‘Ali Bey kafası’

Zafer Arapkirli
Cumhuriyet, 08 Eylül 2021

Sabahları KRT TV’de, Yön Radyo ile de aynı anda yayımlanan MEDYAterapi isimli güncel bir haber programı yapıyorum. Rast geldiyseniz, hem haber hem de yorum içeren, yaklaşık iki saatlik program. Programın akışı içinde, gazeteleri ve köşe yazarlarından alıntılar okuduğumuz bölümler, bir de “TV ve sosyal medyadan seçmeler” köşesi var.

Genç ve başarılı editörüm Eren Çaylan’la birlikte, her sabah bu bölüm için “rutin haber trafiği içinde görülen” ya da “kıyıda köşede kalmış” ilginç ve kimi zaman eğlenceli – mizahi görüntülere de yer veriyoruz. O görüntü ve haberleri seçerken kimi zaman önümüze düşen bir haberin gerçek mi, kurgu mu, mizah mı, asparagas mı, birilerinin toplumla dalga geçmek üzere “bestelediği” bir malzeme mi veya “kurgu – montaj – fotoşop ürünü” mü olduğuna karar veremiyoruz. Eren, birkaç kaynaktan titiz şekilde araştırıp “Evet Abi. Doğruymuş, kullanalım bunu” dedikten sonra yayın akışına koyabiliyoruz.

AKP iktidarında, öyle bir dönemden geçiyoruz ki geçmişte olmadığı kadar çok sayıda “Yok artık! Bu kadarı da gerçek olamaz” dedirten şeyler oluyor. Ama maalesef, oluyor bunlar.

Mesela, geçen gün Sayın Cumhurbaşkanı’nın, şu minik yavrunun kafasına “tok tok tok” diye, parmak orta boğumunu “kapı tokmağı” gibi kullanarak hırsla, sanki cezalandırırcasına vurması olayı.

O gün, o temel atma ya da kurdele kesme törenini canlı yayında görmediğim için, yemin ediyorum bir tür kurgu sandım. İnternette, sosyal medyada yüzlerce kaynakta görünce ancak inandım bunun gerçekliğine.

Mesela, AKP’nin “renkli” isimlerinden, grup başkanvekili Sayın Özlem Zengin’in, bir grup gencin, internette yayımlandıktan sonra bir tür “aparma, aşırma, intihal” ürünü olduğu anlaşılan bestesini, Cumhurbaşkanı’na dinletip “aferin” alma çabası. Çalıntı bestenin üzerine yazılan sözlerin abukluğu. Cumhurbaşkanı’nın da telefonla “Sizleri en kalbi duygularla selamlıyorum” diye onları kutlaması…

İnsan kulaklarına, gözlerine inanamıyor. Yetişkin insanlar böyle durumlara nasıl düşebiliyorlar? Bunları nasıl yapabiliyorlar? Gerçekten kurgu mu diye tereddüt etmedim değil…

Mesela, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Sayın Adil Karaismailoğlu’nun, durup dururken çıkıp da “Bundan böyle metroların girişlerindeki tabelalarda M harfi değil U harfi olacak” deyivermesi. Nasıl yani? Niye yani? Niçin yani? Pardon yani? Nereden esti yani? Siz? Hayırdır yani!

Mesela, Sayın Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş’ın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir bürokratı olduğunu unutup Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın temel hükümlerine aykırı bir konuşmayı, olağanüstü bir pişkinlikle yapabilmesi.

Mesela şu sözleri edebilmesi:

“Hani ‘inanç sokakta olmasın, mahallede olmasın, insanın içinde olsun’ diye bir anlayış var ya. ‘İnanç işte insan ile Allah arasında olsun, evine yansımasın, ticaretine yansımasın, siyasetine yansımasın, adaletine, yargısına yansımasın.’ Görüyorsunuz ya ortalığı ayağa kaldırıyorlar. İnançtan ayıklansın oralar, adeta bu düşünce insanlığı bu noktaya getirmektedir.”

Bu nasıl bir kafadır? Bu nasıl bir “insanların aklı, zekâsı ve mantığı ile alay edebilme” cüretidir?

Eğer devlet ve ülke bu hale geldiyse, yani devleti ve ülkeyi yönetme, yönlendirme durumunda olan insanlar gerçekten bu denli “Gerçek ile sanal arası gidip gelen” eylem ve söylemlere imza atmaya başladılarsa, bu nasıl bir olağanüstü talihsizliktir milletimiz için?

