Yunan Dışişleri Bakanının seçimlerle ilgili yakışıksız sözleri

Yunan Dışişleri Bakanının seçimlerle ilgili
yakışıksız sözleri

Onur Öymen

Basın haberlerine göre Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias, Kontra televizyonuna verdiği mülakatta (AS: söyleşide) Türkiye’deki muhalefet partilerini eleştirmiş ve “Aslında Türkiye ile sorunumuz bizi rahatsız eden konularda Erdoğan yönetiminden daha iyi olmayan bir muhalefet bulunmasıdır. Bana göre Erdoğan daha tutarlı ve daha karizmatik bir lider” yorumunda bulunmuştur.

Kotzias, Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) Ege denizinde 18 Türk adasının işgal edildiğine ilişkin iddiaları için, “Bu adalarla ilgili konuyu açan aslında muhalefet.” demiştir. 

Yunanistan’ın Türkiye’deki seçimlerle ilgili olarak partiler arasında taraf tutan bir konuma girmesi, uluslararası ilişkilerin temel ögelerinden biri olan karşılıklı saygı (AS: İçişlerine karışmama) ilkesine açıkça aykırıdır.

Kotzias’ın bu ifadeleri aynı zamanda iktidarın 18 Ada konusunda Yunanistan’ın beklentileri doğrultusunda hareket ettiği iddiasını da içermektedir.

Bu sözleri bazı yabancı ülkelerin Türkiye’nin iç politikasını etkilemeye çalıştıkları yolundaki iddialara da haklılık kazandırmaktadır.

Şimdi hem iktidarın hem de bütün muhalefet partilerinin Yunanistan’ın bu tavrına karşı güçlü bir tepki göstermeleri ve 18 Ada ve Ege ile ilgili konularda Türkiye’nin, iktidarıyla ve muhalefetile tam bir birlik içinde olduğunu açıklamaları gerekmektedir. Özellikle Kotzias’ın haksız suçlamalarına muhatap olan CHP’nin 18 Ada ve öbür Ege sorunları hakkında uluslararası hukuktan ve antlaşmalardan kaynaklanan haklarını güçlü biçimde dile getireceğinden ve Yunanistan’a gerekli tepkiyi dile getireceğinden kuşku duymuyoruz. Bu ifadeler karşısında sessiz kalmak Yunanistan Dışişleri Bakanının sözlerini sineye çekmek mümkün değildir.

Saygılar, sevgiler.

Seçim Vaatleri ve Dış Politika

Seçim Vaatleri ve Dış Politika

Onur Öymen

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Ülkemiz son günlerde seçim havasına girdi. Bütün partiler ve adaylar mitinglerde ve TV programlarında çeşitli konularda görüşlerini açıklıyorlar ve gazetecilerin sorularına yanıt veriyorlar. Özellikle, hukuk, ekonomi, eğitim ve sosyal yardımlarla ilgili konuşmalar ve vaatler ön plana çıkıyor.

Değerli arkadaşımız Muharrem İnce ile İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in konuşmaları geniş halk kitleleri tarafından beğeniyle takip ediliyor.

Cumhurbaşkanı seçimiyle aynı zamanda TBMM seçimleri de yapılacağından halkımız bir yandan da partilerin vaatlerini takip ediyor.

AKP, İyi Parti, Vatan Partisi ve Saadet Partisinin Cumhurbaşkanı adayları aynı zamanda parti genel başkanı oldukları için, onların sözleri ve vaatleri partilerini de bağlıyor.

CHP ve HDP’nin adayları partilerinin genel başkanı değil. Bu nedenle, o partilerin Cumhurbaşkanı adaylarının sözleri ile parti genel başkanlarının açıklamalarının uyum içinde olması önem taşıyor. Özellikle, dış politika alanındaki söylemlerin hem yurt içinde hem de yurt dışında ilgiyle izlendiği dikkate alınarak adayların ve partilerin bu alanda yakın bir koordinasyon (eşgüdüm) içinde olmaları gerekiyor.

CHP gibi ana muhalefet partisi sıfatı taşıyan bir partinin Türkiye’nin gündeminde yer alan

– Kıbrıs sorunu ve garantörlük meselesi
,
– Ege’de Yunanistan’ın işgal ettiği 18 ada,
– Ermenistan ile yapılan anlaşmalar,
– Irak’ın kuzeyindeki bağımsızlık hareketleri,
– ABD’nin PYD ile ilişkileri ve
– Türkiye’nin AB üyelik süreci

gibi konulardaki tutumlarının açık bir dille halka anlatılması gerekiyor.

