Etiket arşivi: Başkanlık sistemi

Vur!.. Kır!.. Parçala!..

author

BİRGÜN, 18.03.2022

 

Futbol âlemine aşina olmayan ya da hayatında bir futbol maçına gitmemiş olanlar, başlıktaki bu ifadeleri okur okumaz “Ne oldu bu yazara? Bir anda şiddet yanlısı mı kesiliverdi?” diye endişelenmiş olabilirler.

O halde hemen izah edelim:

Bazı maçlarda fanatik futbol taraftarı, maçın zora girdiğini ve bir noktadan sonra kazanmak için her yolun denenmesi gerektiğini ima eder biçimde takımını “gaza getirmek” için bu tezahürata başvurur. Amaç, tuttuğu takımın oyuncularını motive etmek, gerekirse aşırı sertlik ve kuraldışı hareketlerle, gerekirse sportmenlik dışı sertlikle durumu lehine çevirmek üzere “arkadan ittirmek”tir.

“Vur, kır, parçala, bu maçı kazan!” diye, stadyumdaki sesin “desibel seviyesi” bir anda zirveye ulaşır.

İktidar koalisyonunun iki partisi AKP – MHP işbirliği ile hazırlanan, Seçim Kanunu’nda değişiklik öngören 15 maddelik teklifi okurken, aklıma hemen bu tezahürat geliverdi. Anlaşılan, hukukun, siyasi ahlâkın ve genel anlamda “siyasi yarışma etiğinin” dışına her anlamda çıkma pahasına, yaklaşan seçimleri (milletvekili ve cumhurbaşkanlığı) kazanmayı amaçlıyorlar.

Gerek, matematiksel hesaplama yöntemlerini değiştirerek muhalefetteki partilerin mevcut ve müstakbel ittifakları içinde kavga çıkarmayı, gerek seçim kurullarının oluşumunda iktidar yanlısı bir kombinasyonu sağlamayı, gerek cumhurbaşkanının “parti şapkası ile pekala tarafsızlığı ihlal edebilmesini meşru kılan”, gerekse başka yöntemlerle bu seçimi “Ya biz kazanalım, ya da biz kazanırız” seçimine çevirmeye dönük girişimler bunlar.

Muhalefettekiler buna benzer bir etik dışı “uyanıklık” girişimini uzun süreden beri bekliyordu. Ama bu kadarına hazırlar mıydı? Onu bilemem.

Her ne kadar, duyar duymaz “Ne yaparsanız yapın, zaten bir kazanacağız. Geliyor gelmekte olan” diye kendilerini avutmaya çalışsalar da, muhalefetin önünde zaten mevcut olan yüksek duvara, “5 – 10 kat daha ilave sıra tuğla” örülmeye çalışıldığı bir gerçek.

Bundan önceki 2 seçim sürecinde de (2018 milletvekilliği ve 2019 yerel) yazdığım pek çok yazıda ya “muhalefet partilerinin, adil olmayan bir müsabakaya çıkmayı reddederek (örgütlü boykot – tek tek değil örgütlü ve birarada) bu koşullarda bir seçimin meşruiyetten mahrum olmasını sağlamaları” ya da “sonradan ortaya çıkacak anti demokratik – ayıplı sonuç karşısında şikayet (ağlama) hakkını yitireceklerini” söylemiştim.

Her türlü hilenin ve usulsüzlüğün (en başta da iktidar olanaklarının Cumhurbaşkanı ve bakanlar eliyle iktidar partisi lehine utanmazca kullanılması) yapıldığı, SEÇSİS’in (parlamento seçimindeki oy sayımı ve tasnifi hesaplarının yapıldığı yazılım) güvenilirliğinin şaibe altında olduğu bir seçim sonucu oluşan 2018 Parlamentosundan geçirilen her türlü yasa “gölge ve töhmet” altındadır. Zaten, mevcut başkanlık sistemini onaylattıran referandum hatırlandığında, alınan tüm kararlar “malûl ve şaibelidir”

Yerel seçimde mesele biraz daha kolaydır. Çünkü “ya şu aday ya da bu aday” diye basit bir sayım ve tasnif söz konusu olduğundan, en azından o aşamada tartışmaya daha az açıktır. Sandığa sahip çıkılabilme oranında, sonuç belki kabullenilebilir. Yine de, sonuçta örneğin HDP’nin aldığı oylar, “Kayyumlama” ile keyfi bir şekilde çöpe atılmıştır.

Bunun adına demokrasi ya da “demokratik bir seçim” denilemeyeceği ortadadır.

Muhalefetin önünde ciddi bir sınav vardır.