Ali Bey’e bakar mısınız?

Diyor ki, “Ben laiklik maiklik tanımam. Bana kalkıp da dini inancı ve ibadeti adalete, siyasete, ticarete bulaştırmayın diyenle mücadele ederim.”

E, o zaman da şu cevabı hak ediyor, “Ali Bey Kafası”

Bu ülkenin temel harcını karanların kullandığı en önemli hammadde “Laikliktir” Ali Bey.

Laiklik olmadan demokrasi olmaz. Neredeyse doğduğunuz andan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini yıkmaya yeminli olduğu anlaşılan bir zihniyetin ürünü olarak, bundan rahatsız olabilirsiniz. Laiklik ve demokrasinin bu topraklarda arızalı, yamuk yumuk da olsa hayatlarını düşe kalka idame ettirmesine tepkili ve bir tür “hınç ve kin” içinde olabilirsiniz.

Ama bu kafanızın, bu mücadelenizin ve bu kavganızın başarılı olmayacağını size garanti edebilirim.

Vazgeçin bu sevdadan.

Ya da isterseniz, vazgeçmeyin de görün.

Bunu bir meydan okuma olarak alın.

Sizlere bu Cumhuriyetin temellerine, kolonlarına ve kirişlerine dinamit koyma ve patlatma şansını tanımayacağız.

Elbette ki yukarıda aktardığım sözleri bir vatandaş olarak söyleme, yani Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bizlere bıraktığı mirasa meydan okuma özgürlüğünü size tanıyoruz. Her ne kadar sizler, farklı düşüncelerin dillendirilmesine hatta akıldan bile geçirilmesine tahammülsüz bir zihniyetin temsilcileri olsanız da bu sizin en doğal hakkınızdır.

Ama “sade bir vatandaş” olarak hakkınızdır. Özel ortamınızda istediğiniz gibi küfredin Cumhuriyete ve anayasaya ve ATATÜRK ilke ve inkılaplarına.

Ama bunu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vergileri ile maaşını alan bir bürokrat olarak, resmi bir şahsiyet olarak yaparsanız, orada “Dur” derler adama.

Dur. Ve bir adım daha atma!.

Biz bu ülkeyi sokakta bulmadık.

Bu ülkeyi emperyalist çizmesinden arındırırken Anadolu toprağına akıtılan kanla kazanılmış bir ayrıcalıktır “Cumhuriyet Rejimi”.

Yıktırmaya niyetimiz yok.

Bunu öyle “erkler arasındaki ilişkileri yeniden düzenlediğiniz hileli dandik referandumlarla” filan da yapamayacağınızı bildiğinizden, tiz perdeden ötüyorsunuz ama.

Aklınızı başınıza devşirin.

O kadar da “uzun boylu” değil.

İlk sandıkta zaten “yüksek sesle” alacaksınız cevabı.

Hodri meydan!

İktidar ve muhalefet

Yavuz Alogan yazdı…

İktidar ve muhalefet

Şu sıralarda Saray’a muhalefet etmek çok kolay. Saray suretine bürünmüş siyasî iktidarın tabanı kayıyor, içi fokurduyor. Krizleri yönetemediği, vaziyete hâkim olamadığı, ipin ucunu kaçırdığı çıplak gözle görülüyor.

Nitekim muhalefet partilerinin sözcüleri televizyon ekranlarından ellerini kollarını sallayarak, başarılı hitabet örneği sergileyerek coşkuyla Saray yönetimini eleştiriyorlar. Ekonomi kötüymüş, halk geçinemiyormuş, esnaf kan ağlıyormuş vs… Fakat Saray’ı erken seçime zorlamıyorlar. Seçim yasalarıyla, Siyasî Partiler Kanunu’yla oynamasını önlemiyorlar, hatta eleştirmiyorlar. Burada kilit sözcük “zorlamak”tır.

Zorlamak, konuşmaktan, açıklamaktan farklı bir mücadele yöntemini gerektirir. Siyasî partilerin, başta laiklik olmak üzere Devrim Kanunları’na bağlı kitleleri milyonlarca kişinin katıldığı mitinglerle, yürüyüşlerle harekete geçirmek, alternatif bir program üzerinden muhalefet yapmak gibi bir niyetleri yok. Sorunun rejimin yapısıyla, Devlet’in esas teşkilatıyla ilgili olduğunu görmezden geliyorlar. Parlamentoyu nasıl güçlendireceklerini, yargıyı nasıl bağımsızlaştıracaklarını, kuvvetler ayrımını nasıl sağlayacaklarını da söylemiyorlar. Örgütlü militan kadroları yok. Seçim güvenliğini denetleyebilecekleri bile şüpheli. Konuşuyorlar, yakınıyorlar ve bekliyorlar.

