Etiket arşivi: Prof. Dr. Coşkun ÖZDEMİR

50’Lİ YILLARDAN BUGÜNE NÖROLOJİ / PROF.DR.COŞKUN ÖZDEMİR

50’Lİ YILLARDAN BUGÜNE NÖROLOJİ / PROF.DR.COŞKUN ÖZDEMİR


Kasder Kurucu Başkanımız Prof. Dr. Coşkun Özdemir’in kaleminden 67 yıllık nöroloji anıları: 

(AS: Bizim kısa notumuz yazının altındadır..)

Bizim kuşaktan, bu tıp branşını seçmiş olanlar “Akıl ve sinir hastalıkları uzmanı“dırlar. Uzmanlık diplomalarımızda böyle yazar. O yıllarda Nöroloji ve psikiyatri beraberdir. Anadolu’nun ihtiyacı o yıllarda bunu gerektiriyordu.
Asistanlığa 1954′ de başladım. Uzmanlıktan sonra ben, 1960’da doçentlik ünvanı için  nörolojiyi tercih ettim.. 66 yıldan beri Nöroloji okuyor, öğrenmeye devam ediyorum. Çok sevdiğimiz geçen yıl kaybettiğimiz bilge kişi Prof. Dr. Edip Aktin her buluşmamızda “Coşkun, bilinenlerin çok azını (nöroloji dahil) biliyoruz” der dururdu. Gerçekten öğrendikçe bunu farkedersiniz.  Bilinenler öylesine hızla artıyor. Son 70 yıl içinde öyle büyük gelişmeler oldu ki artık bir uzman “ben nöroloji biliyorum” diyemez. Doğaldır ki tüm tıp dalları için de böyle. Bilim dalları bu yüzden doğdu.

Gerçekten 60 yılı aşan gelişmelere bakınca 50′ lili yıllarda ne kadar az şey biliniyormuş ya da bu süre içinde ne büyük gelişmeler oldu diyoruz. Yalnız  az bilmek de değil, o günlerde bugün çok yanlış bulduğumuz bazı bilgiler de geçerli idi.. Haseki hastanesinde hocamız Şükrü Hazım bey çok iyi bir nörologdu. Hasta vizitlerinde çok şey öğreten, hiç abartma yapmayan, Avrupa’ya kıyasla ülkemizdeki yetersizlikleri iyi vurgulayan, bilimsel yaklaşım örnekleri veren, Prof. Dr. Eric Frank’ın hazırladığı seride Nöroloji kitabı sahibi, zarif bir bilim insanı. Tıp öğrenciliğimizde, Nazi Almanya’sından kopup gelen gerçek bilim insanlarının bizim için ne büyük talih olduğunu sonraki yıllarda daha iyi anladık. Bunu  yinelerim. Eric Frank Winterstein, Schawartz, Hugo Braun Kurt Koswick bize ilham veren büyük bilim insanları idiler.

Klinikte  en çok beyin damar hastalığı vakalarını görüyorduk. Sebep ateroskleroz idi. Daha çok damar tıkanması sonucu felç (inme) hastaları geliyordu. Beyin kanaması daha azdı. Bir de serebrosklerozdan bahsederdik. O da beyinde demansa yol açan  yaygın damar sertliği demek oluyordu. Oysa ilerleyen yıllarda patoloji ile temas kurunca vasküler demansların nadir olduğunu demansın çoğunlukla Alzheimer tanısı ile birlikte olduğunu öğrendik. Biz pre-senil demanslar okumuştuk. Onlar yok oldu. Damar tıkanmaları için bolca vazodilatatörler (damar genişleticiler, niacin, ronicol) ve spazm giderici papaverin kullanıyorduk. Ayrıca boyundan novocain şırınga ederek ganglion stellatum blokajı yapardık. Claude Bernard Horner (pupilla daralması ve ptoz) gözlersek  isabetimizle övünürdük. Amaç sempatik sistemi baskılayıp parasempatik etki altında kanlanmayı kolaylaştırmaktı. Pek de rasyonel bir çare olmadığını, çok geçmeden bu varsayımın  geçerli olmadığını öğrendik. Vazodilatatörler hastadan çok sağlam damarları genişletiyordu. Gelip geçici kısa süren serebral belirtileri spazm sanıyorduk. Papaverin yararsızdı.

Okuyarak yavaş yavaş extracranial, kranium dışı arter sendromlarını öğrendik. Vakaların çoğunda tıkanan damar kafatası içinde değil boyunda uzanan carotis ya da vertebral arterde, Willis poligonunda idi. Spazm dediklerimiz aslında iskemik ataklardı. Böylece anjiyografi ihtiyacı ortaya çıkıyordu. Boyunda Carotisten kontrast verilerek damarlarda darlık ya da tıkanma tespit etmek mümkün  olabilecekti. O zaman antikoagülanlar gündeme geldi. İskemik ataklar ardından tıkanmanın ve kalıcı felcin gelebileceği tehdidine karşı antikogulanlar (pıhtılaşma önleyici) kullanılmaya başladık.

Bugün unuttuğumuz nöro-sifilis 50’lerde gündemde idi.  Wasserman, rutin laboratuvar araştırmamızdı. Tabes dorsalis vakaları gördük. Meningomyelit hatırlamıyorum. Polinöropatilerdan yalnızca herediter ve diyabete bağlı olanları tanıyorduk. Etiyoloji tayini çok enderdi.

Bugün gen tedavilerinin başladığı Duchenne Müsküler Distrofi, hastalığıa adını veren Fransız nörolog tarafından 1860’da tarif edlmişti. CHARCOT ALS’yi 1850′de tarif etti. Biz Charcot hastalığı olarak öğrenmiştik. ALS sonraki yıllarda Motor Nöron hastalığı olarak anıldı. Amerika’da ALS ya da Lou Gheric adını tercih ettiler. Onlar için bir beyzbol oyuncusu bu kadar önemli idi. Uluslararası toplantılarda fırsat buldukça mikrofona gelip ”Stephan Hawking bu hastalık için çok daha yerinde bir isim değil mi?” diyordum..

