Zaman; kendini ele verdi

 

Sevgim Yavuz
AYDINLIK,
19 Aralık 2014

BALYOZ davası avukatlarından Celal Ülgen sahte olduğu ortaya çıkan 11 ve 17 no’lu CD’ler için daha önce kezlerce çelişkileri bildirdiklerini ancak mahkemenin
kabul etmediğini söyledi. Zaman gazetesi de bunu kullanarak komutanları “darbecilikle” suçlamıştı. Balyoz savcılarının avukatlardan gizlediği CD’nin fotoğrafını ise ilk kez
Zaman yayımlanmış, el yazısının Tuğgeneral Süha Tanyeri’ye ait olduğunu iddia etmişti.

İncelelen 11 ve 17 no’lu CD’lerin üzerindeki “Or.K.na” ve “K.özel” el yazılarının makineyle yazıldığı ortaya çıkmıştı. Bilirkişi Prof. Dr. Salih Cengiz’in hazırladığı raporla davada dayanak gösterilen “en önemli kanıtlar” da böylece çökmüş oldu.

Ülgen şöyle devam etti:

“Sahteciliği ortaya çıkan 11 ve 17 no’lu CD’ler sahte dijital verilerin en başında gelmekteydi. Çelişkileri mahkeme va kamuoyuna bildirdik. Bize yanıt olarak;

“Bunlar sahtedir diyorsunuz ama bu yazılar Süha Tanyeri’nin yazıları ile uyumlu.” denildi. Zaman haber yaptı. CD’lerin fotoğrafları bize aylarca verilmedi. Gazetelerde çıktıktan sonra bunu örnek göstererek fotokopileri alabildik.”

“Bugün özgür medyadan söz eden geçmişin yandaş medyası, siyasal iktidarla gerçeklerin üzerine beton dökme konusunda anlaşmışlardı.” diyen Ülgen, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Şimdi canları yanmaya başlayınca ‘özgür medya’ sözüne sığındılar.
Odatv davası sırasında Soner Yalçın ve Barış Terkoğlu için

‘Bunlar gazeteci oldukları için değil terörist oldukları için tutuklular..’
diye manşet atanlar bugün özgür medya kavramlarının gölgesine bile sığınamazlar.”

====================

Dostlar,

Sayın Av. Celal ÜLGEN ülkemizin yüzakı hukukçularındandır.

portresi

Balyoz ve Ergenekon vb. ABD kaynaklı – AKP taşeronluğunda uygulanan kumpas – tertip davalarda yılmaz bir hukuk savaşçısı olarak gerçeği kovaladı yıllarca.. Türlü engellemelere karşın. İğneyle kuyu kazarcasına sabır ve dirençle.. Türk hukuk tarihine geçti kurban edilmek istenen insanların haklarını vargücüyle savunması..

Dostluğundan övünç duyduğumuz Av. Sayın Celal Ülgen ile İstanbu’da birçok kez
ADD açıkoturumlarında (panellerinde) aynı masayı paylaştık.

En çok iz bırakanı ise, Ümraniye Kapalı Cezaevinde Cumhuriyet’in Anlamı – Tutuklu Hükümlülerin Sağlık Hakları üzerine tutuklu ve hükümlülere verdiğimiz konferans idi..

Sunuşumuzu hep olduğu üzere görsel olarak yapacaktık.  Power point yansıları cebimizdeki bir çubuk bellekte (memory bar) idi. Birkaç noktada aranmıştık.
Bu taşınır belleği Cezaevi konferans salonuna götürmemize izin verilmiyordu.
O zaman konferansımızı salt konuşarak verecektik. Oysa biz hem göze hem de kulağa seslenerek (audio – visual) daha kalıcı ve etkili bir görsel – işitsel ileti vermek istiyorduk.. Sonunda, Sn. Av. Celal Ülgen‘in girişimiyle yetkili savcıdan özel izin alınabildi ve konferansı birlikte sunduk..

Tarihler 22.10.2009 idi.. 5 yıldan daha çok bir zaman geçmiş aradan..
ADD Tuzla Şubemizin özel bir etkinliği idi..