Toplumu zehirleyen tarikatları ve cemaatleri hâlâ “sivil toplum örgütleri” olarak görüyorlar mı, belli değil. Fakat AKP’nin homurdanan tabanını etkilemek için dinî bir söylem tutturmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Ana muhalefet partisinin başkanı her lafa “Allah’ın izniyle iktidara geldiğimiz zaman…” diye başlıyor. Şahsen ben Allah’ın Sayın Saray’ı tercih edeceğini düşünüyorum.

Tarikat ve cemaatlerin özümseyemediği en yoksul dindar kesimin hızla cihatçı örgütlere yöneleceğini anlamak için üstün zekâlı olmaya gerek yok. AKP yirmi sene boyunca bu yönelimin zeminini hazırladı. Orta vadede AKP’nin kravatlı kadrolarını mumla aratacak cihatçı eylemlere ve kalkışmalara hazır olmak gerekir. Şeriat düzenine ılımlı geçişin başarısızlığa uğraması, ideolojik hegemonya kurmaya çalışan karşıdevrimci partinin yolsuzluk ve rezaletlerle yıpranması, aynı çizgide fakat daha radikal hareketlerin yolunu açacaktır. Bu işler böyledir.

Muhalefet partileri Saray iktidarının bir seçim daha kazanmasını sağlayacak şekilde mevcut seçim yasalarını değiştirmesini, laikliği ebediyen kaldıran “demokratik-tik” bir anayasa kampanyasıyla yeni bir hamle yapmasını, yeni bir “çözüm süreci” başlatmasını mı bekliyorlar?

Beklemiyorlarsa, Saray’a bu yönde zaman kazandıran bir aymazlık içinde neden debeleniyorlar?

Saray, kazandığı zamanı değerlendirerek rejimi daha da derin bir değişime uğratmak, ülkeyi dönüşü olmayan yolda daha ileriye götürmek için Diyanet’e Devlet protokolünde öncelik vermek, Yargıtay Başkanı’na cüppeyle dua ettirmek, en gerici tarikatların vakıflarına vergi muafiyeti sağlayarak bütün cemaatlerin cüretini artırmak gibi hamleler yapıyor. Böylece Ortadoğu ve Asya’da Batı’nın Müslüman halklar üzerindeki operasyonlarına aracı olma rolünü güçlendiriyor.

  • İzmir’de cüppeli adamlar meyhanelerde içenlere ve sokakta el ele tutuşan çiftlere “tebliğ”de bulunuyorlar.

Bizim gençliğimizde bu türden “tebliğ”de bulunanlara haddini bildirirler, çevredeki halkı toplayıp “Türkiye laiktir, laik kalacak!” diye slogan attırırlar, topluca İzmir Marşı’nı söyleyip olaysız dağılırlardı. Fakat günümüzde bu türden baskılara karşı çıkmak şöyle dursun, bunları dile getirmeye cesaret eden bir muhalefet partisi bile yok.  Halkın sessizliği insanların tebliği tebellüğ ettikleri (alıp kabul ettikleri) anlamına gelmiyor, öndersiz oldukları, kendi kaderlerine kayıtsız kaldıkları, başta muhalefet partileri olmak üzere kimseye güvenmedikleri anlamına geliyor. Kentli orta sınıf siyasetten soğuyup, partilerden umudu kestikçe, radikal İslamcı unsurlar AKP’nin önüne geçip toplumu şekillendirmeye çalışacaklardır. Ayrıca “Tebliğciler”in mesela Yozgatlıya değil de İzmirliye musallat olması kimseye bir şey anlatmıyor mu?

Saray’ın “Pentagon” binası askerlerin çok hoşuna gitti. Emekli bir general binanın teknolojik imkânlarını, hava savunma kabiliyetini övdü. 1930’da hizmete açılan, mimarisinde Erkân-ı Harbiye sözcüklerinin baş harfleri esas alınan tarihî Genel Kurmay Başkanlığı binasının muhafazasını rica etti. Binayı tıpkı Ankara Garı’ndaki Mustafa Kemal Evi ve Başkumandanlık Karargâh Binası gibi muhafaza (!) edeceklerinden, onu vakıf üniversitelerine devredeceklerinden, otel rezidans ya da AVM olarak kullanacaklarından emin olabilirsiniz.