Son zamanlarda, gündeme yeniden gelen Avrupa (Yerel Yönetimler) Özerklik Şartı konusunun da bütün boyutlarıyla halkımıza anlatılması gerek. Bu sözleşmenin bir özelliği şu: 1. bölümün 20 paragrafını ve 2. bölümde yer alan maddelerin altında yer alan paragrafların en az onunun onaylanması zorunlu. Geri kalan paragrafların onaylanıp onaylanmayacağı veya hangi bölgelerde uygulamaya koyulacağı hükümetlerin takdirine bırakılmış.

Avrupa’nın en demokratik ülkeleri arasında sayılan Fransa, Almanya, İngiltere gibi ülkeler de bu seçme haklarını kullanmışlar. Yani, demokratik bir ülke olduğunuzu kanıtlamak için bütün maddelerin bütün paragraflarını onaylamanız gerekmiyor. Türkiye de hangi paragrafları uygulayacağını belirlemiş. Bu listede değişiklik yapmak mümkün. Ancak, bazı paragrafların onaylanması için anayasamızda değişiklik yapılması gerektiği, konunun uzmanları tarafından açıklanmıştı. Bu nedenle, gerek bu konuda yapılacak beyanlarda gerek öbür dış politika konularında vaatlerde bulunurken dikkatli olmak önem taşıyor.

Yakın tarihimizin belki de en önemli seçimi olma özelliğini taşıyan 24 Haziran seçimlerine girerken özellikle muhalefet partilerinin bütün güçlerini ve bilgi birikimlerini seferber ederek çalışmaları bence kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Saygılar, sevgiler, (06.06.2018)
====================================
Dostlar,

Doğrusu AKP = RTE‘nin seçime birkaç gün kala ‘özellikle dış politikada ”taze atraksiyonlar” yaparak algı yönetimi hüneriyle (!) seçimi kazanma girişimi yapabilecekleri kaygısı taşıyoruz.

Örn. KANDİL’e BEYAZ BAYRAK DİKME!

15,5 yıldır yapamadığınızı yaşamsal önemdeki baskın – eşitsiz – tuzak.. çifte seçim arifesinde mi başaracağınız tuttu? diye adama  sorarlar ancak bir bölüm seçmen bu tür kurgulardan çok etkilenebilir.. İktidarın, bu yaşamsal önemdeki seçimi kazanmak içi neleri neleri göze alabileceğini kestirmek güç değil.

Dün (06.06.2018) basında izledik.. İYİ Parti Gn. Bşk. Yrd. strateji uzmanı Prof. Dr. Ümit Özdağ bu vb. kimi senaryolara başvurulabileceği uyarısında bulundu.

  • Kandil çok büyük bir bölge.. kıyısında – kenarında durup bir fotoğraf çektirerek algı yönetimi.. olasılığından söz etti.

Dileyelim, 59,4 milyon dolayında 18+ yaş seçmeni gerçek dışı girişimlerle yönlendirme – tuzaklama gibi siyasal etik dışı çabalar görmeyelim. Hele bunlardan ülkemiz çıkarları zarar görecekse, kesinkes başvurulmamalıdır. Seçim sonucu AKP=RTE açısından da ölüm – kalım sorunu değildir. Bu konuyu daha önce de birkaç kez yazdık..

AKP=RTE muhalefete düşerse, demokrasilerde çok olağan olarak bu rolü – işlevi de üstlenirler ve daha da olgunlaşırlar. Kaldı ki, ekonomi ve dış politika başta olmak üzere ülkemiz sorunlar yumağı ile boğuntu düzeyinde kuşatılmıştır. AKP = RTE ürünü olan bu ”hazin” açmazı muhalefetin çözmeye çalışması hızla yıpranma anlamına gelebilir ve erken genel seçimle AKP = RTE yeniden iktidara gelebilir.. Dinlenmiş olur, sağduyu ile hatalarını görmüş olur, muhalefeti öğrenme olgunluğu edinir bu arada.. Ülkemiz için de AKP = RTE için de ”hayırlı” olur..

Kendinizi iktidarda kalmaya mahkum – zorunlu kılan işlem – eylemleriniz mi oldu ki?” sorusunun yanıtını vermek zorunda kalabilirsiniz.. Olgunluk ve serinkanlılık içinde sürdürülmelidir seçim kampanyaları. Türkiye bu demokratik erişkinliğe hala erişmedi mi yoksa?

