Barzani’nin düzenlediği Referandumun Düşündürdükleri

Barzani’nin düzenlediği
Referandumun Düşündürdükleri

Onur Öymen 

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır.)

Barzani, 25 Eylül’de Bağımsız bir Kürdistan devleti kurulmasını amaçlayan referandum düzenlenmesi kararında ısrarlı olduğunu açıkladı. İsrail Başbakanı Netenyahu, son yıllarda böyle bir devleti derhal tanıyacakları yolundaki söylemini tekrarladı.
Amerika’nın ve diğer bazı ülkelerin Irak’ın toprak bütünlüğüne önem verdikleri yolundaki söylemleri, öyle anlaşılıyor ki, Barzani’yi referandum kararından caydıracak kadar güçlü olmadı. Aynı şekilde Irak Hükümetinin referanduma karşı tavrını açıklamasının da Barzani’yi etkilemediği görülüyor.
Barzani’nin kararının en çok etkileyeceği ülkelerin başında Türkiye geliyor. Birinci Dünya Savaşı yıllarından beri İngilizlerin ‘Türklerin Kerkük petrollerini ele geçirmeyi amaçlayabilecek bir hareketini engelleme amacıyla tampon görevi yapacak bir Kürt devleti kurulması” politikasını kuvvetle savundukları İngiliz arşiv belgelerinde yer alıyor.
Sevr Antlaşmasının 62 ve 64. maddeleri  Bağımsız Kürt Devleti kurulmasına götürecek hükümlere yer vermesi de aynı politikanın bir sonucudur.
Atatürk daha Lozan Antlaşması imzalanmadan yaptığı bir konuşmada İngilizlerin Kuzey Irak’ta bir Kürt Hükümeti kurmak istediklerini söylemiş ve bunun Türkiye açısından yaratacağı olumsuz sonuçlara değinmişti. Lozan’da Musul’un bir plebisitle Türkiye’ye bağlanması yolundaki taleplerimizin altındaki sebeplerden biri de kuşkusuz buydu.
5 Haziran 1926 tarihinde Ankara’da Türkiye, İngiltere ve Irak arasında imzalanan Antlaşma uzun müzakerelerden sonra varılan mutabakatı yansıtıyordu. Bu antlaşmanın 5. maddesinde aynen şöyle denilmekteydi: “Taraflardan her biri, 1. maddede belirlenen sınır hattının kesin ve bozulmaz olduğunu kabul ederek bunu değiştirmeye matuf her türlü teşebbüsten sakınmayı taahhüt ederler.”
Bağımsız bir Kürdistan devletinin kurulması bu antlaşmadaki taahhüdü tamamen ortadan kaldıracak ve Türkiye ile Irak arasında ortak sınır kalmayacaktır.
Antlaşmanın 6.-10. maddeleri, sınırdan 75 km derinliğe kadar olan bölgede yağmacılık ve eşkıyalık faaliyetlerinin engellenmesi için alınacak tedbirlerle ilgili yükümlülükleri sıralamaktadır.
Barzani’nin son yıllarda o bölgede yerleşen terör örgütüyle ilgili hiçbir önleyici tedbir almaması, anlaşmanın o maddelerinde yer alan anlayışın hayata geçirilmeyeceğinin açık bir işaretidir.
1936 yılında Türkiye’yle Irak arasında imzalanan protokolle bu antlaşmanın geçerliliğinin devamı kararlaştırılmıştı.
Barzani her ne kadar referandumdan hemen sonra derhal bağımsızlık ilan edilmeyeceğini, Irak hükümetiyle bir müzakere sürecinin başlayacağını söylese de bu gelişmenin nasıl bir sonuca götüreceği şimdiden bellidir.
Üstelik referandum kapsamına giren alanın içine Kerkük gibi Irak Türklerinin yaşadığı bölgenin de dahil edilmesi, ayrıca 1990’lı yıllarda ülkemizden kaçırılarak Kuzey Irak’a yerleştirilen vatandaşlarımızın bulundukları Mahmur’un da bu referandumun öngördüğü alanın içinde bulunması konunun Türkiye için taşıdığı önemi ve ciddiyeti ortaya koymaktadır.
ABD Hükümetine yakın Rand Corporation isimli örgütün bu konuda 2016 yılında yayınladığı raporda Türkiye’nin bağımsız Kürdistan devleti kurulmasına evvelce gösterdiği şiddetli tepkinin giderek yumuşatıldığı görüşüne yer verildiği de dikkatten kaçmamıştır.
Bütün bu gelişmelerin ışığında Türkiye’nin iktidarı ve muhalefetiyle ülkemizin stratejik çıkarlarını yakından ilgilendiren bu konuyu daha fazla gecikmeden milli bir mesele olarak ele alması ve Irak’ın toprak bütünlüğünün korunarak bu gibi girişimlerin engellenmesi için her türlü çabayı göstermesi kaçınılmaz bir görev haline gelmiştir.

