Sağanak halde faşizm

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 15.6.2020

Sağanak halde faşizm

AKP hükümetinin faşizm uygulamaları, sağanak halde toplumun üzerine yağmaya, halkı bunaltmaya devam ediyor. OdaTV’nin erişime kapatılmasından ve OdaTV Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan’ın, OdaTV Haber Müdürü ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Barış Terkoğlu’nun, OdaTV muhabiri Hülya Kılınç’ın, Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel’in, Yeni Yaşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ferhat Çelik’in ve Yazıişleri Müdürü Aydın Keser’in tutuklanmalarından sonra, şimdi de OdaTV yazarı Müyesser Yıldız ve TELE 1 kanalı sunucusu İsmail Dükel gözaltına alındılar ve tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildiler.

Bu da yetmiyormuş gibi, CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun, HDP Hakkâri Milletvekili Leyla Güven’in ve HDP Diyarbakır Milletvekili Musa Farisoğulları’nın, tutuklanmak üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki dokunulmazlıkları kaldırıldı.

AKP, TBMM’nin “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesini yerle bir etmeye, “Egemenlik kayıtsız şartsız padişahındır” zihniyetini adım adım yürürlüğe koymaya, monarşik ve teokratik düzeni yeniden kurmaya, bir yandan halkın seçtiği siyasetçileri devre dışı bırakmaya, bir yandan da halkın haber ve bilgi alma hakkını gasp ederek anayasal düzeni ortadan kaldırmaya devam etmektedir.
***
OdaTV, bugüne kadar dinci Fethullah Gülen çetesine karşı en büyük mücadeleyi vermiş yayın organlarından birisidir. Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan ve Müyesser Yıldız, araştırmacı gazetecilik alanında en başarılı çalışmaları yapan kişiler arasında yer alırlar. Söz konusu üç gazeteci de, AKP’nin ve Fethullah Gülen örgütünün bir kumpası sonucunda hapiste yattılar. Ancak onlar, hapisten çıktıktan sonra da bu mücadelelerini sürdürdüler, AKP’nin güdümüne girmediler, gazetecilik ahlakını ve vatanseverlik duygularını, hapishanenin dışında kalabilmek için satmadılar. Onlara uygulanan baskılar aslında, AKP’nin Fethullah Gülen çetesine karşı gerçek, yeterli ve samimi bir mücadele vermediğinin kanıtıdır! AKP, dokuz yıl sonra OdaTV’ye bir darbe daha vurarak kendisini deşifre etmiştir, kendi bindiği dalı kesmiştir.
***
Faşizm, medya ve siyaset alanındaki uygulamalarını sürdürürken, din alanını da ihmal etmeyerek, fetihçi bir zihniyetle, İstanbul’daki Ayasofya Müzesi’nin camiye çevrilmesi girişimlerini de başlattı. Osmanlılar, o dönemde bir Bizans kenti olan İstanbul’u ele geçirdikten sonra, aslen bir kilise olan Ayasofya’yı camiye çevirmiş, Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise Ayasofya, Mustafa Kemal Atatürk tarafından, bir dünya kültür mirası olarak müzeye dönüştürülmüştür. Böylece Atatürk, hem Ayasofya’nın yeniden kilise olmasını isteyen Ortodoks dinci kesimleri, hem de Ayasofya’nın cami yapılmasını takıntı haline getiren neo-Osmanlıcı İslamcı kesimleri boşa çıkarmıştı.

Ne kadar çok cami açarsa o kadar iyi Müslüman olunacağını sanan AKP, mevcut camilerde bile doluluk oranları oldukça düşükken, ayrıca Ayasofya’nın tam karşısında koskoca Sultan Ahmet Camisi dururken, bu konuyu gündeme getirerek, hem ulusal hem de uluslararası boyutta bir provokasyon yapmıştır.

İçinde bulunduğumuz ekonomik kriz ortamında, Türkiye’nin en büyük turizm gelirlerinden birini sağlayan Ayasofya Müzesi’nin ortadan kaldırılmasının neden olacağı ekonomik kaybı ve yurtdışından gelecek tepkileri bile göze alan AKP, neo-Osmanlıcı köktendinci takıntılarını tatmin etmek için, Türkiye’yi felakete sürüklemeye devam etmektedir.

Birileri, müzeye dönüştürülmüş olan eski bir camiyi kiliseye çevirse, Müslümanlar nasıl haklı bir tepki verirlerse, Ortodoks Hıristiyanlar için de tarihsel manevi değeri yüksek olan Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, tepkiyle karşılanacaktır. Bu bağlamda, nüfusunun çoğunluğu Ortodoks Hıristiyan olan Rusya, Ukrayna, Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldovya, Belarus, Gürcistan gibi ülkelerle sorunların yaşanacağı, o ülke halklarında Türkiye’ye yönelik olumsuz duyguların oluşacağı bellidir.

  • AKP’nin amacı, Atatürk ne yaptıysa, onun tersini yapmaktır.

Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti, Atatürk’e ve onun “yurtta barış, dünyada barış” ilkesine sahip çıkmalıdır.

BARIŞ TERKOĞLU’ndan Tarihsel Savunma..

BARIŞ TERKOĞLU’ndan Tarihsel Savunma..

