Bugün 26 Ağustos

Bugün 26 Ağustos

Şahin MengüŞahin Mengü

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Bugün 26 Ağustos, Büyük Taarruzun başlayışının 95. yıldönümü. Bu gün 30 Ağustosta, kan ve gözyaşı ile yoğrulmuş bir kuşağın, emperyalizmin uşaklarına karşı kazandığı zaferin başlangıcıdır. 20. Yüzyılın başından beri cepheden cepheye koşmuş, cephelerde en yakınlarını yitirip kendi elleriyle toprağa bırakan yorgun gövdelerin zaferinin başlangıç yıldönümüdür.

26 Ağustos 1922 sabahı Afyonkarahisar çevresinde toplanmış, İngilizlerin deyişiyle “kiralık silah” Yunan mevzilerine topçu bataryalarının açtığı ateş, Akdeniz kıyılarında sona erecek Büyük Taarruzun başlama işareti oluyordu.

30 Ağustosta kazanılan bu zafer sadece emperyalizme karşı bir başkaldırının simgesi değildir. Yorgun, bitap bir ulusun kendisine duyduğu özgüvenin, Misak-ı Milli sınırlarını korumak için nasıl harekete geçtiğini göstermesi bakımından anlamlıdır.

Sakarya Meydan Savaşı ile Mustafa Kemal’in emir ve komutasındaki Türk Orduları stratejik bir zafer kazanmışlardı. Sakarya Meydan Savaşı ve onu izleyen başarıların gerçek anlamını kavrayabilmek için bu gelişmelere ulusal sınırları da aşan bir açıdan bakmak gerekir. Emperyalizme karşı kazanılan bu büyük zafer ile, sömürülen bütün doğu halkları, Mustafa Kemal’de bir ön savaşçı, bir gün bağımsızlığa açılacak olan girişimin ışıklarını görüyorlardı.

Nitekim, Hint Ulusal Kongresi Önderi Gandi, Mısır VAFT partisi kurucusu Said Zaglul, Rif Boylarında Fransız ve İspanyol sömürgecilerine karşı savaşan Faslı önder Abdülkerim, Afgan Kıralı Emanullah’tan gelen yüreklendirici mektuplar, Mustafa Kemal’in evrensel mesajının tüm ezilen uluslarda karşılık bulduğunun birer belgesiydi.

Hindistan’da Türkiye çalışmalarının öncüsü olan Prof. Dr. Mohammed Sadig Türk Devrimi ve Hindistan Özgürlük Hareketi adlı önemli araştırmasında diyor ki:

  • “Onun etkisi Türkiye’nin sınırlarını aşarak çok uzaklara uzanmış ve sömürü tutsaklığı altında inleyen herkese esin kaynağı olmuştur. O yeni bir uyanışın kapısını açmış, Asya’da özgürlüğü başlatmıştır. O yeni bir uyanışın kapısını açmış. Asya’da Özgürlüğü başlatmış. Türkiye’deki kurtuluş akımıyla Ankara’da sömürgeciliğin ölüm çanlarını çaldırmıştır.”
    (Prof. Dr. Türkkaya Ataöv’den naklen)

Mustafa Kemal’in bu büyük askeri başarıları, sömürülen bütün doğu halklarına bir ışık olurken, bu ülkede bugün olduğu gibi o gün de emperyalizmin uşakları vardı. Dış düşmanla uğraşan Mustafa Kemal ve arkadaşları aynı zamanda iç isyanlarla da uğraşıyorlardı.

26 Ağustostan başlayarak Mustafa Kemal Türk Ordusunu zaferden zafere koşturdu, Türk ulusu bağımsızlığını , Türkiye ülke bütünlüğüne kavuştu. Atatürk’ün deyişiyle

  • “Amacımız ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü, aynı zamanda da tam egemenliğimizi elde etmektir. Bizi bu amaçtan alıkoyacak herhangi bir güce karşı savaşacağız.”

Ulusal kurtuluş hareketinin lideri, düşmanı salt askeri olarak yenmenin yetemeyeceğini Osmanlı İmparatorluğu deneyinden ötürü çok iyi biliyordu. Askeri alanda düşünülen taktik ve stratejik planların siyasal alanda da uygulanması gerektiğinin bilincindeydi.