Sn. Av. Celal Ülgen‘i tarifi olanaksız özverisi ve büyük hukuksal başarısı için kutluyoruz..
Dileriz bu hukuk cinayetini işleyen yargıç – savcılardan da hesap sorulabilecektir.
Hukuksuz Özel Yetkili Mahkeme kararlarını onayan ilgili Yargıtay yüksek yargıçları da dahil!

Sevgi ve saygıyla.
19.12.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Hanefi Avcı TÜBİTAK raporuyla kanıtarı çürüttü; peki şimdi ne olacak?


Dostlar
,

Ergenekon tertibinde çok çarpıcı bir savunma daha..

Eski ve kıdemli Emniyet Müdürü Hanefi Avcı çok net bir savunma yaptı
İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesinde..

Zehir zemberek bir dizi soru ve TÜBİTAK raporuna dayalı teknik – bilimsel yanıtlar..

Savcılık makamı ne diyecek acaba?

O makamda olmak istemezdik.
Olsaydık, savlarımızı (iddialarımızı) geri çeker, sanıkların aklanmasını isterdik.

Yargı heyeti yerinde olsaydık, “davanın kanıtsız ve de konusuz kaldığını” karara bağlayarak iddianameyi reddeder, sanıkları aklar, dosyayı kapatırdık..

Belki, düzmece kanıtlar sunanlar ve de bunları iddianamesine alanlar hakkında
suç duyurusunda bile bulunurduk

Bu son 2 tümcemiz, Anayasanın yasakladığı mahkemelere telkinde – tavsiyede bulunmak vb. yaklaşım ve amacın tümüyle dışında olup (md. 138), yine Anayasanın görüş ve düşünce açıklama özgürlüğü (md. 25, 26 vd.) bağlamında değerlendirilmelidir. Nitekim hukuk yazınında (literatürde, doktrinde) mahkeme kararları da bilimsel düzlemde rahatlıkla eleştirilebilmektedir. Tersi düşünülemezdi zaten..

  • Ergenekon tertibi yüzlerce kezlerce çürütüldü..
    Tartışılabilir bilimsel kanıtı neredeyse kalmadı..

Ama yargılama yapan heyetler son derece ağır cezaları yaygın biçimde vermekten
geri durmadılar.. Yüz yılı aşan hapis cezaları, müebbetler, birkaç kez müebbetler, ağırlaştırılmış müebbetler yağmur gibi yağdırıldı..

En kritik not şudur :

  • Kamuoyunun adalet duygusu doyuruldu mu, katledildi mi?
  • Adalet mülkün = ülkenin temeli ise o temel ciddi derecede tahrip olmadı mı?

Ayrıca, yılların kıdemli emniyet müdürü bir kitap yazacak (HALİÇ’TE YAŞAYAN SİMONLAR), fincanının katırları ürkecek ve bu kişi birden bire terör örgütü bağlantısıyla suçlanarak alelacele hapse tıkılacak?

İlahlar gazaba geldi mutlaka..

Bu acul senaryoya kimlerin inanması bekleniyor?
Dahası, bu zırva senaryonun hazırlayıcıları için hiçbir fatura olmayacak mı??

Bir dahası; tüm saçmalığı bilindiği halde kurgulayanların kazanmayı tasarladığı zaman hala bitmedi mi sanılıyor??

  • Hanefi Avcı TÜBİTAK raporuyla kanıtarı çürüttü; peki şimdi ne olacak?

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 11.9.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================

Hanefi Avcı TÜBİTAK raporuyla delilleri çürüttü!

Odatv davasında yargılanan Hanefi Avcı, kendisi hakkında yapılan suçlamaları TÜBİTAK raporuyla çürüttü. Avcı,
Emniyet mailleri incelerken neden virüslü saldırıyı görmezden geliyor?” diye sordu.

Ergenekon soruşturması kapsamında Odatv’de yapılan aramalar sonrasında gazeteciler Ahmet Şık, Nedim Şener ve Soner Yalçın’ın da aralarında bulunduğu
13 sanık hakkında açılan davanın görülmesine devam edildi.

İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesince Çağlayan’daki İstanbulAdalet Sarayı’ndaki
büyük salonda yapılan duruşmaya, tutuklu sanıklar eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı
ve Yalçın Küçük ile gazeteciler Ahmet Şık, Nedim Şener ve Doğan Yurdakul‘un da aralarında bulunduğu 11 tutuksuz sanık katıldı.

Hanefi Avcı durumada kendisi hakkında yapılan suçlamaları TÜBİTAK raporlarıyla çürüttü. Avcı şunları söyledi:

-Emniyetin laboratuvarları var, uzmanları var, neden bu bilgisayarlar bu uzmanlara değil, düz komiserlere gönderiliyor. Peki Odatv bilgisayarları izlenirken bu virüsler
bu bilgisayarlara girerken Emniyet neden izlemiş? Neden takip yapmamış?
Bu tezgah baştan belli…

– Görülüyor ki, Emniyet içinden her şey başından planlanmış.

Öyle ki raporun altında üç imza var. Hepsinin ayrı ayrı tarih yazıp imzalaması lazım.
Ama tek tarih yazılmış” ifadelerini kullandı.

Emniyet mailleri incelerken neden virüslü saldırıyı görmezden geliyor?

  • Bu dosyalar uzaktan virüs yoluyla gönderilen dosyalardır.
  • Dosyalara bakıyorsunuz, aynı dosyalar, aynı tarihte, aynı dakikada, aynı saniyede hem evdeki hem ofisteki bilgisayara kaydolmuş.
  • Bu nasıl oluyor?
  • Aynı anda aynı dosyalar nasıl aynı kişinin iki bilgisayarına birden kaydoluyor?
  • Bunun bir yanıtı var :
  • Bu dosyalar sonradan virüsle gönderilmiş ve kendisini sanki bu tarihte kaydolmuş gibi göstermiş.

-Bakın kitabımın yayınlandığı gün Odatv‘deki telefon konuşmalarına. Soner Yalçın kitabı gazetede görüp Barış Pehlivan‘ı arıyor ve haber veriyor. Odatv’de kitabıma ilişkin ilk yayınlanan haber o gün 12:38’de. O da Hürriyet’ten alıntı yapılmış.
Kitaptan haberleri yok.

-Benim kitabımdan Odatv’nin hiç haberi yok; bu ek klasörlerde görülüyor.
Benim kitabımı yayınevine gönderdiğim tarihe bakın bu notlardan önce.

Nedim Şener‘in tapelerini inceledim, hepsi gece 12’de başlayıp sabah 7’ye kadar yapılmış. Eminim ki, bu Emniyet’te yapılmadı. Başka yerde yapıldı.

İkincisi; benim hakkımda tahkikat yok. Odatv’yle bir ilgim tespit edilmemiş.
Benim konuşmalarım nasıl oraya konmuş?
Bunu hazırlayanlar bunu nereden biliyor?

Üçüncüsü:

  • TÜBİTAK diyor ki bu dosyalar bu sanıkların bilgisayarında yazılmamış.

Peki hangi bilgisayarda yazılmış?
O bilgisayar neden bulunmuyor?

Bu dökümanlara bakın. Herkesin ismi yazıyor. Böyle örgüt dökümanı olur mu?
Hiçbir örgüt böyle bir döküman yazmaz.
(Kaynak: odatv, 11 Eylül 2013)

Soner Yalçın’ın tarihsel demeci : İnadına yazacağız

Dostlar,

Gazeteci-yazar ve ODATV kurucusu-yöneticisi dürüst ve yürekli insan Soner Yalçın,
Ergenekon tertibinde 682 gün Silivri tutsakevinde kaldıktan sonra dün (28.12.12) salıverildi (“tahliye edildi” yerine Türkçesi!)..

Çıkışında basına verdiği demeç gerçek bir demokrasi dersi içeriğinde.
Yürekli bir aydına yakışan bir manifesto aynen..

Aynı gün yargılanması sırasında da mahkemede “ERDEMDEN ZIRH GİYMEK” gibi müthiş bir deyim kullanmıştı.

Gerçek bir aydın kimliğini tutarlılıkla sergileyen SONER YALÇIN’ı gönülden kutluyoruz.