Nöroradyoloji 70’lerde büyük önem kazanıyordu. Beyin patolojileri için pnömoasefalografi yapıyorduk. Beyindeki ventrikül boşluklarını hava ile doldurarak bir itilme sapma var mı gözlüyorduk. Hasta için zahmetli bir işlemdi. Lomber ponksiyonla likör (bel suyu) alıp hava veriyorduk. Hasta birkaç gün başağrısı çekebiliyordu. Omurilik patolojileri de öyle. Orada omurilik kanalına bu kez enseden girerek kontrast madde lipiodol veriyorduk. Bir bası var mı araştırmak içindi bu. O lipiodol yıllarca spinal kanalda kalıyor, rahatsızlık yaratabiliyordu (araknoidit). Bereket pantopak yetişti. Onunla bu incelemeler daha kolaylaştı.

Subaraknoid kanamaları oldukça sıktı. Felç yok, ense sertliği varsa, bel suyunda  kan varsa bu teşhisi koyuyorduk. Anevrizma ancak anjiyografi ile gösterilebilirdi. Ama bizde henüz gerektiği gibi yapılamıyordu. Arkadaşımız Ahmet Çalışkan bir anevrizma kanaması geçirdiğinde (1975) O’nu izin ve randevu alıp Zürih’e GAZİ YAŞARGİL’e götürdük. Ben de birlikte gittim. Dünyanın en usta bıçağı O’nun elinde idi. Bu büyük usta bana, beynin içinde anevrizmaya doğru nasıl ulaşıldığını izlemek fırsatını vermişti. Başarılı bir ameliyatla arkadaşımız kurtuldu. Ben Kantonspital’de özlemini çektiğim güzel bir kas laboratuvarını görüp notlar aldım.

Multiple Skleroz vakaları ender değildi. Etraflı, uzun süren bir nörolojik muayene yapıyorduk. Oftalmoskopla göz dibine bakıyor, papilla edemi var mı araştırıyorduk. Kafa içi basınç artışını bu muayene gösteriyordu. Beyin tümörleri ender değildi. Bazen zahmetli pnömo yerine göz dibi, kafa içi basınç artışı ile tanı koyup sinir cerrahlarına teslim edebiliyorduk. Numune’den Hami Dilek bey ve Hüsamettin Gökay yardımcılarımız oldular.

Epilepsi ve çeşitleri hiç nadir değildi. Çeşitli anti-epileptikler kullanıyorduk. Epdantoin, mysoline, tegretol gibi… Bunların sayısı giderek arttı. EEG tetkiki yapabiliyorduk. Duchenne ve ALS’den başka kas hastaları da vardı tabii. Bir hasta, benim kariyerim için dönüm noktası oldu. Şefimiz, göz kapakları düşen başını boynunu doğrultamayan bir hastaya Myasteni tanısı koydu. Okuyunca çok ilgi duydum. Şükrü Hazım hocamız MG sempozyumu içeren zengin içerikli bir dergi getirdi. Ömür boyu süren bir merakım oldu bu hastalık (Harvard yıllarımda başlıca çalışma ve araştırmalarım bu hastalık üzerinde olmuştur). Hastada Timoma vardı. Hastalığın Timusla ilgisi biliniyordu. Ameliyata yolladık. Birkaç gün sonra kaybedildi bu hasta.. Hemen ardından 15 yaşında bir genç kız geldi, O’na teşhisi koyabildim. Myasthenia Gravis.. Timoma yok. Ama UK’den Keynes, timusun çıkarılmasının iyi sonuçlarını bildiriyor. Çapa’ya cerrah Prof. Dr. Şevket Tuncel ve Bülent Tarcan’a (Şükrü Hazım beyin damadı idi bu ünlü bestecimiz) gönderdik. İyi durumda döndü aylarca bizimle kaldı. Bundan cesaretlenerek 2 miyasteni olgusunu daha timektomi için yolladık. İkisini de kaybettik. İyice okumaya başladım. Yoğun bakım olmadan yapılacak timektomi, hastayı ölüme yollamakla eş anlamlı  olduğunu üzülerek öğrendim.

YOĞUN BAKIM
Bugünlerde Corona nedeni ile çok sözü edilen yoğun bakımı pek bilmiyorduk. Hemen hiçbir hastanede yoktu. 1967’de Haydarpaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi kuruldu. Başında ün yapmış bir cerrah var, Siyami Ersek.. Telefon edip sıkıntımızı anlattım. Çok uygarca bir tavırla ”Tabii kardeşim, bu bizim işimiz bize gönderin” dedi. O’na gönderdiğimiz hastalar yaşamı sürdürdüler. YOĞUN BAKIM ne demek, öğrenmiş olduk. Yıllar sonra önce Numune Hastanesinde yoğun bakımı kuran Cemal Öner’le Çapa Tıp Fakültesinde buluştuk. O, Reanimasyon adı altında yoğun bakımı kurdu. Ekseri günde, birden fazla oraya koşardım. Haseki’de başka kas hastaları da görüyorduk.

GENETİK KAS HASTALIKLARI
Bir ders kitabında (text book) yalnzıca7 kas hastalığının adı vardı. Bilinenler çok azdı. Genetik bilgilerimiz çok yetersizdi. Bugün baş köşeye oturan İmmunoloji, immünolojik hastalıklar henüz gündemde değildi. Myasteni hastalığının oto immun bir hastalık olduğunu 60 sonları, 70 başlarında öğrendik ve immunosupresif ilaçlar kullanmaya başladık. Duchenne, erkek çocuklarda görülen, anneden erkek çocuğa geçen hastalıktı. Bir de çeşitli adlar alan konjenital hipotonik gevşek çocuklar vardı ama onlar neydi? Bugün gen tedavilerine başlanan ikinci hastalık SMA’yı da ayırt edemiyorduk. Miyojen – nörojen ayrımı yapamıyorduk. Bunun ayrımını yapabilen EMG aleti yoktu. Türkiye’de ilk EMG yapan 60’larda sanırım İzmir Tıptan Cumhur Ertekin’dir. Ben Londra National Hospital’de gördüğüm eğitimden sonra, 1965’de EMG yapmaya başlayabildim. Alexander Von Humbold Vakfından geçen yıl kaybettiğimiz Feyzi Aksoy aracılığı ile DİSA EMG aleti alabildik. Congenital miyopatileri de tanımıyorduk. SMA tanısı koyamıyorduk. Tip III SMA’ yı miyopatiye benzetiyorduk. Tip III SMA, KUGELBERG – WELANDER hastalığını 60′larda öğrendik. Bu iki büyük nöroloğu İsveç’te tanıdım..

