Etiket arşivi: Yeni CHP

TÜRK MİLLETİ AKP’Yİ AFFETMEYECEK

Rifat Serdaroğlu
DOĞRU Parti Genel Başkanı
16 Şubat 2022

TÜRK MİLLETİ AKP’Yİ AFFETMEYECEK

AKP, Siyasetteki ahlakı bitirdi!
AKP dönemini izleyen gençlerimiz, siyasetin çalmak, soymak, rüşvet almak, haksız yere zengin olmak diye zannediyorlar! AKP’den sadece bunu gördüler!

AKP, en büyük ihaneti İslam’a yaptı;
Barışa, sevgiye, kardeşliğe, güzel ahlaka, bilim ve akla çok önem veren İslam Dinine, AKP hırsızlık yaparak, devleti soyarak, hırsızları ve soyguncuları yargıdan kaçırarak, en büyük kötülüğü yaptı. Gençlerimiz artık Cuma günleri dahi camiye gitmez oldu!

AKP, Sığınmacılar belasını başımıza sardı;
AKP önderliği, BOP Eşbaşkanlığı görevini üstlenerek ve bununla gurur duyarak, çok iyi ilişkiler kurduğumuz Suriye ile aramızın açılmasına sebep oldu. Sınırlarımızı kasten açık tutarak, El-Kaide militanlarının Suriye’ye serbestçe girip çıkmasına ve sığınmacıların ordular halinde vatanımıza girmesine izin verdi. Çocuklarımıza sağlık-beslenme-eğitim olarak gitmesi gereken milyarlarca dolar, “Vatanını korumaktan kaçan” sığınmacılara verildi, verilmeye devam ediliyor!

AKP, Geleceğimizi de yedi, bitirdi;
Cumhuriyetin tüm eserlerini sattı. Ülke borcunu tam dörde katladı.
İngiliz tefecilerine ülkeyi soydurdu. Hazine garantili işlerle, ancak önümüzdeki 20-25 yılda ödeyebileceğimiz borca soktu!

Peki, Türk Milleti kendisine bu kötülükleri yapan AKP’yi affetmeyecek de, sığınmacılar belasını başımıza saran AKP artığı Davutoğlu ile başta TELEKOM olmak üzere Cumhuriyetin tüm fabrikalarını iki-üç yıllık gelirleri karşılığına satan Babacan’ı affedecek mi? Elbette ki affetmeyecek!

Aziz Türk Milleti;
DOĞRU Parti olarak bizim kişilerle işimiz olmaz. Hele Türk’e, Türklüğe düşman olanlarla hiç işimiz olmaz. Bizler bugünkü DOĞRU davranışımızla uyarı görevimizi yerine getiriyoruz. CHP’ye ve İYİ Partiye

  • “Yapmayın, böyle devam ederseniz, ülkeyi CIA uşağı FETÖ’nun kucağına tekrar atarsınız, oyuna geliyorsunuz” diyoruz!

İster anlarlar, anlamazlarsa da sonucuna katlanırlar!

Dostum, Yüksek İslam Enstitüsü Mezunu İlahiyatçı yazar ve DOĞRU Parti Genel Başkan Yardımcısı Sayın Sedat Şenermen’ın gönderdiği bir bilgiyi paylaşmak isterim;

Kur’an’da İslam’ın şartı sadece beş değildir. Kur’an’daki tüm hüküm içeren ayetlerin her biri İslam’ın şartıdır. Bunlar, Allah’ın emir ve yasaklarının tamamıdır, ki beş yüz’e yakındır. Düşmanı tanımak, ona boyun eğmemek, onunla işbirliği yapmamak farzdır, İslam’ın şartıdır. Allah, insan ve cin şeytanlarının, insanın ve insanlığın yeminli düşmanı olduğunu belirtiyor. Bireysel ya da bölgesel veya küresel şeytanlara boyun eğmemek hem İslam’ın hem imanın şartıdır.

Türk Milletine, Türk Devletine, onu Cumhuriyet değerleri üzerinden oluşturan Atatürk’e düşmanlık edenler, ülkemizin devletimizin milletimizin gizli-açık tüm düşmanlarına hizmet edenlerdir. Cumhuriyetin kurucu değerlerine bakmak gerekiyor. Bunlar Rahmani mi, şeytani mi?

Rahmani ise, ki hiç şüphesiz ki öyledir, bu değerleri yıkmaya çalışanlar kimlere hizmet etmiş oluyorlar?”

Görüldüğü üzere, Cumhuriyet değerlerine sahip çıkmak, hem insan olarak hem de inanan biri olarak bizlerin görevidir…

Milli Andımız da bizler için vazgeçmeyeceğimiz değerimizdir, Atatürk’ün Türk Milletine armağanıdır!

