Soner Yalçın’dan Erdoğan’a açık mektup: Artık kandırılma lüksünüz yok; asıl hedef sizsiniz

Odatv İmtiyaz Sahibi ve Sözcü gazetesi yazarı Soner Yalçın, bugünkü köşesinde Cumhurbaşkanı ve AKP Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a açık bir mektup kaleme aldı. Yalçın, “Tümamiral Cihat Yaycı’nın tasfiyesi ile Odatv’ye yapılan operasyon benzerdir; aynı merkezden yönetiliyor! Artık kandırılma lüksünüz yok; asıl hedef sizsiniz…” düşüncesini dile getirdi.

Yalçın mektubunda, “Biliyorsunuz MİT şehidi haberi nedeniyle Odatv kapatıldı; Odatv iki yöneticisi Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu hapse atıldı. Haklarında 19 yıl hapis isteniyor! İddianame diyor ki, ‘cenaze haberiyle ifşa yapılmıştır.’ Haberimizde hangi gizli bilgiler açığa çıkarılmıştır tek cümle yok. İddianame sadece iki kare fotoğraftan bahsediyor. Meğer o iki kare fotoğrafta cenazeye katıldığı ileri sürülen MİT görevlileri varmış! Siyasi partilerin davet edildiği kamuya açık cenazede MİT görevlilerin olduğunu kim, nasıl bilebilir? Ki haberde bu ayrıntılar yok. Bu iddianame kafasıyla MİT görevlilerinin katıldığı tüm şehit cenaze fotoğrafları yargı konusu olmaz mı?” diye sordu.

Yalçın, “Odatv’nin kapatılması ve gazeteci Barışlar hakkında 19 yıl hapis isteyen iddianame, gele gele iki fotoğraf karesine kaldı: ‘Alın size 19 yıl!’ Yüzbaşı Dreyfus Davası gibi iddianamede hep zorlama var. Zola mektubunda; ‘Ah! Bu suçlama belgesinin hiçliği! Bir insanın bu suçlamaya dayanılarak cezalandırılabilmesi bir haksızlık mucizesidir…’ diye yazdı. Ve size daha vahiminden bahsetmek istiyorum Sayın Erdoğan…” ifadesini kullandı.

Yalçın mektubuna şöyle devam etti:

Sayın Erdoğan,

Sizin iktidarınız altında bir gazeteci cezaevinde darp edildi. Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, “ben devletim” diyen bir gardiyan tarafından yumruklandı…

Gazeteci Pehlivan uğradığı hakaret ve fiziksel şiddet sebebiyle şikâyetçi oldu. Adalet Bakanlığı konuyla ilgili soruşturma yaparken İstanbul’da bir hukuk skandalı yaşandı:

İstanbul Başsavcısı… İstanbul Başsavcı Vekili…

Cezaevindeki işkence olayını iddianameye taşıdı: Tüm kamera kayıtlarının incelendiğini, haberlerin gerçek dışı olduğunu ve bu amaçla kasten dezenformasyon yapıldığını yazdılar…

Ama… Cezaevi kamera kayıtları ortaya çıktı. Hepimiz gördük; gardiyan Gazeteci Pehlivan’ı darp ediyor…

Bizlerin gördüğünü İstanbul’da savcılık makamının en tepesinde bulunan iki savcı nasıl görmedi? Görmek istemedikleri açık değil mi?

İddianamenin baştan aşağıya “düşman ceza hukuku” anlayışıyla yazıldığını, bu önyargılı değerlendirme bile ortaya koydu.

Devletin temsilcileri bizleri dövüyor…
Adaletin temsilcileri bizleri düşman görüyor…

Emile Zola, Cumhurbaşkanına yazdığı mektubunda dedi ki:

–“Öylesine tutkuyla istediğimiz gerçeği –adaleti, böyle tokatlanmış, daha da aşağılanmış, daha da karartılmış görmek ne büyük bir acı…

-“Ortalığa kötülük saçan gerçek suçlu yığınını size, ülkenin en yüksek yöneticisine değil de kime bildirecektim?”

Sayın Erdoğan,

Bu davada sır var. Bu gizin ortaya çıkarılmasını sağlayınız. Aksi takdirde sizler gibi, bizler de bu yıkıntının altında kalacağız.