Soner Yalçın’ın savaşımını saygı ile selamlıyoruz.

Soner Yalçın’ın söylediklerinin altına biz de imzamızı atıyoruz.

Soner Yalçın’ın ODATV’de yazacaklarını, yeni kitaplarını
inadına okuyacak ve okutacağız.. Özellikle SAMİZDAT adlı şaheserini!

  • Silivri’deki traji-komik tiyatroya bir an önce son verilmesini diliyoruz artık!

Sevgi ve saygı ile.
29.12.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==============================================

Soner Yalçın: İnadına yazacağız!

TUTUKLU yargılandığı Odatv davasının 15’nci duruşmasında dün tahliye olan gazeteci-yazar Soner Yalçın, cezaevinden çıktı. Cezaevi çıkışında ilk olarak oğlu Aren Soner’e sarılan Yalçın, yaptığı açıklamada;

Soner Yalçın: İnadına yazacağız

  • “Bize yenilgiyi öğretemeyeceksiniz. 
  • Biz yenilgiyi öğrenmeyeceğiz ve inadına yazacağız.” dedi.

Geç saatlerde çıkması beklenen Soner Yalçın, işlemleri hızlı yapılınca saat 20.30 sıralarında cezaevinden çıktı. Yalçın, cezaevi aracından indikten sonra oğlunu kucaklayarak öptü. Daha sonra yakınlarına sarılarak hasret gideren Yalçın,
basın açıklaması yaptı. Açıklamasına;

  • ” Buraya çok başka duygularla geldim. Başka sözler söyleyecektim ama söylemeyeceğim.” diyerek başlayan Yalçın,
  • 75 yaşındaki bir Yalçın Küçük’e bu yapılmaz. Bu insan bir bilim insanı.
    Bu insanın kitapları dünya üniversitelerinde konuşuluyor. Bu insanın hepinizin boyu kadar kitapları var. Ben niye dışarıdayım, Yalçın Küçük neden içeride arkadaşlar? Bunu lütfen sizlere söylüyorum, bunun peşini bırakmayın.
  • Sadece Prof. Küçük değil burada Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu da var. Bu insan bir rektör. Bu insan binlerce insana ameliyatlarla hayat vermiş. Bu insan kanser, bu insan işte böyle bir evladını kaybetmiş. Ve bu insanı içerde tutmakta neden
    inat ediyorlar. İşte prof. Dr. Mehmet Haberal, yazıktır, ayıptır bu ülkenin vicdanı nerde. Sadece birkaç tane onurlu gazeteciye mi kaldı bu. Nerede o ülkenin gazetecileri, bu insanlar nerede. Bu öğretim üyeleri nerede. Bir tek biz değiliz. Hepiniz ayağa kalkın.” dedi.“BU ÜLKENİN VİCDANI NEREDE”

BUNA KİMSE GÖZÜNÜ KAPATAMAZ

Yalçın, Odatv’de Ergenekon davasını yazdıkları için tutuklandıklarını belirterek,

Soner Yalçın'a sürpriz telefon

  • “Burada bir dava yok. Bu dava sadece Odatv davası değil. Biz Odatv’de Ergenekon’u yazdığımız için tutuklandık. Ben oradaki insanların büyük çoğunluğunu tanımam. Tanıdıklarımla da mahkemelik olmuşum. Ama bir gerçek var. Gazeteci gerçeğin yanında durur. Hakikate aşkla bağlıdır. Size sesleniyorum meslektaşlarım : Bu dönemde gazetecilik yapacaksanız buradaki zulmü görün. Burada bir zulüm var. Buna kimse gözünü kapatamaz.