Em. Alb. Ümit Yalım‘ın ısrarla yazıp – sorguladığı üzere Ege’deki 17 ada ve 1 kayalık neden fiilen hatta resmen Yunanistan’a verilmiştir? Vatan toprağının 1 çakıl taşını bile bırakmaya hükümetler asla yetkili değildir. Meclisler de! Hele halktan gizlenen andlaşmalarla asla! Vatan topraklarının sınırları kan ve canla çizilmiştir.

Siyaset artık kapalı kapılar ardında komplo kuramları ve entrikalarla yürütülmemelidir. 21. yy’ın şafağında temsili demokrasi, bilişim devrimi olanaklarıyla hızla doğrudan demokrasiye evrilmelidir. Önemli konularda sık sık halkın doğrudan oyuna başvurulmalı ve örneğin cep telefonları ile yürütülebilmelidir bu karar süreçleri..

AKP = RTE‘yi bir kez daha uyarmak istiyoruz.. Seçimi kazanma adına ülkemizin çıkarlarını zora sokacak, halkı algı yönetimi ile gerçeklerden koparacak her türlü girişimden lütfen uzak durunuz.. Seçimi yitirmeniz kıyamet demek değildir. Müslümanlığı kimseye bırakmıyorsunuz; biraz da tevekkül lütfen.. Üstelik hesabını veremeyeceğiniz suçlar da işlemediyseniz bu anormal korku – panik niyedir?

15,5 yıl boyunca, Machiavelli’ye taş çıkartacak uygulamalarını gördük iktidar partisinin. Oysa geldiğimiz yer çıkmazdır. Siyaset, Makyavelist oyunlardan giderek kurtarılmalı ve daha saydam, daha etik, öngörülebilir süreç ve normlara dayandırılmalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 07 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Kıbrıs’ta Kaygı Verici Gelişmeler

Kıbrıs’ta Kaygı Verici Gelişmeler

Onur Öymen

Türkiye’de kamuoyu yaklaşan seçimlerle meşgulken milli davamız olan Kıbrıs’taki bazı gelişmeler dikkatlerden kaçıyor. 

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı birkaç gün önce yaptığı açıklamada “Guterres çerçevesini” benimseyebileceği yolunda beyanlarda bulundu.

Bilindiği gibi, 28 Haziran-7 Temmuz 2017 tarihleri arasında İsviçre’nin Crans-Montana kasabasında yapılan görüşmeler, Rum tarafının “sıfır garanti, sıfır asker” görüşünde ısrar etmesi üzerine başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Türkiye’nin 1960 tarihli Londra ve Zürih Antlaşmalarından kaynaklanan garantörlük hakkı şimdiye kadar işbaşına gelen bütün hükümetler tarafından titizlikle ve kararlılıkla savunulmuştur. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da bu tutumumuzu orada teyit etmiş ve hatta Rumların bu ısrarı karşısında müzakerelerin bu çerçevede sürdürülemeyeceğini ifade etmiştir.

Ancak, BM Genel Sekreteri Guterres 28 Eylül 2017’de Güvenlik Konseyine sunduğu raporun 24. paragrafında mevcut garantiler sisteminin tek taraflı müdahaleye imkan vermesinin benimsenemeyeceğini ileri sürmüştür.

Sayın Akıncı’nın şimdi “Guterres çerçevesinin” kabul edilebileceği yolundaki sözleri Türk tarafının garantiler konusunda da Rumların beklediği tavizi veremeye hazırlandığı şeklinde anlaşılmaya müsaittir.

Aynı şekilde, Kıbrıs Türklerinin güvenliği açısından hayati önem taşıyan Türk askerlerinin Ada’da bulunmasında da yeterince ısrar edilmeyeceği izlenimi alınmaktadır.

Daha önceki toplantılarda da Cumhurbaşkanı Akıncı’nın, Türk tarafının verebileceği toprak tavizlerini içeren bir haritayı BM’ye sunması ile birlikte düşünüldüğünde bu son açıklama Türk tarafının şimdiye kadar Türk hükümetince hiçbir şekilde kabul edilmeyen temel unsurlarda geri adım atmaya hazırlandığı izlenimi vermektedir.

İktidarın, muhalefetin, basının ve ilgili bütün kuruluşlarımızın bu milli davada kararlı bir tutum sergileyerek bu gibi hayati konularda taviz verilmesinden kaçınılmasını sağlamaları büyük önem taşımaktadır.