Sizi yıllarca hep uyardık; hiç değilse bir kez olsun bizi dinleyin:

Tümamiral Cihat Yaycı’nın tasfiyesi ile Odatv’ye yapılan operasyon benzerdir; aynı merkezden yönetiliyor! Artık kandırılma lüksünüz yok; asıl hedef sizsiniz…”

RIZA TÜRMEN: Eski AİHM Yargıcı-Yürüyüş ve sonrası

Yürüyüş ve sonrası

RIZA TÜRMEN
Eski AİHM Yargıcı
Cumhuriyet, Olaylar ve Görüşler, 13.7.17

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşü ve Maltepe Mitingi baskıya, tahakküme, haksızlıklara karşı bir demokrasi, adalet talebi. Mitinge ve yürüyüşe katılan halk kitlesinin büyüklüğü ve çeşitliliği, demokrasi ve adalet talebinin toplumda ne denli yaygın olduğunu gösteriyor. Adalet ve hukuk devleti demokrasiyle yakından ilişkili. Hukuk devleti demokrasinin omurgası. Hukuk devletinde iktidarın sınırlarını hukuk çizer. Hak ve özgürlükler hukukun koruması altında, devletin giremeyeceği bir alan oluşturur. Bu sınırlar aynı zamanda iktidarın meşruiyetini belirler.

Hukukun özü adalettir

Hukukun özü de, amacı da adalettir. Yargı iktidarın denetimi altına girmişse, hukuk araçsallaşmışsa, hukuk adalete değil, siyasal iktidara hizmet eder. Hukuk devleti ve onunla birlikte demokrasi ortadan kalkar. Onun yerine hukukun tek bir adama odaklandığı, otoriter-totaliter bir rejim gelir. Bugün Türkiye’de yaşanan budur.

  • Hukuk devleti çökmüş, demokrasi, insan hakları değersizleşmiştir.
  • OHAL başkanlık sistemiyle birleşince ortaya tüm gücün tek bir elde toplandığı,
    bu tek adamın aynı zamanda hukukun ne olduğuna karar verdiği,
    keyfi, otoriter- totaliter bir rejim çıkıyor.Şimdi sorun, böyle bir rejime karşı en etkili toplumsal mücadelenin nasıl gerçekleştirileceği.

Mücadelenin anahtarı halktır

Siyasetin alanı daraldıkça, Meclis’te siyaset yapma olanağı sınırlandıkça, siyaseti Meclis dışına, yeni bir kamusal alana taşımak kaçınılmaz oluyor. Bu kamusal alan, sivil toplumun var olduğu özerk bir kamusal alan. Bu yeni siyasal alanda siyasal partilerle sivil toplum birlikte var olmak zorundalar. 25 günlük Adalet Yürüyüşü gösterdi ki, demokrasi mücadelesinin anahtarı halktır. O nedenle bu mücadelenin uzun soluklu bir halk hareketine dönüşmesi, mücadelenin başarıya ulaşması bakımından büyük bir önem taşıyor.

  • Adalet Yürüyüşü’nü,
    Kılıçdaroğlu başlattı ve büyük bir azim ve yüreklilikle sonuna dek sürdürdü.

Bu bakımdan her türlü övgü ve saygıya layıktır. Ancak, yürüyüşe halk kitlelerinin katılımı olmasa cılız bir protesto hareketi olarak kalırdı. Yürüyüşe anlam veren halkın katılımı oldu. Dolayısıyla, bir halk hareketinin doğması ve demokrasi mücadelesini sahiplenmesi için gerekli potansiyel var.

  • Yeter ki, yürüyüşün dinamiğini yürüyüşten sonra da sürdürebilelim ve
    bu amaçla bir araya gelip örgütlenelim.
    Halk, bir ortak yarar çevresinde birleştiği ve ortak bir talep ileri sürdüğü ölçüde bir insan kalabalığından ayrılır. Halkın ortak eylem yapan, ortak talebi olan bir siyasal özne olarak üretilmesi kendi uygulamalarıyla olur.

Böyle bir halk, değişimi gerçekleştirecek olanın kendisi olduğunu gören, siyasetin seyircisi değil oyuncusu olmak isteyen aktif yurttaşlardan oluşur.

