GEZİ’nin ANLAMI

GEZİ’nin ANLAMI

file:/Users/apple/Desktop/1427%20pazar/indd/28PD05/%2028%20TEMMUZ%202013:CALISMALAR:LOGOLAR%20ICIN:PAZARINPENCERESINDEN-2SATIR.jpg
file:/Users/apple/Desktop/1427%20pazar/indd/28PD05/%2028%20TEMMUZ%202013:KELLE%20FOTOLAR:DSELCUK.jpg

Prof. Dr. SELÇUK EREZ
www.selcukerez.com

Yaşamımın önemli bir bölümü Taksim Gezi Parkı’nın yakınlarında geçti.

Neler gördüm?

1943’te, İnönü Cumhurbaşkanıyken, buraya büyük bir heykel kaidesi yerleştirildi.

Anıtın kaidesinin bir yanına, Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın “Milletin kötü talihini” yendiğini belirten sözleri yazılmıştı. Öbür yanına ise “Milli Şefimiz İsmet İnönü’ye İstanbul şehrinin sevgi, saygı ve minnet duygularıyla” diye biten bir cümlenin sarı pirinç harfleri kakılmıştı.

Bu kaide, herhalde halk arasında desteğini yitirmekte olan iktidar başına “sevgi ve minnet duyguları” hissedilmesi, gerçeklerle pek bağdaşmamaya başladığından orada, uzun süre tek başına, heykelsiz bekledi. İktidar değişince, kaidenin etrafı tahta perdelerle kapatıldı. Yeni iktidar, muhalefet partisi başkanının başarılarını anımsatan satırların okunmasını istemedi. 1960 darbesinden sonra tahta perdeler yıkıldı ama İsmet Paşa’nın heykeli buraya getirilmedi. Bir süre sonra kaide de, heykel de
Maçka Park’ında -gelen geçenin görmemesini istediklerinden olmalı-
ağaçlar arasında kalan kuytu bir yere yerleştirildi.

Darbeden sonra Taksim Meydanı’nın ortasına yirmi metrelik bir süngü dikmişlerdi.
Biz o tarihten 1981’e gelinceye dek bu antidemokratik simgeyi görür, bu zevksizliğin bir an önce ortadan kaldırılmasını dilerdik.

1 Mayıs 1977 İşçi Bayramı’nda kalabalıklar Taksim Meydanı’nı doldurmuştu.

DİSK Başkanı Kemal Türkler
konuşurken etraftan silahlar patladı:
Sular İdaresi binasının üstünden ve meydandaki otelden hâlâ gizlenenlerce açılan ateş sonucu ve sıkışıp ezilme nedeniyle 34 insan yaşamını yitirdi.

Taksim Meydanı ve gezisi, demokrasi tarihimizin her devrini bir köşesiyle yansıtan bir alandır. Bu yaz, bu niteliği daha da önem kazandı: Gezi‘nin yok edilip yerine sözde bir Topçu Kışlası kondurulmaya kalkıldığında, çok sayıda genç vatandaşımızın demokrasi tarihimizin nirengi noktalarından birinin ve önemli bir yeşil alanın yokedilmesine karşı çıkması, gaza, plastik kurşuna vb. direnmesi, burasını tarihimiz açısından daha da önemli bir konuma getirmiştir. Bu nedenle de olduğu gibi korunmalıdır!

Neyi anımsatıyor?

Paris’te, despotluğun simgesi haline gelmiş olan Bastille Hapishanesi’nin
1789 Devrimi’nde halk tarafından basılmasından sonra olanları:

Devrim’den on beş yıl sonra Fransa’nın başına geçen Napoleon, yıkılan hapisanenin yerine devrimi değil kendi başarılarını anımsatan 24 metre yüksekliğinde bir fil heykeli kondurmaya kalkmıştı. Heykelin ancak alçıdan yapılmışı alana yerleştirilebilmiş, Napoleon devrildikten sonra 1840’ta bir despotu ve zevksizliğini anımsatan
bu fil kaldırılmış, 1840’ta alana, Devrim’in kimliğini yansıtacak bir abide dikilmişti.