Birinci Dünya Paylaşım Savaşının mağlubu (AS: yenileni) dört devlet içinde yalnız Türkiye, kendine galip devletlerin zorla imzalattıkları Sevr’i yırtıp atıp Lozan’ı kabul ettirerek savaştaki zaferinin ardından bir de diplomasi zaferi eklemiştir. Birinci Dünya savaşının 4 mağlubundan (AS : yenileninden) ne Almanya Versay, ne Avusturya St Germain, ne Macaristan Trianon ve ne de Bulgaristan Neuilly antlaşmalarını kendileri değiştirebilmiştir.

Bize tam bağımsız bir ülkenin çocukları olma hakkını veren başta Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, acılı ve yorgun savaşçılarını saygıyla anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.
==========================================
Dostlar,

95 YIL SONRA BİR 26 AĞUSTOS SABAHI…

Sayın Av. Şahin Mengü’ye teşekkür ederiz bu yazısı ile verdiği sıcak iletiler için..
Evet, tam 95 yıl önce bu gün, Afyon Ovasında cehennem gibi bir savunma savaşı başlatılmıştı.
Dönemin dünya hegemonu İngiltere (günümüzde ABD… yarın hangi ülkeler??), Yunanistan’a Batı Anadolu’yu vaadetmişti. Böylelikle, Megali İdea denen Büyük İdeal gerçekleşecek, Ege bir Yunan iç denizi olacak ve yüzyılların hülyası Büyük İyonya yeniden kurulmuş olacaktı. 1830’lara dek yaklaşık 400 yıl Osmanlı valileriyle yönetilen Yunanlar, bölüşülen Osmanlı İmparatorluğundan önemli bir pay kapacaklardı. Böylesine tarihsel fırsatlar ender düşerdi. Dolayısıyla uğruna neler feda edilmezdi ki! O zamanki nüfuslarına göre (1930-34 döneminde 6,5 milyon nüfus!) çok ciddi bir rakam olan 250 bin kişilik ordu hazırlayıp 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal ettiler. Ağababaları İngiltere silah ve mühimmat da satacaktı kendilerine.. İşgal Batı Anadolu’da yayıldı. 1921 yazında Polatlı’ya dek uzandı. Bir de Trabzon tarafında Rum Pontus devleti kurulacaktı ki, Kral Venizelos yönetimindeki Yunanlar için Zeus ve yardımcısı Tanrıları seferber olmuştu adeta!

O Venizelos ki, 1934’te T.C. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK’ü NOBEL Barış Ödülüne aday gösterecek denli uygardı..

  • Günümüzde Büyük ATATÜRK’ün aziiiiiiz anısına saldıranlar insan olabilir mi? Erdoğan neden gürlemiyor ATATÜRK‘ün yontularına, yapıtlarına bitmeyen saldırılar karşısında?? İçten bir kararlılık gösterse duracaktır bu iğrenç saldırılar. Net ve kararlı tutum almadığı sürece bu saldırılarda iktidar suç ortağı hatta azmettirici olarak suç işlemektedir!

Ne var ki önce 1. ve 2. İnönü muharebeleri ile önleri kesildi, Temmuz 1921’de ise Sakarya’da
Mustafa Kemal Paşa komutasındaki Türk ordusuna yenilerek geri çekilmek zorunda kaldılar. Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılmasından sonra, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya, Millet Meclisi, 19 Eylül 1921’de yasayla ”Müşir” (Mareşal) rütbesi ile ”Gazi” unvanı verdi. Yaklaşık 13 ay sonra ise, 95 yıl önce bu gün, şafak atarken bu kez yine Mustafa Kemal Paşa komutasındaki Türk ordusu, Sakarya’dakinin 4 katı dolayında asker ve çok daha güçlü lojistik destek ile, işgal ettikleri Türk yurdunu Yunan askerlerine cehennem etmeye başlamıştı. Öylesine berkitilmiş (müstahkem) askeri mevziler yapmışlardı ki, kolay kolay 6 aydan önce hiçbir saldırı çökertemezdi. Ne var ki yalnızca 4-5 gün dayanabildiler. 30 Ağustos günü arkalarını dönmüş, her yeri yaka – yıka Afyon ovasından Ege’ye doğru kaçmaya başlamışlardı. Ordu komutanı general Trikopis bile tutsaktı ve Mustafa Kemal Paşa’nın çadırında konuk edilmiş, kahve ikram edilmiş, kılıcı alınmamıştı. Atina’daki başkomutan Hacı Anesti öfke bunalımlarındaydı.