Saygılar, sevgiler, (15.09.2017)
==============================================
Dostlar,

BARZANİSTAN HALKOYLAMASI VE İÇYÜZÜ

AKP = RTE uzun süre bu konuda top gezdirdi. Karnından konuştu.
Net ve kararlı bir tutum al(a)madı.. “Sonuçları ağır olur” gibisinden belirsiz sözler kullandı.
Geldik bu günlere.. 1 hafta kaldı 25 Eylül’e.. Ne hazindir ki, Irak Kürtleri, İsrail bayrakları üzerinde secde ederek, eğilip onu öperek bir kampanya yürütüyor kendilerince..
Irak’ın Kürdo-Judaik hibrit Kürtleri.. İnsanlık tarihinin en sefil assimilasyon kurbanları ya da ağır geldi ise örnekleri.. İnsanlar geçmiş bağlarına – tarihlerine bu denli mi yabancılaştırılabilir?!
Tek bir Kürdo-Judaik beyni yıkanmamış Irak Kürdü kalmamış mıdır Barzanistan diyarında??
Göreceğiz eğer 3. kez ertelenmez ise bu Irak’ı bölecek, Türkiye’yi Sevr belasıyla yüzyüze getirecek bu oylama yapılabilirse..
Lozan görüşmelerinde Kapitülasyonlar ve Misak-ı Milli sınırları içinde Ermeni – Kürt yurdu KIRMIZI ÇİZGİLER idi. Bu yüzden görüşmeler 4 Şubat 1923’te kesilmiş ve İzmir’de toplanan 17 Şubat 1923 Türkiye İktisat Kongresi kararlılığının ardından yeniden başlatılmış ve bu ödünler verilmemişti.
İsrail Siyonizminin vahşi assimilasyonu ile başkalaştırılan Irak’ın Kürdo-Judaik hibrit Kürtleri  Filistin’i ve 1967’den beri orada süregelen zulmü, işgali unutmuş görünüyorlar.
Bu sözde halkoylamasının BOP’un bir aşaması – parçası olduğunu hiç mi düşünemiyorlar??
Hele hele Fırat – Dicle’nin doğduğu yerlerden başlayıp Şattül Arap adıyla birleşerek Basra Körfezine erişene tüm tüm yatağı ve havzası boyunca “Arz-ı mevud” sapık inancının – dayatmasının gereği olarak geleceğin Yahudi yurdu ilan edildiğini, doğrudan Tevrat’ın buna alet edildiğini bilen – okuyan – duyan Irak’ın Kürdo-Judaik hibrit Kürtleri yok mudur?
Oğul Barzani nerelerde, ne karşılığı devşirilmiştir ve Ortadoğu’nun acılı tarih sahnesine sürülmektedir?
Bir halkı özgürleştirme adına emperyalizmin bitip tükenmeyen kanlı oyunlarına alet etmek midir oğul Barzani’ye biçilen tarihsel misyon?

Çare; Irak federal devleti içinde 1. sınıf bir demokrasi kurmak ve tüm Irak yurttaşlarının eşitliği (eşit yurttaşlık değil!) temelinde bir uygar Cumhuriyet, Irak Ulus Devleti kurmaktır. Ancak böylelikle Irak’ın Kürdo-Judaik hibrit Kürtleri de dahil, tüm Irak halkı bağımsız, onurlu bir devlet olabilir.. Etnik köken, ırki soy, inanç… bakılmadan.. Irak vatandaşlığı temelinde.
Unutulmasın; sınırların değişmezliği, bir sine qua non (olmazsa olmaz) BM hukuku birincil ilkesidir.
*****
Türkiye, net kararını ve tutumunu AKP = RTE‘nin ABD ziyareti sonrasında mı verebilecektir? Ne hazindir… Önce, belki de şu konjonktürde yapılmaması gereken ABD ziyareti, ardından ona ikincil MGK – Bakanlar Kurulu ve 25 Eylül’den 1-2 gün önce afralı – tafralı ama gerçekte içi kof açıklamalar mı gelecek? TBMM neden tatilde?? Toplayıp güçlü bir çıkış yapsaydınız ya! Nerede milli irade? Türkiye bu hazin görünümü hiç ama hiç hak etmiyor.. Eee, BOP eşbaşkanlığı böyle belalı birşeydir işte.. Adamı kıvrandırır, tutsak alır, köleleştirir..
Ne var ki bedeli salt o kişi(ler) ödemez; asıl kurban bu gibilerin ülkeleri- halkı oluyor..

