Eşit Yurttaşlık denen siyasal program

Birgül Ayman GülerEşit Yurttaşlık denen
siyasal program

Birgül Ayman Güler
Aydınlık Gazetesi, 14.2.2018

Kendilerine özgürlükçü demokrat diyenlerin siyasal programı, “eşit yurttaşlık ve ortak vatan” diye özetlendi. Eşit yurttaşlık, çözümcü AKP ile özgürlükçü demokrasi devrimi yapıyoruz diyen yeni CHP’nin de resmi parti belgelerine girdi.

Ülkemizde bu siyasal program, 2000’li yıllarda örülmeye başlanmıştı.

2003’te, PKK-Öcalan ‘demokratik konfederalizm’ başlıklı bir broşüründe, demokratik uluslardan söz ediyordu. Özgür vatandaşlar lafını kullanıyordu. Demokratik ulus, elbette siyasal-anayasal olarak tanımlanmış olan, çok-milliyetli bir toplumdu. Yazdıklarına göre Cumhuriyetin ulus tanımı, yani Türk Milleti tanımı, anti-demokratik idi. Demokratik ulus tanımına geçmekten dem vuruyordu. O yazıda dünyada da ülkesinde pek kimsenin değer biçmediği Bookchin adlı bir Amerikalıya göndermeler yapıyor, taraftarlarına “siz derinleştirin şunu” görevi vererek muğlak sözlerini politikaya dönüştürmeye çalışıyordu. O muğlak sözler politikaya dönüştü. Hatta iki slogan haline dahi geldi. Bunlardan biri “eşit yurttaşlık”, öbürü “ortak vatan” oldu. HDP’nin resmi metinlerine yerleşti. 2016’da partinin kongresinde Öcalan fotoğrafıyla birlikte sahnenin tam ortasına yerleştirilip ilan edildi.
***
Öcalan patentli HDP programı eşit vatandaşlık, eski bir azınlıkçılık teorisi.

Bunun meşhur teorisyeni Otto Bauer. Avusturyalı. 1900’lü yılların daha başlarında etnik topluluklara ayrı bir devlet değil, her devletteki “milliyetlere kültürel özerklik” istiyordu. Tek-ulusun değil çok-milliyetli toplumun siyasal düzeni kurulsun önerisinde bulunuyordu. Bu Avusturya Marksisti, Rusya’da Menşeviklerin bir bölümü üzerinden etkili olmuştu. 1910’lu yıllarda Rusya’daki Menşevik – Bolşevik mücadelesinde yenilgiye uğradı. Demokratik toplum, demokratik iktidar, demokratik siyaset diyen Menşeviklere, Bolşevikler tarafından söylenen bir söz çok etkiliydi. Bolşevikler demişlerdi ki; “kültürel özerklik kültürel değil, dört başı mamur siyasal bir taleptir; dürüst olun kültürel’lik arkasına saklanmayın, alemi aptal yerine koymayın!”. Sonra da, talebin bir ya da birkaç etnik-dini topluluğun iktidarlarını garanti ederken, toplumun bütünü için mutlak bir dağılmaya yol açacağını göstermişlerdi. Otto Bauerci öneriler 1918’de toz olup dağıldı.

Bu fikir, 1970’li yıllarda bir Avrupa Birliği kurma uğruna düşünen Alman vatandaşı Jurgen Habermas tarafından işlendi. Ondan ortaya “ulusal vatandaşlık” yerine “anayasal vatandaşlık” önerisi geldi. 1990’ların post-modernizmi bunu aldı; çeşitlilik, farklılık, öteki, çoğulculuk, katılımcılık, vb… kavramlarla birlikte yüceltti. 1990’larda sosyalist sistem dağılınca, profesyonel anayasa yazıcılar yakaladıkları ülkelere mozaik anayasalar biçmeye giriştiler. Ulus’suz, örneğin Irak’ta “Iraklı insanlar”dan söz eden 2005 tarihli işgal anayasası gibi anayasalar bunlar tarafından yazıldı. Her etnik topluluk, her inanç grubu anayasal-siyasal kimlik sahibi oldu. Her yerel ve bölgesel parçaya, istiyorsa başka bir dili de resmi dil olarak kabul etme yetkisi verildi. Hem siyasal hem toplumsal yaşam etnik – dinsel – mezhepsel daracık elbiselere sokuşturuldu. Ortak zeminleri, diğer canlılar gibi yalnızca toprak idi. Ulus olamayacak bu insanlar için biricik ortak zemin, vatan olma niteliği zinhar olmayan bir dünya parselinden ibaret oldu.
***
Şimdi, PKK/HDP siyasal programı nefes alamıyor. Çözümcü AKP, Davutoğlu döneminden kalma bu “siyasal program yerleştirmeleri”ne sırtını dönmüş görünüyor. Ortada tek sahip, CHP’deki, özgürlükçü yani neoliberal demokratlar kaldılar. Kurultay ve Parti Meclisi bildirgelerine müdahaleleriyle ses veriyorlar. Bildirgelerde, hem Cumhuriyetin temel değerlerine (yani ulus bilincine) dayanmaktan hem de ulus bilincinin ve ulusal vatandaşlığın reddi anlamına gelen “eşit vatandaşlık”tan söz ederek ayıplanacak bir kandırma oyunu oynuyorlar.