Büyük Taarruz sürdürüldü ve kaçabilen Yunan birlikleri 9 Eylül 1922 günü İzmir’de denize döküldüler. Bu gün, salt Türkiye ve biz Türkler için değil, dünya tarihi açısından da bir dönemeçtir. Hem bizim hem Yunanların.. Hem de emperyalizmin sömürgesi mazlum uluslar için bağımsızlık savaşımı meşaleleri yakılmıştır.

Başta Başkomutan Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, utkuda (zaferde) belirleyici işlev gören Fahrettin Altay paşa ve süvarilerine, emeği geçen her-ke-se, şehit ve merhum gazilerimize vefa borcumuzu ödeyebilmenin tek 1 yolu var.. Atatürk’ün belirttiği gibi Türk Ordusunun utkusuyla (zaferiyle) sonuçlanan Büyük Taarruzdaki temel amaç, yalnızca düşmanı yenmek değil; Kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak olduğuna göre,

  • Türkiye Cumhuriyeti Devletimizi ”kayıtsız şartsız bağımsız” bir Devlet olarak
    sonsuza dek hep ilerleme içinde yaşatmak, çağdaş uygarlık düzeyinin ötesine taşımak!

Gerisi hamasi söylevler, boş laflar..)

Ağzına ”Türk” sözcüğünü almaksızın, özellikle … bakın Türk demiyorum! dahi diyebilen ülkemiz yöneticileri (http://ahmetsaltik.net/2017/04/02/pamukoglu-hayir-onde-yuzlerinden-belli/) Hacca da gitseler ihramlara bürünerek, 26 Ağustos’larda Malazgirt’e de gitseler, 26 Ağustos’un ruhu ile barışık olmadıklarını yadsıyamazlar; bu çok utandırıcıdır ve Türk Ulusu böylesine bir aşağılanmaya asla yaraşır olmadığı gibi, kabul de etmeyecektir..

Mustafa Kemal Paşa‘nın kurduğu bu devlette, demokratik cumhuriyetin nimetleriyle ATATÜRK‘ün koltuğunda oturan Erdoğan‘ı bu davranışları nedeniyle esefle karşılıyoruz, kendisini tarihsel gerçeklerimize saygılı olmaya, insafa ve vefaya çağırıyoruz.

Önümüzdeki günlerde de bu konuyu işlemeyi sürdüreceğiz.

Sevgi ve saygı ile. 26 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Katar krizi