Davutoğlu ve Babacan ikilisinin bu konudaki görüşü şudur;

  • “Andımız uygulaması,1930’lu yılların otoriter zihniyetinin (Atatürk Dönemini kastediyor) bir ürünüdür. Vesayetçi sistem (Cumhuriyet Dönemine diyor) ve zihniyetle yürütülen mücadele çerçevesinde, 2013 yılında pedagoji ’ye aykırı bulunarak kaldırılmıştır!”

İşte AKP larvaları! Bu iki kafa “Milli Andımızın” okunmasını pedagoji ‘ye aykırı bulur ama 4-6 yaşındaki bebelere Arapça Kur’an ezberletmeyi, onları birer Taliban Militanı gibi yetiştirmeyi pedagoji’ ye uygun bulurlar…

İşte Yeni CHP’nin vazgeçemediği ortakları…

Sağlık ve başarı dileklerimle.

Size avuç avuç ilaç yutturmak için

Size avuç avuç ilaç yutturmak için

Soner YALÇIN
Odatv.com 30.10.19

Şili’den dünyaya, “sosyal devlet” yerine, güvencesiz dayanışmasız, özelleştirilmeci rekabetçi ve salt bedeni hedefleyen neoliberal sağlık hizmeti projesi yayıldı

Konuyu bambaşka yere bağlayacağım… Önce bazı bilgiler vermeliyim:
Rudolf Virchow (1821-1902)… “Patolojinin babası” Alman doktor.
O’na göre, hastalık biyolojik etmenlerden çok, ortaya çıktığı tarihsel ve maddi koşulların ürünüydü…
O’na göre, hastalık, yabancı bir organizmanın istilasından değil, hücrelerin içindeki düzenin bozulmasından kaynaklanıyordu…
O’na göre, hastalık üreten koşullarla mücadele etmek için, hastaları bedenleri, psikolojileri, toplumsal ve fiziksel çevreleriyle bir bütün olarak değerlendirmek gerekirdi…
Yani, sorun yalnızca beden değildi…
Bu bakımdan, hastalıkların nedenlerini toplumsal ve ekonomik koşullar dışında salt mikroskobik organizmalarda arayan Louis Pasteur gibi meslektaşlarıyla (AS: Pasteur kimyacı idi) ayrı düştü.

Aslında… İki tıp anlayışı arasındaki fark “emeğin ideolojisi” ile “sermayenin ideolojisi” arasındaki mücadelenin sağlık alanına yansımasıydı… (Bu nedenle sizler Pasteur adını bilirsiniz ama halkçı Virchow adını duymamışınızdır!)

Rudolf Virchow dedi ki: “Politika büyük ölçekte tıptan başka bir şey değildir… Hekimlerin fakirlerin doğal savunucuları olmalıdır.” Frederick Engels‘in “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” adlı çalışmasından geniş ölçüde yararlandı ve yoksulluk ile hastalık arasındaki ilişkileri göstermek için kitaptaki verileri kullandı.

Dünyada toplumsal sağlığın fikir babası olarak bilindi Virchow…
Çok öğrenci yetiştirdi; Max Westenhoffer bunlardan biriydi.

ÖĞRENCİSİ DR. ALLENDE

Max Westenhoffer (1871-1957) …
1908-1911 arasında Şili‘de görev yaptı. Görevi tıp eğitiminde reform yapmaktı. Ayrıcalıklı sınıf haline gelen hekimlerden, yoksulların kötü koşullarına dek bir dizi rapor yazdı. Şili’li zengin muhafazakârların tepkisini çekti. Sınır dışı edildi..

Fakat 1929-1932 arasında yeniden Şili’de görev yaptı. Tıp fakültesindeki öğrencilerinden biri Salvador Allende idi… Ve Dr. Westenhoffer, 1948-1957 arasında 3. kez Şili’de görev yaptı. Ektiği tohumlar meyve vermeye başlamıştı; Şili’nin Sosyal Tıbbi Gerçekliği eserini yazan öğrencisi Dr. Salvador Allende Sağlık Bakanı idi artık… Öğrencisi, sağlık sorunlarının salt tıbbi bakımına değil, ancak daha ileri sağlık örgütlenmesine, barınmaya, beslenmeye ve çalışma koşullarına dayandığını savundu.

  • Dr. Allende Şili Başkanı olunca toplumsal sağlık hizmetlerini tek tek yaşama geçirmeye başladı.

Ama… CIA‘nın desteklediği Şili’deki faşist askeri cunta, Başkan Dr. Allende’yi katletti.

Darbenin nedenlerinden biri de, “Ölüm İmparatoru” Rockefeller tarafından dünyaya dayatılan “endüstriyel tıbba” Dr. Allende’nin karşı çıkmasıydı…

“YENİ CUMHURİYET”

Darbeyle Şili, neoliberalizmin laboratuvarı oldu.

