Etiket arşivi: Soner Yalçın

MEHMET CEYHAN

Efece Haber Gazetesi

Prof. Dr. Zafer Öner
Genel Cerrah, Hacettepe Tıp Fak. (Em.)

Bir gün… hani şu Kara Kutu kitabını yazan bir adam var ya!
Hani kitabında emperyalizmin sahtekarlıklarını ortaya koyayım derken, aşıları ve bazı ilaçları kötüleyen hatta zararlı olabileceklerini dahi söyleyerek komik hale düşen adam… (bunlardan çok var, biliyorsunuz. Bunları hacamata sülüğe muhtaç edeceksiniz ki anlasınlar gerçek ve iyi hekimliğin kıymetini…)
Ama bana göre komikti!
Şöyle anlatayım:
Hani O’nun kitabının çok satması için yaptığı tanıtım programlarından sonra pek çok hekime hastaları ulaşıp; “Biz ne yapalım şimdi, ilaçlarımızı kullanmayalım mı? Aşılarımızı yaptırmayalım mı?” diye sorarak, paniklerini gidemeye çalışmışlardı ya!
Çünkü bana komik gelen zırvaları hastalarım son derecede ciddiye almışlardı!
*
“Şaşkaloz” başlıklı bir yazı yazmıştım ya onunla ilgili olarak…
E, hatırlayın artık canım! ::))
İşte o adam bir ay önce mi desem, iki ay mı?
Bir yazı yazdı gazetesindeki köşesinde!
Hani şu her şeye maydanoz olan adamı söylüyorum! Anladınız değil mi?
Hâlâ mı anlamadınız?!
S.Y. desem? :))
Köşesinde Prof. Dr. Mehmet Ceyhan ile ilgili bir yazı yazdı. Yine şaşkalozca!
Bütün söylediklerini toplamış, Mehmedimin.
Pandeminin başından bu yana!
Ve çelişkileri ortaya koymuş.
Sanki bütün dünyanın hiç bilmediği bu hastalığı yavaş yavaş, önceki bilgilerimizle benzer yanlarından hareket ederek, yaşadıkça ve araştırdıkça öğrenmemişiz gibi…
sanki tıpta iki kere iki, dört edermiş gibi!
Sanki doğrularımız değişerek daha doğruya doğru gitmiyormuş gibi!
Sanki bilim denilen şeyin hep doğrunun yakınında bir şeyler olduğunu bilmiyormuş gibi… nerden bilecek? Ben de saçmalıyorum bazan!
Bilimin kaçınılmaz olan değişimini, hem de haddi olmayarak, eleştirip, sonunda da oğlunun Pfizer şirketinde çalıştığı için Biontech aşısını övdüğünü söylemişti o yazısında! Söylememişti de ihsas ettirmişti, yani üstü örtülü olarak anlatmıştı, sezdirmişti yani! Halbuki Pfizer’de çalışan o kişi akrabası bile değildi, M. Ceyhan’ın! Eğer her yazısı böylesi yanlışları bulunduruyorsa içeriğinde, vah olsun benim O’nu okuyarak geçirdiğim zamanlara, vah olsun!
İnternete girip “Samsun” yazsan mesela!
Karşına
“55” çıkabilir,
Karadeniz kıyısında… diye detaylı bir açıklama da çıkabilir.
Ama ben mesela “Samsun” dendiğinde kurtuluş savaşımızı ve Atatürk’ü hatırlarım!
Bizim bir sekreterimiz vardı ikide bir karakola çağırılır, soyadı benzer olan bir teröristin nerede olduğunu sorarlardı. Herhangi bir ilişkisinin olmadığını anlatıncaya kadar akla karayı seçerdi kızcağız!
Aynen buna benzer bir saçmalıktı Mehmedime yaptığı suçlama!
Yani internette bir tur atmakla aradığınız şeyin özünü yakalayamazsınız, eğer o özün temel bilgilerine sahip değilseniz!
Örnekler iyi olmadı ama idare edin! Çünkü çok sinirliyim.
Bu işleri kolay zannediyorlar.
Çalışmadan olabileceğini sanıyorlar?
Ne kadar emek, zaman ve de çaba harcadıklarını ve yeni bilgiler için hem de
öğrenci gibi çalıştıklarını nereden bilecekler?
Hem ülkelerinin çıkarı için doğru bildiklerini hem de sağlıklarını (!) tehlikeye atarak
üstelik söylediklerinin ilgililer tarafından önemsenmeyeceğini de bildikleri halde
kamuoyunun dikkatini çekmenin de önemli olduğunu var sayarak
biteviye söyleyeceksin hem de hedef tahtası olacaksın!
Hem de bilmem ne gazetesince!
Nasıl bu kadar alçaklaşabilir insanlar acaba?!
*
Bizden olan biri böyle bir yol açarsa, yandaş basın durur mu?
Onları hiç ilgilendirmez mesela…
hangi başarılardan sonra bu mertebeye gelebilmiştir Mehmet Ceyhan?
Eğer O’nun (onların) dediklerini yapsalardı pandemi bugünkü yükseliş ivmesine ulaşabilir miydi?
Şimdi ben ne diyeyim?
Yandaş medyaya değil canım!
Bizim adamımıza ne diyeyim?
Hep beraber hedefe koydular Mehmedimi!
Ama bilmedikleri bir şey var!
Mehmet kardeşimin bilime olan inancını, bilgi dağarcığını,
paraya pula kıymet vermediğini… nereden bilecekler ki!
Hiç umrunda değil, biliyor musunuz, hiç!
Adeta “it ürür kervan yürür!” diyor sanki!
Şahlanın güzel kardeşlerim,
bilimin, fenin, sanatın sarsılmaz kaleleri!
Özlemini duyduğumuz rol modellerimiz, (sayın Ahmet Saltık’ı… da yad etmeden olmaz) bilimsel doğruları söyleyerek
gençlerimize örnek olmaya devam ediniz lütfen!
*
Tutuklanırmış!
Hadi tutuklayın da görelim bakalım, hadi!
Bir beyinden bu kadar pislik nasıl çıkabilir?!
Hayret!

Soner Yalçın’dan Erdoğan’a açık mektup: Artık kandırılma lüksünüz yok; asıl hedef sizsiniz

Odatv İmtiyaz Sahibi ve Sözcü gazetesi yazarı Soner Yalçın, bugünkü köşesinde Cumhurbaşkanı ve AKP Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a açık bir mektup kaleme aldı. Yalçın, “Tümamiral Cihat Yaycı’nın tasfiyesi ile Odatv’ye yapılan operasyon benzerdir; aynı merkezden yönetiliyor! Artık kandırılma lüksünüz yok; asıl hedef sizsiniz…” düşüncesini dile getirdi.

Yalçın mektubunda, “Biliyorsunuz MİT şehidi haberi nedeniyle Odatv kapatıldı; Odatv iki yöneticisi Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu hapse atıldı. Haklarında 19 yıl hapis isteniyor! İddianame diyor ki, ‘cenaze haberiyle ifşa yapılmıştır.’ Haberimizde hangi gizli bilgiler açığa çıkarılmıştır tek cümle yok. İddianame sadece iki kare fotoğraftan bahsediyor. Meğer o iki kare fotoğrafta cenazeye katıldığı ileri sürülen MİT görevlileri varmış! Siyasi partilerin davet edildiği kamuya açık cenazede MİT görevlilerin olduğunu kim, nasıl bilebilir? Ki haberde bu ayrıntılar yok. Bu iddianame kafasıyla MİT görevlilerinin katıldığı tüm şehit cenaze fotoğrafları yargı konusu olmaz mı?” diye sordu.

Yalçın, “Odatv’nin kapatılması ve gazeteci Barışlar hakkında 19 yıl hapis isteyen iddianame, gele gele iki fotoğraf karesine kaldı: ‘Alın size 19 yıl!’ Yüzbaşı Dreyfus Davası gibi iddianamede hep zorlama var. Zola mektubunda; ‘Ah! Bu suçlama belgesinin hiçliği! Bir insanın bu suçlamaya dayanılarak cezalandırılabilmesi bir haksızlık mucizesidir…’ diye yazdı. Ve size daha vahiminden bahsetmek istiyorum Sayın Erdoğan…” ifadesini kullandı.

