Ayasofya kararının şifreleri

Ayasofya kararının şifreleri

Merdan Yanardağ

Merdan Yanardağ
11 Temmuz 2020,
https://tele1.com.tr/ayasofya-kararinin-sifreleri-188249/

Sözü dolandırmadan hemen belirtelim; Ayasofya Müzesi’nin yeniden camiye dönüştürülmesi basit ve sembolik bir gelişme değildir. Cumhuriyet ve onun kurucularıyla açıkça hesaplaşma amacı güden, ciddi siyasal sonuçlar doğuracak rövanşist (intikamcı) bir tarihsel hamledir. Cumhuriyetin değerlerine karşı açık bir saldırıdır. Erdoğan’ın Danıştay kararının hemen ardından yaptığı konuşma da, bu bakımdan alınan karar kadar önem taşıyor. Çünkü, AKP lideri konuşmasında Cumhuriyete ve onun kurucu kadrosuna ağır bir dille yüklenirken, Mustafa Kemal’e de ilk kez ve açıkça hakaret ediyor. Cumhuriyetin kurucusunu, “tarihe ihanet” etmekle suçluyor. Bu durum cumhuriyet tarihinde bir ilk oluyor.

Atatürk’ü seven ve ona değer veren milyonlarca cumhuriyet yurttaşında da hakarete uğradığı duygusunu yaratan bu vahim konuşmanın içeriğine geleceğiz. Ancak önce, Ayasofya kararının üzerinde çok çalışıldığı (!) anlaşılan şifrelerine kısaca göz atalım.

Danıştay kararını saat 14.53’de açıklıyor, yani İstanbul’un fetih tarihine gönderme yapılıyor. Acayip zekice bir buluş! Erdoğan konuşmasını ise aynı gün tam 20.53’de yapıyor; bu da fetihin 600’üncü yıl dönümüne işaret ediyor. İnsan bu ince planlama karşısında şaşırıp kalıyor. Asıl önemli şifre ise, Ayasofya’nın 24 Temmuz günü kılınacak cuma namazı ile ibadete açılmasına karar verilerek oluşturuluyor. Çünkü bu tarih, hem Abdülhamit saltanatına son veren 1908 Hürriyet Devrimi’nin (II. Meşrutiyet) hem de Cumhuriyetin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması’nın yıl dönümü oluyor. Böylece, Osmanlı-Türk aydınlanma hareketi ve onun bir devamı olan Cumhuriyet’ten rövanşın alındığı simgelenmek isteniyor.

İnsanın bu “parlak” şifreler karşısında içinden şapka çıkarası (fes mi desek) geliyor.
***
Danıştay’ın gerekçeli kararı, Cumhuriyetin hukuksal temellerinin imha edilmesi anlamına geliyor. Çünkü Danıştay kararını, Ayasofya’nın fetih yoluyla Sultan II. Mehmet’in özel mülkü haline geldiği gibi, bugünün kamu hukuku bakımından anlam taşımayan tuhaf bir gerekçeye dayandırıyor. Yani bir “mülk” kavramından yola çıkıyor. Ardından, bu mülkün vakfedilerek cami şeklinde toplumun hizmetine verildiği ifade ediliyor. Fatih tarafından hazırlandığı belirtilen vakfiye de -ki doğruluğu tartışmalıdır- bu kararın gerekçeleri arasında sayılıyor. Ayasofya’nın, “fetih yoluyla padişahın mülkü haline geldiği” şeklindeki, Ortaçağ Osmanlı hukukuna yapılan bu gönderme, bir kamu davasında ilk kez yapılıyor. Böylece, kamu davalarında Cumhuriyet öncesi hukuku esas almanın da kapısı açılıyor.