– Şili’de kişi başına sağlık gideri Dr. Allende döneminde 43 $ iken darbeden sonra 23 dolara indi…

– Kamu sağlık harcamaları darbeden sonra %65 azaltıldı…
– Ulusal sağlık sisteminin toplam harcamalardaki payı darbenin yapıldığı 1973 yılından 1983 yılına kadarki süreçte üçte bir oranında indirildi…
– Yatırım harcamalarının toplam sağlık harcamaları içindeki oranı % 12’den, on yıl sonra %1’e düşürüldü…
– Darbe döneminde doktorların tabip odalarına üye zorunluğu kaldırılarak sağlık sistemi üzerindeki hekimlerin etkinlikleri azaltıldı…

  • Şili’den dünyaya, “sosyal devlet” yerine, güvencesiz, dayanışmasız, özelleştirilmeci rekabetçi ve salt bedeni hedefleyen neoliberal sağlık hizmeti projesi yayıldı…

Benzer yapısal-köklü iktisadi dönüşüm 1976’da askeri darbelerle Arjantin ve 1980’de Türkiye gibi ülkelerde yaşama geçirildi…

Prof. Milton Friedman 1982’de Şili’yi “ekonomik mucize” olarak selamladı. O dönem derin örgütlenme Mont Pelerin üyesi sekiz neo-liberal; Friedrich Hayek, Milton Friedman, George Stigler, Maurice Allais, James M. Buchanan, Ronald Coase, Gary Becker, Vernon Smith’e Nobel Ekonomi Ödülü verildi!
Öyle maskeleme yaptılar ki kim sağcı, kim solcu kafalar karıştı. Neo-liberalizm yalnızca Özal gibi muhafazakâr iktidarların değil, Blair gibi sosyal demokratların da politik yolu oldu.
Amerikalı “solcu neo-conlar” “Yeni Cumhuriyet” adlı dergi çıkardı! “Yeni CHP” buralardan doğdu!

Toparlarsam: Bugün… Şili, tarihinin en büyük protestolarına sahne oluyor; milyonu aşkın insan neo-liberalizmi protesto ediyor. Hedefleri yalnızca hükümet değil, (örneğin sizlere avuç avuç ilaç yutturan, sürekli MR çektiren) neo-liberal iktisadi sistemi değiştirmek.

40 yıllık yalan ezberi siz de yıkın… Ezberlemek bilmek değil çünkü.

ŞAŞIRDIK MI?

ŞAŞIRDIK MI?

 portresi_Anit_Kabir'de

Suay Karaman

Suay Karaman bir zamanlar

  • Demokrasi bir tramvaydır. Gideceğiniz yere kadar gider, orada inersiniz” demişti.Aralık 2012’de Konya’da bir ödül töreninde yaptığı konuşmada ise: “Yav işte 326 milletvekiliniz var hala mı bahane diyorlar. Ama işte bu kuvvetler ayrılığı denen var ya, o önünüze gelip engel olarak dikiliyor.” demişti.

AKP iktidarı ile 14 yıldır ülkemizde tüm kuvvetlerin tek elde toplandığı ve adına “ileri demokrasi” denilen bir düzen yaşanmaktadır. 12 Eylül 2010’da yapılan halk oylamasının (AS: Anayasa’nın 26 maddesinin blok oylaması) amacı da yargıyı tümüyle siyasal iktidarın denetimi altına almaktı. Tayyip Erdoğan’ın güçler ayrılığından engel olarak söz etmesi, ülkemiz adına talihsizliktir; faşizmin ayak sesleridir, diktatörlüğe gidişin karanlık yollarını açmaktır.

Tayyip Erdoğan, “Anayasa Mahkemesi‘nin Can Dündar ve Erdem Gül hakkında verdiği hak ihlali kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” demişti. Oysa Çankaya’daki görevine başlarken anayasaya bağlılık yemini eden birinin “ben farklı bir cumhurbaşkanı olacağım” diyerek, anayasaya aykırı hareket etmesi çok açık bir şekilde anayasaya karşı suçtur ve aslında sivil bir darbedir.

Geçtiğimiz günlerde kaçak sarayda kapalı kapıların ardında yapılan görüşmede, başbakan Ahmet Davutoğlu’nun görevinden kovulduğu, bizzat Tayyip Erdoğan tarafından yüzüne karşı söylenmiştir. Tayyip Erdoğan, seçimli olağanüstü kongreyi toplamasını ve aday olmayarak, AKP genel başkanlığı ve başbakanlıktan ayrılmasını da bildirmiştir. Bu olanların hiçbirine şaşırmadık, çünkü yıllardır adım adım bu gidişe, “yetmez ama evet” diyerek aydın insan taklitleri de destek vermişti.