Yalçın mektubuna şöyle devam etti:

Sayın Erdoğan,

Sizin iktidarınız altında bir gazeteci cezaevinde darp edildi. Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, “ben devletim” diyen bir gardiyan tarafından yumruklandı…

Gazeteci Pehlivan uğradığı hakaret ve fiziksel şiddet sebebiyle şikâyetçi oldu. Adalet Bakanlığı konuyla ilgili soruşturma yaparken İstanbul’da bir hukuk skandalı yaşandı:

İstanbul Başsavcısı… İstanbul Başsavcı Vekili…

Cezaevindeki işkence olayını iddianameye taşıdı: Tüm kamera kayıtlarının incelendiğini, haberlerin gerçek dışı olduğunu ve bu amaçla kasten dezenformasyon yapıldığını yazdılar…

Ama… Cezaevi kamera kayıtları ortaya çıktı. Hepimiz gördük; gardiyan Gazeteci Pehlivan’ı darp ediyor…

Bizlerin gördüğünü İstanbul’da savcılık makamının en tepesinde bulunan iki savcı nasıl görmedi? Görmek istemedikleri açık değil mi?

İddianamenin baştan aşağıya “düşman ceza hukuku” anlayışıyla yazıldığını, bu önyargılı değerlendirme bile ortaya koydu.

Devletin temsilcileri bizleri dövüyor…
Adaletin temsilcileri bizleri düşman görüyor…

Emile Zola, Cumhurbaşkanına yazdığı mektubunda dedi ki:

–“Öylesine tutkuyla istediğimiz gerçeği –adaleti, böyle tokatlanmış, daha da aşağılanmış, daha da karartılmış görmek ne büyük bir acı…

-“Ortalığa kötülük saçan gerçek suçlu yığınını size, ülkenin en yüksek yöneticisine değil de kime bildirecektim?”

Sayın Erdoğan,

Bu davada sır var. Bu gizin ortaya çıkarılmasını sağlayınız. Aksi takdirde sizler gibi, bizler de bu yıkıntının altında kalacağız.

Sizi yıllarca hep uyardık; hiç değilse bir kez olsun bizi dinleyin:

Tümamiral Cihat Yaycı’nın tasfiyesi ile Odatv’ye yapılan operasyon benzerdir; aynı merkezden yönetiliyor! Artık kandırılma lüksünüz yok; asıl hedef sizsiniz…”

AŞILAR VE İLAÇLAR

AŞILAR VE İLAÇLAR

Prof. Dr. Coşkun ÖZDEMİR
Cumhuriyet,
09.01.2020

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Ağır ve üstelik çözümleri çok zor görünen sorunlarla baş başa bir ülkede yaşıyoruz. İşsizlik var, geçim zorlukları, borç içinde yaşayan milyonlar, rekor düzeyde kadın cinayetleri, Suriye’den sonra Irak ve şimdi de Libya. Az daha İstanbul Kanalını unutuyordum En hararetli tartışmalar onda. Neredeyse 40 yıldır süregelen terör ve her gün yürek yakan şehitler ve şehitler. Bunlar yetmezmiş gibi şimdi bir de aşılar ve ilaçlar sorunu ortaya çıktı. Sevilen bir yazar, Kara Kutu adlı çok okunan çok satan bir kitap yazdı. Beklendiği gibi çok tepki aldı. Kimileri bu eleştirilerde çok ileri gittiler. Kolaylıkla insan harcamak bizim aydınlarımız arasında bir gelenek gibidir. Siliverirler sizi. Ben kitabı henüz okumadım. Ama yazdıklarına katılarak, beğenerek okuduğum bu yazarın, kitabın SÖZCÜ’deki tanıtımına takıldım. Bunu da O’na dostça yazdım”.

Genellemek yanlış

İlaçlar (genelleyerek) hastalıkları iyileştirmez, kronikleştirir, çok sayıda yan etki yapar, ben ilacı bıraktım, spor, temiz hava, iyi beslenme ile yetineceğim..” diyor. Üstelik şeker hastası. Sevgili Soner Yalçın, kapitalizmi onun parayı, kazancı her şeyin üstünde tutmasını aldatmasını, sömürmesini savaşlara yol açmasını sonuna kadar ileri sürebilirsin. Sana katılırız. Ama ilaçları ve aşıları topyekûn kötülemek, kullanımlarını zararlı ilan etmek çok yanlış. Kapitalizme karşı yalnız ilaçlar için değil, gıdalar için satılık eşyalar için ve her şey için önlem almak zorundayız. Uzun yoldan gidip benden çok para isteyen şoför ben bu hilekârlığı fark edince bana “Ne yapalım efendim, çok kazık yiyoruz, biz de fırsat bulunca kazık atıyoruz..” diyor. Onun önlemi böyle. Eminim bakkal da, tamirci de, doktor da, profesör de, öğretmen de, satıcı da benzer önlemler alıyordur. Bunu yapamayan asgari ücretle çalışanlar, ancak Allah’a dua edebilirler. Azgelişmiş kapitalist bir ülkede yönetimde, ekonomide, eşitlikte, eğitimde bir adalet sağlayamıyorsa orada çok sayıda suç işlenecek ve rüşvetin yolsuzluğun önüne geçilemeyecektir.

İlaç firmaları ticari kuruluşlardır. Bir ilacın tedavide kullanım aşamasına gelmesi 8-10 yıl sürebilir. Bu gelişimin maliyeti milyarları bulabilir. Sık görülen hastalıkların ilaçlarına öncelik verirler, ender görülenleri ihmal edebilirler. Rekabet de var. İlaçlarının çok satılması için o ülkenin yasaları engellemedikçe her çareye başvururlar. Polifarmasiyi teşvik ederler. Kimi doktorların ve akademisyenlerin tatmin edici para karşılığında sipariş ilaç makaleleri yazdığı iyi biliniyor. Yıllar önce yeni kurulan bir ilaç firması bize hisse senedi almayı önermişti. İlaçları satıldıkça birlikte kazanacaktık. Bunların önlemini sosyal devletin Sağlık Bakanlığı, dürüst akademisyenler araştırmaları ile üniversiteler alabilir. Yaşam kurtaran ilaçları, antibiyotikleri kötülemek, reddetmek olmaz. En iyi en doğru kullanımını sağlamak yönetimin görevidir. Bizde kabul görüp onay alıp çok kullanılan bir akıl fikir ilacından bahsettiğim zaman Amerikalı nörologlar gülmüşlerdi. İngiltere’de bize göre ne denli az ilaç kullanıldığını görüp şaşmıştım. Devlet hastanesinde görev yapan bir öğrencim

  • “80 hasta bakmaya zorluyorlar. Olacak şey değil, ama itiraz etmiyorum çünkü performans ödeneği alıyorum. Yanılmayayım diye 3 yerine 30 MR istiyorum..” diyor.İsrafı ve nedenini görüyor musunuz?

Yanlışlığı anlaşıldı

Aşılara gelince, orada da büyük yanlışlık yapılıyor. Grip aşısı %10-60 yarar sağlıyor. Virüsler her yıl değiştiği için, her zaman ayni derecede etkili olmuyor. Risk kümeleri kullanmalı.

Aşılar otizme neden oluyor..” deniyor.

Bunu Habertürk’te konuşan üçlü de söyledi. Eski arkadaşım Dr. Canan Efendigil de vardı. Oysa bunu yazan Dr. A. Wakefield ve arkadaşları idi. Geniş araştırmalar yapıldı ve bunun doğru olmadığı anlaşıldı (Dr. Mustafa Çetiner- Herkese Bilim ve Teknoloji). O yazı geri çekildi. Bu tartışmalar yüzünden halka doğru olanı anlatmak zor oluyor. Bu aşı karşıtlığı nedeni ile kızamık olguları ve ölenlerde büyük artış oldu. Çare, çok güvenilir uzman kişilere danışarak doğru olanı yapmaktır. Tabii devlet ve Sağlık Bakanlığının büyük sorumluluk yüklenmesi ve öncü bir rol oynaması gerekiyor.
================================
Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Coşkun Özdemir, 90 yaşını aşan bir bilge hekimdir..
İstanbul Tıp Fakültesi’nde öğrencisi olmuş olmak bize onur veriyor.
O’nun insancıl hekim yüreciği hala insanımızın sağlığı için çarpıyor..
40+ yıldır İstanbul / Yeşilköy’de kurup yüklendiği KASDER‘de (Kas Hastalıkları Derneği) yoksul kas hastalarının dertlerine deva olmaya çabalıyor, yetkin bir Nörolog olarak..

