Yazar arşivleri: Ahmet SALTIK

Ahmet SALTIK hakkında

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Cemaat ve tarikat

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 17 Ocak 2022

 

Elazığ’da Enes Kara adlı bir tıp fakültesi öğrencisinin, ailesinin zorlamasıyla bir cemaat ve tarikat yurduna yerleştirilmesinden ve burada gördüğü baskılardan dolayı intihar etmesi, Türkiye’deki cemaatlerin ve tarikatların yeniden tartışılmasına neden oldu.

Bu tartışmada öncelikle şunun bilinmesi gerekir ki, İslam dininin temeli Kuran’dır.

  • Kuran’da cemaat ve tarikat örgütlenmesini ve belli kişilerin dini örgütlenme konusunda ayrıcalıklı bir konuma sahip olmasını teşvik eden hiçbir ayet yoktur.

Kuran’a göre sadece tek bir Müslüman cemaati vardır ve onun da öncüsü tek kişidir, o da Muhammed’dir.

Cemaat, tarikat, tekke, zaviye, halifelik, şeyhülislamlık gibi Müslümanların içindeki ruhban sınıfının temelini oluşturan şeyler sonradan uydurulmuştur. Bunların İslam dininin özüyle uzaktan yakından ilgisi yoktur.

  • Din içindeki bu ayrıştırıcı unsurlar, belli güç odaklarının iktidar mücadelelerini sürdürmesi için icat edilmiş araçlardır.
  • Bunları dinin bir parçası olarak sunmak yalancılıktır, sahtekârlıktır.

***
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk;

  • Türkiye’nin şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olmayacağını,
    en gerçek yolun uygarlık yolu olduğunu vurgulamıştır.

Bu çerçevede laiklik karşıtı hareketlerin odağı haline gelen tarikatlar, tekkeler, zaviyeler ve bunların etrafında örgütlenen cemaatler, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 1925 yılında 677 sayılı yasayla kapatılmıştır.

  • Söz konusu tarikatlar, tekkeler, zaviyeler, cemaatler günümüzde de yasadışıdır.

Ancak bu örgütler yasadışı oldukları halde, dernek ve vakıf adı altında fiilen varlıklarını sürdürmektedirler. İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye’deki derneklerin %14.9’u “dini hizmet” alanında faaliyet göstermektedir. Bu bağlamda toplam 18 bin 200 dernek bulunmaktadır.

Eğitim-araştırma alanında faaliyet gösteren derneklerin oranı % 5, kültür-sanat alanında faaliyet gösteren derneklerin oranı %4.8, düşünce alanında faaliyet gösteren derneklerin oranı %0.8’dir!

Dinci örgütlenme, Türkiye’nin sivil toplum ve demokratik kitle örgütlenmesini de kuşatmıştır.

Atatürk, dini hizmetlerin verilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. Ancak bu kurum laiklik karşıtı tarikatlar ve cemaatler tarafından işgal edildiği gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetkileri ve otoritesi, dernekler ve vakıflar üzerinden zaafa uğratılmıştır, “dini hizmet” için alternatif (AS: sewçenek) alanlar açılmıştır.

Laiklik karşıtı dinci örgütlenmeyi, sivil toplum ve demokratik kitle örgütlenmesi olarak sunmak, sivil toplum ve demokratik kitle örgütlenmesinin ne olduğunu bilmemek anlamına gelir. 

Bu aynı zamanda demokrasinin ne olduğunu bilmemek,
laikliğin olmadığı bir ülkede demokrasinin değil,
teokrasinin var olacağını bilmemek anlamına gelir.

***
CHP üst yönetiminin, bu konuda edilgen davranması, kabul edilebilir bir durum değildir.

Devletin öncülüğünde, cemaat ve tarikat örgütlenmesinin bir parçası olmayan yeni yurtları açmak, cemaat ve tarikat yurtlarını da denetlemek, Türkiye’deki cemaat ve tarikat örgütlenmesinin laiklik konusunda yol açtığı zararı ortadan kaldırmaz.

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’in, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde okul öncesi dini eğitim verilmesini ortaçağ zihniyetine benzetmesine yönelik tepkiler konusunda kendi milletvekiline sahip çıkmayan, Kabataş Lisesi’nde Atatürk’ün resminin delik deşik edilmesi konusunda üç maymunu oynayan CHP üst yönetimi, Enes Kara’nın intiharıyla bağlantılı olarak gündeme gelen cemaat ve tarikat örgütlenmesi konusunda da iyi bir sınav vermemiştir.

Bunlar, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve O’nu yönlendiren oligarşik bir grubun, hem anayasanın hem de CHP Parti Programı’nın temel ilkelerinden birisi olan laikliği, bu konudaki tek yetkili organ olan Kurultay’ın onayı olmadan, fiilen rafa kaldırmış olmalarının bir sonucudur.

Öte yandan, Kılıçdaroğlu’nun, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili süreci CHP tabanından, üyelerinden ve delegelerinden kaçırmak amacıyla, bu yılın temmuz ayında yapılması gereken Kurultay’ı bir yıl ertelemesi de yeni dayatmaların habercisidir.

TTB : Toplumun Sağlığını Riske Atmaya Devam Eden Sorumluları İstifaya Davet Ediyoruz

Bilim Kurulu Toplantısı Sonrası 12 Ocak 2022’de Açıklanan Kararlarla Toplumun Sağlığını Riske Atmaya Devam Eden Sorumluları İstifaya Davet Ediyoruz

Bilim Kurulu toplantısında temaslı aşılıların karantinaya alınmaması ve semptom göstermeyenlere PCR testi yapılmaması kararları alınmıştır. Bu kararları kamuoyuna açıklayan Sağlık Bakanı ve bireysel önlemlerle salgının şubat ayında kontrol altına alınacağını öngören salgının merkez üssü İstanbul’un il sağlık müdürünün yaklaşımları ise pandemi karşısında teslimiyeti işaret etmektedir.

Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın yetmezlikleri, ekonomik kriz; liyakatsiz Sağlık Bakanlığı ve il sağlık müdürlüğü yöneticileri, salgını denetim altına alamamış ve kendi haline bırakmıştır. Yüksek sayıdaki ölümlere de kayıtsız kalınan bu kendi haline bırakma durumu yeni değildir ve bu durum salgının başından bu yana sürmektedir. Bilimsel temellerden yoksun son açıklamalar, Sağlık Bakanlığı ve il sağlık müdürlüklerinin pandemiyi yönet(e)meme sürecinde artık pes ettikleri aşamadır. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile tedavi edici hizmetlere ve hastanelere odaklanmış sağlık hizmetleri stratejisi çökmüştür. Güçsüzleştirilen ve birey hedefli örgütlenen 1. Basamak sağlık hizmetleri, toplumsal bir tehdit olan salgın karşısında çaresiz kalmıştır.

Virüsün bulaşıcılığının artması nedeniyle test ve aşının özendirilmesi; etkin ve hızlı bir aşılama programı gerekirken Sağlık Bakanlığı’nın aldığı son kararlar bilimsel olarak kabul edilemez. Dolayısıyla kararların sağlık çalışanları ile toplumu karşı karşıya getirme, sağlıkta şiddeti artırma ihtimali yüksektir.

  • Test sayısının azaltılması, hastalığın gerçek boyutunun toplum tarafından anlaşılamamasına neden olmaktadır.

Bakanlık eliyle oluşturulan bu denetimsizlik durumu her yurttaşımızı potansiyel COVID-19 vakasına dönüştürerek toplumu riske atmaktadır. Kamu otoritesinin topluma sunduğu mesaj bu iken sağlık çalışanlarına yönelik politikaları da benzerdir, zira bu kararlar ve uygulamalar sonrası sağlık kurumlarında da herhangi bir önlemin alınmaması, sağlık emekçilerinin hayatlarının da hiçe sayıldığını göstermektedir.

Kötü sağlık politikalarına karşın tüm özverileriyle salgını denetim altına almaya çalışan hekimler ve onların örgütü Türk Tabipleri Birliği (TTB) olarak toplum sağlığı için 1 kez daha uyarıyoruz  :

  • Omicron varyantı ile salgın yeni bir evreye girmiştir ve bu varyantın aşılıları bile hasta edebildiği, bulaştırıcılığının çok yüksek olduğu ve kısa sürede toplumun büyük kesimine bulaşabileceği bilinmektedir.
  • Son bilimsel verilere göre hastaneye yatırma ve ölüme yol açma potansiyelinin Delta’ya göre düşük olması ve daha hafif seyrettiği de bilinmektedir. Buna karşın riskli kesimlerde ölüme yol açma tehdidinin de büyük olduğu ve bu pikin (AS: tepenin) ilerleyen günlerinde daha çok ölümle karşılaşılabileceği de öngörülmektedir.
  • Bununla birlikte hatırlatma dozunu yüksek düzeylerde tutan ülkelerde Omicron varyantının yol açabileceği hastane yatışlarının ve ölümlerin daha düşük olduğu görülmektedir.

Delta varyantı öncesi ve delta dönemindeki bilimsel yayınlarda, post-COVID sürecinin geçirilen hastalığın şiddeti ile paralellik (AS: koşutluk) göstermediği belirtilmişti. Bu anlamda, kişiler virüsle hastalandıktan sonra, yaşamda kalsalar bile sağlıkları olumsuz etkilenebilecektir.