Halk hareketinin oluşmasında, mevcut otoriter düzeni reddeden siyasal partiler ve sivil toplum örgütlerinin birlikte hareket etmesi önemli. Bu ortaklık, bir zincirin halkalarının eşit bir biçimde birbirine eklenmesi gibi yatay bir ortaklık olmalı. Zincirin halkaları arasında hiyerarşik bir ilişki bulunmamalı. Bir lider çevresinde örgütlenmiş bir hareket niteliği taşımamalı. Siyasal partilerle sivil toplum örgütlerinin hedefleri elbette aynı olamaz. Siyasal partiler, iktidara gelmeyi hedefler. Sivil toplum örgütlerinin iktidar hedefi olamaz. Günümüz Türkiye’sinde sivil toplumun hedefi iktidarı ele geçirmek değil, iktidarın tahakkümüne boyun eğmemek, onu eleştirmek, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygının geçerli olduğu bir Türkiye’nin kurulmasına katkıda bulunmak.

Ortak hareket etmek için, siyasal partilerle sivil toplum örgütlerinin ya da sivil toplum örgütlerinin kendi aralarında aynı ideolojik yapıya sahip olmaları gerekmez.
Önemli olan tek bir hedef, demokrasi hedefi üzerinde birleşmek.

Söz konusu olan farklılıkların birleştirilmesi. Bir ilişkiler ağı içinde, özgürce tartışarak, birbirini etkileyerek ortak bir mücadele yürütmek. Şunu bilmek gerekir ki;

  • Herkes kendi mücadelesini yürütürse mücadeleler parçalanmış olarak kalırsa,
    mevcut hegemonik düzenin değiştirilmesi, demokrasinin inşası gerçekleşemez.

Birliğin somuta dönüşmesi

Referandumda, yürüyüşte, Maltepe Adalet Mitingi’nde halkla siyasal partiler arasında bir kaynaşma doğdu. Şimdi bu beraberliğin somuta dönüşmesi, kurumsallaşması gerekir. Bu amaçla, mevcut hegemonik düzeni reddeden siyasal partiler ve sivil toplum örgütlerinin katıldığı bir kurultayın toplanması yararlı olabilir. Bu kurultayda ortaklar arasında nasıl bir bağlantı kurulacağına karar verilir. Siyasal parti ve sivil toplum temsilcilerinden oluşan bir yürütme kurulu oluşturulabilir. Bu kurul ortak çalışma stratejisini belirler. Örneğin demokrasi ve insan haklarının önündeki en önemli engellerden biri OHAL KHK’leri.

  • Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne açıkça aykırı olan bu KHK’lerle
    yüz binlerce insan mağdur edildi
    .

O zaman OHAL’in kalkması için nasıl bir kampanya yürütmeliyiz? Kurulda bu ve buna benzer birçok konu tartışılabilir. Böyle bir ortaklık projesi benimsendiği takdirde, sadece mücadele yöntemleri değil, demokrasiyi inşa edecek ortak projeler üzerinde de çalışılabilir. Örneğin yeni bir anayasanın dayanacağı temel ilkeler üzerinde ortak bir çalışma yapılabilir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşü bir dönüm noktası oldu.
Bir toplumsal diriliş yarattı.
Bu diriliş, demokrasi mücadelesinin başarıya ulaşmasında en önemli etken.
Şimdi bu diriliş rüzgârını arkamıza alarak, ortak bir amaç, ortak bir heyecan,
ortak bir çaba çevresinde birleşmeliyiz.
=========================================
Dostlar,

Şu dizeleri 4 gün önce biz yazdık :

“… Bu “örgüt arayan” milyonları istim üstünde tutarak seçme taşımak üzere bir
TEMSİL HEYETİ oluşturulmalıdır. İllerde yapılanma sağlanmalı, YEREL KONGRE İKTİDARLARI tohumlanmalıdır. Buralarda üretilecek politikalar Merkezde Temsil Heyetince olgunlaştırılarak kamuoyuna sunulmalıdır. AKP saçmalamaya başlamıştır…” (Lütfen tıklayınız : http://ahmetsaltik.net/2017/07/10/orgutlu-halkin-onunde-durulmaz/)

Sayın Türmen, engin birikimi ve AİHM’nde Uluslararası Yargıç olmanın sağladığı deneyim ile Türkiye gerçeğini ve fotoğrafını çok net ve isabetli biçimde koymuş sağolsun.

Yakın çözümlere varıyoruz; insanlığın ortak birikimi ve deneyimlerden – acılardan, onyılların yoğun bilimsel okumalarından… imbiklenen reçeteler bunlar..