  • Sayın Denktaş’ın Kıbrıs’ın Girit gibi elden çıkarılabileceği konusundaki kaygılarını hatırlamanın tam zamanıdır.

Saygılar, sevgiler, 03 Mayıs 2018

Türkiye-AB İlişkilerindeki Son Gerginlik

Türkiye-AB İlişkilerindeki Son Gerginlik

Onur Öymen

Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki söz düellosu devam ediyor. Yunanistan Başbakanı Çipras’ın ‘Türkiye Avrupa Birliğinden uzaklaşıyor‘ yolundaki açıklamasından sonda AB Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker dün Yunan Parlamentosunda yaptığı konuşmada “Türkiye Doğu Akdeniz ve Ege’de yasadışı şeyler yapmaya devam ediyor. Varna’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a, Türkiye’nin Kıbrıs (Rum kesimi) dahil tüm AB üyeleriyle ilişkilerini normalleştirmesi gerektiğini söyledik.” demiş. Juncker ayrıca “Ömrüm boyunca Yunanistan’ın sadık bir dostu olarak kaldım. Zor anlarında hep destek oldum. Yunan halkını çok seviyorum. Yunanistan demokrasinin beşiği, Yunan parlamentosu da demokrasinin mabedidir” ifadelerini kullanmış. Cumhurbaşkanı Pavlopulos’la yaptığı konuşmada Yunanistan’ı ikinci vatanı saydığını söylemiş.

Bu denli art niyetli ve tarafsızlıktan uzak bir siyasetçinin AB Komisyonun başkanı olması AB adına talihsizliktir. Bu sözler de gösteriyor ki, Türkiye AB’den uzaklaşmakta değil, uzaklaştırılmaktadır.

  • Ege konusunda Yunanistan’ın tezlerini desteklemek uluslararası hukuku hiçe saymaktır.

Çünkü Yunanistan, hiçbir antlaşmayla kendisine verilmemiş olan 18 adaya fiili durum yaratarak el koymuş, antlaşmalara aykırı olarak Doğu Ege’deki birçok adayı silahlandırmış, gene uluslararası hukuka aykırı olarak 6 millik karasuları üzerinde 10 millik hava sahasına sahip olduğunu iddia etmiştir. AB, Yunanistan’ın bu gibi tezlerine arka çıkarak yalnız hukuka değil, akla ve sağduyuya da aykırı bir tavır sergilemiştir. Juncker’in Atina’daki sözleri “Bir AB üyesinin üye olmayan bir ülkeyle ihtilafında AB’nin daima üye ülkeyi desteklemesi gerektiği” yolundaki yazılı olmayan kuralı da doğrulamış olmaktadır.

AB’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimini üye yapması da açık bir hukuksuzluk örneğidir. Çünkü Kıbrıs devletini kuran 1960 tarihli Londra ve Zürih Antlaşmaları Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte üye olmadıkları herhangi bir uluslararası kuruluşa katılamayacağını açıkla belirtmektedir. Prof. Mendelson, Heize ve Golsong gibi ünlü hukukçuların bu doğrultuda mütalaaları vardır. AB buna karşın o zamanki Yunanistan başbakanının, ‘Kıbrıslı Rumlar üye yapılmazsa bütün Orta Doğu Avrupa ülkelerinin AB üyeliğini veto edeceği’ yolundaki şantajına boyun eğerek Kıbrıslı Rumları AB’ye üye yapmıştır. O zamanki Genişlemeden sorumlu AB Komiseri Verheugen bu kararın büyük bir hata olduğunu söylemişti. Şimdi, Juncker, Türkiye’nin bu hukuksuzluğu sineye çekerek Rum yönetimini Kıbrıs’ın meşru devleti olarak kabul etmesini isteme cüretini gösteriyor.

Güney Kıbrıs ayrıca Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerindeki 6 başlığı veto etmiş bulunuyor. Akdeniz’de uluslararası hukuku çiğneyerek doğal gaz araştırmalarında bulunuyor ve Türkiye’ye ait deniz sahalarına da tecavüz etmeye çalışıyor.

Bütün bu gerçekler ortadayken öteden beri yaptıkları gibi Türkiye’yi suçlamaya kalkışmak üyelik sürecimizin önüne yapay engeller koymaya çalışmaktan başka biçimde yorumlanamaz.

