DEMOKRASİ SAKIZI

DEMOKRASİ SAKIZI


(Not : Yazıdaki görüşler sayın yazarı bağlar. İsmet İnönü ve sosyal demokrasi hakkındaki görüşlere biz katılamıyoruz.. Atatürk Sosyal demokrasiye karşı idi.. Şu 3 kaynakta yeterli bilgi var.. http://ahmetsaltik.net/tag/ataturk-sosyal-demokrat-partiyi-kapatti/

İleri, Hasan, Türkiye’de Sosyal Demokrasi, 1908-1998,s.44-45
https://www.aydinlik.com.tr/ataturk-sosyal-demokrat-partiye-karsiydi  A. Saltık)

Güzide Filiz TUZCU

Makalemin “Demokrasi Sakızı” adlı başlığı okuyucuları şaşırtmış olabilir. Bu başlığı koymamın nedeni şudur: 1938’den günümüze Türkiye’de demokrasi sözcüğü, başta hükümet üyeleri, siyasiler ve partiler olmak üzere, genel olarak aydınların, akademisyenlerin, gazetecilerin, TV program yapımcısı ve sunucuların, oturum tartışmacıların dillerinde sakız olmaktan öteye ne yazık ki gidememiştir! TıpkıCumhuriyetçiliğin, Milliyetçiliğin, Devletçiliğin, Halkçılığın, Laikliğin, Devrimciliğin, Sosyalizmin, Türk Tarihi’nin, hatta Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslâm’ın” Türk Ulusuna doğru anlatılmadığı gibi, Demokrasi Kavramı da Türk Milletine, 82 yıldır ne yazık ki doğru anlatılmamış, tanıtılmamış ve Ulus bu konuda kasıtlı bilinçlendirilmemiştir!

       Onun içindir ki çeşitli kentlerimizde, çeşitli meslek ve eğitim düzeyindeki kesimler veya kişiler üzerinde günümüzde (21. Yüzyıl – Yıl: 2020) bir anket yapılsa ve ankette Demokrasiyi tanımlar mısınız? – Demokrasinin ölçütleri, yani olmazsa olmaz koşulları nelerdir? Demokrasi hangi koşullarda işlerlik kazanabilir diye sorular sorulsa, kanım şudur ki; bu sorulara doğru yanıt verebilecek insan oranı %10’u veya en iyi kestirimle %15’i geçemezdi! Özetle ifade edersek, genel olarak Türkler yaşamını ve geleceğini yakından ilgilendiren – yukarda sözünü ettiğimiz –  son derece önemli kavramlar ve bilgiler hakkında ne yazık ki tümüyle cahil bırakılmışlardır: Evet, altını çizerek ve önemle vurgulayarak ifade ediyorum ki; yaşamsal konularda Türk Ulusu kasten ve kurgulu olarak “cahil” bırakılmıştır! [1923 – 1938 arası dönemde Genç Cumhuriyetimizin ülke çapında eğitim ve aydınlanma seferberliği kapsamında başarıyla uygulanmaya konulan, son derece yararlı ve özgün tasarımları olan Köy Enstitülerinin, Halkevlerinin ve Halkodalarının 1938 sonrası uydurma bir gerekçeyle (sözde komünizm tehlikesiyle) kapatılışları, halkı cahil bırakma kastının en dikkat çeken – en belirgin kanıtıdır.)

       BM’nin UNESCO örgütü bile gelişmemiş ülkelere “ideal eğitim ve kalkınma modeli” olarak önerdiği Genç Cumhuriyetin bu değerli eğitim ve aydınlanma kurumlarının 1938 sonrasında da görevlerini yapmasına izin verilseydi, Türk Ulusu sözünü ettiğimiz bu yaşamsal kavramları doğru öğrenmiş olacak, genel anlamda eğitimli – bilinçli, düşünen, sorgulayan, kendine güvenen bireyler olacaklar ve demokrasinin olmazsa olmazı olan “ulusun yönetimi denetleme ve düşürme hakkını” yerine getirebilecekti.  Böylece ulusun başına yönetici olarak gelenler de ülkeye ve ulusa hizmetle yükümlü birer görevli olduklarını unutup, kendilerini “ulusun efendisi – kralı” gibi göremeyeceklerdi! Ya da bunlar, tümüyle iktidar – güç ve saltanat hırsıyla hareket ederek, yalnızca seçim dönemlerinde ulusu oy deposu olarak görüp, söz konusu bu yaşamsal kavramların arkasına sığınıp, halkı kandırmaları elbette olanaklı olmayacaktı. Ancak ne yazık ki böyle olamamıştır!

       İşte bu yüzden genel olarak Türk Ulusu, içtenlikle sevdiği, derin minnet duygularıyla bağlı olduğu ve izinde yürümekte kararlı olduğu Büyük Atatürk’ün izinden eylemli olarak gidememiştir: Onun Kutsal Cumhuriyet Emanetlerini (ki demokrasi için atılan sağlam temel de bu emanetlerin başında gelir) koruyamamış, hatta iman ettiği İslâm Din inancını bile Yüce Allah’ın Kuran’da buyurduğu biçimde yaşayamamıştır! Bunun içindir ki genel anlamda Türk Ulusu – aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi – 21. Yüzyılda da koyu bir cehaletin karanlığında yaşamayı sürdürmektedir! Böylece Ulus, “sahte şeyhlerin – tarikatların – din maskeli siyasilerin tuzağına düşmekte, doğruyu – yanlışı birbirinden ayırt edememekte, bilgisiz – bilinçsiz davranarak, ülkenin yazgısını belirleyen siyasal seçimlerde hata üstüne hata yapmakta, yönetici diye başına kimi – kimleri getirdiğini bilmemekte, sürekli yanlışlar yaparak, giderimi çok zor büyük yıkımlar ve zarar görmektedir”! Hatta Türk Ulusu böyle davranarak, geleceğini de tehlikeye atmaktadır. Sorunu “Tarih Biliminin” ışığında doğru görmek ve doğru saptamak gerekir ki, doğru çözüm bulunabilinsin. Yoksa tüm sözler, tartışmalar, makaleler, akademik çalışmalar ve tezler vs… hepsi de ancak havanda su dövmek olur!  Pek çoğunun olduğu gibi!

1923 – 38 Altın Dönemimiz dışında olmak üzere, Osmanlının son yüzyıllarında (özellikle taklitçi – çıkarcı – İngiliz güdümlü Batıcı – Tanzimat yanlısı zihniyetliler sayesinde) ve 1938 – 2020 arası 82 yıl Cumhuriyet devrinde, yani toplamda 300+ yıldır iktidara gelenler “Batılılaştıklarını – demokrasiyi getireceklerini – hatta Atatürk’ün izinde olduklarını vs…” iddia etmektedirler!  Bunların, batının kılavuzluğunda reformlar yapıyoruz – Batılı oluyoruz – çağdaşlaşıyoruz, kalkınıyoruz, modernleşiyoruz – uygar oluyoruz – Avrupalılaşıyoruz, çağ atlıyoruz, Avrupa Birliğine giriyoruz, demokrasi getiriyoruz vs…” gibi altyapısı ve içi tümüyle boş “siyasal söylevleriyle boşa geçen yüzyıllar söz konusudur! Sonuçta 82 yıldır “DEMOKRASİNİN” geldiği yoktur; yalnızca adı vardır, ağızlarda sakız gibi çiğnenmektedir, ancak kendisinden iz bile YOKTUR!

