Kerbela: Müslümanların büyük utancı

Kerbela:
Müslümanların büyük utancı

Müftü A. Gani Aşık ile ilgili görsel sonucu

A. Gani Aşık
E. Müftü / Kayseri CHP Mv.
Cumhuriyet, 18.09.19
Kerbela, İslam tarihinde en kanlı, en vahşi ve en utanılası bir savaşın yapıldığı yerin adıdır. Halife Ömer’in Suriye Valiliği’ne atadığı Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye, akrabası da olan Halife Osman’ı etkileyerek mensubu bulunduğu Emevi ailesinden pek çok kimseyi bürokraside önemli yerlere getirtti ve Osman’ın öldürülmesinden de Hz. Ali’yi sorumlu tuttu.
Bu, bir tertip ve iftiraydı. Çünkü Ali, Osman’ın ölümüne engel olmak isteyenlerin ve şehadetine üzülenlerin başında geliyordu. Muaviye’nin amacı ise, böyle bir yalan ve bahaneye sığınarak Ali ile kendi arasındaki uyuşmazlığı oğlu Yezid ile Ali’nin oğlu Hüseyin’e devreden, Cemel Savaşı’yla başlayıp Sıffin ve Kerbela’yla devam eden bir süreçte yüce peygamberin temiz neslini hile, gaddarlık ve vahşet yöntemleriyle ortadan kaldırmak ve hilafeti babadan oğula geçen bir monarşiye dönüştürmekti, bunu da başardı.
Hz. Ali’nin hilafetine genele yakın bir görüş birliği oluşmasına karşın Muaviye’nin başlattığı ve oğlu Yezid’in sürdürdüğü hilafet kavgası özü itibarıyla siyasal bir nitelik taşıdığı halde, olay dinsel bir görüntüye büründürülerek İslami inanç sistematiği planında çeşitli ekollerin doğmasına zemin yaratarak günümüze dek uzanan ayrılıklara neden olmakla kalmamış, Müslümanların vicdanlarında 14. yüzyılın kapatamadığı derin sosyal yaralar açmıştır.
Başta Atatürk, Cumhuriyeti kuran kadroların devletin çağdaş yasalarla yönetilmesi, inançların ise devlet düzenine müdahale etmeksizin kendi dünyasında özgür, bağımsız, engelsiz olmasını hukuksal sistemlere bağlamışlardır: “laiklik.”
Hz. Hüseyin’in yazgısı
Hz. Hüseyin’in Yezid’in hilafetini kabul etmediğini öğrenen Küfeliler, kendisine biat etmek üzere peygamber torununu davet ettiler. Abdullah bin Abbas, Küfe halkının babası Ali’ye yaptıklarını hatırlatarak Hz. Hüseyin’e “Sözüne güvenilmeyen bu insanların, davetini ciddiye almamasını ve Küfe’ye gitmemesini” tavsiye etmiş ise de, Hüseyin bu öğüdü dikkate almadı. Ailesi ve 70 dolayında taraftarıyla Küfe’ye doğru ilerlerken şair Ferezdak ile karşılaşan Hüseyin, O’na Küfe’deki ortamı sordu. Ferezdak’ın
“Halkın kalbi seninle ama kılıcı Beni Ümeyye -Emeviler- ile”
