Soner Yalçın’dan Erdoğan’a açık mektup: Artık kandırılma lüksünüz yok; asıl hedef sizsiniz

Odatv İmtiyaz Sahibi ve Sözcü gazetesi yazarı Soner Yalçın, bugünkü köşesinde Cumhurbaşkanı ve AKP Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a açık bir mektup kaleme aldı. Yalçın, “Tümamiral Cihat Yaycı’nın tasfiyesi ile Odatv’ye yapılan operasyon benzerdir; aynı merkezden yönetiliyor! Artık kandırılma lüksünüz yok; asıl hedef sizsiniz…” düşüncesini dile getirdi.

Yalçın mektubunda, “Biliyorsunuz MİT şehidi haberi nedeniyle Odatv kapatıldı; Odatv iki yöneticisi Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu hapse atıldı. Haklarında 19 yıl hapis isteniyor! İddianame diyor ki, ‘cenaze haberiyle ifşa yapılmıştır.’ Haberimizde hangi gizli bilgiler açığa çıkarılmıştır tek cümle yok. İddianame sadece iki kare fotoğraftan bahsediyor. Meğer o iki kare fotoğrafta cenazeye katıldığı ileri sürülen MİT görevlileri varmış! Siyasi partilerin davet edildiği kamuya açık cenazede MİT görevlilerin olduğunu kim, nasıl bilebilir? Ki haberde bu ayrıntılar yok. Bu iddianame kafasıyla MİT görevlilerinin katıldığı tüm şehit cenaze fotoğrafları yargı konusu olmaz mı?” diye sordu.

Yalçın, “Odatv’nin kapatılması ve gazeteci Barışlar hakkında 19 yıl hapis isteyen iddianame, gele gele iki fotoğraf karesine kaldı: ‘Alın size 19 yıl!’ Yüzbaşı Dreyfus Davası gibi iddianamede hep zorlama var. Zola mektubunda; ‘Ah! Bu suçlama belgesinin hiçliği! Bir insanın bu suçlamaya dayanılarak cezalandırılabilmesi bir haksızlık mucizesidir…’ diye yazdı. Ve size daha vahiminden bahsetmek istiyorum Sayın Erdoğan…” ifadesini kullandı.

Yalçın mektubuna şöyle devam etti:

Sayın Erdoğan,

Sizin iktidarınız altında bir gazeteci cezaevinde darp edildi. Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, “ben devletim” diyen bir gardiyan tarafından yumruklandı…

Gazeteci Pehlivan uğradığı hakaret ve fiziksel şiddet sebebiyle şikâyetçi oldu. Adalet Bakanlığı konuyla ilgili soruşturma yaparken İstanbul’da bir hukuk skandalı yaşandı:

İstanbul Başsavcısı… İstanbul Başsavcı Vekili…

Cezaevindeki işkence olayını iddianameye taşıdı: Tüm kamera kayıtlarının incelendiğini, haberlerin gerçek dışı olduğunu ve bu amaçla kasten dezenformasyon yapıldığını yazdılar…

Ama… Cezaevi kamera kayıtları ortaya çıktı. Hepimiz gördük; gardiyan Gazeteci Pehlivan’ı darp ediyor…

Bizlerin gördüğünü İstanbul’da savcılık makamının en tepesinde bulunan iki savcı nasıl görmedi? Görmek istemedikleri açık değil mi?

İddianamenin baştan aşağıya “düşman ceza hukuku” anlayışıyla yazıldığını, bu önyargılı değerlendirme bile ortaya koydu.

Devletin temsilcileri bizleri dövüyor…
Adaletin temsilcileri bizleri düşman görüyor…

Emile Zola, Cumhurbaşkanına yazdığı mektubunda dedi ki:

–“Öylesine tutkuyla istediğimiz gerçeği –adaleti, böyle tokatlanmış, daha da aşağılanmış, daha da karartılmış görmek ne büyük bir acı…

-“Ortalığa kötülük saçan gerçek suçlu yığınını size, ülkenin en yüksek yöneticisine değil de kime bildirecektim?”

Sayın Erdoğan,

Bu davada sır var. Bu gizin ortaya çıkarılmasını sağlayınız. Aksi takdirde sizler gibi, bizler de bu yıkıntının altında kalacağız.