Parti yönetici klikleri, “Biz koltuklarımızdan olmayalım ve bir şekilde yine vekilliği garantileyelim de, ne olursa olsun. Zaten maçtan (seçimden) sonra ağlaşır yine unuttururuz bunu” deme özgürlüğüne sahiptir, tabii. Hatta, belki kendi tabanlarını gücendirme pahasına siyasi ve ideolojik olarak parti ilkelerine taban tabana ters insanları listelerine alıp, parlamentoya taşıyarak “ittifak dayanışmasına saygı” ayağı ile “meselenin özünü” de unutturabilirler.

Ama meselenin özü, yani “siyasetin vazgeçilmez gerekliliği olan ideolojik temel ve bu temelde tutarlılık ilkesi” ağır zarar görür. Türkiye’de siyaset, maalesef on yıllardır genel anlamda böyle yapılmaktadır. Partinin ve yönetici kliklerinin bekası, ilkenin de ideolojinin de ve hatta demokrasinin de üzerindedir.

Bu seçimin özelinde “en üstte” tutulan “Onu (şahsımı) gönderelim de bu seferlik her şeye katlanalım” anlayışı, demokrasiye yarar değil zarar getirecektir. Bu “sakat ilke”, Türkiye’de demokrasinin geleceğine umut bağlayanları ya da en azından asgari ölçüde demokrasinin vazgeçilmezinin “adil yarışma ve adil koşullarda seçim” olduğuna inananları bir kez daha hayal kırıklığına uğratacaktır.

Sonradan “ağlaşmanın” ise kimseye yararı olmayacaktır.

Bugünden, not düşmek için yazıyorum.

Büyük Cumhuriyetçi Hoca: Mümtaz Soysal

Hamdi Yaver AKTAN
Cumhuriyet, 12 Kasım 2021

“Türkiye Cumhuriyeti, büyük olaylardan ve sarsıntılardan geçmeden kurulmuş sıradan bir cumhuriyet değil. Temelinde bir ölüm kalım savaşı ve özünde çok şeyi değiştirmeye yönelik bir devrimcilik yatıyor. Ayakta kalabilmesi için ülke bağımsızlığı, ulus bütünlüğü ve laiklik gibi temel kavramların saklı tutulması, korunması, gerekiyor. Böyle bir cumhuriyette bu kavramlar, demokratik sürecin de çerçevesi sayılmak zorundadır. Cumhuriyetin kuruluşundaki savaşı kazanan bir ordunun, bu kavramları sahiplenmesi ve korumaya çalışması da ancak böyle açıklanabilir”(1) diyordu Büyük Cumhuriyetçi!..

“… Anadili ulusal ve resmi dilden farklı olan vatandaşların kendi kişiliklerini geliştirmeleri ve bu kişiliği içinde bulundukları topluma da kabul ettirebilmeleri, söz konusu özgürlüklerle birlikte, onlar için hak, devlet için de görev olan bir sorunun iyi çözülmesine bağlıdır: Büyük ulusal çerçevede temel iletişim aracı olan yani bütün vatandaşların birbirleriyle ve sistemle ilişki içinde olmalarını sağlayacak tek ortak araç olacak bir dilin kadın-erkek herkese en iyi biçimde öğretilmesi. Çünkü böyle bir araç edinmeden toplumda yurttaşların eşitliğini sağlamak, elde edilebilecek en iyi eğitimi almak, kişiliğini geliştirip yükselmek mümkün değil. Elbet bunların olabilmesi için başka şeyler de gerekli ama, başlangıç koşulu ‘olmazsa olmaz’ koşul bu. Cumhuriyetin büyük başarısızlığı da burada” (2)

BAŞKANLIK SİSTEMİ UYARISI

Demokrasiyi yıkmaktan, devleti düzeltmekten ne anlaşılması gerektiğini ise özlü bir biçimde yazıyordu Mümtaz Soysal:

“Parlamenter sistem şimdiye kadar doğru dürüst ve kendi kurallarıyla tam olarak uygulanmamıştır ki, şimdi değiştirilmesinden ve başka bir sisteme geçişten haklı olarak söz edilebilsin.