Gezi direnişini anlamak için hem çağımızın gençleri gibi düşünebilmek
hem de tarih bilmek gerekir.

(Cumhuriyet PAZAR Eki, 28.7.13)

ADD Genel Yönetim Kurulu Toplantısı Sonuç Bildirgesi – 29.06.2013

Dostlar,

ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği), aylık olağan toplantısını bu gün yaptı ve akşam saatlerinde  bir sonuç bildirgesi yayımladı.

İçeriğini bizim de paylaştığımız bildirge aşağıda..

Sevgi ve saygı ile.
29.6.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
ADD Bilim – Danışma Kurulu Üyesi
Eski Genel Başkan Yardımcısı
www.ahmetsaltik.net

=========================

ADD Genel Yönetim Kurulu Toplantısı
Sonuç Bildirgesi – 29.06.2013

29.06.2013 tarihinde yapılan ADD Genel Yönetim Kurulu toplantısında örgütümüz sorunları tartışılmış, ülkemizde yaşananlar mercek altına alınarak aşağıdaki konuların kamuoyuna duyurulmasına karar verilmiştir:

Taksim Gezi Parkı‘ndaki rant çalışmaları ile başlayan, iktidarın on yıllık uygulamalarına tepki olarak tüm yurda yayılan, herhangi bir suç örgütünün parmağının bulunmadığı gençlik hareketinin masumiyetinin, Papua Yeni Gine başbakanı tarafından bile anlaşılmasına karşın, ülkemizi yönetenlerce anlaşılamaması derin bir çelişkidir.

Aynı zamanda bu gençlerin sırtlarında çantaları, ellerinde karanfiller ve su şişeleriyle başlattıkları eylemde iktidar tarafından ısrarlı bir biçimde suç unsuru yaratılmaya çalışılmış, bu gençlerin suç örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklanmaları istenmiştir. Çünkü suç örgütüne mensup olmak, ceza yasasına göre ağır bir suçtur. Oysa ortada bir suç örgütü yoktur. Eğer bir örgüte mensup olmak suçsa, siyasi partiler de demokratik kitle örgütüdür. Yani bu durumda meydanlarda miting yapan ve AKP’ye üye olan kişileri de örgüt mensubu diye tutuklanmaya sevk etmek mi gerekmektedir?

Taksim Gezi Parkı’nda, Atatürk Orman Çiftliği’nde yeşili katledenlerin, rengini şehitlerimizden alan al bayrağımızı yeşile boyama çabaları utanılacak niteliktedir.

Ülkemiz başbakanının Gezi Parkı eylemlerinde yaşanmamış çirkinlikleri, ısrarla ve miting meydanlarında dile getirmesi, ortamı giderek germesinin ekonomiye çıkan
ağır faturasının da göz önüne alınması karşısında gerçek suçlunun ülkemiz başbakanının olduğunu ayrıca açıklamaya gerek yoktur.

Bir yandan 1990’lı yılların gençliği, karşısında yine aynı yılların emniyet güçleri karşı karşıya getirilmiş, “destan yazdıkları” gazıyla masum gençler öldürülmüş, yaralanmışlardır. Şimdi de destan yazan bu polislere ulufe dağıtırcasına ikramiye verilmesi garabeti ortaya çıkmıştır.

Sürekli gündem değiştiren hükümetin karanfil atan gençlere bomba ve plastik mermi attıkları, bu arada Güneydoğu’da yaşananları görmezden geldikleri, oralarda göstericiler tarafından taşınan terörist başının posterleri ile terör örgütü PKK’nın paçavralarını
suç saymadıklarını
, hatta bu kentlerdeki TOMA’ları İstanbul’a, Ankara’ya göndererek emniyet güçlerini zayıflattıkları, sonucunda komutanları taşıyan bir helikopterin kurşunlandığı ve karakolların basıldığı düşünüldüğünde; oluşturulan “bizden-onlardan” ayrımını ısrarla dile getirdikleri, böylece olayların durmayacağını,
hatta giderek tırmanacağını tahmin etmek önbilicilik (kehanet) sayılmamalıdır.

