Kamu yönetimi projesi 

Kamu yönetimi projesi 

Birgül Ayman Güler

Birgül Ayman Güler
Aydınlık Gazetesi, 26.11.2017

Yıllardır süregiden kamu yönetimi reformu konusu önemli.

Küreselciler bu işe büyük önem vermişti. Çünkü ulus-devleti çözmek, kamu yönetimini yani devlet idaresini çözmeden olmazdı.

IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği, OECD, bunların etrafında dönen fonlar, sivil toplum denen projeci dernekler, vakıflar, inatçı bir süreklilikle iş gördüler. Sosyal – ekonomik etüd dernekçiliği, izleme platformculuğu devreye alındı. Hangi sempozyuma baksanız, hangi raporu elinize alsanız, bu çevrelerin damgaları ya da izleri vardı. Raporlar, eylem – etkinlik listeleri halinde bürokrasinin masasına yerleştirilmiş, sahiplerinin ‘kolay takip sistemi’ne bağlanmıştı. Uygulama başlamıştı, ama bunların bir bölümü yasa değişikliği gerektiriyordu. 2005 yılı civarında ve sonrasında, gereken yasaların büyük bölümü çıkarıldı. Daha ilerisi Anayasa değişikliği gerektiriyordu. İşte orada büyük ölçüde takıldılar.

Bunları hep birlikte yaşadık, gördük.
***
Bu arada, 2008 yılından başlayarak, küreselcilik çöktü.

Aynı yıl bizim IMF ile ilişkilerimiz kesilip atıldı. Yine aynı yıl, 1994’te kurulan ve ‘dünya hükümetine doğru’ yelken açtığı söylenen Dünya Ticaret Örgütü askıya alındı. Birleşmiş Milletler, kendisine beslenen son umut kırıntılarını tüketti. Yalnız kalmış Dünya Bankası kamu-özel ortaklıklı son özelleştirmeler atağının ötesine geçemez oldu. Avrupa Birliği’nin Kopenhag Kriterleri, yerini başkentlerin kendi kriterlerine terk etti. Üzerimizdeki boğucu ve onur kırıcı AB himayeciliği sona erdi.
***
Küreselci militanların, artık eskisi kadar kibirle olamasa da, sihirli reformculuklarını konuşturmaya yine gayret ettiklerini görüyoruz.

İlginçtir; küreselci kadroların idari reforma ilişkin lafları, 15 Temmuz gibi bir açık saldırı ve işgal denemesine karşın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından yine duyulabiliyor.

Bu cenahın son toplu sesi, yeni kurulan ‘iyi parti’nin taslak programından geldi. Tepki çok olunca, küreselci reform sözü veren o paragraflar, program resmen ilan edilmeden önce metinden temizlendi. Ama izleri zihnimizde kaldı.

Bu sesler ve izler önemli.
======================================
Evet dostlar,

Sayın Prof. Dr. Birgül Ayman Güler Kamu Yönetimi Uzmanıdır. Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi idi siyasete girmeden önce. Bu kısa ve özlü yazı önemli bir uyarıdır. Artık Türkiye başta olmak üzere Ulus Devletler, KüreselleşTİRmecilerin = Yeni Emperyalistlerin her türden sinsi planlarına karşı yeter deneyimi edinmiş olmalıdır. Neredeyse 3 onyıldır hallaç pamuğu gibi atılan gelişmekte olan ülke halkları, bunca tarihsel deneyimden gereken dersleri çıkarmış olmalı ve kalenin içeriden fethine dönük girişimleri şiddetle dışlamalı..

Sevgi ve saygı ile. 26 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Güncel Türkiye takvimi

Güncel Türkiye takvimi

Birgül Ayman GülerBirgül Ayman Güler
Aydınlık Gazetesi, 21.5.2017

Referandum sonuçları, 27 Nisan 2017 günlü Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı. Yayımlanan metin Yüksek Seçim Kurulu’nun 633 sayılı kararı. Buna göre yurt içi katılım oranı %87.45, yurtdışı katılım oranı ise %44.60 düzeyinde. Yurt dışı, yurt içi ve gümrük toplamında hesaplandığında katılım %85,53.

