Laiklik kavgası sınıf mücadelesidir!

authorMERDAN YANARDAĞ

İslamcıların ve bazı liberallerin ileri sürdüğü gibi laiklik bir orta sınıf fantezisi ve yaşam tarzı değildir. Tersine işçi sınıfı için yaşamsal öneme sahiptir. Siyasallaşan dinin eleştirisi yapılmadan sınıf mücadelesi yürütülemez.

İktidar açıkça yürürlükteki anayasayı – sahte/mühürsüz oyların geçerli sayıldığı bir referandumla, 16 Nisan 2017’de kendi yaptıkları anayasayı- bile çiğniyor.

Çünkü mevcut anayasaya göre bile adli yıl açılışları, hukuk düzenlemeleri, yasalar, yargılamalar dini kurallara göre yapılmaz. Kurumlar, dini kurallara göre yönetilmez. Ancak, ortada fiili bir durum ve fiili rejim var. Eski rejimi nasıl sinsi şekilde, cinlik yaparak, hile ve takiyye yoluyla yıktılarsa, aynı yöntemle yeni bir rejim kurmaya çalışıyorlar.

Anayasasız, liderin ve kendisine mutlak bir itaatle bağlı olan ekibinin siyasal ve felsefi tercihlerine göre yönetilen dinci-faşizan bir rejim var artık. Diğer bir ifade ile ‘neo-patrimonyal sultanizm’ diye tanımlayabileceğimiz, Ortaçağ değerler dünyasına da yaslanan dinci totaliter bir düzen bu.

Yeni adili yılın açılışının yanı sıra Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi subay ve astsubay mezuniyet töreninin de dualarla yapılması, artık yeni bir rejimin yürürlükte olduğunun göstergesidir. İletişim Başkanı Fahrettun Altun’un Mustafa Kemal’in, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunda/açılışında dua ederken çekilen fotoğraflıyla, Erdoğan’ın Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş ile adli yıl açılışında dua ederken çekilen fotoğraflarını yan yana koyarak, İngilizce, “Nasıl başladıysak, öyle devam ediyoruz” mesajını sosyal medyada paylaşması ve sabitlemesi, simgesel olarak yeni bir döneme girildiğinin de ilanıdır.

Ancak devletin dinselleştirilmesine dayanak yapılmak istenen 23 Nisan 1920’de Meclis’in kuruluş/açılış töreninin dualarla yapılmasına ilişkin fotoğrafın tarihsel bağlamı çok başkadır. O Meclis’i kuranlar Sultana, Hilafete ve emperyalizme karşı savaştılar. O Meclis, 1922’de saltanatı, 1924’te hilafeti, 1928’de de anayasadan “devletin dini İslam’dır” ifadesini kaldırdı. Daha önemlisi, 1923’te Cumhuriyet’i ilan ederek, yönetme iradesini, kendisini Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi sayanlardan alarak millete verdi.

Diğer taraftan, ilk fotoğrafta duayı okuyan Ankara Müftüsü Börekçizade Rıfat Efendi, Halife Sultan Vahdettin ve Şeyh-ül İslam Sabri Efendi’nin İngiliz uçakları tarafından Kuva-ı Milliye siperlerine atılan fetva ve fermanlarına karşı fetva veren, işbirlikçilere karşı sıkı bir ideolojik mücadele yürüten, kurtuluş ve kuruluş mücadelesine katılan bir yurtseverdir. Diyanet İşleri Başkanlığının ilk ve kurucu başkanıdır. Dolayısıyla adli yıl açılışında dua eden ve Ayasofya’da ulusal kurtuluş mücadelesini verenlerin liderine lanet okuyan Ali Erbaş ile hiçbir ortak yanı yoktur.

İDEOLOJİK-KÜLTÜREL MÜCADELE

Türkiye’de son 70 yıldır izlenen sistematik dinselleştirme; Cumhuriyet’in modern, aydınlanmacı ve ilerici kazanımlarının adım adım tasfiye edilmesiyle sonuçlandı. AKP iktidarı bu sürecin hem hızlandırıcısı hem de sonucudur.

Bu süreç içinde, özellikle 12 Eylül 1980 Darbesi ve 1990 sonrasında yaşanan küresel gericileşme dalgasıyla (liberal demokratlık, piyasacılık, post-moderncilik) insanların sosyo-ekonomik konumları ile siyasal tercihleri arasındaki pozitif ilişki koparıldı. İnsanlar, sınıfsal konumlarından hareketle, akıl ve bilinçleriyle değil, inançlarıyla davranmaya başladı. Tercihi belirleyen temel etken din, geleneksel kültür ve etnik duyarlılıklar oldu.

Örneğin; AKP neredeyse bütün seçim kampanyalarını ekonomik-sınıfsal talepler etrafında değil, daha çok kültürel değerler ve ideolojik zeminin üzerinden yürüttü. Bu olgu gözden hep kaçtı. Özellikle solcuların gözünden… İslamcılar saldırılarını laiklik, Cumhuriyet ve Aydınlanmanın kazanımlarına yöneltti. Cumhuriyet’e karşı Osmanlılığı savundu. Böyle olması da sürecin doğasına son derece uygundu. Çünkü ortada esas olarak bir rejim tartışması ve çatışması vardı. Bu nedenle AKP, kampanyalarını din, milletin değerleri gibi ideolojik-kültürel temalar etrafında yürüttü.

Durum böyle olunca, ne Cumhuriyetin kazanımları ne de laiklik etkin bir şekilde savunuldu. Toplumun AKP’ye karşı olan %50’yi aşkın kesiminin, ilerici değerler etrafında birleştirilmesi için ciddi bir girişim de geliştirilemedi.