Aşı karşıtlığı sorununu bu sitede çoooook işledik. Daha dün sitemizde yayınlanan bir yazımızda şu dizelere yer verdik :

“..Çocuk aşılama oranları düşüyor, geçen yıl 3 bine yakın kızamık saptandı ülkede, hala aklınızı başınıza alıp bu bağlamda etkili bir girişim yapmıyorsunuz! TBMM’ye bu aşıların zorunlu olmasını öneren yasa önerisi sunalı yıllar oldu, kadük ettiniz.. Dinci takıntılarınızla aşıları, pek çok ülkenin yaptığı gibi yasal olarak zorunlu kılmaya yanaşmıyorsunuz.. Örn. TV’lerde halkı bu bağlamda eğitecek ve aşıya teşvik edecek neden tek bir kamu duyurusu (spotu) bile yok?! Siz ne yapmak istiyorsunuz? Salgın çıksın ve mazlum – yoksul çocuklar ölsün, engelli mi kalsın!”.. (http://ahmetsaltik.net/2020/01/10/istanbul-trakyayi-yutamaz/)

*****
Soner Yalçın’ı da geçtiğimiz yıl SÖZCÜ‘deki köşesinde aşı karşıtı bir yazısı nedeniyle e-ileti ile nazikçe uyarmış, konunun uzmanlık gerektirdiğini belirtmiş ve çok rahat yanlışa düşebileceğini, halkın  – çocukların sağlığına istemeden zarar verebileceğini vurgulamıştık. Telefonumuzu da yazarak dilerse bu gibi yazılarda bizden görüş alabileceğini eklemiştik. Çok kısaca “Teşekkür ederim hocam..” yanıtını almıştık.. Ama gene bildiğini okudu.. (yazışma arşivimzdedir..)

  • Bu konuda hata yapmak, aşıyla korunulabilir hastalıklar yüzünden SALGIN ÇIKMASI anlamına gelir. Bu salgında masum – yoksul çocuklar (erişkinler de!) ölür, engelli kalır.

Bedel böylesine ağırdır. O yüzden, konuyu uzmanlarına bırakmak zorunludur.

Soner Yalçın çok birikimli, zeki, üretken ve yazdıklarıyla halkımıza ışık tutan nitelikli bir yazardır. Ancak son kitabındaki ilaç ve özellikle AŞILAR konusunda yazdıkları son derece sakıncalı, halk sağlığını tehdit eden, bilimsel açıdan yanlış, temelsiz içeriklerdir.

Şimdi ne yapmalıdır Soner Yalçın???

Bir deli” kuyuya bir taş atıyor, 40 akıllı yıllarca çıkaramıyor..

Soner Yalçın Bir deliolmak / kalmak istemiyorsa;

SONER YALÇIN’a çağrı                                     :

– kamuoyuna bir açıklama yapmalı,
– açıkça özür dilemese bile,
– özellikle AŞILAR konusunda yanıldığını,
– yazdıklarını geri aldığını,
– anababaların çocuklarını mutlaka aşılatmaları gerektiğini

duyurmalı ve zaten ipe un seren ağır sorumlu AKP iktidarını da derhal göreve çağırmalıdır…

Bunu yapmayan ya da tersini yapanlar, salgın çıktığında ölecek – engelli kalacak masum ve çoğu yoksul çocukların KATİLİ olmaktan kurtulamazlar..

  • Sağlık Bakanlığı hiç yoktan, hemen, ivedilikle TV’lerde kamu uyarıları (spotları) yayınlayarak anababaları çocuklarını aşılamaya çağırmalıdır..
  • Hiç yoktan, hemen, gecikmeden, SALGIN KAPIDA!

Sevgi ve saygı ile. 11 Ocak 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

KARA KUTU HAKKINDA

KARA KUTU hakkında 


Prof. Dr. Zafer Öner

Genel Cerrahi Uzmanı

ŞAŞKALOZ

Hani Nazım:
“Hoşgeldin bebek
Yaşama sırası sende
Senin yolunu bekliyor
Kuşpalazı, Boğmaca, Karaçiçek, Sıtma…”
diye anlatır ya şiirinde,
ağlatarak, anlayanı ta yürekten!
İşte o günlerden bugüne, Atatürk Cumhuriyetimizde,
hem sağlıkla ilgili göstergelerimiz daha iyi oldu
hem de yaşama süremiz uzadı…
Bu inkar edilemez bir gerçeğidir ülkemizin, Cumhuriyetimizin!
Son senelerin yanlışlarını ki asıl konuşulması, yazılması gerekenlerdir;
şimdilik görmeyelim!
***
Difteri boğmaca tetanoz
aşıları yapılmazsa eğer bu hastalıkların
toplumdaki görülme sıklıkları yükselmeye başlar!
Bak, Çiçek Hastalığını nasıl da unuttuk hepimiz!
Etkeni Variola Virüsü, isminin güzel çağrışımına aldanmamak lazım:
İrinli, iğrenç yaralarla giden,
tehlikeli belamızdı;
şiirinde “Kara Çiçek” dediği, Nazım’ın.
Yüzbinlerce insanı öldürürdü her yıl, yıllar boyunca dünyada…
Çin mi buldu aşısını?
Yoksa Osmanlı mı?
Yoksa İngiliz cerrah mı?
Ne önemi var?
Deriye iğne ucuyla açılan iki çizik üzerine konulan
“ölü” veya
“benzer virüs” değil miydi esası?
İşte o basit Çiçek Aşısı,
öldürücü ve tedavisi olmayan Variola Virüsünün kökünü kazıdı…
bilir miydi acaba bunları?
Bilir tabi!
E!
Bilirse, hem yanlışı hem doğrusu olan ve bilinen ve de tartışılan bu konuyu ele alarak neden
aynı anda yaktı; hem sapı hem samanı Kara Kutu’da, şaşkaloz?
Şimdi çiçek hastalığı tehlikesi ile sadece… Variola Virüsü ile uğraşan küçümsediğin hekimler yüzyüzeler yeryüzünde!
Yani
Variola tehlikesi ile sadece o “çıksınlar karşıma” dediğin
muhteremler karşı karşıyalar…
senden mi korkacaklar şaşkaloz?
***
Ya güzelim çocukları sakat bırakan çocuk felci nasıl yok oldu?
Dr.Salk’ı duydu mu hiç …
Bak, kara kutu çok satsın diye çırpınıyorsun ya şimdilerde, her türlü medyatik alanda…
Salk, aşıyı bulduğunda…
ne bulması tehlikeli virüsle korkmadan, oyuncakla oynar gibi oynayıp sonunda onu öldürüp,
ölüsünden de bu aşıyı yaptığında…
ne yapmıştı biliyor musunuz?
(bak burası çok önemli🤔)
7 milyar dolar kazandıracak olan patentle uğraşmadı, çünkü:
istedi ki
bir an önce insanlığın hizmetine girsin, aşısı…
Çünkü dayanamıyordu çocukların ölmelerine ve sakat kalmalarına!!
Peki, Sabin ne yaptı biliyor musun?
O da korkmadan yine oyuncak oynar gibi aynı virüsle oynadı
öldürmedi de zayıflattı ve
aşının damlasını yaptı…
hani çocuklar korkar ya iğneden…
hem bu yüzden yani korkmasın diye çocuklar…
hem de istedi ki uygulaması çok kolay olsun, aşının!
Ve çocuk felcinin kökü kazındı aşı ile muhterem!!
***
Bir de “ince hastalık” vardı, hatırlarsan…
hani umutsuz aşklar nedeniyle yakalardı genç kızları…
hani ölürken,
sevgilisinden uzakta, mahzun…
hani dudağının kenarından siyah kan sızardı ya
yastığın kılıfına
son nefesini verirken, Türk Sinemasında
ve
göz yaşlarımızı silerken,
öfkemizi, terk eden hain sevgiliye kusardık ya…
Bir belamız da oydu…
İşte o da aşı sayesinde yok edilmişti bu ülkede, cumhuriyet döneminde.
Onun da adı tüberkülozdu,
tüberküloz,
şaşkaloz…
Hani kızınca insanlarımız bağırırlar ya
“verem ettin sen beni” diye!
İşte o “İnce Hastalık” denen aşk hastalığının sebebi de mikroptu be, mikrop!
Tedavisi ilaçtı,
hastalıktan korunmayı sağlayan da aşı idi aşı!
Anladın mı muhterem…
***
Emperyalizm ve kapitalizmi yereceğim derken,
bilinen ve zaten tartışılan bir konuyu “Kara Kutu” çok satanlara girsin diye mecrasından saptırarak
ve kendilerini adeta karın tokluğuna bilime adayan muhterem insanları töhmet altında bırakarak
alternatifçi,
gelenekselci,
ilkel/kadim bilgili şarlatanları okşadığının,
üstelik hastalarımı da tedirgin ettiğinin farkında mısın
ey
kaşkaloz şaşkaloz balyoz malyoz…
Kaç hasta Aradı beni “ilacımı alayım mı, almayayım mı, aşı için ne diyorsunuz?” diye…
biliyor musun maydanoz…
Ya ilacı almayı kesip ölürlerse, senin uyanık şaşkalozluğun nedeniyle?!
Kontrol için hekimine gittiğinde nasıl söyleyecek, ilacını kestiğini?
Kara Kutu alma dedi, almadım ilacımı mı diyecek?!
Ne diyecek, her salataya maydanoz?!
Sana gelirse, “ilacımı almadım sana inanıp, bak ne oldu?” dediğinde…
sen ne diyeceksin acaba?
***
Şiirin geri kalanında da Nazım:
“Hoşgeldin bebek, seni bekliyor…” dedikten sonra sıralıyor,
bebeği bekleyen marazları:
“İşsizlik, açlık…
Tren kazası, uçak kazası, iş kazası, yer depremi…
Hapishane kapısı, polis jopu falan
hoş geldin…
Yaşama sırası sende…”
diyor ya!!
Sen, bunları anlat Kara Kutu’nda! Bak! Bizim sağlığı, o elemeden eleştirdiklerinle nerelere getirdiğimiz ortada,
peki ya bu saydıkları Nazım’ın; kaza, bela, polis, hapis ne durumda hâlâ?
Sen, sapla samanı ayırmadan, yanlış anlaşılmalardan korkmadan
ya da kulak asmadan,
kopyala/yapıştır yöntemiyle ve cesaretle yazdın ve de
cesaretle okumamızı istiyorsun, televizyon reklamlarında…
ama bizler
“kopyala yapıştır yazdıklarından” geri kalanlarla çok şeyi hallettik, sağlıkta, sen ve senin gibiler laga luga yaparlarken yıllar boyunca ülkemizde!
***
Senin aksine,
tek bir doğrusunun bile olmadığına ve
olamayacağına inandığım başkanımızın
islamcılıkla ilgili son söylediklerini de ekle
Kara Kutu’na sonraki basımlarında
bir de dikkat et zarar verebileceğin hastalarıma…
Sana ne ilaçtan, aşıdan, hastalıktan, şifadan…
***
Hoş Geldin Bebek Hoşgeldin
Yaşama sırası sende
Senin yolunu gözlüyor:
Kendine çıkarlı
hacamatlar, sülükler, şişe çekmeler...
lagalugalarla dolu kara kutular, beyaz kutular
hoşgeldin…
hoşgeldin bebek!