demesi de Hüseyin’i kararından caydıramadı, buna ancak yazgı denebilir. Küfe valisi Ubeydullah, Yezid’in talimatı gereği bin kişilik bir kuvvetle kafileyi izletiyordu. Hüseyin’in Kerbela’ya ulaştığını öğrenince sarp yerlere konumlanmasının engellenmesi, susuz ve savunmasız bir yere yönlendirilmeleri talimatını verdi ve Rey valisine de emrindeki kuvvetlerle Hüseyin’in üstüne yürüyüp işi bitirmesini söyledi.
Tam da bu sırada, döneklik ve kalleşliğin tarihine çok iğrenç bir yenisi eklendi. Şöyle ki; Hüseyin’i Küfe’ye davet edenlerin başında gelen Amr bin Haccac, Hüseyin’in kafilesinin su ile bağlantısını kesti. İşin vahametini fark eden Hüseyin savaşa başlamadan önce Yezid cephesinin önde gelenlerine “Küfelilerin davetiyle geldiğini 18 binin üstünde biat verenlerin sözlerinden caydıklarını” gerekçe göstererek “Bu nedenle bırakın dönüp gideyim.” teklifini Yezid’in vali ve komutanları aralarında tartıştıktan sonra reddettiler.
1339 yıldır yanan ateş
Güçlü ve donanımlı Yezid ordusunun karşısında Hz. Hüseyin safında yalnızca 23 süvari ve 40 piyade (kimi söylentilere göre bu sayı daha da az) bulunuyordu. Sinan bin Enes en Nehai (Allah’ın laneti üzerine olsun) cehennem sıcağından ve susuzluktan bitkin düşen askerlerinin başında kahramanca vuruşan Hz. Hüseyin’e bir harbe saplayıp atından düşürdü, önce saçlarını sonra mübarek başını kesti (10 Muharrem 61 – 10 Ekim 680), oğlu Zeynel Abidin’i kılıçtan Ömer bin Sa’d kurtardı.
Hüseyin’in kesik başı Şam’da Yezid’e iletildiğinde sahte üzüntü rolleri oynadığı kaynaklarda rivayet edilir. Kerbela şehitlerimizin naaşları ertesi gün Beni Esed mensuplarının ikamet ettiği Gadiriye köylülerince toprağa verildi.
1339 yıldır Alevisi-Sünnisi ile Müslümanların bağrında yanan bu ateşin küllenmemesinin temel nedeni; aslında siyasal nitelikli bir iktidar kavgasının topluma din ambalajıyla sunulmasıdır.
Vatanına bağlılıkta ve Cumhuriyete sadakatte öncü olan Anadolu Aleviliği,
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının mevalisi durumundadır.
Devlet aygıtının (bürokrasisinin) önemli hiçbir pozisyonunda kendisine
yer bulamayışı yanında, Sünni inanç değil İslamın tümünü kapsayacak biçimde kurulduğu halde Diyanet İşleri Başkanlığı’nda da temsil edilmeyişi,
Alevi-Muaviye kavgasının, Atatürk- AKP kavgası biçiminde sürdüğünü,
bunun da dini ve milli birliğimiz için riskler taşıdığını vurgulamak isterim.
İktidar 17 yıldan bu yana İhvancı ve Muaviyeci bir çizgide halk iradesiyle kendisinin sorumluluk duygusuna ve siyasal namusuna emanet edilen Cumhuriyet’le büyük bir kavga içinde ise de, yitirecek olan Cumhuriyet değil AKP’dir.
Bu politika eşyanın doğasına aykırı olup, sular sonsuza dek tersine akıtılamaz.
“Düştü Hüseyin atından