Geçerli oyların %51,41’inden ‘evet’, buna karşılık %48,59’undan ‘hayır’ yanıtı gelmiş ve MHP destekli AKP önerisi olan anayasa değişikliği yürürlüğe girmiş bulunuyor.
*
Yürürlüğe giren anayasa değişikliği metni, Resmi Gazete’de daha önceden, 11 Şubat 2017’de yayımlanmıştı; bir kez daha yayımlanmasına gerek yok. Anayasa değişiklikleri referandum sonuçlarının kesin olarak ilan edildiği 27 Nisan 2017 günü yürürlüğe girmiş oldu.
*
Kamuoyuna yaygın biçimde malum olan ilk sonuç, cumhurbaşkanının ‘partili’ hale gelmesi oldu. Referandumda Anayasa’nın 101. maddesindeki “cumhurbaşkanlığına seçilen kişinin varsa partisiyle ilişiği kesilir’ hükmü kaldırılmıştı.
Cumhurbaşkanı, 2 Mayıs 2017 günü AKP üyesi oldu.
Şimdi, olmaması gereken bir adım atılacak. Cumhurbaşkanı aynı zamanda parti genel başkanı olacak. (AS: 21.05.2017 günü oldu!) Devletin, milletin, ordunun başı, çok partili siyasal rejim içinde “bir” siyasal partinin genel başkanlığı unvanını da üstlenecek. Makamların doğasına aykırı olan bu iş,

  • siyasal – yönetsel ilkeler bakımından olduğu gibi
  • uygulama bakımından da doğru değil.

Önümüzdeki günlerde bunun nasıl dertli bir sorun kaynağı olduğunu yaşayarak göreceğiz.
*
Referandumla bağlı olarak üç değişiklik adımı daha atıldı.
Yapılan anayasa değişikliğiyle birlikte Hakimler ve Savcılar Kurulu üyeliğine atamalar yapıldı.
Milli Savunma Bakanı’nın askeri yargıyı tasfiye çalışmaları başladı.
Referandum sonuçları henüz kesin olarak açıklanmamışken, seçimlerle ilgili yasalarda yapılacak değişiklikler için Adalet Bakanlığı’nın görevlendirildiğini öğrenmiştik. Adalet Bakanlığı cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimi, seçimlerin temel hükümleri, siyasi partiler, Hakimler Savcılar Kurulu, Uyuşmazlık Mahkemesi, askeri ceza konularını düzenleyen 7 yasada 144 değişiklik yapılacağını duyurdu.
*
Değişikliğin geçici 21. maddesi önemli madde…
Bunun (F) paragrafında, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik gibi düzenlemelerin hükümlerine 2019’da yapılacak seçimlere kadar uyulacağı; ama bunların o zamana kadar iş başında kalacak Bakanlar Kurulu tarafından yürürlükten kaldırılabileceği yazıyor.
Herhalde en hummalı temizleme bu hüküm çerçevesinde olacak. Çünkü, şimdiye kadar bunları çıkarmış olan Bakanlar Kurulu’nun kendisi, 2019’dan itibaren (AS: başlayarak) olmayacak. Bakanlar ise siyasal değil atanmış teknikerler haline dönüşmüş olacak. Sayılan metinlerin hepsinin yeni sahibi artık cumhurbaşkanı. Mevcut mevzuatın yerini onun çıkaracağı kararnameler ve onun emriyle yön alacak yönetmelikler alacak.
Demek ki yalnızca yeni yapılacak düzenlemelere değil, ortadan kaldırılacak olanlara da özel bir dikkat gerek.
*
Bütün bunlar geçiş hükümleri. Bugünden başlayıp 27. Dönem TBMM seçimlerine kadar geçecek süre içinde olup bitecekler. Elbette bir de yapılacak seçimlerden sonrası var.
Yine geçici 21. madde, cumhurbaşkanı ile milletvekili seçimlerinin aynı gün yapılmasını ve yeni düzenin ilk seçiminin 3 Kasım 2019 günü gerçekleştirilmesini öngörüyor. Ama TBMM karar alacak olursa tarih öne çekilebilir. Böyle bir durumda iki seçimin birlikte yapılması yine zorunlu.
Yani şu demek ki, 16 Nisan 2017 referandum sandığından çıkarılan yeni anayasa hükümleri, 3 Kasım 2019’dan önce de yaşamımıza girebilir. En çok 2 yıl 4 ay…
==============================
Dostlar, 