Kas biyopsisi kas hastalıkları için vazgeçilmez bir ihtiyaçtı  yapamıyorduk. Duchenne‘in selim formu Becker’in teşhisi de koyamıyorduk. Hele Bağışıklık Sistemi henüz söz konusu değildi. Patoloji en zayıf tarafımızdı. Nekropsi (otopsi) kolay kolay yapamazdık. Aileden izin almak kolay değildi. 1963′de Danimarka’da 10 aylık bir kursta kronik hastalıkların çoğunlukta olduğu nörolojide rehabilitasyonun ne kadar büyük bir gereksinme olduğunu öğrendim.. Bu ülkede yapılmakta olanları gıpta ile izledim. Rehabilitasyon başlıca ilgi alanlarımdan biri oldu.

LONDRA QUEEN SQUARE
1964′de Londra’da dünyanın önde gelen nöroloji merkezlerinden birinde (Quinn Square) 6 ay kaldım ve EMG öğrendim. Orada nöroloji literatürünü zenginleştiren büyük bilim insanlarını tanıdım. Mc Donald Crithley, Mc Cormick, Mc Ardle, Roger Gilliat, Russel Brain, Lord Walton, John Marshall  gibi.. İlk dikkatimi çeken, bize kıyasla çok az ilaç kullanıyor olmaları idi..

1969’da Amerika’ya Harvard’ın en ünlü hastanelerinden birinde (MGH) dolu dolu 2 yıl geçirme şansım oldu. Bizim beynin bellek, dikkat, konsantrasyon gibi melekelerini güçlendirir diye avuç avuç kullandığımız bir ilaçtan (Encephabol) bahsettiğimde yalnızca gülmüşlerdi. Patolojinin zayıf tarafımız olduğuna değinmiştim. Amerika’da bir  hastane en az % 80 nekropsi (brain cutting) yapmıyorsa o hastanenin uzmanlık eğitimi yapamayacağını öğrendim.

BOSTON, HARVARD
Massachusetts General Hospital’de yine büyük nörologları tanıdım. Klinik şefi büyük nörolog  Raymond Adams  “iki yıl kalırsan, istersen patoloji yap” dedi. ”Ben kasta kalacağım” dedim. Salı günleri Pearson Richardson yönetiminde Brain Cutting toplantıları oluyordu. Miller Fischer gibi bir büyük nöroloğun lacun sayısı tahminlerini dinliyorduk. Nöroloji ziyafeti gibiydi. Patolojinin önemini iyice kavrıyordum. Andrew Engel ve Denny Brown’ı da orada tanıdım. 1971 sonlarında Türkiye’ye döndüm. MHG ile ilişkim 2000′ li yıllara dek sürdü. Amerika’da elbette çok şeyi kıskandım. Bunlardan biri de post-graduate kurslardı. 1986′ da biz de bu kurslara başladık. İlk destekçilerimiz Ankara’dan Tülay Kansu ve Ceyla İrkeç oldular. Bu kurslar başarı ile devam ediyor.

NÖRORADYOLOJİ
1970′li yıllarda Nöroradyoloji de bir devrim oldu. Bilgisayarlı tomografi onun ardından MRI kullanıma girdi. İlk uygulamalar Amerika’da başladı. Çapa’ya dönersek, Hacettepe’nin alet edindiğini öğrendik. Biz Çapa’da Prof. Dr. Edip Aktin’in girişimi ile harekete geçtik. Gencay Gürsoy Norveç’e gitti. Birkaç yıl içinde bir nöroradyoloji ekibi oluştu (Reha Tolun, Sara Bahar, Rezzan Tuncay, Halil Atilla İdrisoğlu). BT aleti edindik. Oldukça geç kalan radyoloji kliniği, yıllar sonra “bu bizim işimiz” diyerek bizdeki gelişmeye engel olmaya çalıştı. Sonuçta anlaştık ama başlangıç bize aitti. MR radyolojiye geldi. Artık beyin patolojilerini kolaylıkla tanıyabiliyorduk. Oldukça rahatsızlık veren lomber ponksiyon yapmaz, göz dibine bakmaz olduk. Ben bir kas patoloji laboratuvarı kurulması için çabaladım. Boston’da MGH Raymond Adams, Zurih Kantonspital Dr. Jerusalem ve New Castlede Walter  Bradley destek verenlerdi. Boston’da ve New Castle’de yetişen bir çalışkan kızımız Dora Kohen, politikaya kurban gitti. Yurdu terketti. Rektör Haluk Alp’in yardımı ile kurduğumuz  laboratuvarı kullanamadık. Yıllar sonra Los Angeles’ta King Engel ve Valeri Eskenaz ile anlaştım (1989) Piraye Oflazer orada iki yıl kaldı. Böylece bir  laboratuvara ve bir uzmana sahip olduk. Fransa’da Gerare Said ile çalışıp  periferik sinir alanında uzmanlaşan Yeşim Parman o alanı doldurdu. Amerika’da Daniel Drahcman ile iyi bir eğitimden geçen Feza Deymeer (AS: sınıf arkadaşımızdır..) buna bir de Amerika’da EMG tecrübesi ekleyerek bize katıldı ve bir nöromüsküler bilim dalı kurmamız gerçekleşti. Birkaç yıl önce kaybettiğimiz Ahmet Çalışkan (Ayşen Gökyiğit O’na katıldı) epilepsi, Hıfzı Özcan çocuk nörolojisi dallarının kurucuları oldular. Aynur Baslo, Jale Yazıcı ve Emre Öge ile EMG ve nörofizyolojinin başına geçti. Gencay Gürsoy nöroradyoloji kurucusu oldu. Çalışkan öğrencilerimizden Mefküre Eraksoy çocuk nörolojisi yanı sıra Multiple skleroz ve immünolojik hastalıklar konusunda uzmanlaştı. Bizim kuşaktan sonra Anabilim Dalımızda deneyim kazanan gençler çok iyi bir davranış nörolojisi bilimdalı inşa ettiler. Hakan Gürvit, Haşmet Hanağası, Öget Tanör’ün ve bizimle yazık ki kısa bir süre kalan Murat Emre’nin bu bilim dalı için. büyük desteği oldu.