Az önce de yine sitemizde Dreyfus davasını işlemiş ve “Gerçek Yürür” vurgusu yapmıştık. (Lütfen tıklayınız : Dreyfus Davası; Emile Zola’nın Mektubu ve Gerçek Yürür)

Yineleme pahasına bu yazımızın son bölümünü bir kez daha paylaşalım :

Sabır, örgütlenme ve dezenformasyonu aşmak vazgeçilmez 3 koşuldur.
Bu toprakların saygın Fransız aydını ve mücadele adamı Emile Zola‘dan
geri kalmayacak aydınları, yurtseverleri, adalet aşıkları, önderleri….
hep olmuştur. Halen de vardır..

CHP Genel Başkanı Sn. Kemal Kılıçdaroğlu bunlardan biridir.
CHP bir ideoloji değil kitle partisidir. Temel ilkeleri olan “6 Ok“ tan saptırmak için
bu partinin içinde sürekli ve ciddi iç – dış kökenli ve çok yönlü operasyonlar yapılmaktadır.

Bu süreçte CHP’yi köklerine uygun doğrultuda tutmak için içtenlikli ve
yoğun çaba harcamak gerçek görevdir.

Kılıçdaroğlu da bu kuşatmada elbette hata yapabilir..
Yapıcı eleştiri, destek ve somut öneriler ile O’na ve CHP’ye yardım etmek gerekir.
Kuşku yok Kılıçdaroğlu  ve CHP de azami dikkatli olmak zorundadır.
Yeni hatalara yer, zaman ve tahammül yoktur.

AKP = RTE eliyle yürütülen kuşatmayı aşmada temel kurum, stratejik araç CHP’dir.
Sayın Kılıçdaroğlu ve CHP eminiz ağır tarihsel, kritik-stratejik sorumluluklarının bilincindedir.”

Sevgi ve saygı ile. 14 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Yargıtay’ın Balyoz davası kararının düşündürdükleri

Dostlar,

Sayın Onur Öymen’den nefis bir derleme..
İçimize su serpen..

  • Unutulmamalıdır ki, dünyadaki en yüksek yargı organı tarihtir 
    ve en doğru hüküm tarihin vereceği hükümdür.

Sevgi ve saygı ile.
15.10.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=======================================

Yargıtay’ın Balyoz davası kararının düşündürdükleri

onur_oymenOnur Öymen

Yargıtay Balyoz Davası denilen davada Özel Yetkili Mahkemenin 237 sanık hakkında darbeye teşebbüs suçundan verdiği hapis cezalarını onayladı. Mahkûm edilenler arasında eski Kuvvet Komutanları, Ordu Komutanları, üst düzeydeki amiral ve generaller de var.

Yargıtay’ın bu kararı Türkiye’de büyük yankı yaptı.
Başta Barolar Birliği Başkanı olmak üzere pek çok hukukçu, siyasal partiler,
basının bir bölümü bu karara büyük tepki gösterdiler.

İtirazla başlıca şu noktalara dayanıyordu:

-Sanıkların hiçbir eylemi yoktur.

-Bu denli çok sanığın cezalandırılması Türk Silahlı Kuvvetlerinde bir tasfiye yapıldığı izlenimi yaratmıştır.

Deliller yetersizdir, bir bölümü gerçek dışı bilgi ve belgelere dayanmaktadır.
Bilirkişiye başvurulması taleplerinden çoğu reddedilmiştir.

-Savunma hakkına yeterince saygı gösterilmemiş, bazı tanıklar dinlenmemiştir.
Gizli tanıklara başvurulması davanın hukukiliğini zedelemiştir.

-Aynı durumdaki sanıklardan bazıları cezalandırılmış, bazıları beraat etmiştir.

Cezaların şahsiliği ilkesine uyulmamış, topluca ceza verilmiştir.

-Beraat edenlerin büyük bir bölümü çok uzun süre tutuklu kalmıştır.

Davanın gizliliği korunmamış, soruşturma safhasında bile birçok bilgi
basına sızmıştır.

-Basının bir bölümü dava süresince taraflı yayın yapmış ve sanıkların cezalandırılması için kamuoyu oluşturmuştur.

-Bazı davalarda, en üst düzeyde görev yapmış komutanların terör suçu işlemekle
itham edilmeleri kamuoyunun vicdanını rahatsız etmiştir.