Bu durum karşısında birçok kimse Davutoğlu’na üzülmüş, haksızlık yapıldığını bildirmiş ve bu olayı bir darbe olarak değerlendirmişlerdir. Ancak Davutoğlu’nun, başbakanlığa gelmesini sağlayan laik ve demokratik devleti yıkıp, yerine ortaçağ karanlığında bir devlet kurmak için, kendisine verilen görevi yerine getirmeye çalışan biri olduğu unutulmaktadır. Yeni CHP genel başkanı daha da ileri giderek; “helallik boynumuzun borcudur, tüm haklarımızı helal ediyoruz” demiştir. Geçtiğimiz Nisan ayında Davutoğlu, Kılıçdaroğlu’na; “Ben O’nu artık adam sınıfından saymıyorum, adam müsveddesi demeyi bile kendisine çok görüyorum..” demişti. “Davutoğlu’nu da savunmak bize düştü.” diyen Kemal Kılıçdaroğlu, eski başbakan Mesut Yılmaz’a milletvekilliği önerdiğine göre, bundan sonraki seçimlerde mutlaka Ahmet Davutoğlu için de bir şeyler düşünecektir. Buna da şaşırmayız…

Tayyip Erdoğan’ın, Ahmet Davutoğlu’na yaptığını darbe olarak değerlendirenler, Türk Ordusu’ na kurulan kumpas için sessizliklerini korumaktadır. Bir siyasal iktidarın, kendi ülkesinin ordusuna düşman olması, sivil darbe olarak nitelenir. Demokrasilerde elindeki siyasal gücü, rejimin kuralları dışına çıkartarak hukuksuz amaçlara yönelmek, hukuk dışı tutum ve davranışlarda bulunmak, sivil darbe olarak nitelenir.

Bir siyasal iktidarın, yasama, yürütme ve yargıyı kendine bağlayarak, her koşulda sürekli kendi istediğini yapmak için uğraşması, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli bir şekilde kadrolaşması ve kendilerine karşı olanları bir biçimde yargılatıp, susturması sivil darbe olarak nitelenir.

Bir siyasal iktidarın, ülkenin parlamentosu yerine yasa gücünde kararnamelerle yasama görevini gasp etmesi, kurumların hesaplarını Sayıştay denetiminden kaçırması, sivil darbe olarak nitelenir. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu kesinleşen bir iktidarın, bu karara karşın ülkeyi yönetmesi açıkça sivil darbedir.

Demokrasi dışı tutum ve davranışları alışkanlık haline getiren siyasal iktidar, sivil darbe yapmaktadır. Üstelik yaptıkları darbe, muhalefet tarafından da görülememektedir. Tek adamlığa gidilen bu süreçten tüm siyasal partiler sorumludur.

Toplumumuzun dinselleştirilmesi ile Kürtlere özerklik tanınmasını öngören Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olduğunu söyleyen birinin, tek adamlığa soyunması, ülkemiz için büyük bir felakettir. “İlla başkanlık değil, ‘partili cumhurbaşkanı’ sistemi de olabilir” sözleriyle Tayyip Erdoğan, AKP’de denetimi yitirmek istemediğini açıklamıştır. Terör her gün can almakta, Kilis ilimize her gün roketler atılmaktadır. AKP’ye %70 oy veren Kilisliler “öldürülüyoruz” diye gazetelere ilan verip, yöneticileri göreve çağırırken, büyük kentlerimizde bombalar patlatılırken, siyasal iktidarın gözü yeni anayasa yapmaktadır.

Bütün bu olanlara karşın muhalefet sessizdir ve kendi sorunlarını çözemeyen bir muhalefete de, zaten halk güvenmemektedir. Bu güven bunalımını aşmak için muhalefet yöneticilerinin hepsinin değişmesi gerekmektedir. Gerçekleşecek bir olumlu değişim ile ülkemizin yolunun da aydınlığa doğru değişeceği görülecektir.

===================================

Teşekkürler sevgili kardeşimiz Suay Karaman...

Sevgi ve saygı ile.
09 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yılmaz Özdil: Kut’ül ammare

Kut’ül ammare

portresi_kravatli

 

Yılmaz Özdil
SÖZCÜ,
3 Mayıs 2016

 

Dört yıl önce, 2012. Takunyacı ihlas holding’ten tgrt’yi satın alıp, adını Fox TV  olarak değiştiren dünya medya imparatoru Rupert Murdoch, ATV’yle Sabah’ı da almak için Ankara’ya geldi, asrın liderimizle buluştu, baş başa görüştü,
anı olarak da John Philby’nin kitabını hediye etti.
*
Murdoch, TGRT’yi Ahmet Ertegün aracılığıyla almıştı. Ertegün’ün dedesi
Üsküdar Özbekler Tekkesi’nin şeyhiydi. 
Babası, Washington büyükelçimizdi.
Beyaz Saray’ın pek kıymet verdiği bir aileydi, babası görev başında vefat etmiş, cenazesi Missouri zırhlısıyla gönderilmişti. Murdoch’ın babası ise, 1915’te Melbourne Age gazetesinin muhabiri olarak Çanakkale savaşını takip eden Avustralyalı gazeteciydi. Cephede gözlemler yapmış, sonra da sekiz bin kelimeden oluşan meşhur “Gelibolu mektubu”nu yazarak, gizlice Avustralya başbakanına göndermişti.

