışık tutulmuştur. 1453’ten – 1464’e (kesintisiz tam on bir yıl) dek patriklik makamında kalan Gennadius, Fenerli zengin Grek Beyleri “Prens – Voyvoda – Beylerbeyi vs..” gibi unvanlarla, Osmanlının Doğu Avrupa ve Balkan topraklarına yönetici olarak tayin etmiştir.” [Kaynak: Charles A. Frazee, The Orthodox Church and Independent Greece 1821-52, Cambridge Univ. Press, Cambridge, 1969, s. 2-7]
  • Grek Patrikhanesi, Osmanlı yönetiminden aldığı özel imtiyazlar sayesinde, her zaman Doğu’nun egemen kilisesi konumunda olmuş ve bu gücünü, hüküm sürdüğü bölgelerdeki insanlar üzerinde eziyet ve baskı aracı olarak kullanmıştır. Türk yönetimi ise (aslında “Türklükten” çıkmış, yabancıların eline geçmiş Osmanlı yönetimi demek daha doğru olur..) bu duruma müdahale etmemiş, bu gidişatı önlemek ve Grek baskısını bertaraf etmek için bir Türk politikası geliştirmemiştir! Grekler, yalnızca Hıristiyanlara değil, Müslümanlara da terör uygulayarak, kendilerine o gücü ve yetkiyi sağlayan Türklere karşı en ağır düzeyde ihanet suçu işlemiştir.” [Kaynak: The Times Newspaper/ October (Ekim) 20, 1821, pg. 2]
  • Osmanlı padişahlarının Grek Ortodoks tebaya tanımış oldukları haklar ve ayrıcalıklar, Grekler tarafından en şiddetli bir biçimde istismar edilmiştir.” [Kaynak: Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern Histoıry, I.B. Tauris and Comp. Ltd., London, 2007, s. 19]
  • Grek patrikhanesinin tümüyle Osmanlılar sayesinde yükselişini ve güçlenmesini gözler önüne seren daha pek çok tarihsel kaynak ve belge vardır, ancak verdiğim örneklerin yeterli olacağı kanısındayım. Burada konumuzu ilgilendiren can alıcı nokta özetle şudur: Gayrimüslim yabancı azınlıkların tümüyle ele geçirdikleri Osmanlı yönetimi, 1. Dünya Savaşı sonrası işgalci ve saldırgan düşman güçlere boyun eğmiş, teslim olmuş ve tümden onların buyruğu altına girmiştir; gerçekte birer idam fermanı niteliğinde olan Mondros Mütarekesi‘nin (30 Ekim 1918) ve Sevres Andlaşmasının (10 Ağustos 1920) imzalanmasıyla Osmanlı İmparatorluğu fiilen son bulmuştur. Ankara TBMM’de Osmanlı padişahlık sistemini ve saltanatını 1 Kasım 1922’de resmen sonlandırmıştır. Böylece Osmanlılar toptan tarihe gömülmüştür.
  • TÜRKLERİN BÜYÜK GURURU ve ŞEREFİ OLAN LOZAN’ı (24 Temmuz 1923) gerçekleştiren Büyük Atatürk, Türk Milleti için yepyeni – tam bağımsız  – parlak ve onurlu bir beyaz sayfa açmıştır; böylece Osmanlıların, kendi keyiflerince yabancılara ve gayrimüslimlere bahşettikleri imtiyazlar, ayrıcalıklar, kapitülasyonlar vs…, ve de tüm asılsız Ermeni ve Grek savları ve ayrıcalıkları bütünüyle sonlandırılmıştır.
  • “LOZAN’da ANKARA, İSTANBUL (FENER) PATRİKHANESİNİN “EKÜMENİK SIFATINI KULLANMAMASI ve ULUSAL NİTELİKTE BİR KURUM OLARAK YALNIZCA HIRİSTİYAN CEMAATİN DİNSEL SORUNLARIYLA İLGİLENMESİ KOŞULUYLA” TÜRKİYE’de KALMASINA İZİN VERMİŞTİR.” [Kaynak: The Times Newspaper/January (Ocak) 11, 1923, “Future Of the Patriarch – Agreement Reached at Lausanne”, pg. 10”]
  • Ünlü İngiliz tarihçi A. J. Toynbee de Grek patriğin “ekümenik” lik savını eleştirerek, İngiliz gazetelerine şu önemli demeci vermiştir; “Ekümenik statüsü (yani tüm kiliseleri içine alan evrensellik iddiası), papalık gibi hem dini, hem de siyasi bir otoriteyi temsil etmektedir. Grek patriğin iddiası olan “ekümeniklik, yani evrensellik niteliği” doğru değildir: İstanbul (Fener) Grek Patrikhanesi hiç bir zaman evrensel olmamıştır. Başlangıçta patriğin “Ortodoksların başkanı olma statüsü” bile yoktu. Eski tarihlerle kıyaslandığında, “İstanbul Kraliyet Başkenti ve İstanbul Patrikhanesi” gibi olgular, geç dönemlerde ortaya çıkmış, tarihsel derinliği olmayan yapay olgulardır.” [Kaynak: The Guardian Newspaper/January (Ocak) 13, 1923, “The Ecunemical Patriarchate – A Historical Sketch by A. J. Arnold Toynbee”, pg. 10.”]
  • Değerli hocamız Halil İnalcık’ın sözleriyle yazımızı bitiriyoruz; “İstanbul (Fener) Grek Patrikhanesinin hukuki temeli, Osmanlı Devleti’nin onun otoritesini tanıması ve tasdik etmesinden gelir. Grek patriğin otoritesi Türk Devletinin verdiği beraat üzerine inşa edilmiştir. Günümüzde patriğin “ekümenik olma iddiası” onun İstanbul’u, Ortodoks dünyasının merkezi olma statüsüne götürmek hedefidir! (Yani Barthelomos, her zaman olduğu gibi dış güçlere güvenerek, çeşitli siyasal baskılarla kendisine İstanbul’dan toprak gasp etmek ve İtalya’daki “Vatikan Modeli” bağımsız bir Grek Ortodoks Devleti kurmayı hedeflemektedir! Bu ekümeniklik hedefi, Osmanlı devrinde Fener patriğinin ve papazların da üye oldukları – gizli Grek terör örgütü Filik-i Eterya’nın (kuruluşu; 1814) 19. yy. başında belirlediği hedeflerden yalnızca biridir: Büyük Atatürk’ten dolayı ele geçiremedikleri öbür hedefleri şunlardır; Batı Anadolu bölgesi, Kuzey Karadeniz (sözde Pontus bölgesi), Kıbrıs’ın tümü ve İstanbul. Büyük devletlerin İstanbul’un tümünü kendilerine vermeyeceklerini oldukça iyi bilen Grekler, hiç değilse İstanbul’un bir bölümünü “ekümenik (evrensel) patrikhane” adı altında gasp etmek istemektedir) Kimi aydınlarımız sorunları bilmeden, insan hakları kahramanı kesiliyor ve Türkiye karşıtlarına destek veriyor Bunların “patrik, neden ekümenik olmasın, bunda ne var?“ sözleri tümüyle bilgisizliktir ve kayıtsızlıktır. HER ŞEYDEN ÖNCE BU LOZAN ANTLAŞMASINA AYKIRIDIR. LOZAN ANTLAŞMASI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN ULUSLARARASI STATÜSÜNÜ BELİRLEYEN TEMEL BELGEDİR. PATRİĞE “EKÜMENİK” DEMEK, BU TEMEL BELGEDE BİR DELİK AÇAR, GREK DEVLETİ VE AVRUPA BİRLİĞİ BAŞKA İDDİALARDA DA BULUNABİLİRLER…” [Kaynak: Emine Çaykara, Tarihçilerin Kutbu – Halil İnalcık Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2005, s. 196]

Görüldüğü üzere Fener Grek patrikhanesinin tarihsel varlığı ve gücü tümüyle Osmanlı padişahları ve padişahların yabancı kökenli Hıristiyan Grek, Sırp, Rus vs… cariyeleri, eşleri, anaları, akrabaları, nedimleri ve devşirme yöneticilerinden gelmiştir. Osmanlı Devleti büyük bir gaflet ve israf içinde yönetilerek, Türklükten ve Kuran’ın tebliğ etmiş olduğu İslâm’dan uzaklaşmış, tümüyle yozlaşarak, sürekli içten içe çürümüş ve elbette kaçınılamaz bir biçimde yok oluşa gitmiştir.