Bitirmeden önce çok ilginç bir olgudan söz etmek istiyorum:
Haseki Hastanesi’nde başasistan unvanı ile görev yaparken hastanede yatıp kalkıyordum ve gönüllü nöbetçi doktorluk yapıyordum. Geceleri ekseri psikonevroz vakaları gelirdi. Şikayetlerinden hemen anlarsınız onları. Onlardan bazıları bir konversiyon gösterisi ile mesela bacakları tutulmuş olarak bağırıp çağırarak gelirlerdi. Buradaki tablonun  organik bir nedene bağlı olmadığını deneyimli  bir nörolog anlayabilir. Bu bir histeri gösterisidir. Mazhar Osman Uzman’ın “la-şuuri temaruz” dediği şey.. Psikonevroz bütün dünyada sıktır ama bizim ülkemizde konversiyon çok yaygındır. Bizim kültürümüzde psikonevroz belirtileri böyle oluyor. Avrupa, Amerika nörologlarının bunu iyi tanımadığına sıklıkla tanık oldum. O toplumlarda psikonevroz anksiyete, depresyon vb. belirtilerle ortaya çıkıyor. Londra’da EMG öğrenirken, laboratuvarda bu tür hastalar arıyor bulamıyorlardı. Histeriyi Charcot Paris’te tarif etmiştir. Freud’la da teması, görüşmesi olmuştur. Charcot, travmatik yaşantılara vurgu yaparak, bu tür  sokaklarda anormal hareketler yapan vakalar tarif etmiştir. Bunlar Histeri vakalarıdır. Bu hastalara gece vakti Faradi akımı ile uyarı yapıyordum. O zaman o tutmayan ayak harekete geçiyordu ama hastanın anksiyetesi de geri geliyordu. Çünkü hasta, fonksiyonel bir parapleji ile hastalığa sığınarak psikolojik çatışmanın çözümünü arıyor. Faradi akımı ile O’nun elinden bu olanağı almış oluyoruz. Böyle vakalar çoktu. Şükrü Hazım bey hocamızın onlardan yatırdıkları da oluyordu. Penthotal ile Narkoanaliz yaparak Freudiyen bir analiz yapmaya çalışıyorduk. Bir de depresyon vakaları için elektroşok tedavisi yapıyorduk. Bunca yılda bu kadar çabuk, bu kadar etkili tedavi gözlemim olmadı diyebilirim. Freud 50′li yıllarda çok popülerdi. O’nu okuyor, izliyorduk.

GAZİ YAŞARGİL
Gazi Yaşargil’le 1974’de Amerika’dan dönerken Zürih’de tanıştım. O hastanede nörologlara, Amerika’da yaptığım çalışmalarla ilgili bir sunum yaptım. Ertesi  yıl arkadaşım Ahmet Çalışkan’ la yine Zürih’te idim. Dönerken bu büyük adam bana, “Coşkun bey, hasta öğretmen ya da sanatçı olunca parayı düşünmeyin gönderin” dedi. Ankara Atatürk Lisesinden sınıf arkadaşı, Can Yücel hapiste idi. ”Aileye söyleyin, buraya gelip benimle kalabilirler” diye eklemişti. Bu haberi Onat Kutlar’la aileye yollamıştım. Gitmediler ama Yaşargil iki çocuğunun eğitimini üstlendi. Bir de o yıllarda Melih Cevdet ve dünyanın en güzel badem ezmelerini yapan geçen yıl kaybettiğimiz Sevim İşgüder’i O’na yollamıştık. Büyük bir sinir cerrahı, büyük bir hümanist eşsiz bir bilim adamıdır Gazi Yaşargil

Başladığım uzun hikaye..
Bugün gen tedavileri başladı umut veriyor.. Bir taraftan insan öldürmeye yarayan silah imalatı.. Öte yandan insan sağlığını için büyük bilimsel çalışmalar.. Böyle bir dünyada yaşıyoruz.. Corona virüs de her şeyin önüne geçti…

”Yaşamak ne güzel şey” diyor Nazım Hikmet..
Bir sevda şarkısı gibi duyup bir çocuk gibi şaşarak yaşamak.. Sonra ekliyor; bugün bu tarif edilemeyecek kadar güzel bu anlatılamayacak kadar sevinçli şey, böyle zor bu kadar dar böyle kanlı bu denli kepaze…

Not : Ben 1968 ilk aylarında Tıp Fakültesi Nörolojide göreve başladım.. Bizim kuşak için iyi bir klinik kurmak başlıca dileğimizdi. Öğrencilerimizle ilişkilerimiz daima medenice süregeldi. Bizi yakın ilgimizden dolayı hep överdi öğrenciler.. Ama darbeler rahat vermedi. Gençler çatışmalar ortasında kaldı. Bizler emekli olup çekildik. Son yıllarda yine sıkıntılar var, yoksunluklar, kayıplar var. Binamızın yıkılacağını öğrendim, yenisi yapıldı açılışta bulundum. Giderayak sevgili bilim yuvamız için en iyi dileklerim var.

