Etiket arşivi: Tarık Zafer TUNAYA

6 Parti Bildirisi ve Anayasa Geleneğimiz

Alev Coşkun
Alev Coşkun
Cumhuriyet, 09.03.2022
(AS : Bizim kısa katkımız yazının altındadır.)

Bugün Türkiye’de, dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan ucube bir sistem yürürlüktedir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adı verilerek uygulanan bu model, Türkiye’nin 150 yılı aşan parlamento geleneğini de altüst etmiştir. Kuvvetler ayrılığı sistemi yıkılmış, kuvvetlerin birleştirildiği tek kişi yönetimi kurulmuştur.  Altı siyasal parti liderinin bu “ucube” modele karşı çıkma yönünde kesin kararlılık göstermeleri, demokratik ilkelerden kopmuş olan bu sistemi sonlandırmak ve yeniden parlamenter sisteme dönmek iradesini ortaya koymaları, Türk siyasal yaşamında çok önemli bir gelişmedir.

CUMHURİYET GAZETESİ

Kuşkusuz konu, tüm halkı ilgilendirmektedir. Bu nedenlerle Cumhuriyet gazetesi, bu siyasal gelişmeyi takdir ve önemle karşılamıştır. Türkiye’nin en önemli düşün, politika ve kültür gazetesi olan Cumhuriyet, konulara eleştirel akıl çerçevesinde yaklaşır ama katkıda da bulunur.

Nitekim, gazetemizin yazarları altı partinin yayımladığı metin üzerinde görüşlerini özgürce belirttiler. Özellikle demokratik yaşamın vazgeçilmez unsuru laiklik ilkesi üzerinde durdular. Bunlar dikkate alınması gereken eleştirilerdir.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden vazgeçilip parlamenter sisteme dönüş yapılması için anayasada değişiklik yapmak zorunludur. Bu nedenle, bu yazımızda anayasal konulara değinilecektir.

1921 ANAYASASI

Bildiride 1921 Anayasası olumlanıyor. Bilindiği gibi 1921 Anayasası (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu), sadece 23 maddedir, milli iradeyi egemen kılmak ve işgalcilere karşı Kuvayı Milliye’yi yürütmek amacıyla 20 Ocak 1921’de kabul edilmiştir. Bu anayasanın 2. maddesine göre, “Yürütme ve yasama yetkisi milletin yegâne ve gerçek temsilcisi olan TBMM’de toplanır.”

Bu model, “kuvvetler birliği”dir. Bu anayasa bir ihtilal anayasasıdır ve işgallere karşı Kuvayı Milliye’yi yürütmek amacını taşır. Anayasada parlamenter demokrasiyle ya da iktidarın sınırlandırılmasıyla ilgili hiçbir kural yoktur.

CUMHURİYETİN İLANI ve 1924 ANAYASASI

Cumhuriyet, 29 Ekim 1923 tarihli ve 364 sayılı kanunla ilan edilmiştir.

Egemenliğin kayıtsız, koşulsuz millete ait olduğu zaten 1921 Anayasası’nın temel ilkesiydi. Saltanatın 1 Kasım 1922’de kaldırılmasından sonra, yönetim biçimi Cumhuriyetten başka bir şey değildi. Bu nedenle 29 Ekim 1923 tarihli anayasa değişikliği aslında var olan ancak adı konmamış bir siyasal yapıyı açıklığa kavuşturmaktaydı. Bu yüzden kanunun başlığında “tavzihan tadil” (açıklık getiren değişiklik) deyimi kullanılmıştır.

1924 Anayasası toplam 105 maddedir. Bu anayasaya gelenekçi çevrelerden gelen eleştiriler, Batı taklitçiliği, din ve maneviyat düşmanlığı, otoriter, totaliter hatta oligarşik iktidar yarattığı iddialarıdır. Bütün dünyadaki önemli siyaset bilimciler ve anayasacılar, 1924 Anayasası’nın 1921 Anayasası ile başlayan süreç içinde “ulusal ve demokratik bir devletin temellerinin kurulmasına yardım ettiğini” kabul ederler.

  • Bu anayasadan 1928 yılında “Türk devletinin dini İslamdır” hükmü çıkarılmış,
    1937’de de laiklik ilkesi anayasaya girmiştir.

1924 Anayasası, anayasa hukuku açısından milli irade ilkesini öne çıkarmakla birlikte, çoğulcu ve özgürlükçü çok partili demokratik sistem açısından yetersizdir. Nitekim DP’nin 1954 yılından sonraki keyfi kararlarını dengeleyememiştir. Zaten o dönem dünyasında çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiyi kurumsallaştıran anayasalar da pek azdı.

YARGILAR

Altı partinin ortak bildirisi, 1921 Anayasası’nın “kısmen kapsayıcılığının” ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonraki anayasalarının tümünü “dar kalıplara” girmiş olarak nitelendirilmektedir. 1961 Anayasası için de “1961 Anayasası birçok yeni ve önemli düzenleme getirmiş olsa da çok partili siyasal hayatımıza sekte vuran bir askeri darbenin ardından hazırlanmıştır; ayrıca “1961 Anayasası’nda geçerli olan bürokratik kurulların siyaset üzerinde bir vesayet makamı olarak kurgulanmasını reddediyoruz” deniliyor.

Bildiride, “… geçmişe geri dönmüyor, hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı esasına dayanan yeni bir sisteme geçiyoruz” deniliyor. Bunlar açık olmayan “muğlak” ifadelerdir. Parlamenter demokrasi getirmeyi hedefleyen bir metinde yer alan böylesi bir değerlendirme hem bilime aykırıdır hem de hatalıdır. Türk siyasal yaşamında kuvvetler ayrılığı sistemi, hukuka bağlı kurallar içinde 1961 Anayasası’nda düzenlenmiştir. Güçlendirilmiş parlamenter sistem için ister istemez temel kaynak olarak 1961 Anayasası kullanılacaktır. Bu nedenle 1961 Anayasası’nın hukuksal gerçeklerine ve kurumlarına bilimsel olarak kısaca değinmekte yarar vardır.

1961 ANAYASASI

  • 1961 Anayasası, dünyadaki tüm anayasa ve siyaset bilimi otoritelerinin kabul ettikleri gibi Türklerin tarih boyunca yarattıkları en ilerici, en demokratik ve hukuk devleti ilkelerini yaşama geçiren anayasadır.

Öncelikle kamuoyunda oluşan yanlış bir algıyı düzeltelim. 1961 Anayasası, daha sonraki askeri darbelerde olduğu gibi, atanmış bir grup tarafından değil; seçilmiş Meclis tarafından yapılmıştır. Anayasayı yapan Kurucu Meclis’in temeli olan Temsilciler Meclisi 276 kişiden oluşuyordu. Bu meclisin 226 üyesi (%82) Aralık 1960 tarihli 157 ve 158 sayılı yasalar ile belirtilen seçim yöntemiyle seçilmişlerdi. On üyeyi devlet başkanı, on sekiz üyeyi Milli Birlik Komitesi seçmiştir. Bakanları Kurulu üyeleri Meclis üyesi sayılmışlardır.

Seçimle gelen üyelerin 75’i iller tarafından seçildi. (İstanbul dört, Ankara üç, İzmir iki) Diğer illerin hepsi birer üye gönderdiler. İl temsilcileri, ildeki tüm muhtarlar, o ildeki tüm ilkokul, ortaokul ve liselerin başöğretmenleri; köy dernek temsilcileri, o ildeki tüm meslek, esnaf, işçi, sendika başkanlarının bir araya gelerek yaptıkları seçimle belirlendiler.