Katar krizi

Şahin MengüŞahin Mengü

Aydınlık Gazetesi, 10.6.2017

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Atam’ın büyüklüğü her gün yeni bir örnekle ortaya çıkıyor.
Cumhuriyet dış politikası için bıraktığı miraslarından birisi, “Araplar arası ihtilaflara taraf olmayın, komşularınızın iç işlerine karışmayın.”
AKP hükümeti hem ihtilaflara taraf oldu, hem de Arap ülkelerinin iç işlerine karıştı. Sonuçta ülkemizi batağa sapladı.
Atatürk Arapların çok kaygan zeminde politika yaptıklarını gayet iyi biliyordu.
Gerçekten, Arap ülkeleri arasındaki gruplaşmalar o kadar kaypaktır ki, o gruplaşmalara Arap coğrafyası dışından bir taraf lehine katılan ülkelerin, şimdi AKP’nin Türkiye’yi içine düşürüldüğü durum gibi, bir gecede kendilerini açıkta bulmaları işten bile değildir.
Rejimleri neredeyse birbirinin aynı olan Körfez İşbirliği Konseyi üyesi altı ülkenin bile anlaşamadıkları son örnekle ortaya çıktı.
Nitekim, daha bir yıl kadar önce, Katar, Mısır’ın Müslüman Kardeş Cumhurbaşkanı Mursi‘yi destekleyince, aralarından yine ihtilaf çıkmıştı.
Bu altı ülkeden Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn, Katar ile hür türlü ilişkiyi kesmelerine rağmen, Kuveyt ve Oman aynı çizgiyi izlemedi.
Son kriz, Katar Emiri’nin 23 Mayıs günü bir askeri törende yaptığı bildirilen konuşmada, “Hamas’ı Filistin halkının meşru temsilcisi” ve İran’ı da “bölgenin istikrarı bakımından büyük bir ülke” olarak tanımlaması İran’ı ve Müslüman Kardeşleri bir numaralı tehdit olarak gören Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn ile Müslüman Kardeşleri “terörist” ilan etmiş olan Mısır‘ın tepkisini çekti. Katar böyle bir konuşmanın yapıldığını daha sonra reddetmiş olsa da, kriz sona ermedi. Bu ülkeler Katar’ı bölgede, IŞİD, El Kaide ve Müslüman Kardeşler dahil, her türlü terörist örgüte destek vermekle suçladılar.
Krizin bu noktaya gelmesinde, Trump yönetiminin İran ve Müslüman kardeşler hakkındaki değerlendirmesinin Suudi Arabistan ve BAE ile aynı olmasının da etkisi oldu. Nitekim Trump ‘Herkes bilsin ki, zor zamanda şahane işler yapan Sisi’yi tümüyle (full) destekliyoruz, terörizme karşı birlikte mücadele edeceğiz…’ dedi.
AKP iktidarı bu tablo karşısında çeşitli açmazlar ile karşı karşıya.
2014’de Katar ile şimdikine benzer bir kriz çıkmıştı. Krizin sebebi, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’in Katar’a sığınan Müslüman Kardeşler kadrolarının sınır dışı edilmelerini talep etmeleriydi. Katar bu talebe kısmen karşılık verdi ve bazı Müslüman Kardeşler önderlerini ülkesinden çıkardı. Kriz böylece sonuçlandı.
İran eleştiriliyor. Hatta AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Fars yayılmacılığından” bile söz etti. Elbetteki sadece bu yaklaşımı nedeniyle Katar ile aynı safta değil. Katar’ın İran ile ortak ekonomik çıkarları var. O nedenle İran’a karşı yumuşak bir tavır alıyor.

  • AKP iktidarı özellikle ekonomik olarak hem Katar’a, hem de Suudi Arabistan’a bağımlı.

O nedenle Katar’a hangi gerekçeyle olursa olsun asker göndermek zaten gergin olan ABD ile ilişkiler daha da kötüleşecek. Suudi’yi tutsa, Katar ile ilişkiler gerilecek.
Velhasıl, Büyük Önder Atatürk’ün dediğini yapmazsan yani çok kaypak zeminde siyaset yapan Araplar arası ihtilaflarda taraf olursan çok sıkıntı yaşarsın.
Tayyip Erdoğan’ın yapması gereken çevresindeki cahilleri değil, Monşerler diye aşağılamaya çalıştığı diplomatları dinlemesinde. Bu davranış hem kendisi ve hem de ülke için yararlı olur.
Zira sıkıntıyı sadece Tayyip Erdoğan yaşamıyor, ülke yaşıyor.
=====================================
Evet dostlar,

KATAR BUNALIMI

AKP – RTE’nin tutarsız ve ehil olmayan dış ve iç politikalarının bedelini Türkiye bir bütün olarak çok ağır biçimde ödüyor, ödeyecek.
Sanırız AKP – RTE ikilisi yerine artık AKP=RTE denklemi kurmak daha uygun. Bu partinin dış politika kadrolarının hemen hemen hiiiç olmamasına karşın Erdoğan, Türk Dışişleri Bakanlığı’nın Dünya çapında hatırı sayılır nitelikteki uzman birikimini, devlet adamlığı sorumluluğu ile asla bağdaşmayan biçimde ”Bunlar monşer” diye ilan ederek aşağılamıştı (http://www.sozcu.com.tr/2014/genel/erdogan-bunlar-monser-550060/).
Bu çok büyük, bağışlanmaz bir gaftı. Ayrıca Erdoğan, çok sayıdaki danışmanlarını, uzmanlıklarından çok hep kendini onaylayacak kişilerden seçmekte ne yazık ki. Bu sorun kendisinin narsisitik kişilik yapısından kaynaklanıyor büyük ölçüde. Dolayısıyla ikili bir zaaf ortaya çıkıyor. Hem danışmanların uzmanlık birikiminin sorgulanır oluşu hem de danışmanların Erdoğan’ın kişilik yapısı nedeniyle hoşuna gitmeyecek bildirimlerde bulun(a)mamaları, bundan çekinmeleri ya da bir cesaret ”usturuplu” biçimde çoook alttan alarak söyleyip raporlasalar da Erdoğan’ın bu tür ”aykırı” (!) bildirimlere çok değer vermeyip bildiğini okuması..
Bu gibi davranışlar Devlet yönetiminde yeri olmayan uygulamalardır. Aklı başında devletlerde kurumsal yapılanmalar hep ama hep devrededir ve Devlet Aklı (Raison D’etat) yetkili kurumlarda oturmuş mevzuat ve gelenek kuralları çerçevesinde mekanizmalarla sürekli devrededir, belirleyicidir. Özetle TEK ADAMLIK asla söz konusu değildir. Hele 16 Nisan 2017 deli saçması halkoylaması sonrası Erdoğan, deyimi yerinde ise ”kadir-i mutlak monark” düzeyine taşınmıştır. Ne var ki 15 Temmuz 2016 ”darbe girişimi” sonrası ”Kandırıldım” itirafı çok hazindir ve acıdır ki ders olmamış gözükmektedir.