Hele başkanlık sisteminden söz edildiğinde hemen akla gelmesi gereken nokta, bu toplumda yüzyıllarca sürmüş olan padişahlık geleneği ve bunun neredeyse genlere işlemiş olan etkileridir. Üstelik, çok daha sınırlı yetkilerle devlet başkanlığı yapmış olan cumhurbaşkanları zamanında yaşanan otoriterce uygulamaların, Atatürk ve bir ölçüde İsmet İnönü dönemleri dışında, pek parlak olmadığı anımsanırsa, güçlü yetkilerle donatılmış… devlet başkanlığının bu toplumdaki sonuçlarını tahmin etmek hiç de zor değildir. Üstelik, başkanlık ve yarı-başkanlık sistemleri yasama – yürütme diyaloğuna ve parlamentonun eleştiri yetkilerine yeni sınırlamalar da getirecektir. Bu sınırlamalar yüzünden, demokrasi deneyimi pek de uzun olmayan bir ülkenin kurumsallaşmış bir otoriter rejime kayması hiç de küçümsenecek bir olasılık sayılmaz.” (3)

EŞSİZ ÖNGÖRÜ

Hoca, adeta kâhin (AS: önbilici) gibi yazmış görünüyor Cumhuriyetin 75. yılına yakın yazdığı Çürüyüşten Dirilişe’de!

Yine görülüyor ki son yıllarda huzursuzdu ama huzursuzluğu “güzel huzursuzluk” değildi!

Daha öncesi mi? Yön Bildirisi’ni yazarken Türkiye’nin yönünü yazıyordu. Ya da anayasayı anlatıyordu, gözaltına alınırken. Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanı Mümtaz Soysal, halk sahip çıkmadığı sürece anayasanın kalıcı olamayacağını!..

Ben Amerika’yı memnun etmek için dünyaya gelmedim” diyordu dışişleri bakanı olduğunda, üstelik ABD’de!

Unvanları / kimlikleri çoktu: Akademisyendi, yazardı, siyasetçiydi, düşünürdü. Her şeyden önce Cumhuriyetçiydi. Cumhuriyetin devrimciliğine inananlardandı. Türkiye’de “Cumhuriyetçiyim!” demek o kadar ucuz ve kolay olmamalıdır… Hele hele, “İkinci cumhuriyet, etiketi altında, zaten rayından çıkmış olan bir cumhuriyeti bu kez ters yöne giden bir yola sokmak hiç olmazdı”.(4)

Devrimci Cumhuriyetin en büyük başarılarından biri, düşünce ve sanat alanlarında evrensel insanlık değerlerine yönelik bir kültürel gelişmenin yolunu açmış olmasıdır. Laik ve hümanist bir eğitimin şimdiye kadar bu amacı gerçekleştirmeye yetmemiş olması, aynı yöndeki çabalardan vazgeçmek için gerekli bir gerekçe değildi” (5) Mümtaz Soysal için!

“Cumhuriyet ideolojisiyle yetişenler hâlâ vardır, tükenmemişlerdir” anlamında yazı yazmıştı. Yıllar sonra teşekkür ettiğimde “herhalde” sözcüğü ile yanıtlarken büyük bir “tevazu” ile teşekküre gerek olmadığını söylemek istemişti.

FETÖ takımının saldırıları devam ederken karşılaşmıştık, “Seni hayranlıkla izliyorum” demişti.

BÜYÜK ONUR

Büyük Cumhuriyetçi Mümtaz Hoca’nın sözleri, benim için onurdu. Yanında küçük bir sandalyede oturmaya hak kazandığımı düşünmüştüm; “Hocam, bu sözlerinizi duyduktan sonra saldırılar devam edebilir, umurumda değil” derken gizliden gizliye övünüyordum.

Mümtaz Soysal Hoca’dan geçmiştim çünkü!

Hafızamın güçlü olduğunu söylerler!.. Ama Siyasal Bilgiler Dekanı’nı mahkûm etmek isteyen yargıçları hiç anımsayamıyorum; üstelik meslektaş (?) olmama karşın.

Kemalistler Ne Yapmalı?

Mustafa Hüsnü Bozkurt kimdir? - Yeni Akit

Dr. MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT
25-26. DÖNEM KONYA MİLLETVEKİLİ

Cumhuriyet, 11 Mayıs 2021

Emperyalizm, 18. yüzyılda Sanayi Devrimiyle başlayan, başta İngiltere olmak üzere kapitalist ülkelerin, ticaret yollarını denetim altına almak, yeni hammadde kaynaklarına ulaşmak, yeni pazarlar edinmek amacıyla mazlum ülkeleri ve ulusları siyasal, ekonomik, kültürel açıdan sömürmelerine verilen isimdir. Faşizm ise emperyalizmin, kapitalizmin, yerli işbirlikçileri de kullanarak uyguladığı kıyıcı diktatörlüktür.

Ülkemizde faşizmin yolunu açan, öncelikle 1950’de başlayan karşıdevrim sürecidir, devamında taşlarını döşeyen 12 Mart 1971 Muhtırası’dır, iktidar olma koşullarını oluşturan da 12 Eylül 1980 Darbesi’dir. 12 Eylül sonrasında dinci hareketler ve faşist eklentileri, darbeci cunta yönetimiyle, arkasındaki emperyalist gücün teşvik ve korumasında örgütlenmiş, güçlenmiştir. 1980’lere dek ancak %3-7 arasında oyu olan dinci hareket, 1994 yerel seçimlerinde %20’ye ulaşmıştır. 2001’de gömlek değiştirmiş, 2002’de ise yeni adıyla ve ABD’nin de desteğiyle, % 34 oyla tek başına iktidara gelmiştir. Sonrasını biliyoruz.