Üzerlerindeki psikolojik baskıya, özel yaşamlarına karışılmasına karşı forum düzenleyen gençlere çivili sopalarla, bıçaklarla saldıranların kimden olduğu bilinmektedir.
Ülkenin başbakanının yalnızca kendisine oy verenlerin başbakanıymış gibi
“onları evlerinde zor zapt ettikleri” söylemi de çok vahimdir.
O zaman bizlerin aklına şu soru gelmektedir:
Acaba gençlere saldıran bu eşkıya takımı, başbakanın evde zapt ettiği
kesime mi mensuptur?

Plastik mermiyle şehit edilen gencimizin polis kurşunuyla öldürüldüğünün otopsi sonucu saptamasına karşın, suçsuz kahramanlarımızı gerekçesiz tutuklayan, Silivri’de Hasdal’da ve Sincan’da tutsak eden düşünce sahibi kişilerce gencin katili polisin serbest bırakılması, şehit gencimiz hakkında O’nu kötüleyici dedikodular yayılması, tanıkların gözaltına alınarak, birinin tutuklanması yurtta demokrasi ve hukukun da katledildiğinin açık göstergeleridir. 2 Temmuz’da 20. yılını yaşayacağımız Sivas katliamı sanıklarının da bu zihniyetle yargılandıkları bilinmelidir.

Cizre‘de yaşananlar ve Diyarbakır’daki “kongre”, hükümet tarafından “açılım” sürecine gölge düşürülmemesi gerekçesiyle görmezden gelinmekte, bu vb. hükümet eylem
ve söylemlerinden cesaret alan terör örgütü ve uzantılarının isteklerini giderek yükselttikleri, başbakanın 63 akil adamının hazırladığı sonuç raporundaki istekleriyle, terörist başının bile önüne geçtikleri korkutucu bir biçimde görülmektedir.

Doğru olmadığını kendileri de bilen kişiler tarafından başlatılan, siyasi davalarda
karar aşaması, hükümetin terör örgütüyle birlikte yürüttüğü açılım sürecine uygun bir seyir izlemektedir.

ADD olarak, 15 Temmuz’da Yargıtay’da ve 5 Ağustos’ta Silivri’de, kamuoyunda Ergenekon ve Balyoz olarak bilinen davaların duruşmalarına seyirci kalmayacağımızın, etkin biçimde demokratik tepkilerimizi dile getireceğimizin herkes tarafından
bilinmesi gerekir.

Bu bağlamda, Taksim Gezi Parkı eylemleri sırasında şehit olan polis ve gençlerimiz ile
2 Temmuz’da Sivas katliamında öldürülen şehitlerimizi de saygıyla anıyoruz.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur. 29.06.2013

ADD Genel Yönetim Kurulu

Türkiye Barolar Birliği’nin Avrupa Konseyi’ne Başvurusu Üzerine

Dostlar,

TBB (Türkiye Barolar Birliği), Avrupa Konseyi‘ne başvuruda bulunarak
Türkiye’de halka uygulanan ölçüsüz polis şiddetinin kınanmasını ve
uluslararası hukuka uygun yasal girişimlerde bulunmasını İVEDİ kaydıyla istedi 17.6.2013). Bu girişim AİHS’nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) 52. maddesine dayandırılmakta ve 3, 5, 10 ve 11. maddelerin çiğnemi (ihlali) sorgulanmakta.

