Açtırma bayramlık ağzımı

Açtırma bayramlık ağzımı

Soner YALÇIN
SÖZCÜ, 01 Eylül 2017 

(AS: Bizim kapsamlı bilimsel katkımız yazının altındadır..)

Artık yordunuz… Yalancılığınız yordu. Sahteciliğiniz yordu.
Yiğit Bulut, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonomi danışmanı.
“Defalarca yazdım, üstüme geliyorlar, yazmaya devam edeceğim…” diyor.
Konu ne? 
“NBŞ… Şeker değil şekerimsi! Şekerimsi değil, bilim insanlarına göre ‘zehir’!”
cden bahsediyor.
Peki… Kimmiş üstüne gelenler? Nişasta bazlı şeker lobisi imiş!
Diyor ki: “Bu zehrin Türkiye’de kullanımını yaymaya çalışan bir yapılanma var. Hepsini açık edeceğim, bana yardım edin! Yaşasın sağlıklı nesiller yetiştiren, tam bağımsız, güçlü, büyük Türkiye…” Bırak slogan atmayı! Koca ekonomi danışmanısın ne korkuyorsun?
Hepsini açık edecekmiş, hadi et! Ne yardımı yapsın halk sana? Liderinin iki dudağı arasında değil mi, bu zehir sektörüne son vermek… Bu zehri ülkeye sokan kim? Koruyucusu kim? Bilmiyor muyuz biz?
Büyük sırrı açıklayacakmış gibi “hava atmayı” kime yutturuyorsun?
Nişasta bazlı şeker üretiminde dünya devi olan Cargill‘e kol-kanat geren senin liderin değil mi? ABD’nin en zengin dördüncü ailesinin taleplerine karşı çıkabildiniz mi?
Diyor ki, 
“bana yardım edin.” Al edelim: Nişasta bazlı şeker üreten beş şirket var:
Cargill (ABD), Amylum (İngiliz Tate & Lyle PLC ve ABD’li ADM), PNS Pendik Nişasta (Cargill – Ülker ortaklığı), Tat Nişasta ve Sunar Mısır Entegre. İşte açıkladım… Hadi… 
Liderin ile birlikte yapın gerekeni…. Üstelik birinin sahibi FETÖ’den tutuklandı. Elinizde fırsat var. Hadi son verin zehir tacirliğine…Ne gezer!

ÇITINIZ ÇIKMIYOR

Dilinizde kutsal sözler kandırın samimi Müslümanları kandırabildiğiniz kadar!
Sanki çocukları/halkı zehirleyen sizin gıda politikanız değil.
Yapsanıza kimi ülkelerin yaptığını…
Kronik hastalıkları salgına dönüştüren nişasta bazlı şeker/mısır şurubu Fransa, Hollanda, Avusturya, İrlanda, İsveç, Yunanistan, Portekiz, Slovenya, Danimarka ve İngiltere’de
 yasak.
ABD Gıda ve İlaç İdaresi (AS : FDA), 2008’de obeziteyi (itibarıyla kanseri) tetiklediğini belirterek 
% 10’luk kotayı %8’e düşürdü. Siz ne yaptınız?
Türkiye’de 
%10 olan kotayı % 15’e çıkardınız! Aslında… Hiçbir denetim yapmadığınız için kotanın ne kadar aşıldığı konusunda bilgi yok.
Resmi rakamlara göre, Türkiye’de 
265 bin ton mısır şurubu üretimi yapılıyordu.
AKP hükümeti geçen yıl nişasta bazlı şeker kotasını 
312 bin 500 tona çıkardı.
Oysa. 
Bu rakam… Almanya’da 56 bin ton… İspanya’da 53 bin ton… İtalya’da 32 bin ton…
Avrupa’da kişi başına nişasta bazlı şeker tüketimi
 1-1.5 kilo…
Türkiye’de ise
 6 kilo dolayında! Ne acı ki sürekli artıyor… Bunu nereden biliyoruz:
2006 yılında 
30 bin 506 kilo olan mısır ithali, 2015 yılında 1.7 milyon tona yükseldi.
İthal eden şirketler kim? Başta Cargill olmak üzere nişasta bazlı şeker üretenler!
Nişasta bazlı şeker üreten şirketler arasında A kotası üretim kapasitelerine göre,
 başı tabii ki Cargill çekiyor. İkinci sırada Amylum var. Üçüncü sırada yine Cargill ortaklığı olan PNS bulunuyor. Diğerleriyle aralarında “üretim uçurumu” var.
Çıtınız çıkmıyor! Neymiş, “bana yardım edin!” Hadi canım sende…

AKP’Lİ BAKAN

Sadece nişasta bazlı şeker mi? Ya yüksek yoğunluklu tatlandırıcılar?
2001 yılında 23 bin 647 ton olan (büyük çoğunluğu aspartam) yüksek yoğunluklu tatlandırıcı ithalatı… 2015 yılında 350 bin tona ulaştı!
Bunun % 70’ini Çin’den alıyoruz! (Ne kadar sağlıklı tahmin edin artık!)
Meselenin özü şu: ABD, nişasta bazlı şekere pazar açmak için dedi ki…
“Sizin şeker pancarının maliyeti pahalı. Biz nişasta bazlı şekere kol-kanat gereceğiz!”
Bu sebeple…
1998 yılında 
500 bin 951 hektar olan şeker pancarı dikim alanı,
2015 yılında
 272 bin 990 hektara düştü.
1998 yılında
 22 milyon ton olan şeker pancarı üretimi,
2015 yılında 
15.8 milyon tona geriledi.
Çiftçi sayısı, 450 binden, 120 bine düştü. Nasıl düşmesin?
Türkiye 2015 yılında yaklaşık 170 bin ton şeker ithal ettik. Yetmedi… 2016 yılında da
gene şeker ithal ettik. Ayrıca…
AKP, 8 Nisan 2016 tarihinde 
sıfır gümrük tarifesi kararı aldı! Bunun anlamı açıktı:
Pancar üreticilerini zarar ettirerek üretimi bırakmalarını zorlamaya devam etmek!
Aslında…
İthalin başladığı yıl, kamu şeker fabrikaları, kooperatif fabrikaları, özel sektör fabrikaları ile pazarlama şirketleri stoklarında tüketime hazır 
498 bin 858 ton şeker vardı. Yani…
Türkiye’nin şeker ithalatını gerektirecek bir durum yoktu. İthalat için ısrar etmesinin sebebi neydi? 
Önce siz bunun hesabını verin?
Danışman! Gücün yetiyorsa nişasta bazlı şeker şirketlerinin arkasında 
hangi AKP’li bakanlar var bunu açıkla? Kendine esrarengiz ilişkileri açıklayacakmış gibi rol biçme, yemezler!
Açtırma benim bayramlık ağzımı! Mazinin hatırı var…
===============================================
Dostlar;

Biz bir Halk Sağlığı Uzmanı olarak, halkın sağlığını koruma yükümlü bir tıp uzmanlık alanı olarak konunun bilimsel yönünü özetliyoruz aşağıda :

Şeker pancarı yerine mısır dayatılıyor.  Sorun bir şeker türü olan fruktozdan (meyve şeker) , “yüksek fruktozlu mısır şurubu” (High-Fructose Corn Syrup – HFCS) sayesinde “eklenmiş şeker” içeren besinlerin ve içeceklerin daha ucuza mal edilerek şeker, dolayısıyla fruktoz tüketiminin artması. İnsan beslenmesinde şekerden alınan günlük enerjinin % 10’dan az olması ve bunun için “eklenmiş şeker” içeren besin tüketiminin azaltılması gerekiyor. Sorun özelikle doğal besinlerle alınan şekerler ve fruktozdan değil bu “eklenmiş şeker” kaynaklı.

Fruktoz doğada başta meyveler olmak üzere birçok besinde var. Bal neredeyse tümüyle fruktozdan oluşuyor ama bu besinlerin tüketimi sınırlı. Fruktozun en önemli özelliği, karaciğer hücreleri içine girmesi için insüline gerek olmayışı. Bu durumda kişi ne denli fruktoz alırsa karaciğerdeki fruktoz düzeyi o denli artıyor. Bilimsel araştırmalar fruktozun alkol benzeri etkilerine dikkat çekiyor, alkol gibi karaciğerde yağ sentezini uyardığını, fruktozla tepkime veren proteinlerin karaciğerde iltihaba yol açtığını; fruktozun beyindeki besinlerle ilişkili haz-zek nöronlarını güçlü bir biçimde uyararak bağımlılık oluşturduğunu ve bunun daha
çok şeker yeme isteği ile süren bir “kısır döngü” yarattığına dikkat çekiyorlar.