Bugün bu kutsal vatan topraklarımızda kurulan devletin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Cumhuriyeti kuran Büyük Devlet adamı – dahi Atatürk, aynı zamanda büyük bir bilim insanı ve tarihçidir de: O patrikhanenin geçmişini, Türkler aleyhine uyguladığı politikaları ve verdiği ölümcül zararları çok iyi bilmekteydi. Onun için kendi deyimiyle bu “fesat yuvasını” Türk topraklarından atmak istiyordu, ancak yine de büyüklük göstererek, yalnızca dinsel konularla ilgilenmesi ve haddini bilmesi koşuluyla İstanbul’da kalmasına izin vermiştir. O halde patrik, bir Türk Kurumu olan patrikhanenin sade bir din görevlisinden başka bir şey değildir. (Bu noktada Atatürk zamanında kurulan, ancak Grek ruhban sınıfının bir türlü kabul etmediği Türk Hıristiyan Ortodoks Patrikhanesi’nden ve onun başı olan ve her zaman Türklüğünü ön plana çıkaran, hatta Büyük Atatürk’ün bile övgüyle sözettiği Papa Eftim’e değinmeden geçemeyiz. 1938 sonrası bu değerli kurum ve yöneticileri de çeşitli saldırılara sunuk (maruz) kalarak, maalesef etkisiz duruma getirilmiştir! Hatta yakın geçmişte Papa Eftim’in torunu Sayın Sevgi Erenerol da tutuklanıp, cezaevine atılmıştır!)

Tarih, bir ulusun BELLEĞİDİR, onun için tarihten mutlaka ders alınması gerekir: Türk Milleti, Osmanlı devrinde olduğu gibi,  yeniden gaflet ve aymazlık içine düşerse, binlerce yıllık Türk Anayurdunu bir kez daha parçalatma ve yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Kutsal vatan topraklarımızda özgürce yaşayan, bu toprağın ekmeğini yiyen – suyunu içen hiçbir Türk, hiçbir Müslüman, hiçbir gerçek bilim insanı, hiçbir vicdanlı – namuslu vatandaş, böylesine ölümcül bir tehlike karşısında duyarsız ve sessiz kalamaz.

TÜRKLERDEN GİZLENEN “GERÇEK OSMANLI” TARİHİ

TÜRKLERDEN GİZLENEN
GERÇEK OSMANLI” TARİHİ

Güzide Filiz TUZCU
Tarihçi, 01.06.2019

Dostlar,
Sitemizin değerli yazarlarından Tarihçi Sayın Güzide Filiz Tuzcu, epey emek harcayarak kapsamlı bir dosya oluşturdu. Konu, başlıktaki gibi.. Günümüzde hortlatılmaya çalışılan Osmanlı hayranlığı / Yeni Osmanlıcılık ne denli temelsiz, yanlış, yer yer utandırıcı, günümüzde Batılılarca bize bedel ödetilen… bir tarih.. Bilgisizlik insanları ve toplumları yıkıma dek sürükleyebiliyor. 1999’da biz, Sn. Hulki Cevizoğlu’nun o yıllarda çok yeni başlattığı Cevizkabuğu programına birkaç kez konuk olmuş ve Sn. Tuzcu’nun bu makalesinde belirttiği pek çok çarpıcı gerçeği dile getirmiştik.
(youtube’da bulunarak izlenebilir.; örneğin https://www.youtube.com/watch?v=aWaeiSMb5PA..) “Türk” kardeşlerimizden çooook tepkiler almıştık, “Sende Rum’luk var mı??”  diye soranlar olmuştu. Oysa Run’luk da, Rus’luk da, Sırp’lık da….. Osmanlı’ da vardı; Türkleri acımasızca aşağılamış ve keyfi fetihlerde kırdırmıştı Osmanlı. Büyük Atatürk de bu yakıcı gerçeği dile getirmiş ve Türk köylüsüne af dileme borcumuz olduğunu vurgulamıştı.. Bu gerçekleri aktarmak Türk kardeşlerimizi rahatsız ediyordu çünkü beyinleri tersine bilgilerle, “ulusalcı” olmayan bir resmi tarih teziyle yıkanmıştı!

Tarihçi Sn. Tuzcu‘nun makalesi, dipnotları ve varsıl bir kaynakça ile beslenen dolu dolu 20 sayfa dolayında, dolayısıyla tümünü bu ekranda veremiyoruz. Giriş, gelişme ve sonuçtan kapsamlı bölümler aktarıyor, tüm dosyayı pdf  olarak ekliyoruz (erişke yazının sonunda). Okurlarımızın bu önemli pdf dosyasını (326 KB) indirmeleri, okumaları, arşivlemeleri, paylaşmaları, tarihsel gerçekleri namuslu uzmanlardan öğrenme adına değerlidir, hatta ödevdir. Sayın Tuzcu’ya çok teşekkür borçluyuz..

Dr. Ahmet SALTIK, 02.06.2019
===================================

Giriş…

Tarih ana bilim dalında lisansüstü (Yüksek Lisans ve Doktora) eğitimim sürecinde ve sonrasında yaptığım bağımsız akademik araştırma ve çalışmalarımda Türklerle ilgili bilinmeyen ve bilinmesi de istenmeyen pek çok önemli husus dikkatimi çekmiştir: Bunlardan ilk ikisini özellikle vurgulamak istiyorum: İlki, 1938 sonrası Türkiye’sinde TARİH alanındaki bilimsel araştırmalar, arkeolojik kazılar ve çalışmalar –Atatürk Döneminde olduğu gibi- maddi ve manevi boyutta devletçe korunarak desteklenmemiştir! Ayrıca Tarih İlminin “bağımsız, özgür ve tarafsız faaliyet göstermesine” de izin verilmemiştir! Çünkü 11 Kasım 1938’den bu yana T.C. Devletinde iktidara gelen siyasiler, Türk Milletine, milletin temsil edildiği TBMM’de “Atatürk İlkelerine, Devrimlerine ve Milli Politikalarına bağlı kalacaklarına ilişkin” söz verip, yemin ettikleri halde, bu yeminlerine sadık kalmamışlardır! Böylece Türk Milletinin tam bağımsızlığınıözgür yaşamını, güvenliğini, bilimin temel alındığı çağdaş eğitimini, gelişimini, kalkınmasını ve en ileri uygarlık düzeyine ulaşabilmesini olanaklı kılacak olan, Büyük Atatürk tarafından salt bu amaçla oluşturulan MİLLİ POLİTİKALAR ve MİLLİ EĞİTİM”, iktidara gelen siyasilerce terk edilmiştir!