GÜNCEL SINIFSAL ÇATIŞMA EKSENİ

Türkiye tarihsel bir kavşakta duruyor. Ülke, ya insanlığın ilerici birikimini koruyup içererek bu tarihsel krizi aşıp geleceğini yeniden kuracak ya da bir önceki çağın değerler dünyasına iade edilecek. İkilem budur!

Bu çatışma ekseni kavranmadan, toplumsal güçler buna göre konumlanmadan Türkiye’de gerçek anlamda siyaset yapmak artık mümkün değildir. Solun geniş toplum kesimleriyle buluşmasının, kitleselleşmesinin ve gerçek anlamda bir güç olmasının yolu da bu gerçeği kavramaktan geçiyor. Bu çatışma ekseninin anahtar kavramı laikliktir.

Laiklik için amasız, fakatsız ve önüne-arkasına sıfatlar eklemeden, yani sulandırılmamış bir mücadeleyi esas almadan bu topraklarda artık ne solculuk ne de devrimcilik yapılabilir. Çünkü bugün, sınıf mücadelenin eksenini de laiklik karşısında alınacak tutum belirliyor. Çünkü laiklik, bir orta sınıf fantezisi ya da bir Kemalist saplantı değil, sınıf mücadelesinin de demokratikleşmenin de eşitlik kavgasının da üzerinde yükseleceği asıl zemini oluşturan, “olmazsa olmaz” kertesinde bir ön koşuldur.

Laiklik, çağımızda sermaye sınıfının terk ettiği bir ilke, kurum ve değerdir. Burjuvazinin, iktidarını sürdürmek için bir önceki çağın değerler dünyasına şu veya bu düzeyde iltica ederek sokakta bıraktığı bir ilkedir.

BÜTÜN ELEŞTİRİLERİN BAŞLANGICI

Bilinir, bir tarih ve siyaset dersidir; kendi devrimini yarım bırakanlar, kendi mezar kazıcılarını hazırlar. Cumhuriyet devrimini gerçekleştirenler bunu yaptı. Cumhuriyet’in kurucu ve taşıyıcı unsurlarının bir bölümü, yıktıkları Ortaçağ düzeninin değerleri ve güçleriyle uzlaştı. Sırf sol korkusu nedeniyle -özellikle NATO’ya girişle birlikte- kendi devrimlerine ihanet ederek, adeta kendi kendilerini zehirlediler.

Cumhuriyet’in solunu tasfiye edenler, ülkenin bütün dengelerini yitirmesine yol açtı. Dengesini koruyamayan ve ileriye gidemeyen Cumhuriyet sağa yatarak geriye savruldu ve yıkıldı. Yaşadıklarımızın dramatik özeti bundan ibarettir.

Dinin eleştirisini tamamlayamayan toplumlar, sistemik düzlemde güncel ve tarihsel hiçbir eleştiriye de gerçek anlamda başlayamıyor.

Karl Marx, daha 1845 yılında, “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi” adlı kitabında*, “Almanya’da dinin eleştirisi tamamlanmıştır” diyor. Diğer bir anlatımla dinin, toplumsal / kamusal alandan çekildiği, siyasal yaşamın dışına çıkarılarak özel alana iade edildiğini, kamusal yaşamın dinden arındığını belirtir. Marx daha sonra, “Dinin eleştirisinin tamamlanması, bütün eleştirilerin başlangıcıdır” diye, çok önemli, bizim bugün yaşadığımız neredeyse bütün sorunların temelini de açıklayan dahice bir tespit yapar.

Evet, dinin eleştirisinin tamamlanması çağımızda bütün eleştirilerin başlangıcıdır. Marx, kapitalizme yönelik bütün itirazlarını ve eleştirilerini bu saptama üzerine kurar. Belirttiğim gibi, Marksist laiklik anlayışının da temelini oluşturan bu saptama yaşamsal öneme sahiptir. Dahası, bugünün dünyası ve Türkiye’si için de çok önemli, kritik ve yoğunlaştırılmış bir devrimci çözümlemedir. Çünkü Marx, dinin eleştirisini tamamlamadan kapitalizmin eleştirisini başlayamazsınız demektedir. (K. Marx, Hegelin Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Çev.: Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara 2009, syf.191 vd.)

Bu nedenle Türkiye’de işçi sınıfının önemli bir bölümü, yoksulların çoğunluğu işte yıllardır cellatlarına, kendilerini iliklerine kadar sömüren efendilerine oy veriyor. AKP yoksulların sosyo-ekonomik konumuyla seçmen davranışı arasındaki pozitif ilişkiyi kopardı. Anlı secdeye değiyor diye bu partiye oy veren milyonlarca yoksul var. Çünkü Türkiye’de dinin eleştirisi tamamlanamadı. Aydınlanma atılımı yarım kaldı. Burjuvazi kendi devrimine ihanet ederek, Cumhuriyet’i cami avlusunda terk etti.

O nedenle İslamcıların ve bazı alık liberallerin ileri sürdüğü gibi, laiklik bir orta sınıf fantezisi, seçkinlere ait bir kavram ve yaşam tarzı değil, halk için, emekçiler için, işçi sınıfı için yaşamsal öneme sahip bir ilke ve kamusal düzendir.

Dolayısıyla bugün laiklik eksenli bir ideolojik ve kültürel mücadeleyi yükseltmeden, laikliği yeniden kazanmadan ya da Marx’ın ifadesiyle dinin eleştirisini tamamlamadan gerçek anlamda bir sınıf mücadelesi yürütmek de imkansızdır.

Taliban şaşkınlığı!

authorMERDAN YANARDAĞ

Afganistan’ı Taliban’a hangi güç ve oryantalist bakış teslim ettiyse, Türkiye’yi de AKP’ye aynı güç ve zihniyet teslim etti. O güç başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerdir.