GENETİK KODLAR DEĞİŞTİRİLDİ

İktidarı ele geçiren ve özünde bir tarikatlar koalisyonu olan dinci hareket, liderini cumhurbaşkanı seçtirdikten sonra, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında, rejim değişikliğini ana gündem maddesi yapmıştır. Tesadüfe bakın ki, CIA ajanı Paul Henze de, 2006’da, ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporunda “Türkiye’nin ABD çıkarlarına uygun davranmasını istiyorsak başkanlık sistemine geçmesini sağlamalıyız” diyordu. Keza başkanlık sistemini savunurken Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2 Ocak 2016’da şu örneği veriyordu: “Üniter devlette başkanlık sistemi yoktur diye bir şey yok. Şu an zaten dünyada bunun örneği var, geçmişten bu yana da var. Yani Hitler Almanyası’na baktığınızda orada da bunu görürsünüz.”

FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından, OHAL koşullarında yapılan 16 Nisan 2017 referandumuyla, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmiştir. Fiilen tek adam düzeninde, rejimimizin, siyaset kurumumuzun, devlet aygıtımızın genetik kodları değiştirilmiştir. TBMM işlevsizleşmiştir. Siyaset, mezhep-etnik köken çıkmazında tıkanmıştır. Siyasal partiler etkisizleşmiştir. Millet hiç olmadığı kadar bölünmüş, kutuplaşmıştır. Laiklik ilkesi ve güçler ayrılığı yok edilmiştir. Devlet, hukuk devleti olma niteliğini yitirmiştir. Bürokraside liyakat, nepotizm çukurunda helak olmuştur. Yolsuzluklar ayyuka çıkmış, yoksulluk kemiğe dayanmış, yasaklar tavan yapmıştır. (AS: AKP, 3 Kasım 2002 seçimi öncesi bu 3 Y le savaşma propagandası yapmıştı..)

EMPERYALİZMDEN BAĞIMSIZ FAŞİZM OLMAZ

Faşizm demokrasiyi, hukuku, seçimleri salt bir iktidar aracı olarak görür. Çünkü haksız, hukuksuz, ahlaksız bir sermaye diktatörlüğüdür. Emperyalizmin olmazsa olmazıdır. Acımasız bir baskı rejimidir. O nedenle faşizme karşı mücadele, öncelikle emperyalizme ve küresel kapitalizme karşı ödünsüz ve kararlı bir duruşla mümkündür. Emperyalizme, kapitalizme, serbest piyasa ekonomisi denilen neo-liberal sömürü düzenine karşı çıkmadan, faşizmle mücadeleden söz etmek laf ebeliğidir.

Bir ülkede faşizmin iktidarı ele geçirmesini, sıradan bir siyasal iktidar değişimi olarak görmek vahim (AS: ürkünç) bir yanılgıdır. Bu yanılgı muhalefeti, küresel emperyalizme karşı mücadele etmeyen, antikapitalist duruştan yoksun, emek-sermaye çelişkisinden ve sınıfsal gerçeklerden kopuk kılar. Yalnızca mevcut iktidar karşıtlığına sıkıştırır. Sonuç alması olanaksız bir sözde demokrasi mücadelesine sürükler. Bugün ülkemizde, iktidara karşı olduğunu söyleyen ama emperyalizme karşı olduğunu söyleyemeyen, kapitalist sömürü düzenine karşı çıkmayan sözde bir muhalefet anlayışı oldukça yaygındır. Tıpkı Atatürkçü olduğunu söyleyip Kemalizm’i reddetme dalaleti (AS: sapkınlığı) gibi.!!..

  • Oysa ülkemizde emperyalizmi, faşizmi yenmenin tek yolu Atatürkçü, Kemalist olmaktan geçer.

Ahmet Taner Kışlalı’nın dediği gibi

  • “Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür.”

Türkiye için olduğu kadar, bölgemiz ve tüm mazlum milletler için de tek gerçekçi çözüm yoludur.

NE YAPMALI?

Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels şöyle demiştir:

  • “Eğer hasmımız, ne kadar zayıf olduğumuzu bilebilse bizi herhalde un ufak ederdi.”