Prof. Dr. Coşkun Özdemir
========================================
Dostlar,

Prof. Dr. Coşkun Özdemir, İstanbul Tıp Fakültesi’nin 3. – 6. sınıflarını okuduğumuz yıllarda (ilk 2 yıl Hacettepe tıp, 1971 -73) hocamız oldu. Eğitimde öğrencilerle sıcak ilgileri çok belirgindi. Sözünü ettiği birçok kişiyi biz de tanıdık. Örn. Gencay Gürsoy 1977’de doçent idi, nöro-radyolojiye yeni başlamıştı. Feza Deymeer sınıf arkadaşımızdı (1977 mezunu)..
Coşkun hoca ile sonraki yıllarda da hep yolumuz kesişti.
Bir bilge insan olarak kendisinden çok şeyler öğrendik.
Hala, Yeşilköy’de kurduğu KASDER’de kas hastalarına şifa dağıtmakta, amatör bir ruhla.
Kronolojik yaşı 90’ı geçti ama hala etkin, okuyup – yazıyor görüldüğü gibi..

Eli öpülesi bir Hekim, bir Cumhuriyet aydını..

O’na engin selam olsun… şükranımız çok, borcumuzsa ödenesi değil..

Sevgi ve saygı ile. 10 Haziran 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

 

Konuk yazar Prof. Dr. Coşkun Özdemir’den…

Konuk yazar             :

Prof. Dr. Coşkun Özdemir

Bir insan 15 yıl hapis yatıp direndikten sonra kendisini nasıl böyle utanç verici ve gülünç duruma düşürebilir.

Yargının altın dönemi diye ısrarını sürdürüyor.

Ekranda gülünç duruma düşüyor ama o devam ediyor ve hala Atatürkçü geçiniyor.

Evren paşadan da beter.

Lozan’da Ermeni soykırımı kararlarına karşı duruşunu izlemiştim.

Uçakta konuşmuştuk Cumhuriyet‘i.

Atatürkü savunmakta Cumhuriyet gazetesini yetersiz buluyordu.

Çetin Altan’ı 50 li 60 yıllarda hayranlıkla izlerdik.

TİP’nden milletvekili olarak Meclise girmişti.

O’nu neredeyse linç edeceklerdi.

Askeri darbelerle hapse girdi.

Çıktığında galiba “..bu denli özveri yeter, ben halk için mücadele veriyorum böyle hapislerde çürüyemem..” dedi ve yönünü değiştirdi.

Ama tıpkı Perinçek gibi öyle ileri gitti ki, bir sofrada bana;

  • “Yahu Atatürk 30 bin kişiyi öldürtmekten başka ne yapmıştır?” dedi.

Bu akıl tutulmasının çok örneği var.

Bir tez konusu inceleme konusu olmaya değer.

Çünkü bence bu denli aykırılık yalnızca bir çıkar sorunundan ibaret olamaz.

Soldaki Atatürk karşıtlığı da kapsamlı bir analizi gerektirir.

AŞILAR VE İLAÇLAR

AŞILAR VE İLAÇLAR

Prof. Dr. Coşkun ÖZDEMİR
Cumhuriyet,
09.01.2020

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Ağır ve üstelik çözümleri çok zor görünen sorunlarla baş başa bir ülkede yaşıyoruz. İşsizlik var, geçim zorlukları, borç içinde yaşayan milyonlar, rekor düzeyde kadın cinayetleri, Suriye’den sonra Irak ve şimdi de Libya. Az daha İstanbul Kanalını unutuyordum En hararetli tartışmalar onda. Neredeyse 40 yıldır süregelen terör ve her gün yürek yakan şehitler ve şehitler. Bunlar yetmezmiş gibi şimdi bir de aşılar ve ilaçlar sorunu ortaya çıktı. Sevilen bir yazar, Kara Kutu adlı çok okunan çok satan bir kitap yazdı. Beklendiği gibi çok tepki aldı. Kimileri bu eleştirilerde çok ileri gittiler. Kolaylıkla insan harcamak bizim aydınlarımız arasında bir gelenek gibidir. Siliverirler sizi. Ben kitabı henüz okumadım. Ama yazdıklarına katılarak, beğenerek okuduğum bu yazarın, kitabın SÖZCÜ’deki tanıtımına takıldım. Bunu da O’na dostça yazdım”.

Genellemek yanlış

İlaçlar (genelleyerek) hastalıkları iyileştirmez, kronikleştirir, çok sayıda yan etki yapar, ben ilacı bıraktım, spor, temiz hava, iyi beslenme ile yetineceğim..” diyor. Üstelik şeker hastası. Sevgili Soner Yalçın, kapitalizmi onun parayı, kazancı her şeyin üstünde tutmasını aldatmasını, sömürmesini savaşlara yol açmasını sonuna kadar ileri sürebilirsin. Sana katılırız. Ama ilaçları ve aşıları topyekûn kötülemek, kullanımlarını zararlı ilan etmek çok yanlış. Kapitalizme karşı yalnız ilaçlar için değil, gıdalar için satılık eşyalar için ve her şey için önlem almak zorundayız. Uzun yoldan gidip benden çok para isteyen şoför ben bu hilekârlığı fark edince bana “Ne yapalım efendim, çok kazık yiyoruz, biz de fırsat bulunca kazık atıyoruz..” diyor. Onun önlemi böyle. Eminim bakkal da, tamirci de, doktor da, profesör de, öğretmen de, satıcı da benzer önlemler alıyordur. Bunu yapamayan asgari ücretle çalışanlar, ancak Allah’a dua edebilirler. Azgelişmiş kapitalist bir ülkede yönetimde, ekonomide, eşitlikte, eğitimde bir adalet sağlayamıyorsa orada çok sayıda suç işlenecek ve rüşvetin yolsuzluğun önüne geçilemeyecektir.