Ülkemizdeki tartışmanın gerisinde besin endüstrisinin şeker kaynağı olarak şeker pancarından
üretilen sakkaroz yerine daha ucuz olduğu ve kristalleşmediği için mısır şurubunu (buna nişasta bazlı şeker-NBŞ denmektedir) tercih etmesi bulunmaktadır. Hükümet de mısır şurubu kotasını % 15’e çıkartarak nişasta bazlı şeker üretiminin önünü açıyor. Bu durumda bir taraftan şeker pancarı üretimine bir darbe vurulurken, öte yandan eklenmiş şeker içeren besinler ve içecekler ucuza mal edilerek şeker ve dolayısıyla fruktoz tüketimi özendirilmiş oluyor.

Bütün bu süreçler uluslararası şirketlerce yönlendiriliyor. Başta şekerli içecekler olmak üzere eklenmiş şeker içeren içeceklerin insan sağlığına hiçbir yararı yok. Bu tür besinlerin daha ucuza satılması,  daha çok yoksulları bu ürünlere bağımlı kılmaktadır.

Sonuçta sorun tümüyle “en ucuza üret, en çok tükettir, en çok sat, en çok kar elde et gerisini boşver” olarak vurgulanabilecek küresel besin endüstrisi politikalarıdır. AKP iktidarı çokuluslu uluslararası şirketlerin isteklerine uyarak başta çocuklar, ülkemizde şeker ve fruktoz tüketiminin artmasına neden olmaktadır. Bu durumda AKP iktidarının mısır şurubuyla ilgili politikalarının Sağlık Bakanlığınca önceki yıl başlatılan “Obezite önleme programı” ile çelişkisi nettir.
****
Dolayısıyla danışman Yiğit Bulut balon üflüyor.. Suret-i haktan görünüyor. Soner Yalçın da gerçeği yazmış zaten.. Bu tablodan AKP iktidarı sorumludur ve düzeltmek de boyunlarına borçtur. Ama yapmazlar, yapamazlar, yaptırmazlar.. halkın sağlığına öncelik veremezler..
Öyle acı ki.. Hem bu olgu hem de halkta tam tersi izlenim uyandıran algı yönetimine dönük iğrenç politikalar.. AKP sağlığa zararlıdır, emperyalizm dünya halklarının düşmanıdır
ve bu 2 öznenin eylem ve sorumlulukları birbirinden bağımsız değildir!

Sevgi ve saygı ile. 02 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Erdoğan’ın Alevi düşmanlığının kökeni

Erdoğan’ın Alevi düşmanlığının kökeni

Soner YALÇIN
SÖZCÜ, 1 Haziran 2014

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

O’na göre, “Cemevi, cümbüş evi”ydi! “Candaş medya” “Ateist Alevilik” gibi tanımlar yaptı. Aleviler’i katleden Yavuz Sultan’ın adını köprüye verdi. Madımak katliamı davası zaman aşımına uğrayınca, “hayırlı olsun” dedi. Reyhanlı’da “53 Sünni vatandaşımız hayatını kaybetti” ifadesini kullandı. Erdoğan’a bu sözleri söyleten bilinç altında nasıl bir Alevi düşmanlığı var?
Fikri alt yapısı nasıl oluştu? Kimlerden nasıl etkilendi?

Tes­pit: Ar­tık özel­lik­le “Muh­te­şem Yüz­yı­l” di­zi­sin­den do­la­yı Ka­nu­ni Sul­tan Sü­ley­man çok bi­li­nir ol­du. İti­ba­rıy­la yan­lış bi­li­nir­lik art­tı!
“Halk için­de mu­te­ber bir nes­ne yok dev­let gi­bi
Ol­ma­ya dev­let ci­han­da bir ne­fes sıh­hat gi­bi­”
Bu iki mıs­ra Ka­nu­ni’nin “dev­le­te na­sıl çok önem ver­di­ği­” şek­lin­de yo­rum­la­nı­yor!
“Dev­le­t” söz­cü­ğü Arap­ça’dan ge­lir ve 19’un­cu yüz­yı­la ka­dar bu­gün­kü an­lam­da kul­la­nıl­maz­dı. Arap­ça­da “dev­le­t”; fe­le­ğin çar­kı­nın dö­nü­şü­nün ba­zı ki­şi­le­ri “ta­lih­li­” kıl­ma­sı de­mek­ti. Ya­ni as­lı­da Ka­nu­ni di­yor ki:
“Ha­yat­ta en de­ğer­li şey mut­lu­luk­tur
Mut­lu­luk­la­rın en yü­ce­si bir so­lu­num doğ­ru­luk­tu­r”
Ya dev­let?.. O ne­re­de?.. Bu­gün bi­zim “dev­le­t” de­di­ği­mi­ze Os­man­lı “mül­k” di­yor­du! Os­man­lı ken­di­ni “Me­ma­lik-i Mah­ru­sa­” kav­ra­mıy­la ta­nım­la­dı; ko­ru­ma­sı- kon­tro­lün­de­ki top­rak­lar ile şe­hir­ler­de­ki ti­ca­ret ve za­na­at pa­di­şa­hın te­ke­lin­dey­di.
Os­man­lı’nın tüm sa­hip ol­du­ğu­na “mül­k” de­nir­di. Ve bu “mül­k” pa­di­şa­ha, Al­la­h’­ın em­riy­le “mi­ra­s” ola­rak gel­miş­ti.
“Dev­le­t”, mülk sa­hi­bi­nin sı­fa­tıy­dı; ya­ni, pa­di­şah biz­zat dev­le­tin ta ken­di­siy­di.
Os­man­lı bu sis­te­mi, Ro­ma­lı­la­r’­dan al­dı (Pat­ri­mo­ni­alizm). Bu sis­tem­de; gü­cü­nü gök­ten alan “Kut­sal Ba­ba­” ve hiz­met­çi­le­ri var­dı.
Rea­ya- be­ra­ya; ya­ni köy­lü- kent­li “yer­den bit­mey­di­”. Oy­sa ik­ti­dar sa­hi­bi “gök­ten in­mey­di­”; Al­la­h’­ın yer­yü­zün­de­ki göl­ge­siy­di!
Sü­rü ve ço­ban iliş­ki­siy­di bu; sü­rü­nün ço­ba­na ih­ti­ya­cı var­dı. Sü­rü’yü kul­la­rın oluş­tur­du­ğu­nu yaz­ma­ma ge­rek var mı?
Ve: Bu “dü­ze­n” (ni­zam) kut­sal­dı.
Ni­za­ma baş­kal­dır­mak, Al­la­h’­a baş­kal­dır­mak­la bir­di ve fe­sat­lık­tı; ka­rı­şık­lı­ğa (ih­ti­la­le) yol açar­dı; ce­za­sı ölüm­dü. Han­gi hu­ku­ka gö­re bu ce­za ve­ri­li­yor­du?
Ne­re­de bü­yük bir İs­lam im­pa­ra­tor­lu­ğu ku­rul­du ise ora­da “Ha­ne­fi Eko­lü­” be­nim­sen­di.
Os­man­lı’da iki hu­kuk sis­te­mi var­dı; bi­ri Şe­ri­at di­ğe­ri Ka­nun hu­ku­ku.
Bi­ri Al­la­h’­ın di­ğe­ri Pa­di­şa­h’­ın ira­de­siy­di.
İki hu­ku­kun da gö­re­vi, de­ğiş­mez/de­ğiş­ti­ri­le­mez “dü­ze­ni sağ­la­ma­k” ve “dü­ze­ni­” yü­rüt­mek­ti. Os­man­lı ik­ti­da­rı­nın dü­şün­sel dün­ya­sı ni­zam ile fe­sat­lık kav­ra­mı ara­sın­da iş­li­yor­du. Bun­lar ik­ti­da­rın ba­kı­şıy­dı.
Pe­ki ya halk? Ko­ca im­pa­ra­tor­luk her­ke­si “ku­l” ya­pa­ma­dı.
Bun­la­rın ba­şın­da Türk­ler/ Ale­vi­ler var­dı…