Harika bir savunma, mümkünse daha çok kişiye ulaştırın

Gazetemiz yazarı ve Odatv Haber Müdürü Barış Terkoğlu ile gazeteci Hülya Kılınç dün sabah gözaltına alınmalarının ardından, çıkarıldıkları Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğince gece saatlerinde tutuklandılar. Barış Terkoğlu kararın ardından,

  • Bugün bir çetenin bizi susturma kararı yüzümüze okundu ama susmayacağız. dedi.

Barış Terkoğlu, mahkemede yaptığı savunmada şunları söyledi:

“HAKKIMDA DAHA SORUŞTURMA BİLE YOKKEN İDDİANAMELERİ YIRTIP BU SALONLARDAN ÇIKTIM”

“Bahse konu haber içeriği ile ilgili üzerime atılı suçu kabul etmiyorum burada hukuki bir yargılama olduğunu varsayarak savcılık aşamasında bir savunma yaptım. Ben bu soruşturmada evimden alındığım andan çok daha öncesinde burada sanık olarak bulanacağımı biliyordum. Bunu avukatıma da önceden haber verdim. Üstelik burada şüpheli olmamın bu haber ile ilgisi olduğunu da düşünmüyorum, bu haber beni burada bu mahkemelerde sanık yapabilmek için üretilmiş bir bahanedir. Ben 9 yıl öncesinde bu zamanlarda bu mahkemelerde savunma yaptım ve tutuklandım, yıllar sonra o yargılama bizim karşımıza kumpas olarak çıktı, bugünse sadece adı değişmiş bir zihniyet eli ile bana ve bize tezgah kurulmuştur, bunu söylememdeki amacım 9 yıl öncesinde daha hakkımda soruşturma bile açılmamışken bugünkü iktidarın desteklediği Fethullahçı yapılanma beni günlerce hedef gösterdi. Hakkımda daha soruşturma bile yokken iddianameleri yırtıp bu salonlardan çıktım.

“GÜNLERDİR İKTİDAR İÇİNDEKİ BİZİM DEŞİFRE ETTİĞİMİZ ÇETELER BİZİ HEDEF GÖSTERDİ”

Bugün de daha dün bu haber girmeden çok daha önce günlerdir iktidar içindeki bizim deşifre ettiğimiz çeteler bizi hedef gösterdi, yargılanmamızı defalarca dile getirdiler, hakkımızda mahkeme kararları verdiler, yetmedi TV ekranından Almanya’daki Kızılordu örgütü gibi önce hapse atılıp sonra hapiste infaz edilmemiz gerektiğini söylediler, bütün bunlar olurken memleketin bir tane savcısı bir tane yargı mensubu çıkıp bir yurttaşını korumak için adım atmadı, bu haber sadece hakkımda verilmiş olan cezalandırmanın yargı aracı kalınarak yargı yapılarak üstüme bindirilmiş halidir. O gün nasıl o yargılamayı hazırladılarsa bugün de bu yargılamayı hazırladılar. Bunun tek bir sebebi vardır çünkü biz yazdığımız yazılar ile haberler ile korkup kaçmadan duruşumuz ile tıpkı dün yaptığımız gibi bugün de kendilerini devleti yuva bilmiş çeteleri açığa çıkardık. Delillerini sunduk, bir aydının yapması gerekeni yaptık, ben bu mahkeme kararını hiç önemsemiyorum. Zira ben asıl kendi tarih mahkememde bu tür yargılamaların sonunun bu tezgâhları kuranların eline dolaşacak şekilde çıkacağını adım gibi biliyorum.

“NASIL GAZETECİLİK YAPILACAĞINI SEVK YAZILARINDAN ÖĞRENECEK DEĞİLİM”

Dün nasıl bir çete yargıyı kendi önünde engel gördüğü bizleri üstünde sopa olarak kullandıysa bugün de yargıya baskı kuranlar aynı sopayı bizim üzerimizde kullanıyorlar, herkes şunu bilmelidir ki bir ülkede benim gibi sade bir yurttaşın hukuk güvenliği yoksa hiç kimsenin hukuk güvenliği yoktur. Benim bu mahkemeye çıkarılma nedenim bir tane haberdir. Burada savunma yapmaya zorlanmamın nedeni bir gazetecinin hassasiyet ile hazırladığı haberi yayınlayan kurumun haber müdürü olmamdır. Ben gazeteciliği sorgulamaları bu hale dönüştüren kimselerden öğrenmedim. Nasıl gazetecilik yapılacağını bu iddianame gibi taleplerden mahkeme kararı gibi sevk yazılarından öğrenecek değilim. Bugün bu talebe konu olan MİT kanunu bu adliye salonundaki bazı yargı mensuplarının bilmediğine eminim. Bundan 9 sene öncesinde ben bu salonlarda bir MİT yöneticisi ile sanık oldum. O MİT yöneticisinin adını vermiyorum. O MİT yöneticisi daha mahkeme önüne bile çıkarılmadan cezaevinde katledildi. O katliamın hesabını sözüm ona bugünkü hukuk adamları gelip sormadı. Ama ben sordum. O gün benim de yargılandığım MİT mensubunun adı soyadı, ailesinin adı adresi kimlik numarası fotoğrafı, kitaplığındaki kitaplar, müzik kasetleri, iddianamelere konuldu, medyaya servis edildi. Bunun yanlış olduğunu ben savundum.