Önümüzde kısa süre olduğunun bilinci ile halk sağlığını koruma yükümlülüğü olan Sağlık Bakanlığı, olası pikin (AS: tepenin) en hafif geçirilmesi için elinden geleni yapmalıdır.

  • Toplumsal ve bireysel önlemler birlikte yaşama geçirilmelidir.
  • Aşısızların ve eksik aşılıların etkin ve hızlı bir kampanya ile aşılanmaları sağlanmalıdır.
  • 5-11 yaş grubu için aşılama programı başlatılmalıdır.
  • PCR yanında hızlı testlerden de yararlanılmalı; günlük yapılan test sayısı yükseltilmeli; temaslı ve risk gruplarının taramaları hızlı tarama testi ile yapılmalıdır.
  • Bulaştırma potansiyeli olan yakın temaslı kişiler, hatırlatma dozu yapılmış olsalar bile karantinaya alınmalıdır.
  • İzolasyon ve karantina altına alınan aileler için adı konmuş bir ekonomik ve sosyal destek programı uygulanmalıdır.
  • Bulaşı artırma potansiyeli olan barınma koşullarına sahip aile bireyleri için karantina dönemini geçireceği kamusal yerler sağlanmalıdır.
  • Ücretsiz ve nitelikli maskenin Omicron varyantı pikinde yaşamsal olduğunu hatırlatıyoruz. Riskli yerlerde çalışanlara N95 maske dağıtılmalıdır.
  • Kalabalıklaşmalardan kaçınmak için önlemler alınmalıdır. Toplu yaşam yerlerinin kapasitesi %50 ile sınırlandırılmalıdır. Aşısız kişilerin bu yerlere girmeleri engellenmelidir. Bu öneriler toplu taşıma için de geçerlidir. Yüz yüze yapılacak etkinliklerde bu önlemlere dikkat edilmelidir, etkinliklerin mümkünse çevrimiçi olarak yapılması sağlanmalıdır.
  • Kapalı ortamlarda havalandırmaların kamusal denetimi sağlanmalıdır.
  • Çalışma yaşamı, kalabalıklaşmanın gözlemlendiği bir başka alandır. Fabrikalar ve kamu kurumları %50 kapasite ile çalışmalıdır. Bu süreçte çalışanlar herhangi bir hak kaybına uğramamalıdır.
  • Sağlık kurumlarında kapasitenin aşılmasına ilişkin hazırlıklar yapılmalıdır.

Bu öneriler, toplumun ve sağlık emek meslek örgütlerinin karar alma süreçlerinde olduğu aktif bir mekanizmayla, değişen koşullara göre güncellenmelidir. TTB’nin Aralık ayında yaptığı erken uyarı ve ayrıntılı önlemler kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bu uyarılar kamu kurumlarınca göz önünde bulundurulmalıdır. Sıraladığımız önlemler, hem salgın denetim deneyimi olan bilim insanları hem de Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu üyeleri tarafından bilinmektedir. Olması gereken bilginin gereğini yerine getirecek iradeyi gösterebilmek ve yükümlülükleri yerine getirebilmektir.

Ne yazık ki yetkili merciler, salt bireysel korunma önlemlerine bel bağlamıştır, salgın denetimi vatandaşların aşı gönüllüğüne, fiziksel mesafe ve maske önlemlerine daraltılmış ve bırakılmıştır. Bakanlığın ve müdürlüklerin halk sağlığı yükümlülükleri rafa kaldırılmıştır. Bu tercih ile ölümlere sessiz kalan popülist, bilimsellikten uzak

  • iktidar, yaşam hakkı ihlali yapmaya ve insanlığa karşı suç işlemeye devam etmektedir.

Halk sağlığı için gerekli adımları atmayan iktidar yönet(e)memektedir ve bu süreçte sorumluluğu olanlar istifa etmelidir.

Türk Tabipleri Birliği Pandemi Çalışma Grubu
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi

Mustafa Kemal, sorulara yanıtları 99 yıl önce verdi

Alev Coşkun

Alev Coşkun

Milli Mücadele tarihimizde önemli bir yeri olan İzmit Basın Toplantısı, 99 yıl önce bu gün yapılmıştı. 16 Ocak 1923 gecesi saat 21.30’da başlayıp sabaha karşı 03.00’e kadar süren bu toplantıda Atatürk’e çok yakıcı sorular soruldu ve Atatürk’ün yanıtları da çok kapsamlı ve önemliydi. Bu toplantıya yalnızca İstanbul’da yayımlanan önemli gazetelerin başyazarları katıldı.

TOPLANTIYA KATILANLAR

Toplantıya katılan sınırlı sayıdaki gazetecinin adları şöyledir:

Tevhid-i Efkâr gazetesi başyazarı Velid Ebüzziya, Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman), Akşam gazetesi başyazarı Falih Rıfkı (Atay), İleri gazetesi başyazarı Suphi Nuri (İleri), İkdam gazetesi başyazarı Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) ve Tanin gazetesi başyazarı İsmail Müştak (Mayakon).

Bu toplantıya Ankara hükümetinin İstanbul temsilcisi Dr. Adnan (Adıvar) ve eşi ünlü yazar Halide Edib (Adıvar) ile Milli Mücadele sürerken İstanbul’da Ankara’daki TBMM’yi temsil eden Kızılay Başkanı Hamit Bey ile İleri gazetesi İzmit muhabiri Hakkı (Kılıçoğlu) Bey de katıldılar.

Toplantı, İzmit’te halk arasında “Saray” diye anılan İzmit Kasrı’nın alt katındaki salonda yapıldı. Toplantıda konuşulanları kaydetmek üzere, TBMM’den dört tutanak kâtibi görevlendirilmişti. Bu da toplantının önemini gösteriyordu.

ZAMAN DİLİMİ

9 Eylül 1922’de Kuvayı Milliyecilerin ordusu İzmir’e girmişti. Eylül 1922’den toplantının yapıldığı tarih 16 Ocak 1923’e tam dört ay geçmişti. İstanbul, İngiliz askeri güçlerinin işgali altındaydı. Henüz birçok konu açıklığa kavuşmamıştı.

Lozan Konferansı devam ediyordu ama tartışmalar sertleşmişti. Konferans her an kesintiye uğrayabilirdi. Atatürk, Batı Anadolu’daki askeri birlikleri denetlemek ve halkla görüşmek amacıyla 14 Ocak 1923’te yurt gezisine çıkmış ve 16 Ocak 1923 tarihinde İzmit’te gazetecilerle buluşmuştu.

NELER KONUŞULDU?

Bu toplantıda Mustafa Kemal’e “Türkiye’de kurulacak yeni rejim, Musul konusu, Kürt sorunu, devletin dini olacak mı, laiklik” gibi can alıcı sorular soruldu. Atatürk savaştan sonra ilk kez basının karşısına çıkıyordu ve bu yakıcı sorulara ilk kez çok açık ve kapsamlı yanıtlar verdi.

BU TOPLANTI NEDEN YAPILDI?

Bu toplantıya neden sınırlı sayıda gazeteci, daha doğrusu sadece İstanbul gazetelerinin başyazarları çağrıldı? Atatürk’ün çok önem verdiği bu toplantının amacı neydi? Bu sorulara yanıt verebilmek için öncelikle bu toplantının altyapısı, arka planı ve olayların gelişimi üzerinde duralım.

TEMEL GELİŞMELER

Kuvayı Milliye ordularının zafer kazanıp İzmir’e girdiği 9 Eylül 1922 ile İzmit basın toplantısının yapıldığı 16 Ocak 1923 tarihleri arasında yukarıda belirtildiği gibi dört aylık bir zaman dilimi vardır. Ancak bu süre içinde çok önemli gelişmeler oldu. Özetlemekte yarar var:

Mudanya Ateşkes Antlaşması 11 Ekim 1922’de imzalanmıştı. Lozan’da yapılacak Barış Konferası’ na Osmanlı Devleti ve Ankara hükümeti ayrı ayrı davet edildiler. Osmanlı Devleti’nin son sadrazamı Tevfik Paşa, Lozan’a gidecek bu iki kurulun bir araya gelip birleşik öneriler paketi hazırlanması için Mustafa Kemal’e ve TBMM’ye başvurmuştu…

SADRAZAM, ‘PADİŞAH BURADA’ DEMEK İSTİYORDU

Osmanlı’nın son sadrazamı Tevfik Paşa’nın ısrarla yaptığı bu başvurunun anlamı şuydu: “Zafer kazanıldı, padişah yerinde oturuyor. Sadrazam da burada, bu düzen sürecektir. O nedenle Barış Konferansı’na ayrı ayrı gitmeyelim ve Barış Konferansı’nda görüşülecek konular üzerinde konuşup uzlaşmaya varalım.”

MUSTAFA KEMAL PAŞA, HALİDE EDİB HANIM İLE.
Halide Edib Hanım ve arkasında gazeteci Mecdi Bey, sağda Bolu Mebusu ve Paşa’nın yaveri Cevat Abbas Bey. 17 Ocak 1923

BÜYÜK DEVLETLERİN STRATEJİSİ

Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri İstanbul ve Ankara’yı Barış Konferansı’na ayrı ayrı davet ederek konferansta İstanbul-Ankara çelişkisi yaratmak ve bundan yararlanmak istiyorlardı. Ankara’da bu duruma kesin karşı çıkanlar olduğu gibi TBMM’de bunun doğal olduğunu kabul edenler de vardı. Halifeye ve saltanata bağlı olanlar zaten Milli Mücadele’nin ve 3.5 yıl süren savaşların “padişahımızı esaretten kurtarmak için” yapıldığına inanıyorlardı.