Bir bilim insanı sorumluluğu ile ifade etmemiz gerekir ki bu uzun yıllar (82 yıl), Türk Ulusunun aleyhine büyük zararlar getirmiş, hatta Türk Ulusunu zamanda oldukça geriye götürmüş yitik yıllardır… Bunun içindir ki dünyada kendi kendine yetebilen, yer-üstü ve petrol dahil yer-altı – her türlü zenginliklere, verimli topraklara – ideal iklim koşullarına ve büyük işgücü potansiyeline sahip önemli bir ülke olan Türkiye, bırakın demokratikleşmeyi, uluslararası ölçütlere göre geri kalmış bir ülke olma konumundan bile 82 yıldır kurtulamamıştır! (Uluslararası Hukuk terminolojisinde daha kibar olsun diye ve teselli amacıyla kullanılan “gelişmekte olan ülkeler” ifadesi, tam bir aldatmacadır!) Ayrıca Türkiye dışında öbür tüm “gelişmekte olan ülkelerin” ortak özelliği – bir zamanlar hepsinin de “sömürgeler” oldukları özelliklerini de özellikle vurgulamamız gerekir. Binlerce yıllık tarihinde büyük devletler – krallıklar – imparatorluklar kurmuş – dünya uygarlıklarının temelinde yer almış, bu bağlamda hiçbir dönemde sömürge olmamış Türk Devleti, eski sömürgelerle aynı ayara düşmüş, hatta kimilerinden geri bile kalmıştır!

Oysaki Türkiye’nin sahip olduklarının çeyreğine bile sahip olmayan Avrupa ülkeleri – örneğin Almanya, hatta Japonya bile! Üstelik Almanya her iki Dünya Savaşında da yenilmiş – yıkılmış – yerle bir olmuş, Japonya ise 2. Dünya Savaşında ağır yenilgiye uğramış ve iki atom bombası yemiş, yanmış yıkılmıştır! Yani her iki ülke de yerle bir edilmiş iki ülkedir: Bunlar bile demokrasiye kavuşmuş, 75 yılda kalkınmış, uluslarının eğitim ve gönenç düzeyini en üst düzeylere yükseltmiş, dünya pazarlarında ve Birleşmiş Milletler (BM) örgütünde söz sahibi olmuş, ileri derecede uygar ülkeler konumundadırlar! Üstelik bu ulusların (Almanların – Japonların) Türk Ulusu gibi binlerce yıllık – köklü geçmişleri, büyük uygarlıklar – devletler kurma gelenekleri, geniş ve verimli toprakları, yerüstü ve yeraltı varsıllıkları da yoktur. Eğer biraz düşünme zahmetinde bulunursak, bizlerin 82 yıldır halâ “gelişmemiş – hatta düpedüz geri kalmış bir ülke konumunda” olmamızın oldukça büyük bir utanç kaynağı olduğunu  anlardık!

Oysaki bizler milletçe, “Atatürk’ü ve demokrasiyi ağzına SAKIZ yapanlara” körü körüne inanıp, onların peşlerine gitmek yerine, “600+ yüzyıl Osmanlı devrinde başımıza neler geldi, biz neden kendi vatanımızda yüzyıllarca aşağılandık – ezildik? Nasıl bu denli yoksul ve cahil kaldık? Biz nerede yanlış yaptık? Destansı Kurtuluş Savaşımız yalnızca dış düşmanlara karşı mı yapıldı?  Atatürk kimdir – bizler için neleri başarmıştır? Gerçek Atatürkçüler kimlerdir – O’nun düşüncelerine ve ilkelerine kimler gerçekten sahip çıkmaktadır? Cumhuriyet – Demokrasi – Hukuk Devleti gerçekte nedir” diye sorgulasaydık ve gerçek demokrasiyi yaşama geçirmekte içtenlikli, istekli ve kararlı olanların ardından gitmiş olsaydık ve onları destekleseydik, kanımca bugün Büyük Atatürk’ün hedeflediği “demokrasiye ve en ileri uygarlık düzeyine” çoktan kavuşmuş olurduk.

O halde içten Atatürkçüler kimdi? Bu konuda bilmemiz gereken en önemli – en yaşamsal öge şudur : Her şeyden önce içtengerçek Atatürkçüler, Ölümsüz Önderleri Atatürk gibi, birer Türk Evlâdıydılar – yani Türk Ulusuna bağlıydılar. Türk Ulusunu uyutmak isteyen pek çok kripto aydın, bu son derece önemli konuyu kasıtla görmezlikten gelir! (Oysaki ayrımsız tüm Türk Devletleri – Krallıkları – İmparatorlukları, bu yaşamsal ögeye dikkat etmedikleri için yıkılmışlardır. En son örnekler de Anadolu Selçuk Devleti ve Osmanlı Devletidir. Bir başka deyişle Türk Kaleleri / Devletleri, dışarıdan gelen düşman saldırılarıyla – topla tüfekle değil, her zaman içten gelen kripto ihanetleriyle fethedilmiş ve yıkılmıştır.)

İçten Atatürkçüler, Büyük Atatürk’ün engin ulus ve vatan sevgisini içtenlikle paylaşan, Ona en yakın insanlardı; Onlar her hususta tam bağımsızlığımızın yaşamsal öneme sahip olduğuna inanmış, Türk Ulusunu ve Türklerin Vatanı Türkiye’yi kalkındırmak ve en ileri uygarlık düzeyine yükseltmek isteyen devlet adamlarıydı. Onlar, Büyük Atatürk’ün düşüncelerini, amaç ve hedeflerini oldukça iyi anlamış, bu hedefleri ciddiyetle benimsemiş, bu bağlamda “Büyük Atatürk’ün iç ve dış ulusal politikalarını” titizlikle izleyen, bu hedefleri gerçekleştirmek kararlığında olan devlet adamlarıydılar. Peki, 10 Kasım 1938 sonrasında bu gerçek Atatürkçülere ne oldu?