“İngiliz istihbaratı Londra’ya yalan raporlar gönderiyor,
Çanakkale geçilemez, boşuna ölüyoruz”
demişti.
*
Murdoch’ın asrın liderimize hediye ettiği “The Empty Quarter” adlı kitabın yazarı John Philby, İngiliz casusuydu. Anadili gibi Arapça biliyordu.
Güya müslüman oldu, Şeyh Abdullah adını aldı. Biz Çanakkale’de İngilizlerle boğuşurken, Osmanlı’ya isyan bayrağı açan Mekke Şerifi Hüseyin’e yardımcı olması için Arabistan’a gönderildi. Bir yandan sırtımızdan hançerleyen Arapları organize etti, bir yandan İngiliz petrol şirketlerine imtiyaz topladı,
bir yandan da tarihsel eserleri araklayıp İngiltere müzelerine sattı, servet yaptı.
*
İngiltere’ye dönünce, siyasete atıldı, seçilemedi, küstü. İkinci Dünya Savaşında saf değiştirdi, kendi ülkesini satmaya başladı, çaktırmadan Hitler’e çalıştı.
Yakalandı, bir süre tutuklandı, sonra ev hapsine alındı, savaş bitince İngiltere’yi terketti, Lübnan’a taşındı. Kalpten öldü.
Beyrut’ta müslüman mezarlığına gömüldü.
*
Bu casus arkadaşın bir oğlu vardı, Kim Philby… O da babası gibi Cambridge’ten mezundu, O da sular seller gibi Arapça biliyordu, O da casustu. 1947’de konsolosluk sekreteri ayağıyla İstanbul’a gönderildi. CIA ve MI6’in irtibat görevi için Washington’a tayin edildi. Soğuk Savaş tarihine “asrın casusu” olarak geçti. Çünkü, çift taraflı çalışıyordu. Köstebekti. Sovyet gizli servisi tarafından devşirilmişti, Moskova’ya bilgi satıyordu. Şüphelenildi, takip edildi, bir türlü suçüstü yapılamadı ama, kovuldu. O da gitti, babası gibi Beyrut’a yerleşti.
Güya gazeteciydi.
*
Gel zaman git zaman, 1961’de Anatoliy Golitsy isimli KGB subayı ABD’ye
iltica etti, bülbül gibi öttü. 
Kim Philby’nin ipliğini pazara çıkardı. Aranan kanıt nihayet bulunmuştu. İngiliz siciminin boynuna dolanmak üzere olduğunu anlayan
Kim Philby, Suriye üzerinden Ermenistan’a, oradan Rusya’ya kaçtı. 
Daha önce bir İngiliz, bir Amerikalı eşinden boşanmıştı, bu kez Polonya kökenli Rus yazar
Rufina Pukhova’yla evlendi. Yaşamı 
roman oldu, Hollywood’ta film oldu.
Alkolik oldu. İki kez intihara kalkıştı, beceremedi. 1988’de babası gibi kalpten gitti. Rusya, O’nun anısına posta pulu bastırdı.
*
Ölümünden sonra ortaya çıktı ki; İstanbul’da çalıştığı sırada, SSCB’nin İstanbul başkonsolosluğunda görevli olan ve İngiltere’ye iltica etmek isteyen Konstantin Volkov isimli KGB subayını, usta manevralarla bizzat kendi elleriyle KGB’ye
teslim etmişti. 
Çünkü, Volkov’un çantasında köstebeklerin listesi vardı ve listenin en başında Kim Philby yazıyordu! Bu casus arkadaşın, kendisi gibi casus olan babasına dönersek…