SALTANAT TARİHE KARIŞIYOR

Konu Meclis’e geldi. Kuvayı Milliyeci milletvekilleri İstanbul hükümetinin Barış Konferansı’nda temsil edilmesine karşı çıkarken özellikle kökeni hoca olan kimi milletvekilleri de padişahlığın devamı için Barış Konferansı’na İstanbul ve Ankara’nın bir kurul olarak birlikte gitmelerini istiyorlardı.

HALİDE EDİB HANIM VE DOKTOR ADNAN BEY İZMİT’TE VAPUR İSKELESİNDE.
Halide Edib Hanım (Adıvar), Doktor Adnan Bey (Adıvar), İzmit Liman Reisi Celal Bey, Velid Ebüzziya (en sağda), İzmit vapur iskelesinde. 19 Ocak 1923

TBMM’de konuyla ilgili olarak yapılan görüşmeler sonunda Padişahlığın ‘ilga edilmesi’, ortadan kaldırılması yönünde verilen önergeler Anayasa, Adalet ve Şeriye komisyonlarının ortak toplantısında ele alındı. Ancak özellikle Şeriye Komisyonu üyesi hocalar direniyorlar, uzun konuşmalar yapıyorlar, hatta açıkça “hilafetin saltanattan ayrılmayacağını” savunuyorlardı. Hiç kimse de cesaret edip bu iddialara yanıt vermiyordu. Komisyon toplantısını arka sıralarda izleyen Mustafa Kemal, o dramatik anı şöyle anlatıyor:

CESARET EDEN YOK

“Bu iddiaların yersizliğini ortaya koyup çürütmek için özgürce konuşabilecek olanlar ortaya çıkar görünmediler. Biz çok kalabalık olan bu odanın köşesinde bu tartışmaları dinliyorduk. Bu şekilde görüşmelerin istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı.”

Sonunda, Mustafa Kemal dayanamadı, söz istedi. En arkada olduğu için önündeki sıranın üstüne çıktı ve konuşmaya başladı. Mustafa Kemal özetle şöyle diyordu:

Mutlaka olacaktır. Belki de bazı kafalar kesilecektir. 

  • Efendim; hâkimiyet (egemenlik) ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim gereğidir diye, görüşme ve tartışmayla verilmez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.
  • Millet hâkimiyetini eline almıştır.
  • Mesele bu gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. (…)
  • Bu mutlaka olacaktır.
  • Burada toplananlar, Meclis ve herkes konuyu doğal olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur.
  • Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir.”

Bunun üzerine Komisyon Başkanı, Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi, “Affedersiniz efendim, biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk; açıklamalarınızla aydınlandık” dedi. Konu sonunda karma komisyonca kabul edilerek çözüme bağlandı.

Ardından Meclis kararıyla padişahlık kaldırıldı, saltanat kurumu tarihin derinliklerine gönderildi. Meclis’in saltanatı kaldırmasından 16 gün sonra Padişah Vahdettin, 16-17 Kasım gecesi İngiltere devletine sığınarak İstanbul’u terk etti.

MUSTAFA KEMAL’İN MİLLETVEKİLİ SEÇİLMESİNİN ENGELLENMESİ

Saltanatın Meclis kararıyla kaldırılarak tarihin derinliklerine gönderilmesi, dincileri, hocaları, halifecileri tedirgin etmişti. Yakında halifeliğin de kaldırılacağını hatta Mustafa Kemal’in kendisini halife ilan ederek otoriter bir yönetim kuracağını söylüyorlardı.

Sonunda, saltanatın kaldırılışından yalnızca bir ay sonra 1 Aralık 1922’de Atatürk’e karşı olanlar Meclis’e bir yasa tasarısı sundular. Buna göre milletvekili olabilmek için Misakı Milli sınırları içinde doğmuş ya da seçileceği ilde en az beş yıl oturmuş olmak koşulu getiriliyordu. Bu tasarı tümüyle Atatürk’ü hedef alıyordu ve saltanatın kaldırılışına karşı Mustafa Kemal’in cezalandırılması tasarısıydı. Atatürk’ün milletvekili olmasını önleyecek maddeler taşıyan bu yasa tasarısı yurtta tepki ile karşılandı.

İSTANBUL BASINI

Padişahlığın kaldırılışı, halifelik kurumunun da tartışmaya açılması, İstanbul basınında Ankara’ya karşı eleştirilerin yoğunlaşmasına yol açmıştı. Lozan’da henüz barış sağlanamamışken ve İstanbul, İngiliz işgal kuvvetlerinin denetimindeyken Ankara-İstanbul arasındaki bu tartışmalar yersiz ve anlamsızdı.

İşte, 16-17 Ocak 1923 gecesi İstanbul gazetelerinin başyazarlarıyla yapılan toplantının amaçlarından birisi Ankara-İstanbul diyaloğunun sağlanmasıydı. Cumhuriyetin ilanından dokuz ay önce yapılan bu uzun toplantıda sorulan sorular yukarıda anlattığımız çelişkileri ve tartışmaları kapsamaktadır. Bir toplantıda ayrıca “Devletin dini olacak mı?”, “Başkent neresi olacak?”, “Kürtlere özerklik verilecek mi?” gibi kritik sorular da sorulmuş, Atatürk de bunlara açık yanıtlar vermiştir.

KÜRTLERE ÖZERKLİK KONUSU

Bu konu daha sonraları tartışma konusu yapılmış, bu toplantıda Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı’nda Kürtlere özerklik verilmesini kabul ettiği belirtilmiştir. Oysa işin esası şöyledir:

Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman), “Kürt meselesine temas buyurmuştunuz. Kürtlük meselesi nedir? Bir iç sorun olarak temas buyurursanız çok iyi olur” diye bir soru sordu. Atatürk’ün yanıtı şöyledir:

  • Kürt meselesi; bizim yani Türklerin menfaatına olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır ortaya çıkmıştır ki Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi yok etmek lazımdır.
  • Örneğin, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de göz önüne almak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın (sancak) topluluğu Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima söz konusudur.
  • Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlarını ve geleceklerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.”

Bu sözleriyle Mustafa Kemal, Kürtlerin yoğun olduğu il ve ilçelerde belediyelerin yerel halk tarafından seçileceğini belirtiyordu.

Bu toplantıda ayrıca, Boğazlar konusu, kapitülasyonlar, Musul, Türk-Rus, Türk-İran ve Azerbaycan ilişkileri; asayiş, başkent neresi olacak, Meclis içindeki düşünce ayrılıkları, hilafet ve din devleti, hocaların statüsü, yeni kurulacak halk fırkası gibi sorular soruldu ve Atatürk bunları çok açık bir biçimde yanıtladı.

Görüldüğü gibi bu toplantıda salt “Kürt sorunu” değil laiklik, halifelik, din ile devlet arasındaki ilişkiler gibi yüz yıl geçtiği halde hâlâ güncelliğini koruyan sorunlar ele alınmıştır.

Sorulan sorular ve Atatürk’ün verdiği yanıtlar 99 yıl geçtiği halde güncelliğini koruyor.

28 ŞUBAT (1997) DAVASI’NDA HÜKÜM GİYMİŞ BULUNAN, HEPSİ DEDE OLMUŞ, “EMEKLİ PAŞALARIMIZA”, BU GÜNLER DE ELBET GEÇER, MUTLU YILLAR DİLİYORUM…

Prof. Dr. Tolga Yarman

  • 28 ŞUBAT (1997) DAVASI’NDA HÜKÜM GİYMİŞ BULUNAN, HEPSİ DEDE OLMUŞ, “EMEKLİ PAŞALARIMIZA”, BU GÜNLER DE ELBET GEÇER, MUTLU YILLAR DİLİYORUM…

Dosyamın PDF biçimi : 28 ŞUBAT 1997 HEPSİ DEDE OLMUŞ Emekli Paşalar – 6 Ocak 2022

1

Bu satırları, vicdanen yazmaktayım. 28 Şubat 1997 davasında hüküm giymiş bulunan, hepsi dede olmuş “emekli generaller” için çok beğendiğim bir yazıyı, Değerli E. Tümgeneral Ahmet Yavuz yazmış. Yazı başlığı şöyle:

Kumpaslar Devam Ediyor”, 23 Ekim 2021, Cumhuriyet*…

Ahmet Yavuz; Mahkeme’nin; Günün Başbakanı (ki, Rahmetli’nin milli çizgisine çok saygı duyardım), Prof. Necmettin Erbakan’ın, istifası sırasında, istifa eylemini tamamen kendi takdiriyle (esas itibariyle, önceden saptandığı şekliyle başbakanlığı, koalisyon ortağı öteki partinin genel başkanına devretmek üzere), gerçekleştirdiğini, üstüne basa basa ifade etmesinin, hiç dikkate alınmadığı, hususunu öne çekiyor. Bir başka yazıyı, Değerli E.
Tuğgeneral Haldun Solmaztürk, “28 Şubat Davası & Ortak Payda” başlığıyla, Gazete
Pencere’de, 19 Temmuz 2021’de kaleme almış.