Siyasal partiler CHP’ye 49, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne (CKMP) 25 kişilik kontenjan tanındı. Siyasal partiler kendi içinde seçim yaptılar. Geriye kalan üyeler meslek kuruluşları esasına göre kendi aralarında yapılan seçimlerle oluştu. Bu kuruluşlar, üniversiteler, yüksek yargı organları, basın ve yayın kuruluşları, barolar, ticaret ve sanayi odaları, işçi sendikaları, öğretmen kuruluşları, tüm tarım ve kooperatif kuruluşları ve esnaf kuruluşlarıdır.

1961 Anayasası’nda yer alacak basın özgürlüğü ile ilgili maddeleri konuşmak için Ord. Prof. Sıddık Sami Onar başkanlığında toplanan Anayasa Komisyonu üyeleri, gazeteciler ve sendika temsilcileri bir araya gelmişti. Toplantıda; komisyon üyeleri, Prof. Dr. H. Nail Kubalı, Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Prof. Dr. Muammer Aksoy ve İstanbul gazetelerinin yazıişleri müdürleri bulunuyordu. 

Örneğin tüm üniversite öğretim üyeleri bir araya gelip kendi aralarından 12 profesörü seçti; Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay’ın yüksek yargıçları bir araya gelip kendi aralarından 12 yüksek yargıcı seçti. Aynı biçimde tüm basın-yayın kuruluşları, tüm sendikalar, tüm barolar, tüm öğretmenler, tüm ticaret ve sanayi odaları, tüm esnaf kuruluşları, tüm tarım kooperatifleri kendi aralarında toplanarak temsilcilerini seçti ve Kurucu Meclis’e gönderdi. Demokratik bir süreç yaşandı. Görüldüğü gibi, 1961 Anayasası’nı hazırlayan Meclis, tüm illerin temsilcilerinden ve toplumu oluşturan kurum ve katmanların bir araya gelerek seçtikleri üyelerden oluşuyordu.

Türk siyasal tarihinde ilk kez gerçekleşen bu uygulama çok önemlidir ve 1961 Anayasası’nın toplumsal niteliklerini oluşturmuştur. 1961 Anayasası’nın kaynakları, 12 Ocak 1959 tarihli CHP’nin “İlk Hedefler Beyannamesi”, İstanbul ve Ankara üniversiteleri anayasa ve hukuk hocalarının ayrı ayrı hazırladıkları anayasa taslaklarıdır. Bu taslaklardaki temel ilkeler, 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa devletlerinin kabul ettikleri modern ve evrensel anayasalardır.

61 ANAYASASI İLERİCİ VE DEVRİMCİDİR

  • “Demokrasi”, “hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” kavramları ilk kez 1961 Anayasası ile anayasaya girmiştir. Kısaca irdeleyelim.

DEMOKRASİ KURAMI

“Demokratik yaşamda siyasal partilerin vazgeçilmezliği” ilkesi ilk kez 1961 Anayasası ile kabul edilmiştir. Anayasada “Siyasal partiler ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar, demokratik, siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır” kuralına yer verilmiştir. Daha adil bir temsili öngören nispi temsil seçim sistemi getirilmiştir. 1961 Anayasası, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra güçlenen ve tüm Avrupa’da gelişen demokratik ve çağdaş anayasalardan (Fransız, Alman, Belçika, İtalya, İskandinav ülkeleri gibi) esinlenmiş ve hepsinden ileride kurallar koymuştur.

İNSAN HAKLARI ve ÖZGÜRLÜKLER KURAMI

1961 Anayasası, 2. maddesinde devlet yaşamını düzenleyen temel ilkeleri saptamıştır. Türk anayasa sistemine ilk kez, “insan haklarına dayalı devlet” kavramı girmiş, insan hakları kavramı devletin temelleri içine alınmıştır. Anayasa, insanın doğuştan kazandığı hakları korumakla yetinmeyip, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli koşulları da hazırlaması yönünde devlete görev vermiştir. (md.10) 1961 Anayasası’nda “temel haklar ve özgürlükler” devletin kuruluşunu düzenleyen esaslardan önceye alınmıştır. Anayasa, böylece temel hak ve özgürlüklerin taşıdığı önemi açıkça belirtmek istemiştir.

Temel hak ve özgürlükler kısaca sayılıp geçilmemiş, tersine anayasanın üçte biri bu olguya ayrılmıştır. Bu konudaki en önemli yenilik “Bir hakkın ve hürriyetin özüne dokunulamaz” ilkesidir. Yukarıda sözü edilen “insan haklarına bağlı devlet” ilkesiyle “temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamayacağı” ilkesi yan yana getirilip irdelendiği zaman 1961 Anayasası’nın ne derece ilerici ve devrimci bir anayasa olduğu açıkça ortaya çıkıyor.

SOSYAL DEVLET KURAMI

Anayasanın 2. maddesi yalnızca insan hakları temeline dayalı bir anayasadan değil, “sosyal bir hukuk devleti”nden söz etmektedir. Sosyal devlet ilkesi anayasada başlı başına ele alınarak kurallaştırılmıştır. Bireyin devletçe korunması, çalışanlara sendikal hakların tanınması, asgari ücretle insanlık onuruna yaraşır bir yaşam düzeyi sağlanmasının gerekliliği, açık bir biçimde belirtilmiştir. Sosyal devlet; güçsüzlerin, yoksulların önündeki engellerin kaldırılmasını öngörür. Ekonomik ve kültürel yönden zayıflara ve güçsüzlere haklarının tanınması, sendikal haklar ve bölgeler arasındaki dengesizliklerin giderilmesi yönünde devlete görev verilmiştir.

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ KURAMI

Türk siyasal yaşamında “kanun devleti”, sonraları “hukuk devleti” kavramları özellikle 1950’den sonra çok partili sistem içinde kullanıldı. Ama 1961 Anayasası bir adım daha ileriye giderek “hukukun üstünlüğü” ilkesini, anayasanın vazgeçilmez unsuru durumuna getirdi.

HUKUK DEVLETİ

Devletin hukuka bağlı olması, hukuk üzerine kurulu olması, hukuk tarafından yönetilmesi, bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine bağlı olması demektir. Bu denetimin işlemesi için yargı bağımsızlığının sağlanması gerekir. Bu unsurlarıyla hukuk devleti, keyfiliğin, tek adam yönetiminin ve “polis devleti”nin karşıtıdır. Hukuk devleti olmadan, güçlendirilmiş parlamenter sistem kurulamaz. Hukuk devletini sağlayan çağdaş anayasaların en önemli kurumu Anayasa Mahkemesi’dir. Anayasa Mahkemesi, Türk hukuk sistemine 1961 Anayasası ile girmiştir. Ayrıca, 1961 Anayasası ilk kez, Meclis’te kabul edilen yasaların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimini sağlayacak olan sistemi kurmuştur. Türk anayasa geleneğinde bir devrim yapılarak yasaların yargısal denetimi böylece kurumlaştırılmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin kurulması Türk demokrasinin çağdaş ve evrensel demokrasi düzeyine ulaşmasını sağlamış, insan hakları ve demokrasinin de güvencesi olmuştur.

Hukukun üstünlüğü ilkesi bağlamında ister yerel ister merkezi idareler olsun, yönetimin bütün işlem ve eylemlerinin yargı denetimine tabi olması olanağı tanınmıştır; bu nedenle anayasanın “İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır” (Md.114/1) maddesi çok önemlidir. Anayasa bununla da yetinmemiş, aynı maddenin son fırkasında “kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle”, idareyi yükümlü tutmuştur. 1961 Anayasası, hukukun üstünlüğü ilkesine verdiği önemi, yargı bağımsızlığının vazgeçilmez koşulu olan yargıç güvencesi konusunda da açıkça göstermiştir.