  • Türkiye’den bu tepkiler gelirken yabancı ülkelerin genelde sessiz kalmaları dikkatlerden kaçmadı.

Kıbrıs harekâtından sonra

  • Türk ordusu ileride Kıbrıs’ın esiri olacaktır,”

diyen yabancı devlet adamlarının, 1 Mart Tezkeresinin Meclis’te reddinden sonra (2003) “Sorumluluk askerlerindir, Türk ordusu liderlik görevini yapmadı,” diyen
yabancı siyasetçilerin sözleri unutulmadı. Şimdi Türkiye’nin bir terör örgütüne müsamaha göstermesine alkış tutan o ülkelerin çok sayıda üst rütbedeki subayın cezalandırıldığı son yargı kararından pek de rahatsız olmadıkları izlenimi alınmaktadır.

Bu durum karşısında sorulması gereken soru bence şudur:

Başka ülkelerde bu kadar çok sanıklı benzeri davalar görülmüş müdür?
Siyasetin adaleti etkilediği durumlar olmuş mudur?
Büyük adli hatalar yapılmış mıdır?

İşte bazı örnekler:

Teymurtaş’ın yargılanması

Abdülhüseyin Teymurtaş İran’ın yetiştirdiği en önemli devlet adamlarından biriydi. Bakanlık görevlerinde bulunmuş, ülkesinin çağdaşlaştırılması için büyük çaba göstermiş, 1925 –  32 arasında Rıza Şah’ın en yakın ve en etkili çalışma arkadaşı durumuna yükselmişti. O sırada İran petrolleri, Kaçar hanedanı tarafından yüzyılın başında verilen imtiyazlar nedeniyle Anglo-İranian Petrol Şirketinin elindeydi.
Petrol gelirlerinin çok büyük bölümü İngiltere’ye gidiyor, İran’a sadece % 16’lık bir pay düşüyordu. Teymurtaş İran’ın payını artırmak için büyük çaba gösterdi. Bu nedenle İngilizlerin husumetini çekti. İngilizler Teymurtaş’ı Rıza Şah’a şikâyet ederek
O’nun bir darbe hazırlığı içinde olduğunu söylediler. Bunun gerçekle hiçbir ilgisi yoktu.
Amaç böyle asılsız bir iddia ortaya atarak Şah’ı etkilemekti. İngiltere’nin işbaşına getirdiği ve onların sözünden çıkmayan Şah, Teymurtaş’ı görevden azletti.
Teymurtaş yargılandı ve 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı, hapse girdikten birkaç ay sonra öldü veya öldürüldü.  Teymurtaş’ın görevden ayrılmasından sonra Şah İngiltere’yle
60 yıllık bir petrol imtiyazı antlaşması yaptı ve İngilizlerin isteklerinin büyük çoğunluğunu yerine getirdi. Teymurtaş’ın cezalandırılması hedefine ulaşmıştı.

Dreyfüs davası

Alfred Dreyfus Yahudi asıllı bir Fransız subayıydı. Vatana ihanet suçundan yargılandı. Ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Fransız Hükümeti usul konularında mahkemeye baskı yaptı. 19 Aralık 1894’de başlayan dava sadece 4 gün sürdü. İddianame tek bir belgeye dayanıyordu. Dava gizli görüldü. Bir yalancı tanık Dreyfüs’ü casuslukla suçladı. İlgili Fransız makamlarının mahkemeye sundukları gizli dosyada Dreyfüs’ün Almanya Büyükelçiliğine gizli belgeler verdiği iddia ediliyordu. Dreyfüs mahkemede oy birliğiyle mahkûm edildi. Davanın yeniden görülmesi talebi reddedildi. Halka açık bir törende rütbeleri söküldü, kılıcı kırıldı. Halk “Dreyfüs’e ölüm” diye bağırıyordu. Gazetecilerin çoğu O’nu hain olarak nitelendiriyordu. Dreyfüs, mahkûmiyet yıllarını
çok kötü koşullarda sürgün edildiği bir adadaki hapishanede geçirdi.
Ailesiyle görüşmesine bile çoğu zaman izin verilmedi. Ünlü Yazar Emil Zola
“İtham ediyorum” başlıklı bir beyanname yayınlayarak Dreyfüs’ün suçsuz olduğunu savundu. Basın ikiye ayrıldı. Yahudi düşmanı gazeteler Dreyfüsü suçladı, laik eğilimli olanlar savundu. Dreyfüs 1896 yılında 2. kez yargılandı. Bu kez 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve tahliye edildi. 1906’da Dreyfüs’ün suçsuzluğu anlaşıldı.
Orduya döndü, 1. Dünya Savaşında savaştı ve Yarbaylığa kadar yükseldi.