“Kö­tü Müs­lü­man Türk­le­r”

Türk­ler 10’un­cu yüz­yıl­dan iti­ba­ren Ho­ra­sa­n’­dan baş­la­ya­rak tüm İra­n’­a, Arap-İs­lam coğ­raf­ya­sı­na ve Ro­ma top­ra­ğı Ana­do­lu’ya ege­men ol­ma­ya baş­la­dı.
Türk­ler ön­ce­le­ri gö­çe­bey­di. Za­man­la ço­ban Türk­ler, top­ra­ğı sa­hip­len­me­ye baş­la­dı; Ro­ma köy­lü­sü­nün ye­ri­ni alıp yer­le­şik dü­ze­ne geç­ti. Arap­lar ve İran­lı­lar­la bir­lik­te Or­ta­do­ğu’nun en bü­yük et­nik gru­bu ol­du.
Türk­ler im­pa­ra­tor­lu­ğu bi­len bir mil­let­ti. Bu­nu yaz­ma­mın ne­de­ni, im­pa­ra­tor­luk ha­li­ne ge­len Arap Müs­lü­man­la­rı, Türk­le­ri hep “çöz­me­le­ri ge­re­ken bir so­ru­n” ola­rak gör­dü. Türk­ler kö­tü Müs­lü­man­dı! Çün­kü…
Hâlâ Cen­giz Han ya­sa­la­rı­nı uy­gu­lu­yor­lar­dı; ya­şam­la­rı fark­lıy­dı.
Ör­ne­ğin, ka­dın­lar er­kek­ler­den ay­rı ya­şa­mı­yor­du; iç içey­di­ler; rol­le­ri eşit­ti. Ka­dın­lar pe­çe tak­mı­yor­du. İs­te­dik­le­ri ye­re gi­dip ge­li­yor­du; eğ­len­ce­ler­de baş kö­şe­de otu­ru­yor­du. Ve en önem­li­si sa­va­şa ka­tı­lı­yor­lar­dı. Söz ve ka­rar­da ka­dın­lar var­dı; Türk bey­le­ri ölün­ce tah­ta eşi otu­ru­yor­du; Mo­ğol­la­r’­da Er­ge­ne Ha­tun ya da Ha­rezm­şah­la­r’­da Ter­ken Ha­tun gi­bi…
Türk­le­r’­in ce­na­ze ve dü­ğün­le­ri Müs­lü­man­la­ra (Arap­la­ra) ben­ze­mi­yor­du; Şa­man inan­cın­dan ge­ri adım at­mı­yor­lar­dı.
Ken­di boz­kır geç­miş­le­ri­nin bir par­ça­sı olan Şa­man-Şeyh ben­zer­li­ği ne­de­niy­le su­fi­li­ği/ta­sav­vu­fu be­nim­se­di­ler.
Hz.Ali’­nin ha­li­fe se­çim ay­rı­lı­ğı Müs­lü­man­lar ara­sın­da ay­rış­ma­ya ne­den ol­du ve Türk­ler Şah-ı Mer­dan Hz. Ali’­nin sa­fı­na geç­ti. Ay­rın­tı­ya gir­me­ye­yim…
Türk­ler ön­ce; her ha­re­ket­le­ri­ni kon­trol al­tı­na alan, ver­gi tah­rir def­ter­le­ri­ne ad­la­rı­nı ge­çi­ren, az da ol­sa ver­gi alan Os­man­lı’ya kar­şı ayak­lan­dı.
Son­ra; ida­ri ve ma­li ola­rak tı­ma­r’­ı sö­mü­rü ara­cı ha­li­ne ge­ti­ren ve Sün­ni­li­ği res­mi mez­hep ola­rak da­ya­tan te­ok­ra­tik Os­man­lı sis­te­mi­ne kar­şı ayak­lan­dı.
Dü­ze­n’­e is­yan eden Türk­ler/Ale­vi­ler, Os­man­lı yö­ne­ti­mi ta­ra­fın­dan fe­sat/boz­gun­cu ola­rak gö­rül­dü. Bi­çil­di. Ka­lan­la­rı “yo­la ge­tir­mek için tür­lü yön­tem­ler de­nen­di. Ör­ne­ğin, Cel­ve­ti­ye Ta­ri­ka­tı’nın
Şey­hi Aziz Hü­da­yi Efen­di’nin 1610’lu yıl­lar­da sa­ra­ya gön­der­di­ği bir ra­por var; “Her Ale­vi-Kı­zıl­baş kö­yü­ne bi­rer ca­mi­ ya­pıl­sın, bir ho­ca gön­de­ri­le­rek bun­la­ra Sün­ni­lik öğ­re­til­sin, bel­ki bun­la­rı böy­le­ce ıs­lah ede­bi­li­ri­z” di­yor­du!
Ki­mi Türk­lü­ğü bı­rak­tı Kürt ol­du; ki­mi Ale­vi­li­ği terk et­ti Sün­ni ol­du.

“Keş­ke Os­man­lı, Ale­vi­le­ri…”

Ge­le­lim gü­nü­mü­ze… Şu­nu göz­den uzak tut­ma­yı­nız; ül­ke isim­le­ri, ül­ke re­jim­le­ri de­ği­şe­bi­lir ama kül­tür ko­lay de­ğiş­mi­yor. Os­man­lı’nın bu an­la­yı­şı, Cum­hu­ri­yet dö­ne­min­de ki­mi­le­rin dü­şün­sel dün­ya­sı­nı et­ki­le­me­ye de­vam et­ti. Bun­lar­dan bi­ri Re­cep Tay­yip Er­do­ğa­n’­dı… Os­man­lı­cıy­dı!..
Er­do­ğa­n’­ın fi­kir­le­ri­ni be­nim­se­di­ği en önem­li fik­ri ön­de­ri Ka­dir Mı­sı­roğ­lu’y­du. Os­man­lı hay­ra­nı, hi­la­fet yan­lı­sı Mı­sı­roğ­lu, Cum­hu­ri­yet dev­rim­le­ri­ne kar­şı ol­du­ğu­nu gös­ter­mek için şap­ka dev­ri­mi­ne inat “fe­s” gi­yi­yor. Ata­tür­k’­e, Kur­tu­luş Sa­va­şı’na ve Türk Dev­ri­mi’ne küf­re­di­yor. Ve, “Os­man­lı keş­ke Ale­vi­le­ri bi­tir­sey­di­” di­yen bir “ta­rih­çi­”!
Er­do­ğa­n’­ın bi­lin­ci­ni bu dü­şün­ce­ler oluş­tur­du. Ka­fa­sın­da­ki “dü­ze­n” Os­man­lı sis­te­miy­di ve kuş­ku­suz mü­na­fık­lar bel­liy­di…
Er­do­ğa­n’­ın, Ale­vi/Türk kar­şıt­lı­ğı söz­le­ri­nin, ey­lem­le­ri­nin ta­rih­sel kö­ke­ni­ni bu­ra­lar­da ara­mak ge­re­ki­yor.
Er­do­ğan Baş­ba­kan ola­rak ken­di­ni “mül­k”­ün sa­hi­bi gö­rü­yor; “dev­let be­ni­m” di­yor!
“Mülk sa­hi­bi ola­ra­k” is­te­di­ği ye­re is­te­di­ği­ni ya­pa­ca­ğı­nı sa­nı­yor; ra­hat­ça “Ge­zi Par­kı’na AVM ya­pa­rı­m” di­yor. Kar­şı çı­ka­nı fe­sat­lık­la suç­lu­yor!
Tıp­kı Os­man­lı sul­ta­nı gi­bi! Ay­nı an­la­yış: Tür­ki­ye’de in­san yok; pa­di­şa­h’­ın/Er­do­ğa­n’­ın ku­lu var! Öl­sün, sa­kat­lan­sın ku­lun hiç­bir öne­mi yok Er­do­ğan için; ye­ter ki “cam çer­çe­ve kı­rıl­ma­sı­n”; ya­ni mül­k’­üne za­rar gel­me­sin! Dü­zen bo­zul­ma­sın!
“Er­do­ğan ka­nu­nu­” bu­dur… Ge­zi’de Ale­vi ara­ma­sı Os­man­lı ba­kış açı­sı­nın so­nu­cu­dur! Er­do­ğan Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti Baş­ba­ka­nı ola­rak de­ğil; Os­man­lı sul­ta­nı gi­bi, kar­şı çı­ka­na sert ta­vır al­ma­sı­nın se­be­bi bu­dur.
Dü­şün­sel dün­ya­sın­da Ale­vi­ler iti­ba­rıy­la Türk­ler ye­ni de­ğil bin yıl­dır zın­dık!..