Taliban şaşkınlığı!

Afganistan ve Taliban konusunda sosyal medyada, bazı televizyon ve gazetelerde yapılan yorumlar ya bir cehalet ya da bilinçli bir çarpıtma içeriyor. Örneğin, ABD’nin Afganistan siyaseti ve küresel hegemonya hesapları ile Sovyetler Birliği’nin Afganistan demokratik yönetimine askeri yardımı bir ve aynı şey gibi anlatılıyor.

Afganistan, bir imparatorluk bakiyesi olan Türkiye’den görece daha geri olsa da neredeyse eş zamanlı bir aydınlanma ve modernleşme girişimini başlatmış bir ülkeydi. Reformcu Emanullah Han liderliğinde 1919 yılında Hindistan ve Pakistan’dan önce İngiliz sömürgeciliğinden koparak bağımsızlığını kazanan Afganistan, Kemalist devrimin yolundan giderek bir modernleşme denemesine girişecekti.

Revalpindi Antlaşması ile 8 Ağustos 1919’da bağımsızlığını kazanan Afganistan, 1921’de Sovyetler Birliği ve Türkiye ile dostluk, 1922’de İran’la saldırmazlık antlaşması yapacaktı. Daha önemlisi, 1921 Türkiye Anayasası’nı örnek alarak hazırlanan Afgan Anayasası, 1923’te yürürlüğe girecekti. Ancak 1928’de başlayan ve Hindistan’daki İngiliz sömürge yönetiminin de desteklediği gerici aşiret ayaklanmaları ile bu süreç kesintiye uğrayacaktı.
***
Modernleşme ve aydınlanma süreci kesintiye uğrasa da bütünüyle tasfiye edilemeyecek, çağı yakalama girişimi yavaş da olsa devam edecekti. Muhammed Davud Han 1973’te Muhammed Zahir Şah’ı devirerek monarşiye son verecek ve cumhuriyet ilan edecekti. Cumhuriyetin ilanı, solun da önünü açacak, birçok sosyalist aydın yönetimde görev alacaktı. Ancak, Davud Han, aşiretlerden gelen baskı nedeniyle 1975 yılında solcuları yönetimden uzaklaştırmak için sert önlemler almaya yönelecekti. Babrak Karmal ve Nur Muhammed Tereki gibi ileri gelen Afganistan Halk Partisi yöneticisi tutuklanarak hapse atılacaktı. Davud Han’ın bu politikası tepkilere neden olacak, aydınların ve ordunun desteğini kaybedecekti.

Marksist eğilimli Nur Muhammed Tereki liderliğindeki Afganistan Halk Partisi’nin öncülük ettiği devrimle 1978’de demokratik, laik ve halkçı bir rejim kurulacaktı. Hapisten çıkan Afaganistan Halk Partisi Genel Sekreteri Nur Muhammed Tereki, devlet başkanı olacaktı. Afganistan Halk Partisi, içinde marksistler de bulunmakla birlikte, esas itibarıyla ilerici, demokratik ve halkçı bir programa sahipti. Ülkenin adı Afganistan Demokratik Cumhuriyeti olarak değiştirildi. Laiklik ilan edilecek, anayasada ve yasalarda kadın-erkek eşitliğini sağlayan düzenlemeler yapılacak, radikal bir toprak reformu programı uygulanmaya başlanacaktı.
***
Afganistan’dan sonra 1979’da İran’da Şah rejiminin yıkılması, ABD ve Batı’yı endişelendirdi. Batı uygarlığı ya da kapitalist ülkelerde, sosyalist dünyaya karşı yürütülen mücadeleyi kaybetmeye başladıkları yolunda büyük bir endişe oluştu. Daha sonra ABD’yi yöneten egemen akım haline gelecek neo-con hareketin ideologları, bunu açıkça yazmaya, lokal nükleer savaşları da göze alan bir karşı saldırı siyasetini savunmaya başlayacaklardı.

Sovyetler Birliği’ni kuşatmak, ilerici dünyanın kazandığı mevzileri geri almak ve kapsamlı bir küresel karşı saldırı başlatmak için geliştirilen siyaset yürürlüğe kondu. İlk etapta, Latin Amerika’da Nikaragua, Honduras ve El Salvador’a karşı, Doğu’da ise Pakistan, İran ve Türkiye’ye yönelik karşı devrimci bir operasyon başlatıldı. Önce 1980 başında Pakistan’da Amerikancı bir darbe yapıldı. Afganistan Halk Partisi ile neredeyse aynı programa sahip olan, -yine Türkiye’nin 1923 laik devrimini izleyen- Pakistan Halk Partisi iktidarı yıkıldı. Parti lideri ve Başbakan Zülfükar Ali Butto idam edildi. Darbeci General Ziya-ül Hak Pakistan’da şeriat ilan etti.

Solun ve sınıf mücadelesinin yükseldiği, sadece yerel iktidarı değil, emperyalizmi de tehdit ettiği -biz pek farkında değildik- Türkiye’de de aynı yıl, 12 Eylül 1980’de General Kenan Evren liderliğinde askeri-faşist bir darbe yapıldı. Cunta da NATO’nun “Yeşil Kuşak” doktrini gereğince Türkiye’de siyasal İslamcı hareketlerin önünü açtı. AKP gerçekte bu sürecin bir ürünü ve sonucudur. Türkiye’deki darbe de küresel karşı saldırının bir parçasıydı. ABD Başkanı J. Carter bir röportajında, “Afganistan ve İran’dan sonra Türkiye’nin kaybedilmesini göze alamazdık” diyecekti.
***
Pakistan cuntası, CIA desteğiyle Afganistan sınırında medreseler kurarak, bu ülkede başlayan gerici aşiret isyanına destek vermeye başladı. Medreselerde yetişen talebeler, silahlandırılarak Afganistan’a saldırtıldı. Taliban (Talaban) medrese öğrencisi (talebe) demekti. Sovyetler Birliği ise, kapitalist-empearyalist blokun saldırısını doğru okuyamadı. Siyasal hedefi belirsiz, soyut ve anlamsız barış kampanyaları yürüttü. Batılı ülkelerdeki komünist ve sosyalist partiler, Regan yönetiminin “Yıldızlar Savaşı” siyasetine karşı, sadece “barış” dedi, başka da bir şey yapmadı.