† Haldun Paşa, tankların Sincan’da sahnelediği tatbikatın, çok önceden tasarlanmış bir tatbikat olduğunu ve fakat bu konudaki sarih bilgilerin ve belgelerin, keza tanıklıkların, mahkeme tarafından katiyen dikkate alınmadığını vurguluyor.
Az önce, 28 Şubat 1997 davasında hüküm giymiş bulunan, hepsi dede olmuş, “emekli
generaller”, derken, sondaki nitelemeyi “tırnak içinde” yazdım, çünkü, insanın içi çok acıyor,
hiçbiri hüküm dolayısıyla, artık “emekli general” değil, dede generallerin… Hepsinin apoletleri mahkeme kararı gereğince söküldü.

  • Bir Darbe Varsa, bunun Göbeğinde Cumhurbaşkanı’nın ta Kendisi var!..

Bir halt karıştırdı iseler, bin beter olsunlar!.. Ama şahsen hiç o kanaatte değilim… Bunu ifade
etmeyi, vicdan borcu telakki ediyorum… Nasıl etmem: Bir darbe varsa, göbeğinde, meşru
kere meşru Cumhurbaşkanı’nın ta kendisi var!.. 28 Şubat’ta (1997) Milli Güvenlik Kurulu’na
(MGK) başkanlık ettiği için var… Bu Kurul’un, saatler çeken toplantısı uzantısında aldığı
zehir zemberek kararlara‡ en başta O imza koyduğu için var… Ondan önce 26 Şubat’ta
(1997), İçişleri Bakanlığı’na yerel yönetimlerin bünyesinde köktendinci örgütlenmenin
araştırılması istemiyle yazdığı yazı§ dolayısıyla var… Aynı gün ve en başta, Başbakan
Erbakan’a “rejim konusunda endişelerini” anlattığı bir mektup gönderdiği için var… Darbe
yaptığı savlanan ve hükümleştirilen Paşalar’ın, bu hareketlerine sessiz kalmak bir tarafa,
Onlar’la, işte en başta MGK’da tam bir ittifak halinde olarak mesai birliği içinde olarak var…
Nihayet Başbakan Prof. Necmettin Erbakan, yerini koalisyon ortağı öteki partinin (DYP)
genel başkanına bırakmak üzere istifa ettiğinde, müstafi başbakan ve onun koalisyon ortağı
başbakan adayını, açıkta bırakarak, yeni başbakan olarak, komşu partinin (ANAP) genel
başkanını başbakan olarak atarken var…

* https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/kumpaslar-devam-ediyor-ahmet-yavuz-1878925
† https://www.gazetepencere.com/28-subat-davasi-ortak-payda/
‡ MGK bildirisinde özetle, “Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı yıkıcı ve bölücü grupların, laik ve anti-laik ayrımı ile demokratik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendiklerinin müşahede edildiği” belirtilerek
“Anayasa ve Cumhuriyet yasalarının uygulanmasından asla taviz verilmeyeceği, dile geliyor.
§ https://www.haberler.com/28-subat-ta-ne-oldu-28-subat-kararlari-nelerdi-13958717-haberi/

2

Bu davanın baş tanığı, demek ki, 1997’deki Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’dir. Dava
2013’de açılmıştır. Demirel 2015’te vefat etmiştir. Bu dava, başlangıçta, şeksiz şüphesiz bir
kumpas davasıdır ve gördüğüm, Rahmetli Demirel’in tanıklığına katiyen başvurulmamıştır.
Buna karşılık, davada üst düzey siyasi tanıklar dinlenmiştir. Bunların biri hariç (1997’de,
Cumhurbaşkanı tarafından başbakan olarak atanmayan koalisyon ortağı); hepsi, başta,
Erbakan’dan sonraki başbakan (Mesut Yılmaz), askerlerin çok lehine konuşmaktadırlar.**
Bu çerçevede, tanıklık yaparken, “Böyle bir davada tanık olmaktan hicap duydum, düzmece
belgelerle devlete hizmet eden komutanların rahatsız edilmesi devlet adına ayıptır”, diyen
Rahmetli Başbakan Mesut Yılmaz’ın (dilerim öyle değildir, ancak, işte), ifadesinin
kayıtlardan düşürüldüğünü okuyunca, içimin büsbütün acıdığını, saklamayacağım…
Nihayette apoletleri sökülen, dede emekli generalleri; Harp Akademileri’nde; öğretim üyesi
olarak, arabanın benzin parasına ancak yeten ek ders ücreti zemininde, ama benzersiz bir
şerefle, otuz yıl boyunca dersler vermiş olmama rağmen; orada, arızî karşılaşmalarımız
dışında hemen hiç tanımam… Çoğuyla karşılaştığımı dahi hatırlamıyorum. Ne önemi var:

  • Doğru” bildiklerimi söylemeye devam etmeliyim.

Kimdir Bu Dede, Emekli Generaller?
Kimdir bu dede emekli generaller? İşte kaldıkları cezaevleriyle beraber isimleri…
T.C. Adalet Bakanlığı 1 Sayılı F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü’nde
(Buca, Kırıklar, İzmir) Kalanlar:
Çetin Doğan
Çevik Bir
T.C. Adalet Bakanlığı Silivri Kapalı İnfaz Kurumunda (Silivri, İstanbul) Kalanlar:
Ahmet Çörekçi; 9. Kısım, Koğuş B2
İlhan Kılıç: 9. Kısım, Koğuş B2
Çetin Saner: 9. Kısım, Koğuş B1-01
Aydan Erol: 9. Kısım, Koğuş B1-01
Kenan Deniz: 9. Kısım, Koğuş B-01-03
İdris Koralp: 9. Kısım, Koğuş B-01-03
T.C. Adalet Bakanlığı 1 Sayılı F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumunda (Sincan/
Ankara) Kalanlar:
Fevzi Türkeri; Koğuş B2-6-66
Yıldırım Türker: Koğuş B2-6-66
Vural Avar: Koğuş B2-6-65
Hakkı Kılınç: Koğuş B2-6-67
Erol Özkasnak: Koğuş B2-6-67
** https://tr.wikipedia.org/wiki/28_%C5%9Eubat_davas%C4%B1

3

Suç Tasnii

2000’lerin başlarında “kumpas davaları”, Silivri’de görülmemiş bir hızda, ama sonradan
ortaya çıkarttığımız şekliyle salak saçma bir çizgide devam ediyor…
Balyoz”dan, Havelsan’ın Efsane Genel Müdürü Sevgili Kardeşim Faruk Yarman da
tutuklu… Faruğa, Balyoz’un tek sivili olduğu için, “Faruk Paşa” ☺) diyordum… Askerler
dimdik durdular, Sevgili Faruk da… Onun için biz iyiydik… Neticede, Silahlı Kuvvetlerimiz,
giderek milli savunma sanayiimiz, saldırı altındaydı… Bunu, taa başından itibaren görmüş ve
o çerçevede kendimizi toplamayı, şükür başarmıştık… Bu sebeple Silivri’ye ziyaretlerimiz,
bir yas, bir üzüntü, bir elem, bir telaş içinde olmaz, tam tersine mizahî bir sevinç içinde
olurdu… Ancak arada, çocuklar, çocuklarımız, tam anlamıyla helak oldular… Faruk 16 yıla
mahkum olduydu… Tutuklu, çakı gibi subayların yediği en az cezaydı bu!.. Müebbed hapse
mahkum olanlar vardı… “Kumpas” encamında, ifşa oldu… Tutuklular ve hükümlüler beraat
ettiler…

Bu gelişmeden canı yanan çok olacaktı… Kazı, yanmasın diye çevirmek gerekiyordu! Çünkü
ortada, dev bir suç vardı… Ve bu suç örgütlü cürüm halinde işlenmişti… Bu sebeple, son
başbakan günün birinde, masum ordu mensuplarına suç tasniini (suç uydurma fiilini) devam
ettirmek zorunda kalmış, o arada suçun şahsi olma zaruretime ilişkin düsturu bir yana itip:
– “Ergenekon” bal gibi vardı!, deyivermişti…
O evrede, kumpasın yanında durarak, masum kere masum çakı gibi askerlerimizin kanına
girerken “suç tasnii” (yani suç uydurma suçu, ki, bu suçun ceza yasasındaki karşılığı,
uydurulmaya yeltenilen suça karşılık getirilmiş ceza olmaktadır), suçunu işleyen, ister siyasi,
ister gazeteci zevat, “yanmaktan” kurtulmak üzere, evet işte “Ergenekon bal gibi vardı” diye,
ağız birliği ederek, akıllarınca toplu savunma yapmaya geçtiler… Oysa suç, işaret ettiğim
şekliyle, “şahsidir”… Soyut, “öznesiz” suç olmaz… “İsim vermeden”; suçtan böylesi sıyrılma
çabalaması; hem iddianın özneden yoksun olması, hem de ismi konmamış olmakla beraber,
alabildiğine geniş bir kitleye, giderek silahlı kuvvetlerimize, yeni bir “suç tasnii” kapsamına
gelmesi açısından, suç teşkil eder…
N’olmuş yani, Hocam, onlardan çok var etrafta!..
Kumpas’taki teknik zafiyeti yakalayıp ifşa etmemiz, Allah’a bin şükür, çok sürmemişti.
††
††
Bu mücadelenin “teknik kahramanlarını” hatırlamak onurlu bir görevdir:
Prof. Dr. Can Özturan (Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Cem Ersoy (Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Cem Say (Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Coşkun Sönmez (Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Emre Harmancı (İstanbul Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Fatih Alagöz (Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Fatoş Yarman Vural (Orta Doğu Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Göktürk Üçoluk (Orta Doğu Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Lale Akarun (Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. M. Bülent Örencik (İstanbul Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. M. Yahya Karslıgil (Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Sema F. Oktuğ (İstanbul Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)
Prof. Dr. Bülent Sankur (Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü)
Doç. Dr. Borahan Tümer (Marmara Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü)