Şöyle girilmekte :

tbb_logosu

“Ekselansları Sayın Jagland, 

  • Sizi Türkiye’de son dönemdeki bazı gelişmeler hakkında bilgilendirmek istiyorum;
  • 1. Topçu Kışlası inşası için 27 Mayıs 2013 gecesi İstanbul Taksim Meydanı’nda bulunan Gezi Parkı’nın bir duvarının yıkılmaya başlanması ve bazı ağaçların taşınması üzerine yaklaşık 50 kişi Gezi Parkı’na giderek tamamen barışçıl ve kimseye zarar vermeyecek şekilde gösteriler ile parkın yıkımına engel olmak istemişlerdir…”

Şöyle bağlanmakta :

UCHR

  • “…Buna göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 52 nci maddesi uyarınca, “Her Yüksek Sözleşmeci Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’nin istemesi üzerine, bu Sözleşme’nin bütün hükümlerinin fiilen uygulanmasının kendi iç hukukunca nasıl sağlandığı konusunda açıklamalarda bulunur.” Taksim Gezi Parkı protestoları kapsamında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3 üncü, 5 inci, 10 uncu ve 11 inci maddelerinin fiilen nasıl uygulandığı konusunda, Yüksek Sözleşmeci Taraf Türkiye Cumhuriyeti’nden açıklama talep etmenizi ve buna göre gereğinin yapılmasını saygılarımızla dileriz…”

Bu başvuru metni (Türkçe ve İngilizce) pdf dosyası olarak tümüyle aşağıda..

Avrupa_Konseyi’ne_Basvuru_17.6.2013

Avrupa_Konseyi’ne_Basvuru_Ingilizce_17.6.2013

Sn. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu başkanlığındaki Barolar Birliği’ne teşekkür borçluyuz.

İnsan hakları şampiyonu Avrupalı dostlarımızın içtenlikli tutumlarını bekliyoruz.

Umarız düşkırıklığına uğramayız.

2 çift sözümüz de içişlerimize karışma ile ilgili :

  • İNSAN HAKLARI EVRENSELDİR!

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ 10 Aralık 1948‘de yayımlanmıştır.

UDHR_IHEB

Avrupa Konseyi, Türkiye’nin de kurucusu olduğu bir uluslararası kurumdur.

Ülke içinde 3 haftadır en vahşi biçimde kolluk şiddeti milyonlarca insana uygulanacak;

Bilinen 4 +1 genç insan insan yitiğimiz olacak!

10’u aşkın insan kör olacak!

10’u aşkın insan kalıcı olarak engelli olacak!

Onlarca ağır yaralı hala sağaltımda olacak!

  • Plasitk mermiler ve gaz bombaları hedef gözetilerek
    insanların yüzüne – gözüne sıkılacak..

TOMA‘lar suya kimyasal madde karıştırarak yüksek basınçla doğrudan halka sıkacak; apaçık insanlık suçu işleyecek

  • Çivili sopalarla polisin içine sızan birileri, hallkı acımasızca dövecek!

Evlere baskın yapılarak insanlar gözdağı için toplanacak!
Çok sayıda insan “kayıp” olacak, günlerdir hiçbir haber alamayacaksınız!

Sosyal medya iletişimi baskılanacak!

Hastanelere, otellere, revirlere bile gaz sıkılacak;
gaz kullanımı AİHM kararlarıyla suç sayılmışken, Türkiye mahkum edilmişken..

Devletin yapması gereken yerinde acil sağlık hizmetini, meslek örgütleriyle gönüllü – ücretsiz veren hekimlerin ellerini arkadan kelepçeleyecek;
Savaş hukukunu bile çiğneyeceksiniz!

Çağlayan Adliyesinde görev başındaki avukatları cübbelerinden tutup
yerlede sürükleyecek ve kelepçeleyeceksiniz..

**********

Bunların yakın benzeri daha önce hangi açık faşist rejimde görüldü?

Ve çağdaş dünya olup bitenleri seyredecek.. Hem de meşhur Küreselleşme çağında!?

Dahası, AB Avrupa Parlamanentosu‘nun sayısız onur kırıcı kararını – dayatmasını geçmişte yutmuş olacaksınız; 500’ü aşkın yasa ile içselleştirmiş olacaksınız!

******************

Bu denli iki yüzlülüğü, çifte standardı tarihte göstermek neredeyse olanaksız..