Sizi yıllarca hep uyardık; hiç değilse bir kez olsun bizi dinleyin:

Tümamiral Cihat Yaycı’nın tasfiyesi ile Odatv’ye yapılan operasyon benzerdir; aynı merkezden yönetiliyor! Artık kandırılma lüksünüz yok; asıl hedef sizsiniz…”

AŞILAR VE İLAÇLAR

AŞILAR VE İLAÇLAR

Prof. Dr. Coşkun ÖZDEMİR
Cumhuriyet,
09.01.2020

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Ağır ve üstelik çözümleri çok zor görünen sorunlarla baş başa bir ülkede yaşıyoruz. İşsizlik var, geçim zorlukları, borç içinde yaşayan milyonlar, rekor düzeyde kadın cinayetleri, Suriye’den sonra Irak ve şimdi de Libya. Az daha İstanbul Kanalını unutuyordum En hararetli tartışmalar onda. Neredeyse 40 yıldır süregelen terör ve her gün yürek yakan şehitler ve şehitler. Bunlar yetmezmiş gibi şimdi bir de aşılar ve ilaçlar sorunu ortaya çıktı. Sevilen bir yazar, Kara Kutu adlı çok okunan çok satan bir kitap yazdı. Beklendiği gibi çok tepki aldı. Kimileri bu eleştirilerde çok ileri gittiler. Kolaylıkla insan harcamak bizim aydınlarımız arasında bir gelenek gibidir. Siliverirler sizi. Ben kitabı henüz okumadım. Ama yazdıklarına katılarak, beğenerek okuduğum bu yazarın, kitabın SÖZCÜ’deki tanıtımına takıldım. Bunu da O’na dostça yazdım”.

Genellemek yanlış

İlaçlar (genelleyerek) hastalıkları iyileştirmez, kronikleştirir, çok sayıda yan etki yapar, ben ilacı bıraktım, spor, temiz hava, iyi beslenme ile yetineceğim..” diyor. Üstelik şeker hastası. Sevgili Soner Yalçın, kapitalizmi onun parayı, kazancı her şeyin üstünde tutmasını aldatmasını, sömürmesini savaşlara yol açmasını sonuna kadar ileri sürebilirsin. Sana katılırız. Ama ilaçları ve aşıları topyekûn kötülemek, kullanımlarını zararlı ilan etmek çok yanlış. Kapitalizme karşı yalnız ilaçlar için değil, gıdalar için satılık eşyalar için ve her şey için önlem almak zorundayız. Uzun yoldan gidip benden çok para isteyen şoför ben bu hilekârlığı fark edince bana “Ne yapalım efendim, çok kazık yiyoruz, biz de fırsat bulunca kazık atıyoruz..” diyor. Onun önlemi böyle. Eminim bakkal da, tamirci de, doktor da, profesör de, öğretmen de, satıcı da benzer önlemler alıyordur. Bunu yapamayan asgari ücretle çalışanlar, ancak Allah’a dua edebilirler. Azgelişmiş kapitalist bir ülkede yönetimde, ekonomide, eşitlikte, eğitimde bir adalet sağlayamıyorsa orada çok sayıda suç işlenecek ve rüşvetin yolsuzluğun önüne geçilemeyecektir.

İlaç firmaları ticari kuruluşlardır. Bir ilacın tedavide kullanım aşamasına gelmesi 8-10 yıl sürebilir. Bu gelişimin maliyeti milyarları bulabilir. Sık görülen hastalıkların ilaçlarına öncelik verirler, ender görülenleri ihmal edebilirler. Rekabet de var. İlaçlarının çok satılması için o ülkenin yasaları engellemedikçe her çareye başvururlar. Polifarmasiyi teşvik ederler. Kimi doktorların ve akademisyenlerin tatmin edici para karşılığında sipariş ilaç makaleleri yazdığı iyi biliniyor. Yıllar önce yeni kurulan bir ilaç firması bize hisse senedi almayı önermişti. İlaçları satıldıkça birlikte kazanacaktık. Bunların önlemini sosyal devletin Sağlık Bakanlığı, dürüst akademisyenler araştırmaları ile üniversiteler alabilir. Yaşam kurtaran ilaçları, antibiyotikleri kötülemek, reddetmek olmaz. En iyi en doğru kullanımını sağlamak yönetimin görevidir. Bizde kabul görüp onay alıp çok kullanılan bir akıl fikir ilacından bahsettiğim zaman Amerikalı nörologlar gülmüşlerdi. İngiltere’de bize göre ne denli az ilaç kullanıldığını görüp şaşmıştım. Devlet hastanesinde görev yapan bir öğrencim

  • “80 hasta bakmaya zorluyorlar. Olacak şey değil, ama itiraz etmiyorum çünkü performans ödeneği alıyorum. Yanılmayayım diye 3 yerine 30 MR istiyorum..” diyor.İsrafı ve nedenini görüyor musunuz?

