Aşı karşıtı toplantı

HAMDİ YAVER AKTAN 
YARGITAY ONURSAL DAİRE BAŞKANI

Cumhuriyet, 21 Eylül 2021

Demokratik toplum olmanın olmazsa olmaz koşulu düşünceyi açıklama özgürlüğüdür. Toplum yaşamının gereği özgürlüklerin kullanımı için düzenleme yapılmasında zorunluluk söz konusudur. Her düzenleme, bir bakıma sınırlamadır. Ne var ki düzenleyici sınırlamalar özgürlüklerin kullanılmasını işlevsel kılar. Birey-toplum ilişkisinde uzlaşmayı hedefleyen özgürlük anlayışı egemen kılındığında, barışçıl toplumun temellerinden biri de gerçekleşmiş olur.(1)

Kuşkusuz ki yazı, resim, karikatür, sanat yapıtları, kimi zaman bulunulan yer, giyilen giysi, toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi kolektif özgürlükler ifade özgürlüğünün dışa vurumu ve kullanım biçimleridir. Özgürlük, etik olarak da varoluşun vazgeçilmezidir. Ünlü düşünür Jean Paul Sartreİnsan, özgür olmaya mahkûmdur” dedikten sonra “Dünyanın tüm ağırlığını omuzlarında taşır; insan, dünyadan ve var olma tarzı olarak kendi kendisinden sorumludur” diye devam eder Varlık ve Hiçlik’in “Özgürlük ve Sorumluluk” alt başlığında!(2)

Özgürlük ve sorumluluk, görüldüğü gibi birlikte düşünülür. Felsefi olarak sınırsız özgürlük savunulabilir; ancak özgürlük-sorumluluk sorunsalında, dengenin korunması için örgütlü/siyasal toplumda düzenlemeye gereksinim vardır. Sınırları belirlenmiş özgürlük, demokratik toplumlarda özgürlüğün kullanımını da kolaylaştırır, koruma altına alınmasını sağlar.

KAMU DÜZENİ

Normatif düzenlemelerde kamu düzeni kavramı öne çıkmaktadır. Toplumda düzensizliğin, karışıklığın yokluğu ile yaşamın normal ve doğal akışı içinde geçtiğini belirtmek için kamu düzeni kavramı kullanılır.(3) Sınırlama bağlamında kullanılan kamu düzeni göreli olduğu kadar değişkendir de!(4) Buna karşın yine de değişmeyen bir “öz”ü de içinde taşır kamu düzeni kavramı. Bu da toplum yaşamında maddi bir karışıklığın olmaması, belli bir düzenliliğin, barışın bulunması ve bu haliyle de kamu esenliğini, kamu güvenliğini ve kamu sağlığını içerir. Özellikle Maurice Hauriou tarafından 1900’lerin başlarında savunulan klasik anlayışa göre kamu esenliği, kamu güvenliği ve kamu sağlığı kavramları alt kategorileri olarak kamu düzenini tanımlar.(5)

Kamu düzeni, kuşkusuz ki devlet düzeni olmadığı gibi hukuk düzeni devdeğildir. Farklı kavramlar olmakla birlikte kamu düzenini bozan hareketler; esenliği, güvenliği, sağlığı olumsuz etkilediğinde suça varacak ölçüde ceza yasaları kapsamına da girebilirler. Dahası kamu düzenini bozan eylemlerin süreklilik göstermesi, ülke genelinde bütünselliğe ulaşacak boyuta erişmesi durumunda, bir üst kavram olarak “ulusal güvenlik” kavramı ile karşılaşması kaçınılmaz olur.

Öyle anlaşılıyor ki geniş anlamıyla yaklaşıldığında toplumun siyasal ve sosyal yapısını etkilediği gibi, bu bağlamda yargı organları, devlet içindeki organlar, idari yapılanmalar kamu düzeni kavramı ile ilişkilidirler. Bu anlayışa göre toplumsal kurumları, bunların karşılıklı etkileşimlerini, toplumun yaşayışını, gelişmesini sağlayan yasal kurallar ile sosyal norm ve değerleri de içine alır.(6) Gerçekten de geniş anlamıyla kamu düzeni, toplum ve ülkenin genel güvenliğine yönelik tehlikeleri önleyici bir kavram özelliğini göstermektedir. Dar anlamda ise halkın dirliğinde, dinginliğinde, güvenliğinde ve sağlığında somutlaşır; bu bağlamda da maddi, kamusal ve sınırlayıcılığı beraberinde getirir. Tehlikenin ciddiyetini, boyutunu ve yasal çerçevede alınması gereken önlemlerin ölçüsünde kamu düzeni kavramı belirleyicidir. Gerçek bir tehdidin bulunması halinde önlemler de zorunlu, tehlikeyle orantılı, zamana, yere ve koşullara göre belirlenmelidir.(7)

TOPLUM SAĞLIĞI

Yaklaşık iki yıldır dünyada olduğu gibi ülkemizde de Covid-19 salgını önlenmeye çalışılmaktadır. Daha doğrusu yaşamsal tehlikenin giderilmesi için önlemler alınmaktadır. Her geçen gün vaka ve ölüm sayıları izlenmektedir. Salgın sürecinde hukuksal düzenlemeler yapılmamış olsa da genelgelerle önlemlerin alındığı görülmektedir. Sağlık çalışanlarının özverili, insanüstü çabaları en başta söylenmelidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında sağlık alanında başarı kazanmış gelişmeler de örnek olarak ortadadır.

Anayasa, yaşam hakkını düzenlemek suretiyle devlete toplum sağlığı ile ilgili yükümlülükler getirmektedir. İl İdaresi Kanunu, valilere kamu düzeninin korunmasında gerekli yetki ve görevi vermektedir (5442 sayılı kanun m.11). Kamu düzeninin ve kamu güvenliğinin korunması için önlemler yükümlülük olarak düzenlenmiştir.

Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanunu da açık ve yakın tehlike halinde mülki amirlere yasaklama yetkisini düzenlemiştir (2911 sayılı kanun m.17). “Açık ve yakın” tehlike ölçütü, ABD hukukundaki açık ve mevcut tehlike testinden hukukumuza ilk kez 26.03.2002 tarih ve 4748 sayılı kanun ile 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na alınmıştır.(8)

Söz konusu ölçüte göre “açıklık”, tehlikenin kuşkuya yer vermeyecek ölçüde ortada olmasını, “yakınlık” ise somut tehlike yani zarar yaratma olasılığını ifade etmektedir. Zararın kaçınılmazlık ölçüsünde yüksek olmasının yanı sıra, topluma bulaşma olasılığı gözetildiğinde, yaşamsal tehlikenin mevcudiyeti söz konusudur Covid-19’da!

Kurucu partinin afişlerine, broşürlerine, sağlık çalışanlarının, avukatların, öğretim üyelerinin, öğrencilerin, üreticilerin, işçilerin silahsız-saldırısız barışçıl açıklamalarına, toplantı ve yürüyüşlerine sınırlama/yasaklama getirilirken, toplum sağlığını tehdit edecek ölçüdeki aşı karşıtı toplantıya izin verilmesi yerinde olmamıştır.

(1) Uğur Alacakaptan, “Fikir, Düşünce Özgürlüğü ve Tehlike Suçları, Çağdaş Batı Hukukunda Bu Konudaki Düşünce ve Uygulamalar”, Ankara Barosu Hukuk Kurultayı, C.2, Ankara, 2000, s.7.
(2) Jean Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik, çev. Turhan Ilgaz ve Gaye Çankaya Eksen, İthaki Yayınları, İstanbul, 2009, s.687.
(3) Sıddık Sami Onar, İdare Hukuku’nun Umumi Esasları, C.3, 3. Basım, İstanbul, s.14, 79.
(4) Bülent Tanör, Siyasi Düşünce Hürriyeti ve 1961 Anayasası, İstanbul, 1969, s.137.
(5) Kemal Gözler, İdare Hukuku Dersleri, Bursa, 2002, s.466; A. Funda Çetindağ, Türk Anayasal Sisteminde Temel Hak ve Özgürlüklerin Sınırlanması Bağlamında Kamu Düzeni, Ankara, 2004, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, s.5.
(6) Köksal Bayraktar, Suç İşlemeğe Tahrik Cürmü, İstanbul, 1977, s.96.
(7) İbrahim Ö. Kaboğlu, Kolektif Özgürlükleri, DÜHF Yayınları, Diyarbakır, 1989, s.133.
(8) Resmi Gazete, 09.04.2002, Sayı 24721.

Zorunlu aşı üzerine

Dr. Ceyhun Balcı yazdı…

Zorunlu aşı üzerine

Salgında gelinen evrede aşıya odaklanmak kaçınılmaz. Şu anda ortada olan, aşısızların salgını gerçeğidir. Hastalığa yakalananlar, hastalığı ağır geçirenler, yoğun bakıma ve sonunda tanımsız üzüntü kaynağımız olan toprağa düşenler. Hemen tümü aşısızlardan, aşı programını tamamlamayanlardan ya da anımsatma dozunu yaptırmayanlardan oluşuyor.

Bugün için aşı darlığından söz edilemeyeceğine göre aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu önde gelen sorun olarak öne çıkıyor.

Bu durumda “aşı zorunlu olmalı mı?” sorusunun usa gelmesi kaçınılmaz. Ülkemizden ve Avrupa’dan yargı kararlarını paylaşarak bu tartışmaya ışık tutmak yararlı olacaktır.

Türkiye yakın geçmişte çok başarılı aşılama kampanyalarına imza atmış bir ülke. Bu başarının koruyucu hekimliğin ve toplum sağlığının öncelendiği yıllarda elde edilmiş olduğunu unutmamak gerekir. Daha önceki yazımda vurgulamaya çalıştığım gibi 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu aşılamaya özel önem veren ve örneğin çiçek aşısını zorunlu tutan bir yasadır.[1] Şu anda yürürlüktedir. Otuzlu yılardaki çiçek hastalığının yerine günümüzde Covid 19’u koyabiliriz.

“Bırakınız yapsınlarcı” neoliberal kıskaçtaki Türkiye’de aşı zorunluluğunu konuşmanın bile son derece güç bir iş olduğu oldukça açık. Hemen her gün “aşılanın” diyerek yalvar yakar olan sağlık ve ülke yönetiminin geçtiğimiz günlerde İstanbul Maltepe’de düzenlenen “aşı karşıtı buluşma” karşısındaki edilgenliği ve sessizliği ibretliktir.

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN AŞI KARARI

Otuz beş yılı aşan hekimlik yaşamımda özellikle çocukluk çağı aşıları konusunda “aşı reddi” olgusuna rastlamadım desem yalan olmaz. Böyle bir kapıyı açık tutmadığınız sürece kimsenin aklına bu kapıdan girmek gelmez. Anayasa Mahkemesi, 2015 yılında adının önünde hukukçu unvanı bulunan bir kimsenin başvurusuna üzerine verdiği kararla “aşı reddi” kapısını açmış oldu. (AS: Bu bağlamda 2 kararı var AYM’nin)

AYM’nin açtığı kapıdan girenler :

·       Bu kapıdan ilk girenler çocuklarını bulaşıcı hastalıklardan koruyan çocukluk çağı aşılarını yaptırmaktan kaçınan ana-babalar oldu. Bu kapıdan son olarak 30 bine yakın kişinin girdiği yansıdı kayıtlara.