Bence bu haksız ve suçlayıcı söylemlere karşı siyasal düzeyde güçlü bir tepki göstermek ve Türkiye’nin baskılarla yola getirilebilecek ve taviz vermeye zorlanabilecek bir ülke olmadığını ortaya koymak gerekmektedir. (27.4.2018)

Saygılar, sevgiler,

Bir Medya Kuruluşunun Satılışının Düşündürdükleri

Bir Medya Kuruluşunun Satılışının Düşündürdükleri

Onur Öymen 

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır.)

Büyük bir medya kuruluşunun başka bir medya grubuna satılması Türkiye’de çeşitli yorumlara ve eleştirilere yol açtı. Bu vesileyle medyanın siyasetle ilişkileri ön plana çıktı. Bir yandan basına yapılan baskılar bir yandan da basının kendine sansür uygulaması ülkemizde uzunca bir zamandan beri eleştirilere yol açıyor.

Basına yapılan baskılar ve basını bir propaganda aracı gibi kullanma girişimleri dünyanın bir çok ülkesinde görülüyor. Amerika’da basın kuruluşları 1940’lı yılların sonundan itibaren büyük şirketlerin eline geçmiş ve onların beklentileri doğrultusunda yayın yapmaya başlamıştı. The New Yorker yazarlarından A. J. Liebling, 1961 yılında Columbia Journalism Review’da yazdığı bir makalede “Amerikan basını artık tekelci, tek yönlü ve tek sesli hale geldi,” diyordu. Liebling’in görüşüne göre, “Basın özgürlüğü onu mücadele ederek kazananlar içindi.”

Ünlü gazetecilerden George Seldes “Hükümet ve basın işbirliği yaparsa, bütün insanları aynı zamanda aldatmak mümkündür,” görüşünü savunuyordu.

Avrupa’da da ilginç örnekler var. Alman Başbakanlarından Otto von Bismarck gazetelerin genel yayın müdürlerini elde etmek için bir fon kurmuştu. Bu sayede, 1860’lı yıllarda Alman basınının büyük çoğunluğu Bismarck’ı destekliyordu.

Daha yakın tarihlerden de örnekler var. Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras partisi Syriza muhalefetteyken “Yunanistan’da gerçek güç banka sahiplerinin, yolsuzluklara bulaşmış siyasi sistemin ve yine yolsuzluklara bulaşmış medyanın elindedir,” demişti.

Oklahoma Üniversitesi Gaylord Gazetecilik okulunda Yardımcı Profesör Katerina Tsetsura 2007 yılında 35 ülkedeki 93 gazeteci ve 56 ülkedeki 310 kamuoyu çalışanıyla bir anket yaptı. Sonuçları özetle şöyle:

–       Paralı reklam karşılığında haber değeri olmayan hususların haber yapılıp yayınlandığını kabul edenler %26.

–       Haber kaynaklarının mali baskı yapıp yapmadıkları sorusuna “bazen” diye cevap verenlerin oranı ise %54.

Tabii basının özgürlüğünü ve dürüstlüğünü savunan gazeteciler de var. The Observer Gazetesi’nin genel yayın müdürü James Tumusiime “İyi bir gazeteci ruhunu satmaz” diyor. Buna karşılık, Almanya’nın tanınmış gazetecilerinden Udo Ulfkotte “Satın Alınmış Gazeteciler” isimli kitabında kendinden de örnekler vererek resmi makamların baskısıyla nasıl yazı yazmak zorunda bırakıldıklarını anlatıyor.

Baskılar sonucunda bazı önemli haberleri yayınlamayan gazetelerin meslek ahlakıyla bağdaşmayan bu tutumlarına karşı, Amerika’daki Sonoma Üniversitesi her yıl sansürlenen 25 önemli haberi içeren bir kitap yayınlıyor. Böylelikle halktan gizlenmek istenen gelişmeler kamuoyuna duyurulmuş oluyor.

Gazete sahiplerinin siyasetle içli dışlı olmasının da ilginç örnekleri var. Avustralyalı ünlü medya patronu Rupert Murdoch siyasete yön vermeye çok meraklıydı. Önce sahip olduğu medyaları Avustralya Ulusal Partisi’ni desteklemek için kullandı. Daha sonra, bu desteği çekip İşçi Partisi’ni desteklemeye başladı. Amerika’da satın aldığı National Star Gazetesi aracılığıyla Amerikan politikasını, İngiltere’de sahip olduğu on milyon tirajlı The Sun Gazetesi aracılığıyla İngiliz politikasını etkilemeye çalıştı. Önce Başbakan Margaret Thatcher’ın başkanlığındaki Muhafazakar Parti’yi, daha sonra Tony Blair’ın İşçi Partisi’ni destekledi. Murdoch 2000 yılında 50 ülkede toplam değeri beş milyar dolar olan 800 medya kuruluşunun sahibi ve büyük bir siyasi güç odağı haline gelmişti.