Türk Milletine hizmetle yükümlü iktidar üyeleri, millete verdikleri sözü ve milletin taleplerini dikkate nazara almaksızın, sadece kendi şahsi tercihleri nedeniyle – daha kısa bir süre önce (1. Dünya Savaşı ve sonrası süreçte) uluslararası hak ve hukuku ve yapılan ateşkes antlaşmasını bir tarafa atarak, Türk Yurdunu bir baştan bir başa işgal eden, Türklere, kendi vatanlarında yaşam hakkı tanımayarak, her türlü saldırı ve zulmü Türklere reva gören, Türklerin vatanlarını yakıp, yıkan, talan eden ve binlerce yıllık Türk Yurdunu parçalayıp gayrimüslim azınlıklara peşkeş çekmeye ve Türkleri de Anadolu’dan tamamen atmaya azmetmiş olanemperyalist batıya yeniden yaklaşmışlar, ezeli Türk karşıtı bu yabancılara bağımsızlığımızı tehlikeye atan tavizler vermişler ve Türkiye’nin iç hukukunu, ne yazık ki Batıya bağlamışlardır![1] Böylece tam bağımsızlığımıza ağır darbeler indiren üçlü ve ikili antlaşmalarla Türk Milletinin ve Türkiye’nin kalkınması için gerekli Milli Politikalar rafa kaldırılarak, Türk Milletinin aydınlık geleceği mahvedilmiştir! Söz konusu bu gayri-milli siyasetten “Milli Eğitimimiz” de elbette ki payına düşeni almıştır ve ulusal olmaktan çıkartılarak, ABD’nin ellerine teslim edilmiştir! ABD’nin direktifiyle, dördü Türk, dördü Amerikalı ve son sözü söyleyecek olan başkanı da ABD elçisi olmak üzere bir Eğitim Komisyonu kurulmuştur, böylece sözde “danışman” adı altında (Amerikalılara ne danışılacaksa!), Milli Eğitim Bakanlığına Amerikalılar doldurulmuştur![2] Eğitim Komisyon’un devreye girmesiyle birlikte, Büyük Atatürk’ün büyük önem verdiği, “özgür tarih araştırmaları, bağımsız arkeolojik kazılar vs…” da rafa kaldırılmıştır; ayrıca Atatürk’ün öngördüğü ve yazdırdığı Tarih Ders Kitapları da terk edilmiştir![3] Böylece TARİHİN “bir milletin belleği olma işlevselliğine” de son verilmiştir! İşte Türk Milletinin bilmesi gereken ilk yaşamsal tarihi gerçek budur. Bu noktada Hz. Ali’nin yaşam rehberi niteliğinde, değerli bir uyarısını hatırlatmak isterim; “Bir insan önce gerçeği araştırıp, bulmalı ve öğrenmelidir (aslında bilimin hedefi de budur; olayların, veya kişilerin gerçeğini araştırıp, bulmak ve ortaya koymaktır); gerçeği öğrenmelidir ki, yalanları ve yanlışları fark edebilsin – görebilsin; eğer bir insan önce yalanları ve yanlışları öğrenirse, gerçeğe ulaşması – gerçeği görebilmesi hiç mümkün olmayabilir.” Bu sözlerin günümüz Türkiye’si için anlamı ve önemi çok büyüktür, çünkü toplumumuzda yalan söyleyenlere hemen inanılmakta, ancak bilimi esas alıp, gerçeği araştıran-bulan, cesaretle söyleyenlere kuşku ile bakılmaktadır! Üzgünüm ama böyle bir milletin ilerlemesine, kalkınmasına, ileri uygarlık düzeyine ulaşmasına olanak yoktur.
……………………..
……………………………..
…………………………………………….

TÜRK KARŞITLARINCA UYDURULAN SÖZDE OSMANLI TARİHİ
BİLİMİN REHBERLİĞİNDE YAZILAN “GERÇEK OSMANLI TARİHİ”
FARKI BİLMEK GEREK