Danıştay’ın gerekçesinde, “Vakıf senedindeki cami vasfı dışında kullanımının ve başka bir amaca özgülenmesinin hukuken mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır. Kadimden beri korunan Vakfa ait taşınmaz ve hakların, istifadesine bırakıldığı toplum tarafından kullanılmasına engel olunamaz” denilerek, Ortaçağa ait bir mülkiyet hukuku, açıkça Cumhuriyet hukukunun ve devrim yasalarının önüne geçiriliyor.
***
Söz konusu Danıştay gerekçesiyle Cumhuriyet döneminin bütün kararlarının da yok hükmünde sayılmasının önü açılıyor. Örneğin, millete devredilen Osmanoğulları’na ait bütün mülkün de bu ailenin mirasçılarına iade edilmesi bile olanaklı hale geliyor. Öyle ki, bu gerekçeyle Cumhuriyetin kendisinin iptal edilmesinin de zemini yaratılıyor. Diğer taraftan, hümanistik ve evrensel ölçüde barışçı bir yaklaşımla Ayasofya’yı müze haline getiren, altında Mustafa Kemal’in imzasının da bulunduğu 1934 Bakanlar Kurulu Kararnamesi’nin bir devrim yasası niteliği bulunuyor. Başka bir ifadeyle, önceki dönemin hukukunun yıkılması, yeni bir kurucu irade ve yeni bir yasal düzen devreye giriyor. Dolayısıyla bu imza ve karar ortadan kaldırılarak, gerçekte Cumhuriyetin hukuksal temelinde büyük bir gedik açılıyor.

Osmanlı hukukuna göre; sadece vakfedilen camiler ve araziler değil, ülkenin bütün toprakları Allah adına padişahın mülkü, üzerinde yaşayan insanlar da onun kulu sayılıyor. Cumhuriyet, padişahın mülkü olan toprakları vatan, üzerinde yaşayan kullarını da vatandaş haline getiriyor. Cumhuriyet bu nedenle bir devrim niteliği taşıyor. Ve öyle anlaşılıyor ki, aynı nedenle de dinci gericiliğin tükenmek bilmeyen kininin hedefi oluyor.
***
Ayasofya’nın yeniden cami yapılma sürecinin dikkat çeken, ama üzerinde pek durulmayan bir başka boyut daha bulunuyor. Bütün yukarıdan konuşmalara, gürültülü açıklamalara ve gösterişli tören hazırlıklarına karşın, Erdoğan’ın, bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkararak Ayasofya’yı cami yapabileceği halde, bundan özenle kaçındığı anlaşılıyor. Yani operasyonun siyasal sorumluluğunu almıyor. Bütün sorumluluk Danıştay’a yüklenmiş görünüyor. Erdoğan, arkasına tartışmalı da olsa bir mahkeme kararını almakta yarar görüyor.

Erdoğan’ın konuşmasının en önemli boyutunu ise, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, işi Cumhuriyeti kuranlara, milli mücadele kahramanlarına resmen hakaret etmeye kadar vardırması oluşturuyor. Örneği görülmemiş bir tutumla, Cumhuriyetin kurucu liderine, Ayasofya’nın bulunduğu kenti düşman işgalinden kurtaran Mustafa Kemal’e -dolaylı da olsa- “hain” diyor. Bu akıl almaz tutumun ve sözlerin bazı siyasal sonuçlar yaratması ise kaçınılmaz görünüyor. Çünkü, bu konuşma ile Türkiye, bir süredir beklenen yeni ve çatışmacı bir döneme giriyor.

Bütün bu gelişmelere karşın muhalefet susuyor. İslamcı hareket ise, olağan şartlarda, geri dönüşü olmayan şekilde mevziler kazanmaya, toplumu parçalamaya ve birbirine karşı düşmanlaştırmaya devam ediyor. Bu siyasal boşluk nedeniyle, birçok yönüyle razı olmadığımız Cumhuriyeti ve bir parçası olduğumuz insanlığın ilerici tarihsel kazanımlarını savunmak da bize düşüyor. Haydi hayırlısı…
=======================

Not :  Bu çok başarılı irdelemesi için Sn. Merdan Yanardağ’ı kutluyor ve yazının içeriğini biz de paylaşıyoruz. Dr. Ahmet SALTIK

Sağanak halde faşizm

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 15.6.2020

Sağanak halde faşizm

AKP hükümetinin faşizm uygulamaları, sağanak halde toplumun üzerine yağmaya, halkı bunaltmaya devam ediyor. OdaTV’nin erişime kapatılmasından ve OdaTV Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan’ın, OdaTV Haber Müdürü ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Barış Terkoğlu’nun, OdaTV muhabiri Hülya Kılınç’ın, Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel’in, Yeni Yaşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ferhat Çelik’in ve Yazıişleri Müdürü Aydın Keser’in tutuklanmalarından sonra, şimdi de OdaTV yazarı Müyesser Yıldız ve TELE 1 kanalı sunucusu İsmail Dükel gözaltına alındılar ve tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildiler.