Prof. Dr. Nurettin Abacıoğlu’nun facebook sayfasından

Dostumuz Eczacı Prof. Dr. Nurettin Abacıoğlu’nun facebook sayfasından :

Bir meslektaşım soruyor:

“Şu anda Haber Türk’de
Soner Yalçın
İlaç Hastalık Sağlık sektörü anlatıyor.
Doğru söylüyordur
Yanlış söylüyordur
Eczacılar nerede?”

Kendi hesabıma şöyle söylemeliyim:
1. Eczacılar burada…
2. Elbet söylenecekler vardır.
3. Söylemenin de bir zamanı vardır.
4. İrmik helvası yapmaya kalksanız ve irmiği eşit oranda tuz ve şekerle kaynatsanız. Ortaya irmik helvası mı çıkar?
5. Üç yanlış bir doğruyu, bir doğru üç yanlışı götürüyor tartışması değildir bu mesele.
6. İlaç ekonomi-politiğini bilmek ve yorumlayabilmek malumatfuruşlukla ikame edilebilecek derecede de basit bir iş değildir.
7. Engels’in “tamamlayıcı tıp” savunması yaptığını anlatmak ekonomi-politikse, bu, ekonomi-politiğin ruhuna kendi meşrebinize göre dua okumaktır.
8. Manisa’lı üç eczacının katliamı işi ve kooperatiçilik, bir Holivut filmi hiç değildir. Hele, Neş’e Gülersoy arkadaşınız ise. Benim öyleydi. Ayrıca bir de kitabın başına biraz da ilgi çekmek için yazıldığı söylenirse, bunun adı, yandı gülüm keten helvasıdır…
9. Uluslararası ilaç tekellerinin dosyası üzerine külliyat yazmış bir eczacı ve akademisyen yazar olarak, “kara kutu” değil, “Pandoranın Kutusu” nu açmak için şu tartışmaların biraz daha koyulaşması iyi olacaktır…
10. Yani konuşmanın daha zamanı var. Biraz dinlemek iyidir.
11. Sükunetle…
12. Selam ve sevgiyle…

Size avuç avuç ilaç yutturmak için

Size avuç avuç ilaç yutturmak için

Soner YALÇIN
Odatv.com 30.10.19

Şili’den dünyaya, “sosyal devlet” yerine, güvencesiz dayanışmasız, özelleştirilmeci rekabetçi ve salt bedeni hedefleyen neoliberal sağlık hizmeti projesi yayıldı

Konuyu bambaşka yere bağlayacağım… Önce bazı bilgiler vermeliyim:
Rudolf Virchow (1821-1902)… “Patolojinin babası” Alman doktor.
O’na göre, hastalık biyolojik etmenlerden çok, ortaya çıktığı tarihsel ve maddi koşulların ürünüydü…
O’na göre, hastalık, yabancı bir organizmanın istilasından değil, hücrelerin içindeki düzenin bozulmasından kaynaklanıyordu…
O’na göre, hastalık üreten koşullarla mücadele etmek için, hastaları bedenleri, psikolojileri, toplumsal ve fiziksel çevreleriyle bir bütün olarak değerlendirmek gerekirdi…
Yani, sorun yalnızca beden değildi…
Bu bakımdan, hastalıkların nedenlerini toplumsal ve ekonomik koşullar dışında salt mikroskobik organizmalarda arayan Louis Pasteur gibi meslektaşlarıyla (AS: Pasteur kimyacı idi) ayrı düştü.

Aslında… İki tıp anlayışı arasındaki fark “emeğin ideolojisi” ile “sermayenin ideolojisi” arasındaki mücadelenin sağlık alanına yansımasıydı… (Bu nedenle sizler Pasteur adını bilirsiniz ama halkçı Virchow adını duymamışınızdır!)

Rudolf Virchow dedi ki: “Politika büyük ölçekte tıptan başka bir şey değildir… Hekimlerin fakirlerin doğal savunucuları olmalıdır.” Frederick Engels‘in “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” adlı çalışmasından geniş ölçüde yararlandı ve yoksulluk ile hastalık arasındaki ilişkileri göstermek için kitaptaki verileri kullandı.

Dünyada toplumsal sağlığın fikir babası olarak bilindi Virchow…
Çok öğrenci yetiştirdi; Max Westenhoffer bunlardan biriydi.

ÖĞRENCİSİ DR. ALLENDE

Max Westenhoffer (1871-1957) …
1908-1911 arasında Şili‘de görev yaptı. Görevi tıp eğitiminde reform yapmaktı. Ayrıcalıklı sınıf haline gelen hekimlerden, yoksulların kötü koşullarına dek bir dizi rapor yazdı. Şili’li zengin muhafazakârların tepkisini çekti. Sınır dışı edildi..

Fakat 1929-1932 arasında yeniden Şili’de görev yaptı. Tıp fakültesindeki öğrencilerinden biri Salvador Allende idi… Ve Dr. Westenhoffer, 1948-1957 arasında 3. kez Şili’de görev yaptı. Ektiği tohumlar meyve vermeye başlamıştı; Şili’nin Sosyal Tıbbi Gerçekliği eserini yazan öğrencisi Dr. Salvador Allende Sağlık Bakanı idi artık… Öğrencisi, sağlık sorunlarının salt tıbbi bakımına değil, ancak daha ileri sağlık örgütlenmesine, barınmaya, beslenmeye ve çalışma koşullarına dayandığını savundu.

  • Dr. Allende Şili Başkanı olunca toplumsal sağlık hizmetlerini tek tek yaşama geçirmeye başladı.

Ama… CIA‘nın desteklediği Şili’deki faşist askeri cunta, Başkan Dr. Allende’yi katletti.