Türkiye’nin AKP – RTE döneminde Katar ile ilişkileri başından beri sağlıklı olmamıştır, hatta Patolojiktir. Ortadoğu, yeryüzünün en nazik coğrafyasıdır ve ABD bile İngiltere’nin yönlendirmesi ile ince ayar politikalar sürdürmektedir. Değil ki Erdoğan, tek başına, uluslararası ilişkiler eğitimi olmamasına karşın bu ”Arap saçı” çok karmaşık yapıda başarılı olabilsin!?

Kör inadı derhal bırakıp Türk Dış Politikası’nın Büyük Atatürk döneminde temelleri atılan; Lozan, Montrö, Hatay başarıları ile kanıtlanan, İnönü‘nün ustalıkla sürdürdüğü ve Türkiye’yi 2. Dünya Paylaşım Savaşı cehenneminden koruduğu yol ve yöntemlere hızla geri dönülmelidir. Bunların başında:

  • YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ gelmektedir.
  • Ardından, komşuların ve başka ülkelerin içişlerine karışmamak geliyor.
  • Sınırların değişmezliği (Misak-ı Millli) aynı zamanda bir temel BM ilkesidir.
  • Barışçı dış politika ve karşılıklı çıkarlara saygı bir başka vazgeçilmezdir.
  • ‘Tam bağımsızlık” ve anti-emperyalist doğrultu altın ilke olup, bölgesel hatta küresel işbirliklerine açık ama başka ülkeleri hasım alan ittifaklara girmemek (NATO!) vazgeçilmezdir.
  • Son olarak bölgesel – küresel dengeleri kullanarak pek çok ağır sorunu ve sınırlılıkları olan orta büyüklükte bir ülkenin haddini bilmesi ve ülkenin – ulusun güvenliğini tehlikeye atacak tüm serüvenlerden kesin olarak kaçınmak…

Bir kez de biz yazmış ve anımsatmış olalım Mülkiye eğitimimiz yetkisi ve sorumluluğu ile….

Konunun şakaya gelir yanı yoktur ve Katar sorunu zincirleme başkaca güvenlik sorunların hatta yayılma eğilimi taşıyan tehlikeli bölgesel çatışmaların eşiği olma potansiyeli (riski) taşımaktadır. Kutuplaşmadan kaçınmak zorunludur.

  • İktidarın Katar ile saydam olmayan mali vb. ilişkileri hızla tasfiye edilmelidir.
  • Katar’daki askeri üs kapatılmalıdır.

2011 ilkbaharında Suriye’de yapılan ve inatla hala sürdürülen vahim hatalar zinciri, emperyalizmin kanlı politikalarına taşeron olma ile hangi bataklıklara sürüklendiğimiz ortada. Kaldı ki Türkiye, 20. yy. başında emperyalizmi sıcak savaşlarda Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde ilk kez dize getiren bir ülke olma onurunu taşımaktadır. Bu muazzam başarı, pek çok mazlum ülkeye bağımsızlık savaşlarında örnek ve umut olmuştur. AKP ile sürüklendiğimiz yer, çıkmazdır; emperyalizmin güdümünde komşularımızda darbe yapmaya kalkışmak utanç verici ve onur kırıcıdır. Bu tabloyu Türkiye Devleti ve Türk Ulusu hak etmiyor.