4

Öyle olunca, içeridekiler çıktılar. Cakalarından geçilmeyen ve onca uyarıya rağmen,
“kumpasın muhtevasına”, iki çerez etmez teknik bilgileriyle biat etme gafletindeki, cürüm
ortağı hakimlerden ve savcılardan başlayıp, kumpasa alet olanlar, içeriye girdiler… Allah
kurtarsın!..
Şu ki, biliyor musunuz, hala daha, TBMM’de, o sahte deliller nerede üretildi, kimler sahte
delil üretme ajanı olarak nere(ler)de çalıştı, bu konuda tek bir araştırma önergesi verilmiş
değildir… Valla “Yuh” olsun, konuştuklarında mangalda kül bırakmayanlara…
Silivri günlerimizde, fotokopi, çektirmek üzere, Kavacık’ta bir Kırtasiye Dükkanı’ndayım…
Kısacık yukarıda özetlediğim, serencamı, sorulara muhatap olunca, dilim döndüğünce
etrafımdakilere anlatıyorum… O sırada birisi, “N’olmuş yani, Hocam, onlardan çok var
etrafta”, deyiverdi… Yani “etraftaki”, tek niteleme bu, çok sayıdaki apoletliden beş yüz
tanesini, aileler acı içinde, insanlar hapiste, çocuklar pesperişan, bunlar hiç önemli değil, kelle
sayar gibi ve “Hepsi hepsi, şu kadarını içeri almışız”, mesele bundan ibaret olup, “Ne olmuş
yani?”, demeye getirdi…
Algı

Çok haksız gerçi, olsun, “algıdır” bu, ancak muhakkak üstünde durulmalıdır…
Kısacası şu ki, Silahlı Kuvvetler’in, ayrıcalıklarla donatılmış olarak tefrik edilen tepesinin,
halktan kopuk, halk nezdinde, ona yukarıdan bakan pozunun, kentlerin gövdelerinde, halkla
beraber değil, merkez orduevlerinde şatafat ve sarflarla kutlanan o güzelim millî
bayramlarımızda, peçete kağıtlarıyla örtülmüş apoletlilerin kadehleriyle, ertesi gün boyalı
basında boy boy yer alan, dekolte hanımefendi kıyafetlerinin resimleri (burada söylemiyorum,
Akademi’deki derslerimde söylerdim), halkla, Silahlı Kuvvetlerimiz’in arasına maateessüf
bıçak gibi girmişti, epeydir… Bunu bir tarafa koyuyor, yazıyı dağıtmamak üzere, kaldığım
yerden, devam ediyorum… Haa, unutmadan şunu önemle belirtmeliyim ki, 1990’lardaki
komuta kademesi, çoktandır, 1970’lerin, Okyanus aşırı odaktan kerteriz tutan komuta
kademesi olmaktan uzaklaşmaya başlamıştı… Kumpas davalarında başlarına her ne geldi ise,
bundan dolayı geldi…

Esas itibariyle, dışarıda çok sayıda olan emekli dede paşalarımızdan içeride olup apoletleri
sökülmüş olanların birikimlerini tanımamız, “Onlardan çok var” türünden iz’ansız bir hesaba
sıkışmayacaksak, zorunlu oluyor… Çocukluğum, ağır ceza duruşmalarında, büyülenmişlik
içinde geçtiği için bilirim, birinin eşkali iyi demek, ondan, maazallah, “kötülük sadir olmaz”
demek elbette değildir… Olsun, inanıyorum, emekli, dede generalleri müebbede mahkum
eden ağır ceza heyeti de, muhakkak onların eşkaline, bakmıştır.
Biz de bakalım… Herkese açık verilerden toparlayabildiğim verileri EK’te sunuyorum…
(Bilgilerini, elimin altındaki kaynaklardan hemen bulamadığım “emekli, dede generaller”
beni affetsinler, lütfen…)

5

Askerî Vesayet

Bir “askerî vesayet” lafıdır gidiyor… Türkiye’de askerî vesayet yok muydu hiç? Olmaz mı,
allaşkına? Vardı… Gırla… Ama temelde Pentagon (ABD Genel Kurmay Başkanlığı) vesayeti
vardı. Kumpas davaları sırasında (2010 civarı), “askerî vesayet” var mıydı? Hayır, kesinlikle
yoktu! Ya pekiyi ne vardı? Pentagon vesayeti… Bu vardı!.. O kadar böyle ki, Ergenekon ve
Balyoz davaları sırasında, bas bas bağırıyorduk: “Hitler’in imamları vardı, şimdi Pentagon’un
imamları var!”, diye… Günün savcısı kardeşler, haber salmışlardı,“Tolga Hoca’nın
söyleminden rahatsız oluyoruz”, diye… Yakın arkadaşlarım içeriye alınacağım diye
korkuyorlardı… Cevap vermiştim, savcı kardeşlere: “Bilim adamının söyleminden rahatsız
olunmaz, ne diyorsam, kalbî olarak ve vukufiyetle söylüyorum, kulak kabartsınlar”,
demiştim… Ev, iki yıl boyunca gece gündüz tarassut altındaydı… Valizim, hazırdı…
“Balyoz”u yargılayan mahkeme heyetinin başkanı; Yargıtay, verilen hükümlerin birçoğunu
bozunca, “Karar önümüze gelsin, ondan sonra bakarız”, türünden, kibrinden geçilmeyecek
laflar ettiydi… Televizyonlarda, meydanlarda, yine bas bas bağırıyorduk: Sen ne zaman
bilgisayar / bilişim mühendisi oldun da, delillerin düzmece olduğu yönündeki uyarıları re’sen
göz ardı ediyorsun?.. Kabahat sende değil, başta sana öyle bir yetkiyi veren yasama
müeyyidesinde, Allah gecinden versin, tabii de, temyiz karar metinleri senin önüne gelinceye
kadar, gözlerini dünyaya kapamayacağın ne malum?, diye…
N’oldu sonra, ifade ettiğimiz kaygılar, karanlıklardan süzüle süzüle gün yüzüne vurdular…
Hangi vesayet vardı o gün: “Askerî vesayet” mi? Hayır! Ya ne? Pentagon vesayeti…
Pentagon’un İmamları’nın vesayeti!.. Yaa!‡‡
Biz değil miydik, BOP (Büyük Orta Doğu Projesi) Eşbaşkanı?
Biz değil miydik, ABD askerlerinin İrak’tan burunları kanamadan evlerine dönmeleri için
dualar eden?

Şam’da Emeviyye Camii’nde, biz değil miydik, Cuma namazı kılma hayalleri kurarken,
bilmem kaç milyon Suriyeli’yi kucağımızda buluveren?
Biz değil miydik, “Ora”nın “Yeni Osmanlıcılık” masallarına, cup diye sarılıp, Sultan
Abdülmecit Han’nın doğum gününü kutlama törenlerini, şevkle tezgâhlayan?
Biz değil miyiz, daha dün, bilmem kaç yüz bin kaçak Afgan’a, sınır kapılarımızı açan?
Bizim askerî vesayet mi, tezgahladı, bütün şu olup biteni, allaşkına?
‡‡
Bir noktayı muhakkak belirtmeliyim: Doktoramı, ABD’nin bir numarası olarak tasnif edilen, Massachusetts Institute of Technology’nin (MIT), Atom Mühendisliği Bölümü’nde, TÜBİTAK bursu ile ve üstün başarıyla tamamladım… Dolayısıyla, ABD’de, hocalarımdan başlayarak, giderek arkadaşlarıma, giderek meslektaşlarıma varıncaya değin, “ebedî dostluklarım” vardır… MIT, benim için, bir bilim cennetidir… Amerikan Başkanları’ndan başlayarak, her Amerikalı gencin, dünyanın hemen her yerindeki gençlerin, okumak üzere hayalini kurduklarını bir üniversitede doktora yapmış olmak, baş bir kıvancımdır… Bu ne kadar böyleyse, bir süredir bölgemizde, hemen her yıl, bir milyon insanın kanını içerek yaşamaya, dolaylı dolaysız, palamar atmış, Amerikan savaş makinasının parçası olmayı, reddettiğimiz, bir o kadar vakıadır…