Evet, Batılı dostlar, içişlerimize karışmadan, uluslararası hukukun gereklerini yerine getirmek..

Anayasa madde 90                                :

D. Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma

Madde 90 –  ……………………….

Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.

İşte sizin sınavınız..

Biz Türkiye’de direnmeye devam ediyoruz. Kendi göbeğimizi de keseriz.

“DURAN TÜRKLER”.. daha nice yaratıcı eylemler sergileyerek haklarını savunacak ve alacaklar..

Duran_adam

Üstelik dünyaya da örnek olarak..

Sevgi ve saygı ile.
21.6.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

‘Yaşamak direnmektir’


‘Yaşamak direnmektir’

Ali_Riza_Aydin_portresi 

Ali Rıza Aydın
Anayasa Mhk. Em. Raportörü

 

Başlığı, Alanya’da Pazar günü yapılan eylemden aldım. “Boyun Eğme” afişinin yanında genç bir eylemcinin tuttuğu küçük afişte yazıyordu. Cumhuriyet Meydanı’nda,
Canel Durak arkadaşımızın yönettiği serbest kürsüde konuşmalar yapıldı, şiirler okundu. Sonra da “Hükümet istifa” ağırlıklı sloganlarla, tencere-tavalı, düdüklü yürüyüş yapıldı, yürüdükçe katılım arttı.

Taksim-Gezi Parkı öncülüğü yaptı. Tüm ülke eylem alanı oldu. Erdoğan ve AKP’nin meydan mitingleri eskidi. “Her gün yürüyüş nerede görülmüştür?” uyarısı anlamsızlaştı. Devlet şiddeti arttıkça, direnişin gücü arttı ve yaygınlaştı. Medyanın yetişemeyeceği genişliğe ve yaratıcılığa ulaştı.

Mitinglerde Erdoğan konuşuyor, katılanlar dinliyor. Direniş eylemlerinde ise halk konuşuyor. “Ben”, “biz” oldu. Tıpkı, yaşamdan öğrenilenlerin yaşama aktarılması gibi, eylemden öğrenilenler de aynı zamanda eyleme aktarılıyor. Eylem de zenginleşiyor, direnç de…

Alanya’da bir öğretmenin anlattığı olay şöyle:

Yeni sınıfında öğrencilerin durumunu görmek için sorular sormaya başlamış.
Herkes parmak kaldırıyor, ama söz alan hiçbir öğrenci yanıt veremiyormuş.
Öğretmen, “yalnızca bilenler parmak kaldırsın” demiş ve sorusunu sormuş.
Bir öğrenci parmak kaldırmış. Tahtaya kalkmış. Sus pus duruyor. Öğretmen,
“hani biliyordun, neden anlatmıyorsun” deyince öğrenci, “öğretmenim, biliyorum, biliyorum ama anlatamıyorum.” demiş.

Bugünün Türkiyesi’ne uyarlanırsa, Erdoğan ve AKP’nin işbirlikçi, piyasacı, gerici, baskıcı gerçek yüzü biliniyordu. Toplantılarda, evlerde, işyerlerinde, kahvelerde ya da yemek buluşmalarında, dar alanlarda dertleşiliyordu; ancak yaygınlaştırarak anlatılamıyordu, geniş kesimlere ulaşılamıyordu. Böylece AKP’ye de soyut bir güç yüklemesi yapılıyordu.

Haziran Direnişi, bu bilinen ama anlatılamayan tabloyu tersyüz etti,
anlaşılabilir ve anlatılabilir kıldı.

Artık, seçimden seçime sandık başına gidip, kapitalizmin işbirlikçisi, farkında olarak ya da olmayarak destekçisi temsilcileri seçmenin, yeni seçime kadar da o yönetimin kararlarına boyun eğmenin demokrasi olmadığı anlaşıldı. Eşitleştirme, özgürleştirme, bağımsızlık mücadelelerinin, temsilci ve yöneticilerin değil; halkın elinde olduğu anlaşıldı. Adaletin, devlet güdümündeki yargıyla değil, toplumsal yaşam ve ilişkilerle sağlanabileceği, koridorları boş mahkemelerin adaletin göstergesi olabileceği anlaşıldı. Mekana sahip olmayla insana sahip olunamayacağı anlaşıldı.