Yanlışlığı anlaşıldı

Aşılara gelince, orada da büyük yanlışlık yapılıyor. Grip aşısı %10-60 yarar sağlıyor. Virüsler her yıl değiştiği için, her zaman ayni derecede etkili olmuyor. Risk kümeleri kullanmalı.

Aşılar otizme neden oluyor..” deniyor.

Bunu Habertürk’te konuşan üçlü de söyledi. Eski arkadaşım Dr. Canan Efendigil de vardı. Oysa bunu yazan Dr. A. Wakefield ve arkadaşları idi. Geniş araştırmalar yapıldı ve bunun doğru olmadığı anlaşıldı (Dr. Mustafa Çetiner- Herkese Bilim ve Teknoloji). O yazı geri çekildi. Bu tartışmalar yüzünden halka doğru olanı anlatmak zor oluyor. Bu aşı karşıtlığı nedeni ile kızamık olguları ve ölenlerde büyük artış oldu. Çare, çok güvenilir uzman kişilere danışarak doğru olanı yapmaktır. Tabii devlet ve Sağlık Bakanlığının büyük sorumluluk yüklenmesi ve öncü bir rol oynaması gerekiyor.
================================
Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Coşkun Özdemir, 90 yaşını aşan bir bilge hekimdir..
İstanbul Tıp Fakültesi’nde öğrencisi olmuş olmak bize onur veriyor.
O’nun insancıl hekim yüreciği hala insanımızın sağlığı için çarpıyor..
40+ yıldır İstanbul / Yeşilköy’de kurup yüklendiği KASDER‘de (Kas Hastalıkları Derneği) yoksul kas hastalarının dertlerine deva olmaya çabalıyor, yetkin bir Nörolog olarak..

Aşı karşıtlığı sorununu bu sitede çoooook işledik. Daha dün sitemizde yayınlanan bir yazımızda şu dizelere yer verdik :

“..Çocuk aşılama oranları düşüyor, geçen yıl 3 bine yakın kızamık saptandı ülkede, hala aklınızı başınıza alıp bu bağlamda etkili bir girişim yapmıyorsunuz! TBMM’ye bu aşıların zorunlu olmasını öneren yasa önerisi sunalı yıllar oldu, kadük ettiniz.. Dinci takıntılarınızla aşıları, pek çok ülkenin yaptığı gibi yasal olarak zorunlu kılmaya yanaşmıyorsunuz.. Örn. TV’lerde halkı bu bağlamda eğitecek ve aşıya teşvik edecek neden tek bir kamu duyurusu (spotu) bile yok?! Siz ne yapmak istiyorsunuz? Salgın çıksın ve mazlum – yoksul çocuklar ölsün, engelli mi kalsın!”.. (http://ahmetsaltik.net/2020/01/10/istanbul-trakyayi-yutamaz/)

*****
Soner Yalçın’ı da geçtiğimiz yıl SÖZCÜ‘deki köşesinde aşı karşıtı bir yazısı nedeniyle e-ileti ile nazikçe uyarmış, konunun uzmanlık gerektirdiğini belirtmiş ve çok rahat yanlışa düşebileceğini, halkın  – çocukların sağlığına istemeden zarar verebileceğini vurgulamıştık. Telefonumuzu da yazarak dilerse bu gibi yazılarda bizden görüş alabileceğini eklemiştik. Çok kısaca “Teşekkür ederim hocam..” yanıtını almıştık.. Ama gene bildiğini okudu.. (yazışma arşivimzdedir..)

  • Bu konuda hata yapmak, aşıyla korunulabilir hastalıklar yüzünden SALGIN ÇIKMASI anlamına gelir. Bu salgında masum – yoksul çocuklar (erişkinler de!) ölür, engelli kalır.

Bedel böylesine ağırdır. O yüzden, konuyu uzmanlarına bırakmak zorunludur.

Soner Yalçın çok birikimli, zeki, üretken ve yazdıklarıyla halkımıza ışık tutan nitelikli bir yazardır. Ancak son kitabındaki ilaç ve özellikle AŞILAR konusunda yazdıkları son derece sakıncalı, halk sağlığını tehdit eden, bilimsel açıdan yanlış, temelsiz içeriklerdir.