İlaç firmaları ticari kuruluşlardır. Bir ilacın tedavide kullanım aşamasına gelmesi 8-10 yıl sürebilir. Bu gelişimin maliyeti milyarları bulabilir. Sık görülen hastalıkların ilaçlarına öncelik verirler, ender görülenleri ihmal edebilirler. Rekabet de var. İlaçlarının çok satılması için o ülkenin yasaları engellemedikçe her çareye başvururlar. Polifarmasiyi teşvik ederler. Kimi doktorların ve akademisyenlerin tatmin edici para karşılığında sipariş ilaç makaleleri yazdığı iyi biliniyor. Yıllar önce yeni kurulan bir ilaç firması bize hisse senedi almayı önermişti. İlaçları satıldıkça birlikte kazanacaktık. Bunların önlemini sosyal devletin Sağlık Bakanlığı, dürüst akademisyenler araştırmaları ile üniversiteler alabilir. Yaşam kurtaran ilaçları, antibiyotikleri kötülemek, reddetmek olmaz. En iyi en doğru kullanımını sağlamak yönetimin görevidir. Bizde kabul görüp onay alıp çok kullanılan bir akıl fikir ilacından bahsettiğim zaman Amerikalı nörologlar gülmüşlerdi. İngiltere’de bize göre ne denli az ilaç kullanıldığını görüp şaşmıştım. Devlet hastanesinde görev yapan bir öğrencim

  • “80 hasta bakmaya zorluyorlar. Olacak şey değil, ama itiraz etmiyorum çünkü performans ödeneği alıyorum. Yanılmayayım diye 3 yerine 30 MR istiyorum..” diyor.İsrafı ve nedenini görüyor musunuz?

Yanlışlığı anlaşıldı

Aşılara gelince, orada da büyük yanlışlık yapılıyor. Grip aşısı %10-60 yarar sağlıyor. Virüsler her yıl değiştiği için, her zaman ayni derecede etkili olmuyor. Risk kümeleri kullanmalı.

Aşılar otizme neden oluyor..” deniyor.

Bunu Habertürk’te konuşan üçlü de söyledi. Eski arkadaşım Dr. Canan Efendigil de vardı. Oysa bunu yazan Dr. A. Wakefield ve arkadaşları idi. Geniş araştırmalar yapıldı ve bunun doğru olmadığı anlaşıldı (Dr. Mustafa Çetiner- Herkese Bilim ve Teknoloji). O yazı geri çekildi. Bu tartışmalar yüzünden halka doğru olanı anlatmak zor oluyor. Bu aşı karşıtlığı nedeni ile kızamık olguları ve ölenlerde büyük artış oldu. Çare, çok güvenilir uzman kişilere danışarak doğru olanı yapmaktır. Tabii devlet ve Sağlık Bakanlığının büyük sorumluluk yüklenmesi ve öncü bir rol oynaması gerekiyor.
================================
Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Coşkun Özdemir, 90 yaşını aşan bir bilge hekimdir..
İstanbul Tıp Fakültesi’nde öğrencisi olmuş olmak bize onur veriyor.
O’nun insancıl hekim yüreciği hala insanımızın sağlığı için çarpıyor..
40+ yıldır İstanbul / Yeşilköy’de kurup yüklendiği KASDER‘de (Kas Hastalıkları Derneği) yoksul kas hastalarının dertlerine deva olmaya çabalıyor, yetkin bir Nörolog olarak..

Aşı karşıtlığı sorununu bu sitede çoooook işledik. Daha dün sitemizde yayınlanan bir yazımızda şu dizelere yer verdik :

“..Çocuk aşılama oranları düşüyor, geçen yıl 3 bine yakın kızamık saptandı ülkede, hala aklınızı başınıza alıp bu bağlamda etkili bir girişim yapmıyorsunuz! TBMM’ye bu aşıların zorunlu olmasını öneren yasa önerisi sunalı yıllar oldu, kadük ettiniz.. Dinci takıntılarınızla aşıları, pek çok ülkenin yaptığı gibi yasal olarak zorunlu kılmaya yanaşmıyorsunuz.. Örn. TV’lerde halkı bu bağlamda eğitecek ve aşıya teşvik edecek neden tek bir kamu duyurusu (spotu) bile yok?! Siz ne yapmak istiyorsunuz? Salgın çıksın ve mazlum – yoksul çocuklar ölsün, engelli mi kalsın!”.. (http://ahmetsaltik.net/2020/01/10/istanbul-trakyayi-yutamaz/)

*****
Soner Yalçın’ı da geçtiğimiz yıl SÖZCÜ‘deki köşesinde aşı karşıtı bir yazısı nedeniyle e-ileti ile nazikçe uyarmış, konunun uzmanlık gerektirdiğini belirtmiş ve çok rahat yanlışa düşebileceğini, halkın  – çocukların sağlığına istemeden zarar verebileceğini vurgulamıştık. Telefonumuzu da yazarak dilerse bu gibi yazılarda bizden görüş alabileceğini eklemiştik. Çok kısaca “Teşekkür ederim hocam..” yanıtını almıştık.. Ama gene bildiğini okudu.. (yazışma arşivimzdedir..)

  • Bu konuda hata yapmak, aşıyla korunulabilir hastalıklar yüzünden SALGIN ÇIKMASI anlamına gelir. Bu salgında masum – yoksul çocuklar (erişkinler de!) ölür, engelli kalır.

Bedel böylesine ağırdır. O yüzden, konuyu uzmanlarına bırakmak zorunludur.

Soner Yalçın çok birikimli, zeki, üretken ve yazdıklarıyla halkımıza ışık tutan nitelikli bir yazardır. Ancak son kitabındaki ilaç ve özellikle AŞILAR konusunda yazdıkları son derece sakıncalı, halk sağlığını tehdit eden, bilimsel açıdan yanlış, temelsiz içeriklerdir.

Şimdi ne yapmalıdır Soner Yalçın???

Bir deli” kuyuya bir taş atıyor, 40 akıllı yıllarca çıkaramıyor..

Soner Yalçın Bir deliolmak / kalmak istemiyorsa;

SONER YALÇIN’a çağrı                                     :

– kamuoyuna bir açıklama yapmalı,
– açıkça özür dilemese bile,
– özellikle AŞILAR konusunda yanıldığını,
– yazdıklarını geri aldığını,
– anababaların çocuklarını mutlaka aşılatmaları gerektiğini

duyurmalı ve zaten ipe un seren ağır sorumlu AKP iktidarını da derhal göreve çağırmalıdır…

Bunu yapmayan ya da tersini yapanlar, salgın çıktığında ölecek – engelli kalacak masum ve çoğu yoksul çocukların KATİLİ olmaktan kurtulamazlar..