Darbenin nedenlerinden biri de, “Ölüm İmparatoru” Rockefeller tarafından dünyaya dayatılan “endüstriyel tıbba” Dr. Allende’nin karşı çıkmasıydı…

“YENİ CUMHURİYET”

Darbeyle Şili, neoliberalizmin laboratuvarı oldu.

– Şili’de kişi başına sağlık gideri Dr. Allende döneminde 43 $ iken darbeden sonra 23 dolara indi…

– Kamu sağlık harcamaları darbeden sonra %65 azaltıldı…
– Ulusal sağlık sisteminin toplam harcamalardaki payı darbenin yapıldığı 1973 yılından 1983 yılına kadarki süreçte üçte bir oranında indirildi…
– Yatırım harcamalarının toplam sağlık harcamaları içindeki oranı % 12’den, on yıl sonra %1’e düşürüldü…
– Darbe döneminde doktorların tabip odalarına üye zorunluğu kaldırılarak sağlık sistemi üzerindeki hekimlerin etkinlikleri azaltıldı…

  • Şili’den dünyaya, “sosyal devlet” yerine, güvencesiz, dayanışmasız, özelleştirilmeci rekabetçi ve salt bedeni hedefleyen neoliberal sağlık hizmeti projesi yayıldı…

Benzer yapısal-köklü iktisadi dönüşüm 1976’da askeri darbelerle Arjantin ve 1980’de Türkiye gibi ülkelerde yaşama geçirildi…

Prof. Milton Friedman 1982’de Şili’yi “ekonomik mucize” olarak selamladı. O dönem derin örgütlenme Mont Pelerin üyesi sekiz neo-liberal; Friedrich Hayek, Milton Friedman, George Stigler, Maurice Allais, James M. Buchanan, Ronald Coase, Gary Becker, Vernon Smith’e Nobel Ekonomi Ödülü verildi!
Öyle maskeleme yaptılar ki kim sağcı, kim solcu kafalar karıştı. Neo-liberalizm yalnızca Özal gibi muhafazakâr iktidarların değil, Blair gibi sosyal demokratların da politik yolu oldu.
Amerikalı “solcu neo-conlar” “Yeni Cumhuriyet” adlı dergi çıkardı! “Yeni CHP” buralardan doğdu!

Toparlarsam: Bugün… Şili, tarihinin en büyük protestolarına sahne oluyor; milyonu aşkın insan neo-liberalizmi protesto ediyor. Hedefleri yalnızca hükümet değil, (örneğin sizlere avuç avuç ilaç yutturan, sürekli MR çektiren) neo-liberal iktisadi sistemi değiştirmek.

40 yıllık yalan ezberi siz de yıkın… Ezberlemek bilmek değil çünkü.

ROTHSCHİLD’İN AKBABASI

ROTHSCHİLDİN AKBABASI

Soner YALÇIN
SÖZCÜ, 10 Eylül 2019

30 yıllık arkadaşım Gazeteci; Murat Yetkin; diyor ki: “Normal zamanlarda dahi bir ABD Ticaret Bakanının Türkiye’ye 5 günlük bir çalışma ziyareti yapması görülmüş şey değil. NATO müttefikleri Türkiye ve ABD Rus S-400 füzeleri alımı ve Türkiye’nin ortak üretilen F-35 programından çıkarılma girişimi nedeniyle en ciddi krizlerinden birinin ortasındayken; özellikle olağan dışı… Bir sır var. Bu sır ABD’li Bakanının kimliğinde saklı… Kim bu ABD Ticaret Bakanı? Wilbur Louis Ross Jr. (d. 1937)… Babasının hâkim annesinin öğretmen olduğu ya da okuduğu okulları filan geçelim. Yıl 1976. Ross 24 yıl çalışacağı şirkette işe başladı. N. M. Rothschild & Sons (Şimdiki adı Rothschild & Co)… Yani “Paranın patronu”, Rothschild bankacılık grubunun amiral gemisi… Ross, Rothschild ailesinin adamı… Rothschild imparatorluğunda genel müdürlüğe kadar yükseldi. Bunu nasıl başardı? Ross’un görev alanı iflas etmek üzere olan işletmeleri satın alıp yeniden yapılandırıp satmaktı! Örneğin Donald Trump‘ın Atlantic City’deki üç kumarhanesi 1980′lerde alacaklılar tarafından rehin alınmak üzereydi. Ross bu işi çözererek Trump’ı kurtardı ve Rothschild Trump’ı avucuna aldı. Siz de diyorsunuz ki Trump, 79 yaşındaki Ross’u 2016’da nasıl Ticaret Bakanı yaptı?

ABD Ticaret Bakanı Ross tipik “akbaba… Nisan 2000’de kendi şirketini kurdu; WL Ross &amp Co. LLC… Ki arkasında Rothschild ailesi olduğu belirtiliyor. Çünkü Başkan Bush desteğiyle 2002 yılında LTV Steel Corp Bethlehem Steel Weirton Steel Acme Steel Georgetown Steel Youngstown Sheet Tube ve Republican Steel gibi zor durumda olan çelik şirketlerinin üzerine saldırdı. (Keşke Murat Yetkin dünyadaki şu çelik savaşınıyazsa…) Keza Ross, benzer durumdaki kömür şirketlerini yutmak için de 2004’de International Coal Group adlı şirketi kurdu. Acımasız yüzü burada daha net ortaya çıktı. 2005 yılında 12 maden işçisinin yaşamını yitirdiği Sago Madeni felaketinin sorumlusuydu. ABD Çalışma Bakanlığı verilerine göre 21 kez zehirli gazların biriktiği ihbar edilmiş ama Ross önemsememişti. Binlerce çelik işçisini işsiz bırakan da yine Ross idi. Sanatsever “hayırseverdiye yutturulan bu adamların “gerçek yüzlerini görün istiyorum… Yalnızca çelik-kömür endüstrisi değil, örneğin doğalgaz işinde de oyun kuruculardanbiri. Marshall Adalarında kurulan dünyanın en büyüklerinden sıvılaştırılmış gaz nakliye ticareti; Navigator Gas LLC” şirketinin tepesine oturuverdi. Binali Yıldırım belki bilir; Ross’un Malta bayraklı büyük gemilerini? Ross, Kore, Japonya, Çin gibi Asya ülkelerinde Fransa ve İrlanda gibi Avrupa ülkelerinde de satın almalar yaptı / yapıyor…

  • Peki bu Ross, teamülleri aşacak biçime Türkiye’de neyin pazarlığını yapıyor?

Ross 2016’da Ticaret Bakanı yapıldı. İlk yaptığı Çin’den alınan alüminyum ve çelik ithalatında gümrük tarifelerinin artırmak oldu! ABD’de çelikte % 25 alüminyum ithalatında %10’luk bir tarife uygulamaya başlandı. Ardından… ABD Ticaret Bakanlığı Çin’in büyük şirketi Huawei ve yöneticisi Wanzhou Meng hakkında ABD Adalet Bakanlığı’na 23 suç duyurusunda bulundu! Çin şirketine ait hisseleri bu kararlardan önce sattığı ortaya çıktı. Siyaset etiği mi dediniz? Bir örnek daha vereyim : İrlandalı politikacı ve Avrupa Parlamentosu Üyesi Luke Ming Flanagan Aralık 2017’de WL Ross &amp Co. şirketinin içeriden bilgi öğrenilerek İrlanda’da hisse alım-satımı yaptığını söyledi! İran‘a yapılan acımasız ambargonun arkasında da Ross var… İlk yurt dışı gezisini Suudi Arabistan‘a yaptı. Şöyle toparlayayım: “Kappa Beta Phi 1776′da kuruldu dense de 1950’lerde Soğuk Savaş döneminde faaliyete geçen üst düzey finansal yöneticilerden oluşan gizli bir “kardeşlik” topluluğu. Hedefleri dünyaya yönetmek… Perde arkasında Rothschild olduğunu yazmama gerek var mı? Ross, Ocak 2012’den bu yana bunun liderliğini (Grand Swipe) yaptı. Bu bilgiler ışığında Ross’un Türkiye’de neyin müzakeresini yaptığı belli değil mi?

  • Bakalım damat ve kayınpederi ne diyecek merakla bekliyorum…

Yeter artık bitirdiniz ülkeyi!

Yeter artık bitirdiniz ülkeyi!