Şimdi ne yapmalıdır Soner Yalçın???

Bir deli” kuyuya bir taş atıyor, 40 akıllı yıllarca çıkaramıyor..

Soner Yalçın Bir deliolmak / kalmak istemiyorsa;

SONER YALÇIN’a çağrı                                     :

– kamuoyuna bir açıklama yapmalı,
– açıkça özür dilemese bile,
– özellikle AŞILAR konusunda yanıldığını,
– yazdıklarını geri aldığını,
– anababaların çocuklarını mutlaka aşılatmaları gerektiğini

duyurmalı ve zaten ipe un seren ağır sorumlu AKP iktidarını da derhal göreve çağırmalıdır…

Bunu yapmayan ya da tersini yapanlar, salgın çıktığında ölecek – engelli kalacak masum ve çoğu yoksul çocukların KATİLİ olmaktan kurtulamazlar..

  • Sağlık Bakanlığı hiç yoktan, hemen, ivedilikle TV’lerde kamu uyarıları (spotları) yayınlayarak anababaları çocuklarını aşılamaya çağırmalıdır..
  • Hiç yoktan, hemen, gecikmeden, SALGIN KAPIDA!

Sevgi ve saygı ile. 11 Ocak 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

KARA KUTU HAKKINDA

KARA KUTU hakkında 


Prof. Dr. Zafer Öner

Genel Cerrahi Uzmanı

ŞAŞKALOZ

Hani Nazım:
“Hoşgeldin bebek
Yaşama sırası sende
Senin yolunu bekliyor
Kuşpalazı, Boğmaca, Karaçiçek, Sıtma…”
diye anlatır ya şiirinde,
ağlatarak, anlayanı ta yürekten!
İşte o günlerden bugüne, Atatürk Cumhuriyetimizde,
hem sağlıkla ilgili göstergelerimiz daha iyi oldu
hem de yaşama süremiz uzadı…
Bu inkar edilemez bir gerçeğidir ülkemizin, Cumhuriyetimizin!
Son senelerin yanlışlarını ki asıl konuşulması, yazılması gerekenlerdir;
şimdilik görmeyelim!
***
Difteri boğmaca tetanoz
aşıları yapılmazsa eğer bu hastalıkların
toplumdaki görülme sıklıkları yükselmeye başlar!
Bak, Çiçek Hastalığını nasıl da unuttuk hepimiz!
Etkeni Variola Virüsü, isminin güzel çağrışımına aldanmamak lazım:
İrinli, iğrenç yaralarla giden,
tehlikeli belamızdı;
şiirinde “Kara Çiçek” dediği, Nazım’ın.
Yüzbinlerce insanı öldürürdü her yıl, yıllar boyunca dünyada…
Çin mi buldu aşısını?
Yoksa Osmanlı mı?
Yoksa İngiliz cerrah mı?
Ne önemi var?
Deriye iğne ucuyla açılan iki çizik üzerine konulan
“ölü” veya
“benzer virüs” değil miydi esası?
İşte o basit Çiçek Aşısı,
öldürücü ve tedavisi olmayan Variola Virüsünün kökünü kazıdı…
bilir miydi acaba bunları?
Bilir tabi!
E!
Bilirse, hem yanlışı hem doğrusu olan ve bilinen ve de tartışılan bu konuyu ele alarak neden
aynı anda yaktı; hem sapı hem samanı Kara Kutu’da, şaşkaloz?
Şimdi çiçek hastalığı tehlikesi ile sadece… Variola Virüsü ile uğraşan küçümsediğin hekimler yüzyüzeler yeryüzünde!
Yani
Variola tehlikesi ile sadece o “çıksınlar karşıma” dediğin
muhteremler karşı karşıyalar…
senden mi korkacaklar şaşkaloz?
***
Ya güzelim çocukları sakat bırakan çocuk felci nasıl yok oldu?
Dr.Salk’ı duydu mu hiç …
Bak, kara kutu çok satsın diye çırpınıyorsun ya şimdilerde, her türlü medyatik alanda…
Salk, aşıyı bulduğunda…
ne bulması tehlikeli virüsle korkmadan, oyuncakla oynar gibi oynayıp sonunda onu öldürüp,
ölüsünden de bu aşıyı yaptığında…
ne yapmıştı biliyor musunuz?
(bak burası çok önemli🤔)
7 milyar dolar kazandıracak olan patentle uğraşmadı, çünkü:
istedi ki
bir an önce insanlığın hizmetine girsin, aşısı…
Çünkü dayanamıyordu çocukların ölmelerine ve sakat kalmalarına!!