Türk düşmanlığının kökeni

Er­do­ğan di­yor ki: “Hı­zır pa­şa­lar asır­lar ön­ce­sin­de kal­mış­tır. ‘A­çı­lın ka­pı­lar şa­ha gi­de­li­m’ di­ye, me­det ara­ma dö­ne­mi de asır­lar ön­ce­sin­de kal­mış­tır.”
Er­do­ğan “Hı­zır Pa­şa­” ol­du­ğu­nun far­kın­da de­ğil; de­mek Hı­zır Pa­şa’yı ta­nı­mı­yor. Ta­rih bil­gi­si bu ka­dar! Er­do­ğan “Şa­h”­ın kim ol­du­ğu­nu da bil­mi­yor; Hz. Ali’­dir. “Hz. Ali dö­ne­mi bit­miş­ti­r” de­di­ği­nin far­kın­da de­ğil?
Er­do­ğan “ka­pı­”yı da bil­mi­yor; Os­man­lı sis­te­mi­nin sem­bo­lü; Av­ru­pa’da­ki gi­bi “mer­di­ve­n” de­ğil; “ka­pı­”dır! Dev­let ka­tı­na “gü­ç” ka­pı­sın­dan gi­ri­lir. “Ka­pı­” si­ya­sal gü­cün sim­ge­si­dir. Di­ni an­la­mı­na ba­kar­sak; “ka­pı, Al­lah ka­pı­sı­dır.”
“Ka­pı­” ta­sav­vuf an­la­yı­şın­da “in­ti­sa­p” et­me­dir; “bağ­lan­ma­dır.”
Hz. Ali’­nin tüm mer­te­be­le­ri dört ka­pı, kırk ma­ka­m’­dır.
Er­do­ğa­n’­ın “me­det ara­ma­” söz­le­ri­ne hiç gir­me­ye­yim…
Ce­me­vi’nin bah­çe­sin­de Ale­vi öl­dü­ren­ler “dö­ne­min bit­ti­ği­ni­” ne ka­dar ko­lay di­le ge­ti­ri­yor?..
Ge­le­lim sö­zün sa­hi­bi Pir Sul­ta­n‘­a…
Mu­ha­lif bir söy­le­min söz­cü­sü ve bu bağ­lam­da da ge­le­ne­ğin üret­ti­ği ko­lek­ti­fin se­siy­di. Ku­ru­lu dü­ze­nin hak­sız­lık­la­rı kar­şı­sın­da du­ran; eko­no­mik ve si­ya­si hak­la­rı­nı ara­yan, baş­kal­dı­ran ve di­re­ni­şe ça­ğı­ran Ale­vi/Tür­k’­tü.
Pir Sul­ta­n’­la Hı­zır Pa­şa iliş­ki­si; Os­man­lı ile Türk/Ale­vi iliş­ki­si­ne ben­zer.
Pir Sul­ta­n’­ın asıl adı Hay­da­r’­dı. Si­vas Vi­la­ye­ti’n­de Ba­naz Kö­yü’n­de doğ­du. Ale­vi Oca­ğı’­nın pi­ri idi.
Mü­rit­le­ri ara­sın­da So­fu­lar kö­yün­den ge­len Hı­zır isim­li bir der­viş var­dı. Hı­zır İs­tan­bu­l’­a git­ti; “o­ku­du­” Pa­şa-Bey­ler­be­yi ol­du. Si­va­s’­a atan­dı ve ayak­la­nan Pir Sul­ta­n’­ı Si­va­s’­ın Top­rak Ka­le­si’­ne hap­set­ti. Yet­me­di asıl­ma­ya mah­kum et­ti.
Ge­le­lim di­ğer iliş­ki­ye…
Türk­ler/Ale­vi­ler, Os­man­lı’nın ku­ru­cu­suy­du. Za­man­la Os­man­lı yö­ne­ti­miy­le yol­la­rı ay­rıl­dı. Os­man­lı, Tür­k’­ü aşa­ğı­la­ma­ya baş­la­dı:
Ho­ca Saa­det­tin Efen­di’ye gö­re Türk; le­ş’­ti.
Na­ima’­ya gö­re Türk; az­gın­dı; çir­kin yüz­lüy­dü; ka­bay­dı; ca­hil­di.
Ne­f’­i’­ye gö­re Türk; Al­la­h’­ın ir­fan pı­na­rı­nı ya­sak­la­dı­ğıy­dı.
Ha­fız Çe­le­bi’ye gö­re Türk; ba­ban bi­le ol­sa öl­dü­rül­me­si ge­re­ken­di.
Sad­ra­zam Ku­yu­cu Mu­ra­t’­a gö­re Türk; ba­şı vu­rul­ma­sı ge­re­ken pi­s’­ti.
Ak­sa­ray­lı Ke­ri­med­din Mah­mu­d’­a gö­re Türk; hun­har kö­pek ve kurt gi­biy­di; Tür­k’­ün eli­ne fır­sat ge­çer­se yağ­ma­yı ga­ni­met bi­lir­di.
Mer­zi­fon­lu Sey­yit Ab­dur­rah­man Eş­re­f’­e gö­re Türk; ta­lan­da, ül­ke yak­mak­ta eş­siz­di bir gad­dar­dı.
Şey­hü­lis­lam Mus­ta­fa Sab­ri Efen­di’ye gö­re Türk; soy­suz­du. Vah­det­ti­n’­e gö­re Türk; di­ni, so­yu so­pu, yur­du be­lir­siz kar­ma­ka­rı­şık bir ca­hil­ler sü­rü­süy­dü.
Bu söz­ler hiç şa­şır­tı­cı de­ğil…
Rum­be­yoğ­lu Fah­ret­tin Bey, 1920 yı­lın­da İs­tan­bu­l’­un iş­ga­li sü­rer­ken Da­mat Fe­rid hü­kü­me­tin­de Maa­rif Na­zır­lı­ğı’na ya­ni Mil­li Eği­tim Ba­kan­lı­ğı’na ge­ti­ril­di ve gö­re­ve ge­lir gel­mez ilk işi, ki­tap­lar­dan “Tür­k” sö­zü­nü çı­kart­mak ol­du. (Ana­ya­sa’dan, ka­mu ban­ka­la­rın­dan kim­le­rin “Tür­k” adı­nı çı­kar­ma­ya ça­lış­tı­ğı­nı bi­li­yor­su­nuz.)
Çal­dı­ran Sa­va­şı’n­dan ön­ce­ki ya­zış­ma­la­rın­da Ya­vuz Sul­tan Se­lim, Şah İs­ma­il’­e ne di­yor­du: “Ben Sul­tan Be­ya­zıt oğ­lu Sul­tan Se­lim, sen ki ey eşek Türk.”
Pe­ki…
Os­man­lı; Er­me­ni­le­re “mil­let-i sa­dı­ka­”, Arap­la­ra “kavm-i ne­ci­p” der­ken Türk­le­r’­i ne­den aşa­ğı­la­dı?
Os­man­lı bir im­pa­ra­tor­luk­tu; kul­la­rı ara­sın­da bir­çok din-mez­hep ve et­nik men­sup­luk var­dı. Ni­ye Tür­k’­e düş­man­lık et­sin?
As­lın­da Os­man­lı’nın “Tür­k” de­di­ği, “kut­sal dü­ze­ne­” baş­kal­dı­ran Ale­vi’y­di!
Os­man­lı, Ale­vi’ye Türk di­yor­du… Ale­vi düş­man­lı­ğı­nın te­me­lin­de Türk düş­man­lı­ğı var­dı. Arap Tür­k’­e na­sıl “kö­tü Müs­lü­ma­n” gö­züy­le bak­tı ise, Os­man­lı da öy­le bak­tı. Öy­le ki, bu ba­kış açı­sı, bir Türk Dev­le­ti olan Sa­fe­vi­ler dö­ne­min­de
da­ha da art­tı.
Os­man­lı-Sa­fe­vi­ler Sa­va­şı hep bir “ez­be­r” üze­rin­den ko­nu­şu­lu­yor. As­lın­da bu sa­va­şa, “Os­man­lı-Türk Sa­va­şı­” mı; ya da “Tür­k’­ün Tür­k’­le sa­va­şı­” mı de­me­li­yiz. Ama Os­man­lı Türk­lü­ğü ka­bul et­mi­yor­du! O dö­nem…
Şah İs­ma­il, “Şah Ha­ta­yi­” mah­la­sıy­la Ça­ğa­tay Türk­çe­si’y­le ya­zar­ken, Os­man­lı Sa­ra­yı Türk­çe­si’ni, Arap­ça ve Fars­ça so­ka­rak bo­zu­yor­du.
Üs­te­lik… Türk­ler, Sa­fe­vi­ler ile İran ta­ri­hi­ne çık­mış fi­lan de­ğil; bas­kın rol­le­ri Sa­fe­vi­le­r’­den çok ön­ce baş­la­dı. “Tür­k” ol­ma­dan İran ta­ri­hi ya­zı­la­maz. Ya­zı­la­ma­dı. Pe­ki… Türk­ler Os­man­lı’ya na­sıl ba­kar­dı; “Os­man oğ­lu­” di­ye anıp ken­di­le­ri­ne denk gö­rür­ler­di. Os­man­lı “e­şit gö­rül­me­yi­” ka­bul et­me­di; ede­me­di.
De­mem o ki: Bu­gün ül­ke­miz­de­ki Ale­vi düş­man­lı­ğı ile Türk düş­man­lı­ğı­nın or­ta­ya çı­kış se­be­bi rast­lan­tı de­ğil­dir. İzi Os­man­lı’nın ge­le­nek­çi an­la­yı­şın­da­dır; Er­do­ğan sa­de­ce bu­nun ta­kip­çi­si­dir…
=========================
Dostlar,