·       Açık kapıdan son girenler, günümüzde Covid-19 aşılarını yaptırmaktan kaçınanlar oldu. Dünyada ve Türkiye’de Covid 19’a karşı geliştirilen aşılar çoğunlukla kabul gördü. Böylelikle çoğunluk toplum sağlığıyla ilgili sorumluluğunu yerine getirmiş oldu. Sayıları daha az da olsa aşılanmayanlar öncelikle kendilerini ama toplamda tüm toplumu riske sokan bir sorumsuzluk sergilemiş oldular. (AS: Aşılanmayanlar toplumun 1/4’ü dolayında, ciddi bir oran!)

İlk grubu oluşturan analar-babalar kendileriyle ilgili karar alacak bilinçten yoksun çocukları için onların sağlığını tehlikeye atan tutum almış oldular, onları aşılatmayarak. Covid -9 aşılarına karşı duranlar da salgının söndürülmesi yolundaki çabaları baltalamış oldular. Her iki gruba da “vicdanınız rahat mı?” sorusunu yöneltmeyi kaçınılmaz görev sayıyorum.

AYM’nin bu kararı (2 bireysel başvuru kararı) yüksek yargı organının yeterli bilirkişilik yardımı almadan verdiği bir yanlış karar olarak geçmiştir tarihe. Bu durum, bugün yaşadıklarımız göz önüne alındığında iyice belirginleşmiştir.

Böylesi bir yanlışlık karşısında ülkemizi yönetenlerin sessizliği ve edilgenliği konusunda da birkaç çift söz söylemeden geçemeyiz. AYM kararı sonrasında ortaya çıkan karmaşayı giderecek yasal düzenleme yapmak yerine oralı olmamayı seçen yöneticilerimiz bugünlerde kendisini gösteren ve gücünü koruyan aşı karşıtlığından da sorumlu olduklarını bir an olsun akıllarından çıkartmamalıdırlar.

Anlaşıldığı kadarı ile hükümetimiz, arka bahçenin güllerinin dikeninden çekinmektedir. Bir yandan salgın son bulsun ve ekonomi soluklansın düşüncesi içindeyken öte yandan da oy avcılığı anlayışının tutsağı olmaktan kurtulamamaktadırlar. Bir çift söz de Abdurrahman Dilipak ile aynı çizgiye düşen ilerici(!) görünenlere. Aşı tartışmaları sırasında aldığımız tutumla “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir!” sözü üzerinden sınanmış olduğumuzu bir an olsun unutmamalıyız.

AİHM’NİN AŞI KARARLARI

Öbür 2 örneğimizden ilki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kaynaklı. Mahkemeye yapılan başvuru Covid salgını öncesinde olsa da güncel duruma ışık tutması bakımından önemli. Çekya’da okul öncesi öğretimi için başvuran ana-baba çocuklarına çocukluk çağı aşılarını yaptırmaktan kaçınır. Buna bağlı olarak çocuk okula kabul edilmez. Sonrasında konu AİHM’ye taşınır. Konu toplum sağlığı ve çocuk olduğunda AİHM’nin duyarlılığının farklılaştığı görülür. Başka deyişle, içinde bulunduğumuz yüzyılda aşı zorunluluğunun gerekli olabileceğinden söz etmek yanlış olmaz bu karar ışığında.[2]

İkinci örneğimiz de AİHM’den ve çok daha güncel. Yunanistan hükümeti Covid-19 aşısını sağlık çalışanları için zorunlu tutunca kamu ve özel sağlık ortamından bir grup sağlık çalışanı AİHM’ye başvurarak söz konusu uygulamanın askıya alınması isteminde bulunmuş. AİHM hızlı kararıyla söz konusu istemi uygun bulmayarak Yunanistan’daki zorunlu aşı uygulamasını dolaylı olarak onaylamış.[3]

Bu arada, AİHM alanı dışındaki ABD’den de benzer bir uygulama kararı geldi. Bu karar, salt sağlık çalışanlarıyla sınırlı tutmuyor zorunlu aşıyı. ABD federal hükümetinin aldığı karardan, yaklaşık 80 milyon kişinin bu kapsamda olduğu anlaşılıyor.[4]

Aşı karşıtı toplulukların sıkça öne sürdüğü “böyle bir salgın yok” ya da “bu kadar ölüm mevsimsel grip nedeniyle de oluyor” türünden söylemleri bir yana bırakmakta yarar var. İnsanlığın geçmişte de pek çok kez yaşadığı küresel salgınlardan bir başkasını yaşadığı kuşkusuzdur. Böylesi duyarlı koşullarda komplo kuramlarına yenik düşmek yerine, eldeki biricik korunma ve salgınla baş etme gereci olan aşı konusunda düşülen ikilem karşısında ülkemizden ve Avrupa’dan yargı kararlarının yeterince aydınlatıcı ve yol gösterici olduğundan kuşku duyulabilir mi?

  • Akıl ve bilim dışı öğelere dayandırılan “aşı karşıtlığı” tiyatrosu bir an önce sona erdirilmeli.

Küresel bir sorunla karşı karşıya olduğumuza göre tüm ülkelerin yargısıyla, yönetimiyle ve başkaca unsurlarıyla kararlı bir duruş sergilemesi kaçınılmaz görünüyor.

İki yargı organı!

Dört karar!

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi toplum sağlığını gözetmekten uzak, akılcı ve bilimsel dayanaktan yoksun kararıyla “aşı reddi” kapısını açıyor. Kapıdan giren girene. Salgın hız kesmeden sürüyor. Aşısını yaptırarak toplum sağlığı yükümlülüğünü yerine getirenlere karşılık aşılanmamakta üsteleyerek toplum sağlığını hiçe sayanlara yargı kalkanı oluşturuyor.