Totaliter ülkelerde de basını etkilemenin çeşitli örnekleri var. Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels “Gazeteler hükümetin dilediğini çalacağı bir piyano gibi olmalıdır,” diyordu.

Medya kuruluşlarının neredeyse tamamı Nazi yönetimi tarafından ele geçirilmişti… Biri hariç: “Frankfurter Zeitung”. Bu gazetenin zaman zaman çok ölçülü bir dille eleştiride bulunmasına bir süre için tahammül edildi, ama sonunda 1939 yılının Nisan ayında Nazilerin yayınevi sayılan Eher Verlang tarafından satın alındı ve doğum gününde Hitler’e hediye edildi. (Bu konularda daha ayrıntılı bilgiler Remzi Kitabevi tarafından yayınlanan “Bir Propaganda Silahı olarak Basın” başlıklı kitabımda yer alıyor.)

Medyaların el değiştirmesi basın özgürlüğünün iyileştirilmesine yardımcı olur mu? Dünyada bunun pek örneği yok. Bu konuda en doğru çözümü Atatürk göstermişti:

  • “Matbuat hiçbir sebeple tahakküm ve nüfuza tabi tutulamaz…
    Basın hürriyetinden doğan mahzurların giderilme vasıtası, yine basın hürriyetidir.”

Ancak Atatürk’ün gazetecilere de mesajı vardı:

  • Gazeteciler, gördüklerini, düşündüklerini, bildiklerini samimiyetle yazmalıdırlar.

Saygılar, sevgiler. 06.04.2018
==============================================
Dostlar,

Rupert Murdoch ABD’de basındaki payının % 25’i aşması nedeniyle kapitalizmin kalesi bu ülkede tekel karşıtı (anti – monopoly) yasa (US Antitrust Law) ile karşılaşmış ve yaptırım görerek aşkın bölümü elinden çıkarması sağlanmıştı.

Küçük ABD olma yolunda kilitlenen Türkiye, tam bir yozlaşma ile savrularak, kafasını gözünü kırarak “kapitalistleşmekte”. Attila İlhan, “Hangi Küreselleşme” adlı nefis yapıtında ne denli etkili saptamıştı bu çarpıcı olguyu :

  • Türkiye bu kez ‘Küreselleşme’ ve ‘Özelleştirme’ masalına inanmış, paldır küldür ‘globaliterliğe’ doğru sürüklenmektedir; üstelik daha ‘sivil’, daha ‘demokrat’,
    daha ‘insan haklarına dayalı’ bir düzene ‘dönüştüğünü’ zannederek..
       
  • “.. bir karışık bilmece..” (2003, İş Bankası Kültür Yayınları, arka kapak)

Rekabet Kurumu haksız rekabeti önlemek ve serbest rekabeti sağlamak için yasa ile kurulmuştur. REKABETİN KORUNMASI HAKKINDA KANUN (4054 sayılı yasa, RG 13/12/1994, s. 22140). Bu yasanın 1. maddesinde (amaç) şöyle denilmektedir :

– Bu Kanunun amacı, mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve piyasaya hâkim olan teşebbüslerin bu hâkimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin korunmasını sağlamaktır.

Dolayısıyla, bu yasaya karşı dolanma (hülle) girişimlerine de izin vermeyecek biçimde, Kurum gereğini yapmalıdır. Basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede demokrasiden söz edilemez.

Unutulmasın, Türkiye’de basından sansürün kaldırılması 24 Temmuz 1908‘e tarihlenmektedir. Aradan 109 yıl geçmiştir ve tarihin tekerleğini geri çevirme olanağı yoktur.

İktidar, iktidarını sürdürmek için her şeyi ama her şeyi yapmaya niyetli hatta kararlı gözükmektedir. Tam anlamıyla güdümlü basın da buna ne yazı ki dahil.. Ancak bu girişim son derece tehlikeli, sakıncalı; başvuranların ellerinde patlayabilir ve bumerang gibi geri tepebilir. Kurumları zorlamadan, “oyunu kurallarına uyarak” siyaset yapmak herkesin yararına olacaktır.

Sevgi ve saygı ile. 07 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.com