Sayın Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, siyasete girmeden önce Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye’de Kamu Yönetimi hocasıydı..Yaratılan karmaşanın ne denli ağır ve ciddi olduğunu görüyoruz. 
Yaşayarak daha da anlayacağız.
Yazık Türkiye’ye ve yazıklar olsun bunları yapanlara..

Sevgi ve saygı ile. 22 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. –
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Başkanlık rejimine geçelim mi?

Başkanlık rejimine geçelim mi?

Birgül Ayman Güler

Prof. Birgül Ayman Güler
Aydınlık Gazetesi, 1.3.2017

16 Nisan referandumunun tek sorusu yok, çok sorusu var. İlk ağızda 18 soru aşağıdakiler olabilir:

1. Milletvekili sayısı 600’e çıksın mı? E – H
2. Milletvekili seçilme yaşı 18’e insin mi? E – H
3. Başbakanlık kalksın mı? E – H
4. Bakanlar Kurulu (hükümet) tümden kalksın mı? E – H
5. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir partinin de başkanı olsun mu?
E – H
6. Başkomutanlık partili cumhurbaşkanında kalsın mı? E – H
7. TBMM’nin kanun yapacağı konular sayılıp sınırlansın mı? E – H
8. Kanuna ayrılanlar dışındaki her konu CB kararnamesiyle düzenlensin mi? E – H
9. Bakanlıkları/devlet kurumlarını kurma kaldırma yetkisi TBMM’den alınsın ve CB’na verilsin mi? E – H
10. TBMM’nin yürütmeyi (cumhurbaşkanını) gensoruyla denetlemesine son verelim mi? E – H
11. CB ve yardımcılarını ve bakanları soruşturmak için gerekli %10 mv talebi (60 imza) şartını %51’e (301 imza) çıkaralım mı? Kısası, bunların soruşturulmalarını zorlaştıralım mı? E – H
12. Devletin üst kademe yöneticilerini tek başına cumhurbaşkanı atasın mı? E – H
13. Üst kademe yöneticilerinin hangi usullerce atanacağını şimdi TBMM kanunla belirliyor; bunu tek başına CB yapsın mı? E – H
14. Milli Güvenlik Siyasetini tek başına cumhurbaşkanı belirlesin mi?
E – H
15. Cumhurbaşkanına tüm devlet kurumları için idari soruşturma yürütme yetkisi verelim mi? E – H
16. Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği kalksın, yerine sayısı belirsiz cumhurbaşkanlığı yardımcılığı getirilsin mi? E -H
17. HSYK üye sayısı 22’den 13’e insin, bunların 7’sini TBMM ve 6’sını cumhurbaşkanı atasın mı? E – H
18. Askeri Mahkemeler kaldırılsın mı? E – H