Şehid-i Kerbela’ya.
Cibril, yetiş haber ver
Sultan-ı Enbiya’ya.”

Tarihsel ömür ve toplumsal ömür

Tarihsel ömür ve toplumsal ömür

Semih Koray

Semih Koray
Aydınlık Gazetesi, 6.11.2018

Geçmiş, toplumsal ömrünü tüketmiş tortuların yanı sıra, geleceğin önünü açan tarihsel bir birikimi de içinde barındırır. Onun için her devrim, hem geçmişten köklü bir kopuşu, hem de geçmişin bütün insanlığa malomuş kazanımlarına yeniden can suyu verilmesini içerir. Kopuş, toplumu tortulardan arındırarak ilerlemenin yolunu döşerken, geçmiş, kazanımlarıyla ilerlemenin taşıyıcılığını üstlenecek toplumsal gücün oluşumuna katkıda bulunur.

GEÇMİŞİN KAZANIMLARI HANGİ SAFTA YER ALIR?

  • Atatürk Devrimi, hem ümmetin yerine milleti geçirerek, hem de saltanatı yıkıp Cumhuriyeti kurarak Osmanlı’dan köklü bir kopuşu gerçekleştirmiştir.

Ama aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu da dahil Türk tarihinin bütününü milletleşme sürecinin bir güç kaynağı haline getirmiştir. Aslında Türk milleti, Türk-İslâm Uygarlığı’nın insanlığa getirmiş olduğu aydınlığı Osmanlı idaresi altında değil, Atatürk Devrimi sayesinde öğrenmiştir. Çünkü bu feodal uygarlığın kazanımları da, artık tarihsel ömrünü doldurmuş olan feodalizmin Osmanlıcılık ya da İslâmcılığının değil, milletleşmeyi tek çıkış yolu olarak gören Atatürk Devrimi’nin safındadır.

AMERİKAN ‘İSLAMCILIĞI’

Emperyalizmin Ortaçağ’dan artakalmış yakın dostları, çöküşün ürünü olarak ortaya çıkmış en bağnaz ve en vahşi güçlerdir. Bunlar, “Soğuk Savaş Dönemi”nin Yeşil Kuşağı’ndan başlayarak, El Kaide ve DEAŞ’a, Çeçen ve Uygur teröristlerinden FETÖ’nün İslâmcılığına uzanan yelpazeyi kapsamaktadır. Bu, tasarımı, biçkisi ve imalatı ABD tarafından yapılmış bir “İslâmcılık”tır. Bu terör çeteleri, hem emperyalizm adına yıkıcı birer koçbaşı olarak kullanılmakta, ama aynı zamanda Amerikan emperyalizminin “Medeniyetler Çatışması” adı altında İslâm Dünyası’nı hedef tahtasına oturtmasınnın bahaneleri olarak kullanılmaktadır.

İSLAM DÜNYASINDA ABD KARŞITI CEREYANLAR

* Lâikliğin çiğnenmesinin, milletin birliğinin sağlanmasında zaaflara yol açtığına kuşku yoktur.
* Ama lâiklik, emperyalizmle bütünleşmenin değil, emperyalizme karşı milletin birliğini sağlamanın aracıdır.
* Lâiklik adına emperyalizme dayanmak ve ondan medet ummak, dünyada tarihi, ülkemizde de Atatürk Devrimi’ni tersine çevirmek demektir.

TARİHSEL ÖMÜR VE TOPLUMSAL ÖMÜR

Toplumsal sistemlerin “tarihsel ömür”leri ile “toplumsal ömür”leri arasında bir “zaman kayması” vardır. 20. yüzyılın başlarında emperyalist sistemin asalaklığı ve yıkıcılığının ulaştığı boyutlar, böyle bir sistemin tarihsel olarak sürdürülemezliği çıkarımını beraberinde getirmiştir. Lenin, emperyalizmi “can çekişen kapitalizm” olarak nitelerken, Mehmet Akif onu “tek dişi kalmış canavar” olarak betimlemiştir. Mao’nun dilinde ise, emperyalizm “kâğıttan kaplan”dır. Ama emperyalist sistemin yıkılışının tarihsel kaçınılmazlığı ile bu sistemin toplumsal ömrünü doldurarak ortadan kalkması arasındaki “zaman kayması”, halen yaşamakta olduğumuz bir olgudur.

Günümüzde benzer bir “zaman kayması”, Ezilen-Gelişen Dünya için de söz konusudur. Ezilen milletler, milletleşme sürecinin değişik aşamalarında bulunmaktadır. Bu süreç tamamlanmadığı sürece, feodal kalıntılar şu ya da bu ölçüde bu milletlerin içindeki varlıklarını sürdürmeye devam edecektir. Tarihsel ömürleri tükenmiş olsa bile, onların da toplumsal ömürleri henüz sona ermemiştir.

FEODAL KALINTILARI DÖNÜŞTÜRECEK OLAN EMPERYALİZMİN YENİLMESİDİR

Dünyanın bu iki kutbundaki “zaman kaymaları”, aynı sürecin ortak bir sonucu olarak son bulacaktır. Çünkü Ezilen-Gelişen Dünya’da feodalizmi tasfiye edecek olan milletleşme sürecinin ilerletilmesi, emperyalist sistemin geriletilmesine bağlıdır. Üstelik gelişmekte olan bir milletin emperyalizme karşı mücadelesinde kendi içinde sağlayacağı geniş birliktelik, aynı zamanda milleti feodal öğelerden arındırmaya katkıda bulunan bir toplumsal dönüşümü de beraberinde getirecektir.