LAİK DEVLET İLKESİNİN PEKİŞMESİ

1961 Anayasası başlangıç kısmında ulus için “Kıvançta ve tasada birlik”; esin kaynağı “Milli Mücadele ruhu” olan Türk ulusçuluğu “Yurtta barış dünyada barış” ilkesinde dile gelen barışçılık ve her alanda çağdaş uygarlık düzeyine erişmeyi amaçlayan Atatürk devrimciliği kavramlarının altını kalın bir biçimde çizmiştir. Anayasa, yukarıda esasları belirtilen Başlangıç kısmına gönderme yaparak, bu öğeleri kurallaştırmıştır. Şöyle ki:

  • “Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” (Md.2)

Tüm bu nedenlerle, bütün dünyada 1961 Anayasası, Türklerin binlerce yıllık tarihleri boyunca yarattıkları en ilerici, en demokratik, insan haklarını, temel hak ve özgürlükleri koruyan, hukukun üstünlüğünü güvenceye alan bir anayasa olarak kabul edilmiştir.

Cumhuriyet gazetesinin 4 Temmuz 1961 tarihli 1. sayfasındaki Ali Ulvi imzalı karikatür, “Evet” kampanyasına karşı Adalet Partisi’nin tutumunu gösteriyor.

AMAÇ

Bu yazımızın temel amacı eleştiri yapmaktan ziyade katkı sağlamaktır. 150 yılı aşan parlamenter demokrasi deneyimlerimize dayalı olarak güçlendirilmiş parlamenter sistem yeniden kurulurken geçmiş deneylerden ve bilimden yararlanılması gerekir. Günlük siyasetin körüklemelerine, “siyasal istismarlara” boyun eğmemek gerekir. Anayasa değişimi her zaman olmaz, 6 parti lideri tüm bu nedenlerle duygusal baskılara boyun eğmeden Türk halkının geleceğini düşünmelidir; tarihi bir görev yaptıklarının bilincinde olmalıdır. Parlamenter sistem, temelde kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanır. Yasama, Yürütme’yi soru, gensoru, güvenoylaması gibi araçlarla denetleyecektir.

Yargı, bir yandan Yürütme’yi, öte yandan da Yasama organının kabul ettiği yasaların anayasaya uygunluğunu yargısal yönden denetleyecektir. Bunun için yargının bağımsız ve tarafsız olması anayasa ilkeleriyle sağlanacaktır. Bütün hukuksal yollar 1961 Anayasası’nda vardır. 1961 Anayasası’nı kötülemek yerine eksik yanları düzelterek ve güçlendirerek ondan yararlanılmalıdır.
===================================

Dostlar,

Sayın Dr. Alev Coşkun‘un (siyaset bilimci) bu yazısı adeta bir ders gibi.
Bilimsel bir makale / kitap bölümü niteliğinde.

Kendisini kutluyor va yazdıklarını bütünü ile paylaşıyoruz.
Yazının çok özenle okunmasını ve 6 partinin yetkillerince mutlaka dikkate alınmasını diliyor ve bekliyoruz.

ADD’nin Cumhuriyet Gazetesi’nde tam arka sayfa ilanı da benzer öneriler içeriyor.

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimci
Anayasa Hukuku PhD (Doktora) Öğrencisi

DEMOKRASİ NEREYE GİDİYOR? 

DEMOKRASİ NEREYE GİDİYOR? 
Nerede Hata Yaptık?

Kemal Gözler*

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Geçen hafta yayınladığım “Hukuk Nereye Gidiyor” başlıklı makalemde (1) hukukun son yıllarda içinden geçtiği gerileme dönemini inceledim ve bu döneme ilişkin bazı sorular sordum. Bu makalemde ise demokrasinin içinden geçtiği gerileme dönemini inceleyip “nerede hata yaptık” sorusunu soracağım. Önce gözlemlerle işe başlayalım.

  1. GÖZLEMLER: “DEMOKRASİDEN UZAKLAŞMA” VEYA “DEMOKRASİLERİN GERİLEME DÖNEMİ”

Aşağı yukarı on yıldır, Türk demokrasisi bir gerileme dönemi içinden geçiyor. Yıldan yıla demokrasiden uzaklaşıyoruz.

Hemen belirtelim ki, bu olgu sadece bizde değil, derecesi farklı olmakla birlikte, Rusya, Macaristan, Polonya, Venezuela, Bolivya gibi başka ülkelerde de görülüyor. Öncelikle bu gerileme olgusunu teorik olarak bir yere oturtmamız lazım.

Kavramlar.- Bu olguyu ifade etmek için siyaset bilimi literatüründe “melez rejimler (hybrid regimes)” (2), “yarı-demokrasiler (semi-democracies)”, “sözde demokrasiler (pseudo democracies)” (3), “eksik demokrasiler (defective democracies)” (4), “göstermelik demokrasiler (façade democracies)”, “seçimsel demokrasiler (electoral democracies)” (5), “liberal olmayan demokrasiler (illiberal democracies)” (6), “modern otoriterizm (modern authoritarianism)” (7), “delegasyoncu demokrasiler (delegative democracies)” (8), “yarışmacı otoriterizm (competitive authoritarianism)” (9) ve “popülizm (populism)” (10) gibi kavramlar kullanılıyor (11).

Aynı olguyu ifade etmek için anayasa hukuku literatüründe de “suistimalci anayasacılık (abusive constitutionalism)” (12), “anayasal parçalanma (constitutional dismemberment)” (13), “popülist anayasacılık (populist constitutionalism)” (14), “otoriter anayasacılık (authoritarian constitutionalism)” (15), “anayasal otoritercilik (constitutional authoritarianism)” (16) gibi kavramlar kullanılıyor. Türkiye’de aynı olguyu ifade etmek için son yıllarda “anayasasızlaştırma” kavramı kullanılmaya başlandı (17).

Ben burada bu kavramları açıklayacak veya bu kavramlar açısından Türkiye’nin durumunu inceleyecek değilim (18). Sadece şunu belirtmek isterim: Bu olgunun gözlemlendiği ülkelerin rejimi, tam bir otoriter rejim değildir; zira bu ülkelerde seçimler yapılmaya devam edilmektedir. Ancak bu ülkelerin rejimi tam anlamıyla demokratik de değildir; çünkü bu ülkelerde temel hak ve hürriyetler yaygın olarak ihlâl edilmekte, hukuk devleti ilkesi çiğnenmekte, çoğulcu toplum yapısı adım adım ortadan kaldırılmaktadır.

Bu makalede bu olguyu ifade etmek için yukarıdaki kavramlardan birisini öne çıkarmak yerine, çoğunlukla “demokrasiden uzaklaşma”, “demokrasinin gerileme dönemi” gibi terimler kullanılmıştır.

Örnek Ülkeler.- Türkiye’de başka ülkelerdeki siyasal gelişmeler pek yakından takip edilmez. Bu nedenle burada tekrar altını çizmek isterim ki “demokrasiden uzaklaşma” olgusu (ve keza geçen hafta yayınladığım “Hukuk Nereye Gidiyor” başlıklı makalemde gözlemlediğim “hukuktan uzaklaşma” olgusu) sadece Türkiye’de değil, başta Rusya, Macaristan, Polonya, Venezuela, Bolivya gibi daha pek çok ülkede de gözlemlenmektedir. Yargı bağımsızlığının zayıflaması, üniversitelerin, vakıfların, derneklerin ve sivil toplum kuruluşların kapatılması ve kapanmak zorunda bırakılması, medyanın kontrol altına alınması, gazete ve dergilerin kapatılması, toplumun bir kesimini şeytanlaştırma, aydınların hain ilân edilmesi (19) gibi uygulamalar pek çok ülkede vardır. Bu açıdan Macaristan çok ilginç bir örnektir. Macaristan’da olup bitenler ile Türkiye’de olup bitenler arasında şaşırtıcı derecede benzerlik vardır (20).