Sorular elbette 18 ile sınırlı değil. Ağzımızı ikinci kez açsak,
18’lik bir liste daha yapmak işten bile değil. Referandumdan çıkacak %51’lik tercih, ilgili yasada yazıldığına göre “Türk Milletinin Kararı” niteliğine sahip olacak. Bu soruların toplamı için tek E-vet ve tek H-ayır oyu verilecek. Bu durumda, referandum sandığının diğer tüm soruları toplayan tek bir soruya dökülmesi gerekir. O tek sorunun, elbette iki taraf için de kabul edilebilecek net bir soru olması, E-vet ve H-ayır kesinliği beklenen böyle bir işin olmazsa olmazıdır. Gelin görün ki öyle olmuyor. İçinde yaşadığımız dönemde tevriyecilik zeka pırıltısı, takiyyecilik ilm-i siyaset, stratejik davranmak adına taktisyenlik siyaset erbaplığı sayılıyor. Referandumun “resmi olarak tek” sorusu taraflarca bir türlü dile getirilip ilan edilmiyor. Çünkü anayasa değişikliğini ortaya atan teklif sahibi iktidar kesimi, yapmaya giriştiği işi tuhaf bir şekilde örtme gereği hissediyor.
***
Yukarıdaki soruları kendi çatısı altında toplayan, bu referandum için mümkün olan tek resmî soru şudur: Başkanlık rejimine geçelim mi?Gündeme gelişi, hazırlanışı ve hazırlayanları, TBMM’deki görüşme ve oylama süreci, hatta Resmi Gazete’de yayımlanması bile dertli olan
bu OHAL’li referandumda, AKP ile MHP’nin kendi istedikleri referandumun sorusunu dile getirmekten kaçınmaları, kendi başına bir sorun oldu. Kaçak güreşin böylesi hepimize rahatsızlık, kuşku, endişe veriyor.

Başkanlık rejimine geçmeyelim!

Birgül Ayman Güler : Bizimki kriminal değil siyasal mücadele

Bizimki kriminal değil siyasal mücadele

portresi_genc

Birgül Ayman Güler

Komisyonun adına bakarsanız iki şeyi araştırıyor. Bunlardan biri “Fetullahçı Terör Örgütünün PDY) 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimini”, ikincisi de “bu terör örgütünün faaliyetleri”ni. Yine Komisyonun adına bakarsanız, sonunda yerine getirmesi gereken görev” alınması gereken önlemleri belirlemek”.
*
FETÖ adlandırması resmi olarak ilk kez 21 Şubat 2015 tarihli İstanbul Emniyet Müdürlüğü fezlekesinde kullanılmış ve örgüt böylece 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu‘nun kapsamına girmiş bulunuyor. Komisyona verilen ada bakarsak, araştırma son iki yıllık bir dönemi kapsıyor olmalı. Ama Komisyonun adında FETÖ kısaltmasının yanında PDY kısaltması da kullanılmış bulunuyor. PDY adlandırması, 17 Aralık 2013’te iktidar yetkilileri tarafından kullanıldıktan sonra, resmi olarak ilk kez 30 Ekim 2014 günlü Milli Güvenlik Kurulu kararında belirmiş görünüyor. Bu durumda Komisyon araştırmasında zaman dilimi en fazla bir yıl daha geriye gidiyor.
*
Ne var ki, Türkiye’yi hedef alan bu yapının bir anda gökten zembille düşmediği belli. Gazetelerde, 55 yıl öncesine dek giden istihbarat raporları olduğu yazılıyor ve hatta bunlardan pasajlar (AS: ölümler) aktarılıyor. Cümle alem bu yapının okul ve dershaneciliğe 1983’te başladığını; 1992’de başka ülkelerde okullaşmaya, 1994’te Türkiye’de basın-yayıncılığa, 2004’te insani yardım örgütlenmelerine giriştiğini biliyor. 2004’te Milli Güvenlik Kurulu’nun, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül imzasıyla elçiliklere “açılan okullara destek verin” diyen genelgesini geri çekmesini tavsiye ettiği resmi kayıtlarda duruyor. Aynı zaman diliminde başındaki kişiye 2000 yılında DGM davası açıldığı, davanın Haziran 2008’de Yargıtay’da beraatle sonuçlandığı da devlet tarihinde yerini aldı. Kısacası FETÖ/PDY adlı yapının büyümesinde devleti yöneten siyasal ve idari yapının tüm aktörleri var. Ama en önemlisi, bu aktörlerden biri, AKP, hem siyasal parti hem devletin siyasal yönetimi olarak son on beş yıllık gelişimin sorumlusu. Sorumlusu ve son üç yıldır kurbanı!
*
Karmaşık bir durum. Kurban, kendi sorumluluklarının hesabını vermek zorunda. Ama hesap soracak makamda yine kendisi oturuyor. İşin kendi kendine hesap sorma tarafını “Allah beni affetsin” diyerek çözdü. Yalnızca siyasal ittifaktan değil, aynı zamanda devlet yetkilerini kötüye kullanmaktan başka bir anlama gelmeyen görev ihlalleri de ortada öylece duruyor.