AİHM ise, insan hakları duyarlılığını elden bırakmadan toplum sağlığını ilgilendiren yaşamsal konuda insan haklarının kamu sağlığını tehlikeye atmanın kılıfı olmasına izin vermeyerek adına yaraşır işlev görüyor.
=====================
Kaynaklar…

[1]https://www.veryansintv.com/umumi-hifzissihha-kanununu-okuyan-var-mi
[2]https://theconversation.com/compulsory-vaccination-what-does-human-rights-law-say-167735utm_medium=email&utm_campaign=Latest%20from%20The%20Conversation%20for%20September%2015%202021%20%202060520314&utm_content=Latest%20from%20The%20Conversation%20for%20September%2015%202021%20%202060520314+CID_eedbc02a87cd7227f455dd6a6c3f7356&utm_source=campaign_monitor_uk&utm_term=Compulsory%20vaccination%20what%20does%20human%20rights%20law%20say
[3]https://theconversation.com/compulsory-vaccination-what-does-human-rights-law-say-167735utm_medium=email&utm_campaign=Latest%20from%20The%20Conversation%20for%20September%2015%202021%20%202060520314&utm_content=Latest%20from%20The%20Conversation%20for%20September%2015%202021%20%202060520314+CID_eedbc02a87cd7227f455dd6a6c3f7356&utm_source=campaign_monitor_uk&utm_term=Compulsory%20vaccination%20what%20does%20human%20rights%20law%20say
[4]https://tr.euronews.com/2021/09/10/abd-baskan-sabr-m-z-tukeniyor-art-k-as-olun-dedi-cal-sanlar-icin-as-zorunlulugunu-genislet utm_source=newsletter&utm_medium=${template_locale}&utm_content=abd-baskan-sabr-m-z-tukeniyor-art-k-as-olun-dedi-cal-sanlar-icin-as-zorunlulugunu genislet&_ope=eyJndWlkIjoiNTg5ZDAyZTRkMDU2MTQ3ZWVkZGE5OTY0MjI4NmMwMGEifQ%3D%3D

ANAYURT Gazetesine Demecimiz : Kış gelmeden iki doz aşılama bitmeli


Prof. Saltık, aşıların yeni varyantların ortaya çıkması yüzünden bağışıklık edindirme oranlarının düştüğünü, 12 yaş üstü herkesin en az iki doz aşılanmasının zorunlu olduğunu belirterek, Türkiye’nin kış ayları gelmeden aşılama sürecini tamamlayamaması halinde bütün sürecin başa döneceğini söyledi.

Uğur DUYAN

ANKARA (Anayurt) 

Türkiye’nin önde gelen Halk Sağlığı Uzmanlarından Prof. Dr. Ahmet Saltık, aşıların yeni varyantların ortaya çıkması yüzünden bağışıklık sağlama oranlarının düştüğünü ve 2. doz aşılamadan ancak 14 gün sonra kişilerin bağışıklık kazandığını belirterek, 2 doz ve üzeri aşılananlarla birlikte son altı ay içinde hastalığı atlatanlar dahil toplam nüfusun yalnız %22,5’nin Kovid-19’a karşı direnç gösterebilecek durumda olduğunu söyledi. Saltık, “Dibi delik havuz gibi, aşılama ve hastalık geçirme ile erişilen bağışıklık oranı, bağışıklığın zamanla yitirilmesi vb. nedenlerle gereken orana yetişememektedir. Bu amaçla hızla, seferberlik bilinciyle, en geç 1-2 ay içinde, kış gelmeden eldeki etkin aşılarla yaygın aşılama zorunludur.” görüşünde bulundu.

Türkiye’de haftalık Kovid-19 vaka sayısının 45 ilde artmasına karşın 36 ilde azaldığı görüldü. Prof. Dr. Ahmet Saltık, Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan haftalık verileri Anayurt‘a değerlendirdi. Sağlık Bakanlığının aşılma hedef kitlesini 18 yaş üstünü oluşturan 61 milyon kişi üzerinden tanımladığını ve bu hedef kitle üzerinde yapılacak olan hesabın yanıltıcı oluğunu söyleyen Saltık, Türkiye’nin resmi nüfusunun 85 milyon olmasına karşın göçmenler ve kaçaklar ile nüfusun 90 milyonu aştığını, bu nedenle de 12 yaş üstü tüm nüfusun aşılanması gerektiğini ifade etti.

‘BİR HAFTALIK VERİLER YANILTICI OLABİLİR’

Saltık, salt bir haftalık verilere dayalı olarak  irdeleme yapmanın yanıltıcı olabileceğini ve sağlıklı sonuç almak için en az iki haftalık hatta ve daha uzun zaman dilimlerini içeren çözümlemeler yapmanın daha güvenilir çıkarımlar sağlayacağını söyledi. Saltık şöyle devam etti:

“Hastalığın kuluçka süresi genel olarak 14 gün olarak biliniyor. Bu yüzden, bulaşı alan bir insan 14 gün boyunca bulaştırıcı, bulaştırıcılığın sonlanması 2 haftayı buluyor. Bu yüzden, Sağlık Bakanlığının haftalık verileri kimi illerde artışı, kimilerinde azalışı açıklamaya elverişli değil. Aşılama oranlarını da bilmek gerek bu illerde ve haftalık insidens (yeni vaka oranı) hızları ile ilişkilendirmek gerek. Son aşı uygulamasından iki hafta sonra erişilebilecek en üst bağışıklığa ulaşıldığı da akılda tutulmalı. Epidemiyolojik değerlendirmelerde bu devingen (dinamik) zamansal özellikler dikkate alınmalı.