Bu ülkelerde demokrasiden uzaklaşma, kendi kendisini besleyerek büyüyor ve her yıl bir önceki yıla göre önlenmesi daha güç hâle geliyor. Neticede iktidarın karşısında olanlara ülkeyi terk etmek dışında pek bir seçenek kalmıyor. Örneğin 9 milyon 700 nüfuslu Macaristan’da son yıllarda 500.000 kişinin ülkeden göç ettiği not ediliyor (21).

Şüphesiz kapsam ve derecesi her ülkenin kendi özgül koşullarına bağlı olarak değişmekle birlikte, demokrasiden uzaklaşma olgusu yıldan yıla ilerliyor ve genişliyor. En demokratik bildiğimiz ülkeler dahi bu olgudan muaf değildir. Önümüzdeki yıllarda Fransa, İtalya, Avusturya, Hollanda ve hatta Almanya gibi batı demokrasilerinde dahi Viktor Orban ve Jaroslaw Kaczynski misali liderlerin iktidara gelme ihtimali vardır. Zaten bu ülkelerde FIDESZ ve PiS misali muhalefet partileri ve Orban ve Kaczynski benzeri liderler hâli hazırda vardır.

Türkiye’de görülen demokrasiden uzaklaşma olgusu, kendine özgü birtakım yanları olsa da, başka ülkelerde görülen aynı olgunun bir benzeridir. Türkiye’de içinden geçtiğimiz demokrasiden uzaklaşma olgusunun dinsel veya ideolojik referanslarla açıklanabileceğini sanmıyorum. Demokrasiden uzaklaşma olgusunun baş aktörleri olan popülist liderler için aslında dinsel veya ideolojik değerlerin bir önemi yoktur. Bu gibi değerler hepsi popülist liderlerin iktidarlarının sürmesi için kullanılan araçlardan ibarettir ve bu araçlar zamandan zamana değişmektedir.

Burada ayrıca belirtmek isterim ki, içinden geçtiğimiz demokrasiden uzaklaşma olgusu, “tek adam rejimi” kavramıyla da açıklanamaz. Şüphesiz belirli bir ülkedeki demokrasiden uzaklaşma sürecinde, o ülkedeki popülist liderin çok önemli bir rolü vardır. Ama bu süreç, o popülist liderle kaim değildir. Öyle olsaydı Venezuela’daki demokrasiden uzaklaşma dönemi, Hugo Chávez’in 2013’te ölümüyle son ererdi; oysa sona ermemiş, yerine geçen Nicolás Maduro ile daha da güçlenerek devam etmiştir.

2010’larda yaşadığımız demokrasiden uzaklaşma olgusu, başta İkinci Dünya savaşı öncesinde gördüğümüz totaliter ve otoriter rejimler olmak üzere, geçmişte örneklerini gördüğümüz demokrasiden uzaklaşma olgusundan farklı bir olgudur. Ama aynen onlar gibi demokrasi açısından bir gerileme dönemini ifade eder.

“Dalgalar” ve “Ters Dalgalar”.- Son iki yüzyıldır demokrasinin gerilemediğini, tersine geliştiğini söyleyebiliriz. Ancak bu gelişme doğrusal bir gelişme değildir. Demokrasinin seyri, sarkaç modeli bir seyirdir. Sarkacın bir sağa, bir sola gitmesi misali, demokrasinin gelişme çizgisinde ilerleme ve gerileme dönemleri birbirini izler.

Bilindiği gibi 1990’lı yıllarda, “demokratikleşme dalgaları” konusunda zengin bir literatür ve tartışma vardı. Samuel P. Huntington, ilk baskısı 1991 yılında yapılan (22) ve Ergun Özbudun tarafından 1993 yılında Üçüncü Dalga: Yirminci Yüzyıl Sonlarında Demokratlaşma başlığıyla Türkçeye çevrilen ünlü eserinde (23) demokratikleşmeyi dalgalara ayırıp inceler. Huntington’a göre “demokratikleşme dalgaları (waves of democratisation)” arasında “ters dalgalar (reverse waves)” bulunur. Örneğin 1820’lerde başlayıp 1920’lere kadar süren birinci demokratikleşme dalgasını 1922’de başlayıp 1943’e kadar süren “birinci ters dalga” izlemiştir (24). Burada altını çizerek belirtelim ki “ters dalga” sona ermeden yeni bir “demokratikleşme dalgası” başlamıyor.

Ben burada demokratikleşme dalgalarını inceleyecek değilim. 1990’lı yıllarda şahit olduğumuz “demokratikleşme dalgaları” tartışmalarına geri dönmek gibi bir niyetim de yoktur. Ama ne isim verilirse verilsin, nasıl kavramlaştırılırsa kavramlaştırılsın, demokrasinin doğrusal bir şekilde gelişmediği düşüncesinde doğruluk payı olduğunu düşünüyorum. Bu doğrusal olmayan gelişmeyi ifade etmek için “sarkaç”, “döngü” veya “dalga” metaforundan yararlanılabilir (25). Ben de burada “dalga” ve “ters dalga” kavramlarını kullanmakta bir sakınca görmüyorum.

Kanımca 2000’lerin başında gerek Türkiye’de gerekse diğer bazı ülkelerde, mevcut demokrasi dalgasının tükendiği ve 2010’larda bir “ters dalga”nın başladığı söylenebilir. Bu ters dalganın kaç yıl süreceği ve nasıl sona ereceğini ve sona ererken arkasında ne kadar büyük bir yıkım bırakacağını söylemek şu an için çok zor. İkinci Dünya Savaşından bu yana şu ya da bu şekilde süren demokrasi dalgasının büyük bir karşı dalga enerjisi biriktirdiği ve bu nedenle de karşı dalganın kolayca sona ermeyeceği ve belki daha yıllarca ve hatta on yıllarca devam edeceği ve derecesini daha da artıracağı tahmin edilebilir.

* * *

İçinden geçtiğimiz bu ters dalga her alanı etkiliyor. Bu dalganın hukuk alanındaki etkilerini ben geçen haftaki makalemde kısmen inceledim (26). Buna geri dönecek değilim. Ama burada yine genelde hukukla ve özelde de anayasa hukukuyla ilgili olarak önceki dönemde hangi hataları yaptığımızı sorgulayıp, bu ters dalgadan hukuk teorisi bakımından çıkarmamız gereken dersler konusunda bazı sorular soracağım.

Aslında her dönemin anayasa hukuku teorileri, bir önceki ters dalga döneminde karşılaşılan sorunlara çare olmak üzere geliştirilmiş ve uygulamaya konulmuş teorilerdir. Örneğin anayasa yargısı teorisi İkinci Dünya Savaşından sonra yaygın olarak uygulamaya konulmuştur (27). Zira iki Dünya Savaşı arasında görülen “ters dalga” döneminde yaşanan acı tecrübeler, kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal yoldan denetlenmesinin gerekli olduğunu göstermiştir.

İçinden geçtiğimiz ters dalganın da bize öğreteceği şeyler var. 2010’da başlayan demokrasinin ters dalgasına bakarak “nerede hata yaptık” sorusunu sormamız ve bu hatalardan ders çıkarmamız gerekiyor.