ABD, Pakistan’daki islamo-faşist cunta aracılığıyla Afganistan toprak ağaları ve ruhban sınıfıyla işbirliği yaparak demokratik rejime saldırdı. CIA bu saldırıları doğrudan organize etti. Sovyetler Birliği, ABD ve Pakistan’ın saldırısına uğrayan Afganistan demokratik hükümetinin çağrısı ile bu ülkeye askeri destek verdi.
Sovyet askerleri, rejimi korumaya çalışan Afgan ordusu ve halk güçleriyle birlikte sadece gerici güçlerle değil, ABD ve Pakistan’a karşı da savaştı.

Ancak, Sovyetler Birliği’nde 1985’te iktidara gelen Gorbaçov, 1988’den itibaren Afganistan’dan Sovyet askerlerini geri çekti. Askerler, halkın katıldığı törenlerle ülkeyi terk etti. Yani ortada ne bir işgal ve ne de bir işgalci güç vardı. Demokratik Afganistan cumhuriyeti kendi gücüyle 1992’ye kadar direndi. Sovyet desteğini kaybeden ülke, sonunda ABD, Pakistan ve gerici aşiretler koalisyonuna yenildi. ABD ve Pakistan destekli İslamcı güçler demokratik rejimi yıkarak 1993 yılında şeriat ilan etti.

  • Özetle bugünün Afganistan, ABD ve Batı’nın ürünüdür. Sovyet desteği ile emperyalizmin arasındaki fark budur.

***
Batı’nın “ulus inşa” etmeye çalıştığı Afganistan’da 300 bin kişiden oluşan ve her türlü gelişkin silahla donatılan ordunun, 70 bin kişilik derme çatma Taliban güçlerine teslim olmasının arkasında da yine Batılı, oryantalist beyaz adam kafası vardır. Taliban, Kabil dahil bütün büyük kentlere neredeyse tek kurşun atmadan elini kolunu sallayarak girdi. Devlet hızla çözüldü. Ordu adeta buharlaştı. Yaşanan büyük şaşkınlığın altında da bu olgu yatıyor.

Neden böyle olduğu bir türlü anlaşılamıyor. Yıllardır eğitilen, ellerinde gelişkin silahlar bulunan, bir ordu ve devlet nasıl oldu da direnemedi? Direnemezlerdi! Çünkü kurulan ordu, iç dinamiklerden beslenen ulusal bir güç değil, emperyalizmin bir oluşumuydu. İşbirlikçilerin savunacakları bir vatanı olmaz. Nitekim olmadı da. ABD ve Batı, Taliban ile anlaşıp çekilmeye karar verince, devlet de ordu da çözüldü. Olay bundan ibarettir.

Son olarak belirtelim                      :

  • Afganistan’ı Taliban’a hangi güç ve oryantalist bakış (siyaset planlaması) teslim ettiyse, Türkiye’yi de AKP’ye aynı güç ve zihniyet teslim etti.
  • O güç başta ABD olmak üzere, emperyalizmdir. O zihniyet ise Batı’lı sömürgeci beyaz adam kafasıdır.

TELE1’e Verilen RTÜK Para Cezası İçin İMECE’ye Çağrı

Dostlar,

Bu yazı, kamuoyunu bilgilendirme
ve ivedi bir İMECE çağrısıdır;

RTÜK’ün TELE1’e verdiği para cezası nedeniyle..

23 Temmuz 2021 gecesi TELE1‘de Sn. Merdan Yanardağ‘ın konuğu olarak 5. Boyut Programına katıldık.
Yaklaşık 12 dk. içinde sorulan sorulara karşılık olarak AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sağlık durumunu irdeledik. Bilindiği gibi Erdoğan, AKP Genel Başkanı sıfatıyla partisine Kurban Bayramı iletisini sunarken, oturduğu yerde konuşması kesilmiş, uyuklamış hatta hafif bir horlama sesi de eklenmişti birkaç saniye. Bu görüntü AA tarafından canlı yayın olarak tüm ülkeye servis edildi.
Durum ciddi idi ve bir hekim olarak sorunu Türkiye gündemine taşımak istedik.
Konuşmamız sırasında da son derece özenli olduk ve sözcüklerimizi dikkatle seçtik. Örneğin;
– Sözlerimizin daha başında profesyonel tıbbi etik – meslek etiği bağlamında davranacağımızı vurguladık.
– Uzaktan tıbbi tanı koymadık; bunun gerekçesini de belirttik.
– Konuşurken uyuklamanın en hafif tıbbi tablo ile “sürmenaj” (ağır yorgunluk) olabileceğini, başkaca patolojilerin belirtisi olması bir yana, aşırı yorgunlukla da olsa bu durumun Erdoğan özelinde kabul edilemeyeceğini söyledik. 90 milyonluk dev bir ülkeyi TEK ADAM yetkisi ile yöneten, başkaca denge – denet olanaklarının olmadığı ucube bir rejimde ne yazık ki böylesi bir tablonun kaçınılmaz olduğunu ama çaresine bakılması gerektiğini belirttik..
– Söylediklerimizi Erdoğan’ın bezer davranışları dünya örnekleri ile destekledik.
– Hiçbir kişilik hakkını zedelemedik.
– Erdoğan’ın sağlığının ülkemizi yönetemeye elverip vermediğinin mutlaka bir sağlık kurulu kararına dayandırılması gerektiğini vurguladık. Kamuoyuna bu bağlamda bir rapor sunmasının Erdoğan için pek çok bakımdan bir yükümlülük, bizler için ise bunu istemenin hak olduğunu açıkladık..
***
Web sitemizde söylediklerimizi özetledik, konuşmamızın youtube kaydının erişkesini (linkini) de ekledik :
TELE1 TV Programımız : Erdoğan’ın Sağlık Durumu – Prof. Dr. Ahmet SALTIK