Değerli yazar Soner Yalçın’ın bu makalesi önemlidir.
(Biraz gecikerek de olsa paylaşmak istedik.)

Önce Kanuni’nin şu sözüne bakalım :

  • “Halk için­de mu­te­ber bir nes­ne yok dev­let gi­bi
    Ol­ma­ya dev­let ci­han­da bir ne­fes sıh­hat gi­bi­”

Bu sözler, padişahlığının 46. yılında, 64 yaşında iken Zigetvar kalesi kuşatmasında söylenmiştir. Kanuni, olasılıkla apandisit krizi nedeniyle çok şiddetli sancıdan kıvranmaktadır. O yaşına dek aklına gelmeyen görünmez hazine sağlığın çoook geç bir ayrımsanmasıdır (fark edilmesidir). Izdırabı öylesine büyüktür ki Kanuni’nin, tek 1 nefes bu ağrıdan kurtulmak için Devlet denilen o yüce varlıktan – saltanattan vazgeçmeye hazırdır. Ne var ki işe yaramaz!
********
Alevi ya da başkaca bir inanç, etnisite, milliyet vb. düşmanı ırkçı – ayrımcı her kim varsa Allah ıslah eylesin, başkaca ne diyelim, ne dileyelim..

Ancak bu kişi neredeyse Sultan yetkisi ile Türkiye’nin tepesinde ise, orada ciddi ve yakıcı bir sorun var demektir. Anayasaya göre herkesin Cumhurbaşkanı olmak, tarafsız olmak zorunda biri ise, deyim yerindeyse sorun ‘çatalkazık‘ olmaktadır. Üstelik bu düşmanlık eylemli biçimde, davranış – söz ve uygulamalarla dışa vuruluyorsa, sorun daha da büyüyebilir. Hem Devletin kurumsal yapı ve işleyişi hem de bu kişinin kendisi, ne yapıp edip, düşmanca – ayrımcı – insanlık dışı her tür edimden kurtulmanın yolunu mutlaka bulmak zorundadır.

Anayasalar, bu vb. temel insan hak ve özgürlüklerine erişmek ve onları güvencelemek, devletin ve yöneticilerinin yetkilerini sınırlamak için İNSAN DERİSİ İLE KAPLIDIRLAR.. Paris Carnavelle müzesinde bu bölüm ziyaret edilebilir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB), yüz yılların – bin yılların kavgasının şahikası olarak Birlemiş Milletler çatısı altında ancak 10 Aralık 1948’de bağıtlanabilmiştir. Daha 1. ve 2. maddesinde temel ereğini haykırır :

Madde 1
Tüm insanlar özgür; onur ve haklar bakımından eşit doğar.
Akıl ve vicdanla donatılmış olup,
birbirlerine karşı bir kardeşlik anlayışıyla davranır.

Madde 2
Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ve toplumsal köken, doğuş ya da benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu Bildirge’de ileri sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir.

Bu ve izleyen maddelerin, yerkürede yaşayan tüm Dünyalılarca iyice bellenmesi ve içselleştirilmesi en temel küresel sorunsal (problematik) olarak duruyor hala..

Aydın olmak, hele son yıllarda Türkiye’de, ne zor bir işmiş.. Sabır taşı çatlasa da ortadan ikiye yarılmamak ve İNSANI AYDINLATMA uğraşını sürdürmek..

İyi de, insanın kendisinin hiç mi yükümü yok okuyup aramak, gerçeği bulmak, takıntılarını sorgulayıp ayıklamak, kendini aşıp kemale erişmek, insanlaşmak??
Sevgi ve saygı ile. 12 Haziran 2017, Datça 

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

CIA gölgesinde Türk İslamcılar

CIA gölgesinde Türk İslamcılar

Soner YALÇIN
SÖZCÜ, 26 Mayıs 2017

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazını altındadır..)

Yazıyorlar: “Erdoğan ‘yeni yol haritası’ çizecek!”
Yok liberallerle barışacakmış, yok ana hedefi ekonomi olacakmış, falan filan. Ana meseleyi görmüyorlar: Bitti!
Ilımlı İslam” dönemi dünyada sona erdi. Sadece Türkiye’de uzatmaları oynuyor!
1100 odalı Saray’ın ekonomi danışmanı, Hayek’in/neoliberalizmin öldüğünü yazıyor!
Neoliberalizm zaten ölüm döşeğindeydi. 1980’lerde Reagan, Thatcher, Özal gibi sağcılar sayesinde “sezaryan doğumu” gerçekleşti; 1990’larda Clinton, Blair, Schröder,
Papandreu, Zapatero gibi solcular tarafından büyütüldü. Kendini buradan kurtaramayan Alman Yeşiller gibi hareketler eriyip gitmek üzere. Bugün dünyada, küresel hegemonyaya karşı çıkan “ulusalcılık” yükselişte. Bakınız…
İnsanoğlu tarihinde “Kondratyev Dalgalar” var: Devrimler Çağı (1789-1817),
Sermaye Çağı (1848-1893) gibi… Siyasi-iktisadi sistemler doğuyor, gelişiyor, durağanlaşıyor ve ölüyor. Her dalga 50-55 yıl sürüyor.
Her dalgada sermaye-emek ilişkisi gibi toplumsal ilişkiler de yenileniyor.
Görüyorsunuz… Politik çizgileri farklı görünse de, Trump’un kazanması, Le Pen’in yükselişi, Çipras’ın iktidar olması aynı sonuca varıyor; neoliberalizm ölüyor!
Küresel-liberalizm, gelişmiş Batı ülkelerinde “payanda” olarak nasıl sol-liberallerden yararlandı ise; Türkiye, Mısır, Tunus, Fas vs. ülkelerde “Ilımlı İslam”ı kullandı.
Bu dönem kapanıyor. Dünya beşinci Kondratyev dalganın doğum sancılarını yaşıyor. Bu dalganın “yıldızı” ulusalcılık olacaktır. Atatürk‘ün tekrar bu derece toplumsal kabul görmesi bunun göstergesidir. Atatürk’e karşı çıkarak kimse iktidar olamaz artık…