Kendisi, yani AKP, sırtına yapışmış deniz kabuklusunu FETÖ/PDY etiketi yapıştırıp sığ sulara bıraktı. Deniz kabuklusu başka balinalar aradı. Buldu da… Siyasi oportünizmin çürüttüğü ortamlarda zor iş değil. Bu zengin, gazeteli televizyonlu, Avrupa ve Amerika bağlantıları pek çok olan karanlık çember, ‘deccal’ diyebildiği Mustafa Kemal Atatürk’ün partisi CHP’ye bile yanaşmakta sakınca görmedi. İdeolojik yönünü yitirmiş, düşmanımın düşmanı dostum olur kıvraklığına sahip; “oy artıralım beyler” tacirliğinin kitabını yazan siyasi oportünizm, bunlar için çok mümbit bir arazi işlevi gördü.
*
Yalnızca 15 Temmuz 2016’da değil, haksız sınavlarda ve Balyoz’la Ergenekon gibi komplolarda görüldü. Ortada kriminal bir durum/suç örgütü var. Bunun tüm yönleriyle ortaya çıkarılması zorunlu. Devlet görevi üstlenmiş olan askeri ya da sivil olsun idari, adli ve siyasi yetkililerin görevlerini yaparken sergiledikleri ihlal, kusur ve suçların ortaya çıkarılması şart. Siyasi partilerin ve yönetimlerinin, parti organlarının kararlarına dayanmayan ittifaklara girmelerinin; partilerinin yönünü parti-içindeki ittifak çemberlerine teslim etmelerinin hesabını vermeleri de zorunlu. Ancak bunun bir koşulu var: Bunu öncelikle aynı zamanda iktidar yetkilerini kullanan AKP yapmalı.
*
Komisyonun beni “FETÖ yapılanmasına ilişkin bilgi, gözlem ve görüşlerimi paylaşmak” için davet etmesini anlamlı bulmadım. Çünkü bu yapıya karşı mücadelem, hem konumum hem dünya görüşüm itibariyle kriminal değil ideolojik ve siyasal niteliktedir. Kanımca CHP yönetimince partiden ‘tedbirli ihraç’ kararıyla istifaya zorlanmama neden olan sürecin sonuçlandırılması, ancak siyasal ve ideolojik mücadeleyle olabilir. Bu mücadelenin yeri ise parti çıkarlarının gölgelediği komisyonlar değildir.
(AYDINLIK, 19.10.2016)

============================

Teşekkürler sevgili B. Ayman Güler hocamız ve dostumuz..
CHP bu tür hatalara düşmemeli, yanlışlarından mutlaka dönmeli.
Prof, B. A. Güler, Prof. Süheyl Batum CHP’den atılacak ama M Bekâroğlu, S. Tanrıkulu… gibiler kalacak öyle mi?? Bu ağır hataların telafisi için elden gelen oyalanmadan yapılmalı.

Öte yandan, bize göre Prof. Güler TBMM Komisyonunun çağrısına uyarak bildiklerini tarşhe not düşmek üzere orada açıklamalı.