Ayrıca mevcut sorun bina ve teknolojiyle değil, bunları kimin nasıl kullanacağıyla, iktidar partisinin değil Devlet’in ve milletin ordusu olmakla, askeriyenin emir-komuta birliğiyle, hiyerarşisiyle ve İç Hizmet Kanunuyla ilgilidir.

  • Laik ülkede Genel Kurmay Başkanı türbanlı teğmene diploma vermiştir.

Böyle şeyler askerlerin dillerinden düşürmedikleri “birlik beraberlik” ilkesini bozmuyor mu? Bu yol bir kez açıldığında, sarıklı bir amiral, sakallı bir yüzbaşı, deist bir üsteğmen vs. neden olmasın? Demokrasi ve insan hakları oluyor bu, öyle mi?

17-25 Aralık rezaletini (“Babacığım, bir kısmını istifleyip gönderdik, kalan paraları kürekle kamyonete yüklüyoruz” gibisine…) şu dönemde muhalefetin değil de AKP içindeki muhalif unsurların gündeme taşıması çok anlamlıdır. AKP’nin kurucu vekili, “partinin %90’ı itirafçı olacak,” dedi. AKP yolsuzluk irtikap rüşvet ve rezaletin ağırlığı altında çatırdarken, ana muhalefet partisinin başkanı gündemi değiştirdi.

Kılıçdaroğlu şöyle dedi: “İskilipli Atıf Hoca’ya nasıl iadeyi itibar verilmiş ise tabii ki Çerkez Ethem’e de iadeyi itibar verilmeli, daha ötesi mezarı da Türkiye’ye getirilmeli, bunlar bizim değerlerimiz.”

  • İskilipli Atıf bizim değerimiz, öyle mi Kılıçdaroğlu?

Bu sözlerden CHP yönetiminin ve bu sözlere sessiz kalan diğer muhalif parti yönetimlerinin “bizim değerlerimiz”e yabancı olduklarını anlıyoruz. Bir gözüyle yabancı ülke elçiliklerini, öteki gözüyle etnik ve dinî örgütleri gören muhalefet, tarihe, topluma ve geleceğe şaşı bakmaktadır.

Türkiye işgal edilmiş, siyasî partileri “dizayn” edilmiş bir ülkedir. Yurtsever siyasî parti üyelerinin parti yönetimlerine itaat etme mecburiyeti sona ermiştir.

Laik, demokratik ve sosyal hukuk devletinin yeniden kurulması, Kurucu Meclis biçiminde bir heyet-i temsiliye’nin oluşması, bu heyetin Türkiye’yi yeniden tarif etmesi (kimliğini tanımlaması!) ve Kuruluş ilkelerine uygun bir Anayasa yapması gerekir.

Kemalistler Ne Yapmalı?

Mustafa Hüsnü Bozkurt kimdir? - Yeni Akit

Dr. MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT
25-26. DÖNEM KONYA MİLLETVEKİLİ

Cumhuriyet, 11 Mayıs 2021

Emperyalizm, 18. yüzyılda Sanayi Devrimiyle başlayan, başta İngiltere olmak üzere kapitalist ülkelerin, ticaret yollarını denetim altına almak, yeni hammadde kaynaklarına ulaşmak, yeni pazarlar edinmek amacıyla mazlum ülkeleri ve ulusları siyasal, ekonomik, kültürel açıdan sömürmelerine verilen isimdir. Faşizm ise emperyalizmin, kapitalizmin, yerli işbirlikçileri de kullanarak uyguladığı kıyıcı diktatörlüktür.

Ülkemizde faşizmin yolunu açan, öncelikle 1950’de başlayan karşıdevrim sürecidir, devamında taşlarını döşeyen 12 Mart 1971 Muhtırası’dır, iktidar olma koşullarını oluşturan da 12 Eylül 1980 Darbesi’dir. 12 Eylül sonrasında dinci hareketler ve faşist eklentileri, darbeci cunta yönetimiyle, arkasındaki emperyalist gücün teşvik ve korumasında örgütlenmiş, güçlenmiştir. 1980’lere dek ancak %3-7 arasında oyu olan dinci hareket, 1994 yerel seçimlerinde %20’ye ulaşmıştır. 2001’de gömlek değiştirmiş, 2002’de ise yeni adıyla ve ABD’nin de desteğiyle, % 34 oyla tek başına iktidara gelmiştir. Sonrasını biliyoruz.