Suudileri örgütleyen John Philby, Irak’ın örgütlenmesi işini Gertrude Bell
adlı bir kadınla yürütüyordu. 
Gertrude casustu. Oxford mezunuydu.
Türkçe, Arapça, Farsça, Kürtçe dahil, şakır şakır yedi lisan biliyordu. Çok güzeldi.
Kızıl saçlı, yeşil gözlü, narin yapılıydı. Gören çarpılıyordu. Etrafına ışık saçıyordu.
Arkeolog ayaklarıyla Mezopotamya’yı karış karış gezdi, aşiretleri örgütledi.
1919’da Paris Konferansı’na delege olarak katıldı. Haritaladı… Kürt, Arap, Türkmen bölgelerine ayırdı, bugünkü Irak’ın sınırlarını elleriyle çizdi.
1924’te Türkiye’yle İngiltere arasında imzalanan Irak sınırı, O’nun eseriydi.
Bir de kral buldu… John Philby’nin kankası Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ı,
kukla olarak Irak tahtına oturttu.
*
Araplar ona “çöl kraliçesi” diyordu. Hiç evlenmedi. Aşıktı aslında…
Binbaşı Dick Doghty-Willie’ye aşıktı. Talihsizliğe bakın ki, binbaşı evliydi.
Gizli gizli mektuplaşıyorlar, buluşuyorlardı ama, binbaşı eşinden boşanmıyor, Gertrude bunalıma giriyordu. Sorunu biz çözdük… Binbaşıyı Çanakkale’de vurduk, herif öldü, aile faciası yaşanmasına gerek kalmadı! Gertrude’un Türk nefreti böyle başlamıştı. Sevgilisi ölünce kendini Kahire’ye attı, İngiliz gizli servisinin Arap bürosuna katıldı. Yukarda özetlediğim işleri halletmek için Irak’a geçti.
Önce bizim kuyumuzu kazdı, sonra kendi başını yedi. 1926’da, 58 yaşındayken aşırı dozda uyku hapı alarak, intihar etti. Bağdat’a İngiliz mezarlığına gömüldü.
*
Kendini öldürmeden önce, gene arkeolog ayaklarıyla kezlerce Anadolu’ya geldi.
Kadın konusundaki zafiyetimizi biliyordu, gayet iyi kullandı, kapıları ardına kadar açtırdı. Yetmedi, istediği gibi kurcalasın, memlekette cirit atsın diye,
yanına rehber bile verdik iyi mi… 
Hakkını verdi. Memlekette dört döndü.
Ne Diyarbakır bıraktı, ne Adana, ne Konya, ne Kayseri, ne Kapadokya…
Cudi’ye bile tırmandı. Kürt köylerini listeledi, hangi aşiret devletten yanadır, hangi aşiret ihanete müsaittir, şeceresini çıkardı.
Nereler kuytudur, nerelerden nerelere geçilir, haritaladı.

Mesela bir mektubunda “Zaho kampında konakladım” diyordu.
Bilmiyorum bi yerlerden anımsıyor musunuz, Zaho kampını!
*
Antakya’ya gitti. Karkamış’ta kazı yaptı. Bugün ne hale geldiğini gördüğümüz Suriye sınırında kiliseleri geziyorum dümeniyle, ahalinin etnik kökenini, mezheplerini raporladı. Öldüğünde, kendisinden geriye, elyazısıyla 16 günlük,
iki bine yakın mektup, yedi bin fotoğraf kaldı.
*
Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı, Gertrude dört ay sonra Anadolu’ya sızdı, Malatya’ya geldi, Kürt aşiretlerini devşirmeye çalışan
İngiliz casusu binbaşı Noel’le buluştu, Elazığ’a geçmek isterken enselendi, kendisiyle anladığı lisandan konuşuldu. 
Kuvayi milliyecilerin padişahçılara
pek benzemediğini öğrenmiş oldu, Milli Mücadele bitene dek Anadolu’ya
adım atmadı. 
Dedim ya, hiç evlenmemişti. Ama, anne sayılırdı.
Çünkü “manevi oğlum” dediği biri vardı. Yarbay Thomas Edward Lawrence… Namı diğer, Arabistanlı LawrenceEvlat yetiştirir gibi yetiştirdi,
yol gösterdi, akıl hocalığını yaptı, nüfuzlu kişilerle tanıştırdı. 
Arabistanlı Lawrence, kendisinden 20 yaş büyük olan bu kadın için “annemden farksız, bildiğim
her şeyi ondan öğrendim”
diyordu.
*
Tayyip Erdoğan’la Abdullah Gül’ü kaldığı oteline, ayağına getirtip madalya takan Suudi kralı var ya… İşte bu Lawrence’in Cidde’de yaşadığı evi restore ettirdi, kapısına da kocaman harflerle “Bu ev, Türklere karşı savaş vermemize yardımcı olan Lawrence’in karargahıdır.” diye plaket astı!
*
Neyse… 1953’te henüz 46 yaşındayken motosiklet kazasında ölen Arabistanlı Lawrence’ın yaşamı film oldu. 1962’de gösterime girdi, en iyi yönetmen dahil, yedi dalda Oscar kazandı. ABD Kongre Kütüphanesi tarafından, tarihsel değeri nedeniyle, Ulusal Film Arşivi’nde koruma altına alındı.
Ancak… “The End” olmadı. Gertrude Bell’in yaşamı da film oldu.
“Çöl Kraliçesi” adlı filmde, efsane kadın casusu Oscar ödüllü Nicole Kidman canlandırdı. Çekimleri Fas’ta ve Ürdün’de yapıldı. Beş bin figüran kullanıldı.
Bu cuma günü vizyona (AS: gösterime) giriyor. Zamanlaması ne tesadüf di mi? 