Sevgi ve saygı ile.
21 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Milli eğitim için mücadele

Milli eğitim için mücadele

Birgül Ayman Güler

Birgül Ayman Güler

Bunların projeleri uygulanırken, teğellemeyi Avrupa Birliği üstlendi. Türkiye’de 1990’lı yılların sonunda sahneye çıkan AB, yerli meftunlarının canhıraş çabaları sayesinde dev adımlarıyla yürüdü. Aynı 1950’lerde ABD’lilerin Talim ve Terbiye Kurulu koltuklarına kurulduğu gibi, “müfredat”dediğimiz eğitim programlaması dahil, alana dalarak en yüksek makamlara oturdu. Vurgulamak gereksiz olmaz. Böylece milli eğitim sistemimiz, doğrudan doğruya, Türkiye’nin hatıralarında ‘düveli muazzama’ diye yer etmiş olan emperyalizmin açık yönetimine teslim edildi. Giderek ar damarı çatladı. Ortalık açıkça “bundan daha doğal ne olabilir ki?” diyebilen işbirlikçi ve teslimiyetçilerle doldu. Küresel dünyayla entegrasyon ancak böyle olurdu! Bunun ‘çağdaş medeniyet seviyesi için şart’ olduğunu söyleyen art niyetli ya da şaşkın destekçileri bile oldu. Temizlenmesi gereken birinci büyük engel, mevcut sömürge eğitimidir. Buna karşı ‘milli eğitim’in millileştirilmesi amacına odaklanmış bir Milli Eğitim Mücadelesi vermemiz gerekir.
*
Sömürgeciler milli eğitimi özelleştirme politikasıyla teslim aldılar; bunu birlikte yürüdükleri küresel sermaye beslemesi liberaller, dinci cemaatler ve yerelci-etnikçi güçlerle ittifak halinde gerçekleştirdiler. Tek-tip değil, çeşitli ve çeşitlilikçi eğitim diye yola çıktılar. Ders kitaplarında çeşitlenme, okul giysilerinde çeşitlenme, okul tiplerinde çeşitlenme… okul sahipliğinde devlet tekelinin kırılması, eğitimin özelleştirilmesi gibi bir çizgide yürüdüler. Bunun anlamı, eğitimin “piyasa”ya devredilmesiydi; elbette sermaye ve şirketlerin bayramı oldu. Ama bir an durup düşünmemiz gerekir. ‘Piyasa’ dediğiniz şey nedir? O ‘hür teşebbüs’tür; serbest girişimdir; evet, tanımında salt para – kâr hırsı vardır. Ama bu hırs hırkasını sırtına geçirmiş olarak iktidar ve egemenlik savaşı yürüten küresel – misyoner/cemaatler ile yerel – etnikçi/cemaatleri görmemizi engelleyen ne var?

Yaşadığımız bunca deneyimden sonra hiçbir engel kalmadı. Gerçekte ‘kamusal görev’olan eğitim, artık yalnızca bir ‘iktisadi sektör’. Ve fazlası da var. ‘Milli eğitim’ sömürgecilerin kurallarına terk edilirken, cemaat okulları dersanelerle başlayıp okul-öncesi eğitimden üniversitelere kadar dallanıp budaklandı. Yerel dillerde özel eğitimi kurumu/okul açmak, etnik-ırkçılığın mevzilerinden biri oldu. Eğitim artık siyasal iktidar kavgasının açık arenası.
*
Milli eğitimin sömürgeleştirilmesi, hem bugünü hem de yarını tehdit ediyor. Ulusça yıllık üretimimizin giderek daha fazla bölümünü eğitime ayırıyoruz. Cepten harcamalarımız giderek daha fazla oluyor. Ama elde ettiğimiz sonuç başarısızlık. Hem de bizim ölçülerimizle değil, sömürgecilerin ölçüleriyle de…