Sevgi ve saygı ile. 17 Eylül 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

30 Ağustos zaferi; Yabancı liderlerin düşünceleri 

30 Ağustos zaferi;
Yabancı liderlerin düşünceleri 

Türk milletinin yazgısını değiştiren ve çağdaş Cumhuriyetimizin yolunu açan 30 Ağustos Zafer Bayramını coşkuyla kutluyoruz. O zaferin yaratıcısı Büyük Atatürk’ü bir kez daha şükranla ve özlemle anıyoruz. Bugün O’nu ve eserini küçümsemeye çalışanlara Dünya’nın en büyük devletlerinin liderlerinin sözlerini hatırlatalım:

  • Winston Churchill : “Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri Müttefikler için en kötü aşağılanmadır… Müttefiklerin zaferi hiçbir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü hiçbir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır. Ve sonunda başarılı bir savaşın bütün meyveleri, uğrunda binlerce askerin hayatını verdiği Gelibolu, Filistin, Mezopotamya…başarıları, bunların hepsi bir utanç içinde sona ermiştir.”

  • Aristide Briand,Fransız Başbakanı : ‘‘Dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve O’nun tüm askerleri burada olsalardı, teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böyle bir kahramanla antlaşma imzalamaktan gurur duyuyorum.”

  • Lloyd George – İngiltere Başbakanı : ‘‘İnsanlık tarihinde dâhiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı bir dâhiyi Türkiye’de dünyaya getirdi. Biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dâhiyi yenmemiz imkansızdı” 

30 Ağustos zaferinin 95. yıldönümünde İsmet İnönü’nün sözlerini bir kez daha inança ve gururla yineleyelim :

  • Eşsiz kahraman Atatürk, vatan sana minnettardır.

Saygılar, sevgiler (30.08.2017)
============================

Sayın Onur Öymen‘e özlü ama etkili katkısı için teşekkür ederiz..

Sevgi ve saygı ile. 31 Ağustos 2017, Pertek – Tunceli

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Katar’la ilgili son gelişmelerin düşündürdükleri

Katar’la ilgili son gelişmelerin düşündürdükleri

Onur ÖYMEN

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Başkan Trump’ın Ortadoğu ziyareti ile başlayan ve son günlerde Katar ekseninde ciddi bir krize dönüşen gelişmeler bölgede önemli çatışmaların ve köklü değişikliklerin yaşanabileceği riskini gündeme getirdi.

Meselenin özünde Mısır, Suudi Arabistan ve birçok bölge ülkesi için ciddi tehdit haline gelen Müslüman Kardeşler ve onun Filistin’deki kolu olan Hamas’a Katar tarafından verilen açık destek yer almaktadır. Katar HAMAS’a Doha’da bir büro açma izni vermişti. Suudi Arabistan ve bazı Arap ülkeleri Katar’ı IŞİD ve El Kaide terör örgütlerini de desteklemekle suçlamışlardır. Bu gibi nedenlerle, Suudi Arabistan ve bazı Körfez ülkeleri Doha’daki Büyükelçilerini daha 2014’te geri çekmişlerdir. Bu ilişkiler 2015’te yeniden kurulduysa da soruna kalıcı bir çözüm getirilememiştir. Bu kez yaşanan kriz (AS: bunalım) daha öncekilerle kıyaslanamayacak ölçüde büyük bir boyut kazanmış ve bölgedeki dengeleri değiştirecek bir nitelik taşımıştır.

Günde 160 milyon metre küplük üretimiyle dünya ülkeleri arasında doğal gaz üretiminde dördüncü, 1.5 milyon varillik üretimle petrol üreticisi ülkeler arasında 17. sırada yer alan Katar, Rusya’nın büyük petrol üreticisi Rosneft’in hisselerinin %19,5’ini satın almış,  2016-2021 arasında ABD’nin altyapı projelerine 35 milyar dolar yatıracağını açıklamış, dünyadaki pek çok yabancı şirketin ve bankanın hissedarı (AS: paydaşı) olmuştu.

İşte bu büyük ekonomik gücünden yararlanan Katar, izlediği aktif politikalarla  son yıllarda bölgedeki gelişmelerin yönlendirilmesinde etkili rol oynamaya çalışmıştı. Ancak bunu yaparken aynı zamanda dolaylı yoldan birçok çatışmanın da tarafı haline gelmişti.

Katar’ın evvelce Kaddafi’ye karşı mücadele eden gruplara silah ve para desteği sağladığı yolundaki haberler, Suriye’de çatışan kimi gruplara da destek verdiği yolundaki bilgiler basında yaygın biçimde yer almıştır.