“GAZETECİ GERÇEĞİN ARKASINDA DURUR”

  • Gazeteci sadece gerçeğin yanında durur.
  • Biz gazeteciler kendimizi iktidarlara cemaatlere beğendirmek zorunda değiliz. Böyle bir sorumluluğumuz ve zorunluluğumuz yok.
  • Kimseden izin alarak yazmayız.
  • Biz kimseden izin alarak düşünmeyiz.
  • Düşünürüz özgürce ve özgürce yazarız.
  • Ve son olarak şunu söylemek istiyordum : Birileri Soner Yalçın’ı ve diğer yürekli, onurlu gazetecileri cezaevine atarak kalemini eğeceğini, kalemini kıracağını düşünebilir. Ama biz öyle olmayacağız.
  • Çünkü biz cezaevinde yatmayı zindanda kalmayı Namık Kemal’den öğrendik.
  • Biz bu vatana hasret içinde sürgünde yaşamayı Nazım Hikmet’ten öğrendik.
  • Biz Aziz Nesin’den, Sabahattin Ali’den, Rıfat Ilgaz’dan inadına gazete çıkartmayı öğrendik.
  • Biz Abdi İpekçilerden, Uğur Mumculardan, Bahriye Üçoklardan, Hrant Dinklerden, Ahmet Taner Kışlalılardan, Hablemitoğlu’dan ölmeyi öğrendik.
  • Ama bize yenilgiyi öğretemeyeceksiniz.
    Biz yenilgiyi öğrenmeyeceğiz ve inadına yazacağız.” dedi.

soner yalçın ın tahliye edilmesi

(Özkan ARSLAN / İSTANBUL, DHA, 28 Aralık 2012)

Bedri Baykam : Silivri Zindanı, İnsanlık Adına Tarihe Gömülecek!

Dostlar,

Çok değerli meslektaşım ve dostum Sayın Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu‘nun oğlu Emir’in trafik kazasında yaşamdan ayrılması bana tarifsiz bir acı verdi..

16.10.12 günü cenaze törenine (Ankara’da olacak sanıyorum) katılacak ve kardeşim Fatih’i özlemle kucaklayacağım..

Değerli ressam, yazar Bedri Baykam‘ın 18 Eylül 2012 tarihli Cumhuriyet’te çıkan (Yakamoz köşesi) yazısını koymak istedim bu duygulanımla.

Sevgi ve saygı ile.
14.10.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===========================================

Silivri Zindanı, İnsanlık Adına Tarihe Gömülecek!

Bedri Baykam

Hafta sonum, Silivri zindanına atılmış aydınların durumuna tepki vermekle geçti. Cuma günü, CHP vekilleri ve aydınlarla beraber Çağlayan’a gittik ve tutsak gazetecilerin fotoğrafları önünde Ayşenur Arslan’ın yaptığı konuşmadan sonra kalemlerimizi bıraktık. Bunun ardından Odatv davasını izledik.

Soner Yalçın 14 kilo vermiş, ama kararlı ve umut doluydu.

Hasretle sarıldık. Ertesi gün, CKM’de “Tuncay Özkan’ın 5. Tutsaklık Yılı” ile ilgili düzenlenen toplantıda konuşmalar yaptık, ardından Özkan’ın kitaplarını imzaladık. Günün hediyesi, bir gün önce davalarını izlediğimiz Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun serbest kalarak etkinliğe katılmalarıydı. Onlarla kucaklaşırken pek yakında bir gün “özgür”(?) dünyada, abileriyle de bunu yaşayabilecek miyiz sorusu geldi aklıma…

Doğu Perinçek: 5 yıl,
Tuncay Özkan: 5 yıl,
Ergün Poyraz: 5 yıl,
Mustafa Balbay: 4 yıl,
Mehmet Haberal: 4 yıl,
Fatih Hilmioğlu: 4 yıl,
Hikmet Çiçek: 4 yıl,
Soner Yalçın: 20 ay,
Yalçın Küçük: 20 ay,

Silivri’den cenaze olarak veya “ağır hasta” haliyle çıkan tutuklu sayısı ayrı bir acı konusu. Empati kurun; sizi 5 gün odaya hapsedip sevdiklerinizden ayırsam ne derdiniz?

Silivri’de yazarlar, gazeteciler, akademisyenler, televizyon sahipleri dışında, onca asker, subay ve yüksek rütbeli general, hatta Genelkurmay Başkanı var.