Soner YALÇIN
SÖZCÜ
13 Şubat 2019

75 gün önceydi. Bu köşede şunu yazdım:
– Dünyanın terk ettiği helikopter kullandırılmaya devam ettiriliyor.
Kime anlatıyoruz ki… Her daim olduğu gibi iktidarın retorik konuşmaları eşliğinde hava şehitleri de toprağa verildi.
– Dün olduğu gibi sorunun temeli yine hiç irdelenmeyecek! Olan Mehmetçik‘e oluyor her zaman…
75 gün önce yazdım bunu!
Yazmamın sebebi İstanbul Samandıra’dan kalkan “UH-1H” tipi askeri helikopterin, Sancaktepe Sarıgazi Mahallesi’ne düşmesiydi. Pilotların fedâkar kahramanlığı faciayı önlemiş hiçbir sivilin burnu dahi kanamamıştı. Fakat, iki subay, iki astsubay şehit olmuş, bir uzman çavuş yaralanmıştı!
Ve önceki gün… Yine İstanbul’da…
Yine “UH-1H” tipi askeri helikopter… Yine sivil bir alana…
Yine pilotların fedâkar kahramanlığıyla sivillere zarar vermeden düştü.
Yine askerlerimiz şehit oldu; Pilot Yüzbaşı Ümit Özer, Yüzbaşı Semih Özcan, Astsubay Başçavuş İlyas Kaya ve Astsubay Üstçavuş Yakup Avşar…
75 gün önce dedim ki:
Yıl, 1956. “UH-1H” helikopteri; Amerikan “Bell Helicopter” tarafından üretildi. “Göklerin Kovboyu” adını verdikleri helikopteri 1963’den itibaren Vietnam Savaşı‘nda kullandılar!
Şirket 1987 yılında bu helikopterin üretimine son verdi…
Yıllar içinde… İsrail Ordusu, helitopteri 2002 yılında emekliye ayırdı.
Amerikan Ordusu, helikopteri 2005 yılında emekliye ayırdı.
Japon Ordusu, helikopterleri 2005 yılında Pakistan’a bağışladı.
Avustralya Ordusu, helikopteri 2007 yılında emekliye ayırdı. Vs.
Ya biz? Hâlâ kullanıyoruz.

İçim kaldırmadı

Arka arkaya iki helikopter düşmedi.
Çok geriye gitmeyeyim: Gelişmiş ülkeler envanterinden bu helikopteri çıkardıktan sonra Türkiye’de neler oldu: Tarih: 28 Kasım 2002
Bandırma 6. Ana Jet Üssü’ne bağlı “UH-1H” tipi helikopter eğitim alanına inişe geçtiği sırada düştü. İkisi ağır toplam altı askeri personel yaralandı.
Tarih:16 Mart 2006
Erzincan’a gitmekte olan bu “UH-1H” adlı askeri helikopter, yüksek gerilim hattına çarparak düştü. Beş asker yaşamını yitirirken, bir asker yaralı kurtuldu.
Tarih: 10 Nisan 2006
Kocaeli’nin Uzunçiftlik beldesi yakınlarında “UH-1H” tipi askeri helikopter düştü. Üç askeri personel yaşamını yitirdi.
Tarih: 10 Ocak 2011
Kara Havacılık Okul Komutanlığı’na ait eğitim uçuşu yapan “UH-1H” tipi askeri helikopterin Ankara Kapalıtepe Mevki bölgesine düşmesi sonucu beş subay şehit oldu.
Şunu sormak zorunda değil miyiz:
– Kim bu kazaların sorumlusu?
– Kim bu şehitlerin sorumlusu?
– Kim “uçan tabutların” hala envanterde olmasına izin veriyor?
– Kim?
Yanıt belli; AKP/Erdoğan!
Ama biliyoruz ki:
– Yine kimse iktidarın suçunu söylemeyecek.
– Yine kimse sorumluluğu üzerine almayacak.
– Yine hamaset edebiyatına devam edilecek.
– Yine kaza unutulup gidilecek.
Düşündüm; her helikopter kazasından sonra iktidarın neler söylediğini tek tek toplayım! İnanın içim kaldırmadı. Kime ne anlatıyoruz ki…

Mehmet’in canı

75 gün önce, “AKP’ye sormak lazım” dedim:
– Kuşkusuz… “UH-1H” emektar bir helikopter.
– Kuşkusuz… Bakım arıza giderme faaliyetlerine normal uygulamalardan daha fazla dikkat gösterilmesi gerekiyor.
– Kuşkusuz… Daha sık gövde yenileştirme işlemlerine tabi tutulması şart.
Bunlar yapılıyordur kuşkusuz!
Dedim…
Demez olsaydım; meğer yapılmadığı son kazayla yine ortaya çıktı!
Peki: Batı ülkeleri, -yenileştirme işlemlerinin yeterli olmadığını anlayıp- yıllar önce envanterinden çıkarmışken, biz neden ısrarla kullanıyoruz?
Düşünün ki… Teknoloji devriminin yaşandığı bu dönemde, herhangi bir modifikasyon veya modernizasyon uygulanamayan bir helikopterden bahsediyoruz!
Kıbrıs Savaşı’nda çok yararlandığımız bu helikopter/ “Pat Pat” artık çoktan müzelerde olması gerekiyordu! Ama… Türk Ordusu kullanmaya devam ediyor.
Devam ettikçe Mehmetçik can veriyor. Kullanmakta bu kadar ısrar neden?
Para mı sebep? Dağa taşa inşaat yapan- “har vurup harman savuran” AKP’ye sormak lazım bunu! Gerçi kime, ne anlatıyoruz ki…
Her daim olduğu gibi iktidarın retorik konuşmaları eşliğinde bu hava şehitlerimiz de toprağa verilecek.
16 yıldır olduğu gibi sorunun temeli yine hiç irdelenmeyecek!
16 yıldır olduğu gibi kimse sorumluluk almayacak!
16 yıldır olduğu gibi bin bir yalanla olayın üstü kapatılacak!
16 yıldır olduğu gibi vıcık vıcık hamaset konuşmaları yapılacak!
Bu helikopterler yine havalanacak, yine düşecek!
Sonuçta:
16 yıldır vasat bir iktidara sahibiz biz… Bu ülkede Mehmet’in ölümü sudan ucuz.
Sadece son bir yıla bakın: Mehmetçik donuyor…
Mehmetçik cephanede patlıyor… Mehmetçik zehirleniyor…
Mehmetçik düşüyor… Mehmetçik hep kazaen ölüyor…
Yüreğimiz yanıyor. Öfke doluyuz.

  • Yeter artık!
  • Seçiminiz-sandığınız-iktidarınız batsın!
  • Yordunuz-bitirdiniz bu canım ülkeyi…

KUTSAL MAĞDURİYET

KUTSAL MAĞDURİYET

Soner YALÇIN
SÖZCÜ, 24.12.18

Mesele…
Metin Akpınar ve Müjdat Gezen‘in ne anlatmak istediği değil!
Mesele… Fatih Portakal‘ın ya da Kemal Kılıçdaroğlu‘nun ne söylediği de değil! Mesele başka!
Mesele hiç öyle “anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadar” filan değil; sistemli bir algı operasyonu varAKP iktidarının bilinçle oluşturduğu hınç kültürüyle karşı karşıyayız. (Bu hiç yeni değil; yıllardır bitmez tükenmez halde sürüyor. FETÖ’den miras kaldı iktidarlarına!)
Meselenin özü ülkede örgütlü kötülük” olması:
-Önce yandaş medya, sözleri-gerçekleri çarpıtıp haber yapıyor.
-Sonra çarpıtılan sözler-hakikat Erdoğan’ın metnine sokuluyor.
-Ardından savcı-polis devreye giriyor.
Ve:
Türkiye yaratılan bu -gerçek dışı- kanaat üzerinden, bir kez daha “biz” ve “onlar” ekseninde ikiye ayrılıyor! AKP iktidarının -özellikle de seçim öncesi- arzuladığı bir bölünme bu!
Bu nedenle, sürekli -suçlamak için- düşman arıyorlar!
Kandırma yoluyla inşa edilen “kutsal mağduriyet” her daim iktidarlarının sürmesine yarıyor. Zaten… Yalanı kurgulayan “kanaat endüstrisi” yandaş medyayı bu amaçla kurmadılar mı?
78 yaşındaki Metin Akpınar ile 76 yaşındaki Müjdat Gezen’in kapısına polis dayanmasına hiç şaşırmayınız. AKP, ülkenin siyaset alanını / kültürel iklimini böyle biçimlendiriyor.
Hedefi belli: Tehdit algısıyla oy kazanmak!