GENETİK KODLAR DEĞİŞTİRİLDİ

İktidarı ele geçiren ve özünde bir tarikatlar koalisyonu olan dinci hareket, liderini cumhurbaşkanı seçtirdikten sonra, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında, rejim değişikliğini ana gündem maddesi yapmıştır. Tesadüfe bakın ki, CIA ajanı Paul Henze de, 2006’da, ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporunda “Türkiye’nin ABD çıkarlarına uygun davranmasını istiyorsak başkanlık sistemine geçmesini sağlamalıyız” diyordu. Keza başkanlık sistemini savunurken Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2 Ocak 2016’da şu örneği veriyordu: “Üniter devlette başkanlık sistemi yoktur diye bir şey yok. Şu an zaten dünyada bunun örneği var, geçmişten bu yana da var. Yani Hitler Almanyası’na baktığınızda orada da bunu görürsünüz.”

FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından, OHAL koşullarında yapılan 16 Nisan 2017 referandumuyla, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmiştir. Fiilen tek adam düzeninde, rejimimizin, siyaset kurumumuzun, devlet aygıtımızın genetik kodları değiştirilmiştir. TBMM işlevsizleşmiştir. Siyaset, mezhep-etnik köken çıkmazında tıkanmıştır. Siyasal partiler etkisizleşmiştir. Millet hiç olmadığı kadar bölünmüş, kutuplaşmıştır. Laiklik ilkesi ve güçler ayrılığı yok edilmiştir. Devlet, hukuk devleti olma niteliğini yitirmiştir. Bürokraside liyakat, nepotizm çukurunda helak olmuştur. Yolsuzluklar ayyuka çıkmış, yoksulluk kemiğe dayanmış, yasaklar tavan yapmıştır. (AS: AKP, 3 Kasım 2002 seçimi öncesi bu 3 Y le savaşma propagandası yapmıştı..)

EMPERYALİZMDEN BAĞIMSIZ FAŞİZM OLMAZ

Faşizm demokrasiyi, hukuku, seçimleri salt bir iktidar aracı olarak görür. Çünkü haksız, hukuksuz, ahlaksız bir sermaye diktatörlüğüdür. Emperyalizmin olmazsa olmazıdır. Acımasız bir baskı rejimidir. O nedenle faşizme karşı mücadele, öncelikle emperyalizme ve küresel kapitalizme karşı ödünsüz ve kararlı bir duruşla mümkündür. Emperyalizme, kapitalizme, serbest piyasa ekonomisi denilen neo-liberal sömürü düzenine karşı çıkmadan, faşizmle mücadeleden söz etmek laf ebeliğidir.

Bir ülkede faşizmin iktidarı ele geçirmesini, sıradan bir siyasal iktidar değişimi olarak görmek vahim (AS: ürkünç) bir yanılgıdır. Bu yanılgı muhalefeti, küresel emperyalizme karşı mücadele etmeyen, antikapitalist duruştan yoksun, emek-sermaye çelişkisinden ve sınıfsal gerçeklerden kopuk kılar. Yalnızca mevcut iktidar karşıtlığına sıkıştırır. Sonuç alması olanaksız bir sözde demokrasi mücadelesine sürükler. Bugün ülkemizde, iktidara karşı olduğunu söyleyen ama emperyalizme karşı olduğunu söyleyemeyen, kapitalist sömürü düzenine karşı çıkmayan sözde bir muhalefet anlayışı oldukça yaygındır. Tıpkı Atatürkçü olduğunu söyleyip Kemalizm’i reddetme dalaleti (AS: sapkınlığı) gibi.!!..

  • Oysa ülkemizde emperyalizmi, faşizmi yenmenin tek yolu Atatürkçü, Kemalist olmaktan geçer.

Ahmet Taner Kışlalı’nın dediği gibi

  • “Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür.”

Türkiye için olduğu kadar, bölgemiz ve tüm mazlum milletler için de tek gerçekçi çözüm yoludur.

NE YAPMALI?

Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels şöyle demiştir:

  • “Eğer hasmımız, ne kadar zayıf olduğumuzu bilebilse bizi herhalde un ufak ederdi.”