Günümüzde devrimi vatan savunmasına bağlı hale getiren emperyalizm çağının gerçeği, budur.
===================================
Dostlar,

Olağanüstü akıllıca bir makale bu..
Zaten Prof. Semih Hocanın Matematik zekası dillere destan..
Yazı birkaç kez dikkatle okunsa ve aklı başında dostlarla tartışılsa yeridir..
Çoook öğretici ve yol göstericidir..
Özellikle dinci – islamcılara ve etnik ayrımcı – Kürtçülere..

Sevgi  ve saygı ile. 08 Kasım 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

TÜRBAN NEYİ ÖRTÜYOR?


Dostlar,

“Türban” kamuya giydirildi ve
Dinci iktidar muhkem bir mevzi daha elde etti.

Üstelik “basit” bir mevzuat düzenlemesi ile..
Bakanlar Kurulu eliyle bir yönetmelik değişikliği ile..
Onca yasa, Anayasa, AYM (Anayasa Mahkemesi) kararı, Danıştay ve Yargıtay kararı ve de
AİHM’nin temyiz kararları ortada iken..
İçtihatlaşmış yargı metinleri elde iken..
Hiç biri, zerrece “takılmadı” ve
apaçık bir dinci – sivil darbe ile bu “engel” (!?) de aşıldı..

Sonra ne oldu ??
Yönetsel yargıya taşınan Yönetmelik iptali istemleri ne sonuç verdi??

  • Bizler unuttuk ama Dinci devlet mücahitleri yeni mevzilere kilitlendiler..

Sayın Nusret Kebapçı’nın yazısını bu bağlamda arşivimizden aktarıyoruz..

Balık bellekli toplum olmayalım..

Sevgi ve saygıyla
07.02.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

======================================

TÜRBAN NEYİ ÖRTÜYOR?

Nusret KEBAPÇI

Durun, hemen “saçımızı” diyerek tepki göstermeyin…

Kesinlikle değil!

İsterseniz bu yani türban konusunda iktidarla muhalefet arasında herhangi bir fark
var mı önce ona bakalım…

İktidar anlaşılıyor ki kararlı…
Yani hükümetten gitmeden başkanlık, pardon…
Padişahlık sistemini getirmek için çabalıyor…
Bunun için ülkeyi yavaş yavaş din devleti yapmak yönünde gerekli tüm adımları da atıyor…

Peki, tüm bunlar yapılırken…
Ya kendisine muhalefet rolü verilenler, onlar ne yapıyor?
Asıl işin püf noktası burası…
Hem zaten muhalefet ederken hiç kimse ulus devletin parçalanmak istendiğinden…

Atatürk ilkelerinden…
Laiklikten…
Bu konuda yapılmış devrimlerden de söz etmiyor…
Ya ne deniyor?

  • “Benim annem de türbanlıydı…”

“Bu dinde yok!”
“Bu dinsel değil siyasal…”
Yani tam da ”istemem yan cebime koy durumu…”
Peki, işin gerçeği ne??
Hadi şöyle soralım…

Hükümetin demokrasi paketine önce kim destek verdi??
Biliyorsunuz ki AB…
Onun parlamentosu…
Temsilcileri…
Sözcüleri falan…

Nedenini sormanıza gerek yok AB ve ABD bölgede güçlü bir ulus devlet istemiyor
Bu nedenle ülkeleri etnik ve dinsel temelde olabildiğince ayrıştırmaya çalışıyorlar…
Yani ne denli  çok etnik ve dinsel kimliklere ayırabilirlerse o denli iyi…
Kendileri de bir o denli rahatlayacaklar…

İşte T.C.’yi hemen her yerden kaldırmaya çalışmaları bu yüzden…
Biliyorsunuz öncesinde de ulus devletin temel taşı olan ekonomisi yerle bir edilmişti…
Hemen her dilde eğitimin önünün açılmasının kıymeti harbiyesi de yine bu…

*****

Türbana gelince                          :

Bunu isteyenler, istedikleri düzende, kadınların yerinin olmadığını bilmiyorlar mı?
Pekâlâ biliyorlar…
Aslında o düzende yalnızca kadınların değil…
İşçinin de…
Halkın da…
Köylünün de yeri yok…
Peki din devleti olunduğunda…
Ulusal bilinç olur mu?
Ya bayrak…
Vatan…
Bağımsızlık…
Ya Türkçe…