Bu dava hala adli hataların vahim bir örneği olarak anılır.

Hitler ve Stalin dönemindeki yargılamalar ve tasfiyeler:

2. Dünya Savaşından önceki dönemde kimi ülkelerde devlet adamlarının etkisi altındaki bazı mahkemelerin acımasızca davrandıkları görüldü. Örneğin Hitler döneminde
Alman mahkemeleri hukuku bir yana bırakarak tümüyle Hitler’in buyruğuyla hareket ettiler.  Sovyetler Birliği’nde de özellikle 1930’lu yıllarda yargı Stalin’in denetimindeydi. O dönemde yargı yoluyla, devlet yönetiminde, Partide ve Orduda büyük tasfiyeler yaşandı. Binlerce kişi baskı altında itirafta bulunduktan sonra idama gönderildi.
Kızıl Ordu mensuplarından birçoğu (casusluk, sabotaj, Anti-Sovyet propaganda
ve darbe hazırlığı) gibi suçlardan yargılandılar. Ordudaki 5 Mareşalden 3’ü,
Ordu Komutanlarından 13’ü, 9 Amiralden 8’i, 57 Korgeneralden 50’si,
186 Tümen Komutanından 154’ü tasfiye edildi. 1920-24 arasında 2,000 aydın, yazar
ve sanatçı tutuklandı. Bunlardan 1,500’ü hapiste veya toplama kamplarında öldü.
1937-38 yıllarında 1,5 milyon kişi tutuklandı ve 681,692 kişi idam edildi.

Bütün bunlar demokrasinin öncüsü sayılan Amerika’nın ve İngiltere’nin savaşın sonuna dek Stalin’le dostluk ve işbirliği yapmasına engel sayılmadı.

Nürnberg ve Tokyo Mahkemeleri:

2. Dünya Savaşından sonra savaş suçlularının yargılandıkları Nürnberg ve Tokyo mahkemeleri bazılarının beklediğinden daha ölçülü davrandılar. Nürnberg mahkemesinde ana davada sanık sayısı 24’ten ibaretti. 3’ü yargılama sırasında
intihar etti veya öldü. 21’i yargılandı. Yalnızca Hitler’in en yakın yardımcılarından
vahim insanlık suçu işleyenlere idam cezası verildi. Bazı sanıklar hapis cezasına çarptırıldı. Birkaç sanık da beraat etti.

Tokyo Mahkemesinde de ana davada 19’u asker olmak üzere 80 kişi yargılandı.
25’i suçlu bulundu 7 kişi idam edildi. 16 kişi müebbet hapse çarptırıldı,
gerisine çeşitli hapis cezaları verildi. Bunlardan 13’ü 1954-56 yıllarında affedildi.

Savaştan sonra Batıda, Türkiye’de son zamanlarda görüldüğü gibi çok sayıda askerin yargılanıp cezalandırıldığı bir dava örneğine rastlamadım.

Türkiye’deki davalar bu genel çerçevenin neresine oturuyor?
Kuşkusuz demokratik ülkelerde askeri darbeleri de darbe girişimlerini de
savunmak mümkün değildir. Avrupa’da son 30 yılda askeri darbe girişimi olmadı
ama Avusturya, Slovakya ve son olarak da Macaristan’da seçimle gelen bazı liderlerin otoriter yönetimler kurmaya çalıştıkları görüldü. Bu girişimlere karşı Avrupa kuruluşları ve kamuoyu büyük tepki gösterdi.

  • Demokrasiye inanan insanların askeri darbelere olduğu gibi
    sivil darbelere de karşı çıkmaları ve demokrasiyi yaşatmaya çalışmaları esastır.

Siyasette ve basında bu gibi davalar değerlendirilirken de, tarihi örneklerin gösterdiği gibi, bir adli hata olabileceği ihtimalini kimse gözden uzak tutmamalı,
herkes vicdanının sesini dinlemelidir.

  • Unutulmamalıdır ki, dünyadaki en yüksek yargı organı tarihtir
    ve en doğru hüküm tarihin vereceği hükümdür.

Saygılar, sevgiler.
14.10.13