Büyük Atatürk’ün güvendiği, devletin iç ve dış işlerini onlara emanet ettiği bu İçten VatanseverTürk Siyasiler / Devlet Adamları, ne yazık ki 11 Kasım 1938’den başlayarak korkunç saldırılar ve engellemelerle karşılaşmışlardır! Dış güdümlü Tanzimatçı Osmanlı anlayışı yeniden hortlamıştır… Atatürk karşıtı, gerçekte Türk karşıtı olanlar, ancak ulusa karşı her zaman Atatürkçü ve Türk gibi görünmeye özen gösterenler, her yerde “Atatürk’e bağlılıklarını dile getirip, ulusun gözünü boyayan takiyyeciler” ne yazık ki T.C. Devleti’nin yönetimine gelmişlerdir. Aslında bu ögeler, en başından beri Cumhuriyet karıştı olan,  “padişah ve saltanat yanlısı, dış güdümcü – mandacı – yani Batı yanlısı” Tanzimatçılardır.  Atatürk karşıtı söz konusu bu ögeleri benimseyen ve destekleyen İ. İnönü, tümüyle Büyük Atatürk sayesinde sahip olduğu ün ve saygınlıkla 11 Kasım 1938 günü ivedilikle kendini “Cumhurbaşkanı” seçtirmiş ve hiç zaman yitirmeden Büyük Atatürk’ün koltuğuna kurulmuştur. Türkiye’nin iktidar gücünü ele geçiren bu kişinin ilk işi, yukarda ifade etiğimiz söz konusu içten Atatürkçüleri hükümetten – hatta TBMM’nden uzaklaştırmak olmuştur. İşte Türk Milleti ve vatanları Türkiye için korkunç kırılma noktası, yani tüm yıkımların başlangıç noktası da bu talihsiz olayla başlamış ve artarak günümüze dek gelmiştir. İşte Türkiye, 81 yıldır neden halâ ”geri kalmış ülke konumundadır”, sorusunun yanıtı da bu tarihsel gerçekle açığa kavuşmaktadır.

Büyük Atatürk Dolmabahçe Sarayında ölümle pençeleşirken, başta İ. İnönü olmak üzere, “iktidar – güç ve saltanat” derdine düşenler, korkunç bir vefasızlık örneği sergileyerek Atatürk’ü öylece Dolmabahçe’de bırakıp, Ankara’ya TBMM’ne koşmuşlar, makam ve güç elde etme hırs ve planlarını hemen uygulamaya koymuşlardır. 11 Kasım 1938 günü, çevresine topladığı yandaşlarına kendini alelacele Cumhurbaşkanı seçtiren, hatta bununla da yetinmeyerek, kendini CHP’nin değişmez “ebedi başkanı” da seçtiren İ. İnönü, Atatürk’ün güvendiği tüm içten Atatürkçüleri dışlayarak,1923’de Cumhuriyetin ilânına – Türk Ulusunun İradesine – Demokrasiye – Hukukun Üstünlüğüne karşı çıkan, koyu birer saltanat – halifelik ve padişah yandaşı olanları” TBMM’ye doldurmuştur!  Böylece Atatürk karşıtı yeni iktidarın “Atatürk İlkeleri ve Milli Devlet Politikalarını aşama aşama terk etmesi ve bir karşı devrim başlatması” oldukça kolay olmuştur. Oysaki İsmet İnönü ve yandaşlarından oluşan iktidar üyeleri TBMM’nde, Atatürk İlkelerine – Devrimlerine, Tam Bağımsız Milli Politikalarına ve Türk Ulusuna bağlı kalacaklarına ilişkin, Atatürk’ün yolunda kararlılıkla yürüyeceklerine ilişkin” sevgin (aziz) Türk Ulusuna tek tek söz verip, tek tek yeminler ettikleri halde !!

Türk atasözümüz ne güzel söylemiştir; “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz.” O halde “ben cumhuriyetçiyim, ben demokratım, ben milliyetçiyim, ben Atatürkçüyüm, ben Müslümanım vs…” demekle ya da bunları “parti programına – tüzüğüne yazmakla”  x kişi, ya da  x parti öyle olmuyor!!! Türk Tarihi, ne yazık ki bu ikiyüzlülüğün pek çok örneği ile doludur. Özellikle 2. Meşrutiyet Dönemi (1908-18). Akademik çevrelerde sözbirliği edilerek, “efendim ilk kez çok partili yaşama geçiş 1945 yılında İ. İnönü tarafından gerçekleşmiştir” masalı yinelenip durulur! Oysaki bu doğru değildir! Çok partili yaşam daha önce denenmiştir.

  1. Meşrutiyetle yeni bir rejime geçilmiş, 1876 Anayasası  1909’da yenilenmiş, yeni yasalar çıkarılmış, temsili sisteme dayanan Meclis oluşturulmuş, padişahın kimi yetkileri kısıtlanmış, ancak bu yeni rejim, yasalar ve kurumlar yerli yerine oturtulmadan – anlaşılması sağlanmadan birden getirilen özgürlük ortamı ve çok partili yaşama geçiş, ülkeye ancak karmaşa, hatta iç savaş (31 Mart irtica isyanı) getirmiştir; yani çok partili yaşam denenmiş, ancak sağlam altyapı temelleri oluşturulmadığı için başarılı olamamıştır. Türkiye’deki siyasal partilerle ilgili kapsamlı araştırmalar yapan değerli Hocamız Tarık Zafer Tunaya 2. Meşrutiyet dönemi için “Tarihimizde en çok sayıda siyasal partinin, cemiyet ve derneğin kurulduğu dönem, 2. Meşrutiyet dönemi olmuştur…” diyerek, bu konuya dikkat çekmiştir. (Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler 1859 – 1952, Doğan Kardeş Yayınları, İstanbul, 1952, s. 75)

Aklını işleten  – vatanını içtenlikle seven her vatandaş, “sürekli demokrasiden – insan haklarından vs…” söz açan – bu konuda iddiada bulunan siyasileri – siyasal partileri – parti başkanlarını mutlaka sınava tabi tutmalıdır: Şöyle ki; bunların söylevleri ile eylem ve uygulamaları birbirini tutuyor mu? Bunlar verdikleri sözleri yerine getiriyorlar mı? Bu hususlar denetlenmeli ve bu kişilerin ülkeleri için ne gibi yararlı hizmetlerde bulundukları – neleri başardıkları analiz edilmelidir. Kısacası siyasileri mihenk taşına vurmak, gerçek kimliklerini, düşüncelerini, niyet ve eylemlerini ortaya çıkarmak gerekmektedir.

O HALDE ŞİMDİ SIRA “GERÇEKTEN DEMOKRASİ” NEDİR? SORUSUNU SORMAYA GELMİŞTİR:

İlk olarak Birinci Akademik Anabilim Dalımın “Siyasal Bilimler” olduğunu ifade etmekle başlamak istiyorum. Demokrasinin en açık – en anlaşılır ve en doğru tanımını ünlü Fransız Siyasal Bilimler Uzmanı (hatta bu konuda dünyada hatırı sayılır bir uzman sayılan) Hocamız Maurice Duverger’in yaptığını vurgulamam gerekir. Dünya bilim çevrelerinde değerli Hocamız Sayın Halil İnalcık, nasıl ki Osmanlı Tarihinde bir yetke (otorite) sayılıyorsa; benzer biçimde Siyasal Bilimlerde de Maurice Duverger bir dünya otoritesi sayılmaktadır. Dikkatinizi çekmek isterim ki; Türkiye’de genel olarak akademik çevreler, Büyük Atatürk’ün kararlı demokrasi misyonuna işaret eden bu önemli bilim adamından pek söz etmek istemezler! Hatta O’nun adından rahatsız bile olurlar; çünkü bunlar Atatürk için “O bir diktatördü” diyerek, Atatürk hakkında olumsuz – yanlış algı yaratma peşindedirler! Çünkü bunlar  bilimi temel alarak, tarihsel gerçeklerin doğrultusunda değil, belli bir siyasal güdümün doğrultusunda çalışmaktadırlar! (Yani bu sözde akademisyenler, gözümü kaparım, buyruklara uyarım, koltuğumu korurum, aylığımı alır, keyfime bakarım hesabındadır.) Ben pek çok kez buna doğrudan tanık oldum! İşte tam da bu nedenle bunlar, “Türkiye’de demokrasinin temelleri Mustafa Kemal Atatürk eliyle atılmıştır” saptamasında bulunan değerli BİLİM İNSANI Maurice Duverger’den oldukça rahatsız olurlar! (Maurice Duverger, The Idea of Politics: The Uses of Power in Society, Henry Regnery Company Press, Chicago, 1970, s. 124.)

M. Duverger diyor ki; “Demokrasi, 2 temel ögeden oluşmaktadır; 1) Siyasal Demokrasi, 2) Sosyal Demokrasi. Gerçek Demokrasinin oluşabilmesi ve yaşama uygulanabilmesi için – çok zor da olsa – bu iki parçanın bir araya gelmesi gerekmektedir. Şunu da ifade etmek gerekir ki dünyada böyle iki öğeyi de birleştirmiş “mükemmel demokrasiye” sahip hiçbir ülke yoktur! O halde mükemmel demokrasi ancak bir ütopyadır – yani hayâldir. Ancak Mükemmel Demokrasiye en yakın demokratik sistemin uygulandığı, demokrasinin olmazsa olmaz kurumlarıyla yaşama geçirildiği ülkeler vardır.

1.) Siyasal Demokrasi nedir? Siyasal Demokrasi, ülke yönetimine gelecek olanların “özgür ve dürüst seçimlerle” iş başına gelmeleri esasına dayanır. Bunun gerçekleşebilmesi için tüm zorunlu koşulların titizlikle yerine getirilmesi gerekir. Bu zorunlu koşullar nedir? Her vatandaşın kendi özgür iradesiyle – düşüncesiyle, tanıdığı – inandığı ve güvendiği kişiye veya partiye oy vermesidir; bunun gerçekleşebilmesi içinde her bireyin belli bir eğitim düzeyine sahip olması, ayrıca siyasal ve ekonomik olarak da özgür olması koşuldur. (Hemen Türkiye’den örnek verelim; Türkiye’de “siyasal demokrasi” ne yazık ki nerdeyse yok hükmündedir. Çünkü vatandaşların günümüzde yaklaşık % 50’den çoğu, 1940’lı yıllardan – 1990’lı yıllara dek yaklaşık % 70’i eğitim ve ekonomik özgürlük açısından “siyasal demokrasi için gerekli olan eğitim, ulusal vatandaşlık bilinci ve ekonomik bağımsızlık düzeyinde” değildir. Pek çok vatandaş, özellikle köylerde – kasabalarda –  kırsal kesimlerde köy ağalarına, muhtarlara, şeyhlere, imamlara vs… bağlıdırlar. Kentlerde de patronlara, siyasal partilere, parti başkanlarına, şeyhlere, tarikatlara bağlıdırlar. Yani bunların siyasal seçimlerde “bağımsız – özgür iradeleri” yoktur.)

2.) Sosyal Demokrasi nedir? Sosyal Demokrasi, özgürlüğün temini, belli sınıfların ayrıcalığı, üstünlüğü veya egemenliği yerine, TÜM VATANDAŞLAR ARASINDA EŞİTLİĞİ GERÇEKLEŞTİRMEYİ AMAÇLAR.  Çünkü “özgürlük ve bağımsızlık” ancak ve ancak eşit bireyler arasında olanaklıdır. Köyde ağaya, şehirde belirli siyasal oluşumlara, derneklere, partilere, vakıflara ya da tarikatlara “işini, konumunu, geçimini, çocuğunun yurdunu – eğitimini vs…” borçlu olan biri, elbette özgür ve bağımsız değildir!  Türkiye’de bunun sayısız örnekleri vardır… Pek çok kişi siyasal bir güce, partiye, vakfa, tarikata, varlıklı patronlara yakın olarak, onların siyasal görüşlerini ve çıkarlarını destekleyerek, aslında tutsak yaşamaktadır!

Geçimini sağlayamayan, ekonomik sorunları yüzünden borçlanan, yeterli beslenemeyen, akıl ve ruhsal sağlığı için gerekli olan hiçbir etkinliğe katılamayan, sinema – tiyatro – ayda bir kez de olsa bir lokantaya gitmek gibi, yılda 1 kez – 1 hafta da olsa dinlenceye (tatile) gitmek vs… gibi eğlence ve dinlenceyi, ekonomik sorunları yüzünden gerçekleştiremeyen birisi için “özgürlüğün” hiçbir anlamı yoktur! O halde Sosyal Demokraside bireyin özgürlüğü yerine, onun eğitimi / bilimi, siyasal, ekonomik, adli ve sosyal eşitliği çok daha önemlidir. Yani SOSYAL DEMOKRASİDE birey, kendi özgür aklıyla – düşüncesiyle, duygularıyla, inançlarıyla ve temel yaşamsal gereksinimleriyle “İNSAN” yerine konmaktadır. Bu bağlamda Sosyal Demokrasi, bir hademe, bir garson, bir öğretmen, bir mühendis, bir doktor, bir çöpçü, bir bakkal, bir ev hanımı, hatta bir milletvekili, bir başbakan ya da cumhurbaşkanı arasında tam bir EŞİTLİK öngörmektedir.   

Böylece Sosyal Demokrasinin var olduğu bir ülkede her kişi, kendi meslek kulvarında – yaşam alanında, toplumda ve bürokraside eşit değer ve saygınlık görecektir; bir başka deyişle herkes eşit haklara sahip olacaktır; devletin ve hukukun önünde her vatandaş eşit sayılarak, özgür, onurlu ve saygın bir yaşam hakkına sahip olacaktır. Hiç kimse, ama hiç kimse, makamı – mesleği – siyasal ve ekonomik gücü karşılığında ayrıcalıklı işlem görmeyecektir. Büyük Atatürk’ün düşünceleri ve söylevleri incelendiğinde görülecektir ki, O’nun Türk Ulusu için öngördüğü en insancıl siyasal sistem tam da budur; yani SOSYAL DEMOKRASİDİR.

     Bir kez daha altını çiziyorum; Sosyal Demokraside en önemli hedef, eşitliğin kurulmasıdır yani bolluk içinde – gönenç içinde yaşayan, ayrıcalıklı, güçlü, varsıl kişilerin, bu olanaklara sahip olamayanları ezmesini ve sömürmesini önlemektir. Sosyal Demokrasi insanın insanı sömürmesini – yalnızca güçlülerin – varsılların sözünün geçtiği, yoksul ve güçsüz vatandaşların ise sesini duyuramadığı, adalete ulaşamadığı bir yaşamı kabul etmez.