6

Doları, Nas’a yaslanıp, faize basarak, bizim askerî vesayet mi, 18 tl’ye çekti ve sonra bir
gecede milyar dolarları piyasaya boca edip, doları 10 tl dolayına düşürmesiyle beraber, tekrar
dolar alıp, dünya dolar milyarderleri Rockefellerler’e parmak ısırtırcasına, milyarlarca
dolarına, gün ağarırken, pratikçe bir o kadar daha milyar dolar katıp, yoksul halkımızı
şappadanak, merhamet duygusunun kırıntısını yaşamadan, yoksullaştıran… İnsanlarımızı tek
çizgili pijamaya sığacak hale geldiler, ya hu, yoksulluktan… Bizim askerî vesayet mi yaptı bunu?
Tanklar insanlarımızın güzelim inanç duyguları üstünden geçtiler diye (Allah, eğer olmuşsa
onun da müstahakkını versin, tamam), ama “ekonomik soygunun tank paletleri”
insanlarımızın “ekmek lokmalarını” liğme liğme etmişse, nerede bunun yargısı, kardeşim?
Muhalefet TBMM’de, konu araştırılsın diye, önerge veriyor… Araştırılmasın diyen, bizim
askerî vesayet midir, allaşkına?
Yoksa, bizim askerî vesayet, “Cambaza bak!” lafzının kendi mi oldu?
– Aaa, şuna bak, şuna, bizim askerî vesayet yine hortlamış!, diyenlerin, malı götürmesinin
gözlere çekiği perde mi, oluyor?.. Bu günler de elbet geçer, mutlu yıllar, hepinize!..
Valla, yüksek hakimlerimiz beni bağışlasınlar, bir, 28 Şubat 1997’den, müebbede mahkum
olmuş dede, emekli generallere bakıyorum… Bir, gece gündüz yaşadıklarımıza… Şu
sorageldiğim soruları sormadan edemiyorum… Fiilin üstünden çeyrek asır geçse de, hepsi
dede “emekli generaller”, hakikaten bir halt karıştırdı iseler, Allah daha da çok cezalarını
versin…
Ama, kimse alınganlık göstermesin, mevcut müktesebatımla, ben hükümden hiç tatmin
olmadım… Mahkeme heyeti, hiç farkına varmamış olabilir. Farkına varmamış olması doğaldır. Neticede dosya içeriğiyle sınırlı kalmak zorundadır. Ancak önüne arkasına bakınca, “Ergenekon bal gibi de vardı!”, demek ihtiyacında olanlar, dede emekli generallerin apoletlerinin sökülmesinden hani sınırsız derecede, rahatlama duymuş olmayacaklar mıdır?..
Onun için, apoletleri sökülmüş, dede, “emekli generallerimize” ve onlar için üzülenlere
seslenme sorumluluğundayım:

  • – Bu günler de elbet geçer, mutlu yıllar, hepinize!..

Hukukta “iade-i muhakeme” diye bir kurum vardır… Kestirmeden söyleyeyim: Koşullar tesis
olursa, muhakemenin yenilenmesi sağlanabilir… Benim işte, anlatageldim, teknik hissim o ki,
28 Şubat davası henüz nihayete ermiş bulunmamaktadır… Silahlı Kuvvetlerimiz’e, yıllar yılı,
ayrıca işte, öznesiz, şahıs işaret etmeksizin, götürü bir suç tasnii yaftalamasında bulunmayı
günlük mesai haline getirmiş olanlar, takkeyi önlerine koyup düşünmelidirler… Onlar için,
gördüğüm en iyisi, aldatılmış olmalıdırlar…

7

EK

Emekli, Dede Generaller” ile İlgili Herkese Açık Kaynaklardan Edinilebilecek Bilgiler

Çetin Doğan
(81 Yaşında) Işıklar Askeri Lisesinden mezuniyetini müteakip, 1960 yılında Kara Harp Okulu’nu tamamladı. 1961 yılında Topçu Okulu’nu bitirdi. 1987 yılında Tuğgeneral rütbesine terfi etti. Ardından; Genelkurmay Komuta Kontrol Daire Başkanlığı, 1. Zırhlı Tugay Komutanlığı, Genelkurmay Plan Harekât Daire Başkanlığı, 4. Kolordu Komutan Yardımcılığı, 1. Mekanize Tümen Komutanlığı, Genelkurmay Harekât Başkanlığı ve Jandarma Asayiş Komutanlığı
görevlerini icra etti. 1999 yılında orgeneral rütbesine terfi etti ve Ege Ordusu Komutanlığı’na
atandı. 2003 yılında 1. Ordu Komutanı iken emekli oldu.

Çevik Bir (82 Yaşında)
1954 yılında Kuleli Askerî Lisesini bitirdi. 1958 yılında Kara Harp Okulu’ndan istihkâm subayı olarak mezun oldu. Çeşitli istihkâm birliklerinde Takım ve Bölük Komutanlığı görevlerinde bulundu. 1970 yılında Kara Harp Akademisinden mezun oldu. 1971’de ise Silahlı Kuvvetler Akademisini tamamladı. 1973 yılında da NATO Savunma Koleji’ni bitirdi. Tümen ve Genelkurmay Karargahı’nda Harekât ile ilgili görevlerde bulundu. 1973-1976 yılları arasında Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhı’nda (SHAPE) Proje Subayı olarak görev yaptı. Kara Kuvvetleri Komutanlığı Harekât Başkanlığında NATO Plan Subayı olarak çalıştı. Daha sonra Genelkurmay Başkanı Özel Kalem Müdürlüğü, Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Başyaverliği, Devlet Başkanı Başyaverliği ve Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanlığı görevlerini yerine getirdi.[3] Bu süreçte uzun süre Kenan Evren ile yakın çalıştı. 1983’te tuğgeneral rütbesine terfi etti. Tuğgeneral rütbesiyle 1983-1985 döneminde NATO Avrupa Müttefik Komutanlık Karargahı’nda (SHAPE) Lojistik ve İnfrastrüktür Daire Başkanlığı ve 1985-1987 arasında da 4. Zırhlı Tugay Komutanlığı görevlerinde bulundu. 1987 yılında tümgeneral rütbesine, 1991’de korgeneral rütbesine terfi etti. Korgeneral rütbesinde 1991-1993 arasında Genelkurmay Harekât Başkanlığı, 1993-1994 yılları arasında da Somali Birleşmiş Milletler Barış Gücü Komutanlığı (UNOSOM II) ve Kara Kuvvetleri Denetleme ve Değerlendirme Başkanlığı görevlerinde bulundu. 16 Ağustos 1994 tarihinde Genelkurmay Harekât Başkanlığı’na atandı. 30 Ağustos 1995 tarihinde orgeneral rütbesine terfi etti. Orgeneral rütbesinde 1995-1998  arasında Genelkurmay II. Başkanlığı görevinde bulundu. 30 Ağustos 1998’de 1. Ordu Komutanı olarak atandı. 30 Ağustos 1999 tarihinde emekli oldu.

Ahmet Çörekçi (89 Yaşında)
1955 yılında Hava Harp Okulu’ndan mezun oldu. 1955-1957 arasında Kanada’da pilotaj ve av pilotluğu eğitimini tamamladı ve Merzifon 4. Ana Jet Üs Komutanlığı’na, 1960’ta 1. Ana Jet Üs Komutanlığı’na av pilotu olarak atandı. 1966’da girdiği Hava Harp Akademisi’nden 1968’de mezun oldu ve Hava Kuvvetleri Harekât Başkanlığı’na Hava Hareket Subayı olarak atandı. 1969 yılında 6. Ana Jet Üs Hareket Subaylığı, 1970 yılında aynı üste 162. Filo Komutanlığı yaptı. 1972-1974 yılları arasında Napoli’deki NATO Airsouth karargâhında Plan Şube Müdürlüğü görevinde bulundu. 1974 yılında 6. Ana Jet Üs Harekât Komutanlığı’na, 1976 yılında Hava Kuvvetleri Eğitim Daire Başkanlığı Uçuş Eğitim Şube

8

Müdürlüğü görevlerine atandı. 1978 yılında Tuğgeneral rütbesine terfi etti ve 4. Ana Jet Üs
Komutanlığı’na atandı. 1981 yılında Hava Kuvvetleri İkmal Daire Başkanlığı görevine atandı.
1982 yılında Tümgeneral rütbesine terfi etti. Bu rütbede Hava Harp Okulu Komutanlığı
görevini yürüttü. 1986 yılında Korgeneral rütbesine terfi etti. Bu rütbede 6. NATO ATAF
Komutanlığı, 1988 yılında 2. Taktik Hava Kuvveti Komutanlığı ve 1990 yılında Hava Eğitim
Komutanlığı görevlerine atandı. 1992 yılında Orgeneral rütbesine terfi etti ve Millî Güvenlik
Kurulu Genel Sekreterliği’ne atandı. 1993 yılında Genelkurmay II. Başkanlığı’na, 18 Ağustos
1995 tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na atandı. 30 Ağustos 1997 tarihinde emekli
oldu. TSK Üstün Hizmet Madalyası’na ve Pakistan Askerî İmtiyaz Nişanı’na sahiptir.
Emeklilikten sonra resim sanatıyla ilgilenmeye başladı, karma ve kişisel sergilerde bulundu.
28 Şubat sürecinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapmaktaydı.