BUZDAĞI

“Ilımlı İslam” nereden nasıl geldi bu topraklara? Gazeteci Serdar Akinan‘ın yeni kitabı çıktı:

  • “Buzdağı: Nazilerden FETÖ’ye Siyasal İslamcıların Tarihi”Kitabın adı konusunda tartıştık; “CIA Gölgesine Türk İslamcılar” olmasından yanaydım! Serdar Akinan kitabında;
  • Hitler ile birlikte hareket eden kimi İslamcıların, savaş sonrasında CIA ile kurdukları ilişkiden yola çıkarak “derin konuyu” günümüze kadar getiriyor.
    Bu ittifakı; kişiler, örgütler, partiler bağlamında irdelerken, CIA’nın İslam’ı Vehhabilik üzerinden nasıl dönüştürdüğünü anlatıyor. Bu inşa sürecinde Vehhabiliğin “entelektüel Selefilik”e nasıl evrildiğini yazıyor. Tüm bunların Türkiye’ye yansımasını çarpıcı örnekler üzerinden veriyor:
    Müslüman Kardeşler’in kurucu isimlerinden Seyyid Kutub’un cihat çağrısı yapan kitaplarının, 1960’lı yıllarda MİT tarafından Türkçeye tercüme ettirildiği gibi pek bilinmedik olayların perde arkasını anlatıyor…
    “Seyyid Kutub’un örneğin ‘İslam’da Sosyal Adalet’i kim çeviriyor? Yaşar Tunagür.
    Yaşar Tunagür kimin hocası? Fethullah Gülen
    Suudi Rabıta, CIA, FETÖ, TSK, MİT sarmalında ‘tohum’ nasıl bir iklimlendirmeyle sulandı ve gübrelendi:
  • Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür, Mehmet Şevket Eygi ve Salih Özcan, Mekke’de Rabıta’nın genel kurul toplantısına katıldılar…Salih Özcan da en az Yaşar Tunagür kadar önemli isim; Suudilerin ilk ve en önemli Türkiye bağlantısıdır…” Serdar Akinan girift ilişkileri gözler önüne seriyor.
    15 Temmuz’daki FETÖ darbesini ancak bu bilgiler ışığında değerlendirebilirsiniz.
    “Ilımlı İslam” temsilcisi “iki kafayı” kimler, neden tokuşturdu?
    Bu tartışmalar henüz yapılmıyor…

EFSANE YIKILDI

1980’ler başı… Üniversite öğrenciyim. Cumhuriyet gazetesi okuruyum.
Beğendiğim yazıları kesip dosya yapıyorum. Ali Sirmen hapse atılınca gazetedeki köşesini “Samim Lütfü” diye yazmaya başladı. Kızdım, “adam cezaevine düşmüş hemen köşesini kapmış” diye! Sonra öğrendim; Ali Sirmen hapiste yazdığı makaleleri gizlice gazeteye gönderiyor, “Samim Lütfü” imzasıyla yayınlatıyordu.
Ali Sirmen… Türk basının medarı iftarı…
Gazeteci Ümit Aslanbay, Ali Sirmen ile yaptığı kitap söyleşisi çıkardı: “Bir Eski Cumhuriyet İçin.” Hemen okudum. Doğan Avcıoğlu, Kemal Tahir, Aziz Nesin, İlhan Selçuk, Mahmut Dikerdem, Cemal Madanoğlu, Oktay Akbal, Uğur Mumcu gibi yitirdiğimiz büyük adamların tarihi rollerine yine gıpta ettim.
Ümit Aslanbay bu değerli kitabı ortaya çıkardığı için teşekkürü hak ediyor.
Öğrendiklerim oldu: İran komünist partisi TUDEH’in Humeyni’ye destek vermesi
Ali Sirmen ile Mahmut Dikerdem’i cezaevinde karşı karşıya getirmişti!
Ali Sirmen, özellikle AKP gibi yapıların dört elle sarıldığı elli yıllık bir “siyasal düşüncenin” bitişi üzerinde nedense kısa durmuştu. Şu… 1960’larda İdris Küçükömer “Düzenin Yabancılaşması” kitabında, cemaatlerin- tarikatların sivil toplum kuruluşu gibi demokrasinin kökleşmesinde faydalı rol oynayacağını; ve bunun Kemalist darbeler dönemini bitireceğini iddia etti! “Türkiye’de ilericiler aslında gerici, gericiler aslında ilerici” diyordu! Seçmen üzerinden Türkiye’yi analiz eden bu düşünce yıllarca tartışıldı…
Ancak bu tez, 15 Temmuz FETÖ darbesiyle yıkıldı; Cemaat “sivilleşmesinin” ne olduğu görüldü! En büyük şaşkınlığı da Küçükömer gibi düşünüp, Avcıoğlu, Selçuk, Mumcu gibi ilericilere saldırıda bulunan sol-liberaller yaşadı. Kimileri ise, hâlâ cezaevinde bedel ödüyor… Ne yani şimdi -Küçükömer’in deyişiyle “ilerici”- AKP mi demokrasiyi güçlendirdi? Yaşadığımız pratik Doğan Avcıoğlu’nu haklı çıkardı.
Küçükömer ve düşüncesinin yansıması “Ilımlı İslam” yolun sonuna geldi.
=========================
Dostlar,

ODATV kurucusu ve yazarı yetenekli araştırmacı – gazeteci Soner Yalçın’ın
bu irdelemesi önemlidir. Üzerinde durulmalı ve tartışılmalıdır. Üstelik bir gazete makalesi sınırları içinde sıkışılarak yazılmıştır. Yüz yüze söyleşide derinleşecektir.
Soner Yalçın ölçüsünde kutlamayı hak eden yazar da Serdar Akinan’dır. Birkaç yıl öncesinde TV’lerde “kan uykusu” programları yapan, ancak sistemin dışladığı izlenmesi gereken bir yazardır. Değerli Akinan’ın “Buzdağı: Nazilerden FETÖ’ye Siyasal İslamcıların Tarihi” adlı değerli araştırmasını hemen okuyacağız..

Biz de yıllardır bu sitede yazdık ve 1996’larda başladığımız sayısı 1500’ü bulan yurt içi – dışı AYDINLANMA KONFERANSLARIMIZDA dile getirdik.. Batı güdümlü Seyyid Kutub projesini ve İSLAMIN SİYASALLAŞTIRILMASINI – TÜRBANIN SİMGE OLARAK KULLANILMASINA KARAR VERİLMESİNİ anlattık, yazdık (okumak için tıklayınız) :

  • MÜSLÜMAN KARDEŞLER, ARAP BAHARI, İSLAMDA REFORM ve TÜRKİYE.. /
    The Muslim Brothers, Arab Spring, Revival and Reform in Islam and Turkey..

    FLASH TV, Günün Getirdikleri (Nazmi Baran), 07.05.09..
    FLASH TV, Ankara Günlüğü (Ferhan Şayliman), 18.06.06 (aklımızda, arşivimizde kalanlar)

    konuyu yine gündeme taşıdığımız programlar idi.. Ancak AKP kadroları, “tarihsel perde tam kapanmadan”, “türbanı” son bir kez olabildiğince kullanmayı denemek istediler. Atlantik ötesinin Yeşil Kuşak (The Green Line) doktrini eskimekteydi ama akarken kovayı doldurdu AKP’liler.. Başlıca bu sayede Türkiye’nin 15 yılını heba ettiler. Gerçi film sona eriyor ancak kabul etmek gerekir ki; Türkiye’ye sosyal, politik, ekonomik… maliyeti son derece yüksektir.

    Makyavelist mantıkla bakıldıkta siyasette araç olarak kullanılmayacak “olgu” yok gibidir. Ancak sanırız ve korkarız ki; bu sayısız araç içinde “din ve dince kutsal sayılan nesneler – inançlar” en tehlikelisi olmalı.. Çok etkili – işe yarar bulunmaları nedeniyle henüz seküler devlet düzeni – laik toplumsal yaşama geçemeyen topluluklarda vahşet düzeyinde kullanıldı, kullanılmakta. Ne acı ki, Türkiye de bu bağlamda laboratuvar ülke – halklardan biri yapıldı. Emperyalist ağababalar, iktidar hırsıyla gözünü boyadıkları siyasal islamcı gözü kararmış
    işbirlikçileri bulmakta – yetiştirmekte ve de tepe tepe kullanmakta çok zorlanmadılar.