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Eyy Tayyip Bey

Eyy Tayyip Bey

Şahin Mengü

Şahin Mengü
AYDINLIK (20.02.2016)

On üç yıldır bu ülkeyi tek başına yönetiyorsun. Bu ülkenin hiçbir sorununu çözemediğin gibi ülke her gün bir adım daha ekonomik ve siyasi uçuruma doğru sürükleniyor.
Şişirme büyüme rakamları ile ülke ekonomisini uçurduğunu iddia ediyorsun, yakın çevren dışında ekonomik refaha eren olmadığı gibi, geniş halk kitleleri sayende açlıkla mücadele ediyor.
Eğitim desen çökmüş, alay konusu olacak hale gelmiş. Genç insanlara “Hun Devleti, Türk Vatandaşlarına vizeyi kaldırmış, ne diyorsunuz?” diye soran gazeteciye, “Ne güzel, oraya tatile gideriz..” diye cevap verilir düzeyde.
Aman sakın Arapça eğitimini ihmal etme, çağı yakalamanın tek yolu bu. Varsın senin çocukların İngilizce öğrensinler.
Ekonomi, eğitim çökmüş, toplumun güvenliği deseniz yerlerde sürünüyor. Başkentin göbeğinde güvenliğin en yoğun olması gereken noktasında teröristler bomba patlatıp 28 kişinin ölümüne 60 kişinin yaralanmasına neden oluyor, asayişten sorumlu bakanın saçmalıyor.
“Bakanın” diyorum, zira sen devletin valisine “Benim Valim”, Bakanına “Benim Bakanım” diyorsun da onun için.
Bu arada herkes de seni kandırıyor. Hadi ilk kezinde seni kandıranı kınayalım, ama eğer bu kandırılma durumu süreklilik gösteriyorsa, o zaman bir aynaya bakmak gerek. Galiba sorun sende.
Dış politikada dünya liderliğine soyundun, şu anda dünya da espri konususun. Senin kişiliğin hiç önemli değil, ama maalesef bu ülkenin Cumhurbaşkanısın, espri konusu olman, ciddiye alınmaman, ülkesini seven herkesi, ülkesi adına üzüyor.
Eyy Amerika, Eyy Avrupa diyorsun, diyorsun da, sonunda bir halt olmuyor.
Elbette olmaz, sen bu ülke topraklarından, hem de 29 Ekim gibi çok anlamlı bir günde PYD’ye yardım etsin diye Peşmergenin geçmesine ABD istiyor diye, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde izin verdin mi? Vermedin mi? Liderini Ankara’da kırmızı halılarla karşıladın mı? Karşılamadın mı?
Bundan sonra “PYD terör örgütü” desen de kimse seni ciddiye almaz, bu ne perhiz, ne lahana turşusu derler.
Bütün kurumların içini boşalttın, çalışamaz hale getirdin, sayende ülke sınırları yol geçen hanına döndüğü için, canlı bombalar, teröristler ülkede cirit atıyor, devşirdiğin kifayetsiz muhteris MİT başkanın da sade vatandaş gibi olayları seyrediyor.
Hem teröristlere, şehirlere cephane ve silah doldurdunuz bunların hepsini biliyoruz diyor, ama bilmesine karşın insanların ölmesini engelleyecek önlemleri alamıyor, yani aciz.

Sen de şimdi, başkanlık sistemi gelsin ki, bu kaos bitsin diyorsun.

Bugüne dek hangi yetkiyi kullanamadın da, Başkan olursan ne değişecek. Değişecek tek şey var, sayıları azalmış da olsa, dik durabilen yargıçlar var, onların da sesini keseceksin herhalde.
Tabii sen bilemezsin ama, şu yanında gezdirdiğin danışmanlarından biri açıklasın, “Kuvvetler uyumu” ne menem bir şeydir biz de öğrenelim.
Ama onların ne söyleyeceğini beklemeye gerek yok, sen adı konmamış padişahlık istiyorsun.
Ama her şeye karşın o kadar şanslısın ki, Tanrı bütün iktidarlara bizdeki gibi muhalefet nasip etsin.
Ciddi, vurduğu yerden ses getiren, demokrasiye aşık Türk evlatlarının, demokratik haklarını kullanmasının önünü açan, bir muhalefet olsa, sen bu yaptıklarının hiçbirini yapabilir miydin?
Elbette yapamazdın.