O kalır mı?
İşte tüm bu ulusal değerler adım adım kaldırılırken, bunu görmemizi ne engelliyor dersiniz…

Elbette türban, başka ne olabilir ki!…

Atatürk’ün Hacıbektaş’ı Ziyareti : 23 Aralık 1919


Dostlar
,

Mustafa Kemal Paşa Kurutuluş Savaşı için Anadolu halkını 19 Mayıs 1919’da başlayarak ilmik ilmik hazırlar. Bunu başlıca Kongrelerle yapar..

Artık Ankara’ya dönerek savaşımı TBMM ile sürdürecektir.

Sivas’tan gelirken Hacıbektaş’a uğrar ve Postnişin Cemalettin Çelebi ile görüşür.

1700 altın dolayında yardım yapılır kendisine.

Bir de Cemalettin Çelebi sorar :

– Kurtuluştan sonra Cumhuryet ilan edecek misiniz ??

Kemal Paşa, Çelebi hazretlerinin kulağına fısıldar :

– Evet Çelebi hazretleri, Kurtuluştan sonra Cumhuryet ilan edeceğim..

Bu ziyaretin aytıntılarını Rıza Zelyut’un yazılarından öğrenelim..

Anadolu Alevileri, kurulmasından başlayarak Cumhuriyet’e hep kol kanat gerdiler.

Ne yazık ki en ağır bedeli de Osmanlı döneminde de Cumhuriyet sonrasında da
onlar ödediler..

Fakat Cumhuriyet’in erdemlerine, başta LAİKLİK olmak üzere sadakatle bağlılıklarını sürdürmekteler..

  • Milli Mücadele Yıllarında Serçeşme’nin Tavrı.. 

9 sayfalık bir pdf dosyası.

Okumak için lütfen tıklar mısınız ??

Türkiye’nin yoğun gündeminde birkaç gün geri kaldık yayımlamakta..

Ata’nin_Hacibektas_Ziyareti

Sevgi ve saygı ile.
23.12.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

İşte Danıştay’ın türban kararları


İşte Danıştay’ın türban kararları!

portresi

 

Bülent Serim
Anayasa Mahkemesi E. Raportörü
3.11.13

 

 

Danıştay, türban konusunda bugüne kadar verdiği kararlarla çelişen yeni bir karara imza atmıştır. Son karar, Danıştay’ın nasıl “dönüştüğünü”; 12 Eylül 2010 referandumuyla kabul edilen Anayasa değişikliklerinin amaca ulaştığını göstermektedir.

Son kararla türban konusunda yaşanan içtihat değişikliğini anlayabilmek için olayın kısaca açıklanması gerekir.

Bir öğrenci Açıköğretim Fakültesi sınavına türbanla girmiş, gözlemci öğretmen de, uyarılarına karşın direnen öğrenciye “sınava gelmedi”işlemi yapmıştır. Açılan dava üzerine, Eskişehir 2. İdare Mahkemesi yapılan işlemde “hukuka aykırılık bulmamış”tır. Ne var ki, konu itiraz üzerine Danıştay 8. Dairesi’nde görüşülmüş ve Anayasa’nın“Eğitim ve öğrenim hakkı” başlıklı 42. maddesinde “kimsenin eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamayacağına” ilişkin düzenlemeye vurgu yapılarak, İdare Mahkemesi kararı bozulmuştur. (Aydınlık, 06.01.2013)

Bu kararı veren Danıştay 8. Dairesi 1970’li yıllardan beri, yükseköğretimde ve kamu kurum ve kuruluşlarında türbanın anayasal ilke ve kurallarla bağdaşmadığını savunup, türban yasağına ilişkin işlemleri hukuka uygun bulan bir yüksek yargı yeridir.

NE DEĞİŞTİ ?

Önce karardaki yanlışları sergileyelim; sonra da eski kararlara bir göz atıp yeni kararın ne anlama geldiğini yorumlayalım.