– Polis gücünün şiddetiyle halkın susturulamayacağı,

  • suskunluğun bile direniş olduğu, direnişin engellenemeyeceği anlaşıldı.
  • Hiç kimsenin sömürü düzeninin vahşi koşulları içinde yaşamaya
    mahkum edilemeyeceği anlaşıldı.
  • Gençlerin umutsuz vaka olmadığı, yaşlıların evde oturan edilgen birey olmadığı anlaşıldı.
    Direnişin, her zaman her yerde yapılabileceği, polis şiddetinin, ölümlerin, yaralanmaların ve gözaltıların hak savaşımını engelleyemeyeceği anlaşıldı.
  • “Kendi halkına zulmeden iktidar”ın kim olduğu anlaşıldı.

Özelleştirme ve ticarileştirme yöntemiyle, aslında halkın olanın tekelci sermayeye
peş keş çekildiği, sermayenin dili olan “kalite”nin yaşamın dili olan “nitelik” ile
yer değiştiremeyeceği anlaşıldı. Kapitalist yönetim sisteminin, emperyalist işbirliğinin seçeneksiz olmadığı anlaşıldı. Sömürünün yazgı olmadığı, halkın gücüyle ortadan kaldırılabileceği anlaşıldı.

Siyasilerin yalanlarının yüzlerine vurulabileceği, çoğunluk hükümetinin ve başbakanının istifaya çağrılabileceği; yeni liberal düzenin, demokrasiyi yalnızca kendi çıkarı için kullandığı, aslında burjuva demokrasisinin de bu kullanıma, halkı kandırmaya yatkın olduğu anlaşıldı. Seçim sistemindeki oyunlarla kitleselleşen büyük partiler ve liderleri olmadan eylem yapılabilip hak aranabileceği, “politik ve devrimci” istemlerde bulunulabileceği anlaşıldı. Sınıfsal bakışın ve burjuva demokrasisi dışında bir politika etrafında örgütlenmenin varolduğu anlaşıldı.

Ve anlaşılan her şey anlatıldı. Anlatılmaya da durmaksızın devam edilecek. Sosyalistlerin Meclisi’nce açıklandığı gibi, “halk hareketinin ortaya çıkardığı gerçekler ve gereksinimlere uygun düşecek şekilde, sosyalizmin güçlü bir cazibe merkezi,
bir politik otorite olarak topluma sunulması” yönünde de daha çok görev ve sorumluluk üstlenilecek.

Boyun eğmeden, ezilmeden, sömürülmeden, eşit ve özgür yaşamak için verilen
her savaşım direnmektir.

  • Yaşamak direnmektir!

Bu direniş, ne mekana ve zamana sığar
ne de emperyalizmin işbirlikçisi AKP politikalarına…

(20 Haziran 2013 Perşembe tarihli soL Gazetesi’nde yayımlanmıştır.)

Hangi Dilden Konuşmak?

Dostlar,

Sayın Ertuğrul Latif Kazancı eğitimci ve hukukçudur.
Özellikle yakın tarihe egemen, duyarlı bir yurtsever, emekten yana düşünürdür
ADD’de 2004-2006 döneminde kendileri Genel Başkan, biz de Genel Başkan Yardımcısı, dönem dönem de Genel Başkan Vekili olarak çalıştık.

Öncesinde de ADD Genel Yönetim Kurulu üyesi olarak birlikte bulunduk.

Birkaç gün önce Cumhuriyet’in 2. sayfasında önemli bir makalesi daha yayımlandı
Sn. Kazancı’nın :

  • Hangi Dilden Konuşmak?