Katar’la ilgili son gelişmeler sırasında yeniden gündeme gelen Müslüman Kardeşler yalnız bazı Arap ülkeleri değil, Rusya tarafından da 2006’dan beri terör örgütü olarak nitelendirilmektedir. Amerika bu örgütü henüz terör örgütleri listesine almamış olsa da bu yolda Trump’un çevresinde güçlü bir eğilimin olduğu anlaşılmaktadır.

Başkan Trump’ın 22 Mayıs 2017’de Riyad’a yaptığı ziyaret sırasında bölgedeki Müslüman ülkeleri terörle etkili mücadeleye davet ederken, terörün mali kaynaklarının kesilmesinin önemine işaret etmişti. Trump ayrıca Müslüman ülkeleri İran’a karşı tavır almaya davet ederek Amerika’nın izleyeceği politikaların işaretini vermişti. Trump’ın sözleri İsrail’in uzun zamandan beri savunduğu ve  İran’ı hedef alan politikaların Amerika tarafından da benimsendiğini göstermişti.

Katar Emiri Hamid el Thani’nin birkaç gün önce Katar Haber Ajansında yayınlanan, Suudi Arabistan ve kimi Körfez ülkelerini İslamiyet’in aşırı bir yorumunu savunarak ciddi bir tehlike oluşturmakla suçlayıp Müslüman Kardeşler, HAMAS, Hizbullah ve İran’ı destekleyici doğrultuda ifadeler kullanması, öyle anlaşılıyor ki; bardağı taşıran son damla oldu. Sonradan yayından kaldırılan bu sözlerin hackerler tarafından Ajansın bültenine yerleştirildiği söylenmiş olsa da bu ifadeler Suudi Arabistan’da ve öbür bölge ülkelerinde büyük tepkiye yol açtı.

Suudi Arabistan, Mısır ve çok sayıda Arap ülkesi Katar’la diplomatik ilişkilerini kestiler, deniz, kara ve hava ulaşımını durdurdular, Doha merkezli El Cezire televizyonunun yayınlarına son verdiler.

Bu gelişmeler, uzun zamandan beri Katar’da Irak, Suriye ve Afganistan’daki operasyonların gerçekleşmesinde büyük rol oynayan bir askeri üsse sahip olan Amerika açısından sıkıntılı bir durum yarattı. ABD Dışişleri ve Savunma Bakanları başlangıçta uzlaştırıcı bir tavır sergilemeye çalışsalar da Başkan Trump twitter’dan yayınladığı mesajla Amerika’nın ağırlığını Suudi Arabistan’dan yana koydu, Katar’ı teröre mali destek sağlayan bir ülke gibi gösterip güç durumda bıraktı.

Türkiye’nin Katar’la ilişkileri son yıllarda hızla gelişmiş, Katar 1,476 milyar dolarla Türkiye’de yatırım yapan ülkeler içinde 19. sıraya yükselmiştir. Türk müteahhitlik firmaları da Katar’da 2017’nin başlarına dek toplam 14,2 milyar dolar tutarında 128 proje üstlenmiştir. Katar kuruluşları Türkiye’de birçok banka, medya, pazarlama gibi alanlarda faaliyet gösteren birçok firmaya ortak olmuştur. Bütün bunlardan daha önemlisi Türkiye Katar’da bir askeri üs kurma girişimlerine başlamıştır.

Son gelişmeler Türkiye’nin siyasi, askeri ve ekonomik çıkarlarını etkileyebilecek nitelik taşımaktadır. Aynı şekilde, Türkiye’nin Müslüman Kardeşlere ve HAMAS’a verdiği destek ülkemizi Katar’a yakınlaştırmış, ama Mısır ve Suudi Arabistan gibi önemli bölge ülkeleriyle ilişkilerimizde ciddi sorun yaratmıştır.

Bugün, İran’da gerçekleştirilen ve IŞİD’in üstlendiği terör saldırılarının bütün bu gelişmelerle bağlantısını kurmak için henüz erkendir. Ama öyle anlaşılıyor ki, İran da artık IŞİD’in ciddi bir hedefi haline gelmiştir.

Bütün bu gelişmelerin ışığında, Türkiye’nin ihtiyatlı bir tutum sergilemesi, Cumhuriyetin ilk yıllarından beri izlediğimiz bütün bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmak ancak aralarındaki ihtilaflara karışmamak yolundaki politikamıza dönmesi ve ülkemizin siyasi, stratejik ve ekonomik çıkarlarına zarar verebilecek adımlar atmaktan kaçınması yararlı olacaktır. Bu aşamada taşların yerine oturmasını beklemek, bölgedeki gelişmelerin nasıl bir seyir izleyeceğini görmek ve o gelişmelerin ışığında durumu yeniden değerlendirmek bence en doğru yol olacaktır.