Dünyanın her yerinde despotik iktidarlar, ancak güçlü demokratik halk hareketlerinin mücadelesiyle işbaşından uzaklaştırılabilir. Faşist iktidarlar, hiçbir zaman sanıldıkları kadar güçlü, söyledikleri kadar cesur, göründükleri kadar muktedir olmamıştır. Milletler bu despotlara her zaman direnmiş, sonunda da mutlaka yenmiştir.

Demokratik haklarını kullanarak birleşecek, Kemalizmi yol haritası olarak belirleyecek, antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı bir yapı, milletin azim ve kararını harekete geçirerek iktidar olacaktır. Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’nin, hukuk devletinin, üretim ekonomisinin, hakça bölüşmenin, bilgi toplumunun, laik ve bilimsel eğitimin yaşamaa geçmesi, Cumhuriyetçi, Atatürkçü, Kemalist kadroların güçbirliğiyle mümkündür.

Erdoğan neden ‘seferberlik’ ilan etti?

Erdoğan neden 'seferberlik' ilan etti?

SÖZCÜ yazarı Murat Muratoğlu, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan için “Merkez Bankası‘nın kasasını görünce panikledi. Seferberlik ilan etti. Hukuk, demokrasi kalmışsa reformunu yapsın tabii” ifadelerini kullandı.

Ekonomist Muratoğlu, “Ne değişecek? Taze kan, genç yetenek Erdoğan, geldi diye mucize mi gerçekleşecek? Bir iki ay böyle gider. Yavaş yavaş söylemlerin etkisi geçer. Bu kafayla gittiğimiz sürece bizde kriz bitmez, dış güçlerin sonu gelmez. Ekonomide yaşananlar işin bahanesi… Başkanlık sistemi sürdükçe daha çok seferberlik ilan eder kendisi…” diye yazdı.

Murat Muratoğlu’nun yazısı şöyle: 

Erdoğan, “Ekonomi, hukuk ve demokraside yepyeni bir seferberlik başlatıyoruz” dedi… 2002 seçimleri öncesi olsa umut verirdi…

Zira “0” ile “2” nin yeri değişti… Yıl 2020 ve 18 yıldır ülkeyi yönetiyor kendisi… Her iki yılda bir sanki dün seçilmiş gibi bozulan bir şeyleri düzeltme vaatleri…
★★★
Daha iki ay önce “Türkiye şu an ekonomide pik yapıyor. Dibe değil tavana…” demişti. Gördük piki… Türkiye ekonomisi taklaya geldi. Çözüm üretmek yerine, demeç vererek ekonomi yönetilir sanıyordu, yol bitti.

Merkez Bankası’nın kasasını görünce panikledi. Seferberlik ilan etti. Hukuk, demokrasi kalmışsa reformunu yapsın tabii… Suç tümüyle onda da değildi… “Ahdim olsun ki faizler, enflasyon ve cari açık düşecek” dedi… Bilimsel olsun istedi. Ekonomide “ahdim olsun” teorisini denedi… Millete de yedirdi… Meğer ahdim ile dolar arasında bağlantı yokmuş. Sonradan öğrendi! Ülke tam olarak da hak ettiği gibi yönetildi.
★★★
Tamam, işsizlik, kriz yıllarından beter olabilir. Nitekim hep bu millet için en büyüğünü yapmak istedi. Bu kriz bittiğinde yıkım öyle büyük olacak ki, kimse hatırlamayacak eskilerini… Vardır illa hepsinin bir sebebi…
★★★
Tarımı bitirdi… Neden? İnsanlarımız köylerde sürünmesin, şehre gelsin istedi… Geldiler. İki lira daha ucuza zerzevat alabilmek için tanzim kuyruklarına girdiler. Aldığı parayla ay sonunu getiremediler. Örnek alsınlar diye 5 milyon Suriyeli soktu ülkeye… 40 milyar dolardan fazla harcadığını söyledi gelenlere… Dağıttı bütün büyük şehirlere… İş gücünü artırdı, daha ne?
★★★
Tabii o 40 milyar dolar işi biraz çapraşık… Suriyelilerin halini gördükten sonra insan ister istemez “Hani 40 milyar dolar harcanmıştı” diye düşünmeden edemiyor. Fiş yok, fatura yok, maliyet hesabı, gider pusulası yok. Harcandı mı? Öyle diyor, ancak kimse gösteremiyor. Para nereye gitmiş olabilir? Aranan cevaba ulaşılamıyor!
★★★
Kendilerini tebrik ediyorum. Önce adaleti bitirdiler, sonra kalkınmayı… Her zamanki gibi algı kasarak görüntüyü kurtarma çabasındalar. Bu havayı dağıtmak için paket üstüne paket açacaklar. Ülke paket açmadan büyüyemez, ekonomi yürüyemez hale geldi… Ha açmışsın paketi, ha vermişsin teşviki, hormonlu ekonomi bizimkisi… İyi de dağıtacak para da kalmadı ki!
★★★
Ne değişecek? Taze kan, genç yetenek Erdoğan, geldi diye mucize mi gerçekleşecek? Bir iki ay böyle gider. Yavaş yavaş söylemlerin etkisi geçer. Bu kafayla gittiğimiz sürece bizde kriz bitmez, dış güçlerin sonu gelmez. Ekonomide yaşananlar işin bahanesi