======================================

Teşekkürler değerli hukuk ve siyaset insanı Sayın Av. Şahin Mengü..

Milyonların duygu ve düşüncelerine çevirmen (tercüman) oldunuz..

Yazdıklarınız az bile..
Devlet terbiyemiz ve kendimize saygımız daha fazlasına izin vermiyor..
Bunun da bilinmesini isteriz, biz eklemiş olalım…

Sevgi ve saygı ile.
22 Şubat 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Ulusal Eğitim Derneği Konferansı : YENİ ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ

Ulusal Eğitim Derneği Konferansı :

YENİ ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ

Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Ulusal Eğitim Derneği’nin geleneksel Cumartesi konferansları sürüyor.. 20 Şubat 2016 Cumartesi günü saat 14:00’te, Derneğin genel merkezi olan
Necatibey Cd. 13 / 13, Sıhhiye – Ankara..

Konuşmacı, CHP’nin eski Uşak Milletvekili, harman yürekli bir kadın avukat..

Av. DİLEK AKAGÜN YILMAZ…

Dilek hanım ile Ulusal Kanal’da bir programda birlikte olmuştuk..
CHP’ye fazla “ulusalcı” geldi Sayın Yılmaz ve aday gösterilmedi..
Prof. Süheyl Batum hoca gibi, İsa Gök gibi, Şahin Mengü ve Onur Öymen gibi…
Ama onların yerine Bekaroğulları, Ata’nın posterini odasından indirenler, kod numarasıyla deşifre edilmiş CIA ajanları, sözde Ermeni soykırımını onaylayanlar… vekil yapıldılar..
Ve CHP anamuhalefet olmaktan, etkili olmaktan çıktı.. Türkiye biraz da bu yüzden böyle perişan değil mi?? Aşkolsun ki hala oyların 1/4’ünü alabiliyor..

Dilek hanımı dinlemek ve işin (Yeni Anayasa tuzağının) içyüzünü öğrenmek gerek.
2014’te neden Anayasa uzlaşma masasının dağıldığını anımsamak ve hiç unutmamak gerek :
Yargı bağımsızlığı idi en temel anlaşmazlık..
AKP güdümlü – kendine bağlı yargı istiyordu.
Süheyl hoca, Dilek hanım .. ise tersini savundular.. Bu adları CHP dışladı;
şimdilerde ise masaya oturalım mı / kalkalım mı ikileminden yakalarını kurtaramıyorlar..

Yazık Türkiye’ye çoook yazık..
Atatürk’ün CHP’sine de, onu bu duruma düşürenlere de…

Sevgi ve saygı ile.
19 Ocak 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Katliamın sorumlusu siyasilerdir!

 

Geçtiğimiz cumartesi günü (AS: 10 Ekim 2015Ankara’da Sıhhiye Meydanı’nda düzenlenen, “Emek, Barış ve Demokrasi” mitinginde, katılacakların, alana gitmek üzere toplanacağı Ankara Garı önünde, katılımcıların toplanmaya başladığı sırada, yirmi saniye arayla iki büyük patlama sonucu bir katliam yaşandı.

Bu yazının yazıldığı ana dek yitirilen can sayısı, artması endişesiyle beraber 97 kişiydi.
Katliamın yaşanmasından sonra,
Terörü hep beraber lanetleyelim”,
”Birlik beraberlik sergileyelim”,
” Güzel ülkemize yazık oluyor”,
”Bütün siyasal partiler ortak hareket edelim”, 
”Sağduyulu olalım”,
”Şimdi dayanışma zamanı”gibi söylemler elbette kulağa hoş geliyor.
Ama bu gibi sözlerin söylenmesinin hiçbir yararı olmadığını yaşayarak gördük.
Elbette halkı birbirine karşı kışkırtmaktan kaçınalım, kaçınalım ki bu kanlı oyunu
sahneye koyan iç ve dış güçlerin ekmeğine yağ sürmeyelim.
Bu katliamı kimin, hangi terör örgütünün veya örgütlerinin yaptığının üstünde durmanın bir anlamı yoktur. Aksine, öyle davranmak dikkatin gerçek sorumlular üzerinde odaklanmasını engeller.