  • Sağlık Bakanlığı hiç yoktan, hemen, ivedilikle TV’lerde kamu uyarıları (spotları) yayınlayarak anababaları çocuklarını aşılamaya çağırmalıdır..
  • Hiç yoktan, hemen, gecikmeden, SALGIN KAPIDA!

Sevgi ve saygı ile. 11 Ocak 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

AKP VE DEMOKRASİ

AKP VE DEMOKRASİ


Prof. Dr. Coşkun Özdemir


Sayın Ömer Çelik,

TV programını tıpkı Erdoğan gibi, kesip saatlerce konuşuyorsunuz; 2 Nisan akşamı sizi dinlerken bu yazıya başladım.

Muhaliflere asla bu hakkı tanımıyorsunuz. Çünkü siz de reisiniz gibi demokrasiye inanmıyorsunuz. “Hakimiyet Allah yolu ile bize aittir” diyorsunuz.
Reis açıkça söylüyor. Demokrasi tramvaydır ben istediğim yerde biner, istediğim yerde inerim diyor.
Bence siz de böyle dürüst davranıp, “egemenlik bizimdir” demelisiniz.

Binlerce insan haksız hukuksuz hapis yatıyor. İşsizlik 4 milyona çıkmış. Devlet üniversitelerini yıkıyorsunuz.
Yargı bağımsızlığını yok ettiniz; Orduyu Fetöcülerle suç işbirliği içinde darmadağın ettiniz.

Erdoğan’ın saraya davet edip, hastalığında ziyaret ettiği fesli sözde tarihçi ”keşke Anadolu savaşını Yunan kazansaydı” diyor.
Reisin hiçbir itirazı yok Sizin bu konuda bir diyeceğiniz var mı ? Söylemiyorsunuz?

Bu tarihçiye katılıyor musunuz 10 Kasımlarda millet Anıtkabir’e değil kenefe mi gitsin? Siz nereye girmeyi tercih ediyorsunuz 10 Kasımlarda.
Siz halkın hangi kesiminden oy aldığınızı merak etmez misiniz? Sizi temin ederim Türkiye’nin beyninden % 5 oy almıyorsunuz.

Türkiye yurtseverleri 3 büyük şehri kaybettiğiniz için sevinç gözyaşları döktü.
Seçmen profili nedir sizin için bir önemi var mı? Neden en çok eğitim yoksunu insanlardan oy alıyorsunuz?

Şu yandaşlarınıza bakın; Urfalıyım ben, Urfa AKP milletvekili bize oy verirseniz öteki dünyada size sorgu sual yok diyor.
Bu nasıl bir aymazlık nasıl bir cehalet ve istismardır. Bunlara ve benzerlerine, bu utanmazlığa bir diyeceğiniz yok mu?

Demokrasi eşitlik bağımsız yargı, aydınlanma, çağdaşlık akıl bilim istediğiniz şeyler değil.
Ben 90 yaşında bir yurtseverim. Akranlarımla sizden nasıl kurtulabiliriz diye düşünüyoruz.

Bizi tarifsiz mutsuz ettiniz.

Öğrencilerim “hocam maşallah çok iyisiniz’ diyorlar.
”AKP ve Erdoğan gidinceye kadar dayanıp yaşayacağım” diyorum.
O öğrenciler “hocam çok yaşayacaksın” diyorlar.

Ömer Çelik ben görürüm ya da görmem bu milletin sizden kurtulması lazım.
Bu gecikirse tahribat maddi manevi çok büyük olacak.

Ömer Çelik, Türkiye’yi çok iyi anlatan yazarlar var.

Okuyun onları Allah aşkına!
Sınırlarınızı aşın düşünerek yaşayın..Gerçeklere ulaşmaya çalışın..Bir uyanış gerçekleştirin. 

HER ŞEY CEHALETTEN   

HER ŞEY CEHALETTEN   

Konuk yazar :
Prof. Dr. Coşkun Özdemir

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Sayın okur kızma bana, bu sözcüğü kullanmaktan çekiniyoruz.Ama Doğan Kuban, Yılmaz Özdil, Özdemir İnce, Bekir Coşkun cehaletimizin  çok çarpıcı  örneklerini  veriyorlar. Ben de onlardan ilham alıp annelerin 700’üncü kez toplanacakları bu günde rahip sorunu ve ekonomik kriz sürerken bu yazıya oturdum.

Toplum bunalımdan bunalıma sürükleniyor. Televizyonda ardı ardına felaket haberleri trafik kazalarında ölü sayısının 107’ye vardığını bildiriyor. Erzincan’da iki araba çarpışmış 3’ü çocuk 7 ölü. Trafik kurallarına uymayı bilmiyoruz. Akşam saatleri yürüyüşe çıkıyorum. Yaya geçitlerinde bir tek araba yol vermiyor. Bir yabancı, “siz bunları birkaç kişiyi birden haklamak için yapmışsınız” diyor. Metroda engelli ve yaşlılar için yapılan asansörleri kullanmayı da bilmiyoruz. Her gün kadın cinayetleri okuyoruz. Her gün çocuklarını öldüren, intihar eden, balkondan atlayan… Kaybolan yüzlerce çocuk. Bazılarının cesedi bulunuyor.

Anasını babasını öldürenler, ayrıldığı karısına 28 bıçaklı ölümü reva gören erkek oğlu erkekler.. Denizde boğulanlar, rekor düzeyde işçi kaza ve ölümleri. En çok sigara içiyor, en çok cep telefonu kullanıyor, en çok televizyon seyrediyor, en çok kadın öldürüyoruz.

Yolsuzlukta en önlerde olduğumuza kuşku yok. Şu üniversite sınavları sonuçlarına bakın; onbinlerce çocuk sıfır çekiyor. Kadına saygı, kadına eşitlik tanımak bilmediğimiz şeylerden. Türk erkeği kadından itaat bekliyor. Çünkü erkeğe itaat, kadının ibadetidir. Buna inanıyor. Hoşgörü, anlayış, esneklik, sabırla çözüm aramak bilmediğimiz şeylerden. Karı-koca tartışmalarının cinayetle sonuçlanması bundan. Kadın yalnız sokağa çıkmasın, sesli gülmesin, hele kahkaha maazallah, nişanlılar el ele tutuşmasın (Diyanet’ten!).