Dünyanın her yerinde despotik iktidarlar, ancak güçlü demokratik halk hareketlerinin mücadelesiyle işbaşından uzaklaştırılabilir. Faşist iktidarlar, hiçbir zaman sanıldıkları kadar güçlü, söyledikleri kadar cesur, göründükleri kadar muktedir olmamıştır. Milletler bu despotlara her zaman direnmiş, sonunda da mutlaka yenmiştir.

Demokratik haklarını kullanarak birleşecek, Kemalizmi yol haritası olarak belirleyecek, antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı bir yapı, milletin azim ve kararını harekete geçirerek iktidar olacaktır. Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’nin, hukuk devletinin, üretim ekonomisinin, hakça bölüşmenin, bilgi toplumunun, laik ve bilimsel eğitimin yaşamaa geçmesi, Cumhuriyetçi, Atatürkçü, Kemalist kadroların güçbirliğiyle mümkündür.

Teslim olmayacağız

Zafer Arapkirli
Zafer Arapkirli
Cumhuriyet, 30 Nisan 2021

 

Mesele rakı, şarap, viski, bira, votka filan değil.
Mesele lanet olasıca zehir deposu tütün de değil.
Mesele, yaşama hakkına sahip çıkabilmek.
Mesele, kimseye zarar vermeden kendi yaşam tercihleri ile yaşayabilme hakkına sahip çıkabilmek, dedem…

Zaten 2020 yılının mart ayından bu yana aldıkları yanlış kararlar, öncelikleri yanlış belirledikleri için almadıkları veya alamadıkları kararlar nedeniyle bir avuç ayrıcalıklı kesim haricinde on milyonlarca vatandaşı mağdur ettikleri yetmiyormuş gibi, şimdi de “kapanma” bahanesiyle ilave “ideolojik zulüm” peşindeler.

Evet. “Zulüm”den söz ediyoruz burada.
Kimse yanlış anlamasın ya da yanlış anlaşılmasına, çarpıtılmasına çalışmasın.
“İçki – alkol – sigara – keyif verici maddeler” meselesi değil bu.
Yaşam tercihi meselesi.

Evimde, balkonumda oturup istediğimi yiyip istediğimi içme, istediğimi tüketme hakkı da “başkasının belirleyeceği bir listeyi değil, kendi tercihlerimi kullanarak tüketme hakkı” da bir temel insan hakkı değil mi?

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, yürürlükteki tüm yasalar ve dahi insan olmaktan kaynaklanan temel haklarımızın gereğinden söz ediyorum.

Bu ülkeyi yönetmek üzere yetkiyi aldıkları ve tam 19 yıldır kimi zaman da seçim hileleri dahil çeşitli yöntemlerle ellerinde tutmayı başardıkları süre içinde kim bilir kaç kez denediler bunu. “Bizim gibi düşünmeyene, bizim dinimizden olmayana, bizim mezhebimizden olmayana, bizim gibi yaşamayana yaşam hakkı yok” diye özetlenebilecek hoyrat, nobran, kibirli, küstah, tepeden bakan politikalar izlemekten asla vazgeçmediler.

Bu ülkenin kurucularının dünyaya örnek olacak biçimde, Cumhuriyetimizin harcına kattıkları en önemli hammadde olan “laiklik” ilkesini her fırsatta ayaklar altına aldılar.

Dini bayramları, milli bayramlara alternatif duruma getirerek her dini bayramda bunu insanlara hissettirdiler. Ramazan aylarında, kamu ve hatta etkili olabildikleri özel kurumlarda bile yemekhaneleri türlü çeşitli gerekçelerle “bakıma alma” kurnazlığı ile insanlara sanki zorla oruç tutturabileceklerini sandılar. Oruç yeme “suçlaması” ile insanlara orada burada uygulanan şiddete sessiz kaldılar. Elinde bir şişe su ya da bir simit olana bile adeta “kâfir – şeytan” gözü ile bakılmasına cevaz verdiler.

Bugün gelinen noktada, pandemi önlemleri, evlere kapanma bahanesi ile ilgili ilgisiz pek çok alanda faaliyet göstermek, sokağa çıkıp dolaşmak, satış yapmak serbest bırakılırken içki satışına yasak getiriyorlar. Bunun tek bir izahı vardır: “Aylardan ramazan. Biz dinimizce ibadet ediyoruz. Biz oruç tutuyoruz. Aç kalıyoruz. Siz de bizimle aynı şeyleri yapacaksınız. En azından içki vs. tüketmenize izin vermeyiz. Bizim gibi yaşayacaksınız…” demektir bu.