Takdir edilir ki, aslında oldukça kapsamlı olan Gerçek Osmanlı Tarihinin (ki bu konuda ciltlerce kitaplar yazılabilir…) bir makaleye sığdırılması, elbette mümkün olmayacaktır. Ancak sözde tarih diye dayatılan Osmanlı propagandalarını, yani yalanları ve iftiraları bertaraf edebilmek adına, kısa ve akılda kalıcı bazı çarpıcı bilgiler vermek ve böylece Türklerin BELLEK kazanmasına katkıda bulunmak istiyorum. Bu katkıyı yapmanın bilimsel bir sorumluluk ve görev olduğu inancını taşımaktayım.
Bu noktada “Milli Tarihimiz tahrif edilmiştir (bozulmuştur – saptırılmıştır)… uyarısını yaparak, aslında bizlere bir cümlede çok şey anlatan ve böylece gerçek tarihimize ışık tutan değerli Tarih Hocamız Halil İnalcık ile başlamak, onu rahmet ve minnetle anmak istiyorum. Hocamız; “Orhan’ın oğlu 1. Murad’ın annesi Horafira Grek (Yunan/Rum) ve Hıristiyan’dı, bütün Osmanlı hanedanı Horofira’dan, yani bir Grek hatundan geliyor… 2. Mehmet’in (Fatih’in) annesi de (Sırp Kralının kızı Mara Despina), cariye ve Hıristiyan’dı…” diyerek, tarihi gerçekleri bir bilim insanı sorumluluğu ve yürekliliğiyle ortaya koymuş ve “Tarihçilerin Kutbu” unvanını da fazlasıyla hak etmiştir. [Tarihçilerin Kutbu – Halil İnalcık Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2005, s. 352, 459.]
O halde Türk Milletinin bilmesi gereken ilk tarihsel gerçek şudur: evet Osmanlı Devleti’ni Türkler kurmuştur, Türkler beslemiş ve yaşatmıştır ve 600 küsur yüzyıl ayakta tutmuşlardır. Ancak Osmanlı ailesine, saraya ve orduya doldurulan yabancı kökenli gayrimüslimler, zamanla devlet yönetimini tümüyle ele geçirmişler ve Türkleri devlet yönetiminden uzaklaştırmışlardır!        Yansız yabancı Osmanlı Tarihçileri de örneğin Franz Babinger de İnalcık Hocamızın saptamalarını doğrulamıştır (zaten aklın yolu birdir, bilimin / gerçeğin yolu da birdir) Franz Babainger;
2. Mehmet’in annesi yabancı bir gayrimüslimdir, annesinin babasının (yani Mehmet’in anne tarafından dedesinin) Türk olma olasılığı yoktur. Annesinin kimliği, tuhaf bir biçimde Osmanlılarca gizlenmek istenilmiştir!”[1] diye ifade etmiştir. Evet sadece 2. Mehmet’in değil, 1. Murat’tan başlayarak çoğunluk padişahların annesi Türk değildir, hatta Müslüman da değildir. Ancak Türklerin gözünü boyamak için onların hepsine birer takma ad verilmiştir ve onlar, Müslüman gibi gösterilmişlerdir! (Türkler, kendi dil, kültür ve soyunu titizlikle korumaya
dikkat etmeseler de ve bu yüzden pek büyük zararlar görseler de; yabancılar, Türkler gibi değildir; şöyle ki onlar, çocuklarını kendi soyuna göre, dil, kültür ve inancına göre yetiştirmeye büyük özen gösterirler; yabancı kökenli şehzade anneleri de, aynı özeni göstermişlerdir.)
Çeşitli tarih kaynaklarından edindiğim bilgiler ışığında 2. Mehmet (Fatih) üzerinde özellikle durmanın gerekli ve önemli olduğu kanaatindeyim: Çünkü onun devrine gelindiğinde, tüm önemli devlet görevleri artık yabancı kökenli gayrimüslimcilerce paylaşılmış ve “Türk karşıtlığı” da tepe noktasına ulaşmıştır. Sözde tarihçilerin canhıraş gizledikleri 2. Mehmet’in (Fatih) gerçek annesi Mara Despina’dır, o, Sırp Despot Kralı Kuraç Brankoviç’in kızıdır, hatta yabancı tarihçiler, anasının Grek tarafının, Sırp tarafından daha ağır bastığını, hem kocası 2. Murat devrinde, hem de oğlu 2. Mehmet devrinde, Osmanlı İmparatorluğu’nda otoriter bir kraliçe olarak yetki ve güç sahibi olduğunu, hatta oğlu 2.Mehmet’in üzerinde son derece etkili, tek kadın olduğunda hemfikir olmuşlardır.[2] Bu da 2. Mehmet devrinin, Türklerin aleyhine neden tam bir kırılma noktası olduğunu açıklar niteliktedi.
Şöyle ki; 2. Mehmet’in Türklere neden karşı olduğunu[3], onları neden devlet yönetiminden tümüyle uzaklaştırdığını, Greklere neden olağanüstü ilgi ve sevgi gösterdiğini, çevresinde olan Greklerin sözüyle neden Türk Çandarlı Halil Paşa’yı katlettirdiğini, Grek patrikhanesini neden ihya ettiğini, patriğe, o güne kadar onun hiç sahip olmadığı geniş yetkileri neden verdiğini, en üst devlet görevlerine neden Grekleri ve Sırpları getirdiğini, ülkesinin en güzel – en verimli topraklarını neden Greklere bağışladığını ve neden “benim anam Mara Despina, Hıristiyan kadınların en yücesidir…” diye kendi el yazsıyla ferman yazdığını vs…
açıklar niteliktedir…[4]
—————————
……………………………………………
…………………………………………………………
2. Mehmet’in hem kadın haremi hem de erkek haremi olduğunun ifade edilmiş olması da oldukça dikkat çekicidir! 2. Mehmet, beğendiği devşirmelere, Türklerin Balkan topraklarında ülke hükümdarlıkları bahşettiğine de dikkat çekilmiştir. Örneğin Sırp Eflâk hükümdarının iki oğlu, 3. Vlad ve kardeşi Radu; söz konusu bu iki kardeşin genç yaşlarda babaları tarafından rehin olarak Osmanlı sarayına getirilmesi istenmiş ve onlar, sarayda uzun yıllar zoraki tutulmuşlardır.[1] Sırp kardeşlerden Radu’ya (tarihi kaynaklara Yakışıklı Radu olarak geçmiştir) büyük ilgi duyan 2. Mehmet’in onu yanından hiç ayırmadığı, sert mizaçlı olmasına karşın Radu’ya olan zaafından dolayı, ona hiçbir zaman kızamadığı ve daha sonra da Radu’yu Eflâk Krallığına hükümdar yaptığı, yanına yeniçerilerden oluşan bir de ordu verdiği ifade edilmiştir.[2] Hatta yeniçerilerin “vatan – aile – soy ahlâkının” da 2. Mehmet devrinde bozulduğuna dikkat çekilmiştir.[3] Ayrıca devşirme sistemini olgunlaştıran ve kardeş katlini de yasallaştıran padişahın, yine 2. Mehmet (Fatih) olduğu ifade edilmiştir. Her iki uygulamanın da “İslâm Hukukuna” aykırı olduğu, yansız Osmanlı tarihçilerince vurgulanmıştır.[4]
   Devşirme sistemini (yani zoraki yabancı Hıristiyan gençleri toplama adetini) olgun ve resmi duruma getiren 2. Mehmet (Fatih) olduğuna, onun devrine kadar büyük memurlukların
eski Türk Ailelerine verilirken, onun, vezir-i azamları bile devşirmelerden seçmeye başladığına ve böylece Türklerin nüfuzunu kırdığına dikkat çekilmiştir.[5] Bunun içindir ki ünlü Osmanlı tarihçisi J. Stanford Shaw, “Osmanlılar evlendikleri ve idareci konuma yükselttikleri Hıristiyanlara (devşirmelere) Müslüman adlar vermişlerdir ancak
bu kişilerin özleri Grek ve dinleri Hıristiyan kalmıştır
” tespitinde bulunmuştur.[6] Bu tümüyle doğru bir saptamadır, yerli ve yabancı tüm yansız tarih kaynakları bu konuda hemfikirdir.

Bilimi esas alan – tarafsız yerli (çok az) ve pek çok Yabancı Tarih Kaynakları, Osmanlı İmparatorluğu’nda başta Grekler olmak üzere, gayrimüslim azınlıklara (Sırplara, Ermenilere, Yahudilere vs… ayrıca Araplara) olağanüstü ayrıcalıklar, yetkiler ve özgürlükler tanındığı,
her açıdan kollanıp, gözetildikleri, gayrimüslimlerin askerlik hizmetlerinden bile bağışık tutuldukları, patrikhaneye her türlü desteğin ve yetkinin verilerek, patriklerin o güne dek
hiç olmadıkları ölçüde güçlenmelerinin, zenginleşip, geniş bölgelere yayılmalarının sağlandığı belirtilmiştir. Oysa Kuran’da Allah’ın açıkça diyor ki “ruhban sınıf, Benim İsa’ya tebliğ ettiğim dini saptırdılar, İsa’yı bana ortak koşarak, onu tanrı yaptılar, bunu yapanlar Benim ve sizlerin düşmanınızdır.” Söz konusu bu saptırılmış Hıristiyanlığın yayılmasının Osmanlı padişahları ve hanedanı sayesinde gerçekleştiği ifade edilmiştir. Ayrıca yansız tarih kaynakları, Türklerin Osmanlı İmparatorluğu’nda en çok mağdur edilen, zulüm gören ve en zor koşullar altında yaşatılan millet olduklarında da dikkat çekmişlerdir.[7]