– AKP’nin de olaydan hemen sonra bölücü terör örgütünü, sonradan da İŞİD’i işaret etmesinin nedeni,
gerçek sorumlu olan kendisini saklama çabasıdır.

Bu gibi katliamlar yürütülen yanlış iç ve dış politikaların sonucudur.
Katliamı yapanlar yalnızca tetikçidir.
Bu tetikçiler, bir başka terör örgütü tarafından da elde edilmiş olabilecekleri gibi,
yabancı bir ülkenin istihbarat teşkilatlarının paralı uşakları da olabilirler.
Bu noktaya gelinirken AKP iktidarı tarafından ve bir bölüm muhalefet partileri tarafından da desteklenen vahim iç politika yanlışları yapılmıştır.

Çok önemli tutarsızlıklar, çelişkiler, belirsizlikler içeren, tehlikeli tuzaklar barındıran bir açılım politikası uygulanmıştır

Ucu açık bu açılım politikası               :

Etnik ayırımcılığı teşvik eden
, toplumda etnik sorgulamayı tahrik eden,
insanların yaftalanmasına yol açan, ayrıştırıcı, sakıncalı bir politikadır.
Açılım politikası ile terör örgütü muhatap haline getirilerek,
bölgedeki etkisini ve gücünü artırmasına neden olmuştur.
Yurdun dört bir köşesinde çevresiyle uyum içinde yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımızı huzursuz etmeye başlamıştır.
Bu politika, etnik ayrımcılığı milli eğitime taşıyarak çok tehlikeli bir süreci harekete geçirmiştir.
Bütün bunların çağdaş demokrasi anlayışı ile de bir ilgisi yoktur.
Bu politikalar, terör örgütünün ayrımcı politikalarına doğru değil,

Kürt kökenli vatandaşlarımızın gerçek gündemine yönelik; işsizliğe, eğitimsizliğe, dışlanmışlığa, bölgenin kanayan yarası feodal düzene karşı bir açılım olmalıydı.
Böyle olmadığı gibi, bu açılım politikası ile milli kimliğimizi, ulusal bütünlüğümüzü tartışmaya açan, Anayasanın ilk 3 maddesinin değiştirilmesini istemeyi makul karşılayan
bir siyasal zemin oluşturulmuştur.
AKP’nin bu yanlış, ayrıştırıcı açılım politikalarına maalesef 2011’den sonra başka siyasal partiler de, içeriğini bilmedikleri halde kredi açmışlar ve etnik bölücüleri partilerine alarak, kısa vadeli siyasal çıkarlarını, ülke çıkarlarının üstünde tutmuşlardır.
Bu iç politika yanlışlarının yanında, dış politikada da yine vahim yanlışlar yapıldı.
Dört yıldır AKP iktidarının, ABD ve AB’nin kuyruğunda sürüklendiği yanlış,
Suriye politikalarını, ülke gündeminin üst sıralarına taşıması gereken muhalefet,
Suriye olayları daha yeni başlamışken, geleneksel Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkemizden ayrılarak ABD’nin ve AB’nin kuyruğuna takılarak yaptıkları, “Esad’ın gitmesi bir hedeftir. CHP buna katılmaktadır” açıklaması ile, AKP’nin önüne açık çek koydular
ve bölgeyi kan gölüne çevirmesinde ona yardımcı oldular.
Yaşanan katliamda bombayı patlatanın kim olduğu önemli değildir.
Onlar aşağılık birer katildirler.

Bu katliamın gerçek sorumluları, Türkiye’yi, Batılı çağdaş bir ülke olmaktan çıkarıp, her gün bombalar patlayan bir Ortadoğu ülkesi haline getiren siyasilerdir.

=================================

Teşekkürler Değerli Av. (eski CHP milletvekili) Şahin Mengü..
Kimi adımlar için tren kaçtıysa da, CHP bu uyarıları dikkate alarak
1 Kasım 2015 genel seçimlerinde yelkenlerini hala önemli ölçüde doldurabilir..

Belli bakımlardan hala çok geç değil..

Sevgi ve saygı ile.
16 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com