Peki, Sabin ne yaptı biliyor musun?
O da korkmadan yine oyuncak oynar gibi aynı virüsle oynadı
öldürmedi de zayıflattı ve
aşının damlasını yaptı…
hani çocuklar korkar ya iğneden…
hem bu yüzden yani korkmasın diye çocuklar…
hem de istedi ki uygulaması çok kolay olsun, aşının!
Ve çocuk felcinin kökü kazındı aşı ile muhterem!!
***
Bir de “ince hastalık” vardı, hatırlarsan…
hani umutsuz aşklar nedeniyle yakalardı genç kızları…
hani ölürken,
sevgilisinden uzakta, mahzun…
hani dudağının kenarından siyah kan sızardı ya
yastığın kılıfına
son nefesini verirken, Türk Sinemasında
ve
göz yaşlarımızı silerken,
öfkemizi, terk eden hain sevgiliye kusardık ya…
Bir belamız da oydu…
İşte o da aşı sayesinde yok edilmişti bu ülkede, cumhuriyet döneminde.
Onun da adı tüberkülozdu,
tüberküloz,
şaşkaloz…
Hani kızınca insanlarımız bağırırlar ya
“verem ettin sen beni” diye!
İşte o “İnce Hastalık” denen aşk hastalığının sebebi de mikroptu be, mikrop!
Tedavisi ilaçtı,
hastalıktan korunmayı sağlayan da aşı idi aşı!
Anladın mı muhterem…
***
Emperyalizm ve kapitalizmi yereceğim derken,
bilinen ve zaten tartışılan bir konuyu “Kara Kutu” çok satanlara girsin diye mecrasından saptırarak
ve kendilerini adeta karın tokluğuna bilime adayan muhterem insanları töhmet altında bırakarak
alternatifçi,
gelenekselci,
ilkel/kadim bilgili şarlatanları okşadığının,
üstelik hastalarımı da tedirgin ettiğinin farkında mısın
ey
kaşkaloz şaşkaloz balyoz malyoz…
Kaç hasta Aradı beni “ilacımı alayım mı, almayayım mı, aşı için ne diyorsunuz?” diye…
biliyor musun maydanoz…
Ya ilacı almayı kesip ölürlerse, senin uyanık şaşkalozluğun nedeniyle?!
Kontrol için hekimine gittiğinde nasıl söyleyecek, ilacını kestiğini?
Kara Kutu alma dedi, almadım ilacımı mı diyecek?!
Ne diyecek, her salataya maydanoz?!
Sana gelirse, “ilacımı almadım sana inanıp, bak ne oldu?” dediğinde…
sen ne diyeceksin acaba?
***
Şiirin geri kalanında da Nazım:
“Hoşgeldin bebek, seni bekliyor…” dedikten sonra sıralıyor,
bebeği bekleyen marazları:
“İşsizlik, açlık…
Tren kazası, uçak kazası, iş kazası, yer depremi…
Hapishane kapısı, polis jopu falan
hoş geldin…
Yaşama sırası sende…”
diyor ya!!
Sen, bunları anlat Kara Kutu’nda! Bak! Bizim sağlığı, o elemeden eleştirdiklerinle nerelere getirdiğimiz ortada,
peki ya bu saydıkları Nazım’ın; kaza, bela, polis, hapis ne durumda hâlâ?
Sen, sapla samanı ayırmadan, yanlış anlaşılmalardan korkmadan
ya da kulak asmadan,
kopyala/yapıştır yöntemiyle ve cesaretle yazdın ve de
cesaretle okumamızı istiyorsun, televizyon reklamlarında…
ama bizler
“kopyala yapıştır yazdıklarından” geri kalanlarla çok şeyi hallettik, sağlıkta, sen ve senin gibiler laga luga yaparlarken yıllar boyunca ülkemizde!
***
Senin aksine,
tek bir doğrusunun bile olmadığına ve
olamayacağına inandığım başkanımızın
islamcılıkla ilgili son söylediklerini de ekle
Kara Kutu’na sonraki basımlarında
bir de dikkat et zarar verebileceğin hastalarıma…
Sana ne ilaçtan, aşıdan, hastalıktan, şifadan…
***
Hoş Geldin Bebek Hoşgeldin
Yaşama sırası sende
Senin yolunu gözlüyor:
Kendine çıkarlı
hacamatlar, sülükler, şişe çekmeler...
lagalugalarla dolu kara kutular, beyaz kutular
hoşgeldin…
hoşgeldin bebek!