Ayrıca Sağlık Bakanlığı takvim haftasını kullanarak güncel olmayan veri paylaşıyor. En son yayınladığı veri 4-10 Eylül 2021 takvim haftasının ve bu da 10 Eylül’de değil, bir hafta gecikmeyle paylaşıldı. Bu haritada 81 ilde 4-10 Eylül 2021 dönemi haftalık insidens hızı veriliyor. Bunun anlamı, o zaman diliminde -örneğimizde haftada- her 100 bin kişi başına yeni tanı konan Kovid-19 (hasta) sayısıdır. Örneğin Ankara’da, anılan zaman diliminde, her yüz bin kişide 283 kişiye ‘yeni’ Kovid-19 tanısı konmuştur.

Ankara nüfusu 6 milyon alınırsa, 60 x 283 = 16.980 kişi. Buradan hareketle 4-10 Eylül 2021 haftası içinde 7 günde bu kadar yeni Kovid-19 tanısı konduğu anlaşılır. Bu hafta içinde Türkiye genelinde yeni olgu (vaka) sayısı 155.346 olup, bu da % 10,9 oranına karşılık gelmektedir. Türkiye’nin ‘resmi’ nüfusu 85 milyondur. Bu 85 milyon içinde Ankara, yaklaşık 6 milyonluk nüfusu ile %7,1 pay sahibidir ve nüfusuna oranla daha yüksek bir yeni olgu (vaka) sayısına / oranına sahiptir. Nitekim Türkiye geneli için haftalık insidens hızının da yüz binde 182,8 olduğu görülmektedir. Ankara’nın değeri olan yüz binde 283’ten yüz puan daha eksiktir. Ya da Ankara, Türkiye ortalaması olan 4-10 Eylül 2021 haftası Kovid-19 insidens hızı yüz binde 183’ten çok daha yüksek bir il insidens hızına sahiptir.”

Bu tür sorulara net bir yanıt verebilmek için elde yeterli verinin olmadığını kaydeden Saltık, oysa Sağlık Bakanlığının veri tabanında tüm verilerin ayrıntılı olarak bulunduğunu belirterek, “Üstelik bu veri tabanında Epidemiyolojik çözümlemelere hızla erişebilecek yazılımlar da yüklüdür. Bu çözümlemeleri yapabilecek Halk Sağlığı Uzmanlarına olanak verilmeli ve sonuçlar kamuoyu ile dürüstçe, saydamlıkla ve güncel olarak paylaşılmalıdır” diye konuştu.

TÜİK VERİLERİ AÇIKLAYACAK: MIZRAK ÇUVALA SIĞMADI

Saltık, 19 Eylül için açıklanan can kaybının 213 kişi olduğunu ve bu sayının ürkütücü olmasına karşın gerçek verinin bu rakamın yaklaşık 3 katı olduğunu vurgulayarak, bu rakama Dünya Sağlık Örgütü kestirimlerine göre ulaşılabileceğini söyledi. Saltık şöyle konuştu:

“640’a varan günlük Kovid-19 kaynaklı “gerçek” ölüm sayısının açıklanması, halkı önlemlere daha çok uymaya, aşıya daha çok sahip çıkmaya yönlendirebilir. Kaldı ki gerçek ölüm sayısını sonsuza dek saklama olanağı yoktur. 2020 ölüm istatistikleri TÜİK tarafından hala açıklanmamıştır. Oysa her yıl Mayıs başında yayınlanırdı. 2020 içinde olağan koşullarda beklenen 440 bin dolayında ölümün 200 binden çok fazlası söz konusudur ve AKP iktidarı bu fiyaskoyu, acı gerçeği saklamaktadır.

2021 ölüm istatistikleri de açıklanmayacak mıdır? Mızrak çuvala sığar mı? TÜİK’in kendisine ilgili kurumlardan veri gelmediği gerekçesi inandırıcı değildir. Sağlık Bakanlığının bilgi aktarmaması söz konusu değil. Her ölüm, 10 gün içinde kayda alınmak zorundadır yasal olarak. Doldurulan ölüm belgeleri, gömme izinleri otomatik olarak sisteme girilmekte, Sağlık Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü veri tabanına yüklenmektedir. TÜİK, kuruluş yasası gereği bu veri tabanlarına intranet üzerinden eşzamanlı erişebilmektedir.

Güncel olmayan haftalık verilerin açıklandığından söz etmiştik. Katıldığımız TV programlarında kezlerce dile getirdik; geriden gelen ve güncel olmayan takvim haftası yerine Epidemiyolojik hafta kullanılması zorunludur. Yani, diyelim 20 Eylül akşamı açıklanan haftalık tablo, 20 Eylül’den geriye 7 güne ilişkin olmalıdır; 14-20 Eylül 2021 haftası olarak. Bu çok temel bir Epidemiyolojik ilkedir.”

DELTA VE DELTA + VARYANTLARIN BULAŞICILIĞI

Delta ve Delta + varyantlarının önceki mutant tiplere göre daha kolay bulaştığını ve bulaş oranının %60-65 daha fazla olduğunu söyleyen Saltık, “Bu mutant tipleri sıklıkla da hafif klinik bulgularla, örneğin bir yaz soğuk algınlığı gibi seyretmektedir. Burun akıntısı, hafif soğuk algınlığı–nezle bulguları, tat ve koku duyusunun yitirilmemesi, şiddetli öksürük ve nefes darlığı olmayışı insanları aldatabilmektedir. Bu süre içinde de başkalarına bulaştırma daha çok ve daha kolay olabilmektedir. Tam aşılı olanlar daha hafif belirtilerle, belli belirsiz geçirebilmekte ve aşısızlar ölçüsünde olmasa da bulaştırabilmektedirler. Bu 2 varyant aşıdan da kaçabilmekte, tam aşılı insanlara da bulaşabilmekte ve hafif de olsa hastalık yapabilmektedir. Ancak ağır hastalık, hastaneye yatma, yoğun bakım gereksinimi ve ölüm riski kezlerce kat daha düşük olmaktadır aşısızlara ya da eksik aşılılara göre” açıklamasında bulundu.