1) Anayasal kurallarda bir değişiklik olmadığına göre, bu karar, yargının siyasal iktidarın görüşüne uygun karar verecek bir yapıya kavuştuğunu, anayasal değişikliğin amacına ulaştığını göstermektedir.

2) Danıştay 8. Dairesi’nin son kararında belirtildiğinin tersine, Anayasa’nın 42. maddesi yalnızca “Eğitim ve öğrenim hakkını” değil, aynı zamanda “ödevini” de düzenlemektedir.

Maddede, kimsenin eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamayacağı belirtildikten sonra, eğitim ve öğretimin Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda yapılacağı vurgulanmış ve “eğitim ve öğrenim özgürlüğünün anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmayacağı” açıkça belirtilmiştir.

Atatürk ilke ve devrimlerinin temeli laiklik olduğuna, Anayasa Mahkemesi türbanı laiklik ilkesine aykırı bulduğuna göre, Anayasa’ya sadakat, bunun tersine uygulama ve yorum yapılmasını ve karar verilmesini engeller.

Çünkü “sadakat”, söz konusu eğitim hakkı olsa bile, özgürlüğü anayasal ilke ve kurallarla sınırlandırmaktadır. Ki bu sınırlandırma bizzat 42. maddede bulunmaktadır.

SİYASAL İSLAMIN SİMGESİ

3) Türban, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından, “siyasal İslam’ın simgesi” olarak kabul edilmiştir. Diğer yüksek mahkemelerin kararları bilinmektedir. Yargıtay’ca da türban, “laikliğe başkaldırı ve siyasal simge” olarak nitelendirilmiştir. (Y.8.CD; 29.11.2002 günlü karar; Sabah, 2.12.2002)

4) Yine son kararda, “yükseköğretim hakkının özüne dokunulduğu” vurgulanmıştır. Yani Danıştay “eğitim ve öğrenim hakkının özüne dokunulduğu” kanısındadır. Çünkü Anayasa’nın 13. maddesinde, temel hak ve özgürlükler sınırlandırılırken “özüne dokunulamayacağı” kuralı bulunmaktadır.

Oysa, türbanlı öğrencinin sınava ya da derse alınmaması, eğitim hakkının özüne dokunmamaktadır. Öğrencinin anayasaya sadakat borcu gereği başını açıp sınava ve derse girmesine engel bulunmamaktadır. Yani öğrencinin eğitim hakkı kamu gücünce sınırlandırılmamakta; siyasal İslamın simgesi olan türbanı seçmekle kendisi bu haktan vazgeçmektedir.

  • Nitekim AİHM Büyük Dairesi, Leyla Şahin / Türkiye davasında
    türban yasağının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
    eğitim hakkına ilişkin kuralını zedelemediğine karar vermiştir.

Bu nedenlerle, kararın, türban yasağının eğitim hakkının özüne dokunduğuna ilişkin gerekçesi de hukuka uygun değildir.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, tüm yüksek mahkeme kararlarında “siyasal İslam’ın simgesi” kabul edilen türbana yasak getirilmesi, bir özgürlük sorunu değil, siyasal ve hukuksal sorun olarak ele alınmalıdır.

SORUN OKUMA SORUNU DEĞİL

Av. Dr. Tennur Koyuncuoğlu’nun çok isabetli deyişiyle, türban sorununun altında, “kızların okuma özgürlükleri değil, toplumun ahlaksal açıdan hizaya getirilme, küçük yaşta aileleri tarafından örtüyle tanıştırılan kızların dinsel kuşatılmışlık terbiyesini sürdürme çabası vardır. Muhafazakârların amacı, din, aile, ahlâk sınırlamalarıyla kadını erkeğe itaat eden yardımcı, ikincil konumda tutabilmek, erkek egemen düzeni koruyabilmektir. Ülkemizde bu eğilim türbanla özdeşleşmektedir.”
(Cumhuriyet, 5.3.2008)

Unutulmamalıdır ki, 4+4+4 “İslami eğitim sisteminde”, kız çocuklarının ergenlik çağının başlangıcı olan 13 yaşında, açık lise uygulamasıyla eve kapatılmasının iki ana nedeninden biri türban, diğeri sosyalleşmelerinin önlenmesidir.