İlhan Kılıç (85 Yaşında)

1955 yılında Işıklar Askerî Lisesi’nden mezun olup aynı yıl Hava Harp Okulu’na girdi. 1957
yılında Hava Harp Okulu ikinci sınıf öğrenimi için Kanada’ya gönderildi. 30 Ağustos 1957’de Asteğmen rütbesi ile mezun oldu. Ardından pilotaj eğitimini de Kanada’da tamamlayarak 1958 yılında yurda döndü ve Kasım 1958’de Bandırma 6. Ana Jet Üs Komutanlığı’na av pilotu olarak atandı. 1966 yılında girdiği Hava Harp Akademisi’nden 1968 yılında mezun oldu ve 2. Ana Jet Üs Komutanlığı’na Harekât Subayı olarak atandı. 1971 yılında aynı üs 121. Filo Komutanlığı görevine atandı. 1972 yılında Napoli Airsouth karargahında Malzeme Kısım Amirliği görevinde bulundu. 1974 yılında 2. Taktik Hava Kuvveti Komutanlığı Lojistik Başkanlığı ve Harekât Başkanlığı, 1977 yılında 8’inci Ana Jet Üs Harekât Komutanlığı, 1978 yılında Hava Eğitim Komutanlığı Eğitim Daire Başkanlığı görevlerine atandı. 1980 yılında Tuğgeneral rütbesine terfi ederek Hava Kuvvetleri Eğitim Daire Başkanlığı görevine getirildi. 1983-1985 yılları arasında da 2. Ana Jet Üs Komutanlığı
yaptı. 1985 yılında Tümgeneral rütbesine terfi ederek Hava Teknik Okullar Komutanlığı’na,
1986 yılında Hava Harp Akademisi Komutanlığı’na ve 1987 yılında Genelkurmay Anadolu
Daire Başkanlığı’na atandı. 1989 yılında Korgeneral rütbesine terfi ederek Hava Kuvvetleri
Tetkik Kurulu Başkanlığı, 1990 yılında Genelkurmay Genel Plan ve Prensipler Daire
Başkanlığı ve 1992 yılında Hava Eğitim Komutanlığı görevlerine atandı. 1995’te Orgeneral rütbesine terfi ederek Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’ne atandı. 28 Ağustos 1997 tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na atandı. 30 Ağustos 1999’da emekliye ayrıldı. Bulgaristan II. Madarski Connick Nişanı, ABD Askeri Liyakat Madalyası, TSK Üstün Hizmet Madalyası ve Pakistan Nişan-ı İmtiyaz Madalyası sahibidir.

Çetin Saner (82 Yaşında)

Kaynarcalı Edip Paşa’nın torunlarındandır. Kuleli Askerî Lisesini bitirdi. Kara Harp Okulu’ndan 1961 yılında tank subayı olarak mezun oldu. Harp Akademisi’ni 1973 yılında bitirdi. 1987 yılında tuğgeneral, 1991 yılında tümgeneral ve 1995 yılında ise korgeneral rütbesine terfi etti. Lüleburgaz’daki 65. Mekanize Piyade Tugayı komutanlığı ve NATO Doğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri kurmay başkanlığı görevlerini yürüttü. Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı ve 5. Kolordu Komutanlığı görevinin ardından 1999 yılında emekli oldu. 28 Şubat 1997 sürecinde valiler, brifing için Genelkurmay Başkanlığına çağrılmıştı. Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener’in “Brifinge katılacak valileri açığa alırız”, demesi üzerine Akşener hakkında “Söyleyin o hanıma. İleri geri konuşmasın, geldiğimizde İçişleri Bakanlığı önüne koyduğumuz bir yağlı kazığa kendisini oturturuz”, dedi. Bu sözü üzerine 16 yıl sonra Evet ayıp etmişim. Yakışmamıştır. Özür
diledim”, dedi.

9

Aydan Erol (82 Yaşında)

1954 yılında Deniz Lisesi’ne girmiş, 1959 yılında Deniz Harp Okulu’ndan Asteğmen olarak
mezun olduktan sonra Donanma’ya katılmıştır. Çeşitli harp gemilerinde Branş subaylığı,
Bölüm Amirliği, II. Komutanlık ve Komutanlık görevlerini deruhte etmiştir. 1970 yılında Deniz Harp Akademisi ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun olmuştur. Daha sonra sırasıyla Muhrip II. Komutanlığı ve Muhrip Komutanlığı görevlerinde bulunmuştur. 1977-1979 yılları arasında Washington Deniz Ataşeliği, 1979-1982 yılları arasında Dz.K.K.Hrk.Bşk.Hrk.Eğt.D.Bşk. Harekat Şube Müdürlüğü, Dz.K.K. Harekat Eğitim Daire Başkanlığı ve II. Muhrip Filotilla Komodorluğu görevlerini ifa etmiştir. 30 Ağustos 1984’te Tuğamiralliğe terfi etti. 1984-1987 yıllarında Dz.K.K.Hrk.Bşk. Plan ve Teşkilat Daire Başkanlığı, 1987-1988 yıllarında Çıkarma Filosu Komutanlığı görevlerinde bulunmuş olup, 30 Ağustos 1988’de Tümamiralliğe terfi etmiştir.
Tümamiral olarak, 1988-1990 yıllarında Sahil Güvenlik Komutanlığı, 1990-1991 yıllarında
Hücumbot Filosu Komutanlığı ve 1991-1992 yıllarında Harp Filosu Komutanlığı’nı deruhte
etmiş, 30 Ağustos 1992’de Koramiralliğe yükselmiştir. Koramiralliğe terfiinden sonra, 1992-
1993 yıllarında M.G.K. Genel Sekreter Yardımcılığı, 1993-1994 yıllarında Deniz Eğitim
Komutanlığı, 1994-1995 yılları arasında Güney Deniz Saha Komutanlığı, 1995-1997 yılları
arasında Dz.K.K.lığı Kurmay Başkanlığı görevlerinde bulunmuş olan (E) Koramiral Aydan
EROL, 1997-1998 tarihleri arasında Kuzey Deniz Saha Komutanlığı görevini deruhte
etmiştir.

İdris Koralp (74 Yaşında)

İlköğretim ve Ortaokul eğitimini doğup büyüdüğü şehir Bursa’da tamamlamış ardından Kuleli
Askeri Lisesi’nde eğitimini sürdürmüştür. 1968 senesinde Kara Harp Okulundan Topçu
Subayı, 1983’te ise Harp Akademileri’nden Kurmay Yüzbaşı olarak mezun olmuştur.
Bir sene Alman Silahlı Kuvvetler Dil Okulu ve Goethe Enstitüsünde Almanca eğitim alan
İdris Koralp, iki senede Bern Askeri Ateşeliği görevinde bulunmuştur. 1997’de Tuğgenerallik
rütbesini almıştır. 2002 yılında emekli olmuştur.

Fevzi Türkeri (81 Yaşında)

1962 yılında Kara Harp Okulu’ndan, 1963 yılında Piyade Okulu’ndan, 1975 yılında Kara Harp
Akademisi’nden mezun oldu. 1990 yılında tuğgeneral rütbesine terfi etti. Bu rütbe ile Dağ
Komando Okulu ve Eğitim Merkezi komutanlığı görevinde bulunan Türkeri, 1994 yılında
tümgeneral rütbesine terfi etti. Bu rütbe ile Özel Kuvvetler Komutanlığı ve Genelkurmay
İstihbarata Karşı Koyma ve Güvenlik Dairesi Başkanlığı görevlerini yürüttü. 1998 yılında
korgeneral rütbesine terfi etti, bu rütbe ile genelkurmay istihbarat başkanlığı ve jandarma
asayiş komutanlığı görevlerinde bulundu ve 2002 yılında orgeneral rütbesine terfi etti ve 2.
ordu komutanlığı görevine atandı. 30 Ağustos 2004 tarihi itibarıyla jandarma genel
komutanlığı görevine atandı. 30 Ağustos 2006 tarihinde emekli oldu.

Erol Özkasnak (75 Yaşında)
1991 yılında tuğgeneral, 1995 yılında tümgeneral rütbesine terfi etti. 2000 Yüksek Askerî
Şûra kararlarıyla kadrosuzluk sebebiyle emekliye sevk edildi.

KIBRIS’TA BÜYÜK RESMİ GÖRMEK

Doç. Dr. Mehmet BALYEMEZ
Em. Albay, Tarihçi

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) önümüzdeki hafta sonunda genel seçim coşkusu yaşanacak. Yapılan anketlere göre seçimde Ulusal Birlik Partisi (UBP) ve Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) oyların büyük bir kesimini alacağı öngörülüyor. UBP ve CTP’nin siyasal görüşleri ile hükümet etme yöntemlerinin birbirinden farklı olduğu ve asgari müşterekte birleşemeyecekleri gerçeği göz önüne alındığında, KKTC’de azınlık hükümeti kurulması olasıdır; tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi!

Ancak KKTC’nin varolan siyasal ve ekonomik durumundan kaynaklanan sorunların azınlık hükümetleri ile çözülemediği gerçeği de gün gibi ortadadır. Yine uzun erimli (vadeli) politikalar uygulanamayacak, sorunların büyük bölümü yüzeysel (palyatif) önlemlerle geçiştirilecek ve en önemlisi Kıbrıs Türk halkının siyaset kurumu hakkında olumsuz algısı artarak sürecektir.

Oysa Kıbrıs Türk siyasetçilerinden beklenen; 1974’teki askeri barış harekatından sonra hâlâ kalıcı bir barış antlaşması yapılmadığı ve Ada’da ateşkes koşullarının sürdüğü, KKTC’nin uluslararası alanda HALA tanınMAmış (1983’ten beri 39 yıldır!!??) olmasından kaynaklanan sorunların çığ gibi büyüdüğü bu dönemde, siyasal partilerin temel ortak değerlerde birleşerek Kıbrıs Türk halkının ağır sorunlarına kesin çözümler sağlayacak politikalar üretmesidir. Kıbrıs Türk siyasal geçmişinde böyle bir uzlaşı olmuş mudur? Tarihsel gelişime bakmak gerekir.