     Sosyal Demokrasinin çeşitli nispetlerde söz konusu olduğu ülkelerden kimi örnekler şöyledir: İngiltere, Fransa, Kanada, Avusturya, İsviçre, Almanya, ABD vs… Söz konusu bu ülkelere dikkat edilirse  “eğitim ve gönenç düzeyinin yüksek olması – yasaların önünde tüm bireylerin eşit haklara sahip olmaları” elbette rastlantı değildir. O halde demokrasinin bir ülkede var olabilmesi, işlerlik kazanabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi için ulusun eğitim ve gönenç düzeyinin mutlaka ama mutlaka yüksek olması gerekmektedir. Sosyal Demokrasinin ön koşulu budur; bu söz konusu olmadan Sosyal Demokrasi olamaz. (Onun içindir ki Büyük Atatürk’ün en öncelikli hedefi de buydu; Türk Ulusunun eğitim ve refah seviyesini yükseltmekti…) Çünkü arzu edilen Gerçek Demokrasiye yaşamda işlerlik ve süreklilik kazandıracak olan ve onu sürekli koruyacak olan temel  öge, “eğitimli – bilgili –  bilinçli, ulusal ahlâk sahibi, gönenç düzeyi yüksek kişilerden oluşan güçlü bir ulusun” varlığıdır.

Söz konusu böyle milletlere sahip olan ülkelerde “Anayasa – Yasalar ve Demokrasinin Olmazsa Olmaz Ölçüteri”,  aynı güneşin düzenli doğuşu ve batışı gibi – tümüyledoğal – bir işlerlik kazanmıştır: Onun içindir ki bu ülkelerde hiç kimse, yani hiçbir siyasal önder, hiçbir parti, veya iktidar / hükümet, hatta kral bile olsa kendi keyfine göre hareket edemez, Anayasayı veya Yasaları değiştiremez, Bağımsız Yargıyı Sorgulayamaz, başta akademisyenler ve basın üyeleri olmak üzere, hiçbir vatandaşının ifade özgürlüğünü kısıtlayamaz; Demokrasinin Kalesi –  Bilim Yuvaları Olmaları Gereken Üniversitelere karışamaz. Özetle demokratik ülkelerde bir “saat gibi işleyen demokratik sistemin işlemesini” hiçbir siyasal iktidar, önder, parti vs… aksatamaz – engelleyemez.

İşte Demokratik Sistemin tüm kurumlarıyla yerli yerine oturduğu – kökleştiği ve sürekli işlerlik kazandığı bir ülkede olmazsa olmaz GÖSTERGELER: (ki Büyük Atatürk’ün hedefi de böyle bir Demokratik Sistemi Türkiye’de kökleştirmekti…)

  1. Anayasasının – Hukukun – Yasaların Üstünlüğü temel esas alınmaktadır: Yargı tam bağımsızlığa sahiptir. Bu da şu demektir, hiç kimse, ama hiç kimse, bu başbakan da olsa, bakan da olsa, ünlü bir parti başkanı da olsa, ülkenin kralı – kraliçesi de olsa, yasalardan üstün olamaz! Onlar da tümüyle Anayasa ve Yasalara bağlıdır. Her kim olursa olsun, üstün olan kişiler değil, yalnızca ve yalnızca yasalardır. 
  2. Ülkedeki herkes arasında eşitlik vardır; yani piramit örneği en üst – tepe basamaktan – hükümet üyelerinden – en altlara, tabana dek tüm resmi devlet görevlileri ve tüm vatandaşlar arasında, haklar (AS: ve özgürlükler) açısından tam bir eşitlik vardır; (A.D. Lindsay, The Modern Democratic State, Oxford University Press, London, 1969, s. 11.) Bu da şu demektir, hiç kimse, “Ben parti başkanıyım, ben genel müdürüm, ben başbakanım, ben holding sahibiyim, ben milletvekiliyim, bakanım vs…” diyerek devletten farklı işlem – ayrıcalık bekleyemez, asla ayrıcalık isteyemez. Her vatandaş, bu başbakan da olsa, suç işlediği zaman yargıya / yasalara hesap vermek zorundadır. Yasaların önünde sıradan bir vatandaş, örneğin bir garson, bir çiftçi, bir inşaat ustası, bir ev hanımı, bir öğretmen vs…” ne ise, bir milletvekili, bir bakan veya bir başbakan da odur. 
  3. Ülkede, özellikle üniversitelerde – bilim alanında, düşünce ve ifade açıklamada tam bir bağımsızlık ve özgürlük vardır: Bir başka deyişle bir ulusu – ülkeyi bilimin ışığında – en yararlı biçimde yönlendirecek olan “en üst düzeyde BİLİM yuvaları” üniversitelerdir; onun için bilim ve bilim insanı tümüyle özgür olmalıdır; böylece bir bilim insanı kısıtlanamaz, baskı altına alınmaz, siyasete alet edilemez, bilim yapıtları olan çalışmaları – tezleri sansürlenemez – engellenemez!

Bakalım Büyük Atatürk bu konuda ne demiştir: “Benden sonra beni benimsemek isteyenler, aklın ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, benim tinsel (manevi) mirasçılarım olurlar. Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir. Öğretmenler, ordularımızın kazandığı utku, sizin ve sizin bilim ordularımızın utkusu için yalnız zemin hazırladı; gerçek utkuyu sizler kazanacaksınız, sürdüreceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız. Ben ve arkadaşlarım, sarsılmaz imanla SİZİ İZLEYECEĞİZ VE SİZİN KARŞILAŞACAĞINIZ ENGELLERİ KIRACAĞIZ – ORTADAN KALDIRACAĞIZ.” (Kaynak: Atatürkçülük: Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, Eğitim ile ilgili bölüm, s. 291 – 305.)

Büyük Atatürk kendi ulusuna, komşu ve öbür uluslara verdiği tüm  sözleri  tutmuştur; Onun için dünyada O, doğruluğun, insanlığın, eşitliğin, barışın, ulusal ve uluslararası hak ve hukukun örneği durumuna gelmiştir. Dünyada tüm yabancı devlet ve bilim adamları Büyük Atatürk’ü oldukça iyi tanımakta, O’na büyük saygı ve hayranlık duymaktadır. Hatta Büyük Atatürk dünyada nerdeyse tüm uluslarca o denli iyi tanınmaktadır ki, o denli çok sayılmaktadır ki, O’nun adı Türk ve Türkiye ile özdeşleşmiştir.