Kimbilir, yazarak anlatamıyoruz, belki seyrederek anlarız… Mesela, Mısır doğumlu İslam Teşkilatı sekreteri Ekmeleddin efendinin, neden yeni CHP tarafından
tıpış tıpış cumhurbaşkanı adayı ilan edildiğini, bu arkadaşın neden MHP tarafından TBMM Başkanlığına aday gösterildiğini, İngiltere kraliçesi’nin dindar cumhurbaşkanımıza neden şövalye madalyası taktığını, genelkurmay başkanımızın neden sünnet çocuğu gibi Suudi Kralı’nın yanına oturtulduğunu, asrın liderimizin Suudi kralına madalya takmaya neden doyamadığını,
Suriye’ye neden bulaştığımızı, Rus uçağını neden düşürdüğümüzü,
Kürdistan kuran Barzani’nin AKP kongresinde neden onur konuğu yapıldığını, Katar’a neden nöbetçi askeri üs kurduğumuzu, laiksiz anayasayı, 14 yıldır
iktidarda olmalarına karşın hiç anımsamayıp, 14 yıl sonra aniden Kut’ül ammare’yi hatırlamalarını, 14 yıl sonra aniden başlayan Kut’ül ammare sevdasını filan… 
Belki daha iyi kavrarız.
Popcorn yemeyi ihmal etmeyin, iyi seyirler Türkiye.

================================

Dostlar,

Değerli araştırmacı – gazeteci Yılmaz Özdil tek sözcükle gene “döktürmüş!”
değil mi?? Kalemine ve yüreğine sağlık diyoruz..

Halkımızı artık düşünmeye ve “soru sormaya” çağırıyoruz..

Ne, Neden-niçin, nasıl, nerede-nereye, ne zaman… KİM??
Ünlü 5N – 1K formülü..

Bu sorulara doğru yanıtlar bulmak için çabalamalıdır Ulusumuz..

Beyin iğfalinden kaçınmak için elinden gelen her şey yapmalıdır..

  • Dileriz AKP – RTE, Enerji Bakanı Damat Berat Albayrak’ı “Damt Ferit” örneği sadrazam yapmaz! Türkiye bunu kaldıramaz.. Zinhar aklınızdan çıkarın!

Sevgi ve saygı ile.
05 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Birgül Ayman Güler : “Taht hülyaları ve gerçekler” yazısı ve çağrışımlarımız..

Taht hülyaları ve gerçekler

portresi_genc

Birgül Ayman Güler

Kanlı PKK’nın Kandil sesi Duran Kalkan,
“2011 yılında başlayan ve adına ‘Arap Baharı’ denen süreç bugün Irak, Suriye ve Türkiye üçgeninde odaklanmıştır ki, burada belirleyici alanın Türkiye olduğu ve sorunların kalıcı çözümünün Türkiye’den başlayarak gerçekleşeceği açıktır.” diyor.

Arap Baharı, ABD imalatı BOP harekatının uygulama planı. Genç insanları canlı bomba yapıp binlerce masum insanın üzerine atan bu kişi, Türkiye için Libya, Mısır, Irak ve Suriye’deki gibi bir kader diliyor. Bu kader bir an önce gerçek olsun diye elinden geleni ardına koymuyor.
AKP yöneticilerinin ‘kalıcı barış’ için çözüm masalarına oturdukları ortakları buydu.
Ortaklığın temelinde aynı fırsatçılık vardı. Arap Baharı onların da hoşlarına gitmişti.
O baharın yapımcısı olan Amerikan harekatına eşbaşkanlıklarını gururla ilan etmişlerdi.
BOP penceresinden ne manzaralar seyredildi!
PKK baronları kendilerini petrol yatakları üzerine kurulmuş yeni-Babil tahtında görürken,
AKP yöneticileri Dersaadet’e kurulacak hilafet tahtı hülyasına daldılar.
Ortada ve ufukta tahtların ikisi de yok. Barış, demokrasi, insan hakları adına, oldukları yerde
ya da göç yollarında canları alınan çoluk-çocuk milyonlarca insan ve tarihin en büyük vahşetlerinden sonuncusu var.
***
‘Kalıcı çözüm’ün ne anlama geldiği artık açık: Ulusal yapıların parçalanması.
Irak’ta 2003 yılından, Suriye’de 2011 yılından bu yana sürdürülen vahşetin kapıları,
Türkiye’de ‘çözüm masaları’ ve ‘akil adamlar’la açıldı. Yeni-CHP’nin tepesine yerleşmiş,
hangi tahtın hülyasını gördüğü hepimiz için hala muamma olan klik, “al sana açık çek,
masa için” deyip bu masalara ortak oldu.