“ODATV DAVASINDAKİ MİT YÖNETİCİSİ KATLEDİLİRKEN NEREDEYDİLER”

Merak ediyorum; yaşı benden büyük hukuk adamları Odatv davasındaki MİT yöneticisi katledilirken neredeydiler. Beni bu kadar korkak olmadığım için mi yargılayacaksınız? Beni bu ülkenin kurumlarına kurulmuş kumpasları o gün açığa çıkardığım gibi bugün de açığa bugün de açığa çıkarmaya devam ettiğim için mi yargılayacaksınız? MİT kanununu bilmiyorlar dedim, belki de bilmek işlerine gelmiyor. Zira benim birlikte yargılandığım MİT’çi yalnız değildi. Ergenekon davasında, KCK davasında, MİT TIR’ları kumpasında, 7 Şubat kumpasında, MİT mensuplarının bütün özel hayatları bu adliyenin önünde gazetecilere dağıtıldı. Ve o bilgiler çarşaf çarşaf yayınlandı. Sadece Fethullahçı çete tarafından değil daha birkaç hafta öncesinde bu adliyeden hatta bu iddianame gibi talebi yazan savcıdan 7 Şubat kumpası iddianamesi çıktı. O iddianame gösteriyor ki adliye önünde, emniyet önünde, MİT’çilerin kimlik bilgilerini alıp yaptıkları operasyon bilgilerini alıp devletin onlara verdiği görev bilgilerini alıp kendi gazetelerinde basanlardan bir kısmı da iktidar medyası imi, o iktidar medyası bugün bizim burada her türlü cezayı almamız için kampanya yapıyor. Onları suçlamıyorum. Çünkü onlar kendilerine ne emredilirse onu yaparlar. Ancak ben bunu yapmadım.

“HIRSIZLIK HUKUKU HIRSIZLIKTAN SONRA, YOLSUZLUK HUKUKU YOLSUZLUKTAN SONRA ÇIKTI”

Beni bu ülkeye bu kadar ihanet etmediğim için mi yargılayacaksınız? Dün bir çetenin koynunda yatıp bugün başka bir çetenin koynuna girmediğim için mi yargılayacaksınız? Bugün MİT kanunu var ise bundan 9 sene öncesinde bir mahkeme salonunda direnenler sayesinde var. Çünkü bu mahkeme salonlarında direnenler üstünde cüppe olan kimileri gibi yorganı kafasına örtmedi. Bugün benim haber müdürü olduğum sitede yayınlanan haberin MİT kanunu ile herhangi bir ilgisi yoktur. Çünkü kanunların bir ruhu vardır. Kanunlar tarih önünde kendilerini yaratan eylemlerden sonra düşerler. Hırsızlık hukuku hırsızlıktan sonra, yolsuzluk hukuku yolsuzluktan sonra çıktı. MİT Kanunu da Fethullahçı çete ile bugün iktidar içerisindeki çeteler el ele MİT mensuplarını terör yapılanmalarına yem ettiği için çıktı. Bir daha bunlar yaşanmasın diye çıktı. Benim yargılandığım bu haber vatanından çok uzakta şehit olmuş bir MİT’çinin şehadetinin ardından kendisine yapılan cenaze törenini haberleştirmekten ibarettir. Bu haberin hali hazırda şehit olmuş bir yurttaşımızın görevi ile gizli görevi ile sırları ile ne ilgisi vardır? Buna ilişkin bir tek cümle gösterebilir misiniz? Ayrıca aynı gün benim haber müdürü olduğum sitede başka bir toprakta şehit olmuş askerlerin de haberleri yapıldı. Polisler şehit olduğunda onların da haberlerini yapıyoruz. Bizim için asker de polis de MİT mensubu da öldükten sonra şehitlikte eşitlenirler ve bu topraklarından bağrına emanet edilirler. Bu haber, okuyanların anlamak isterse anlayabileceği gibi köşe bucakta cenazesi yapılan bir MİT mensubunun anısına hiçbir olumsuz öge barındırmamakla aksine onun şehadetini hatırlatmaktadır.

“ÜMİT ÖZDAĞ YERİNE İKTİDAR VEKİLİ BU AÇIKLAMAYI YAPMIŞ OLSAYDI SANIK OLUR MUYDUM”

Bu haber yayınlanmadan öncesinde İYİ Partili Ümit Özdağ, Meclis’te Libya’da şehit düşen MİT mensuplarını ifade ettikten sonra adlarını ve soyadlarını kamuoyuna açıkladı. Bu talebi yapan yargı mensupları çok açık bir şekilde soruyorum, eğer Ümit Özdağ yerine bir iktidar partisi milletvekili bu açıklamayı yapmış olsa idi beni yine burada sanık yapacaklar mıydı? Yoksa susup bir kenarda bekleyecekler miydi? Bu salonda bu sorunun yanıtını bilmeyen biri var ise çok açık şekilde yalan söylüyordur. Bir MİT mensubunun kimliği açıklanmış, şehit düştüğü söylenmiş, bizzat Cumhurbaşkanı şehit düştüğü memleketi söylemiş. Bu cenaze töreni nasıl devletin gizli kalması gerek istihbaratı bilgisi olabilir? Üstelik bu haberi yayınlayan gazeteciler ismi belli olduğu halde MİT mensubunun soyadını karalamışlar. Cenaze fotoğrafları ortaya döküldüğü halde kimseyi rahatsız etmeyecek fotoğrafları seçmişler ve dünya üzerinde evrensel gazetecilik standartlarında bir haber olarak yayınlanmışlardır. Türkiye’nin büyük şehirlerinden birinde belediye başkanının siyasi parti yöneticilerinin, orada yaşayan bütün vatandaşlarının katıldığı bir cenaze töreni devletin nasıl gizli kalması gereken bir bilgisi olabilir?