Bu da yetmiyormuş gibi, CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun, HDP Hakkâri Milletvekili Leyla Güven’in ve HDP Diyarbakır Milletvekili Musa Farisoğulları’nın, tutuklanmak üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki dokunulmazlıkları kaldırıldı.

AKP, TBMM’nin “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesini yerle bir etmeye, “Egemenlik kayıtsız şartsız padişahındır” zihniyetini adım adım yürürlüğe koymaya, monarşik ve teokratik düzeni yeniden kurmaya, bir yandan halkın seçtiği siyasetçileri devre dışı bırakmaya, bir yandan da halkın haber ve bilgi alma hakkını gasp ederek anayasal düzeni ortadan kaldırmaya devam etmektedir.
***
OdaTV, bugüne kadar dinci Fethullah Gülen çetesine karşı en büyük mücadeleyi vermiş yayın organlarından birisidir. Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan ve Müyesser Yıldız, araştırmacı gazetecilik alanında en başarılı çalışmaları yapan kişiler arasında yer alırlar. Söz konusu üç gazeteci de, AKP’nin ve Fethullah Gülen örgütünün bir kumpası sonucunda hapiste yattılar. Ancak onlar, hapisten çıktıktan sonra da bu mücadelelerini sürdürdüler, AKP’nin güdümüne girmediler, gazetecilik ahlakını ve vatanseverlik duygularını, hapishanenin dışında kalabilmek için satmadılar. Onlara uygulanan baskılar aslında, AKP’nin Fethullah Gülen çetesine karşı gerçek, yeterli ve samimi bir mücadele vermediğinin kanıtıdır! AKP, dokuz yıl sonra OdaTV’ye bir darbe daha vurarak kendisini deşifre etmiştir, kendi bindiği dalı kesmiştir.
***
Faşizm, medya ve siyaset alanındaki uygulamalarını sürdürürken, din alanını da ihmal etmeyerek, fetihçi bir zihniyetle, İstanbul’daki Ayasofya Müzesi’nin camiye çevrilmesi girişimlerini de başlattı. Osmanlılar, o dönemde bir Bizans kenti olan İstanbul’u ele geçirdikten sonra, aslen bir kilise olan Ayasofya’yı camiye çevirmiş, Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise Ayasofya, Mustafa Kemal Atatürk tarafından, bir dünya kültür mirası olarak müzeye dönüştürülmüştür. Böylece Atatürk, hem Ayasofya’nın yeniden kilise olmasını isteyen Ortodoks dinci kesimleri, hem de Ayasofya’nın cami yapılmasını takıntı haline getiren neo-Osmanlıcı İslamcı kesimleri boşa çıkarmıştı.

Ne kadar çok cami açarsa o kadar iyi Müslüman olunacağını sanan AKP, mevcut camilerde bile doluluk oranları oldukça düşükken, ayrıca Ayasofya’nın tam karşısında koskoca Sultan Ahmet Camisi dururken, bu konuyu gündeme getirerek, hem ulusal hem de uluslararası boyutta bir provokasyon yapmıştır.

İçinde bulunduğumuz ekonomik kriz ortamında, Türkiye’nin en büyük turizm gelirlerinden birini sağlayan Ayasofya Müzesi’nin ortadan kaldırılmasının neden olacağı ekonomik kaybı ve yurtdışından gelecek tepkileri bile göze alan AKP, neo-Osmanlıcı köktendinci takıntılarını tatmin etmek için, Türkiye’yi felakete sürüklemeye devam etmektedir.

Birileri, müzeye dönüştürülmüş olan eski bir camiyi kiliseye çevirse, Müslümanlar nasıl haklı bir tepki verirlerse, Ortodoks Hıristiyanlar için de tarihsel manevi değeri yüksek olan Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, tepkiyle karşılanacaktır. Bu bağlamda, nüfusunun çoğunluğu Ortodoks Hıristiyan olan Rusya, Ukrayna, Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldovya, Belarus, Gürcistan gibi ülkelerle sorunların yaşanacağı, o ülke halklarında Türkiye’ye yönelik olumsuz duyguların oluşacağı bellidir.

  • AKP’nin amacı, Atatürk ne yaptıysa, onun tersini yapmaktır.

Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti, Atatürk’e ve onun “yurtta barış, dünyada barış” ilkesine sahip çıkmalıdır.