II. NEREDE HATA YAPTIK?
…………………
…………………………..

SONUÇ

Benim bu makalede ortaya attığım sorunlar için hazır ve kesin çözüm önerilerim yoktur. Ancak vakıa şu ki İkinci Dünya Savaşı ertesinde demokrasiyi korumak için tasarlanan hukukî mekanizmalar ve sigortalar artık yeterli ölçüde çalışmıyor; vatandaşlara hukukî güvenlik sağlamakta yetersiz kalıyorlar. Bu mekanizmaların 2010’larda ortaya çıkan ters dalga karşısında bir set oluşturamadığı anlaşılıyor. Gerçi daha güçlü bir set oluşturulmuş olsaydı bile, belki gelen ters dalga o seti de yıkardı. Zira bu ters dalganın uzun yıllardan beri epey güç biriktirdiği ve kendine has ve sahih muharrik kuvvetlere (29) sahip olduğu anlaşılıyor. Ama buna rağmen, mevcut sette ne hatalar olduğunu, setin nasıl yıkıldığını incelememiz ve daha güçlü bir setin nasıl inşa edilebileceğini tartışmamız gerekiyor. Diğer yandan, setteki hataları ortaya çıkarmaktan da önemlisi, bu ters dalgaya yol açan sebepleri ortaya çıkarmaktır. Hâliyle bu sonuncu iş, hukuk biliminin değil, sosyolojinin alanına girer.

Dipnotlar…
……………….
…………………………

UYARI: Makalemin tam metin olarak başka internet sitelerinde, gazete veya dergilerde yayınlanmasına rızam yoktur. Makalemden ancak miktar olarak yarısını aşmamak ve www.anayasa.gen.tr/demokrasi-nereye-gidiyor.htm adresine link verilmek şartıyla
alıntı yapılabilir.
Bu makaleye aşağıdaki şekilde atıf yapılması önerilir: Kemal Gözler, “Demokrasi Nereye Gidiyor? Nerede Hata Yaptık?”, www.anayasa.gen.tr/demokrasi-nereye-gidiyor.htm 
(Yayın Tarihi: 12 Aralık 2018).
Bu makale ilginizi çektiyse izleyen makale de ilginizi çekebilir: Kemal Gözler, “Hukuk Nereye Gidiyor? Gözlemler ve Sorular”, www.anayasa.gen.tr/hukuk-nereye-gidiyor.htm
(Yayın Tarihi: 6 Aralık 2018).
Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr
Editör: Kemal Gözler   twitter.com/k_gozler
Yayın Tarihi: 12 Aralık 2018
Birinci Düzeltme/Değişiklik: 14 Aralık 2018 Son Düzeltme/Değişiklik: 16 Aralık 2018
==========================================
Dostlar,

Sn. Prof. Dr. Kemal Gözleri’in “HUKUK NEREYE GİDİYOR?” başlıklı çok önemli makalesini geçen hafta, web sitemizde tam metin yayınlamış ve sonradan iznini almıştık (http://ahmetsaltik.net/2018/12/10/hukuk-nereye-gidiyor/).
Sn. Gözler doğallıkla makalelerinin kendi web sitesinden okunmasını istiyor. (www.anayasa.gen.tr/hukuk-nereye-gidiyor.htm)
Bu yüzden, “yarıyı geçmemek üzere” alıntı yapılması ve uygun biçimde kaynak gösterilmesi koşullarına uyarak alıntı yaptık bu kez.
Dolayısıyla bu çok önemli makalenin tümünü okumak için şu adresi ziyaret etmek gerekli:  
www.anayasa.gen.tr/demokrasi-nereye-gidiyor.htm
****

Yazısını bağlarken Sn. Gözler “Hâliyle bu sonuncu iş, hukuk biliminin değil, sosyolojinin alanına girer.” tümcesini kullanıyor.

Bu önermeye belki bir ekleme “Hukuk Sosyolojisi” bir de seçenek sunmak uygun olabilir : “Siyaset Bilimi

Anayasa Hukuku‘nun aynı zamanda siyasal kurumlar (müesseseler) (political institutions)* hukuku ve siyasetin hukukunun bilimi olduğu dikkate alınırsa, bu 2 alan çalışanlarının -o arada Sn. Prof. Gözler’in de- bilimsel incelemeler temelli çözümler üretmek yükümü kaçınılmaz..

Hiç kuşkusuz “yaşanan ters dalganın” enerji yoğunluğunun nedenlerinin irdelenmesi ve bundan daha az önemli olmamak üzere yıkıcı etki ve süresinin sınırlandırılması çabaları yaşamsal önemde ki; negatif dalga –diyalektik olarak er ya da geç– sönümlendiğinde geriye “restore edilebilecek birşeyler” kalabilsin; kuşku yok kalacak..

Sevgi ve saygı ile. 19 Aralık 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Anayasa Hukuku PhD Öğrencisi
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

  • Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya‘nın 1970’li yıllarda yazdığı SİYASİ MÜESSESELER VE ANAYASA HUKUKU kitabı, alanın örneği az bulunur klasiklerindendir.
    (1975’te İstanbul Hukuk Fak. 1. sınıfında bu kitabı iştah ve heyecanla okumuştuk..)

Melih Aşık’ın yazısı : “O Gün İskenderun”


Melih Aşık’ın yazısı : “O Gün İskenderun”

Melih Aşık’ın bugünkü Milliyet’te yayınlanan “O gün İskenderun” başlıklı yazısını aşağıda sunuyorum.

Saygılar, sevgiler.

Onur Öymen

**************

O Gün İskenderun

portresi

Melih AŞIK
Milliyet,
28.9.14


Yıl 1962… Radyo öğle bülteninde İskenderun’da bir Atatürk heykelinin parçalandığı haberini veriliyor… Yurtta büyük bir tepki var. Gerisini CHP’li Onur Öymen anlatıyor:

  • “Biz Siyasal Bilgiler Fakültesi Talebe Cemiyeti olarak haberi duyar duymaz harekete geçtik. Cemiyet yönetim kurulu üyeleri olarak para toplayıp taksi tuttuk. Akşam vakti yola çıktık. Sabah İskenderun’a vardık… Askeri garnizonda bir Atatürk büstü bulduk. İstanbul’dan da Tarık Zafer Tunaya öncülüğünde bir grup uçakla İskenderun’a gelmişti. Onlar da bize katıldı. O gün orada büstü yıkılan heykelin yerine koyduk ve büyük bir miting yaptık. Bütün yurtta sesimiz duyuldu…”

Bir de bugüne bakınız… Cizre’de Atatürk heykeli yakılıyor, Atatürk’ün koltuğunda oturan CHP Genel Başkanı ağzını açıp tek kelime edemiyor… Her biri koltuk sevdasına yakalanmış CHP kadroları ne Atatürk, ne Laik Cumhuriyet için ağızlarını açıp tek kelime konuşamıyor.

===========================================

Dostlar,

CHP’yi Cizre’de yakılan heykelin yerine bir an önce yenisini dikmeye çağırıyoruz..

İvedilikle..

Sevgi ve saygı ile.
28.9.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

KADINLARIMIZIN ONURLU MÜCADELE GEÇMİŞİ


KADINLARIMIZIN ONURLU MÜCADELE GEÇMİŞİ

Zeki_Sarihan_portresi

Zeki Sarıhan

Bazılarının zannettiği gibi kadınlarımız siyaset sahnesine 1923’te veya onlara seçme
ve seçilme hakkının verildiği 1934’te çıkmadı. Onlar, uzun yıllardan beri devlet dairelerinde, üniversite sıralarında, hastanelerde, hatta miting kürsülerinde de vardılar. Haklarını dişleriyle, tırmaklarıyla kazandılar.