Herkes biliyor ki, 17 milyon ilk, orta, lise öğrencisinin yalnızca 1,4 milyonu üniversitede. Bu sayıyı açık öğretimle 5 milyon diye göstermenin kimseye bir yararı yok. Herkes farkında ki, son yıllarda orta ve lise öğrencileri arasında okuldan ayrılıp açık-liselerde öğrenciymiş gibi görünenlerin oranı yüzde 25’e yükseldi. Eğitimin sömürgeleştirilmesi, diploma denen belgeyi, bir uygunluk ve yeterlik nişanesi olmaktan çıkarıyor. En önemlisi, ceketimi satar, seni yine de okuturumdiyen babalar, hem sisteme hem de bu söze artık kuşkuyla bakıyor. Durumu kavramak için yalnızca bu iki göstergeye bakmak bile yeterlidir.
*Bizim, gerçek bir Milli Eğitim İçin Mücadelehedefine bağlanarak örgütlenmeye ivedi ihtiyacımız var. Eğitim sendikalarındanbunu yapabilecek olan var mı? Siyasal partilerdenbu öncülüğü üstlenen var mı? Belki en iyisi, direnişin ve yeniden kuruluşun önderliğinde de yerini alacak bir halk dayanışması… (AYDINLIK, 28.9.2016)
==============================
Dostlar,

MİLLİ EĞİTİM NEREYE SÜRÜKLENİYOR??

AKP iktidarı ülkemizi OHAL rejimi altında inletirken, bir yandan da gündemindeki pek çok kritik hedefi bulanık ortamda yürürlüğe koyuyor.. İlköğretimde seçmeli de olsa dayatılan Arapça dersleri –ki uygulamada kimi ucuz kurnazlıklarla zorunlu olacak gibi-, proje okulları adı altında Türkiye’nin az sayıdaki yüzakı okullarda deneyim kazanmış nitelikli öğretmenleri rotasyonla görevlendirme, zorunlu din eğitimini AİHM’nin kesinleşmiş birkaç kararına karşın ısrar ve inatla görmezden gelerek sürdürme.. Bir çırpıda akla gelenler… FETÖ’nün 4 bine varan dersanesinin Temel Liselelere dönüştürülmesi gibi ucube bir çözüm ve apartman katlarında “Temel Lise” alaturkalığı bizleri utandırıyor. Yetmiyor; OHAL kapsamında, salt görüşme (mülakat) ile sözleşmeli öğretmen alımında sorulan dinci yandaş kayırma amaçlı sorular kamuoyunda adalet duygusunu derinden zedeliyor..

AKP iktidarının toplumu germe – kutuplaştırma siyaseti bilinçli olarak sürdürülüyor. Bir yandan YENİKAPI RUHU söylemiyle siyasal duygu sömürüsü yapılırken, bir yandan da ötekileştirme hatta düşmanlaştırma politikalarıyla toplumsal fay hatları derinleştirilerek AKP’nin tabanı ve çelik çekirdeği pekiştirilmeye (konsolide edilmeye) çalışılıyor. En küçük ayrıntılarla ilgilenen Tayyip bey, İstanbul’da halk otobüsünde şortlu genç kıza uçan tekme atan müsvetteyi ve eylemini kınamamakta direniyor, ağzını açmıyor ya da yarım ağız bir açıklama bile yap(tır)mıyor!? Ergenekon kumpasının savcılığını üstlenen RTE, vahşi bir saldırıya uğrayan hemşire Ayşegül Terzi’yi yok sayarak tüm cumhura başkanlık yapabileceğini sanıyor!? Başbakan Yıldırım “mırıldanma” hakkından söz edebiliyor! Karaman’daki Ensar Vakfı yurtlarında çocuklara tecavüz dosyası kapatılıyor.. Okullarda haremlik – selamlık ayrımı gündeme getiriliyor. İHL’ler mantar gibi çoğaltılıyor; zaman zaman normal okullar zorla kapatılarak, halkın haklı direnişi polis şiddetiyle ezilerek İHL’ye dönüştürülüyor.. Sayısı 140’a varan İlahiyat Fakülteleri ve meslek yüksekokulları ülkeye ne katıyor??.. Hurafe üreten ilahiyat hocalarının kılına dokunulamıyor; TRT’de beyin yıkayan din ve akıl-bilm dışı şovları din adına sürdürülüyor! Diyanet İşleri Başkanlığı ve Başkan Prof. Görmez 3 maymunu oynuyor..