  • Başkanlık sistemi sürdükçe daha çok seferberlik ilan eder kendisi…

Türkiye’nin geliri o kadar hızlı düşüyor ki, öylesine hızlı fakirleşiyoruz ki; G-20’den atılma tehlikesi baş gösterdi.

G-20 dediğin uluslararası ekonomik işbirliğini artırmayı amaçlayan, gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomileri bir araya getiren, küresel ekonomik kararların alındığı bir platform… Türkiye bunun dışına çıkartılırsa her anlamda darbe yer, fasulyeden bir ülke konumuna düşer.
★★★
Mecburen, bu gurupta kalmak adına milli geliri yukarı çekmek gerekiyor. Ekonomiyi büyütmek gerekiyor. Toparlanmak için de büyümeye ara vermek gerekiyor. Nasıl olacak? Ne yap et, bu grubun içinde kal! Yoksa dünya 5’ten büyüktür, lafı bir anda dünya 20’den büyüktür olacak. Diğer ülkeler “hadi len” çekecek!

Asrın lideri derken şahsım lideri bir ülke olup çıkacağız. Sonra Katar’dan aldığımız 400 milyon dolarlık uçağı nerede kullanacağız? Kime hava atacağız?

  • Türkiye’de enflasyon 2004 yılından bile kötü. İşsizlik daha da kötü… Tasarruflar berbat halde… Büyüme şaibeli, büyüyen kesim belli… Cari açık beter… Borçlanma oranımız rezalet… Yolsuzluk pik yaptı. Demokrasi ve adalet yalan dolan, kalmadı inanan!

Demokrasinin yıldızı adaletin ışığı olma iddiasındaki bir partiden, dünyanın en çok gazeteci tutuklayan, kendisi dışındaki herkesi gayr-ı milli ilan eden bir iktidara dönüşme süreci yaşandı.

Ve bir gün çıktı; Ekonomi, adalet, demokrasi lafları etti. Damat istifasını verdi. Temiz, yepyeni bir sayfa açıldı. Her şey düzeldi. Oldu da bitti. Yeme bizi…
★★★
İlla bir şey mi yapmak istiyor. Buyursun… Uçuk kaçık projeler yerine işçinin, memurun, emeklinin maaşına enflasyondan fazla zam yapsın… Esnafa, sanayiciye kredi vereceğine, vergiler altında ezilmesine kayıtsız kalmasın…
★★★

  • Ödemelerini azaltıp, SGK primlerini aşağı çeksin…
  • Elektrik, doğalgaz, mazot fiyatlarını düzeltsin… ÖTV gelirinin birazından vazgeçsin…
  • Çiftçiyi ithalat ile ezmesin. Mazot, tohum, gübreye adam gibi destek versin.
  • Belli müteahhitler biraz az yesin.
  • Kendi de bir zahmet itibarından tasarruf etsin.

Önce bunları görelim, ondan sonra çıkıp milletten fedakârlık istesin!

Devlet ve salgınlarla savaş

Devlet ve salgınlarla savaş

Ahmet Yavuz
E. Tümg.
Cumhuriyet
, 28 Mart 2020

Ülkemizde gündem çok sık değişiyor. Birkaç ay geriye gittiğimizde İdlib vardı. Öncesinde Libya. Araya Elazığ depremi girdi. Daha evvel Doğu Akdeniz… Şimdi de Covid-19 ile yatıp kalkıyoruz. Bütün bunlar çok duyarlı bir kamuoyu yarattı. Çok faydalı bir tartışma konusunu da gündemin ilk sırasına koydu:

  • Devletin işlevi. Ne olmalı ve nasıl yapmalı?

Salgınla birlikte artık hayat farklılaştı. Her şey değişecek. Kendiliğinden olur mu? Asla… Arayış her zaman olumlu şekilde sonuçlanmaz. Önümüzdeki kavşak bizi ya daha iyiye ya da daha kötüye götürecek. Bizim elimizde.

Devletten beklenen üç temel işlev olmalı    :

1. Beka,
2. refah ve
3. demokratik yaşamın sürdürülmesi.

Bekadan kasıt bugün ve yarın ayakta kalabilmektir. Bu anlamda devlete düşen:

1. Günlük yaşamın aksaksız yürütülmesi.
2. Yarınlarda olabilecek savaş, salgın, deprem vb. olağanüstü durumlar için özel bir hazırlık içinde olunması.