Son gelişmelerin gösterdiği gibi;

  • Artık bölgemizde dini, ideolojik ve mezhepsel politikalar izleyerek ülke çıkarlarının en iyi biçimde korunabileceğini düşünmek mümkün değildir.
  • İlke olarak ulusal çıkarlarımızı en etkili biçimde koruyacak, bütün bölge ülkelerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygılı, barışa ve istikrara hizmet edecek bir politika izlemek Türkiye’nin öncelikli hedefi olmalıdır.

Cumhuriyetimizin fabrika ayarlarına dönmenin zamanıdır.

Saygılar, sevgiler, 07 Haziran 2017
========================================
Dostlar,

Gerçekten dört dörtlük bir siyasal irdeleme Sn. Öymen’den.
Diliyoruz ve istiyoruz ki, ülkemizi yönetenler de özenle değerlendirsin, yararlansın ve zaten başı yeterinden çok (haddinden ziyade) dertte olan Türkiye’mizin gereksiz yeni – ek sıkıntılara sokulmamasıdır. Bunu istemek Yurttaş olarak bizlerin hakkı, siyasal iktidarların da varoluş nedenidir.

Erdoğan’ın, evladı yaşındaki (33) Katar ve Emir’i ile ”can ciğer kuzu sarması” muhabbeti gözlerimizi yaşartıyordu ve kıskanıyor, anlayamıyorduk bir türlü.. Hayırdır inşallah.. 2 milyon nüfuslu ”bıdıcık” ülke ile neler oluyordu? Nedense aklımıza hep ‘‘net hata noksan kalemi” adı altında halktan saklanan (kamufle edilen) on milyar doları bile aşan kaynağı belirsiz muazzam paralar geliyor!?

Bir türlü aklımız almıyor; bir ülkeye bunca muazzam para nasıl da kaynağı belirsiz olarak elini kolunu sallayarak girer? Bu ”büyük” işi kimler başarır? Onlara ülkemizden kimler – hangi kurumlar destek olur / göz yumar? Ve de gerçekten devasa servetler olan bu paralarla kayıt dışı neleer neler yapılmaz ki? TV’ler, gazeteler, kiralık – satılık kalemler, cinayetler, topluma dönük türlü türlü operasyonlar, siyasetin finansmanı, para-militer güçler, mafya – gladyo oluşumları… Neler neler! Böylesi bir ülkenin başı beladan kurtulabilir mi?

Evvvet efendiler;

  • Cumhuriyetimizin fabrika ayarlarına dönmenin tam da zamanıdır.

Bir de Soner Yalçın’ın dünkü SÖZCÜ’deki makalesini bitirirken kullandığı tümce : Artçı sarsıntıların Türkiye’ye yansımaları! Neler ola ki!?

Sevgi ve saygı ile. 07 Haziran 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ABD Başkanı Trump’ın Ortadoğu – Vatikan ve NATO ziyaretleri

ABD Başkanı Trump’ın Ortadoğu,
Vatikan ve NATO ziyaretleri

Onur ÖYMEN

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

ABD Başkanı Trump’ın Ortadoğu, Vatikan ve NATO ziyaretlerinde sergilediği yaklaşımlar ve kullandığı ifadeler bazı ülkelerde hatta Amerikan basınında rahatsızlık yarattı.

Suudi Arabistan’da 110 milyar Dolarlık silah siparişi ve Amerika’ya 300 milyar Dolardan fazla yatırım vaadi alan Trump, bu ziyaretini siyasi açıdan İran’a karşı bir gövde gösterisi haline dönüştürdü. Bölgedeki diğer Müslüman ülkelerin temsilcileriyle yaptığı toplantıda da onların İran’a karşı bir ortak tavır içine girmelerini sağlamaya çalıştı.

İsrail ziyaretinde bu ülkeye evvelce verdiği desteği tekrarladı ve bu ülkenin İran’a yönelik politikasını da tamamen (AS: tümüyle) desteklediğini ortaya koydu.

Trump’ın bölgeye yaptığı ziyarette bu tavırlarının, kendi güvenlikleri açısından Amerika’nın desteğine bel bağlayan ülkeleri memnun ettiği görülüyor. Ancak, İran’ın Suudi Arabistan’a ve onun müttefiklerine karşı tutumunu ve söylemlerini daha da sertleştirebileceği anlaşılıyor.

Vatikan’da Trump’ın Papa’yla özellikle mülteciler gibi sosyal konularda farklı görüş ve yaklaşım içinde olduğu izlenimini giderecek bir açıklama duyulmadı. Tarafların arasındaki ilişkinin mesafeli olduğu bir kere daha ortaya çıktı.