Açık konuşmak gerekirse, onlara karşı daha da büyük bir haksızlık yapılıyor. Gazetecilere, yazarlara, kolayca sahip çıkılırken TSK ile ilgili davalarda, tutarsızlık ve mantıksızlık ne kadar ortalıkta gezerse gezsin, sanki “askere sahip çıkmak riskli alan” olarak değerlendiriliyor ve insanlar bu konuya bulaşıcı hastalık varmış gibi mesafeli durmayı tercih ediyorlar. Bu sendrom “yalnız Nedim Şener ile Ahmet Şık’a sahip çıkalım” şeklinde ortada dolanmış yüzer-gezer medyacı tavrından çok da farklı değil! Bunun dışında konuşmamda yaptığım diğer bir hatırlatma şuydu:

“Normal” bir hukuk devletinde, şayet “sanıklar” hakkında ortaya atılan delillerin uydurma olduğu ortaya çıkarsa, mahkeme iki şey yapar:

Önce sanıkları serbest bırakır ve aklar, ardından “bu komployu tezgâhlayan çete hangisi” sorusunu gündemine alır, üstüne gider! Ülkemizde böyle bir gözleminiz olursa, lütfen bana da bildirin!

Ülkede medyanın yandaşlarını, hükümeti dinleseniz, ülkede “dindarlara” karşı büyük baskı var.

    Gerçeklere bakarsak, Atatürkçü kesim son çeyrek asırda öldürüldü, hapislere atıldı, çalıştığı kuruluşlardan kovuldu, saldırılara uğradı, demokratik haklarını hiçbir şekilde kullanamasın diye kıskaca alındı!

Yani bedel ödeyen bir kesim var iken ortada, sürekli gözyaşları eşliğinde durumunu şikâyet edense bambaşka birileri!

Merdan Yanardağ, yine Goebbels’in ünlü taktiğini hatırlattı:

“Bir yalan ne kadar büyük olursa, o kadar çok inanan olur.”

Odatv davasında, Yalçın Küçük o kendine has teatral sunumuyla yine 2-3 saat boyunca konuştu:

“Burası suçsuzlar mahkemesi. Bize suçumuzu bulun. Cezamızı verin. Burada dezenformasyon var. Artık ortada ‘suç lokantaları-suç otelleri’ var. Engizisyonda da suç yoktu. Sizleri tenzih ediyorum: Kimin ne zaman tutuklanacağına veya serbest bırakılacağına, bir merkezi planlama ile karar veriliyor. Siz kendiniz karar verdiğinizi düşünüyorsunuz. Bizi affedin. Hukuk mantıktır, vicdandır. Benim Öcalan’ı yönettiğim söyleniyor. Bunu ciddiye alamazsınız. Bizler burada ‘Ancien Regime’, yani Atatürk döneminin eski Cumhuriyeti’nin rejimini savunmaktan yargılanıyoruz. Bu nedenle suç gerekli değil. Çünkü artık onlar benden sonra ‘Yeni Türkiye’ dediler. Biz Kemalist Cumhuriyetin sahipleriyiz, onu kimseye vermeyeceğiz.

TÜBİTAK artık bir yobaz yatağıdır. Raporunda teknik olarak her şey görülmüş ama dil, bürokratik olarak yazılmış. İhbarlar yapılıyor. Ardından ‘bu adama suç bulun’ diye emir geliyor. O da bulunuyor: ‘İzinsiz toplantı yapmak’ (!). Sayenizde Ertuğrul Özkök bile ‘seviyorum o çılgını’ diyor hakkımda! Artık erkeklerin bile ilanı aşk ettiği adam olmuşum!”

Sonunda “tadımlık” bir Özkök esprisi verdiğim Yalçın Küçük savunması, aslında Cem Yılmaz’a taş çıkaracak müthiş incelikli, nüktedan öğelerle dolup taşıyor. Eminim ileride, onları yalnız mizah adına analiz eden kitaplar bile çıkacak. Oradan okursunuz, ama tabii Küçük’e has ses vurgularını da ihmal etmemeli! Mesela “L’Etat, c’est moi” (Devlet benim) diye haykırdığında! Tabii o acı gülümsemeli günlere varabilmemiz için, önce her açıdan her gün yeni insani dramlar yaşadığımız bu çirkin tabloyu geride bırakmamız gerek.