“GEREKİRSE BETONA GÖMÜLECEĞİZ AMA BU TEZGAHI KURAN ÇETEYE TESLİM OLMAYACAĞIZ”

Burada çok açık bir şey var. 9 sene önce bu salonda,  ‘kurt kuzuyu yemeye karar verdiyse sizin yapacağınız hiçbir şey yoktur’ demiştim. Bugün iktidarın içerisindeki çeteler bizi yargı eli ile yemeye karar verdiyse bugün yapacak hiçbir şeyimiz olmayabilir. Ama emin olun buradaki çığlığımız, yarınki çığlığımız, vereceğimiz mücadele bu duvarları da yıkacaktır. Bizden yazdıklarımızdan çizdiklerimizden gazeteciliğimizden, yazarlığımızdan vazgeçmemizi ülkenin içinde suça bulaşmış yapılanmalar ile daha fazla uğraşmamamızı bekliyorlarsa daha çok beklerler. Gerekirse betona gömüleceğiz, ama bize bir haber bahanesi ile bu tezgahı kuran çeteye teslim olmayacağız. Gerekirse bir daha güneş yüzü görmeyeceğiz. Yargıyı kendi hesaplarına meze eden yapılanmalar ile mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz.

  • Bu dava, bu savunma bu mücadele beni yoksul bir halk çocuğu olarak alıp bu ülkenin yurttaşlarının arasına yerleştiren bu ülkeye bu Cumhuriyete benim borcumdur.
  • Bu tezgahı kuranlar şunu bilsinler ki, emin olun tarih göstermiştir ki, hukuku kendi ikballerine aracı yapanlar er ya da geç o hukukun pençesinde can çekişir. Söyleyeceklerim bundan ibarettir.”

“TARİHE ÖNEMLİ BİR NOT”

Terkoğlu’nun avukatı Hüseyin Ersöz ise mahkemede şu savunmayı yaptı:

“Şüphelinin savunmalarına aynen katılıyoruz, müvekkilimiz huzurunda aslında belki de son 10 senenin özeti diyebileceğimiz bizim de tarihe önemli bir not olarak değerlendirebileceğimiz nitelikte bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma içinde hem hukuku hem vicdanı hem ahlakı barındıran unsurları taşımaktadır. Şimdi kanunun şu maddesinin şu fıkrasında suçun unsurlarının oluşmadığına dair değerlendirmeler yapmak hem benim vicdanımda hem de müvekkilim ile bu zamana kadar yaptığımız kader birliğine zul gelecek bir yaklaşım olacaktır.

Müvekkilimiz evinde gözaltına gece saat 04.00 sıralarında alınmıştır. Sabaha karşı operasyonların yapıldığı dönemlerin geride kaldığını düşünürken bir anda müvekkilimiz eşinin ve çocuğunun yanından alınarak Vatan Caddesindeki Emniyet’e henüz güneş doğmamışken götürülmesinin onun gazeteci kimliği ve kamuoyuna mal olan kimliği açısından farklı bir anlam taşıdığını beyan etmek istiyoruz. Bizler bu tür gözaltı işlemlerinin ne anlama geldiğini ne amaçlandığını ne tür mesajlar verilmek istenildiğini anlıyoruz, sizin oturduğunuz koltuklarda bir dönem Beşiktaş adliyesinde soğuk koridorlarında gazetecilerin, askerlerin, siyasilerin ve sıradan vatandaşların dahi nasıl bir zulme maruz kaldığını bire bir yaşamış, bunu idrak etmiş hukukçularız, şu anda huzurunuzda bu savunmaları yaparken şüphelinin ruh halini ve 2011 senesinde Fethullahçı bir hakimin karşısında yapmış olduğu savunmaların mahiyetini tekrar hatırlatma gereği duyuyorum.

O gün müvekkilimiz ve onunla birlikte gözaltına alınmış olan diğer gazeteci müvekkillerimiz tarafından söylenen söz şu şekilde idi:

Kurt kuzuyu yemeyi aklına koyduysa kuzu ne yapsın!?’ bu aslında şu anda birebir içinde bulunduğumuz durumu yansıtan özlü bir cümledir. O tarihte karşısında geçip hukuka aykırı deliller Odatv internet sitesinde yayımlanmış olan haberler ve müvekkillerimizin yazmış olduğu köşe yazıları ile bizlerin de dahil olduğu ve Türkiye’de birçok kalemin yazdığı yazılar önümüze delil olarak konmuştu. Bugün burada huzurunuzda yapılan sorguda da yine bir haberin önümüze konulduğunu yine bir komplo ile karşı karşıya olduğumuzu ve bizler yaklaşık 24 saate varan bir gözaltı sürecinde iken ve siz hukuk adamlarına derdimizi anlatmaya çalışırken müvekkilimizin de bahsetmiş olduğu bu komployu kuran çete üyelerinin gizli kapılar arkasında sinsi bir şekilde güldüklerini ve yine o karanlık çarkın içinde yeni komploların hazırlıkları içinde olduklarını tahmin edebiliyoruz. Bunlar daha öncesinde kamuoyunda Odatv Davası olarak bilinen yargılama sürecinde de yaşadığımız şeylerdir.