    Bu bataklık artık kurumak üzere.. İdeolojik yedeği gecikmeden hazır.. Post-modernite!
    Milyarlarca dünyalının aklı – beyni bu kez, “moderniteyi aşma” (!?) saçmalıklarıyla yönlendirilecek, yönlendirilmekte! Borçlan ve tüket! Gerisini boşver….

    İnsanoğlu, kendi aliyle – kararıyla için düştüğü AKLINI KULLAN(A)MAMA batağından çıkana dek.. İmmanuel Kant ömrünü bu uğraşla tüketti.. İnsanoğluna AKLINI KULLAN – AKLINI KULLAN… (Sapere aude, sapere aude!) diye çığlık çığlığa uyarılarda bulundu (bkz. 1784 mektubu) .. İnsanlık ne yazık ki görüp yaşayarak – somut deneyleyerek öğreniyor; öngörü yeteneği hala özlenen düzeyde değil.. Elbette ülkemiz ve Türk ulusu da bu genelleme dışında değil..

  • Kitlelere AYDIN SORUMLULUĞU ile KARANLIĞIN İÇİNDE BİR SİS ÇANI GİBİ / SADE, METİN VE VAKUR sabahlara dek çalarak kadim Melih Cevdet Anday‘a galat ile “sis çanı” olmaya:
  • Ya da hiçbir şey yapamıyorsan kollarını açıp korkuluk olarak.. Rifat Ilgaz’a galat ile
    aydın sorumluluğuna devam..

Hangi karanlık sonsuz ki doğada ve tarihte?? Yarasalara bile!

Sevgi ve saygı ile. 28 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Mümtaz İdil

Mümtaz İdil

Soner YALÇIN
SÖZCÜ, 17 Mayıs 2017
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
2


“Bu dünyada bir nesneye

yanar içim
göynür gözüm;
Yiğit iken ölenlere,
gök ekini biçmiş gibi…”
(Yunus Emre)

Yazıya oturdum gözlerim yaşlı. Bilmiyor muydum ölüme yürüdüğünü?
Beklemiyor muydum bu acı kaybı? Niye yanaklarım ıslak o halde?
Hissettiklerimi yazabilecek miyim? 30 yıllık dostlukla sınanmış zorlu hayatta Mümtaz Abi’de
ne buldum, ne gördüm? Benim için kimdi Mümtaz İdil?

İnsanın derinliklerine nüfuz eden bir düşünsel yoldaş. 
Erdemi zırh gibi kuşanan, fikir namusuna inanmış bir yazar.
Gözlerinin derinliğinde parıltı saklı dost. Ufacık insan: Fiziki olarak zayıf, iradesinin tersine.
Hep sessiz. Usulca yaşayan adam. Sabır abidesi.
Ustasıydı, bağırıp çağırmadan fısıltıyla konuşmanın ve işini hiç göze çarpmadan yapmanın. Sert cahilliği, o hep yüzüne kondurduğu müstehzi tavırla karşılayan adam. Sebebi, kavgadan kaçması, korkması değil elbet, kimseyi incitmek istememesiydi.
Kalemi güçlüydü oysa, kanlı sözcüklerle oynayabilirdi, ama yapmazdı işte.
Kin duymazdı. Öfke kusmazdı. Edebi ruhu izin vermezdi; sertliğe, katılığa, acımasızlığa.
İtici kabalığın karşısında, fikir nezaketinin sembolüydü.
Dilinde, kaleminde ölçülü entelektüel. İyimserliğin kalesi.

Kirliliğe bulaşmadı. Bu çorak medya hayatında bir vaha olmayı tercih etti; Odatv’ye katıldı.
Hep özveriliydi. Gözü toktu. İktidara, yapay itibara tamah etmedi.
Despotların değil, haklı olanın yanında durdu.
Kalemini çıkarı için kullanmayan idealist-romantik gazeteciler kuşağına mensuptu.
Şövalye ruhluydu. Katıksız, çıkarsız, duru adam.

Özgürlüğe kelepçeliydi. Teslim olmadı, esir düşmedi. Yenilmedi. Bunu, “kahraman olacağım” diye değil, insanlığın alçaltılmasına karşı olduğu için, günlük bir davranışı yapar gibi, öylesine yaptı. Yüce gönüllü adam. Mahşerin Dört Atlısı’na direnen; hep yaşatmak isteyen; en ağır koşulların devrimcisi. Ufku geniş adam.

Strateji bilen satranç ustası. Briç hocası.
Pipo düşmez ağzından. Olursa yanında güzel viski hani.
Bir de… Elinde o çok bildiği Rusçasıyla okuduğu Dostoyevski’si. Gustosu olan adam.

İnsan sever, hümanist. Her daim kazananların safında yer tutan ikbal avcısı kurnazlara mesafeli ama. İnsani değerlerin köreltilmesine hep kederlenen adam. Bir damla gözyaşına dayanamazdı.
Naif. Çocuk saflığını korumuş adam. Yaşamın fırtınalı geçitlerinden yüreğinin akıyla çıkan sevdalı. Yanılmadı mı hiç? Yanıldı. Kandırıldı. Karşısındakini kendi gibi gördü; aynası çoğu zaman kırıldı. Üzerine leke bulaşmamış adam.

Hapse atılmak istendi. Öyle ya, “Karanlık Oda’nın” Ankara temsilcisi!
Evde bulamadı polisler. “Kaçtı” dediler. Hastanedeydi. Hasta yatağına kelepçelenmek istendi.
“Yalan” diyordu kötülüklerin abidesi kağıttan paçavralar; “hapse girmemek için numara yapıyor.” Nefretin, utancın kol gezdiği günlerdi… Yıkılmadı.
Zulmün, cesaretini aşındırmasına izin vermedi. Bir an aklından geçirmedi; artık yorulduğunu söylemeyi. Biliyordu ki… Şerefli bir ölüm, şerefsiz bir ömürden daha kıymetli. Yürekli adam.
Büyük aydınlanma yürüyüşümüzün gözü en kara yoldaşı.

Yorulmak bilmezdi. Vücudunun uzvu olmuş bilgisayarıyla, nerede olursa olsun, bir sözcük, bir satır bile olsa hakikatin halka ulaşması için çırpındı. Hep muhalif, kendine bile.
Ülkesine, halkına ve davasına sevdalı, uslanmaz bir deli adam. Ölümü de, hayatı gibi ahlaki bir yiğitlikle karşıladı. Sonsuzluğa yürüdü gitti…
Ardında büyük insani değerleri miras bırakarak. İnsan…
Sevdiklerinden kaçını kaybederse, o kadar defa ölüyor.

NOT: Cenaze için Ankara’ya gideceğim; iki gün yazı yazabileceğimi sanmıyorum.
==========================================
Dostlar,

Mümtaz İdil, bizim de 2004’ten bu yana dostumuzdu. Elimiz varmadı ardından birşeyler yazmaya. Bu zor – acılı işi Soner Yalçın yaptı sağ olsun.
Yukarıdaki yazısında yer alan hemen her sözcük bizim de yüreğimizi acıtıyor hatta kanatıyor. O’ndan, özellikle yazdıklarından çok şey öğrendik. Zekası ve yerinde, incelikli hazır yanıtçılığı sarsıcı ve şaşırtıcıydı…
Bizi, büyük enerji ve yetkinlikle yönettiği web sitelerinde yazmaya daveti ne denli değerliydi!
Hastalık süreçlerine, yaşadığı öbür zorluklara.. yakın tanık olduk..
(Çok yakın çalışma arkadaşımızın eşiydi..)
Özellikle ailesinin derin acısını yürekten paylaşıyoruz..