***
28 Temmuz 2021 günü TELE1’de, “4 Soru 4 Yanıt” programında Sn. Yanardağ’dan, RTÜK’ün bu konuşma nedeniyle para cezası uyguladığını öğrendik. Merdan bey, cezanın peşin ödendiğini, itirazın ardından yapılarak yargıya gidildiğini, uzayan – bıktırıcı yargısal süreçler yaşandığını belirtti bize. Bu kısa ve çarpıcı değerlendirme izlenmeli :

https://tele1.com.tr/merdan-yanardag-rtukun-tele1e-kestigi-uyuma-cezasini-degerlendirdi-440420/

İktidar, bilinçli bir baskı – sindirme politikası uyguluyor. Muhalefetin sesini tümüyle kesebilse, bu memleketi ne güzel idare edecek!

Yapılacak iş belli ve gerçekte basit :

  • Tüm uygar ülkelerde olduğu gibi, şaibeleri kesmek için Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı yapmaya sağlığını elverdiğini kanıtlayacak..
  • Bunu bir tıbbi kurul raporu ile kamuoyuna sunacak; hem de oyalanmadan.
  • Türk Tabipleri Birliği ve Tıpta Uzmanlık Derneklerinden birer uzman hekim bu süreçlerde gözlemci olarak bulunacak..

Tersine her davranış, 2006’dan bu yana 15 yıldır biriken ve artık saklanamayan sağlık sorunları bakımından kamuoyunda ciddi tedirginlik doğuracak. Bu bir ulusal güvenlik sorunudur ve şu ya da bu yöntemle örtülemez, savuşturulamaz, unutturulamaz : Sağlık Kurulu Raporu zorunlu!
***
TELE1’e kesilen ve itiraz edilmeden önce peşin ödenmesi gereken para cezası için bir İMECE daha gerçekleştirmek gerekiyor. Bu amaçla bir tweet iletisi paylaştık. 18 bini aşkın izleyicimiz bu iletiyi gördü.. Ancak akçalı katkı, ceza tutarına (26 bin TL) hala erişemedi…

Tüm yurtseverleri, TELE1’e kesilen hukuksuz para cezasını karşılamak üzere İMECE’ye çağırıyoruz.

Gerekli bilgiler üstteki tweet iletisinde.

Sevgi ve saygı ile. 29 Temmuz 2021, Ankara (güncelleme: 02.08.2021, 17:19)

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

 

 

İktidar her an çözülebilir!

authorMERDAN YANARDAĞ

Saray’da panik havası hâkim. Erdoğan-AKP iktidarı şaşırtıcı bir hızla çözülerek hiç beklenmedik bir anda çökebilir. Çünkü böyle bir iktidarı sürdürebilmenin artık hiçbir tarihsel, maddi ve kültürel dayanağı bulunmuyor.

İktidar her an çözülebilir!

Ülke hızla daha öncekilerden farklı bir kaotik ortama sürükleniyor. Belirsizlik, endişe ve gelecek kaygısı giderek toplumun her kesimini kuşatıyor. Toplumsal anksiyete dönemin karakteristik özelliği haline geliyor. Tedirginlik, her şeye kuşkuyla bakma hali, her an, her şeyin olabileceğine ilişkin inancın yayılmasına yol açıyor.

Akdeniz ve Ege kıyılarını boydan boya saran orman yangınlarının “sabotaj” olduğu konusunda neredeyse genel bir kabul oluşmuş durumda. Dahası, bu yangınları Kürtlerin çıkardığına ilişkin inanç, toplumun kılcal damarlarında, ülkenin karanlık alanlarında tahminimizin ötesinde bir hızla yayılıyor.
Türkiye’de siyasal mimari öylesine kırılgan hale geldi, toplumsal doku öylesine bozuldu ki gerçekten her an her şeyin olabileceği bir iklim oluştu. Öyle ki uzaylılar gelse ve “işleri biz toparlayacağız” dese, kimse şaşırmayacak. Türkiye’nin bütün Akdeniz ve Ege şeridini içine alan orman yangınlarının iktidarı böyle derinden sarsmasının nedeni budur.

Ülke bıçak sırtında bir yolculuk yapıyor. AKP iktidarı aniden çökebilir. İslamcı hareketin örgütsel dokusu hızla çözülebilir. AKP, İslamcı hareketin geleneksel tabanına doğru daralarak, yeniden marjinal bir siyasi hareket haline gelebilir.

Yukarıda çizilen tabloya karşın iktidarı elinde tutmayı sürdüren AKP, gerçekte yolun sonuna gelmiş olduğunu görüyor. Ancak, iktidarı bırakmaya hiç niyeti olmadığını her eylemi ile ortaya koyuyor. Siyasal ömrünü uzatmaya, şerri bir rejimin kuruluşunu tamamlayarak “bin yıl” iktidarda kalmaya çalışıyor.