Prof. Dr. Nurettin Abacıoğlu’nun facebook sayfasından

Dostumuz Eczacı Prof. Dr. Nurettin Abacıoğlu’nun facebook sayfasından :

Bir meslektaşım soruyor:

“Şu anda Haber Türk’de
Soner Yalçın
İlaç Hastalık Sağlık sektörü anlatıyor.
Doğru söylüyordur
Yanlış söylüyordur
Eczacılar nerede?”

Kendi hesabıma şöyle söylemeliyim:
1. Eczacılar burada…
2. Elbet söylenecekler vardır.
3. Söylemenin de bir zamanı vardır.
4. İrmik helvası yapmaya kalksanız ve irmiği eşit oranda tuz ve şekerle kaynatsanız. Ortaya irmik helvası mı çıkar?
5. Üç yanlış bir doğruyu, bir doğru üç yanlışı götürüyor tartışması değildir bu mesele.
6. İlaç ekonomi-politiğini bilmek ve yorumlayabilmek malumatfuruşlukla ikame edilebilecek derecede de basit bir iş değildir.
7. Engels’in “tamamlayıcı tıp” savunması yaptığını anlatmak ekonomi-politikse, bu, ekonomi-politiğin ruhuna kendi meşrebinize göre dua okumaktır.
8. Manisa’lı üç eczacının katliamı işi ve kooperatiçilik, bir Holivut filmi hiç değildir. Hele, Neş’e Gülersoy arkadaşınız ise. Benim öyleydi. Ayrıca bir de kitabın başına biraz da ilgi çekmek için yazıldığı söylenirse, bunun adı, yandı gülüm keten helvasıdır…
9. Uluslararası ilaç tekellerinin dosyası üzerine külliyat yazmış bir eczacı ve akademisyen yazar olarak, “kara kutu” değil, “Pandoranın Kutusu” nu açmak için şu tartışmaların biraz daha koyulaşması iyi olacaktır…
10. Yani konuşmanın daha zamanı var. Biraz dinlemek iyidir.
11. Sükunetle…
12. Selam ve sevgiyle…

Size avuç avuç ilaç yutturmak için

Size avuç avuç ilaç yutturmak için

Soner YALÇIN
Odatv.com 30.10.19

Şili’den dünyaya, “sosyal devlet” yerine, güvencesiz dayanışmasız, özelleştirilmeci rekabetçi ve salt bedeni hedefleyen neoliberal sağlık hizmeti projesi yayıldı

Konuyu bambaşka yere bağlayacağım… Önce bazı bilgiler vermeliyim:
Rudolf Virchow (1821-1902)… “Patolojinin babası” Alman doktor.
O’na göre, hastalık biyolojik etmenlerden çok, ortaya çıktığı tarihsel ve maddi koşulların ürünüydü…
O’na göre, hastalık, yabancı bir organizmanın istilasından değil, hücrelerin içindeki düzenin bozulmasından kaynaklanıyordu…
O’na göre, hastalık üreten koşullarla mücadele etmek için, hastaları bedenleri, psikolojileri, toplumsal ve fiziksel çevreleriyle bir bütün olarak değerlendirmek gerekirdi…
Yani, sorun yalnızca beden değildi…
Bu bakımdan, hastalıkların nedenlerini toplumsal ve ekonomik koşullar dışında salt mikroskobik organizmalarda arayan Louis Pasteur gibi meslektaşlarıyla (AS: Pasteur kimyacı idi) ayrı düştü.

Aslında… İki tıp anlayışı arasındaki fark “emeğin ideolojisi” ile “sermayenin ideolojisi” arasındaki mücadelenin sağlık alanına yansımasıydı… (Bu nedenle sizler Pasteur adını bilirsiniz ama halkçı Virchow adını duymamışınızdır!)

Rudolf Virchow dedi ki: “Politika büyük ölçekte tıptan başka bir şey değildir… Hekimlerin fakirlerin doğal savunucuları olmalıdır.” Frederick Engels‘in “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” adlı çalışmasından geniş ölçüde yararlandı ve yoksulluk ile hastalık arasındaki ilişkileri göstermek için kitaptaki verileri kullandı.