Türkleri hayretler içinde bırakacak ve “bugüne dek bizlerden bu bilgileri gizleyenlere
lânet olsun…”
dedirtecek kadar çarpıcı ve ibret verici, hatta “Türklere bu kadar da zulüm yapılamaz…[8] dedirtecek daha pek çok bilgiler elimizde vardır; daha öncede belirtmiş olduğum gibi, bu bilgiler ciltler dolusu kitapları doldurabilecek kapsamdadır. Ancak, “anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” ünlü Türk Atasözümüzü hatırlatarak, Osmanlı devrinin son yüz yılına tanık olmuş ve Osmanlıları yakından tanıma fırsatı bulmuş ünlü Fransız tarihçi Alphonse De Lamartine’nin son derece gerçekçi ve bu yüzden de çok önemli gözlemleri ile makalemizi noktalıyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde yaşayan Grek Milletinin, bir milletin temel yaşam ögeleri olan MİLLİ KİMLİĞİ – DİNİ VE MÜLKİYETİ korunmuştur. Greklerin nüfuzları, zenginlikleri, Osmanlı Sarayında Divan (Hükümet – Yönetim) üzerindeki etkileri, imparatorlukta hemen hemen tek başına yürüttükleri ticaretleri, denizcilikte hakimiyetleri, askerlik hizmeti ve kölelik dışı tutulmaları, onları Osmanlı devletinde efendileriyle eşit duruma, hatta kimi konularda üstün duruma bile getirmişti! Soylarından gelen prensler Transilvanya’ya (Romanya’ya), Sırbistan’a, Eflâk ve Boğdan’a, Teselya’da, Epire’e, Mora’ya (bazıları günümüz Grek toprakları!), Ege ve Akdeniz Adalarına Osmanlı padişahları tarafından başkan/yönetici olarak seçiliyorlardı. Osmanlı hükümetinin – Babıâli’nin Grek tercümanları neredeyse Osmanlı Devleti’nin gerçek Dışişleri Bakanlarıydı.
    Dünya üzerinde başka milletlerde pek bulunmayan doğal dehaları, çabaları, uysallıkları, inandırma yetenekleri, kölelik zihniyetleri kurnazlıkları, sömürdükleri ve servetlerini paylaştıkları Osmanlı paşalarına karşı gösterdikleri uşakça dalkavuklukları ve nihayet Osmanlılardan daha yüksek – Avrupa düzeyinde olan eğitimleri Grekleri, Osmanlı İmparatorluğu halkları içinde en gelişmiş, aristokrat halk yapmıştı. Görünüşte Grekler Osmanlıların uyruğu – tebaasıydılar, ancak gerçekte imparatorlukta egemen olan onlardı.
   Oysa ki bütün imparatorluklarda bir tek egemen millet vardır. Osmanlı zamanında Avusturya İmparatorluğu’nda Alman milleti, Rusya’da Doğu Slav ırkı, Britanya krallığında İngiliz milleti, hatta ABD’e Anglosakson unsur egemen durumdaydı. İşte bütün bu devletlerin varlıkları ve güçleri, egemen bir milletin önderliğinde gelişti ve sürdü… Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda, imparatorluğun kurucusu ve sahibi olan egemen millet Türk Unsuru, hep ihmâl edilmişti! (Daha doğrusu Türkler, kendilerinden olmayan yabancı unsurları/ırkları ailelerine – mahremlerine alıp, onlara güvenerek, onlara yüksek payeler ve makamlar verip, kendi soydaşları Türkleri ihmal edince, devlet yönetimini yabancılara kaptırmışlardır. İstinasız tüm Türk Devletlerinin yıkılışı, hep bu şekilde olmuştur, yani içten içe karşılaşılan ihanetler – bireysel iktidar savaşları – entrikalar, yani içten verilen zararlar ve saldırılarla yıkılmıştır! Kale içten fethedilir diye boşuna denmemiştir…)
   Üç kıtaya yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nda egemen Türk ırkından güç alınmaması,
topluluklar arasında disiplinden eser bırakmadığı gibi, tebaa arasında birlik ve dayanışmayı da
yok etmişti. Böylece devlet, büyüklü – küçüklü depremlere karşı direnememiştir… Bu iğreti milletler topluluğu içinde Osmanlı Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan TÜRK IRKI, bir azınlık durumuna düşmüştür! Türklerin bu duruma düşmeleri, Türk Milletini ve bütün Müslümanları üzerken, Türk ve Müslüman olmayan milletleri, onları ayrıcalıklı duruma geçirdiği için sevindirmıştir
.”[9]Alphonse De Lamartine

Kaynaklar….
………………..
…………………….
Makalenin tümü için lütfen tıklayınız : TURKLERDEN_GIZLENEN_GERCEK_OSMANLI_TARIHI

 

“23 NİSAN MİLLİ EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMIMIZIN” DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

23 NİSAN MİLLİ EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMIMIZIN” DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Güzide Filiz Tuzcu

Tarihçi
23.04.2019

(AS: Bizim kısa katkımız, yazının altındadır..)

BÜYÜK ATATÜRK’ÜN KONYA KONUŞMASI: 20 MART 1923

{TÜRK AYDINLARIN- “HAYAT REHBERİ” OLACAK MUHTEŞEM KONUŞMALARDAN BİRİ (ÖZET) } 

Sayın Gençler, 

      Gerçekten bu millet yüzyıllarca kendi arzusu dışında, milletin isteklerinin ve çıkarlarının aksine yönetilmiştir ve millet hiçbir tarih döneminde, doğuştan kendinde var olan kabiliyetini geliştirecek çalışma ortamına sahip olamamıştır. Ve bu olanaksızlıklar yüzünden millet, birçok felâketler karşısında zayıf kalmıştır. O acı felâketler ki, milleti ölüme götürebilecek nitelikte idi. (Şayet Büyük Atatürk, hak – hukuk tanımaz – saldırgan – işgalci düşmanlara karşı, Milletimize ve Kurtuluş Savaşına kahramanca liderlik yaparak, mucizevi zaferler kazanmasıydı, bugün ne Aziz Vatanımız Türkiye Cumhuriyetimiz vardı, ne de bizler, dünyada özgür, onurlu ve saygın bir hayat yaşayabiliyorduk… Bu bağlamda Türkler için hayati derecede önemli iki tarih vardır; 19 Mayıs 1919 – Şanlı Kurtuluş Savaşımızın İlk Adımı ve Şerefli Türk Milletinin Azmini ve Özgür İradesini Temsil Eden – Bağımsız Şanlı Ankara Millet Meclisi’nin Açılışı 23 Nisan 1920.)
……….
……………….
……………..

Özellikle bizim milletimiz, milli kimliğini – milliyetini bilmemenin çok acı cezalarını çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çeşitli toplumlar hep milli inançlarıyla – milliyet idealinin gücüyle kendilerini kurtarmışlardır. (Onlar, milli dil – din ve kültürlerine yüzyıllarca sımsıkı sarılarak, okulları ve kiliseleri aracılığıyla “milli bilinçlerini” korumuşlardır; hatta Osmanlı padişahları, Türkler dışında gayrimüslim tüm toplumlara ve de Araplara bu hususta salt izin vermekle kalmamış, onları bu hususta teşvik ederek, desteklemiştir!) Biz ise ne olduğumuzu, onlardan farklı, onlara yabancı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Gücümüz zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler. Anladık ki kabahatimiz, kendimizi unutmakmış!

      DÜNYANIN BİZE SAYGI GÖSTERMESİNİ İSTİYORSAK, ÖNCELİKLE “HİSSİ, FİKRİ VE FİİLİ OLARAK, BÜTÜN DAVRANIŞ VE HAREKETLERİMİZLE” KENDİ BENLİĞİMİZE VE MİLLİYETİMİZE SAYGI GÖSTERMELİYİZ. BİLELİM Kİ MİLLİ BENLİĞİNİ – KİMLİĞİNİ BULAMAMIŞ MİLLETLER, BAŞKA MİLLETLERİN AVI OLURLAR. MİLLİ VARLIĞIMIZA DÜŞMAN OLANLARLA DOST OLMAYALIM. (Müttefik de olmayalım) BÖYLELERİNE KARŞI BİR TÜRK ŞAİRİN DEDİĞİ GİBİ;

TÜRKÜM VE DÜŞMANIM SANA, KALSAM DA BİR KİŞİ” diyelim.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, Konya Konuşması – 20 Mart 1923
(Kaynak: Atatürkçülük – Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Milli Eğitim Bakanlığı Yay.,
Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 2001, s. 267-77)
****
Yazı çok uzun olduğundan, giriş ve son bölümü yukarıda verdik.. Tümü için lütfen tıklayın:

====================================

Dostlar,

Yazının sonunda bizim katkılarımız :

Biz, Tanrı da olsa, -kutsal kitabında vs.- barışçıl – hoşgörülü olsun istiyoruz..
İnanan – inanmayan .. gibi ayrımları hiçbir gerekçe ile kabul etmiyoruz…
Büyük ATATÜRK‘ün görkemli uyarısına bağlıyız : “Yurtta barış, dünyada barış!

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızın ülkemizde ve Dünyada kutlu ve mutlu
olmasını diliyoruz.

Bu eşsiz bayramı çocuklarımıza ulusal egemenliğin anlamını bayram havasında kavratmak için
bir fırsat olarak kullanmalıyız..