Ülkemizde siyasi iktidarlar devleti kendi ideolojik hegemonyalarını kurmanın aracı olarak gördüğü için devletin ilk işi olan günlük işleri yürütme çabası ağır aksak ancak yürütülebiliyor. Çünkü önceliklendirme siyasileşiyor. İktidar, kurulu devlet yapısını daha iyi çalıştırmak yerine kendine uygun devlet yaratmaya çabalıyor. Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi (2020-11.5 milyar TL – Gazeteler) sekiz Vakanlığın bütçesini aşabiliyor. Kızılay ülkede daha çok ilaçlama yapmak varken Endonezya’da korona mücadelesinde destek verebiliyor (1).

Bunlar bir yana, 2017 referandumuyla “devlet hızlı çalışacak” gerekçesiyle “başkanlık sistemi”ne geçildi. Ancak devletten beklenen, etkin çalışmasıydı. Hızlı çalışmak ancak bunun bir parçası halinde anlamlı olabilirdi. Olmadığı görüldü…

Beka nasıl sağlanır?

Devletin günlük işleri yürütürken olağanüstü durumları da düşünmesi, tedbir alması gerektiğine yukarıda temas etmiştik. Bu nasıl olacak? Yanıtı basit: HAZIRLIKLA.

Büyük harfle yazdım, çünkü hazırlığın büyük ve kapsamlı olması gerekli.

“Devlet bugünün işini tam yapamıyorsa, yarına nasıl hazırlıklı olabilir?” diye sorabilirsiniz. Haklısınız. Bütün bunlar toplumsal bilinçle bağlantılı. Ben de bu yazıyı yaşanan krizden sonrasına ilişkin yazdım: Devlet günlük işleri eksiksiz yapacak şekle sokulmalı. Yetmez. Olağanüstü hallere de hazırlıklı olmalı. Yoksa bu topraklarda geleceğimizi güvence altına alma olanağı olmaz.

Nasıl?

Önce devleti doğru yapılandırarak, yeterli ve yerinde kaynak kullanarak, insanımızı eğiterek… Bu yazıyı yazarken devlet İstanbul Kanalı için ihale yapıyordu. Gerekli mi? Değil. Mevcut koşullarda uygun mu? Hiç değil.

Geçmişe doğru gidelim. Bir savaş halinde geri bölgede halkı işgalciye karşı örgütlemek maksadıyla TSK’nin Seferberlik Tetkik Kurulu vardı. Kozmik Oda aramasından sonra lağvedildi.

Deprem anında sivil halka yardım konusunda eğitilmiş birlikler vardı. Yeni Askerlik Kanunu yürürlüğe girdikten sonra artık yeterli düzeyde olduğunu sanmıyorum.

Daha eskiden, savaş halinde Kızılay tarafından kurulması öngörülen sahra hastaneleri; Ordunun kendi seyyar cerrahi hastaneleri vardı, devre dışı bırakıldı. Hastane haline getirilmesi planlanan yolcu vapurları vardı. Sanırım gündemden düşmüştür. Oysa günümüzde ABD ordusu New York’ta sahra hastaneleri kurmaktadır.

Yakın geçmişte TSK sağlık ordusu ortadan kaldırıldı; askeri sağlık sistemi bozuldu. Kamuoyunda maalesef konu askeri hastanelerin açılması talebi düzlemine indirgendi. Oysa askeri hastaneler, sistemde sondan bir önceki halkadır. Yaralı bir Amerikan askerinin şunu söylediği hikâye edilir:

“Seyyar Cerrahi Hastane levhasını gördüğüm anda yaşama bağlandığımı anlamıştım”.

Bu örneklerin eksiğini-yanlışını gidermek ve öbür kurumlara yaymak yerine olanları da ortadan kaldırdık.

İdeolojik yıkım

Geride kalan 15-20 yılda Türkiye ideolojik bir saldırının tutsağı oldu. En akıllı insanlar bile “savaş karşıtlığı” tercihleri nedeniyle Ordu düşmanı haline geldi. Bu yönelim, siyasal İslamcı iktidarı besledi. İktidar da her şeyi kendi varlığı temelinde ele aldı. Kendi varlığını ülke varlığına eşdeğer kıldı. “Kendisi için varlık” haline geldi. Zayıflaması bundan dolayıdır.