Dünyada toplumsal sağlığın fikir babası olarak bilindi Virchow…
Çok öğrenci yetiştirdi; Max Westenhoffer bunlardan biriydi.

ÖĞRENCİSİ DR. ALLENDE

Max Westenhoffer (1871-1957) …
1908-1911 arasında Şili‘de görev yaptı. Görevi tıp eğitiminde reform yapmaktı. Ayrıcalıklı sınıf haline gelen hekimlerden, yoksulların kötü koşullarına dek bir dizi rapor yazdı. Şili’li zengin muhafazakârların tepkisini çekti. Sınır dışı edildi..

Fakat 1929-1932 arasında yeniden Şili’de görev yaptı. Tıp fakültesindeki öğrencilerinden biri Salvador Allende idi… Ve Dr. Westenhoffer, 1948-1957 arasında 3. kez Şili’de görev yaptı. Ektiği tohumlar meyve vermeye başlamıştı; Şili’nin Sosyal Tıbbi Gerçekliği eserini yazan öğrencisi Dr. Salvador Allende Sağlık Bakanı idi artık… Öğrencisi, sağlık sorunlarının salt tıbbi bakımına değil, ancak daha ileri sağlık örgütlenmesine, barınmaya, beslenmeye ve çalışma koşullarına dayandığını savundu.

  • Dr. Allende Şili Başkanı olunca toplumsal sağlık hizmetlerini tek tek yaşama geçirmeye başladı.

Ama… CIA‘nın desteklediği Şili’deki faşist askeri cunta, Başkan Dr. Allende’yi katletti.

Darbenin nedenlerinden biri de, “Ölüm İmparatoru” Rockefeller tarafından dünyaya dayatılan “endüstriyel tıbba” Dr. Allende’nin karşı çıkmasıydı…

“YENİ CUMHURİYET”

Darbeyle Şili, neoliberalizmin laboratuvarı oldu.

– Şili’de kişi başına sağlık gideri Dr. Allende döneminde 43 $ iken darbeden sonra 23 dolara indi…

– Kamu sağlık harcamaları darbeden sonra %65 azaltıldı…
– Ulusal sağlık sisteminin toplam harcamalardaki payı darbenin yapıldığı 1973 yılından 1983 yılına kadarki süreçte üçte bir oranında indirildi…
– Yatırım harcamalarının toplam sağlık harcamaları içindeki oranı % 12’den, on yıl sonra %1’e düşürüldü…
– Darbe döneminde doktorların tabip odalarına üye zorunluğu kaldırılarak sağlık sistemi üzerindeki hekimlerin etkinlikleri azaltıldı…

  • Şili’den dünyaya, “sosyal devlet” yerine, güvencesiz, dayanışmasız, özelleştirilmeci rekabetçi ve salt bedeni hedefleyen neoliberal sağlık hizmeti projesi yayıldı…

Benzer yapısal-köklü iktisadi dönüşüm 1976’da askeri darbelerle Arjantin ve 1980’de Türkiye gibi ülkelerde yaşama geçirildi…

Prof. Milton Friedman 1982’de Şili’yi “ekonomik mucize” olarak selamladı. O dönem derin örgütlenme Mont Pelerin üyesi sekiz neo-liberal; Friedrich Hayek, Milton Friedman, George Stigler, Maurice Allais, James M. Buchanan, Ronald Coase, Gary Becker, Vernon Smith’e Nobel Ekonomi Ödülü verildi!
Öyle maskeleme yaptılar ki kim sağcı, kim solcu kafalar karıştı. Neo-liberalizm yalnızca Özal gibi muhafazakâr iktidarların değil, Blair gibi sosyal demokratların da politik yolu oldu.
Amerikalı “solcu neo-conlar” “Yeni Cumhuriyet” adlı dergi çıkardı! “Yeni CHP” buralardan doğdu!

Toparlarsam: Bugün… Şili, tarihinin en büyük protestolarına sahne oluyor; milyonu aşkın insan neo-liberalizmi protesto ediyor. Hedefleri yalnızca hükümet değil, (örneğin sizlere avuç avuç ilaç yutturan, sürekli MR çektiren) neo-liberal iktisadi sistemi değiştirmek.

40 yıllık yalan ezberi siz de yıkın… Ezberlemek bilmek değil çünkü.