“HİÇBİR ULUSUN ALEYHİNE OLMAYAN BİR BARIŞ YOLU BİZİM İLKEMİZ OLACAKTIR…” / Mustafa Kemal ATATÜRK

Ve başta iktidar olmak üzere her – ke – se bir kez daha, altını çizerek anımsatıyoruz :

  • Ulusal egemenlik öyle bir nurdur ki; onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur…” / Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile. 23 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Ayhan Şıhmantepe’den Güzide Filiz Tuzcu’ya yanıt

Sayın Ayhan Şıhmantepe’den Güzide Filiz Tuzcu’ya yanıt 

Değerli okurlarımız,

Sayın Tuzcu‘nun sitemizde yayınladığımız bir yazısına karşılık Sayın Şıhmantepe görüş açıkladılar, yayınladık. Sn. Tuzcu bu görüşleri yanıtladılar, yayınladık ve son olarak Sn. Şıhmantepe aşağıdaki “uzuuunca” yanıtı gönderdiler. Böylece, yerleşik Latince deyimi ile, yargılama süreçlerinde de uyulduğu üzere “replik – duplik” tamamlanmış oldu. Bundan sonrası için her 2 yazar ve öbür sitemiz izleyicileri dilerlerse ilgili makalelerin altına sitemizde “yorum” yazabilecekler. Metinleri anasayfada yayınlamayı kesiyoruz.

Gösterilen ilgiye teşekkür borçluyuz.

Sevgi ve saygı ile. 20 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

========================================

Sayın Güzide Hanım,

Yanıtınız için teşekkür ederim. Sanırım biraz öfkelisiniz. Yanıtınızı benim yerime Ahmet Beye yazmışsınız. Önce sakince anlamaya çalışmak, sonrasında yanıtlamak gerekmez mi? Ben sade bir yurttaşım. Bir bilim insanı olduğunuzu söylemişsiniz. Bunu niye ayrıca vurguladığınızı anlayamadım. Yazılanlardan başkalarının inancına karışıldığı, inançsızlığa zorlandığı sonucunu nasıl çıkarıyorsunuz. Bir karışma ve zorlama yazının neresinde? Haksız suçlamayı içime sindiremedim.

Herkes, herhangi bir konudaki inancında özgürdür ve kimse karışamaz. Zaten ne ben böyle yaptım, ne de kendisine yanıt verdiğiniz İsa Bey yapmış. Osmanlı-İslam konusundaki değerlendirmeyle ilgili bir tek söz söyleyecek durumda değilim. Eğer iki konum, durum, olgu, veri… arasında bir değerlendirme yapılıyorsa, her iki tarafın da somut dayanakları olması gerekir diye düşünüyorum. İslam veya diğer göksel dinler somut konular, mutlak doğrular, “bilimsel gerçekler” midir?

Soyutla somut birlikte nasıl değerlendirilebilir. Osmanlı İslam’ı hiç önemsememiş, değer vermemiş, bir katkıda bulunmamış, daha da ötesi kötülük etmiş olabilir. İslam nedir? Bir varsayımdır. Görülemeyen, elle tutulamayan, sınanamayan, başkaları tarafından gözlemlenemeyen, kanıtlanamayan, “doğrulanamayan” bir konudaki inanç ile Osmanlı’nın ilişkilerini anlatmak ne denli gerçekçidir ve neye yararı vardır? Gerçekte değerlendirmeye konu olan iki taraftan biri kuşkulu veya yoktur. Osmanlı ile bir varsayım değerlendirilmiştir. Eğer anlatılan, soyutun somuta etkileri veya Osmanlı ile bir başka ülke veya ülkeler arasındaki ilişkilerle ilgili vb. olsaydı, bir tek sözüm bile olmayabilirdi.

Kutsal diye bilinen kitaplardan sunulan bölümler, ayetler bilimsel midir? Herhangi bir konuda kanıt olabilirler mi? Osmanlı’dan, yöneticileri ve orada yaşayan tüm diğer insanlar anlaşılıyorsa, İslam’a nasıl yaklaştıkları sadece onları ilgilendirir. İnanırlar veya inanmazlar. İlgilenmediler, önemsemediler, katkıda bulunmadılar, hatta kötülük ettiler demek bir haksızlık değil midir? Bir zorunlulukları mı vardı? Bir bireyin, toplumun dinsel inancına ve o inancı belirleyen özelliklerine, gereklerinin yerine getiriliş biçimlerine karşı çıkılabilir mi? Yanlış yapmışlar; şöyle olsaydı, daha iyi olurdu, doğru olurdu denebilir mi? Bu konuda somut ölçüler var mıdır? Adı üzerinde inanç; doğrulanamayan varsayım.

Osmanlı’nın soyut bir konuyla (dinsel inanç) olan ilişkilerinden çıkan sonuçta, bir gariplik, beklenmedik bir durum, olduğu düşünülüyorsa, bunun başta psikologları, psikiyatristleri, insanbilimcileri ve her konuda akılcılığın egemen olmasını isteyen kişileri, dahası herkesi ilgilendirmesi gerekir diye düşünüyorum. Elbette bu ilgilenme; koşullar (dinsel veriler) insanları nasıl etkiliyor, düşünce ve davranışlarında nasıl belirleyici olabiliyor ile sınırlı kalmalı. Belki bildikleri veya işlerine geldikleri gibi yorumlamış ve uygulamış olabilirler. Kime ne? Soyutun doğrusu olur mu?

Osmanlı, pek çok haklı gerekçelerle veya ayrımsayamadığı nedenlerle İslam’ı hiç önemsememiş olabilir. Yönetimde önde gelen insanlardan bazıları, din işlerine bakmakla birlikte, dünya işlerine de din bakımından karışan şeyhülislamlardı. Sanırım onlar da din konusunda gerekenleri yeterince yaptıklarını düşünmüşlerdir. Doğru anlaşılması için, her örneğin, ayrıntının verildiği söylenen Kutsal kitapların içerikleri de, insanlar tarafından farklı algılanmaktadır. Mezheplerin temeli bu olmalı. Belki şeyhülislamlar da anladıkları, işine geldikleri, padişah tarafından zorlandıkları gibi aktardılar ve uyguladılar. Onlara, diğer yöneticilere ve halka neden başka türlüsünü (doğrusunu) yapmadınız denemez diye düşünüyorum.

Ben, bir toplumla “?????!!!!” nin arasındaki ilişkileri anlatsam bundan ne anlaşılır? “????!!!!” nin de somut olması gerekmez mi? Somut olanla, bir varsayımın ilişkileri neyi anlatır? Bir insan düşünelim; tek başına bir masada oturuyor ve sanki karşısında bir başkası varmış gibi saatlerce onunla konuşuyor. Sonrasında, konuşan kişi için, karşısındakini tam olarak dinlemedi, önemsemedi, kötülük etti, haksızlık etti, zarar verdi denebilir mi? Olmayan kişi için, bu değerlendirme yapılabilir mi? Sadece konuşan kişi kafasında, olmayan kişiyi varmış gibi düşünmüş olabilir. Varmış gibi düşünülenle, var olan arasında bir bağlantı kurulacaksa bu zaten varsayımdır. Varsayımlar yokluğa da götürebilir.

Hele kendi inancının sorgulanmasını doğru bulmayan, bunu istemeyen bir kişi; hiçbir kişinin, bir toplumun inancını sorgulamamalı. Yeterince önemsemediler, gereklerini tam olarak yapmadılar, zarar verdiler diyebilmenin bir dayanağı olabilir mi? Neye zarar verdiler? Bir varsayıma. Böyle bir zarar verme olabilir mi? Belki de bu nedenle doğru yaptılar. Kutsal veya doğru diye bildiklerinizi yeniden gözden geçirmek isteyebilirsiniz. Önonayla doğru diye bilinenlerle, çeşitli konularda değerlendirmeler yapmak yanıltıcı olabilir.