Saltık, “Güncel verilerin üzerinden konuşarak gidersek: 20 Eylül saat 01:34’teki Sağlık Bakanlığı aşılama tablosundaki veriler şöyle:

Toplam yapılan aşı sayısı 105 milyon 152 bin 920, 1. doz uygulanan kişi sayısı, 52 milyon 686 bin 951 ve 2. doz uygulanan kişi sayısı 42 milyon 48 bin 514, 3. doz uygulanan kişi sayısı 10 milyon 417 bin 455. İlk yani tek doz aşının koruyuculuğu yok gibidir. 2. ve 3. çok sınırlı da olsa 4. doz alanları hesaba katmak gerek. Bu sayı 42 milyon 48 bin 514’e dahildir ve Bakanlık, 18+ yaş dilimi yani 61 milyon nüfusu hedef kitle almakta, bu hesapla (42 milyon / 61 milyon) %69’a varan bir tam aşılılık kabul etmektedir” ifadelerini kullandı.

HEDEF KİTLE HESABINDAKİ 6 YANLIŞ

Sağlık Bakanlığının temel aldığı hesabın 6 nedenle çok yanlış olduğunun altını çizen Saltık şöyle konuştu:

1. neden: Türkiye’nin resmi nüfusu 85 milyon, eylemli (de facto) nüfusu 90 milyon üstüdür. Geçici koruma konumunda (statüsünde) olanlar, kaçaklar, düzensiz göçmenler… Üstelik bu son sayılan vatandaş olmayanlara aşı için erişim pek çok nedenle oldukça güçtür (başta Türkçe bilmemeleri yüzünden). 90 milyon yerine 61 milyonu hedef kitle almak tam aşılı oranının yaklaşık 1/3 oranında yüksek kabul etmektir. %69’un 1/3’ü olan 23 puan düşülürse, tam aşılılık %46’ya iner.

2. neden: 16-18 yaş arasına aşılama yeni başlamıştır. 12-16 yaş arası aşılama görmezden gelinecek orandadır. 18 + yaş diliminde ve yurttaş olmayanları görmezden gelerek abartılı aşılama oranı halkı ve salgın yönetimini aldatıcı devekuşu tutumudur. 12 yaş altı çocukların halen aşılmaya dahil olmayışı salgın yönetiminde ciddi bir eksikliktir ancak çocuklarda Kovid-19 giderek artmaktadır. ABD’de %26’yı geçmiştir, o yaş dilimlerinde kurallı tarama testleri ile yakalanan PCR pozitifliği oranı. Üstelik 6 Eylül’de 12 yıllık temel örgün eğitim açılmıştır Ülkemizde.

  • Son haftada olgu sayısında artış bakımından Türkiye dünyada 4. sıraya tırmanmıştır!

3. neden: İrdelediğimiz aşı oranları “an“a ilişkindir. Oysa bağışık yanıt, 14 gün sonra o aşı için erişilebilecek en üst düzeye varmaktadır. Toplum bağışıklığı için 14 gün önceki tam aşılılık oranına bakılmalıdır. Bu da yaklaşık 10 puan geride verilerdir ve yukarıda hesapladığımız %46 olan oran %36’lara gerilemektedir.

4. neden: Ülkemizde yaygın yoksulluk ve beslenme bozukluğu, yetersizliği nedeniyle aşılara ideal bağışık yanıt beklenmesi olanaksızdır. Bu gerekçeyle kabaca %10 dolayında bir fire, yetersiz bağışıklama varsayılabilir. Böylelikle, 3. nedende belirttiğimiz beklenebilecek toplum bağışıklığı oranı %26’lara düşmektedir.

5. neden: Son olarak, yaygınlaşan ve çeşitlenen varyantlar nedeniyle aşıya direnç, aşıdan kaçabilme oranı yükselmiş, aşı etkililiği ülkemizde uygulanan BioNTech&Pfizer aşısı için %70’lere dek eksilmiştir. Dolayısıyla, 4. nedende belirttiğimiz %26 oranının %70’ini almak gerekebilir ki, bu da %18,2 etmektedir.

6. neden: Bu orana hastalığı geçirerek doğal bağışık olanları katmak gerekir. Salgının başından beri toplam resmi olgu sayısı 6,8 milyondur. Ancak son 6 ayda hastalanan sayısı dikkate alınmalıdır çünkü bağışık direnç zamanla sönümlenmektedir. 6 milyon 820 bin 861 kişiden 2 milyon 950 bin 603 kişiyi düştüğümüzde, bu rakam 3 milyon 870 bin 258 kişidir ve son 6 ayda hastalananlardır. 90 milyon nüfusta %4,3’e karşılık gelmektedir. 5. nedende elde edilen %18,2 oranına eklendiğinde %22,5 bulunur ki, ülkemizdeki gerçek biyolojik toplum bağışıklığı bu orandır.

Açıkça söylemek gerekirse, ülkemizin 90+ milyon nüfusunun yalnızca %22,5’i gerçek anlamda Kovid-19’a karşı şu anda bağışıklık kazanmıştır, dirençlidir!”