Doğu ve Güneydoğuda töre cinayetleri süregeliyor. Bilenler Anadolu’da ensestin oldukça yaygın olduğunu yazıyor. Müziğin her türlüsü günahtır. Örtünmeyen kadın fuhuşu davet eder (ilahiyat profesörleri!)..

  • Hele şu Fetoculuğa kapılan yargıç ve generallere diyecek bir şey bulamıyorum.
    Havsalam almıyor. Çetin Altan havsalayı genişletin derdi. Hangi ortamda yetişti bunlar?

Göz zinasından ötürü kadın meslekdaşlarının yüzüne bakamazlarmış. Görüyor musunuz en yaşamsal kararlara imza atan yüksek yargıçlarımızı.?

Kadına saygıyı, eşitliği Atatürkle öğrendik.

Daha doğrusu öğrenmeye çalıştık. Ama Atatürk 100 yıl yaşayamadı. O mucizeyi çabuk yitirdik. O’nun ardından yobazlar, dini – islamı saptıranlar yönetimde hatırı sayılır bir yer kazandılar (Yaşar Nuri de çabuk gitti!) Neo-emperyalizm bundan büyük yarar sağladı.

  • Aydınlanmacı bir eğitimin önünü kestiler.
  • Köy enstitülerini, halkevlerini kapattılar.

    Ey Türkiyeyi yönetenler!   

    Ey Erdoğan, ey Bahçeli, ey Kılıçdaroğlu, ey Akşener..
    Ey Türkiye’nin  güçlü ayrıcalıklı insanları, işçi örgütleri, eğitimciler, psikolog   ve sosyologlar, yurdunu ve halkını sevenler, birçok olumsuzluğun nedeni olan temeldeki yozlaşmayı, bozukluğu, cehaleti yadsımadan halkımızın eğitim, aydınlanma, bilinçlenme yoksunluğunu hep birlikte göz ardı etmeden, illüzyona başvurmadan, bir çare bir çözüm aramalıyız.

    Kadın gayri  meşru çocuğunu boğuyor, intihar etmek istiyor yapamıyor. Bu ve benzeri sayısız dramları görüyor musunuz? Yazıktır insanlarımıza. İyi düşünelim, hapislerle, idamlarla hiçbir şey düzelmez. Bu iyice hasta, sağlıksız toplumun kurbanları bunlar. Yüzbinlerce, milyonlarca. Hamasetle, övünmelerle gerçeği değiştiremeyiz. Çok ama çok acı sayısız dram yaşanıyor bu ülkede.

    Demokrasiyi de bu koşullarda beceremiyoruz.

  • Hayır ayni gemide değiliz!

    Ülkede 505 hapishanemiz var. 3 bin çocuk (intihar edenler var!) ve 150 bebek hapiste. Bölünmüş, kutuplaşmış bir toplumuz.

    Gerçekleri görüp hep birlikte rasyonel çareler aramalıyız. Tez elden gecikmeden.
    =================================
    Dostlar,

    Sn. Prof. Dr. Coşkun Özdemir‘i sitemiz okurları tanıyorlar sanıyoruz.
    Bizim İstanbul Tıp Fakültesinden hocamız.
    Sonra yurtsever eylemlerde (örn. Silivri ziyaretlerinde, Uğur Mumcu anmalarında) dava arkadaşımız..

    Geçtiğimiz günlerde cep telefonuna bir what’s up iletisi yolladık. Sağlık Hukuku alanında tamamladığımız Yüksek Lisans (Master) tezimizin power point yansılarının web sitemizden indirilebilmesi için erişke (link) idi. Hocamız cepten aradı, görüşemedik, SMS yolladı, ”adını görüyorum ama bir şey açamıyorum!’‘ diye. Az önce kendisini aradık ve bilgi sunduk. Çok sevindi ve öğrenmenin yaşı mı olurmuş.. dedi. Bilgisayarında web sitemize girecek ve o erişkeyi tıklayacak.. Olmazsa dosyayı doğrudan yollarız e-ileti adresine..

Prof. Coşkun Özdemir hocamız hala, ülkemizin dertleriyle dertleniyor. Yukarıdaki yazısı da kanıtı.. Bize, 89 yaşında olduğunu, gelecek yıl 22 Mayıs’ta 90. yaşını kutlayacağını söyledi. Biz de O’na dalya (100 yıl) diledik. ”Gelirsin, değil mi?” dedi. Seve seve.. dedik. ”Not et” dedi, ettik.

Prof. Dr. Coşkun Özdemir, yetkin bir Nöroloji uzmanı olarak, hala, KASDER’de (Kas Hastalıkları Derneği) çok zor durumdaki Kas hastalarına şifa vermeyi sürdürüyor gönüllü derneğinde.. Her yıl kira sözleşmesi bittiğinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi ”çık” diyor. Oysa orada karşılıksız bir halk sağlığı hizmeti veriliyor. Belediye yasaları bu tür hizmetlerin verilmesini ve verenlerin desteklenmesini uygun buluyor. Öte yandan, dinci – yandaş vakıf ve derneklere, Erdoğan’ın oğlu Bilal‘in girişimlerine bina bağışlandığını bile okuyoruz basından..

  • Bu ne acımasız, ilkesiz, vicdansız, hukuksuz, etiksiz ve din dışı ayrımcılık ve kin – nefrettir!

Dindar geçinen bir iktidara yakışıyor mu? Neden o binayı simgesel bir kira ile diyelim yılda 1 TL ile kamu yararına hizmet sunan bu Derneğe vermezsiniz? Boya – bakımını yapmazsınız?

Coşkun Özdemir hocamız, Cumhuriyet’in ürünü bir Aydınlanmacı hekimdir.
Bu ülke, Prof. Coşkun Özdemir gibilerin ölçüsüz özverisiyle sırtında ayakta durabilmektedir.
Bu kritik gerçekliği, başta AKP iktidarı olmak üzere herkesin, üstelik gecikmeden kavramasında büyük yarar vardır.

Sevgi ve saygı ile. 27 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com