  • Ülkeye bedeli ne olursa olsun iktidarını devam ettirmek!

ORGANİK YALANCILIK

AKP, yandaş medyasıyla yıllardır şunu yapıyor:
Yarım bilgiler/ basmakalıp önyargılar üzerinden toplumu kutuplaştırmak!
Bakınız: Gerçeği, kendi çıkarına hizmet edecek biçimde eğip bükmeye “organik yalancılık” deniyor.
-“Kabataş’ta başörtülü bacımıza saldırdılar.”
-“Camide içki içtiler” vs.
Kuşkusuz türbanlı kadının Kabataş’ta bulunduğu gerçek; ama saldırıya uğradığı yalan.
Kuşkusuz insanların polis şiddetinden kaçıp camiye sığınması gerçek; ama içki içmeleri yalan.
Alman filozof Max F. Scheler, “Hınç” kitabında şöyle yazdı:

  • “Bir kişinin zihni ancak kendi çıkarına ya da içgüdüsel tavrına hizmet eden izlenimleri kabul ediyorsa organik yalancılık vardır.”

AKP, -yandaş medyası aracılığıyla- sahteliğe inanan kitle yarattı / yaratmaya devam ediyor. Hedefi gerçek dışılığa koşulsuz inanan fanatik taraftar sayısını artırmak!
Dr. Zafer Yılmaz “Yeni Türkiye’nin Ruhu” kitabında şu önemli saptamada bulundu:
-Düşünüldüğünün aksine, bugünün Türkiye’sinde AKP tarafından asıl ihtiyaç duyulan gerçekten inançlı bir kitle değil. Sadece sahteliğin icrasının yarattığı etkilere inanmış bir kitlenin üretilmesi
-Bu bağlamda sarf edilen sözlerin, verilen rakamların, sözü geçen komplo kuramlarının doğru olup olmamasının özel bir önemi yok. Yalnızca partiyi destekleyen kitlelerin bunlar gerçekmiş gibi yaşamasının, harekete geçmesinin ve liderin performansına katılmasının önemi var…
Peki… Kitleler bu organik yalana/yalanlara nasıl inanıyor?
Lidere güven ve yandaş medyaya inanmak bunda başat rol oynuyor! Başka?

SANDIĞIN GÖZÜ ÇIKSIN!

 

İşte Erdoğan gerçeği

İşte Erdoğan gerçeği

Soner YALÇIN
SÖZCÜ, 22 Haziran 2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Diyorlar ki:
Erdoğan’a-AKP’ye önyar­gılısınız.
Hiç önyargım olmadı.
Sadece, güvenmedim.
Sadece, Erdoğan’ın 16 yıl önce seçmeni kandıracağını öngördüm.
Haklı çıktım! Nasıl mı?
Bu soruyu Erdoğan yanıtlasın!
Tarih: 26 Eylül 2002.
Perşembe. Saat11:00.
Erdoğan, İstanbul Grand Cevahir Otel’de “AK Parti 3 Kasım 2002 Seçim Beyannamesi”ni açıkladı. Mikrofonu eline aldı bakın -16 yıl önce- neler dedi:
Dedi ki: Dünyada kök­lü dönüşümler yaşanırken Türkiye, zamanını ve ener­jisini iç meseleleriyle uğ­raşarak tüketmektedir. Artık, kendi içine dönük böyle bir sistemle toplumun talepleri karşılanamayacağı gibi, uluslararası cami­anın saygın üyesi de olunamaz…
Dedi ki: DSP-MHP-A­NAP koalisyon hükümetinin uyguladığı ekonomik istikrar programları ve acı reçeteler halkı canından bezdirdi. Üre­tim gücü zayıflatıldı, istihdam azaltıldı ve kaynakların üre­timi yerine rant gelirlerine yönelindi…
Dedi ki: Ülke, iç ve dış ya­tırımcılar açısından cazibesini kaybetti; Türkiye ürkütücü boyutlarda mali ve beşeri sermaye kaybına uğradı. İyi yetişmiş nitelikli insanları­mız arasında bile işsizlik had safhaya ulaştı; yetenekli genç beyinler gelecekle­rini yurt dışında iş arama­nın telaşına düştü…
Bugüne ne kadar ben­ziyor değil mi?
Durun yeni başladık; daha neler dedi neler…

YOLSUZLUKLA MÜCADELE

Dedi ki: Kamu açıklarına dayalı ve sadece sıcak para girişiyle desteklenen büyüme modelinin sürdürülemeyeceği açıktır. Kamu açıkları, harca­malarda tasarruf ve verim­liliğin artırılması yoluyla azal­tılacaktır…
Dedi ki: Ekonomik ve sosyal altyapı yatırımlarına öncelik verilecek; taşıt alımı, lojman ve sosyal tesis gibi verimsiz harcamalar yapıl­mayacaktır…
Dedi ki: Siyasi ve ekono­mik istikrarın sağlanmasına paralel olarak döviz kurla­rında da istikrar sağlayaca­ğız…
Dedi ki: Yoksulluğun ve gelir dağılımındaki dengesiz­liğin temelinde yolsuzluk­ların yattığı, son yıllarda açıkça görülmüştür. Kamu kesimi rant dağıtma meka­nizması olmaktan çıkarıla­caktır
Dedi ki: Yolsuzluğun önlenmesinde temel öncelik, siyasetin ve kamu yönetimi­nin yolsuzluktan arındırılması olmalıdır. Ülkemizin ulus­lararası imajını zedeleyen yolsuzluk olaylarının orta­ya çıkarılması ve suçluların cezalandırılması için gerekli idari ve hukuki önlemler alına­caktır…
Dedi ki: Kamu rant dağıt­ma mekanizması olmaktan çıkarılacak. Kamu otoritesini kullanan siyasetçilerin ve kamu yöneticilerinin mal varlıkları şeffaf hale getirile­cektir…
Dedi ki: Kamu yöneticile­rinin atanmasında teknik ye­terliliğin yanı sıra, dürüstlük temel bir ölçüt olarak dikkate alınacak. Personel alımında objektif kriterler getirilecek, terfilerde liyakat ve fır­sat eşitliği esas alınacaktır…
Dedi ki: Partimiz, hü­kümetin ve kamu yönetici­lerinin hesap verme so­rumluluğunu açıkça kabul etmektedir. Yolsuzluklara imkan vermeyen şeffaf devlet anlayışını yerleştirecektir…
Dedi ki: Parti çıkarlarını ülke çıkarlarının üstünde tu­tan “negatif siyaset” değil, ülke çıkarlarını parti çıkarla­rından önde tutan “pozitif siyaset” takip edeceğiz…
Gülmeyiniz!
Daha ne komikleri var!

ÖZGÜRLÜKÇÜ ERDOĞAN

Dedi ki: Önyargılardan ve saplantılardan arınmış ger­çekçi bir dış politika izle­yeceğiz. Dış politikada karar verme ve uygulama süreci­ne parlamento ve toplu­mun çeşitli kesimlerinin katılımı sağlanacaktır…
Dedi ki: Partimiz, siyasi alanın daralmasına, temel hak ve özgürlüklerin kısıt­lanmasına, kamuda göreve alınmada eşitsizliklere neden olan düzenlemelere ve uygula­malara son verecektir…
Dedi ki: Partimiz, düşünce ve ifade özgürlüğünün tam olarak sağlanmasını sınır­layan engelleri kaldıracaktır. Devlet yönetimini şeffaf hale getirecektir…
Dedi ki: Temel yasal düzenlemelerin ve anayasal değişikliklerin yapılmasın­da partimizin Meclis’teki sayısal üstünlüğü yeterli olsa bile, mümkün olabilecek en geniş toplumsal mutabakat aranacaktır…
Dedi ki: Hukuku, korkut­manın ve cezalandırmanın de­ğil, adaleti sağlamanın ara­cı olarak görüyoruz. Hukukun siyasallaşmasını engelleyen önlemler alınacaktır..
Dedi ki: Eğitimde önyargılı ve ezbere dayanan yaklaşım terk edilecek; evrensel değerleri öne alan çağdaş yaklaşım benimsenecektir. Üniversiteler, her çeşit düşüncenin demokratik bir ortamda, hoşgörü içinde öğretilip tartışıldı­ğı, yasakların ve sınırlama­ların olmadığı özgür foruma dönüştürülecek. Rektör, dekan, bölüm başkanı gibi her kademedeki yöneticinin­seçimle işbaşına gelmesi sağlanacaktır…
Dedi ki: Ülkemizin te­mel gıda ürünleri açısından kendi kendine yeterli olması sebebiyle, tarım arazileri­nin sürekli işlenir halde tutulması, tarımsal üretimde verimliliğin artırılması ama­cındayız. Hayvancılığı mutlak geliştirmek zorundayız…
Dedi ki: Çevrenin korun­ması amacıyla yenilenebilir-temiz enerji kaynaklarından yararlanacağız…
Dedi ki: İşçilerden alı­nan gelir vergisi ve sigorta primlerini mutlak azaltaca­ğız…
Dedi ki: Partimiz, siyaseti ahlaki bir çizgiye yerleştire­cektir..
Uzatmayayım… Neler dedi Erdoğan biliyorsunuz.
Peki, 16 yılda ne yaptı?
24 Haziran’da kandırılmak­tan hoşlananlar hala var­sa ne diyebiliriz?
Böyle bir sonuç; siyasetin değil, psikolojinin alanına girer!
=============================================
Dostlar,