İnsanlar zaman içinde, daha çok öğrenirler, bilgileri artar, doğru diye bildiklerini yeniden, bir daha, bir daha gözden geçirirler; doğruları ve gerçekleri değişir, dönüşür, gelişir. Böyle olması için tek koşul önyargılı ve takıntılı olmamaktır. Elbette soyut konular, kavramlar insanı etkiler. Buralardan veriler çıkarıp, ölçüleri bulmaya, dengeleri kurmaya, iyide kalmaya, doğrulara ve gerçeklere ulaşmaya çalışırlar. Peki, bu durumda sonuçlar neler olabilir? Bir birey, bir göksel dine ve tanrıya, herhangi bir mezhebe inanabilir; deist veya ateist olabilir. Simgeleştirdiği cisimlere (putlara), canlılara (hayvanlara) tanrı diyerek tapabilir. Kimse karışamaz, başka türlüsüne zorlayamaz.

Her konuda olabileceği gibi, belki sadece, doğru diye bildiklerini yeniden gözden geçir önerisi yapılabilir. Bir konuda inancın olması veya olmaması, en azından bazı somut veriler, dayanaklar yokken nasıl olabilir? Bunun adı önyargı olmaz mı? Herhangi bir konu, incelenmeden, araştırılmadan, sorgulamadan bir inanç veya karşı çıkış olabilir mi? Ben sadece bireysel bir saptama yaptım. İnsanlar aynı kitabı, dergiyi, bir köşe yazısını, makaleyi… okuduklarında; bir film veya tartışma programı… izlediklerinde çok farklı, farklı, benzer veya çok benzer değerlendirmeler yapabilirler ve bu doğal olanıdır. Görülemeyen, elle tutulamayan, sınanamayan, başkaları tarafından gözlemlenemeyen, doğrulanamayan bir konudaki inancın sorgulaması neden yanlış olsun. Böyle bir konuda “bir daha düşünün, araştırın, sorgulayın ve kararınızı sonra verin demek yanlış bir öneri mi?

Başkalarının herhangi bir konudaki inancına saygı göstermek temel ilkelerimden biri olmuştur. Asla karışmadım, zorlamadım. İstersen şöyle yaparak bir daha sorgula, önerilerim olmuştur. Bana aynı öneriyle gelen insanlara da saygı duyar, teşekkür eder ve gerekenleri yaparım. Kendim ve diğer herkesin, birikimlerinde yeterli veri veya bilgi olduğundan emin olsalar bile; doğru düşündüğünü, yaptığını sandığı zamanlarda bile; pek çok ayrımsayamadığı nedenlerle yanılıp yanlış yapabileceğini düşündüğüm, gözlemlediğim için, bana doğru diye öğretilenleri, doğru diye bildiklerimi sürekli sorgularım ve böyle yapmasını başkalarına da öneririm. Yazımda da bu yapılmıştır. Ayrıca şimdiye kadar ne olduğu kesin olarak bilinemeyen, belki de hep öyle kalacak soyut bir konudaki inanç; acı çektirir, takıntılar oluşturur, usu gölgeler, hem kendisini, hem de başkalarını yanıltabilir, zarar verebilir.

Eğer bir baskı, zorlama, korkutma, dayatma varsa, bunun kimlere olduğu sanırım çok açıktır. 

Benim sözüm; hiç sorgulayıp araştırmayan, kendisine söyleneni olduğu gibi kabul eden, tamamen öbür dünyaya odaklanan ve bütün derdi cennete giderek, orada sonsuz rahatı yaşamak olan insanlara. Ayrıca incelemeyi, araştırmayı, sorgulamayı yapıp, yine aynı konumda olanlara, lütfen bunları bir daha yapın diyorum.

Tevrat’ın Yaratılış 19. bölümünden:

30 Lut Soar’da kalmaktan korkuyordu. Bu yüzden iki kızıyla kentten ayrılarak dağa yerleşti, onlarla birlikte bir mağarada yaşamaya başladı.

31 Büyük kızı küçüğüne, ‹‹Babamız yaşlı›› dedi, ‹‹Dünya geleneklerine uygun biçimde burada bizimle yatabilecek bir erkek yok.

32 Gel, babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için onunla yatalım.››

33 O gece babalarına şarap içirdiler. Büyük kız gidip babasıyla yattı. Ancak Lut yatıp kalktığının farkında değildi.

34 Ertesi gün büyük kız küçüğüne, ‹‹Dün gece babamla yattım›› dedi, ‹‹Bu gece de ona şarap içirelim. Soyumuzu yaşatmak için sen de onunla yat.››

35 O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız babasıyla yattı. Ama Lut yatıp kalktığının farkında değildi.

36 Böylece Lut’un iki kızı da öz babalarından hamile kaldılar.

37 Büyük kız bir erkek çocuk doğurdu, ona Moav adını verdi. Moav bugünkü Moavlılar’ın atasıdır.

38 Küçük kızın da bir oğlu oldu, adını Ben-Ammi koydu. O da bugünkü Ammonlular’ın atasıdır.

“Göksel kutsal kitaplar” benzer örneklerle doludur. Sanırım bir örnek yeter.

Âdem ile Havva’dan sonra insanlar nasıl çoğalmış olabilirler? Sanırım yanıtı bilimsel olarak tek olmalı.

Ömer Hayyam’ın din, tanrı ve bu dünya konusundaki görüşleri, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar belirgindir.

Üç tane dörtlüğünü daha yazıyorum:

Can verinceye dek bu çorak yerde
Dertten başka ne geçer ki eline?
Ne mutlu çabuk gidene dünyadan;
Hele bu dünyaya hiç gelmeyene!

Elimde olsa dünyayı küçümserdim;
İyisine de kötüsüne de yuh çekerdim;
Daha doğrusu bu aşağılık yere,
Ne gelirdim, ne yaşardım, ne ölürdüm.

Ah, tanrı dünyayı yeniden yarataydı,
Yaratırken de beni yanında tutaydı;
Derdim: Ya benim adımı sil defterinden,
Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı.

Çok büyük yanlışlıkları saptadıktan sonra, bunları sözcüklere dökmüş.

Âşık Veysel yaşıyorken “Tanrıya Hitap” şiirinin, kendisiyle ilgili hiçbir yerde bulunmamasını istemişti. Nedeni Ne olabilir? Kuşkusuz değişim, dönüşüm, gelişim onun için de geçerlidir.

Atatürk’ün “Evet Karabekir, Arapoğlu’nun yavelerini…” diye ve “Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin…  diye başlayan sözcüklerinin devamını umarım bulup okursunuz. (Kazım Karabekir-Paşaların Kavgası)

Bence insanlık tarihinde, kısa sayılabilecek yaşamına karşın, Atatürk‘ün bir benzeri daha yok. Elbette insanlık tarihinde büyük komutanlar, devlet insanları, ekonomistler, düşünürler…  olmuştur; sanırım bütün bunları üzerinde toplayan, bir tek o yüce insan olsa gerek. Din ve tanrı konusunda herkesçe bilinen sözleri onun değişim, dönüşüm, gelişim sürecinde veya öncesinde olabilir. Belki de onun yukarıdaki başlangıç sözlerinin devamı okunduğunda daha iyi anlaşılır.