Toplumsal anksiyetenin giderek siyasal bir panik atak halini almaya başlamasının maddi nedenleri bulunuyor. Çünkü siyasal İslamcı hareketin bir iç savaşı bile göze aldığı, dahası bu yönde hazırlıklar yaptığı görülüyor. Afganistan ve Suriye’den sığınmacıların içinde eriyen cihatçıların böyle bir hazırlığın parçası olduğu bilgisinin neredeyse kesinleştiği anlaşılıyor.

SİYASAL İSLAM’IN İFLASI

Siyasal İslam, bütün hizipleri ve eğilimleriyle hem dünyada hem de bölgede yüz kızartıcı bir iflas yaşıyor. Bütün tezleri çöken, temel iddiaları yaşam tarafından yanlışlanan İslamcıların, Türkiye’de başarılı olmaları için bir neden bulunmuyor. Türkiye’de halen iktidarda olmalarının nedenini ise muhalefette, hatta solda aramak gerekiyor. Çünkü iktidarı almaya hazır ve istekli bir hareket olmadığı sürece kendiliğinden bir siyasal değişikliğin mümkün olmadığını bilmek gerekiyor.

Erdoğan-AKP iktidarının yarattığı en büyük hayal kırıklığı, hem İslamcı hem de demokrat olunabileceği varsayımını dramatik bir şekilde yanlışlamış olmasında yatıyor.

  • İslamcılar, belki de sonsuza kadar bir daha iktidar olamayacakları bir tarihsel döneme giriyor.

Dolayısıyla, AKP ve siyasal İslamcı hareket, iktidar oldukları gibi muhalefet de olabilecekleri “demokratik” bir sistem üzerinde uzlaşmak ve böylece kendi geleceklerini de garanti altına almak yerine, “kutlu dava” için, yani sonsuza kadar iktidarda kalma hesabıyla totaliter bir rejim kurdu. Bütün dünyaya yalan söyledikleri ortaya çıktı. Bu nedenle Saray’da bir panik olduğunu, Erdoğan’ın çevresinin hızla boşaldığını, nitelikli kadroların kendilerinden uzaklaştığı bir süreç başladı.

TARİHSEL TEZLERİ ÇÖKTÜ

Türkiye gericiliği, Cumhuriyetin (esas olarak laik niteliğinin) tasfiye edilmesi ve ılımlı da olsa İslami bir rejimin kurulması isteminin ideolojik ve tarihsel gerekçesi, Müslüman toplumlardaki Batı tipi modernleşme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandığı varsayımına dayandırıyor.

Muhafazakâr-dinci tarih anlayışının temelini oluşturan bu hipotez, bir dönem ABD ve Batı’da da büyük ölçüde benimsenmiş görünüyordu. Dolayısıyla bu yaklaşımın oryantalist bir tarih tezi olduğunu ve sömürgeciler tarafından geliştirildiğini saptamak gerekiyor. Dolayısıyla bu hipotezi tartışmak, aslında emperyalizmle mücadele etmek ve Batılı beyaz adamın ideolojisiyle tartışmak anlamına geliyor.

Çünkü sözüm ona İslam dünyasının tarihine, kültürüne ve toplumsal dokusuna özgü, ama gerçekte Batı ile uyumlu yeni bir kalkınma ve uygarlık modelinin oluşturulması tezi, gerçekte emperyalist bir tezdir. Batılı beyaz adamın tarih anlayışına dayanır. Avrupa ve ABD de akademik ve siyasi çevrelerde 17-18. yüzyıldan beri ileri sürülen bir yaklaşımdır. İlginç bir şekilde bu emperyalist tez ile İslamcıların cumhuriyet eleştirisi aynı gerekçeye dayanır.

Batılı stratejist ve siyaset yapıcıları, Doğu’da geçen yüzyılın başlarında gerçekleşen ulusal (burjuva) devrimleri ve sosyalizm deneyimleriyle gelişen aydınlanma ve modernleşme süreçlerinin yarattığı bağımsızlıkçı anlayışı, tasfiye etmek istiyor.

Sosyalist devrimlerin de sonuçları itibarıyla Marksist yoldan birer aydınlanma ve devrimi olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü uçsuz bucaksız Asya steplerinde yaşayan halkları, derin Çin coğrafyasının toplumlarını ortaçağdan, hatta yer yer takılıp kaldıkları komünal dönemden alıp 20. yüzyıla taşıyan tarihsel atılımı sosyalist devrimler gerçekleşmiştir.

Bu bağımsızlıkçı-ulusalcı duyarlılığı yüksek toplumlar ve devletlerin, şu ya da bu ölçüde emperyalizmin hareket alanını sınırladığı, en azından onu işbirliğine zorladığı, küresel sermayenin serbest dolaşımının önünde engeller çıkardığı gerçektir. Özetle; emperyalizmin hareket alanını daraltan bir işlev görmektedir.

ILIMLI-RADİKAL İSLAM AÇMAZI

Ilımlı İslamcılık kavramı ve bu kavrama uygun bir model ülke oluşturma stratejisi, yukarıda ifade edilen fikri arka planın ürünüydü. Model ülkenin Türkiye olabileceği düşünülmüştü. İşte AKP’yi kuran kadro bu arayışı gördü ve bu projenin, deyim uygunsa “ben hazırım” dedi ve üzerine atladı. Erbakan’ın “Milli Görüş” hareketini terk etmelerinin nedeni buydu.

İkiyüzlülüğe, yalana ve hileye dayalı (takiye) siyaset tarzının sağladığı manevra yeteneğiyle, önce emperyalistlerin hizmetini görüp, güçlenince de kendi programlarını uygulamayı düşünüyorlardı. Emperyalist odakların ise tek şartı vardı; ABD ve Batı ile ilişkileri bozmayacak nitelikte hükümetlerin işbaşına gelmesini sağlamak… Sorun da burada çıktı.