Üstelik de bunu “delikanlı gibi” net ve açık bir kararname ile ya da genelge ile yapmıyorlar. “Arka kapıdan dolanarak ima yoluyla utangaçça” yaparak iyice tepki çekiyorlar. Neymiş efendim? “Tekel bayilerine, yani sadece içki ve sigara satan yerlere yasak geliyormuş. Ama bakkal, market, süpermarket vs. gibi yerler bu mamulleri satarsa, haksız rekabet olur…” muş.

İyi de adı geçen yerler (Tekel bayii) leblebi çekirdek, cips filan da satıyor. Onlar da o malları satamadıkları, market satabileceği için bu kez “tersten” haksız rekabet olmayacak mı?  Neresinden baksanız izah edilir bir şey değil.

  • İnsanların yaşam tarzına, yaşam tercihlerine müdahale uygulamasıdır bu ve çok tehlikelidir.

Buna sessiz kalınırsa, buna karşı çıkılmazsa, bir sonraki ramazan ayında “oruç tutulan saatler içinde” tüm yiyecek içecek satan yerlere yasak getireceklerdir. Su ve ekmek bile alamayacak duruma getirirler insanları. Kimse yalan söylemesin, sahtekârlık yapmasın. Sizin ruhunuzu tanıyoruz artık. Zaten tanıyorduk ve geldiğiniz günden beri söylüyorduk da. Artık sağır sultan bile duydu. Kendinizden olmayana yaşam hakkı tanımayan bir türsünüz.

Bu tavrın, bu kafanın, bu ideolojinin, “demokrasinin reddi ve demokrasinin zıddı” olduğunu söylemeye gerek yok.

  • En ileri derecede Faşizmdir bu.

Yasalarla ve anayasa ile güvence altına alınmış görünse de düşünceyi, ifadeyi, yazmayı, çizmeyi, okumayı, itiraz etmeyi, protesto etmeyi, toplanmayı, yürümeyi her şeyi yasaklayan kafanın ürünüdür bu.

Şimdi de yemeyi içmeyi. Mesele içki-alkol filan değil.

Mesele yaşam hakkı. Mesele nefes almak.

Teslim olmayacağız. Böyle biline. 

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 14 Nisan 2021

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

DARBECİ

RTE, “Bildiriyi küçümseyenler darbecidir”

Küçümsemiyorum. Önemsiyorum.

Öküzün altında buzağı arayanları küçümsüyorum…

POLAT

Değerli silah arkadaşım ve sevgili kardeşim rahmetli Soner Polat’ın eşi Sevim Polat Hanımefendi,  “Kardeşlerimizin yaşadığı mağduriyette Polat amiralin adının polemik konusu yapılmasını istemediğini” açıkladı.

Polat’ın adını reklam unsuru yapan, O’nu kardeşlerinin / silah arkadaşlarının karşısına koyan siyasi partililer utanır mı?…

BİRİNCİ

Salgındaki vaka sayısında Avrupa’da ve dünyada birinciyiz.

Nüfusa oranla en fazla tutuklu ve mahkûmiyet ile Avrupa’da birinci sıradayız.

Yalnızca Almanya değil tüm dünya bizi (tabii başarının gerçek sahibi AKP iktidarını) kıskanıyor…

ENFLASYON

Vatandaş enflasyonu %16 gösteren TÜİK’i çarşıya davet ediyor.

Boş çaba. Başvuru adresi Beştepe…

FİŞLEME

İçişleri Bakanı gece boyu çalıştı. Amirallerden ve yakınlarından CHP ile ilgisi olanlar tespit edildi. Hürriyet Gazetesi de üstüne atlayıp yayımladı.

Yargıtay’dan kişisel verileri alan kendini ajan,  haber yapan amiral gemisi sanmıştır…

KALIN

Görevden affını isteyerek üniversiteye dönen Ayasofya İmamı Boynukalın, ayrılış nedenlerinden birini amirallerin açıklamasına bağlayarak “Milli iradeye karşı pervasızca yayınlanan malum bildiriyle ilgili yorumlarda yalan yanlış kıyaslamalara gidilerek ‘Ayasofya imamı konuşuyor da biz niye konuşmayalım’ gibi hezeyanlara meydan vermemektir” dedi.