Kıbrıs’taki etnik ve dinsel yapının çeşitliliği her dönemde duyarlık yaratmıştır. Osmanlı Devletinin Kıbrıs’ı fethinden (1571) önce Katoliklerin özellikle Ortodokslar üzerinde kurduğu baskı sonucu Ada’da oluşan huzursuzluk Osmanlı egemenliği döneminde giderilmiş, ancak 19 yy başlarından bu yana, bu kez de Ortodoks Rumların ayrılıkçı isteklerini somutlaştıran Enosis (Yunanistan ile birleşme) ideali Ada’nın huzursuzluğunun en önemli nedeni olmaya başlamıştır. Bu gelişme, Doğu Akdeniz’de egemenlik kurma politikasını yaşama geçirmek isteyen İngiltere’nin işini kolaylaştırmıştır. İngiltere, önce 1821’de çıkarılan Mora İsyanını desteklemiş, ardından 1830’da bağımsızlığını kazanan Yunanistan’ın arkasındaki en büyük güç olmuş, 1878’de ise Kıbrıs’taki yönetimi 2. Abülhamit döneminde sözde “Kiralama” oyunu ile ele geçirmiştir. İngiltere’nin kısa sürede Doğu Akdeniz’de söz sahibi olmasını kolaylaştıran etkenlerin başında bölgenin dinsel ve etnik yapısındaki çeşitlilik gelmiştir. İngiltere, tıpkı sömürgelerinde uyguladığı politikası doğrultusunda hedef coğrafyadaki demografik yapıyı öncelikle çok ayrıntılı olarak araştırmış, duyarlıkları belirlemiş ve bunları sömürerek (istismar ederek) kendi çıkarlarını elde edeceği politikaları bir bir yürürlüğe sokmuştur. Tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi!

İngiltere, Kıbrıs’taki yönetimi ele geçirdiği 1878’de, Ada’da iki derin fay hattı oluşturmayı başarmıştır. Bu hattın bir yanında Enosis isteyen Rumlar yer alırken karşı yanda ise Kıbrıs Türkleri bulunmuştur. İngiltere’nin oluşturduğu bu fay hattı, Lozan Barış Andlaşamasının bağıtlanmasından (imzalanmasından) sonraki birkaç yıl dışında, Kıbrıs’taki İngiliz politikalarına karşı gelecek yerel direnişin bütünleşmesini önlemiştir. Lozan Barış Andlaşması sonrasında Kıbrıs Türkleri arasında etkinliğini artırmaya başlayan Mısırlızade Necati Özkan liderliğindeki Kemalist oluşum (Halkçılar) İngiltere’nin Kıbrıs’taki çıkarlarını tehdit etmeye başlayınca, Ulusal Mücadele döneminde İstanbul’da etkinlik (faaliyet) yürüten ve Kuvayı Milliye hareketinin başarılı olmaması için çaba gösteren İngiliz Muhipleri (Sevenleri) Derneği Başkanı Sait Molla’ya İngilizler kucak açmıştır. Lozan Barış Andlaşması hükümleri doğrultusunda Türkiye’den kovulan Sait Molla Kıbrıs’a yerleşmiş ve  Ada’daki Kemalist hareketi engellemeye çalışmıştır. Ancak bu politika etkili olamamış, Mısırlızade Necati Özkan liderliğindeki Kemalistler 1930 yılında yapılan seçimlerini kazanarak Yasama Meclisine girmiş ve Kıbrıs Türklerinin sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik haklarını kazanmak için kararlı politikalar uygulamaya başlamış ve bu hakları kazanmak için Rumlarla birlikte hareket etmekten çekinmemiştir. İngiltere, bu gelişmeler sonrasında, kendi kurgusu ile Ada’da Rum isyanının başlatılmasına göz yummuş, isyan sonrasında yürürlüğe soktuğu sıkıyönetim önlemleriyle düzeni kendi dilediği gibi biçimlendirmiştir. Ta ki, 1940’lı yılların başına dek!

İngiltere, 2. Dünya Paylaşım Savaşı sırasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) Kıbrıs’taki etkilerini önlemek amacıyla yeni politikalar devreye sokarken, Kıbrıs Türkleri arasında da kendi politikalarına karşı oluşabilecek birlikteliği önleyecek stratejiler uygulamaya koyulmuştur. Kıbrıs’taki bir başka fay hattı da Kıbrıs Türk önderleri arasında oluşturulmaya başlanmıştır.

İngiltere’nin desteklediği Kıbrıs Türklerinin ilk siyasal örgütlenmesi olan Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kurucuları arasında olan 1930’lu yılların başında İngiliz sömürge yönetimine kafa tutan Mısırlızade Necati Özkan ile Dr. Fazıl Küçük arasındaki kişisel anlaşmazlıkların etkileri sonraki yılları da şekillendirmiştir. Siyasi faaliyetlerine 1950 yılında kurduğu Kıbrıs Türk Birliği İstiklal Partisi ve bu partinin yayın organı olan İstiklal gazetesi ile devam eden Mısırlızade N. Özkan, önce karşıtlarınca (muhaliflerince) tarafından darp edilerek ağır yaralanmış, daha sonra Lefkoşa’daki fabrikası ve öbür ticarethaneleri yakılarak ekonomik olarak çökertilince, siyasal yaşamdan çekilmek zorunda kalmıştır.

Kıbrıs Türk önderleri arasındaki çekişmenin görünür olduğu bir başka gelişme ise 1957’de yaşanmıştır. Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı Faiz Kaymak, sekiz yıl başarı ile yürüttüğü görevini kendisine gelen telkin ve baskılar sonrasında Rauf R. Denktaş’a bırakmak zorunda kalmıştır. (Faiz Kaymak’ın, Başbakan Adnan Menderes’e yazdığı kendisine yönelik baskı ve tehditlerden yakındığı mektubu, Devlet Arşivlerindedir.)

Benzer bir gelişme ise Rumların Kıbrıs Türk halkını yok etmek amacıyla  1963 yılı Aralık ayındaki “Kanlı Noel” saldırılarından sonra yaşanmıştır. Kıbrıs Türk halkına yapılan kırımları (katliamları)  BM’de anlatan Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf R. Denktaş, Ada’ya girişi yasaklanınca, dört yıla yakın Ankara’da yaşamak zorunda kalmıştır. Kıbrıs’ta olağanüstü gelişmelerin yaşandığı bu dönemde de Dr. Fazıl Küçük ile Rauf R. Denktaş arasındaki düşün ayrılıkları gerginlikler yaratmış, Kıbrıs Türkleri arasında bölünmeler oluşmuştur. Bu durum 1973 seçimlerinde belirginleşmiş ve Dr. F. Küçük, istememesine karşın, kendisine yapılan telkinler sonucunda Cumhurbaşkanı Yardımcılığı görevine yeniden aday olmamış ve Rauf R. Denktaş, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 2. Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak seçilmiştir.

Kıbrıs Türk halkının olağanüstü zamanlarda bir araya gelme istençlerinin (iradelerinin) tam oluşamaması 1975 sonrasında da sürmüş, özellikle 2004’te Annan Planının halk oylamasına sunulduğu sırada ve sonrasındaki cepheleşmenin etkileri günümüze dek gelen bir başka fay hattını oluşturmuştur.

Kıbrıs Türklerinin güvenlik endişelerinin ortadan kalktığı bu dönemde de siyasiler asgari müşterekte anlaşarak sorunlara kalıcı çözüm bulamamışlar, Türkiye hükümetlerinin Kıbrıs politikası doğrultusunda konum almışlardır. Tıpkı günümüzde de olduğu gibi!

Türkiye, KKTC’yi tanıyan tek ülke olmasının yanı sıra, Kıbrıs Türkleri ile derin tarihsel bağlarından dolayı Kıbrıs’taki gelişmelere tepkisiz kalamazken, zaman zaman Kıbrıs Türklerinin ulusal istençlerine karışmalarıyla toplumsal tepkileri üzerine çekmiştir. Bununla birlikte uzun yıllardır süren süregenleşmiş (kronikleşmiş) sorunlara kalıcı çözüm bulunamayınca, ikili ilişkilerde de gerginlikler ve görüş ayrılıkları derinleşmeye ve genişlemeye başlamıştır. Yakın tarihte yaşanan olaylar dikkatle incelendiğinde, bu saptamamıza ilişkin çok sayıda örnek görmek olanaklıdır.

Önümüzdeki hafta sonu KKTC’de yapılacak Cumhuriyet Meclisi seçimlerinde; öncelikle Kıbrıs Türk halkının ulusal istencine saygı duyulmalı, kurulması olası azınlık hükümeti politikalarının bölgesel gerçekler göz önüne alınarak oluşturulmasında yakın temasta bulunulmalı ve ortak tutum geliştirilmeli, eleştirilere yapıcı yaklaşılmalı, Kıbrıs Türk halkının içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik durumun uzun hızla ve kalıcı çözümlenebilmesi konusundaki politikalar hem Türkiye’de hem de KKTC’de partiler üstü olmalıdır.