“15 SAAT GÖZALTINDA KALDI”

Müvekkilimiz sorumlu haber müdürü olarak neredeyse her hafta Çağlayan Adliyesi’ne ve Anadolu Adliyesi’ne giderek basın savcılarına ifade verirken, sabaha karşı saat 04.00’te gözaltına alınmasının hiçbir hukuki açıklaması yoktur. Müvekkilimizin sabah saat 04.00’te gözaltına alındıktan sonrasında kendisine isnat edilen suçlar ile ilgili olarak tarafına hiçbir bilgi verilmeksizin, yaklaşık 15 saat gözaltında kaldıktan sonrasında ifadesi dahi alınmaksızın savcılığa getirilmesinin de hukuki bir açıklaması yoktur. Savcılık makamında bize yöneltilen bütün sorulara sorumlu bir gazeteci bilinci ile cevap vermemize bağımsız ve tarafsız bir gazeteciliğin gereği olarak bugüne kadar yapmış olduğumuz ve yayınlanmış olan bütün haberlerin arkasında durmuş olduğumuza dair beyanlarımız göz önüne alındığında, şüphelinin tutuklanma istemi ile ve birtakım uydurma senaryolar ile kaynağının ne olduğu belli olmayan ve tümüyle varsayıma dayanan unsurlar ile tutuklamaya sevk edilmesinin hukuki bir açıklaması yoktur. Hukuki açıklamanın bulunmadığı yerlerde hukuk dışı konular konuşulur ve hukuk dışı değerlendirmeler yapılır. Bütün bu süreci takip eden kamuoyu zaten buna dair değerlendirmeyi yapacaktır. Bugün yalnızca bir haberden kaynaklı olarak isnat edilen suçlamaların O’nun bugüne kadar yapmış olduğu haberlerden bağımsız olarak değerlendirilmesi söz konusu olamaz. Bugüne kadar yüzlerce habere, köşe yazısına imza atmış olan bir gazetecinin sadece huzurdaki tutuklama istemine konu bir internet sitesi yayınından kaynaklı olarak sorgulanması akla da vicdana da aykırıdır. Müvekkilimiz, bugün örneğine çok az rastlanacak araştırmacı gazeteciler arasında yer almaktadır.

‘TÜRKİYE BAĞIRSAKLARINI TEMİZLİYOR’ DENİLEN DÖNEMDE DAHİ…”

Geçmişte Odatv Davası’nda tutuklu kaldığı süreçte dahi gazetecilik yapmaya devam etmiştir. Hiç kimsenin sesini çıkartamadığı hatta bir dönem ‘Türkiye bağırsaklarını temizliyor’ denilen dönemde dahi gerçekleri bahsetmekten bu komplo senaryolarını ortaya çıkarmaktan ve bu komplonun mağdurlarının sesi olmaktan vazgeçmemiştir. Karşınızda tüm bunları özgü, bağımsız gazetecilik anlayışı ile yapan bir gazeteci dururken onun pür-i pak geçmişi ve ödediği bedeller sadece kendisi için değil ailesi ve çevresi için de ortadayken savcılık makamınca önünüze getirilen haber içeriği ile tutuklanmasının hukuken de ahlaken de vicdanen de bir karşılığı yoktur. Şüpheli gazetecidir, gazetecilikten başka bir şiarı yoktur. Kafasının arkasında başka planlar yatmamaktadır. Gerçeği dosdoğru kamu faydasını göz önünde bulundurarak yayınlamaktan başka bir amacı da hiçbir zaman olmamıştır. Kendisi tarafından yazılmamış, sadece haber müdürü olması nedeni ile soruşturmanın bir parçası haline getirilen müvekkilimizin bizlere okunan sevk maddesi kapsamında bir eylemi bulunmamaktadır. Müvekkilimiz bugüne kadar yazmış olduğu Sızıntı ve Metastaz isimli kitaplar ile devletin içindeki menfaat çetelerini tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermiş ve bu konuda yargı organlarını göreve davet etmiştir. Bundan yaklaşık 10 sene öncesinde yaptığı haberler ve basılmamış bir kitap gerekçe gösterilerek tutuklanmış, Fethullahçı hakimler tarafından yargılanmış müvekkilimizin atılı suçu işlemesi bunu aklından dahi geçirmesi söz konusu olamaz, bugüne kadar yaptığı haberler yazdığı köşe yazılarının tamamı vatan sevgisi ve kamu faydası gözetilerek kaleme alınan yazılardır. Hiçbirisinde şehitlerimizin hedef alınması, onlar ile ilgili olarak aleyhte bir değerlendirilme yapılması durumu söz konusu değildir.