İncelme…

DİKTATÖR

İtalya Başbakanı Dragh“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Avrupa Komisyon Başkanı Ursula’ya davranışına katılmıyorum. Bu diktatörlere açık sözlü olmalıyız ama aynı zamanda ülkelerimizin çıkarları için işbirliği yapmalıyız.” dedi

Seviyesiz adam. Mussolini’yi ne çabuk unuttun. Bu saygısızlığı Türk vatandaşı olarak kabul etmiyor, sahibine iade ediyorum.

Bizim Cumhurbaşkanımızın diğer devlet başkanlarına hitaplarını bir incele, nezaket öğren…

BAŞIBOZUK

Doğu Perinçek, “104 emekli amiral denen başıbozukların bildirisi Türk ordusunu hedef alıyor. Türk ordusu savaşıyor, savaşan orduya çamur atılıyor. ” dedi.

Başıbozuk dediklerinin peşinde az koşmamıştı (Anımsayamazsa S. Bolluk’a sorabilir).

Çamur savaşı uzmanları iş başında…

KİM?

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, Montrö Boğazlar Sözleşmesi‘nin alternatifi (AS: seçeneği) bulunmadığını ve Türkiye’nin bu Sözleşmeye uyum konusunda sorumlu bir yaklaşım sergileyeceğini umduklarını söyledi.

Rusya’yı amiraller mi konuşturdu?

Amirallere kan kin-kan kusan demokrasi kahramanları haydi gösterin tepkinizi…

DESTEK

Amirallerin açıklamasına bir destek de Putin’den geldi.

RTE ile görüşmesinde Putin, bölgesel istikrar ve güvenliğin sağlanması için 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin hükümleri uyarınca belirlenen Boğazlar rejiminin korunmasının önemini vurguladı.

Putin darbeyi destekliyor!…

İTFAİYE

Cumhurbaşkanlığı’ndan Rize’nin Çayeli Belediyesi’ne itfaiye hizmetleri için 750 bin lira hibe edildi. MHP’li Belediye Başkanı İsmail Hakkı Çiftçi bu parayla kendisine lüks makam aracı aldı ve üzerine “İtfaiye öncü aracı” yazdırdı.

Alavere, dalavere;  itfaiyeden perde…

REFORM

Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD), MSB’nın “Amirallerin bildirisini kınadılar” açıklamasının yalan olduğunu açıkladı. Dernek incelenmeye alındı.

CHP’li belediyeler “128 milyar dolar nerede?” afişleri astı.

Belediyelere “cumhurbaşkanına hakaretten” soruşturma başlatıldı.

  1. Savcılar kayıp milyarlarla cumhurbaşkanını neden ilişkilendirdi? Sevdiklerinden ve korumak istediklerinden mi, tersi mi?
  2. AKP/RTE “yargı reformu” hazırlıyordu. Reform açıklanmadan uygulamaya mı geçildi?…

BOZUK

Kemalizm karşıtlığıyla bilinen Yeni Şafak gazetesi yazarı Yusuf Kaplan “Düşünsenize, laiklik, ‘değiştirilmesi bile teklif edilemez‘ bir madde olarak yer alıyor bu ülkenin anayasasında. Laiklik bizi bozar.”

Yeteri kadar bozulmadığını sanıyor…

SÖKÜN!.

Yeni Şafak amirallerin rütbelerinin idari kararla sökülmesi konusunda inceleme yapıldığını yazdı. Mevcut uygulamada emekli askerlerin rütbeleri kesinleşmiş yargı kararı uyarınca sökülebiliyor.

Şahsım hükümetinin her türlü yetkisi olmalıdır. Vardır da.  Yargı gereksizdir…

AKİL

Hakan Ural, bir TV kanalında Kanal İstanbul’u destekleyen konuşmalar yaptı.

“Açılım” sürecinde de bazı sanatçılar “akil” olarak kullanılmıştı.

Modadır…

İHBAR

Çin’de, iktidardaki Çin Komünist Partisi’ni ve yöneticilerini eleştirenlerin bildirilmesi için özel ihbar hattı kurulmuş.

Bizimkiler neden yapmadı?

  1. Gerek yok, ihbarcılara her yol açık.
  2. O kadar çok eleştiri var ki hat yetişmez.
  3. Eleştirinin ne demek olduğu bilinmiyor…

YARGIÇLARIMIZ

Açıklama nedeniyle gözaltına alınan amirallerimizin hepsi serbest bırakıldı.

RTE/İktidar baskısına, Yargıtay’ın taraf olduğunu açıklamasına karşın, ANKARA’DA YARGIÇLAR VAR (Suç belirlenmeden gözaltına alan ve süreyi uzatanlar hariçtir)