“HAYDİ TÜRKİYE, UZAT KOLUNU, KOŞA KOŞA AŞIYA”

Bu denli bir düşük toplum bağışıklığının olduğu Türkiye’de turizmin açılmasının, ülkenin transit bir coğrafyada yer almasının ve nüfusun dörtte birini bulan aşı karşıtlığı yüzünden, gereken gerçek biyolojik toplum bağışıklığına erişilemediğini söyleyen Saltık, sözlerini şöyle bitirdi:

“Dibi delik havuz gibi.. aşılama ve / veya hastalığı geçirme ile erişilen toplum bağışıklığı oranı, zamanla bağışıklığın yitirilmesi vb. nedenlerle gereken orana yetişememektedir. Bu amaçla

Hızla, seferberlik bilinciyle, en geç 1-2 ay içinde, kış gelmeden eldeki etkin aşılarla yaygın aşılama zorunludur. Tersi kısır döngüdür, yeni varyantlardır, daha çok hastalık, daha çok ölüm, salgının uzaması ve sosyal-ekonomik ağır bedellerdir.

  • İktidar, aşı karşıtlığını hoş göremez!

Bu davranış kişiler açısından da hak değil, insanlığa karşı suçtur. Umumi Hıfzıssıhha Yasasının 57., 64., 72. ve 94. maddeleri çok net olarak zorunlu aşıya olanak vermektedir. Anayasa’da boşluk yoktur; 2., 5., 12., 17., 56., 65. ve 90. maddeler aşıyı devlete yüküm, yurttaşa ödev vermektedir. AİHM ve AYM kararları da bu yönde.

Temel eğitim ve üniversitelerde gerekli tüm yapısal önlemler hızla ve eksiksiz tamamlanmalıdır. Halk sürekli ve etkin eğitilmeli, aşı karşıtlığı yaptırımları kararlılıkla uygulanmalıdır.
ABD Başkanı J. Biden geçtiğimiz hafta, ABD halkının %25’inin (1/4’ünün) aşılı olmaması yüzünden salgınla baş edemeyeceklerini açıkladı. Fransa, aşıyı reddeden üç bin sağlık çalışanını işten çıkardı. Benzer kararlı adımları atan ülke sayısı artıyor.

  • Haydi Türkiye, uzat kolunu, koşa koşa aşıya!
    =============================

Siyasal kavramlar neden Türkçe değil?

ODTÜ Kimya Bölümü’nden değerli Hocamız Prof. Dr. İnci Gökmen, halk yığınlarının Batı kaynaklı terimleri doğru anlayabilmesi için bunlara Türkçe karşılıklar bulunması gerektiği görüşünde. Mektubunda diyor ki:

“Sevgili Atila Bey,
BirGün gazetesindeki yazılarınızı okuyorum ve takdir ediyorum. Güzel Türkçemizin güzel kullanılması için çabalarınız çok değerli. Ben epeydir yabancı dillerden Türkçemize giren ama Türkçe karşılığı olmayan, belki de bu nedenle halkımız tarafından anlaşılamayan bazı kelimelerin anlaşılır kılınabileceğini düşünüyorum. Bu konu çok hayati geliyor bana. Bunları halkımızın anlayabileceği bir sadelikte nasıl tanımlayabiliriz ya da bunları karşılayacak sözcükler var mıdır?
Bu sözcüklere b
azı örnekler:

Laiklikdemokrasiemperyalizmsosyalizmkomünizm
Liste uzar gider,
Çok teşekkürlerimle.”
***

Batı kaynaklı terimlere Türkçe karşılıklar bulmak amacıyla geçmişte kimi çalışmalar yapılmıştır. Örneğin TDK’nin atılım döneminde art arda yayımlanan Terim Sözlükleri bu bağlamda çok değerlidir. TDK’nin “resmi devlet dairesi”ne dönüştürüldüğü 1980 sonrası çalışmaları verimli olmamıştır. 1990’lı yılarda Yabancı Kelimelere Karşılıklar adıyla yayımladıkları kitapçık son derece yetersizdir. Bu çalışmada Batı kökenli sözcüklere öz Türkçe karşılıklar bulmak yerine, daha çok terimlerin açıklamalarıyla yetinilmiştir.
* * *
Gelelim Hocamızın Türkçe karşılıklarını sorduğu sözcüklere…

“Laiklik”, en genel anlamıyla “Din işlerinin dünya işlerine karıştırılmaması” biçiminde tanımlanmaktadır. Ne yazık ki hiçbir sözlükte bu kavramın eşanlamlı Türkçe karşılığı bulunmuyor. Belki de bu yüzden, ülkemizdeki her siyasal odak, kendine göre bir “laiklik” tanımı yapmaya çalışıyor.

“Emperyalizm” sözcüğü dilimize Fransızcadan girmiştir. TDK’nin 1955 baskılı Türkçe Sözlük’ünde “Bir devletin sınırlarını genişletme hırsı” diye tanımlanan kavram, aynı kurumun 1978 yılındaki Özleştirme Kılavuzu’nda “elkoyuculuk” ve “yayılımcılık” olarak açıklanmıştır. Yeni TDK’nin 2015 basımı Türkçede Batı Kökenli Kelimeler Sözlüğü’nde aynı kavram için “yayılmacılık” sözcüğü kullanılıyor. TDK’nin Güncel Türkçe Sözlük’ünde ise kavramın tanımı şöyle yapılıyor:

“Bir milletin sömürü temeline dayanarak başka bir milleti siyasi ve ekonomik egemenliği altına alıp yayılması veya yayılmayı istemesi, yayılmacılıkyayılımcılık.”

Ali Püsküllüoğlu’nun sözlüğünde “emperyalizm” için “sömürgecilik” deniyor. Nijat Özön’ün Güzel Türkçemiz (Milliyet Yayınları, 1986) sözlüğünde “yayılımcılık” sözcüğü geçiyor. Dil Derneği’nin sözlüğünde de “yayılmacılık” karşılığı yer alıyor…

Demek ki “emperyalizm” kavramı için ağırlıklı olarak “yayılmacılık” sözcüğü benimsenmiş görünüyor.