“BİZ TARİHİN BİR KERE DAHA TEKERRÜR ETMEMESİNİ DİLİYORUZ”

Karşınızda herkesten daha fazla vatanseverlik vasfını hak eden bir vatandaş vardır. O hiçbir zaman boynunu çetelerin önünde eğmemiş onların karşısında dimdik, onurlu bir duruş sergilemiştir. Bugün yaptığı da tam olarak budur. Kendisinin ve diğer meslektaşı Barış Pehlivan’ın henüz daha basılmamış fakat yazımı son aşamaya gelmiş olan Metastaz benzeri başka bir kitabı yayınlanmak üzere iken hedef alınması, bu soruşturmaya muhatap kılınması huzurunuzda özgürlüğü kısıtlanarak tutulması ve özgürlüğünün çok daha fazla kısıtlanması amacı ile mahkemenize sevk edilmesi bunun kanıtıdır. Nasıl bundan yaklaşık 10 yıl öncesinde müvekkilimiz komplo yargılaması ile tutuklanmış ise, bugün kapalı kapılar arkasında bunu tezgahlayanların da yapmak istedikleri tam olarak budur. O gün gerçek hukuk adamlarında talebimiz şüphelinin özgürlüğü olmuştur ancak özgürlüğümüzü talep ettiklerimiz kişilerin Fethullahçı yargı mensuplarından olduğu ve bugün Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nde yargılama konusu olan eylemlerinin suç oluşturduğu ortaya çıkmıştır. Biz tarihin bir kere daha tekerrür etmemesini diliyoruz. Vicdanlı bir hakimin, gerçek bir hukuk adamının ne şekilde karar vermesi gerekiyorsa müvekkilimiz hakkında da sizin o kararı tesis etmenizi ve müvekkilimize özgürlüğünü iade etmenizi, şüphelinin serbest bırakılmasını talep ediyoruz.”

 

Oda TV Davasında Tüm Sanıklar Beraat Etti

ODA TV DAVASI

14 Kişiye Toplamda 262,5 Yıl İstendi;
14 Yıl 7 Ay Yattılar, Beraat Ettiler

Yargılanın tüm sanıkların isnat edilen suçların sanıklar tarafından işlendiğinin sabit olmaması nedeniyle beraat ettiği Oda TV davası sürecinde gözaltı ve tutuklama süreci nasıl işleri?
Sanıklar için ne kadar ceza istenmişti? Kim ne kadar cezaevinde kaldı?

  • Oda TV Davasında Tüm Sanıklar Beraat Etti

    Haberin İngilizcesi için tıklayın

    * Fotoğraf: Tansu Pişkin

    Gazeteciler Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Ayhan Bozkurt, Ahmet Şık, Nedim Şener, Müyesser Yıldız, Doğan Yurdakul, Coşkun Musluk, Sait Çakır, Yalçın Küçük, İklim Bayraktar ve eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı‘nın yargılandığı Oda TV Davası’nın bu gün karar duruşması görüldü.

    İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada sanıkların sonsözleri alındı. Sanıkların konuşmalarının ardından kararın değerlendirilmesi için mahkeme heyeti duruşmaya ara verdi.

    Aranın ardından kararını açıklayan Yener Yıldırım başkanlığındaki, Abdülkadir Ungan ve Kudret Karslı’nın üye olduğu mahkeme heyeti, isnat edilen suçların sanıklar tarafından işlendiğinin sabit olmaması gerekçesiyle 13 sanığın hepsinin beraatine karar verdi.

    Ahmet Şık: Bu adliye adaletin mezarı

    * Çizim: Zeynep Özatalay

    Oda TV Davası nedeniyle 6 Mart 2011’de tutuklanan, bir yıl cezaevinde kaldıktan sonra 12 Mart 2012’de tahliye edilen, beş yılın ardından bu kez “FETÖ ve PKK propagandası yaptığı” iddiasıyla tutuklanan gazeteci Ahmet Şık, duruşmaya Silivri Cezaevi’nden getirildi.

    Ahmet Şık şunları söyledi:

    “Söyleyecek çok şeyim var ama aklımdan geçenleri söylersem yeni bir yargı konusu olur.
    “Bu adliye, adaletin mezarı haline geldi. Çok acıdır ki, mezar kazıcılığını yapanlar ise savcılar ve hakimler.
    “Adliyenin girişindeki Themis heykelinin bir kefesinde haysiyet ve şeref, diğerinde haysiyetsizlik ve şerefsizlik var. Ve maalesef bu siyasi iddianamelere imza atan savcı ve hakimler için terazinin kötülük olan kefesi ağır basıyor.”

    Savcı ve hakimlerden şikayetçi oldular

    Gazeteci Soner Yalçın, “Yedi yılda her şeyi söyledik. Bize bu kumpası kuran FETÖ’den şikâyetçiyim” dedi.

    Gazeteci sanıklardan Barış Pehlivan da “Bu sanık sandalyesine kumpası kuranların oturmasını istiyorum” dedi.

    Barış Terkoğlu “Bu davada hakim savcı olmaktansa sanık olmayı tercih ederdim. Öyle de oldu” diye konuştu.

    Sait Çakır ve Coşkun Musluk, “Önceki savunmalarımı tekrarlıyorum ve beraatımı istiyorum” dedi.

    Yalçın Küçük de son savunmasında Ergenekon ve OdaTV süreçlerini anlattı, “Kararı hakimlere bırakıyorum” dedi.

    Eski Emniyet Müdürü sanık Hanefi Avcı, “Savunmalarım geçerlidir. Beraatımı istiyorum. Sahte belgelerle bizim sanık sandalyesine oturmamıza neden olanlar hakkında suç duyurusunda bulunuyorum” dedi.