AKP = Erdoğan SEÇİMİ YİTİRMEYİ BİNLERCE KEZ HAK ETTİLER!

Değerli yazar Sayın Soner Yalçın’ın yazdıklarına ne eklemeli ki?? Sitemizin manşetine koyduk Erdoğan’ın 2002 sonrasında iktidar oluşundan 2010’a dek söylediklerini..

file:///G:/ST3%20DOCS/Ki%C5%9Filer/RTE/RTE%20z%C4%B1rvalar%C4%B1.htm

2010 sonrası ise iyice kantarın topuzunun kaçırıldığını dünya alem görüyor. Ülkemiz tam bir TEK ADAM rejimine, despotizme ve dinci faşizme sürüklendi.

21. yy’ın şafağında gerek küresel gerekse kadim Anadolu’nun birikimi – gelenekleri ve bir bütün olarak konjonktürü böylesi bir dayatmaya asla izin vermez, vermeyecektir.

Dolayısıyla Erdoğan ve AKP’si, kendilerine cömertçe sunulan siyasal kredileri tükettiler.

Halkı bezdirdiler, can – mal ve iş – hukuk – aş güvenliğini yok ettiler, gelecek umudunu ellerinden aldılar. Makro-ekonomik ölçekte Türkiye borçlarını döndüremez duruma, iflasın eşiğine sürüklendi. Halkın karnını doyuracak tarımsal – hayvansal üretim bile yapılamıyor. Adalet, sağlık, eğitim, iç – dış güvenlik başta olmak üzere 4 temel – vazgeçilmez kamu hizmeti verilemiyor.

Listeyi uzatmak olanaklı..

Dahası, yarın yapılacak baskın çifte seçimde milyonlarca insan SEÇİM GÜVENLİĞİ için çırpınıyor. Müslümanlıklarına toz kondurmayan, sözde herkesten daha müslüman ve dahası başkalarının müslümanlıklarını sorgulama hakkını bile kendinde gören AKP = RTE cenahından halk “oy” namusunu korumak için seferber.. Bu ne hazin tecellidir!

Bu nasıl Müslümanlıktır!? Müslümanlık her şeyden önce DÜRÜSTLÜK – İYİ AHLAK demek değil midir??

Neden AKP = RTE karşıtı onmilyonlarca halkta bu kaygı – endişe oluşmuştur? Yersiz midir? Hayır, yerindedir. AKP = RTE bu bakımdan sabıkalıdır, 16 Nisan 2017 halkoylamasında yapılan hileler – yasa dışı işler gün gibi ortadadır. Oylar sayılırken, YSK ne yazık ki açık yasa hükümlerini çiğneyerek “mühürsüz oyları” (!?) da geçerli saymış ve kıl payı, halkoylaması sonucu tersine çevrilmiştir. Ardından da günümüze sürüklenen eğik düzlem AKP = RTE tarafından ülkemize -ve de kendilerine- dayatılmıştır.

Gelinen yerde EKONOMİK İFLAS tamtamları AKP = RTE‘nin kulaklarını sağır etmeye başladığında da seçimler 16 ay öne çekilmek zorunda kalınmıştır.

TEK ADAM, ülkeyi bir anonim şirket gibi yönetmek istediğini pervasızca söylemektedir.

Ne var ki, Türkiye bir şirket olmadığı gibi, kimsenin babasının malı da değildir!

Bu devlet, Türk Ulusuna aittir ve EGEMENLİK BAĞSIZ KOŞULSUZ HALKINDIR!.

Erdoğan’ın 16 yıl kadar önce söylediklerinin TÜMÜYLE TERSİ yapılmıştır.

file:///G:/ST3%20DOCS/Ki%C5%9Filer/RTE/RTE%20z%C4%B1rvalar%C4%B1.htm 

3 Y hedefi Yoksulluk – Yolsuzluk – Yasakları gidermeye dönüktü, yerindeydi.

Şimdilerde ise “3 Y”, tam zıddıyla, ülkede genelgeçer ve kopkoyu egemen kılınmıştır.,

  • Halk yoksullaştırılmış, yandaşlar çooooook zengin edilmiştir.

  • Yolsuzluklar, yoksullaşTIRmanın temel nedeni ve aracı olmuştur.

Ülke neredeyse 2 yıldır OHAL altında yasaklarla – hak ihlalleriyle inletilmektedir. FETÖ bağırlarında yetişmiş ama siyasal ayağı ısrarla örtülmüştür. FETÖ kalkışması bahane edilerek, haber alındığı halde darbe girişimine “önlem alınarak” yol verilmiş, 250 insanımız feda edilmiş ve 5 gün sonra AKP = ERDOĞAN‘ın kurgulu sivil darbesi ile ülke – halk demir yumrukla ezilmiştir.

Bu senaryoyu bu halkın yutması ve daha fazla katlanması olanaksızdır.
AKP = RTE gemileri yakmış ama kendilerince emin limanlara da erişememişlerdir; açıkçası bir İSLAMİ FAŞİST DEVLET’i hala tam olarak inşa edememişlerdir. Bütün çırpınmalarına karşın halkın en az, en az yarısı hala ve şiddetle direnmekte, Cumhuriyetin temel değerlerini sahiplenmektedir

Dileriz yarın seçimler güvenlik içinde ve dürüstçe yapılır. Bunu sağlamak iktidarın baş görevidir.

Sonra da, AKP = RTE seçimi yitirirse, paşa paşa sonucunu kabul edip muhalefete geçmelidir. Bu dünyanın sonu değildir. AKP = RTE için pek çok “hayırlı” yönü de olabilir. Bir kez iflas eşiğindeki ekonomiyi çok acı reçetelerle toparlamak muhalefetin iktidarına kalır.. İkincisi AKP = RTE kadroları olağanüstü yorgun – bitkin tükenme tablosunda olduklarından, biraz dinlenir, muhalefeti tadar ve demokratik olarak olgunlaşırlar.. Dünyanın sonu değil, demokratik siyasal yaşamın olağan sonucudur seçim kazanmak ve de yitirmek.. Buna herkes hazır olmalıdır.

  • Kaldı ki Erdoğan, kişi – yer- zaman – olaylar bakımından yönelimini yer yer yitirmiş, belleğinde ciddi boşluklar oluşmuş ve düşünce akışında net kopukluklar belirmiştir. Durum kameralar önünde açık, net ve sabittir. Bu tıbben ciddi bir tablodur ve bu durumdaki insanların uzun süre dinlenmesi, hatta sağaltım alması gereklidir. Tersi durumda değindiğimiz bilişsel bozukluklar (cognitive disorder) derinleşebilir ve kalıcılaşabilir. Söz konusu olan, 81 milyonluk dev bir ülkenin yönetimidir ve en küçük bir zaafiyet asla kabul edilemeyeceği gibi, hiç kimse ama hiç kimse Türkiye’den daha önemli ve değerli de değildir!

Yineleyelim; 2 olgu akut olarak son derece önemli                   :

1. Seçim güvenliği ve dürüst – hilesiz – saydam sayım – döküm
2. Seçimlerde asla şiddet kullanılmaması ve kimsenin burnunun kanamaması…

Herkesten, herkesten ama özellikle iktidardan – hükümetten özel ricamız, beklentimizdir.

Sevgi ve saygı ile. 23 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com