Gündem öyle yoğun ki, ardından yetişmek çok zor.
Küçük bir gecikmeyle bu önemli makaleyi paylaşmak istiyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
20.6.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=================================

Cumhuriyet 16.06.2013
Hangi Dilden Konuşmak?

Ertugrul_Kazanci_portresi

 

Av. Ertuğrul KAZANCI 
Eğitimci-Hukukçu

 

  • Siyasal tarih, bazı iktidar sahiplerinin en masum demokratik kitle istemlerinde bile savurdukları; “Ya yola gelirsiniz ya da biz, anladığınız dilden konuşmasını biliriz” tehditleriyle doludur. Oysa düşünsel nitelikli toplumsal muhalefetleri dinlemeyen yönetimlere, bizzat demokrasiler ders verir. Türkiye’deki Cumhuriyet ve devrim duyarlılığı içeren; akıl, bilim ve çağcıllıktan yana duruş ve önerileri, şiddet ve tertip taşıyan “provokasyon” kategorisine sokmanın nesnel mantığı da hiç yoktur.

Devleti saygın bir kurum konumuna getiren temel nitelik, tüm yurttaşları için
eşit, adil ve nesnel hukuksal kıstaslara sahip olmasıdır. Adaletin onuru da budur. Yoksa devlet, antidemokratik ve buyurgan bir “zulüm” varlığı olmaktan öteye geçemez. Kişi veya zümre otoritesi altında, mutsuz ve umutsuz kitlelerin uyruk olduğu
kimliksiz yığınlara dönüşür.

Baskıcı devlet; hukuksal içerik ve uygulamalara sırt çeviren, özgürlüklere özensiz, hakları zedeleyen ve aydınlanmaya düşman kesilen güçler yaratır.
Adaleti doğrudan etkilemeye çalışır. Siyasal iktidarların; yürütme erkini hukuksuzluk öğesi olarak kullanmak istemeleri ve “yargı bağımsızlığına” el atmaları,
bu yüzden totaliter devletlerde fazlasıyla yer tutmaktadır.

Hak ve özgürlüklerin gelişigüzel daraltıldığı, bireysel ve toplumsal güvencelerin olmadığı bir yapı; “polis devleti” statüsüdür. “Yasa devleti” de kamu yönetimi açısından
başlıca kıyas değildir. Çünkü hukuka aykırı yasaları, buyruk altında ve irdelemeden çıkaran yasama organlarına sahip nice ülkeler vardır. Öyleyse saygın yönetimlerin niteliği; evrensel düzeyde kabul görerek, demokratik hukuk kurumlarının işlemleriyle pekişmiş bir uzlaşma olan “hukuk devleti” anlayışını benimsemek olmalıdır.

‘Taksim’ ve toplumsal bellek

Toplumsal yaşamda; demokratik insani değerlerin özgürlüklerle birlikte göz ardı edildiği yönetsel tutum, “ceberrut devlet”i yaratır. Zora dayalı tavır dış ilişkilere de yansıyabilir. Ülke içinde halka göz açtırılmazken halk zararına dayatmalarla dıştaki çıkar kutuplarının boyunduruğuna girilebilir. Hatta sömürgeleştirilme programlarında, emperyalizmle birlikte saf tutulabilir.

Türkiye’deki gündem, “Taksim Gezi Parkı” olaylarıdır. Çevresel duyarlığı bile kaldıramayan coplu, biber gazlı ve basınçlı su sıkan güç, sabır bardağını taşırmıştır. Sorumluların zorunlu olarak kabullendikleri; “ruhsal ve fiziksel orantısız saldırılara”, insanların katlanma dirençleri kalmamıştır.

O zaman da ortada yurt ve ulus aleyhine yıllarca takınılan yanlışlık ve haksızlıkların nedenlerini bir anda hatırlayan toplumsal bellek belirmiştir. Toplumsal belleğin bastırılmış anılarında, bugünlerdeki “Taksim Gezi” olaylarını Türkiye ölçeğine yayan ulusal bilinçaltı canlanmıştır. Halkın inandığı değerleri istismar ederek başa gelmiş ama halktan yana olmamışların serüvenleri çırılçıplak çıkıvermiştir. Yakın tarihe doğru geri giderek, oralardan günümüze gelmek zorunludur. Hatırlayalım:

1950’ler sonrası İnönü’nün deyişiyle; “Din istismarının daniskası” başlar.
Köy Enstitüleri kapatılarak kitlesel eğitim aydınlanmasına set çekilir.