NATO’nun kuruluşundan itibaren (AS: başlayarak) bütün Amerikan Başkanları bir NATO ülkesine yapılan saldırının bütün ittifak ülkelerine yapılmış sayılacağı yolundaki NATO Antlaşmasının 5. maddesine açıkça (AS: konuşmalarında) yer) vermişlerdi. Evvelce (AS: önceleri) NATO’dan köhneleşmiş bir örgüt olarak söz eden Trump ise bu konuya çok dolaylı ifadelerle değindi ve müttefik ülkelerin güvenliğine Amerika’nın kayıtsız şartsız destek olacağı izlenimini vermedi. Yalnızca NATO’nun bu maddeye dayanarak 11 Eylül saldırılarına karşı Amerika’nın yanında yer aldığını hatırlatmakla yetindi. Daha çok NATO ülkelerinin İttifaka yaptıkları katkıları arttırmaları çağrısında bulundu.

Gerçekten, Soğuk Savaşın bitmesinden sonra (AS: 1990) ittifak ülkeleri, “Barış payı” (peace divident ) anlayışının icabı olarak savunma harcamalarının GSMH içindeki payını azaltmışlar ve birçoğu öngörülen %2’lik payın çok gerisinde kalmışlardı. Trump birçok konuşmasında Amerika’nın NATO ülkelerine desteğinin onların İttifaka yeterli katkıda bulunup bulunmadıklarını dikkate alarak şekillendireceği izlenimi vermişti. Bu defaki NATO zirvesinde, Trump bu izlenimleri silecek bir tutum sergilemedi.

Bütün bu gelişmeler Avrupa güvenliği ve Türkiye’nin çıkarları açısından rahatsızlık yaratıcı sonuçlar verebilir ve ittifakın en önemli gücü olan caydırıcılık unsurunu zayıflatabilir. NATO’nun Suriye’de Amerikan öncülüğündeki koalisyona katkıda bulunacağı yolundaki haberler bu gerçekleri değiştirecek nitelikte değildir.

Hatırlanacağı gibi Bosna ve Kosova’daki NATO operasyonları bütün üye ülkelerin eşit söz hakkına sahip oldukları NATO Konseyi‘nin yönetiminde yürütülmüştü. Afganistan, Irak ve Suriye’de Amerikalılar kendi yönetimlerindeki koalisyonlar ile operasyonları gerçekleştirmeyi tercih etmişlerdi. Bu kez Suriye’de de aynı durumun tekrarlanabileceği, dolayısıyla Türkiye’nin rolünün ve etkisinin sınırlı kalacağı anlaşılmaktadır.

Bütün bu gelişmeler Türkiye’yi kendi güvenliğini doğrudan doğruya ilgilendiren gelişmeler karşısında daha da dikkatli olmak zorunda bırakmaktadır.

  • En önemli rehberimiz ulusal çıkarlarımız olmalıdır ve
  • Türkiye güvenlik politikalarını oluştururken her şeyden önce kendi gücüne dayanması gerektiğini idrak etmelidir.
    (https://www.facebook.com/Onur-%C3%96ymen-Resmi-Sayfas%C4%B1d%C4%B1r-184615704945843/?fref=nf)
    ===========================================00
    Dostlar,

    “AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan” dış ziyaretleriyle içerideki gündemi yönlendirme çabasında olduğu gibi, zoraki saygınlık / görüntüyü kurtarma peşinde bir yandan da.. Ancak öyle olmuyor doğallıkla. Kendisinden çoooook daha donanımlı – deneyimli ve aralarında köklü dış politika kurumlaşması olan ülkeler karşısında ne yazık ki Erdoğan çoook zayıf kalıyor.. Bu zayıflıkta en belirleyici öge ise kendi yapıp ettikleri.. Türkiye’yi fiilen ve resmen faşizme sürükledi ve demir yumruklu tek adam baskısı uygulamakta.. Ağzıyla kuş tutsa boşuna.. Ülke açıkhava kodesi!

    Önümüzdeki günlerde, her ne denli içeride AKP tabanına dönük “gürleme balonları” şişirilse de, Batı’nın dayatmaya varan ısrarları karşısında ufak – orta boy, sesli ya da sessiz ödünleri, isteklere boyun eğişleri izleyeceğiz, onları da irdeleyeceğiz..