Bu acı örnekler, son 14 yılın giderek dincileştirilen AKP eğitiminin ürünü büyük ölçüde. İstatistiklere göre örgün eğitimde 17 559 989 öğrenci var (2014-15 MEB verileri). Bu öğrencilerden 14 950 897’si resmi, 823 515’i özel, 1 785 577’si ise açık öğretim kurumlarında okuyor. Yüksek öğrenimde 6 066 000 öğrenci var. Bütçenin yaklaşık olarak 1/7’si eğitim sektöründe harcanıyor (2016 bütçesinin %13.88’i eğitime ayrıldı). 920 bini üniversite öncesi, 150 bini üniversitelerde olmak üzere 1,1 milyonu bulan eğitimci görevde. Ancak Ulusal gelirden (GSMH) ayrılan pay AKP iktidarında önemli artış göstermedi; OECD ülkelerinin yarısı dolayında gidiyor (OECD ortalaması %6; 2016 için Türkiye’de %3,46).

Erdoğan, 04.6.2016’da milli eğitim için hedefi, “Yeni dönemi okul yapmaktan ziyade, okul müfredatının içeriğine yoğunlaşma dönemi olarak ilan ediyoruz.” diyerek belirledi. Türkiye PISA yarışmalarında nal toplamakta, dünya bilimine anlamlı hiçbir katkısı yok! Patent, “know-how, novalty” ekseninde yok gibi. Dünya nüfusunun %1,1’ini aşan 80 milyonluk dev, kalabalık, eğitimsiz, küresel rekabet gücü olmayan, niteliksiz ve gereksiz nüfusuna karşılık ilk 400 içinde tek bir üniversitesi yok. ODTÜ’ye bile 2. sırada oy alan kişiyi Tayyip bey rektör atıyor, orada “cumhur” un hükmü yok nedense!?

Sayfalarca yazılabilir eğitim sektöründeki sorunlar.. Sektör kritik ve stratejiktir; ülkenin geleceğidir. Kamusal sorumluluk giderek sınırlanmakta, özelleştirme teşvik edilmekte, kamusal eğitim kurumları kimi dinci vakıflardan hizmet satın alarak kaynak aktarmakta, yandaşlar zengin edilmektedir.. Aileler eğitim için giderek daha çok cepten harcama yapmak zorunda bırakılmaktadır. Kuşatma çok yönlüdür ve 1 taşla birkaç kuş vurma örneği bu vahim tabloyu açıklamakta çoooook yetesiz kalmaktadır.. Yaratılan dış ve iç karambolde yaşamsal sorunlar planlı olarak ötelenmekte, unutturulmak istenmektedir. Prof. Birgül Ayman Güler hocamız bu çok ciddi soruna işaret ediyor pek haklılıkla.. Biz de aynı kaygıları fazlasıyla paylaşıyor ve gündemde tutmak istiyoruz..

140 öğrenciye 1 öğretmen ile ilgili görsel sonucu

Şanlıurfa’nın Siverek İlçesi’nde, 140 öğrencisi bulunan 2 derslikli Kalfalar İlkokulu’nda sadece Mustafa Demirböken ücretli öğretmenlik yapıyor. 3 kez öğretmen ataması yapılan ve elektrik ile suyu bulunmayan okuldaki fiziksel koşullar nedeniyle kimse görev yapmak istemezken, öğrenciler aynı sırada 4 ya da 5 kişi oturarak eğitim alıyor.
(
140 öğrencili okulda tek öğretmen, DHA, 

140 öğrencisi olan ancak pamuk hasadı nedeniyle şu anda 70 öğrencinin gittiği okulda yalnız Mustafa Demirböken ücretli öğretmenlik yapıyor. Demirböken, tüm sınıflara
ayrı ayrı ders verirken, öğrenciler 4-5 kişi aynı sırada oturarak eğitim alıyor.

Sevgi ve saygı ile.
08 Ekim 2016, Ankara


Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yazımızın pdf biçimi : milli_egitim_nereye_surukleniyor