GEÇMİŞTEKİ TÜRBAN KARARLARI

5) Şimdi Danıştay’ın geçmişte verdiği türbanla ilgili kararlarına bakalım.

AİHM Büyük Dairesi’nin yukarıda anılan kararında belirtildiği gibi, Türkiye’deki “en yüksek iki mahkeme olan Danıştay ve Anayasa Mahkemesi, türban konusunda yerleşik içtihat oluşturmayı başarmışlardır.” İşte AİHM’nin “yerleşik içtihat” dediği Danıştay kararlarından birkaç örnek vermek istiyoruz.

– Duruşmalara, laiklik ilkesi ve meslek gereklerine aykırı olarak türbanla giren avukatın Ankara Barosu’ndan kaydının silinmesinde hukuka aykırılık yoktur. (D.8.D.; 25.2.1974, E.1973/2964, K.1974/960)

– 1980’li yılların başında, sıkmabaşın modernize edilmiş biçimi olan türbanın yükseköğretim kurumlarında serbest bırakılması için YÖK tarafından bir yönetmelik düzenlemesi yapılmıştır.

Bu yönetmelik düzenlemesinin yargıya taşınması üzerine Danıştay, 1984 yılında, “aydın, uygar, Cumhuriyetçi gençler yetiştirmekle görevli olan eğitim kurumlarında” başörtüsü yasağının hukuka uygun olduğunu kabul ederek; başörtüsünü serbest bırakan kuralları Anayasa’nın laiklik ve eşitlik ilkelerine ve Devrim Yasaları’nın korunması amacına aykırı görüp iptal etmiştir.

– Danıştay 1984’den sonra verdiği kararların tümünde, kuşkusuz yukarıdaki içtihat değişikliğine gelinceye kadar, yükseköğretim kurumlarında türban yasağını kaldıran yönetsel düzenlemeleri ve işlemleri, aynı gerekçelere dayanarak iptal etmiştir.

– Uyarılara karşın avukatlık stajını türbanla sürdüren stajyerin, laik hukuk devleti ilkesi ve avukatlık mesleği ile bağdaşmayan bu davranışı nedeniyle staj listesinden adının silinmesinde hukuka aykırılık yoktur. (D.8.D; 5.7.1993, E.1992/3342, K.1993/2611; 2.3.1994, E.1993/843, K.1994/686)

– Türbanla derslere ve sınavlara girmekte ısrarcı olan ODTÜ öğrencisine verilen disiplin cezası, öğrencinin davranışı “Atatürk ilke ve devrimler doğrultusunda öğrenci yetiştirmek” amacıyla bağdaşmadığı için hukuka uygundur. (D.8.D; 6.12.1995 günlü, K.1995/4162, K.1995/4170 sayılı kararlar)

– Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, üniversitelerde türbanla derslere ya da sınavlara girmekte ısrar eden öğrencilere üniversite yönetimlerince verilen disiplin cezalarının hukuka uygun olduğuna ilişkin yargı kararlarını onarken şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“Yükseköğretim kurumlarında öğrencilerin kılık ve kıyafetlerinin; Anayasa’nın 174. maddesiyle anayasal güvenceye alınan Devrim Yasaları’na, Anayasa’nın başlangıç bölümü ile 2, 24 ve 42. maddelerindeki ilke ve kurallara, Cumhuriyet’in özgün niteliklerine ve 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası’nın 4 ve 5. maddelerindeki amaç ve ilkelere uygun olması gerekir.”

Anayasa Mahkemesi 1989 (K.1989/12) ve 1991 (K:1991/8) yıllarında verdiği kararlarda, yükseköğretim kurumlarında türbanı serbest bırakan yasal düzenlemelerin Anayasa’ya aykırı olduğuna hükmetmiştir.

Anayasal ve yasal kurallara göre;

— Yükseköğretim öğrencisi, Atatürk ilke ve devrimlerini özümsemiş ve ilke ve devrimler doğrultusunda davranan kişiler olmalıdır.

— Çağdaş kıyafet ve görünüme ters düşen, dinsel nitelikte kılık kıyafet giyen, başörtüsü veya türban takan öğrencinin Atatürk ilke ve devrimlerine aykırı davranış içinde olduğu açıktır.