    Suriye gelişmeleri ciddidir ve 2011 Mart’ında ülkemizi bu kanlı bataklığa akıl dışı politikalarıyla sürükleyenler, epeydir ve günümüzde süregelen biçimde adeta bu batakta boğulmaktadırlar. Ne var ki, faturayı malı – kanı – canı ile TSK – Mehmetçik – ulusumuz ödemektedir.. Bu tablo isyan ettirici bir yakıcılıkla kuşatıyor aklı başında tüm yurtseverleri. Erdoğan’ın Batılılarca çok iyi bilinen sicili ve özellikle Suriye’de uluslararası hukuk bağlamında suça bulaştırılması, etkisini – gücünü neredeyse sıfırlıyor.. Belki de tasarım (plan) buydu!?

    Artan şehitler yüreğimizi kavuruyor. Ama gene hiçbir üst düzey AKP’linin asker çocukları değil bu evlatlarımız..

    Heeeeeeeeeeep ama heeeeeeeeeeep gariban halkın çocukları! Halk bunu görüyor elbet..

    İçeride tam bir faşizm egemen.. Yüksel Caddesi – insanlık anıtı çevresi günlerdir yasak bölge.. Oradaki esnaf ve çalışanlar ne yapacaklar, iflas mı ettirilecekler? Dün akşam (26.5.17) saat 18:00 gibi tanık olduk, bir kadın elinde posterle “haklarımızı alacağız” diye 1-2 dakika birşeyler söylemeye girişti. 10’a yakın sivil – resmi polis hemen hareketlendi ve kenara sürükleyerek susmasını istedi. Kadıncağız direndi ve sözlerini yineledi.. Topu topu 1-2 dakika bile değil.. İfade özgürlüğüm.. dedi.. YASAK dediler bağırarak.. Bir orta yaşlı bey destek verdi kadına, ona da polisler “yürüü” deyip üstüne yürüdüler. Kadın sustu ve kenara çekildi.. “Burda durma” dedi polisler.. Kadın direndi ve siz orda durun, ben de buradayım… dedi..

    İçimizi sıkıntı kuşattı.. Nedir bu Allah aşkına? Çıtırdıdan ödünüz kopuyor..
    İstanbul’a bile KALEKOL yapıyorsunuz..
    GEZİ paranoyasına tutsaksınız..
    Ankara Valisi “gün battı – her şey bitti” buyruğu yayımlıyor..
    Erdoğan’ı, dünya süper devletleri Trump – Putin düzeyinde koruyorsunuz.. Kimden, niçin, nedir bu muazzam korku? Bu çooook yüksek ve de fuzuli “güvenlik” (!?) harcamalarını bu yoksul millet vergisiyle karşılıyor. Hak mı dır, reva mıdır!? Örtülü ödenekler rekor kırıyor, helal mi?

    Bu tablonun hiçbir bakımdan AKP – Erdoğan açısından sürdürülebilmesi olanağı yok – tur!
    Kısır döngü sarmalına dolandı AKP – RTE.. Korku ve baskı... Bu lanetli 2’linin nasıl sonlandığının örnekleriyle dolu yakın ve de uzak tarih..

  • Ya normalleştireceksiniz Türkiye’y,i ya da bırakıp gideceksiniz..

O zaman da yargılanma korkusu var değil mi?? Şu 16 Nisan 2017 deli saçması anayasa değişikliklerinde açık – örtük AF getiren maddelerin yürürlüğünü neden 3 Kasım 2019 sonrasına bıraktınız ki?? O güne dek AKP – RTE kâbuslar yaşayacak, ölçüsüz baskılar sürdürülecek,
halk da dayan babam dayan – ya sabır Allah’m mı diyecek? Hesap bu mu??

Bu ne lanetli durumdur Tanrı aşkına?? AKP içinde hiç ama hiç kalmadı mı gören, içi sızlayan, vicdanı isyan eden???

Sevgi ve saygı ile. 27 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Kurban Bayramı düşünceleri

Kurban Bayramı düşünceleri

Portresi_ATA_ile
Onur ÖYMEN

(AS : Bizim düşüncelerimiz yazının altındadır..)

Bütün arkadaşlarımızın Kurban Bayramını içtenlikle kutluyor, sağlık, başarı ve esenlikler diliyorum.

Bu yıl Kurban Bayramını büyük üzüntü ve acılarla yaşıyoruz. Menfur darbe girişimi sırasında bir günde yaklaşık 240 vatandaşımız şehit oldu.

Terörist saldırılar sonucunda 2016 yılının başından beri 370’ten çok şehit verdik. Cerablus operasyonunda da kayıplarımız var.

Bölgemizde de büyük acılar yaşanıyor. Suriye’de hayatını kaybedenler için farklı rakamlar var.
Birleşmiş Milletlere göre, bu yılın Mart ayına kadar, son beş yıl içinde 283,000 kişi ölmüş. Bunun 81,436’sı sivilllerden oluşuyor. Ölümlerin çoğunluğunun sorumlusu Esad rejimi ama Esad rejiminin silahlı kuvvetlerinden 101,662 kişi de hayatını kaybetmiş. Suriye Politika Araştırma Merkezi toplam ölü sayısını 470,000 kişi olarak veriyor. Türkiye’de Esad’ın 600,000 kişinin ölümünden sorumlu olduğunu söyleyenler de var.