Ancak ne yazık ki kendi kurduğu T.C. Devletinde kimi kendini bilmez sözde aydın – sözde ileri gelenler (yani cahiller, dinciler ve hainler ordusu) O’nu yabancılar ölçüsünde bile tanımamaktadır! Örneğin İslâm Bilgini yabancı bir akademisyen bakın Büyük Atatürk ile ilgili ne diyor (özetle); “İslâm ülkeleri arasında yalnızca ve yalnızca Türkiye, Büyük Atatürk sayesinde (“Great Atatürk” ifadesini kullanmıştır) modernleşme doğrultusunda köklü reformlarla, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmış – yani laikliği kurarak, çağdaş ve uygar bir devlet ve toplum yapısına kavuşmuştur; böylece Türk Ulusu da ortaçağ karanlığından kurtulmuştur.” (Kenneth Cragg, The House of İslam, Dickenson Publishing Company Inc., Belmont California, 1975, s. 120.) Büyük Atatürk ile ilgili bu ve buna benzer yabancıların tarihsel gerçekleri ortaya koymuş olduğu daha pek çok yazıları, kitapları, övgüleri vs… vardır, bunlar ansiklopedileri dolduracak ölçüde çoktur…

Görüldüğü üzere Büyük Atatürk’ün hem destansı Kurtuluş Savaşımızda başardıkları, hem de T.C. Devleti’nin Kuruluşu ve 15 yıl gibi son derece kısa bir zaman diliminde ülkenin kalkındırılması konusunda başardıkları, üstelik korkunç yokluklar, yoksulluklar içinde, hatta iç ve dış karşıtların saldırıları altında O Büyük İnsanın başardıkları tek sözcükle tansık (mucize) olarak nitelendirilmektedir. Bu da şu demektir; Türkiye 1938 sonrasında da O’nun çizdiği aydınlık, uygarlık yolunda ilerlemiş olsaydı, bugün Türkiye’miz dünyanın en gelişmiş – en ileri uygarlık düzeyine ulaşmış, hukukun üstün olduğu – gerçek DEMOKRASİYE kavuşmuş bir ülke olacaktı. Bu, aklı ve bilgisi olan herkesçe doğrulanacak gerçek bir öngörüdür.

Onun içindir ki; dünyada Atatürk’ün adı aklın, bilimin, yürekliliğin, azmin, asaletin, adaletin ve dünya barışının simgesi olmuştur. O’nun adı, insanın insanı ezmediği – sömürmediği – canına – malına – toprağına göz dikmediği,  insanca ve kardeşçe yaşadığı güzel bir dünya ile özdeşleşmiştir. Onun için Büyük Atatürk vatanımızda ve dünyada her gün artan bir saygı, sevgi ve minnetle anılmaya devam etmektedir…

Atatürk’ün en hayranlık uyandıran niteliklerinden biri de efsanelere – destanlara konu olacak ölçüde büyük ve tansıksal (mucizevi) işler başardığı halde, son derece alçakgönüllü bir İNSAN olmasaydı. O Büyük Kahraman, kendilerinden başkalarına hak – hukuk ve insanca yaşam hakkı tanımayan, dünyanın en güçlü – en saldırgan – en yağmacı birleşik emperyalist güçlerini dize getirmişti, onlara hadlerini bildirmişti; milletini ve vatanını onların kanlı ve demir pençelerinden çekip almıştı; böylece bir insanın dünyada erişebileceği en şerefli – en yüksek mertebeye ulaşmıştı. Büyük Atatürk, isteseydi “halife – kral – hükümdar – hakan vs…” olabilecek iken, görkemli saraylarda – binlerce hizmetliler arasında gösterişli saltanat sürebilecekken, O bunların hiçbirini istememiş, hepsini elinin tersiyle itmiştir; onların yerine oldukça alçakgönüllü bir yaşam biçimini seçmiş, ulusuna  “doğru yolu – yani bilimin yolunu göstererek, onları eğitmek, kalkındırmak ve en saygın – en ileri uygarlık düzeyine ulaştırmak” için ölene dek çalışmıştır.

Bu yüzden Türk çocukları ve gençlerinin de, ATA’SINI örnek alarak, Onun gibi Yüksek Türk Ahlâkıyla ve Ulusal Eğitim ile yetiştirilmeleri gerekmektedir. Bizim O’na ödenemez borçlarımız vardır; vatanımız gibi, şerefimiz gibi, namusumuz gibi, canımız gibi, onurumuz ve özgürlüğümüz gibi… “DEMOKRASİNİN” gerçekte ne anlama geldiğini ulusa açıklamak gibi… Doğaldır ki demokrasiyi açıklamak başta öğretmenler olmak üzere, hepimizin görevidir.

      Bu yüzden O, Türk Öğretmenlerine “Sizler, bizim rehberimiz olacaksınız, biz, sizlerin arkanızdan yürüyeceğiz ve önünüze çıkan tüm engelleri yok edeceğiz…deme alçakgönüllülüğünü ve büyüklüğünü göstermiştir. Bu son derece anlamlı sözlerin üstüne herhalde başka söz söylenemez.

Saygılarımla, 27 Ocak 2020.

Atatürkçülüğün -Kemalizmin- Dayanakları ve Demokrasi


Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Bige SÜKAN ADD Bilim ve Danışma Kurulu Üyesi,
Ankara Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü öğretim üyesidir.

“Atatürkçülüğün -Kemalizmin- Dayanakları ve Demokrasi”

başlıklı önemli ve özlü yazısını okuyalım. okutalım..

Sevgi ve saygı ile.
19.6.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

Atatürkçülüğün -Kemalizmin- Dayanakları ve Demokrasi

portresi

Prof. Dr. BİGE SÜKAN

 

 

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet; ulusal devlet, tam bağımsızlık ve
ulusal egemenlik
temelleri üzerinde yükselen bir Cumhuriyet’tir.
Çağımızın devleti ulusal devlettir ve bu devletin insan unsuru “ulus” niteliğinde bir topluluktur. Osmanlı İmparatorluğu, son yüzyıllarda özellikle Osmanlılık, bazen de İslamlık bağından medet umarak varlığını sürdürmeye çalışmış, ne var ki bunda başarılı olamamıştır. Atatürk’ün kurduğu yeni Türk devleti Türkiye Cumhuriyeti ise Türklük bilinciyle, Türk ulusallığı (milliyeti) bağıyla varlığını sürdürmeyi ilke edinmiş bir ulusal devlettir. Atatürk’ün de işaret ettiği gibi, ulusu bir arada tutan unsur din ve mezhep bağı değil, Türk ulusallığı bağıdır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda ulusal bir vatan yoktu; bünyesinde ırk, din, dil, tarih ve kültür bakımında farklı toplulukları barındırıyordu. İstanbul, Bağdat, Selanik, Şam, Kudüs, Tunus, aynı devlet içinde ayrı ayrı milliyetlerin vatanlarıydı. İşte Cumhuriyet, bu duruma son vererek ulusal bir vatan, bir Türk vatanı yaratmıştır. Dolayısıyla sınırları belli olan bu ulusal vatan üzerinde ulusal devletin yaratılması Cumhuriyet sayesinde gerçekleşmiştir. Vatan topraklarının her köşesi ortaklaşa yurttur, her parçası birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