Türkiye’de kadın devrimi, Tanzimat’ın yarattığı birikimden yararlanılarak ve esas olarak 1908 İkinci Meşrutiyet devrimiyle yapılmıştır. Kadının eğitim hakkından yararlanması için 1869 Maarifi Umumiye Nizamnamesi 6-11 yaşları arasındaki bütün erkek ve 6-10 yaşları arasındaki tüm kızlar için ilköğretimi zorunlu kılmıştır. 1876 tarihli Kanun-u Esasi de imparatorluktaki bütün erkek ve kız çocukların ilköğrenim görmelerini zorunlu kılmıştır. Ebe okulu 1845, kızların devam ettiği ortaokul 1859,
Kız Öğretmen Okulu 1879’da açılmıştı. Kız liseleri ise İstanbul’da 1913-14’te açılabilmiştir. Kız Sanayi Okullarının açılması ise daha eskidir. Kızlar için yapılan
önemli bir atılım da 1914’te Kız Sanayi Okulu’nun açılması ve kızların üniversiteye devam haklarının tanınmasıdır. Kızlar için açılan ilk fakülteler Fen ve Edebiyat Fakülteleridir. Bu fakülteler ilk mezunlarını 1917’de vermiştir.

Türklerin yüksek tabakalarına mensup kadınlar, daha 1860’lı yallarda gazete ve dergilere yazılar yazarak kadın haklarını savunmaya başlamışlardı. Bu yayınlarda kadınlara öğrenim hakkı, çok eşliliğe son verilmesi, kadınlara çalışma olanaklarının tanınması, kadın-erkek eşitliği ele alınmıştır. İlk kadın dergisi de 1883-84 yılında Arife Hanım tarafından çıkarılmıştır. 1880’den sonra bir kadın yazarlar kümesi de
ortaya çıkmıştır. 1895’te Hanımlara Mahsus Gazete yayımlanmıştır.
Bu örnekler, kadınlara kimi hakların kendi istekleri olmaksızın
yukarıdan verildiğini yalanlamaya yeter.

20. Yüzyıl, kadınlar çağıdır

20. Yüzyıl, kapitalist ülkelerde bir kadınlar çağının başlamasını da birlikte getirmiştir. Her bakımdan Batı’dan geri kalındığını ve böyle giderse devletin çözüleceğini, toplumun yerinde sayacağını fark eden aydın Türkler, 1908’de ortaya çıkan coşkun Hürriyet ikliminden yararlanarak kadınların toplumsal yaşama katılması, çeşitli işlere girerek yaşamlarını bağımsızca kazanabilmeleri, eğitim olanaklarından eşitçe yararlanması için kolları sıvadılar. 19. Yüzyılın ortalarında açılan kız okulları
epey mezun vermiş, okunan ve okuyan kadın sayısı oldukça artmıştır.
Kadınlar, yeni Hürriyet döneminde yeni haklar kazanmak,  kazanılmış haklarını genişletmek ve bunları toplumun her kesimine yaymak için dermekler kurdular, gazeteler çıkardılar; gazetelerde kadınlarla ilgili sayfalar yer almaya başladı.
Bu dönemin önde gelen kadın hakları savunucuları Halide Edip, Öğretmen Nakiye Hanım ve Nezihe Muhittin’dir. Kadınların kurduğu ilk cemiyet 1908 tarihli
Cemiyeti İmdadiye’dir. Bu cemiyetin amacı, Rumeli sınırında çarpışan askerlere
kışlık çamaşır ve benzerlerini sağlamaktır.

4 Nisan 1913’te ilk sayısı çıkan günlük Kadınlar Dünyası, İkinci Meşrutiyet’te özgürlük patlamasını şöyle anlatıyor:
“Üç dört senelik meşrutiyet hayatımız, memleketimizde birçok ihtiyacın
mevcut olduğunu gösterdi. Senelerce olgunlaşmaya, gelişmeye ilgisiz kalan Osmanlı, hayatımızın her aşamasında bir yeniliğin, hakiki bir inkılâbın
gerekli olduğunu bize anlattı.”

Kadını özgürleştiren vatan savunması

Türk kadın hareketi başından beri yurtseverdir. Aydın Türk kadınları, erkekler gibi Namık Kemal’in “Vatan Mersiyesi” benzeri şiirleriyle büyümüştür.
Halide Edip, Meşrutiyet dönemi kadın hareketini anlatırken şöyle yazıyor:

“Bir kadın evvela Osmanlı, bir vatanperverdir. Vatanın hukuku,
kadınlık hukukundan bin kat mühim ve muhteremdir.”

Bu sözler, Türkiye’de kadın hareketinin Batı’dakinin tersine feminist olmadığını, toplumsal devrimin ve vatan savunmasının kadınları da içine almasından doğduğunu göstermektedir. Türk kadınlarının esin kaynağı Fransız Devrimi olduğu ölçüde, Rusya’daki Kuzey Türklerinin toplumsal ilerleme programıdır. Daha 1913’te,
Kadınlar Dünyası’nda Fransız Devriminde kadınlığın rolü şöyle anlatılmıştır:

“Fransız Devrimini izleyen erkeklerimiz pekiyi bilirler ki, en önemli rolleri kadınlar oynamıştır. Komünlere yandaş olan kadınların gördükleri işleri, gösterdikleri cesareti erkekler gösterememiştir. Versail askerlerine karşı boğaz boğaza savaşan
kadınlar idi. Akıllara durgunluk verecek derecede olan cesaretleri yadsınamaz.”

Gazete, kadınların özgürleşmesinin iş yaşamına atılmasıyla olanaklı olacağının bilincindedir. Aynı zamanda yerli sanayinin kurulmasını, yabancı mallara
boykot uygulanmasını savunmuştur. Başka milletlere ezilmemek için en büyük gücü ekonomi, sanat ve işçilik olduğunu anlatmıştır.

2. Meşrutiyet döneminde insanın özgürlüğünden ne anlaşılması gerektiğini
Kadınlar Dünyası şöyle anlatıyor:

”Kendine sahip olan insanın her şey için istediği gibi düşünmesi, istediği gibi
karar vermesi, istediği gibi yerine getirebilmesi, o işin güzellik ve çirkinliğini de istediği gibi yargılayabilmesidir.”

Meşrutiyet Kadınlığı, kadın özgürlüğü karşısına İslam dinini çıkaranlara, o dönemde verilebilecek en uygun yanıtı vermiş ve “kadına haklarını dinimiz ve insanlığımız vermektedir” diye yazmıştır. Yazıya göre Türk kadınlarına üniversitelerde okuma hakkı vermek istemeyenler, Tanrı’ya, insanlığa karşı gelmiş olacaklardır. “Cahil, korkak, cılız, ahlaksız analardan doğacak millet, nasıl olur da yaşar ve
düşmanlardan öcünü alır?”
denilmiştir.

1. Dünya Paylaşım Savaşı koşullarının yarattığı kadın tipini,
6 Nisan 1920 tarihli İkdam’ın bir yazısından öğreniyoruz:

“Harbin yarattığı zaruret ve ihtiyaç nedeniyle kadınlarımız da diğer Batı kadınları gibi çalışma hayatına atılmaya mecbur olmuşlar ve bu alanda son derece teşekküre değer kabiliyetler ve liyakatler göstermişlerdi. O zamanlarda hemen her sınıf vazifede kadınlarımızı görmek mümkündü. Postanede, maliyede, belediyede vb. Diğer taraftan da Hilal-i Ahmer, Esirgeme Derneği, Kadınları Çalıştırma Cemiyeti ve müesseselerinin himayesi, çok desteğe muhtaç annelerimizin, hemşirelerimizin tek teselli ve geçim kaynağını teşkil ediyordu. Birçok senedir, idaremizin
her şubesinde ortaya çıkan buhran ve karışıklıktan önce kadınlarımız
etkilenmeye başladı.”