En düşük rakam bile geçerli kabul edilse, hiçbir ölçüye göre kabul edilemeyecek bir durum var. Şimdi, Amerika ve Rusya’nın girişimleri sonucunda Kurban Bayramı sırasında bir ateş kes uygulanacağı ifade ediliyor. Ancak bu ateş kesin sürekli olması umudu pek kuvvetli değil.

Bütün bu gelişmeler bölgemizde yaşananların insani boyutunun ön plana çıkartılmasını zorunlu kılıyor. Oysa bugün yaşanan sıkıntılar içinde bazı ülkelerin stratejik menfaatlerinin ve beklentilerinin önemli rol oynadığı görülüyor. Özetle bölgeye yeni bir nizam vermek isteyenlerin, siyasi coğrafyanın değiştirilerek devletlerin sınırlarının yeniden çizilmesini ve hükümetlerin değiştirilmesini isteyenlerin payı az değil. O bakımdan Suriye’nin sorumluluk payının ön plana çıkartılarak eleştirilmesi ve kınanması ne kadar doğruysa, büyük devletlerin rolünün görmezden gelinmesi de o kadar yanlış olur. Bu husus bence ülkemizdeki son darbe girişimi, PYD’ye verilen destek ve PKK’nın Kuzey Irak’tan tasfiyesinde büyük devletlerin gösterdiği isteksizlik açılarından da de doğrudur.

Kurban bayramında Suriye’deki ateşkes bütün bu konuların serinkanlılıkla düşünülmesi ve insanların yaşadıkları ıstırapların önlenmesine yönelik çözümlerin ön plana çıkartılması için bir fırsat yaratmasını ümit edelim.

Saygılar, sevgiler. 11.09.2016

===============================

Teşekkürler Sayın Öymen..

Türkiye bu Ortadoğu ateş çemberinde ne yazık ki ABD’nin maşalığını hem de büyük bir iştahla, kıraldan çok kıralcı olarak AKP – RTE iktidarı ile yürüttü ve bırakalım “pastadan pay almayı” (ne sefil bir beklenti değil mi!?) en büyük ve kanlı bedeli ödeyenlerden oldu..

  • Tek sorumlu AKP – RTE’dir!

Bunun yasal hesabı da bu dünyada, hukuk devleti gereği, Türk adaletine verilmelidir.
Tanrı’ya hesabınızı ayrıca verirsiniz.. “Milletim beni affetsin..” demekle de bu iş bitmez..

Diyanet İşleri Başkanı’na, Saray’da ziyareti sırasında zaten karun kadar zengin Diyanet Vakfı için 3 kurban bedeli 1500 TL vermek ve muhterem Başkan Görmez‘in de her nasılsa yanında taşıdığı makbuzla hemen belgelemesi, ardından basına servis edilmesi İslam dini ile bağdaşacak davranışlar mıdır; büyük günah olan gösteriş midir??
(Sahi, 500 TL’ye kurban var mı, kaç kilodur??)

Erdoğan kurban bağışını neden TSK Mehmetçik Vakfına yapmamıştır??

Hamasi ve vıcık vıcık din sömürüsü kokan demeç ve davranışlarla, pörsümüş popülist ritüellerle nereye varılabilir?

Bir / Bu millet, insanlık ne zamana dek uyutulabilir ve türlü türlü ve acımasızca sömürülebilir??

Bayram gelmeden 10 ve 11 Eylül 2016 günlerinde “trafik kazalarında” (cinayetlerinde!?) karayollarında = kanyollarında en az 24 insan telef olmuş, 106 yurttaş yaralanmıştır. Bu “kurban” ların hesabını kim soracak, kim verecektir? Siyasal iktidarın sorunluluğu yoksa kimin vardır? Geçen 9 günlük tatilde (Şeker Bayramı) öğrenebildiğimiz ölçüde 134 yurttaş “trafik kazalarında” (!?) karayollarında = kanyollarında “kurban” verildi.. Her gün ortalama 15 ölü ve yıllardır böyle..

  • Demir ve deniz yollarını neden bu ülke öne çıkarmaz??

    Bir “kurban bayramı” nda aklımıza üşüşen sorular, sorunların bir bölümü böyle..
    Kutlayacak ne kaldı??Gel de “bayram” yap!
    Yoksa Deli’ye her gün bayram mı??

    Sevgi ve saygı ile.
    12 Eylül 2016, Datça

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com