Batı, ılımlı ve radikal siyasal İslamcılık arasındaki diyalektiği anlayamamış, bu iki akımın bir biriyle etkileşimini görememiş ve her iki akımın aynı teolojik temelden beslendiği gerçeğini ıskalamıştır. Örneğin, IŞİD’in Irak ve Suriye’deki medreselerinde uygulanan müfredat (verilen eğitim, kaynaklar ve kullanılan kitaplar) ile Türkiye’de imam hatip okullarında verilen eğitimin ve referans alanlarının aynı olduğu görülememişti.

YENİ ORYANTALİZM

Yeni oryantalist ideologlara ve politikacılara göre, Müslüman toplumlar laik ülke olma hedefini bir yana bırakmalıdır. Bu hedef gerçekleşemeyecek bir rüyadır. Batıya özgüdür. Doğu’da ancak yumuşatılmış, radikalizm ve Batı düşmanlığından arındırılmış, en fazla sandığa dayalı bir İslami rejimi kurulabilir, daha fazlası değil.

Bu yaklaşıma göre, demokrasi ve laiklik Batı kültürünün ürünüydü. Bu tutum tam anlamıyla, dünyayı yağmalayan ve onu bir enkaz haline getiren, bütün zenginlikleri Kuzey Atlantik (Batı da diyebiliriz) havzasında toplayan beyaz adamın vahşi ideolojisiydi. BOP tam olarak bu anlama geliyordu. Kadere bakın ki kendilerini milli ve yerli sanan İslamcılar, bu projenin üstüne atladı. İşte şimdi Güney’in yoksulları, yıkılan ve enkaza çevrilen ülkelerinden kafileler halinde dünyanın Kuzeyine akıyor.

Yazının başına dönersek; Erdoğan-AKP iktidarı şaşırtıcı bir hızla çözülerek, hiç beklenmedik bir anda aniden çökebilir. Çünkü böyle bir iktidarı sürdürebilmenin artık hiçbir tarihsel, maddi ve kültürel dayanağı bulunmuyor. Bu nedenle her geçen gün daha fazla zor aygıtları devreye sokuluyor.

Mülteciler ve sol

authorMERDAN YANARDAĞ

AKP iktidarı Suriye ve Afganistan’dan askerlerini çekmeli, Türkiye işgalin bir parçası olmaktan çıkmalıdır. Ardından yapılması gereken savaş mağduru, yoksul ve çaresiz mültecilerin insanca yaşama koşullarına kavuşturulmasıdır.

ABD ve Batı, Afganistan’ı bir enkaza çevirdikten, dahası adeta taş devrine iade ettikten sonra o acılı topraklardan çekiliyorlar. Yerel halkı, kanlı bir boğazlaşmanın içine iterek hem de.. Ortada ne bir Afgan ulusu var, ne de modern anlamda bir devlet. Önümüzde bir aşiretler ve kabileler düzeni bulunuyor. İlkel ve vahşi ortam.

Bugün, dünyadan neredeyse 500 yıl geride olan bir ülke kaldı. AKP iktidarı da bu enkazdan sorumlu. ABD’nin işgalinden sonra, Pentagon öncülüğünde oluşturulan NATO Görev Gücü’nde Erdoğan yönetiminin kararıyla Türk askerleri de yer aldı. Yani AKP iktidarı işgalci güçlerin siyasal bileşenlerinden biri. Afgan toplumunun yıkımından 1. derecede olmasa bile sorumlu.

Tablo açık; Suriyeli mültecilerden sonra şimdi de akın akın Afganistanlılar Türkiye’ye geliyor. Ülkemizde mülteci nüfusu 6 milyon sınırını aşmış durumda. Buna karşı bir entegrasyon ve iskan programı yok. Mültecilerin barınması, beslenmesi, eğitimi, dil öğretilmesi ve belli bir program doğrultusunda bütün sosyal haklarıyla birlikte istihdam edilerek üretici olmalarının sağlanması için kayda değer hiçbir plan, proje ve program bulunmuyor. Adeta “saldım çayıra” durumu var.

  • AKP iktidarı mültecileri AB ve ABD ile ilişkilerinde kirli bir pazarlık için kullanıyor.

Batı ile ilişkilerinde elindeki yegane koz şu anda mülteciler. İktidar, yüz kızartıcı bir şekilde “sınırları açarım” tehdidiyle Batı’dan para sızdırmaya çalışıyor. Ortada tam bir ahlaksızlık, insanlığa karşı işlenen bir suç var.

Diğer taraftan, kendi kaderine terk edilen mülteciler, kaçınılmaz olarak bir yeraltı ekonomisi oluşturuyor, suç çeteleri üretiyor, kadınlar fuhuş mafyasının eline düşüyor, çocuklar istismar ediliyor. Ortada büyük bir insanlık dramı var.

HÜMANİST AKP İSLAMCILARI!

Bütün bunlar içimizi acıtan birer olgu. Ancak, ortada başka gerçekler de var;

  • AKP iktidarının kirli ve sinsi siyasal hesapları
  • Ülkenin demografik yapısı değiştirilmeye,
    – gericiliğin sosyal tabanı genişletilmeye ve
    – olası bir iç çatışmada kolayca harcanacak, -Osmanlı ordusunda “Azaplar” denilen türden- feda edilecek vurucu-cihatçı güçler için bir havuz oluşturulmaya çalışılıyor.
    Bu durum dikkatli bir bakışla kolayca görülebiliyor.