    Nedim Şener de “Son sözüm ilk savunmamdır. 3 Mart 2011’de gözaltına alınırken ‘Hrant için adalet için’ demiştim. FETÖ’nün en büyük suçlarından biri Hrant cinayetidir. Tekrarlıyorum: Hrant için, adalet için” dedi.

    Duruşmaya katılmayan sanıklar Doğan Yurdakul, Müyesser Uğur ve Ahmet Mümtaz İdil’in avukatları da yargılama süresince yaptıkları savunmaları tekrarladıklarını belirterek müvekkillerinin beraatını talep ettiler.

    AHMET ŞIK: GAZETECİLİK YARGILANIYOR

    TIKLAYIN – ODA TV DAVASINDA SAVCI SANIKLARA BERAAT İSTEDİ
    ==========================================
    Dostlar,

    Her şeye karşı sevinçliyiz.
    Bir devletin en temel 4 kamusal görevi SAĞLIK – EĞİTİM – ADALET – GÜVENLİK tir.

    15. yılına giren AKP – RTE iktidarın da bu 4 temel hizmetin yerlerde süründüğü çok açıktır.
    Bu ülkede kimi örgütler, hatta kamu görevlileri… insanlara kumpas kurmakta ve sahte belgelerle yıllarca hapiste tutabilmektedir. Bu durum yeryüzünde ortalama hiçbir demokratik hukuk devletinde görülemez ve kabul edilemez. Ne yazık ki ülkemizde yaşanmıştır.

    Acaba siyasal iktidarın bu komploları önlemeye gücünün yetmediği düşünülebilir mi?
    Türkiye’de devlet içinde devlet mi vardır örneğin dış destekli ve daha güçlü!?
    Soruya hemen hayır denmelidir, çünkü dönemin

    Başbakanı R.T. Erdoğan “Ben bu davanın savcısıyım!” diye haykırarak meydan okuyabilmiştir. (15.07.2008, http://www.gazetevatan.com/-evet-ergenekon-un-savcisiyim–189246-siyaset/)

    Dolayısıyla bu kumpaslar iktidara karşın, onu da aşarak, iktidarın engelleyemediği biçimde değil; iktidarla birlikte hatta iktidar eliyle yapılmıştır.. Bu kadro 16 Nisan 2017’de
    Anayasa değişikliği ile TEK ADAM MUTLAKİYETİ İSTİYOR!

    Bu halk hala aklını kaçırmadı herhalde 16 Nisan halkoylamasında kendi idam fermanına EVET demek için..

    Yargılanması gerekenler salt bu insanlık suçuna teknik düzeyde alet ve maşa olanlar mıdır??

    Mahkeme kuruluna teşekkür ederiz bu AKLAMA kararı için..
    Kumpas suçuna karışan – katılan kamu görevlileri hakkında suç duyurusunda bulunmasına da! Şimdi sıra TERTEMİZ BİR SEÇİM VE TBMM İLE SİYASAL HESAP SORMADA..

    Bu da olacak elbet.. tarih örnekleriyle dolu..

    Haydi Türk Ulusu.. Senin adını bile anmayan saçma sapan biçimde “TEK MİLLET” diyerek Kürt kardeşlerimizin – Kandil’in – İmralı’nın – PKK’nın oylarına göz kırpan ama bir yandan da ikiyüzlülükle “Kandil – İmralı – PKK HAYIR DİYOR” diye yalan propaganda yapanlara
    16 Nisan 2017 Pazar günü halkoylamasında (Dikkat; seçim değil bu; seçim 2019’da!) kesin bir kararlılıkla  on milyonlarca HAYIR de! En az 30 milyon HAYIR oyu.. Başka kurtuluşun yok!

    Sevgi ve saygı ile. 12 Nisan 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Hanefi Avcı TÜBİTAK raporuyla kanıtarı çürüttü; peki şimdi ne olacak?


Dostlar
,

Ergenekon tertibinde çok çarpıcı bir savunma daha..

Eski ve kıdemli Emniyet Müdürü Hanefi Avcı çok net bir savunma yaptı
İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesinde..

Zehir zemberek bir dizi soru ve TÜBİTAK raporuna dayalı teknik – bilimsel yanıtlar..

Savcılık makamı ne diyecek acaba?

O makamda olmak istemezdik.
Olsaydık, savlarımızı (iddialarımızı) geri çeker, sanıkların aklanmasını isterdik.

Yargı heyeti yerinde olsaydık, “davanın kanıtsız ve de konusuz kaldığını” karara bağlayarak iddianameyi reddeder, sanıkları aklar, dosyayı kapatırdık..

Belki, düzmece kanıtlar sunanlar ve de bunları iddianamesine alanlar hakkında
suç duyurusunda bile bulunurduk

Bu son 2 tümcemiz, Anayasanın yasakladığı mahkemelere telkinde – tavsiyede bulunmak vb. yaklaşım ve amacın tümüyle dışında olup (md. 138), yine Anayasanın görüş ve düşünce açıklama özgürlüğü (md. 25, 26 vd.) bağlamında değerlendirilmelidir. Nitekim hukuk yazınında (literatürde, doktrinde) mahkeme kararları da bilimsel düzlemde rahatlıkla eleştirilebilmektedir. Tersi düşünülemezdi zaten..

  • Ergenekon tertibi yüzlerce kezlerce çürütüldü..
    Tartışılabilir bilimsel kanıtı neredeyse kalmadı..