Nezihe Muhittin şöyle yazmaktadır:

Evvelce yalnız kına gecelerinde, düğünlerde, tandır sofralarında ve özel toplantılarda birleşen Türk hanımları, artık genel çıkarlara yarayan derneklerin çatısı altında toplanabiliyorlar ve isimleri başlı başına anlam ve kişilik ifade edebiliyordu.”

Tarık Zafer Tunaya’ya göre Mütareke dönemine gelindiğinde Türkiye’de kadın sorunu esas olarak çözümlenmiş bulunuyordu.

1919 ilkbaharında İstanbul’da kadınlar hakkında gözlemlerde bulunan
bir Fransız kadının Fransa’daki bir gazetede yayımlanan ve Türk basını tarafından alıny-tılanan bir yazısında “Artık bin bir gece memleketinden uzak bulunuyoruz” denilerek onun İstanbul Kız Öğretmen Okulu’nda gördükleri aktarılmaktadır.
Bu okulda Avrupa’daki gibi bir eğitim uygulanmaktadır. Türk kızları çok yeteneklidir. Çarşaflarının altına giydikleriyle modayı da izlemektedirler. Çok iyi el işlere yapmakta, keman çalmaktadırlar. Çok evlilik de hemen hemen kalkmıştır. “Türk kadınları,
yüksek fikri seviyeleriyle kadınlar arasında gerçek bir devrim yapmıştır.
Türk kadınları artık asırlarca yaşadıkları hayattan çıkmışlardır.”
Yazara göre Hasta Adam’ın doğrulması muhtemeldir.
Bu konuda kadınlar arasındaki inkılâp ve tekâmül büyük bir etki yapacaktır.

30 Ekim 1918’de başlayan Mütareke döneminde İstanbul basınında kadınlar için sayfalar açılmış, İkinci Meşrutiyet döneminde patlayan kadın özgürlüğünün sürmesi ve gelişmesi için yayınlar yapılmıştır. Yakup Kadri 1921 tarihli bir yazısında,
kadınların on yıl öncesine göre şu işleri yaptığını anlatmaktadır:

“Yüzlerini açmak, sokağa manto ile çıkmak, yalnız başlarına istedikleri yere gitmek, erkeklerle birlikte tiyatrolara gidebilmek, memleket işlerine karışmak, hayır derneklerinde çalışmak, dairelerde memurluk, ticarethanelerde kâtiplik, satıcılık yapabilmek, yüz bin kişilik siyasi mitinglerde konuşabilmek.”

Fransız L’Humanite yazarlarından Magdelena Mark da Türkiye’den gönderdiği mektuplarından birinde “Türk kadınlığının hürriyeti, savaşın başladığı tarihten başlamıştır. Çok evlilik, harem artık yok. İktisat, geleneği alt üst etti. Kızlar artık üniversiteye, devlet memurluğuna girebiliyor” diye yazmıştır.

Mütareke döneminde Türk gazeteleri dünya kadın hareketi hakkında haberler vermekte, Türk kadınlığının özgürlüğü için bu yayınlardan dersler çıkarılmaktadır.

Kurtuluş Savaşı kadınların eseridir

Kurtuluş Savaşı, Türk kadınlığı için o zamana dek görülmedik bir özveri, örgütlenme, hizmet dönemi olmuştur. Çünkü artık düşman, anayurdun ta içlerine girmiş bulunuyordu. Bu durum, eşkıyanın talan için bir evin içine girmesinden farksızdır ve kadının yalnız
evi, yuvası, eşi, oğlu, kızının yaşamı değil, kendi ırzı da saldırı altındaydı.

Tehlikenin gelişini öncelikle İstanbul’un aydın kadınları fark ettiler. Kadınlar içinde tepkilerini ortaya koyma olanağına onlar sahiptiler. “Kadıköylü Kadınlar” imzasıyla gazetelere gönderilen ve 18 Kasım 1918’de Akşam gazetesinde yayımlanan bir yazıda, “Millî haklarımızı muhafaza edecek hükümet ve erkek yoksa, biz varız” denilmiştir. Osmanlı Hanımlar Derneği, 24 Mart 1919’da Batı başkentlerindeki kadın derneklerine bir muhtıra göndererek onların analık duygularına hitap etmiş,
Türkiye temsilcilerinin de Paris Barış Konferansı’nda dinlenilmesini istemiştir.
Daha İzmir’in işgalinden 38 gün önce 7 Nisan 1919 tarihli Memleket gazetesinde
“Türk kızı da millî mücadeleye atılmalıdır” başlıklı bir yazının yayımlanması, erkeklerin de kadınlardan beklentilerini ve onlarla omuz omuza mücadele etmeye
niyetli olduklarını göstermektedir.

“Türk kızı, Türk genci, haydi vazife başına! Vazife başı, vatan sinesi,
halkın sahasıdır. Türklerin kız ve erkek çocukları el ele, kalp kalbe vereceklerdir.
Halka koşmazsak, temelimiz yıkılmış, işimiz bitmiş demektir.”

Düşmanın Bursa’ya dek gelmesi üzerine Bolu kadınları, Büyük Millet Meclisi’ne
bir dilekçe yazarak ırz ve namuslarını kendilerinin koruyabilmesi için silah verilmesini istemişlerdir. İzmir’in işgali üzerine, İstanbul’a çekilen protesto telgrafları içinde
Ayşe, Fatma imzalı olanlar da vardır. Üsküdar kadınları, Doğancılar’da toplanarak İngiltere ve Fransa temsilcilerine çektikleri telgrafta, işgale razı olmayacaklarını belirtmişlerdir. Bursa kadınları da Ankara Müdafaai Hukuk Cemiyetine çektikleri telgrafta ölmeye hazır olduklarını anlatmışlardır. Erzurum Kadınları da Murat Paşa Camisi’nde toplanarak İzmir, Antalya, Maraş gibi yerlerin işgal edilmesi ve buralarda yapılan vahşete göz yumulmasının önüne geçilmezse hakkın savunulması için başka araçlara başvuracaklarını anlatmışlardır. Edirne’de binlerce kadın Sultan Selim Camii’nde toplanarak İtilaf Devletlerinden İzmir için adalet istemiştir. İzmir’in işgali üzerine İstanbul üniversitesinde yapılan toplantıda, Kız Üniversitesi’nin temsilcisi, direnişte erkeklerle birlikte olacaklarını ilan etmiştir.

Yüzlerini açıp miting kürsülerine çıktılar

Şimdi sıra kadınların miting kürsülerine çıkmasına gelmiştir. Bu Türkiye tarihinde ilk kez olmaktadır. Fatih, Üsküdar, Kadıköy, Sultanahmet mitinglerinde Halide Edip, Meliha Hanım, Sabahat Hanım, Naciye Hanım, Zeliha Hanım, Münevver Saime, Şükûfe Nihal coşkun konuşmalar yapmışlar, vatanın bağımsızlığının ve birliğinin yok edilemeyeceğini haykırmışlardır. Kastamonu kadınları da Kız Öğretmen Okulu’nun bahçesinde toplanmışlar, Zekiye Hanım kadınlara “Gerekirse öleceğiz!” diye seslenmiştir.

Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul’da daha önce kurulmuş kadın derneklerine yenileri katılmış, Anadolu’da da kadın dernekleri kurulmuştur. Vatan savunması, örgütlenme bilincini de geliştirmiştir. Asri Kadınlar Cemiyeti, Kadınları Çalıştırma Cemiyeti, Biçki ve Dikiş Yurdu Hanımları Cemiyeti, Türk Çalıştırma Cemiyeti, Türk Kadınlar Cemiyeti, Şehit Ailelerine Yardım Birliği, İstihlakı Millî Kadınlar Cemiyeti İstanbul’da çalışan kadın örgütleridir. Anadolu’da Alaşehir Türk Kadınlar Cemiyeti, Kasaba İslam Kadınları Cemiyeti’nin adı geçmekteyse de en güçlü ve yaygın kadın örgütü Sivas Anadolu Kadınları Müdafaai Vatan Cemiyeti’dir. 26 Kasım 1919 günü kurulan bu dernek; Amasya, Konya, Kayseri, Viranşehir, Erzincan, Yozgat, Niğde, Pınarhisar, Burdur, Kangal, Aydın, Balıkesir’de şubeler açmıştır. Anadolu’da çalışan diğer kadın örgütleri Kastamonu Hanımları Çalıştırma Cemiyeti, Asker Kardeşlerimize Muavenet Cemiyeti, Antalya Muaveneti İçtimaiye Cemiyeti Hayriyesi’dir. Ülkenin yarısının diğeri üzerine göçmen olduğu bir dönemde Hilali Ahmer kadınlarının gerek İstanbul’da gerek Anadolu’da yaptığı hizmetler ise unutulamaz.  Yardım toplamada ve yardım yapmada Anadolu kadınları birbirleriyle yarışmışlar,  hastaların yaralarını sarmışlar, hatta onların topladıkları malzemeyle Kastamonu’da bir hastane açılmıştır.

Kurtuluş Savaşı kadınlarının gördükleri en meşakkatli iş, kötü hava koşullarına rağmen Samsun, İnebolu gibi limanlara yığılan savaş malzemesini kağnılarla cepheye taşımalarıdır. Sayıları 20 bin olduğu belirtilen kadınların o günlerde ve daha sonra yazılan birçok yazıda, bu konudaki kahramanlıklarının sayısız örneği verilmiştir. Ali Fuat Cebesoy, kadınların bu işi yapmalarını “Soylu ve yüce bir manzara” diye tanımlamaktadır. Mustafa Necati, bu kadınları tarihteki ünlü Kartacalı Kadınlara benzetmektedir. Kastamonu’nun Seydiler Köyünden Şerife Bacı’nın şiddetli bir soğukta Kastamonu yakınlarında kağnıdaki çocuğunun üzerine kapanıp donmuş olarak bulunması,  kağnı kollarında yaşananların bir örneğidir. Fransız muhabir Schliklen, bu kadınlar için “Vatana adanmış vücutlar” diye yazmıştır.

Türkiye kadınları silah kuşanarak cephede görev almıştır. Aydın yöresinde, Çukurova’da ve Güneydoğu’da çete savaşlarından başlayarak siperlerde çarpışan, orduya asker toplayan, üsteğmen rütbesine kadar yükselen kadınlar. Vardır. Halide Onbaşı, Erzurumlu Kara Fatma, Binbaşı Emire Ayşe, Ayşe Çavuş, Çete Ayşe,  Tayyar Rahmiye, Kılavuz Hatice, Gül Hanım, Gördesli Makbule, Ayşe Kadın, Adile Hanım, Asker Saime, Türk Jandark’ı Küçük Nezahat…

Türk devrimi, daha savaş sırasında kadınların yurt savunmasındaki bu hizmetlerini takdir etmiş, kadınlara şükranlarını sunmuştur. Birçok kadına İstiklal Madalyası verilmiştir. Millî Müdafaa Vekili Refet Paşa, Sakarya zaferini kadınların, esas olarak da köylü kadınlarının eseri olduğunu söylemiş, Mustafa Kemal Paşa bu savaşta en çok takdir edilmesi gerekenlerin Anadolu kadınları olduğunu belirtmiştir. Kurtuluş Savaşı’nı temsil eden anıtlarda görülen kadın figürleri, kadirbilirliğin eseridir.

Kaynak:

Bu metinde verilen bilgiler pek çok kaynağın taranmasıyla elde edilmiştir. Bunları tek tek göstermek burada uzunca bir liste yapmayı gerektiriyor. Onun yerine, bu kaynakların tamamının bulunduğu toplu kaynağı vermekle yetinmek zorundayım:

Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Kadınları, (Yunus Nadi 2006 Sosyal Bilimler Ödülü), Çankaya Belediyesi, Ulusal Eğitim Derneği, Cumhuriyet Kadınları Derneği,
Remzi Kitabevi, Nilüfer Belediyesi yayınları. (5.3.214)

Prof. M. Duverger ve Atatürk

”Kemalist partinin 1. özelliği, demokratik bir ideolojiye sahip bulunmasıydı.
Mustafa Kemal’in siyasal rejimi, çoğulculuğun üstün bir değer olduğunu kabul ediyor ve çoğulcu bir devlet felsefesi içinde işlevini yerine getiriyordu. Üstelik, partisinin, yapısal açıdan da totaliterlikle hiçbir ilgisi yoktu.  Kemalizm, demokratik bir ideolojidir!  Atatürk döneminde niçin demokrasinin tüm kurum ve kuralları yoktu? Olamazdı da, onun için. Fransız devriminden yarım yüzyıl sonra bile,
Fransız işçisinin oy hakkı var mıydı?..

Dostlar,

Ünlü Fransız siyaset bilimci ve Anayasa Hukuku uzmanı Prof. Dr. Maurice Duverger’in Atatürk hakkında yazdıklarından birkaç tümceyi sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Duverger hoca, alanında ekol olmuş bir hocadır ve Türkiye’den birkaç seçkin bilim insanımızın doktora eğitiminde yakın rehberlik etmiştir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Anayasa Hukuku Kürsüsü Başkanı Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya ve Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden siyaset bilimi hocası Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı akla gelen 2 addır. Kışlaı hoca ne yazık ki, ADD Genel Başkan yardımcısı iken (Yekta Güngör Özden’in yardımcısı) 21 Ekim 1999’da arabasına konan bir bomba ile alçakça öldürülmüştü..

Atatürk hakkında yanıltıcı bilgilerle yüklenen insanlarımızın özellikle gençlerimizin gerçekleri öğrenmesi dileğiyle..

..Amerikan devriminden bir buçuk yüzyıl sonra bile, ABD’de ırklar arasında tam bir hukuksal eşitlik sağlanmış mıydı? Atatürk bir ortaçağ toplumundan yola çıktı. Cumhuriyet’i kurduktan sonra 15 yıl yaşadı ve sınıf-cinsiyet-ırk-din ayrımı olmadan, tüm yurttaşlar arasında hukuksal eşitliği, o inanılmaz kısa süreye sığdırdı. Bilim her olguyu kendi koşulları içinde değerlendirir. Atatürk yönetimi, kendi koşulları içinde, olabilecek en demokratik yönetimdi ve bu açıdan, Türkiye’nin bugünkü yönetiminden daha demokratikti! Ölümünün yıldönümünde, sağdan ve soldan aşağılık saldırıların üzerinde yoğunlaştığı bir diktatörü (!), en içten saygılarımla anıyorum…” 

Sevgi ve saygı ile.
6.8.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Ünlü Fransız Anayasa Hukuku ve Siyaset Bilimi uzmanı Prof. Dr. Maurice Duverger..
Atatürk hakkında uluslararası alanda ekol olmuş bir bilim insanının nesnel sözleri..