Türk ulusu temeline dayalı yeni ulusal devletin Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan bir diğer temel özelliği “tam bağımsızlık” tır. Yarı bağımlı Osmanlı İmparatorluğu’ndan tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişte, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupalı devletlerin yarı sömürgesi haline geldiği bir dönemde dünyaya gelen, tarihten ders alınması gerektiğini söyleyen Atatürk’ün ısrarla vurguladığı tam bağımsızlık anlayışının büyük rolü vardır. O’na göre bağımsızlık, her alanda tam ve gerçek bağımsızlıktır; yani siyasi, mali, ekonomik, adli, askeri, kültürel alanlarda tam bağımsızlık ve serbestliktir.
Atatürk’ün, ulusal devlet ve tam bağımsızlık ilkelerinin dışında, kurduğu yeni devlet düzeninin temel taşlarından biri olarak gördüğü bir diğer ilke “ulusal egemenlik”ti. Ulusal egemenlik ilkesini ve onun zorunlu sonucu olan Cumhuriyetçilik ilkesini binlerce yıllık tarihi olan Türk ulusuna benimseten kişi tabii ki O’ndan başkası olamazdı.
Fransız Devrimi ile birlikte dünyaya yayılan en önemli kavramlardan olan “ulusal egemenlik”, Osmanlı Devleti’nde hiçbir zaman uygulama alanı bulamamıştı. Osmanlı aydınları hiçbir zaman egemenlik hakkını Osmanlı ailesinden alıp tümüyle ulusa vermek düşüncesinde olmamışlar, sadece padişahın yetkilerinin sınırlandırılarak ulusa bazı hakların verilmesini istemişlerdi.

Özgürlük ve demokrasi hayranı Atatürk, Milli Mücadele’nin ilk günlerinden itibaren, yani Amasya Genelgesi’nden Sivas Kongresi’ne uzanan o zorlu süreçte Türk halkına kendi kendini yönetme bilincini vermeye çalışmıştır.

23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması, “ulusal egemenlik” ilkesinin yeni Türk Devleti’nin 1921 tarihli ilk anayasasında yerini alması ve halkın temsilcilerinden oluşan TBMM’nin saltanatı kaldırması (1/2 Kasım1922), ulusal egemenlik ilkesinin gerçek anlamda benimsendiğinin göstergeleridir. Bu sürecin sonucu olarak ise, 29 Ekim 1923’te ulusal egemenliğin en mükemmel şekilde gerçekleşebileceği devlet şekli olan, devletin bütün temel organlarının halk tarafından seçildiği Cumhuriyet kabul edilmiştir.
Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti; Atatürk’ün tasarladığı, uygulamaya koyduğu ve arkasına Türk ulusunu alarak başarıya ulaştırdığı Türk Devrimi’nin ürünüdür. Türk Devrimi ya da Atatürk Devrimi ise, Ulusal Bağımsızlık Savaşı’ndan başlayarak Türk devlet ve toplum yaşamında gerçekleştirilen çağdaş ve uygar boyutlu ani ve köklü değişiklikler (devrimler) olarak tanımlanabilir. Atatürk, Türk Devrimi’nin temel amacı konusunda şöyle diyordu: “Yapılan ve yapılmakta olan devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş, bütün anlam ve görünüşüyle uygar bir toplum haline getirmektir.”

İşte Ulu Önderimizin bu amaca uygun olarak kurduğu ve bizlere emanet ettiği yeni düzen laik, demokratik, çağdaş bir düzendir; bu düzenin yönetim biçimi ise Cumhuriyettir.
Ancak günümüzde O’nun sayesinde sahip olduğumuz Cumhuriyet’i, laikliği, demokrasiyi, dolayısıyla çağdaş devlet ve toplum düzenini hedef alan yoğun bir kampanya sürdürülmektedir. Bu kampanyanın odağını ise, Atatürk ve Atatürkçülüğe yönelik yıkıcı eleştiriler oluşturmaktadır.

Türkiye’de Cumhuriyetin laik ve demokratik niteliklerine yönelik eleştiri getiren grupların başında herkesin bildiği gibi II. Cumhuriyetçiler ve dine dayalı düzen yanlıları bulunmaktadır. Özellikle Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasından sonra bazı çevrelerin paniğe kapılarak liberalizme doğru kaydıkları ve bu çerçevede Atatürk’ü ve O’nun eseri Cumhuriyet’i yoğun bir eleştiri bombardımanına tutarak II. Cumhuriyet’i gündeme getirdikleri bilinmektedir. Bunların arasında gazetecilerin, bilim adamlarının, bürokratların, işadamlarının, siyasetçilerin bulunduğu da bilinen bir başka gerçek.
II. Cumhuriyetçiler, kendi ifadeleriyle “I. Cumhuriyet”i niçin beğenmemektedirler? II. Cumhuriyetçilerin genel anlamda eleştirdikleri Atatürk’ün kurduğu düzendir. Onlara göre bir avuç sivil-asker bürokrat tarafından kurulan Cumhuriyet demokratik değildir;
o dönemde demokrasi olmadığı gibi, altı Atatürk ilkesi arasında demokrasi ilkesi bulunmamaktadır. Devrimler ise, halka rağmen hazırlanarak yukarıdan aşağıya bir hareket olarak zorla kabul ettirilmiştir. Dolayısıyla bu çerçevede Atatürk diktatördür.
Tüm bu asılsız, bilimsellikten uzak ve kasıtlı iddialara karşın Atatürk, 1930 yılında yazdığı ve 1932-1939 yılları arasında ortaöğretimde Yurttaşlık Bilgisi kitabı olarak okutulan “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında “demokrasi”, “insan hakları”, “hürriyet”, “vatandaşlık”, “devlet”, “ulus” kavramlarını işlemektedir. Görülüyor ki, Avrupa’da Nazizmin ve Faşizmin ayak seslerinin duyulduğu bir dönemde demokrasi el kitabı niteliğinde bir kitap yazarak Türk halkını bu kavramlarla tanıştıran Mustafa Kemal Atatürk’ten başkası değildir. Atatürk, “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında demokrasiyi şöyle tanımlıyordu: “Demokrasi prensibi, esas olarak ulusun egemenliğe sahip olmasını ve sahip kalmasını gerektirir.” Bu durumda, egemenliği padişahın elinden alıp Türk halkına veren, böylece demokrasinin temel koşulu olan “ulusal egemenlik” ilkesini daha Kurtuluş Savaşı sırasında TBMM’nin açılmasını sağlayarak uygulama alanına koyan Atatürk değil de kimdir?
Bu gerçekler tabii ki yadsınamaz; diğer yandan yoğun eleştirilere hedef olan Atatürk dönemindeki tek parti uygulamasının da Cumhuriyet rejimini koruma, devrimleri gerçekleştirme ve yerleştirme ihtiyacından doğan bir zorunluluk olduğunu vurgulamakta yarar vardır. Atatürk’e göre demokrasi ile Cumhuriyet arasında zorunlu olan öncelik Cumhuriyet’tedir. Çünkü O’nun “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında da belirttiği gibi, “Demokrasi prensibinin en çağdaş ve mantıki uygulamasını sağlayan hükümet şekli Cumhuriyettir.”