Hiçbir kimsenin benim önerilerimle kırılmasını, incinmesini, üzülmesini, rahatsız olmasını istemem. Ben; istemeden, önceden tasarlanmadan bile böyle olabileceğinin kaygısını taşıyan birisi olarak, böyle olmaması için en büyük özeni gösteririm. Lütfen bir ilahiyatçı olan Arif Tekin’in pek çok kitabından, sadece “Kuran’da Allah” adında olanı okuyun. Aslında bu konuda ne benim kitabıma, ne de başka bir kitaba gerek yok diyor; Sayın Tekin.

Öfkelenmeden, sakince tartışmak; doğruyu, gerçeği bu yöntemle bulmaya çalışmak anlamlı ve doğru olmalı. Bir başkasını öteki yapmadan, anlamaya çalışarak bir sonuca ulaşmak ise en değerlisi olsa gerek.

Saygılarımla. 20 Nisan 2019.

Ayhan Şıhmantep

Ayhan Şıhmantepe’den Güzide Filiz Tuzcu’ya yanıt..

Konuk yazar : Ayhan Şıhmantepe
Konu : Güzide Filiz Tuzcu’nun makalesine yanıt..

Karar site okuyucularımızın..

Dr. Ahmet SALTIK
10.04.2019

*****
Sayın Hocam,
Öncelikle size saygılarımı sunarım. Ben 59 yaşındayım. İstanbul’da emekli oldum ve bazı rastlantılar sonucu, birkaç yıldır Bolu’nun bir dağ ve orman köyünde yaşıyorum.
Sizi birkaç kez Ulusal Kanal’da (Ulusal Kanal “Ulusal Kanal” iken) ilgiyle izlemiştim. Umarım yanılmıyorum, çünkü o zaman adınızı bilmiyordum. Sonrasında sitenizi buldum ve sürekli izlemeye çalışıyorum.
Ulusal Kanal bir dönem benim için, doğruların ve gerçeklerin kaynaklarından biriydi. Kanalın çizgisinin neredeyse 180 derece değiştiğini düşündüğüm için, yaklaşık iki yıldır gittikçe daha az izledim ve artık hiç izlemiyorum; Aydınlık Gazetesine şöyle bir bakıyorum. Kaynak Yayınlarını ve Bilim ve Ütopya Dergisini şimdilik ayrı tutuyorum.  Bu dergiyi neredeyse ilk çıkmaya başladığı yıldan beri okuyorum.
Sitenizde Güzide Filiz Tuzcu Hanımın yazısını okuduktan sonra size yazma gereği duydum. Elbette herkes görüşlerini, deneyimlerini, kısaca birikimlerini özgürce başkalarına anlatabilmelidir. Bence gerekli koşul içeriğinin somut kanıtlara dayanması; denenebilir, sınanabilir, gözlemlenebilir olmasıdır. Soyut kavramlar olan din ve tanrı konusu işin içine girdiğinde, her şey karışır ve aklı karıştırır.
* Laikliğin, temel hak ve özgürlüklerin olmadığı bir ülkede yaşadığımız için istediklerimi tam olarak yazamıyorum.
Dinlerin insanlığa çok büyük zararları olmuş ve olmaktadır. Usu egemen kılarak, bilim ve teknolojide ileri gitmiş çoğu ülkede, din artık geride kalmış korkutucu bir masal, kötü bir gelenek… olarak neredeyse bütünüyle etkisiz bir konuma gelmiştir. Kiliseler müze, sergi salonu, kütüphane, konser salonuna vb. dönüştürülmektedir. Londra’da belediye otobüslerindeki “muhtemelen tanrı yok…” diyen ilanları bilirsiniz. Ülkemizde böyle bir durum olabilir mi?
Kuran (elbette Tevrat, İncil) önyargısız, her türlü koşullandırılmalardan olabildiğince uzak aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür olarak okunduğunda, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar  insan uydurması olduğu açıktır. Ben, bir tanesi beni yanıltabilir diye, en az on ayrı kişinin (kurumun) çevirisini aynı anda ve pek çok kez okudum.
Güzide Hanımın İslam ve Osmanlı konusundaki değerlendirmeleri gerçeği yansıtabilir ama Allah ve onun iletisi olduğu söylenen Kuran hakkındaki saptamalarına katılmak olası değil.
Bu ikisinin (Allah ve Kuran) mutlak gerçek olarak onaylanması ve sonrasında bir değerlendirme yapılması bence son derece yanıltıcı, yanlış ve zararlıdır. Herkesin ez az iki kez Kuran’ı okumasını isterdim; elbette İncil ve Tevrat‘ı da. İnancın sonrasında gelmesi gerekir. Adı üzerinde inanç; gerçekliği bilin(e)meden onaylanan demek. Bilgi ve inanç birbirinin karşıtıdır. Din ve tanrı konusundaki her şey soyut, yani görünemez, bilinemez, kanıtlanamaz, kısaca doğrulanamaz durumdadır. Benim gördüklerime, öğrendiklerime göre, bu konuda inancı olan insanların yok denecek kadar azı Kuran’ı okumuştur. Tüm bilinenler neredeyse yüz yıllardır kulaktan kulağa aktarılanlardır.
Ülkemizin bugün neden bu durumda olduğu sanırım çok açıktır.
Ülkemiz, yayılmacı ve sömürgeci dış güçler ve onların içerideki işbirlikçileri tarafından “din ve tanrı” kullanılarak yarı tutsak konuma getirilmiştir. 31 Mart bir umut oluşturmuştur.
– Umarım ayrımsama, aydınlanma sürer ve ülkemiz Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucu değerlerine döner
———–——————————————————————–
———–———————————————————
Bu benden:
Binlerce örnek sayabilirim; sanırım bir tanesi yeterli olabilir; Tarih 17 Ağustos 1999 büyük Marmara depremi.
Ölü sayısı tam olarak söylenmedi. 18.000 veya çok daha fazla. Ne kadar insan yaralı ve kayboldu tam olarak bilinmiyor. Ya kurtulup sakat kalanlar kaç kişi?
İnsanlar canlarını, mallarını, yakınlarını, bazıları her şeyini kaybetti. Kimisi yıkıntılar altında, dayanılmaz acılar çekerek öldüler.
İnsanları uyumak zorunda olan canlılar olarak yaratan kim? Sen.
En derin uykularındayken, en acımasız bir biçimde öldüren kim? Yine sen.
Bir tanrıya yakışır mı yaptığın?
Bunu gerçekten sen mi yaptın?  Yoksa sen gerçekte yok musun?
Eğer böyle bir tanrı varsa, ben ona karşı çıkarım.
———–———————————————————————
———–————————————————–
Ömer Hayyam’dan:
Seni aramaktan dünyanın başı dertte;
Zengine de göründüğün yok, fakire de;
Sen konuşursun da biz sağır mıyız yoksa,
Hep kör müyüz, sen varsın da görünürde.
Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama;
Senden, benden başka düşünen yok, arama!
Vazgeç ötelerden, yorma kendini;
O var sandığın şey yok mu; o yok, arama!
Aşık Veysel’den
Kimden korktun da gizlendin,
Çok arandın, çok izlendin,
Göster yüzün çok nazlandın,
Yüzün mahrem ferde senin.
————————————————-————————————–
Bunlar elbette bir tanrının olamayacağının kesin kanıtı değil, peki, ya Güzide Hanımın Allah’ı ve Kuran’ı mutlak doğru olarak onaylaması ve anlatması?
Mustafa Kemal Atatürk, Turan Dursun, Prof. Dr. İlhan Arsel, Arif Tekin, Muazzez İlmiye Çığ, Ömer Hayyam ve Jean Meslier’in selamı, aydınlığı umarım bundan sonra sürekli üzerimize olur.
Saygılarımla. 09.04.2019