Ama yargılama yapan heyetler son derece ağır cezaları yaygın biçimde vermekten
geri durmadılar.. Yüz yılı aşan hapis cezaları, müebbetler, birkaç kez müebbetler, ağırlaştırılmış müebbetler yağmur gibi yağdırıldı..

En kritik not şudur :

  • Kamuoyunun adalet duygusu doyuruldu mu, katledildi mi?
  • Adalet mülkün = ülkenin temeli ise o temel ciddi derecede tahrip olmadı mı?

Ayrıca, yılların kıdemli emniyet müdürü bir kitap yazacak (HALİÇ’TE YAŞAYAN SİMONLAR), fincanının katırları ürkecek ve bu kişi birden bire terör örgütü bağlantısıyla suçlanarak alelacele hapse tıkılacak?

İlahlar gazaba geldi mutlaka..

Bu acul senaryoya kimlerin inanması bekleniyor?
Dahası, bu zırva senaryonun hazırlayıcıları için hiçbir fatura olmayacak mı??

Bir dahası; tüm saçmalığı bilindiği halde kurgulayanların kazanmayı tasarladığı zaman hala bitmedi mi sanılıyor??

  • Hanefi Avcı TÜBİTAK raporuyla kanıtarı çürüttü; peki şimdi ne olacak?

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 11.9.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================

Hanefi Avcı TÜBİTAK raporuyla delilleri çürüttü!

Odatv davasında yargılanan Hanefi Avcı, kendisi hakkında yapılan suçlamaları TÜBİTAK raporuyla çürüttü. Avcı,
Emniyet mailleri incelerken neden virüslü saldırıyı görmezden geliyor?” diye sordu.

Ergenekon soruşturması kapsamında Odatv’de yapılan aramalar sonrasında gazeteciler Ahmet Şık, Nedim Şener ve Soner Yalçın’ın da aralarında bulunduğu
13 sanık hakkında açılan davanın görülmesine devam edildi.

İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesince Çağlayan’daki İstanbulAdalet Sarayı’ndaki
büyük salonda yapılan duruşmaya, tutuklu sanıklar eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı
ve Yalçın Küçük ile gazeteciler Ahmet Şık, Nedim Şener ve Doğan Yurdakul‘un da aralarında bulunduğu 11 tutuksuz sanık katıldı.

Hanefi Avcı durumada kendisi hakkında yapılan suçlamaları TÜBİTAK raporlarıyla çürüttü. Avcı şunları söyledi:

-Emniyetin laboratuvarları var, uzmanları var, neden bu bilgisayarlar bu uzmanlara değil, düz komiserlere gönderiliyor. Peki Odatv bilgisayarları izlenirken bu virüsler
bu bilgisayarlara girerken Emniyet neden izlemiş? Neden takip yapmamış?
Bu tezgah baştan belli…

– Görülüyor ki, Emniyet içinden her şey başından planlanmış.

Öyle ki raporun altında üç imza var. Hepsinin ayrı ayrı tarih yazıp imzalaması lazım.
Ama tek tarih yazılmış” ifadelerini kullandı.

Emniyet mailleri incelerken neden virüslü saldırıyı görmezden geliyor?

  • Bu dosyalar uzaktan virüs yoluyla gönderilen dosyalardır.
  • Dosyalara bakıyorsunuz, aynı dosyalar, aynı tarihte, aynı dakikada, aynı saniyede hem evdeki hem ofisteki bilgisayara kaydolmuş.
  • Bu nasıl oluyor?
  • Aynı anda aynı dosyalar nasıl aynı kişinin iki bilgisayarına birden kaydoluyor?
  • Bunun bir yanıtı var :
  • Bu dosyalar sonradan virüsle gönderilmiş ve kendisini sanki bu tarihte kaydolmuş gibi göstermiş.

-Bakın kitabımın yayınlandığı gün Odatv‘deki telefon konuşmalarına. Soner Yalçın kitabı gazetede görüp Barış Pehlivan‘ı arıyor ve haber veriyor. Odatv’de kitabıma ilişkin ilk yayınlanan haber o gün 12:38’de. O da Hürriyet’ten alıntı yapılmış.
Kitaptan haberleri yok.

-Benim kitabımdan Odatv’nin hiç haberi yok; bu ek klasörlerde görülüyor.
Benim kitabımı yayınevine gönderdiğim tarihe bakın bu notlardan önce.

Nedim Şener‘in tapelerini inceledim, hepsi gece 12’de başlayıp sabah 7’ye kadar yapılmış. Eminim ki, bu Emniyet’te yapılmadı. Başka yerde yapıldı.

İkincisi; benim hakkımda tahkikat yok. Odatv’yle bir ilgim tespit edilmemiş.
Benim konuşmalarım nasıl oraya konmuş?
Bunu hazırlayanlar bunu nereden biliyor?

Üçüncüsü:

  • TÜBİTAK diyor ki bu dosyalar bu sanıkların bilgisayarında yazılmamış.

Peki hangi bilgisayarda yazılmış?
O bilgisayar neden bulunmuyor?

Bu dökümanlara bakın. Herkesin ismi yazıyor. Böyle örgüt dökümanı olur mu?
Hiçbir örgüt böyle bir döküman yazmaz.
(Kaynak: odatv, 11 Eylül 2013)