Milli eğitim, 3 Mart 1924 tarihli “öğretim birliği” esaslarından çıkarılarak,
medreseleşme yoluna çekilir.

Kore’de heder edilen “Mehmetçik” pahasına, NATO’ya üyelik izni, ödül sayılır.
Atatürk’ün onurlu Sâdabat” ve “Balkan” paktları örnekleri dışında Ortadoğu’da
İngiliz çıkarı için CENTO’ya, Avustralya ve ABD güvenlikleri yüzünden de SEATO’ya yanaşılır. Uluslararası eşitlik ilkesi terk edilir. Kurtuluş savaşı ruhuna ve
“Kemalist devrim”e aykırı hangi teslimiyet alanı varsa, gözü kapalı icra edilir.
Halkçı-devletçi ekonomi kenara fırlatılarak vahşi liberalizme kucak açılır.
“Denetimsiz piyasa” dönemi başlatılır. Özelleştirmeyle kamu mülkü, yerli ve yabancı işbirlikçilere peş keş çekilerek “sosyal devlet” tasfiye edilir.

Öbr gelişmeleri de şöyle bir çırpıda sayarsak, saptadıklarımız ülke ve ulusa ancak
zarar veren işlerdir. Onlar nelerdir? Sayalım:

“Hukukun üstünlüğü” ve “yargı bağımsızlığı” kavramları derin yaralar alır.
– Ulus devlet, “T.C.” kimliğinde silinmek istenilir.
– Kıbrıs gözden çıkarılarak,
– sahte Ermeni soykırım savlarına güçlü bir ses çıkarılmaz.
– Köprü isimlerinde bile mezhep gerilimleri icat edilir.
– Haberleşme özgürlüğü yok edilir.

Teokratik, ayırımcı ve eskinin dönek liberal cephe birliği, koruyucu siyasal ortamda Cumhuriyeti temelden örselemenin rahatça yolunu bulur. “Resmi ideolojiyi yergi” tanımlaması altında devrim karşıtlığı sergilenerek, kendi deyişleriyle

“Atatürkçülüğü çöpe atma” denemelerine girişilir. İtici ve hiddet dolu sert söylemler, devlet hiyerarşisinin resmi dili olur. İşte toplumsal bellek, böylesi nice birikimler sonucu taşar.

Şimdilerde

Topluma yönelik genellemelerle; “Ya yola gelirsiniz ya da biz, anladığınız dilden konuşuruz..” teranesini yineleyenler, hangi dili konuşacaklardır? Demokratik kitlesel duruşa karşı yalnızca; “provokasyon” suçlamaları öne sürenlerin, yani sapla samanı karıştıranların “anlatacakları dil” nasıl bir dildir? Şiddet ve tertipleri yadsıyan
“idrak sahibi” binlerce düşünce insanını hedefleyecek baskıcı yöntemler, protestoları hizaya mı getirecektir? Kastedilen bu mudur?

Hukuk devletinde, düpedüz tehdit olarak algılanacak böyle söylem bir olabilir mi?

Çıkar yol ve sonuç                        :

Atatürk’ün istediği “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” kuşaklar,
Cumhuriyet terbiyesiyle birlikte günümüze akarak Taksim’de temsil edilmişlerdir.
Hak ve özgürlüklere toz kondurmak istememişlerdir. Yorulmuş ama ideallerini korumuşlardır. Çünkü devrimciler yılgın olmazlar.

“Namus erbabının” takınacağı en etkili tavır; demokratik düşünsel ilkeleri kararlılıkla yansıtabilmektir. İşte saptanan da budur.