Ordu, onun için “darbe yapabilecek her türlü vasıtadan” soyutlanmalıydı. O yüzden Orduyu budadı. Oysa Ordu demek, aynı zamanda gelecekte Ulusun yaşamını tehdit edebilecek unsurları ortadan kaldırmanın kalesi, güvencesi, kaldıracı, omurgası demektir. Mevcut devlet teşkilatı günlük işleri yapmaya odaklı olacağına göre, olağanüstü durumlara hazır bekleyen bir yapıya her zaman ihtiyaç vardır. Bu yapı, Ordudur. Ya da barıştan itibaren ona eklemlenmeye hazır kuruluşlar olmalıdır. Devreye anında girecek şekilde…

Senaryolar

Milli Güvenlik Kurulları ve Ordular, senaryolara dayalı planlar yaparlar. Büyük-küçük demeden tehlikeler sıralanır. Sonra bunlar öncelikli kılınır. Gerekli istişarelerden sonra devletlerin “Kırmızı/Beyaz Kitaplar”ı bunları yasal zemine oturtur. Ardından her birine karşı koyacak planlar hazırlanır. Bunlar tatbikatlarla da denenir. Geriye dönüp bu tatbikatlardan komplo teorileri üretmek de eğlenceye dönüşür! Bugün olduğu gibi…

Günü geldiğinde bu planlar küçük düzeltmelerle, güncellemelerle yaşama geçirilir; çünkü planlananla karşı karşıya kalınan arasında her zaman bir fark olur.

Örneğin devletlerin “angajman kuralları” vardır. Orduların da “alarm planları” olur. İkisi birbiriyle bağlantılıdır. Hangi gelişmede hangi önlemin alınacağı yazılıdır. Savaş olursa yeni planlar devreye girer.

  • Eğer Sağlık Bakanlığı’nın elinde önceden hazırlanmış bir salgınla mücadele planı olsaydı, maçlar oynanmaz, camiler de ibadete anında kapatılırdı.

Eskilerde hükümetlerin elinde “savaşın acil ödeneği” olarak adlandırılan bir kaynak olurdu. Şimdi var mı, bilmiyorum. Harp ekonomisi diye bir kavram vardı. Bu kaynak onun bir parçasıydı. Fabrikaların, alanlarına göre ellerindeki işleri daha önceden belirlenmiş ürünlere yönlendirmesi mecburiyeti vardı. Sanırım özelleştirmelerden sonra bunlar hayal olmuştur.

Amerikan Ordusunun bir bölümü 1929 dünya büyük ekonomik buhranında tarım ordusuna, inşaat ordusuna dönüştürülmüştü. Acaba köylerin boşaldığı bir ortamda benzeri yapılamaz mı? İşsiz gençlerimizden bir hizmet ordusu kurulamaz mı? Kurulabilir. Eğer hazırlıklı olunursa…

Olağanüstü durum tedbirlerinin hazırlığı yapılmazsa felakete davetiye çıkarılmış olur. 1. Dünya Savaşı’nın öncesinde ve içinde iktidar sahiplerinin birçok yanlış kararı vardı. Bunların stratejik sonuçları olmuştur. Sarıkamış faciası bunlardan biriydi. Yine Kafkas Cephesi’nde bazı birlikler, yeterli idari hazırlık yapılmadan verilen sefer emirleri yüzünden hayvanlarını keserek yemek zorunda kalmıştır. Yetersiz beslenme yanında giyecek, temizlik malzemesi yokluğu tifüs salgınına, firarlara yol açmış ve bunlar çatışmada verilen zayiatın önemli bir parçasını oluşturmuştu (2).

Rehber: Akıl ve Bilim

Savaş yalnızca silahlı kuvvetlerle yapılan bir faaliyet değildir. Alanı da yalnızca askeri olmaktan çıkmıştır. Savaş, bekaya yönelik her şeye karşı yapılır. Salgınlara, yangınlara, depremlere, paralel devlet yapılanmalarına, darbecilere, hatta ideolojik saldırılara…

Ayakta kalmamızı sağlayan her şeyi yaşatmak, yıkılmamıza yol açacak her şeye karşı koymak için…

Evet, “bir şey değişir, her şey değişir” söylemi doğrudur. Ama her şeyin nasıl şekilleneceği tercihlerimize, içten çabalarımıza ve kendi irademize bağlıdır.

O irade ise aldığımız mirasta gizlidir:

  • Aklı ve bilimi merkeze koymak ve onu rehber edinenleri iktidar kılmak

Siyasetin bizleri içine hapsettiği dar kalıpları kırma becerisi gösterilmeden çıkış yok…

(1) sozcu.com.tr, 24 Mart 2020.
(2) Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, II. Cilt, 2’nci Kısım, Kafkas Cephesi, 2’nci Ordu Harekâtı, 1916-1918, Genelkurmay, 1978, s. 269 vd.