Sınırlar elek gibi, kontrolsüz şekilde kolayca geçiş yapılabiliyor… Uludere’de (Roboski’de) gökyüzünden çekilen görüntülerden hareketle “terörist” diye kendi vatandaşlarını vuran iktidar, gelenlerin kimliğine bile bakmıyor. İnsanlar adeta ellerini kollarını sallaya sallaya geçiyor sınırı. Gelenlerin niyeti, amacı belirsiz. Aralarında kadın, çocuk, yaşlı yok. Arkadan gelecekler deniyor, ama böyle bir işaret de yok. Genç ve sağlıklı erkekler geliyor.

Bu durum ister istemez bazı kuşkular yaratıyor.

Ayrıca, insan hak ve özgürlükleri konusunda gerici-faşizan bir tutuma sahip olan AKP ve siyasal İslamcıların birden bire mülteci haklarının savunucusu kesilmeleri hiç inandırıcı değildir. Bu ikiyüzlülük, söz konusu kuşkuları artırmak için yeterli bir neden olarak önümüzde duruyor.

  • İslamcıların özellikle Aleviler, Balkanlardan gelen ve görece aydınlanmış yapılarıyla Türkiye’nin ilerici nüfus potansiyelini oluşturan Rumelili Türkler ile diğer inanç grupları karşısındaki tutumu, gerici olmaktan da öte ırkçıdır. Ama onlar şimdi Afgan ve Suriyeli Vehabi-Selefi inanç tabanlı mülteciler konusunda çok insancıllar, öyle mi?

SOL MÜLTECİLERİ ELEŞTİREMEZ Mİ?

Ancak, sol adına, mülteciler sorununa ilişkin kimi kuşkuların üzerini örtmek ve eleştirilerin geri çekilmesini savunmak büyük ve vahim yanlıştır. Kimsenin bizi siyasi “salak” yerine koymasına izin verilmemelidir.

Birçok sınır komşusu bulunmasına karşın, İran üzerinden geçip Türkiye’ye gelen Afganistanlı genç, sağlıklı erkeklere, “zavallı savaş mağdurları” diye bakmak siyasi saflıktır. Bu göçün bir SADAT organizasyonu olduğuna ilişkin ciddi kuşkular vardır.

Yoksulluğun yayıldığı, gelir adaletsizliğinin derinleştiği ve kendi kendisini besleme yeteneğini bile neredeyse kaybetmenin eşiğine gelmiş bir toplumun, 6 milyonu aşkın bir mülteci kitlesini barındırması mümkün değildir. Bir entegrasyon ve iskan programı da olmadığı için topluluklar halinde yaşayan, gettolar oluşturan mülteciler, kendi yerel ve gerici kültürlerini ve ideolojilerini yeniden üretmektedir. Derin bir yabancılaşma ve düşmanlık psikolojisini mayalayan bu durum toplumsal barışı ve huzuru ciddi ölçekte tehdit etmektedir.

Durum böyle olunca, Türkiye’de toplumun bir kesimi mültecileri kendi yaşam tarzları, kültürleri ve laiklik bakımından bir tehdit olarak görmektedir. Daha büyük bir kesimi ise mültecileri kendi aşına ve işine ortak olmaya çalışan yabancılar olarak değerlendirmekte, tepki göstermektedir.

Bu nedenle, mülteciler konusu hassas bir tartışmadır. Öyle, peşin şekilde her eleştireni “ırkçılıkla” suçlamak, melo-dramatik (romantik değil) dayanışma nutukları atmak kolaycılıktır. İnsancıl olmalıyız, ama siyasal aptallar da değiliz.

TÜRKİYE ÇEKİLMELİ, BM DEVREYE GİRMELİDİR

Öncelikle belirtelim; AKP iktidarı, Suriye ve Afganistan’dan askerlerini çekmeli, Türkiye işgalin bir parçası olmaktan çıkmalıdır. Asıl tutum, bu talebi yükseltmek olmalıdır. Ardından yapılması gereken şey, savaş mağduru, yoksul ve çaresiz mültecilerin barınmasını, beslenmesi, eğitimini sağlayarak insanca yaşama koşullarına kavuşturulmasıdır. Bu insanların ırkçı saldırılardan korunması için mücadele edilmelidir.

Türkiye mülteciler için BM’ye başvurarak birlikte bir insani program oluşturmalıdır. Barınma, eğitim, sağlık ve iş koşullarının oluşturulması gereklidir. Mülteciler insanca bir çalışma ortamında üretim süreçlerine kazanılmalı ve tüketici olmaktan çıkmaları sağlanmalıdır. Suriye ve Afganistan’dan bütün yabancı güçlerin çekilmesi sağlanmalı, bu ülkelerde barış, istikrar için bir onarım programı uygulanmalıdır. Yük, uluslararası toplum tarafından paylaşılmalıdır.

  • Afganistan’da Taliban iktidarının engellenmesi için demokratik bir uluslararası dayanışma hareketi başlatılmalıdır.

Bu gelişmelere bağlı olarak, mültecilerin kendi ülkelerine gönüllü olarak dönmeleri teşvik edilmeli, en azından büyük bölümünün dönüşü sağlanmalıdır.

  • AKP iktidarının, mülteci nüfusu kendi gerici-faşizan politikalarının maddi gücü haline getirmesi konusunda uyanık olunmalıdır.

Böyle bir girişim karşısında toplum da bilgilendirilerek engellenmelidir. Bu nedenle, Afgan ve Suriyeli mültecilere ilişkin her eleştirel tutum takınana karşı “ırkçı” ya da en hafifinden “ulusalcı” gibi suçlamalardan vaz geçilmelidir. Bu arada belirtelim; solcular için pek “ırkçı” denemeyeceği ya da bu suçlama tutmayacağı için, genellikle “ulusalcı” yaftası kullanılıyor. Bu ucuz yaklaşıma da hiç gerek bulunmuyor.