Ne var ki, bahar ortaklarının arası bozuldu. AKP yöneticileri, hiçbir rüyanın Amerikan siyasetinden fırsat sağlamakla gerçekleşemeyeceği gerçeğiyle yüz yüze geldiler.
PKK, sahibinin sağlayacağı her fırsata razı; sahibinin kanatları altına iyice sindi.
Müzakerenin yerini mücadele aldı. CHP’ye düşen ise, elinden düşürmediği çek defterini AKP’ye bu kez “al sana açık çek, terörü bitirmen için!” diyerek uzatmak oldu.

Gerçek CHP için utanç verici hallere bir yenisi daha eklendi.
Çünkü genel başkanın yardımcısı daha bir hafta önce Cumhuriyet Savcılığı’na başvurmuş ve AKP cenahı hakkında Cumhurbaşkanından Başbakana, Beşir Atalay’dan MİT Müsteşarına, tüm ilgili kamu görevlileri için “2009-2015 arasında teröre yardım etmek” iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştu.
Teröre yardım suçlusu saydığınız kimselerden, şimdi terörü bitirmelerini istemek nasıl bir iş?
***
Taht hülyaları da, açık çekler de artık yönsüzdür.
İster müzakere masasında olsunlar, ister mücadele alanlarında, bunların hepsi, şimdi tek sabitle yönlendirilmeye çalışılıyorlar. “Yeni anayasa”!
İmralı Notları, yeni anayasa için rota bildiren emirnamelerle donanırken,

– HDP temsilcileri istediklerinin ulusal/milli devletin ortadan kaldırılması olduğunu

açıkça söylediler.

AKP temsilcileri, aynı şeyi yerine ümmet toplumunu getirebilmek için, bunun ise kendi seçmenlerince reddedildiğini gayet iyi bildiklerinden, istediklerini hala ilm-i siyaset teknikleriyle ve Başkanlık örtüsü altına gizlenerek söylemeyi sürdürüyorlar.

Yeni-CHP kliği etnikçi eşit vatandaşlık anlayışı örtüsüne saklanıp
buna da bir ‘açık çek’ kesmiş durumda.
MHP ise bildiğiniz gibi.
Hangi partiden olursa olsun halka gelince, hepimiz, canlı bombalı saldırılarla
felç edilmeye çalışılıyoruz.
Bu sahte Baharcılar bir işgal etmeyi, bir de anayasa yapmayı sevdiler.
Bizim ise, yitirdiğimiz her canımızla birlikte boyun borcumuz daha da arttı.

Yeni Anayasaya Geçit Yok!

(AYDINLIK, 1.3.1)

====================================

Dostlar,

Teşekkürler usta ve birikimli kalem,
yurtsever dostumuz Prof. Birgül Ayman Güler hocamıza…

“Yeni Anayasa” tuzağının gerçekte Küresel emperyalizmin dayatması olduğunu
ve içeridekilerin de adeta yemlenerek iğrenç, bölücü Batı projesine ortak – maşa ve
mahkum edildiklerini bir kez daha vurgulamakta çoook büyük yarar var…

  • “Biz Küreselleşmenin Anayasasını hazırlıyoruz. 
    Ne hükümetler neyin altına imza attıklarının, 
    ne de şirketler neler kazandıklarının farkında.“
    Renato Ruggerio; DTÖ Eski Genel Başkanı (1997)

* Sözde, DTÖ güdümünde “serbest ticaret” kutsanıyor; oysa ulusal teknolojimiz
rekabete elverişli değil. AB-ABD dışsatımımıza kota koyuyor ayrıca.
Sonuç;
dev dış ticaret açığı – cari açık ve borçlandırma!
Bu yolla ülkeleri küresel sermayeye yeniden post-modern sömürge kılma!

DTO_Kuresel_sistemin_ANAYASASINI_yaziyoruz

1982 Anayasası Türkiye’yi KüreselleşTİRmecilere = Yeni emperyalistlere yarı sömürge kıldı
35 yılda, kendine biçilen Küresel misyonunu iyi kötü yerine getirdi.
Şimdi sıra post-modern tam sömürge kılmada, bölünmede, İslami Federasyonda..

“Yeni Anayasa” tuzağının saklanan hayın hedefleri tam da bunlar…
2023’e kalmadan.. Aç tavuğun darı ambarı rüyasından farksız..

“Beraber yürüyerek bu yolda ..” (!)

Türk halkı bu kalleş oyuna asla gelmeyecek!

Sevgi ve saygı ile.
19 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com