Bu nedenle, türbanla derslere girmekte ısrar eden öğrenciye verilen disiplin cezasında hukuka aykırılık yoktur.” (17.6.1994 günlü, K.1994/327 sayılı karar)

– Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 1996 yılında, önüne gelen bir dava nedeniyle hukuksal durumu yorumlamış; Anayasa’nın başlangıcı, 2, 42, 174. maddelerine ve Anayasa Mahkemesi’nin türban yasağını hukuka ve Anayasa’ya uygun bulan 1989 ve 1991 yılında verdiği kararlarına dayanarak, “Anayasa’ya aykırılığı saptanmış olan, boyun ve saçların başörtüsü ve türbanla kapatılmasının, kılık kıyafet serbestisi dışında olduğuna” karar vermiştir. Böylece Anayasa Mahkemesi’nden sonra bir başka yüksek mahkeme olan Danıştay da türban yasağının kalkmadığını kabul etmiştir.

– Türbanla görev yapan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi memurunun, “ideolojik veya siyasi amaçla kurumun huzur, sükun ve çalışma düzenini” bozduğundan, “kamu görevinden çıkarma cezasıyla” cezalandırılması hukuka uygundur. (DİDDK; 7.5.1999, YD itiraz no. 1999/229)

– Danıştay 8. Dairesi, 2010 Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitim Giriş Sınavı (ALES) sonbahar dönemi kılavuzundaki türbanla sınava girilmesine olanak sağlayan düzenlemenin yürütmesini durdurmuştur. Daire kararında, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve AİHM’in türbanla ilgili kararlarına yer verilerek, bu anayasal ve yasal kurallar karşısında dava konusu düzenlemenin hukuken kabul edilebilir bir dayanağının bulunmadığı vurgulanmıştır. (Gazeteler, 19.01.2011 ve Cumhuriyet, 14.07.2011)

YENİ DANIŞTAY YENİ KARAR

Tüm bu örnek kararlar, Danıştay’ın 2010 Anayasa değişikliği ve arkasından Danıştay Yasası’nda yapılan değişiklikle üye yapısı yeniden oluşturuluncaya dek türban konusundaki istikrar kazanmış içtihadını kanıtlamaya yeterlidir. Ancak yeni Danıştay’ın oluşmasından sonra artık tüm yargı gibi Danıştay da siyasal iktidara ayak bağı olmaktan çıkmıştır. Oysa önceki oluşumuyla Danıştay, “ayak bağı” değil, Atatürkçü devlet ideolojisini savunup anayasal görevini yerine getiren bir Yüksek Mahkeme idi.

Üstelik değişiklikten sonra Danıştay, anayasal ve yasal görevini yapıp yükseköğretimde türbana geçit vermeyen kamu görevlilerini de korumaktan vazgeçmiştir.
Kamu görevlilerinin yargılanıp yargılanmamasına karar veren son merci olan
Danıştay 1. Dairesi (önce 2. Daire idi), türbana izin vermeyen kamu görevlileri,
bu bağlamda öğretim elemanlarının “yargılansın (lüzum-u muhakeme)”
kararlarını hep “yargılanmasına gerek yok (men’i muhakeme)”a çevirmiştir.

Günümüze gelindiğinde ise Danıştay’ın, siyasal iktidarın talimatıyla YÖK ve üniversitelerin hukuku dolanarak fiilen serbest bıraktıkları türban uygulamasına yardımcı olduğu, hukuk içinde görevini yapan öğretim elemanlarını adli yargıya teslim ettiğini görmekteyiz. Ne yazık ki adli yargı da, yukarıda açıkladığımız bunca anayasal gerekçelere karşın, “eğitim özgürlüğü” kılıfı altında öğretim elemanlarını cezalandırmaktadır.

2010 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerin tek amacının ve hedefinin yargıyı siyasallaştırmak ve siyasal iktidarın güdümüne sokarak hukuka AKP penceresinden bakmasını sağlamak olduğunu yazdığımızda bizi “niyet okumakla” suçlayanların, Danıştay içtihadındaki bu değişiklik karşısında (kuşkusuz adli yargıdaki değişimle birlikte) söyleyecek sözleri olmalıdır.