“Demokrasi” sözcüğü” Yunanca kökenlidir. Demos (halk) ve “kratos” (erk) sözcüklerinden oluşmuştur. Kavramı “halk iktidarı, halk egemenliği” biçiminde özetleyebiliriz. TDK’nin Felsefe Terimleri Sözlüğü’nde demokrasi için “halkerki” sözcüğü kullanılmış. Ali Püsküllüoğlu’nun Öz Türkçe Sözlük’ünde ise “elerki” denmiş.

Sosyalizm”, Fransızca bir sözcüktür. Hemen bütün sözlüklerde Türkçe karşılığı “toplumculuk”tur. Yani bu konuda sözlükçüler arasında tam bir oydaşma vardır.
* * *

KOMÜNİZMİN EVLERE ŞENLİK TANIMI!

Komünizm”, Fransızca “belediye” anlamındaki “komün” sözcüğünden gelir. Nitekim ünlü “Paris Komünü” ayaklanmasında ilk olarak Paris kentinin yönetimi ele geçirilmişti.

TDK’nin 1955 yılında yayımlanan Türkçe Sözlük’ünde evlere şenlik bir “komünizm” tanımı var:

“Topluluk içinde kişilerin her türlü iyelik haklarını, ayle (aile) kuruluşunu, dini kaldırıp her türlü mala kamuyu ortak kılmayı güden öğreti.”

Tam bir soğuk savaş dönemi açıklaması! Bir tek gericilerin komünistlere yakıştırdığı “şapka” öyküsü eksik!

Tabii, yıllar içinde onlar da öğrenmişler komünizmin bilimsel tanımını ve sonraki baskılarda açıklamayı şöyle değiştirmişler:

“1. Bütün malların ortaklaşa kullanıldığı ve özel mülkiyetin olmadığı toplum düzeni. 2. Böyle bir düzenin kurulmasını amaçlayan siyasi, ekonomik ve toplumsal öğreti.”
* * *
Batı kaynaklı siyasal kavramların Türkçe karşılıklarını daha çok Ali Püsküllüoğlu’nun Öz Türkçe Sözlük’ünde bulabileceğimi düşünmüştüm ama orada da halka önerebileceğimiz türden karşılıklar pek yer almıyor…

Özetle söylemek gerekirse, bu kavramların kolay anlaşılır Türkçe karşılıklarını türetmek için dilcilere çok iş düşüyor…

‘Al gülüm – Ver gülüm’

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet, 17 Eylül 2021

 

Bunca yıldır (40 yılı aşkın) bu mesleğin içindeyim, meslek kuruluşlarının yıllık geleneksel ödüllerine ne yaptığım işlerle başvuruda bulunmuşluğum ne de başkaları tarafından önerilip ödüllendirilmişliğim vardır. Küçümsemek için söylemiyorum. İlgilendiğim bir konu değil. Bunun dışında, beni onurlandıran bazı sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşları, vakıflar gibi oluşumların “Kendiliklerinden Takdir” anlamına gelen ödüllerine layık görüldüm. Onurla aldım, baş köşemde saklarım. Daha geçenlerde ustalarımdan rahmetli Erbil Tuşalp adına, TAKSAV (Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için Vakıf) tarafından bana verilen ödül gibi.

Zaten, son yıllarda, özellikle AKP iktidarında bu alanda, yani “Meslek kuruluşları”nın ödüllerinde, bir tür “kamplaşma” çağrıştıran “Bizimkilerden Bizimkilere Ödül” furyası dikkat çekiyor. Herkes kendi cenahından habercilere, TV – radyo – internet programcılarına, yazarlara bol kepçeden ödül veriyor.

Bir nevi “Söyle bana ödül alanı, söyleyeyim sana kimin verdiğini” manzarası ortaya çıkmakta.

Çarşamba günü de bunun “Presidential” (Riyaseticumhur) seviyede bir örneğine tanık olduk. “6. Anadolu Medya Ödülleri” dağıtılırken, Reisicumhur da oradaydı. Hatta yine bu platformu, bir siyasi mesaj vesilesi olarak da kullandı, haliyle.

Ödül alanlara bakınca, “Körler Sağırlar…” misali, “Muktedirler – yandaşlar, birbirini candaşlar…” diye bir atasözü bile üretebilirdiniz.

Yılın En Başarılı Tombalağı Ödülü mü istersiniz?

Yılın En Başarılı Tereyağlı Pamuk Mucidi Ödülü mü ararsınız?

Yılın Abdül’ü ödülü mü?

Ne ararsan vardı sahnede.

En güzeli de Cumhurbaşkanı’nın, kendi İletişim Başkanı’na, “Yılın En Vizyon Geliştiren İletişimcisi” Ödülü’nü takdim etmesi oldu. Niyeyse?

Devr-i AKP’de öyle şeyler gördük ki, bunu da yadırgamadık tabii.

Ama bir şeyi yadırgadık.

Ödülleri veren kurumu merak edip de “Kimmiş bu zevat?” diye, Anadolu Yayıncıları Derneği’nin (AYD) internet sitesine girip “Hakkımızda” yazılı sekmeyi “tık”layınca boş (vallahi bomboş sayfa) bir sayfa çıkması garipti.

Hani, insan “Riyaseticumhur seviyesinde ve himayesinde bir katılımla” ödül veren bir kurumu şöyle “Kerli ferli” ve temsil kabiliyeti bir hayli yüksek bir şey varsayıyor.

O yüzden üzüldük.

Yoksa, “Alana da verene de” karışmayız.

Allah alışverişinizi bol eylesin. Bereket versin.