Atatürk’ün de belirttiği üzere, Laiklik ilkesini benimsemeyen, saltanat ve hilafet özlemi çeken Cumhuriyet karşıtlarının gerek 1924 yılında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nda gerekse 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda odaklanmaları, bu partilerin kapatılmasında veya kendi kendini feshetmesinde etken olmuştur. Dünyada hiçbir rejim kendi antitezini yaşatmaz veya hiçbir rejim kendisini ortadan kaldırmaya yönelik hareketlere izin vermez. Türkiye’de de doğal olarak böyle olmuştur. Ünlü Fransız siyaset bilimcisi Maurice Duverger’ye göre, Türkiye’de 1945’e kadar tek parti olgusu olmuş, fakat tek parti ideolojisi veya doktrini mevcut olmamıştır. Dolayısıyla tek parti, zorunluluklar nedeniyle başvurulan geçici bir rejim olarak görülmüştür.

II. Cumhuriyetçiler’in şiddetle eleştirdikleri diğer konu ise, altı Atatürk ilkesi arasında demokrasi ilkesinin bulunmayışıdır. Böylesine haksız bir eleştirinin cehaletten mi yoksa gafletten mi kaynaklandığını bilmek güç! Ancak yadsınamayacak gerçek, altı ilkenin özünde demokrasi ilkesinin bulunduğudur. Bu durumda, “6 Ok” ile simgeleşen ve 1931’de CHP’nin ana nitelikleri olarak tüzüğe alınan, 5 Şubat 1937’de yapılan değişiklikle de Anayasaya giren Kemalizmin dayanağı ilkelerle demokrasi ilkesi arasındaki ilişkinin irdelenmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Demokrasi-Cumhuriyetçilik                :

Cumhuriyet, yönetenlerin yönetme yetkisini halktan aldıkları bir rejimdir. Dolayısıyla Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışı, sadece hükümdarlığın reddi anlamına gelen Cumhuriyetçilik değil, esas olarak demokratik Cumhuriyetçiliktir. Atatürk’e göre “demokrasi prensibinin en çağdaş ve mantıki uygulamasını sağlayan hükümet şekli, Cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, millet tarafından seçilmiş meclistedir.”

Demokrasi-Milliyetçilik                       :

Ulusal bir devlet olan yeni Türk devleti içinde en üstün iktidar olan egemenlik, yalnız Türk ulusuna aittir. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir ”tanımlamasıyla hiçbir şekilde etnik köken, dil, din, mezhep ayırımı yapmadan yurtiçi birlik ve ulusal beraberliği gerçekleştirerek demokrasi ortamının önemli bir koşulunu yerine getirmeyi amaçlıyordu.

Demokrasi-Halkçılık                          :

Atatürk, kendi eseri olan “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında Halkçılıkla demokrasi prensibini aynı anlamda kullanmıştır: “…Demokrasi esasına dayanan hükûmetlerde, hakimiyet halka, halkın çoğunluğuna aittir…” Bunun yanı sıra O’nun halkçılıktan kastettiği geleneksel anlamda özgürlükçü siyasi demokrasidir, yani temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı rejimdir. Kaldı ki, yasalar önünde eşitliği öngören, sınıf ayırımını ve mücadelesini reddeden, sosyal adalete, sosyal güvenliğe, adaletli gelir dağılımına dayanan Halkçılık ilkesinin demokrasiyle ilgisi yok demek herhalde cehaletten başka bir şey değildir.

Demokrasi-Devletçilik                    :

Atatürk’ün arzu ettiği eşitlikçi, adil bir sosyal düzenin kurulması devletin sosyal ve ekonomik yaşamdaki rolünü asgariye indiren bir anlayışla tabii ki mümkün olamazdı. Dolayısıyla Devletçiliğin içeriğinde de demokrasi prensibini görüyoruz.

Demokrasi-Laiklik                           :

Laiklik olmadan demokrasi olamaz. Laik düzenlerde, yönetenler yönetme yetkilerini Tanrı’dan ya da dinden değil, halktan alırlar. Dolayısıyla egemenliğin halkta bulunmadığı düzenlerde demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Laiklik, demokrasi içinde devlet tarafından korunacak bir düzen biçimidir. Bu nedenle demokrasinin nimetlerinden yararlanarak demokrasiyi ortadan kaldırma özgürlüğü, dolayısıyla demokrasi içinde
laik düzeni yok etme özgürlüğü olamaz.

Demokrasi-Devrimcilik                 :

Atatürk Devrimi’nin temel hedefi çağdaşlaşmadır; ancak devrim gerçekleşirken bir aydın kadronun toplumu ilerleme ve yenileşme yolunda aydınlatması zorunludur. Ne var ki, kendilerini II. Cumhuriyetçiler olarak adlandıran çevreler, devrimlerin bir avuç sivil-asker bürokrat tarafından hazırlandığını, yukarıdan aşağıya bir hareket olarak halka zorla kabul ettirildiğini ve bu nedenlerden ötürü halk tarafından benimsenmediğini iddia ederek Atatürk’ün kurduğu devlet düzenini eleştirmekte ve Atatürk’ün Cumhuriyeti yerine II. Cumhuriyet’i gündeme getirmektedirler. Her halde bu iddialarda bulunanlar, Atatürk’ün tüm devrimlerini gerçekleştirirken yaptığı yurt içi gezileriyle, halka hitaben konuşmalarıyla kamuoyunu hazırlamaya ve ulusunun ayağına giderek ona devrimlerin gerekliliğini anlatmaya çalıştığını unutuyorlar. Dolayısıyla Atatürk, devrimlerini gerçekleştirirken halkı ikna yöntemini kullanmıştı. Halkın bunları benimsemesinde ise, Türk ulusunun Atatürk’e olan sevgi ve güveni büyük rol oynamıştır. Diğer yandan Atatürk’ü diktatörlükle suçlayan çevreler herhalde şu gerçeği de görmezden geliyorlar: Atatürk nasıl bir diktatördür ki, tüm devrimlerini gerçekleştirirken TBMM’nin onayını almıştır, başka bir anlatımla Atatürk döneminde devlet ve toplum yaşamındaki köklü değişiklikler yasalarla sağlanmıştır.

Sonuç olarak; Atatürk devrimlerinin halka zorla kabul ettirilmiş olduğu iddiaları eğer doğru olsaydı, devrim karşıtlarının tüm yıkıcı çabalarına karşın Atatürk devrimleri bugün hâlâ dimdik ayakta duramazdı. Bunun da ötesinde Atatürk devrimlerini sürekli kılan olgu, ilkelerinin akla ve bilime dayalı oluşudur.

Prof. Dr. Bige SÜKAN
ADD Bilim ve Danışma Kurulu Üyesi
Ankara Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü

Demokrasi ve Kemalizm/Democracy&Kemalism

Kemalizm_ve_Demokrasi_19.11.11