Saygın Kel Adamın Ölümü    

    Şeytanla Çorba İçenin Kaşığı Uzun Olur

Yapıtlarından birkaçı…
En son “Tek rüzgar buradan geliyor” başlıklı makalesini yazmıştı :

  • Her hastaneye düşüşüm, her trafik kazasından burnum bile kanamadan kurtuluşum, her silahlı çatışmadan şu veya bu biçimde “yırtışım” Odatv’nin sayfalarında (her zaman olmasa da) “gülünç” hikayeler olarak sizlere yansıdı…
    (http://odatv.com/yazar/a-mumtaz-idil/tek-ruzgar-buradan-geliyor-0205171200.html)

O’nun yazılarından, yapıtlarından öğrenmeyi dostları ve Türkiye sürdürmeli..
Yer yer epey geç olsa da..

Sevgi ve saygı ile. 18 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Oda TV Davasında Tüm Sanıklar Beraat Etti

ODA TV DAVASI

14 Kişiye Toplamda 262,5 Yıl İstendi;
14 Yıl 7 Ay Yattılar, Beraat Ettiler

Yargılanın tüm sanıkların isnat edilen suçların sanıklar tarafından işlendiğinin sabit olmaması nedeniyle beraat ettiği Oda TV davası sürecinde gözaltı ve tutuklama süreci nasıl işleri?
Sanıklar için ne kadar ceza istenmişti? Kim ne kadar cezaevinde kaldı?

  • Oda TV Davasında Tüm Sanıklar Beraat Etti

    Haberin İngilizcesi için tıklayın

    * Fotoğraf: Tansu Pişkin

    Gazeteciler Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Ayhan Bozkurt, Ahmet Şık, Nedim Şener, Müyesser Yıldız, Doğan Yurdakul, Coşkun Musluk, Sait Çakır, Yalçın Küçük, İklim Bayraktar ve eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı‘nın yargılandığı Oda TV Davası’nın bu gün karar duruşması görüldü.

    İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada sanıkların sonsözleri alındı. Sanıkların konuşmalarının ardından kararın değerlendirilmesi için mahkeme heyeti duruşmaya ara verdi.

    Aranın ardından kararını açıklayan Yener Yıldırım başkanlığındaki, Abdülkadir Ungan ve Kudret Karslı’nın üye olduğu mahkeme heyeti, isnat edilen suçların sanıklar tarafından işlendiğinin sabit olmaması gerekçesiyle 13 sanığın hepsinin beraatine karar verdi.

    Ahmet Şık: Bu adliye adaletin mezarı

    * Çizim: Zeynep Özatalay

    Oda TV Davası nedeniyle 6 Mart 2011’de tutuklanan, bir yıl cezaevinde kaldıktan sonra 12 Mart 2012’de tahliye edilen, beş yılın ardından bu kez “FETÖ ve PKK propagandası yaptığı” iddiasıyla tutuklanan gazeteci Ahmet Şık, duruşmaya Silivri Cezaevi’nden getirildi.

    Ahmet Şık şunları söyledi:

    “Söyleyecek çok şeyim var ama aklımdan geçenleri söylersem yeni bir yargı konusu olur.
    “Bu adliye, adaletin mezarı haline geldi. Çok acıdır ki, mezar kazıcılığını yapanlar ise savcılar ve hakimler.
    “Adliyenin girişindeki Themis heykelinin bir kefesinde haysiyet ve şeref, diğerinde haysiyetsizlik ve şerefsizlik var. Ve maalesef bu siyasi iddianamelere imza atan savcı ve hakimler için terazinin kötülük olan kefesi ağır basıyor.”

    Savcı ve hakimlerden şikayetçi oldular

    Gazeteci Soner Yalçın, “Yedi yılda her şeyi söyledik. Bize bu kumpası kuran FETÖ’den şikâyetçiyim” dedi.

    Gazeteci sanıklardan Barış Pehlivan da “Bu sanık sandalyesine kumpası kuranların oturmasını istiyorum” dedi.

    Barış Terkoğlu “Bu davada hakim savcı olmaktansa sanık olmayı tercih ederdim. Öyle de oldu” diye konuştu.

    Sait Çakır ve Coşkun Musluk, “Önceki savunmalarımı tekrarlıyorum ve beraatımı istiyorum” dedi.

    Yalçın Küçük de son savunmasında Ergenekon ve OdaTV süreçlerini anlattı, “Kararı hakimlere bırakıyorum” dedi.

    Eski Emniyet Müdürü sanık Hanefi Avcı, “Savunmalarım geçerlidir. Beraatımı istiyorum. Sahte belgelerle bizim sanık sandalyesine oturmamıza neden olanlar hakkında suç duyurusunda bulunuyorum” dedi.

    Nedim Şener de “Son sözüm ilk savunmamdır. 3 Mart 2011’de gözaltına alınırken ‘Hrant için adalet için’ demiştim. FETÖ’nün en büyük suçlarından biri Hrant cinayetidir. Tekrarlıyorum: Hrant için, adalet için” dedi.

    Duruşmaya katılmayan sanıklar Doğan Yurdakul, Müyesser Uğur ve Ahmet Mümtaz İdil’in avukatları da yargılama süresince yaptıkları savunmaları tekrarladıklarını belirterek müvekkillerinin beraatını talep ettiler.

    AHMET ŞIK: GAZETECİLİK YARGILANIYOR

    TIKLAYIN – ODA TV DAVASINDA SAVCI SANIKLARA BERAAT İSTEDİ
    ==========================================
    Dostlar,

    Her şeye karşı sevinçliyiz.
    Bir devletin en temel 4 kamusal görevi SAĞLIK – EĞİTİM – ADALET – GÜVENLİK tir.

    15. yılına giren AKP – RTE iktidarın da bu 4 temel hizmetin yerlerde süründüğü çok açıktır.
    Bu ülkede kimi örgütler, hatta kamu görevlileri… insanlara kumpas kurmakta ve sahte belgelerle yıllarca hapiste tutabilmektedir. Bu durum yeryüzünde ortalama hiçbir demokratik hukuk devletinde görülemez ve kabul edilemez. Ne yazık ki ülkemizde yaşanmıştır.

    Acaba siyasal iktidarın bu komploları önlemeye gücünün yetmediği düşünülebilir mi?
    Türkiye’de devlet içinde devlet mi vardır örneğin dış destekli ve daha güçlü!?
    Soruya hemen hayır denmelidir, çünkü dönemin

    Başbakanı R.T. Erdoğan “Ben bu davanın savcısıyım!” diye haykırarak meydan okuyabilmiştir. (15.07.2008, http://www.gazetevatan.com/-evet-ergenekon-un-savcisiyim–189246-siyaset/)

    Dolayısıyla bu kumpaslar iktidara karşın, onu da aşarak, iktidarın engelleyemediği biçimde değil; iktidarla birlikte hatta iktidar eliyle yapılmıştır.. Bu kadro 16 Nisan 2017’de
    Anayasa değişikliği ile TEK ADAM MUTLAKİYETİ İSTİYOR!

    Bu halk hala aklını kaçırmadı herhalde 16 Nisan halkoylamasında kendi idam fermanına EVET demek için..

    Yargılanması gerekenler salt bu insanlık suçuna teknik düzeyde alet ve maşa olanlar mıdır??

    Mahkeme kuruluna teşekkür ederiz bu AKLAMA kararı için..
    Kumpas suçuna karışan – katılan kamu görevlileri hakkında suç duyurusunda bulunmasına da! Şimdi sıra TERTEMİZ BİR SEÇİM VE TBMM İLE SİYASAL HESAP SORMADA..

    Bu da olacak elbet.. tarih örnekleriyle dolu..

    Haydi Türk Ulusu.. Senin adını bile anmayan saçma sapan biçimde “TEK MİLLET” diyerek Kürt kardeşlerimizin – Kandil’in – İmralı’nın – PKK’nın oylarına göz kırpan ama bir yandan da ikiyüzlülükle “Kandil – İmralı – PKK HAYIR DİYOR” diye yalan propaganda yapanlara
    16 Nisan 2017 Pazar günü halkoylamasında (Dikkat; seçim değil bu; seçim 2019’da!) kesin bir kararlılıkla  on milyonlarca HAYIR de! En az 30 milyon HAYIR oyu.. Başka kurtuluşun yok!

    Sevgi ve saygı ile. 12 Nisan 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com