Onlar yıllardır söylüyorlar, biz de öyle:

Evet, eşitlik! Eşit vatandaşlık değil. Etnik toplulukların eşitliği değil.
Yurttaşların Eşitliği; etniği, dini inancı, mezhebi ne olursa olsun ulusun bireylerinin eşitliği!
======================================
Dostlar,

Değerli bilim kadını ve siyasetçi Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, bizim de mezunu olduğumuz Mülkiye’de, Prof. Mümtaz Soysal çizgisinden gelen bir Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi hocası idi. CHP’de milletvekilliği yaptıktan sonra yeniden Akademiye dönmedi. Büyük yitik bize göre..

Prof. Güler’in bu makalesinde ele aldığı konu “nazik” tir. Kimi kavramlar  bilerek – bilmeyerek sündürülmekte ve çarpıtılmaktadır. Bu konuya biz de, web sitemizde birkaç kez, benzer yaklaşım ve tanımlarla yer verdik. Son olarak CHP’nin 36. Kurultayında Sn. Kılıçdaroğlu’nun konuşması üzerine : CHP 36. Olağan Kurultay Sonuç Bildirgesi.. (Okumak için lütfen üstünde tıklayın)

Bu yazımızda şöyle yazmıştık (04.02.2018) :

*****
Kürt sorunu eşit yurttaşlık temelinde, ulusal bütünlük ve toplumsal uzlaşı ile çözülecektir.” önermesinde çok düşülen bir yanılgının yinelendiğini düşünüyoruz. Daha önceleri de web sitemizde bu konuyu birkaç kez işledik ama bir kez daha açıklayalım :

“Eşit yurttaşlık”, bir ülkede toplulukların (halkların, milliyetlerin, cemaatlerin) birbirlerine eşitliği temelinde kurulan sistemi anlatır. Farklı etnisite ve inanç topluluklarının hukuksal-siyasal olarak tanınması; farklı toplulukların birbirleri karşısında konumlandırılması demektir. Bu etnikçi anlayış, bir tür yeni-feodalizm icadıdır.
Oysa CHP Programı, devletin yurttaşların etnik köken, inanç, cinsiyet, vb. topluluk özellikleri karşısında kör kalmasını, bunlardan bağımsız olarak her yurttaşın birey olarak eşitliğini yükseltir. Bizim için “eşit yurttaş” değil, “yurttaşların eşitliği” ilkesi esastır. 
“Kürt sorunu” na böyle yaklaşıyorsa, anayasanın “ilk dört maddesinin güçlendirilmesi” hedefine ulaşamayacağı çok açıktır. Üstelik tam tersine, böylesi bir yaklaşım Anayasanın ilk 4 maddesini içeriksiz, güçsüz ve temelsiz bırakacaktır. Bu yaklaşım, CHP için çok açık olan “ilk dört madde kırmızı çizgimizdir” ilkesini reddetmek anlamına gelmektedir.
Konunun izleyen günlerde netleştirilmeei ve yersiz kavram karmaşasına yer verilmemesi gerekir. Kavramların yerli yerinde, doğru, bilinçli kullanılması zorunludur. Hele hele nazik ulusal konu ve sorunlarda..
Sayın Kılıçdaroğlu ve özenle oluşturacağı MYK’ya, Kurultaydan çıkacak Parti Meclisine, TBMM grubuna, tüm örgüte ve ülkemizin bu ağır bunalımdan çıkarılması için çaba göstermek zorunda olan tüm yurttaşlara… hepimize kolay gelsin… Önümüzdeki 2 yıl, 2018 ve 2019 Cumhuriyetimizin geleceği açısından kırılma yılları olmasın; kuşatmayı mutlaka yaralım!<
*****

Görüşlerimizi yineliyoruz…

Sevgi ve saygı ile. 19 Ocak2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net  profsaltik@gmail.com

 

Kamu yönetimi projesi 

Kamu yönetimi projesi 

Birgül Ayman Güler

Birgül Ayman Güler
Aydınlık Gazetesi, 26.11.2017

Yıllardır süregiden kamu yönetimi reformu konusu önemli.

Küreselciler bu işe büyük önem vermişti. Çünkü ulus-devleti çözmek, kamu yönetimini yani devlet idaresini çözmeden olmazdı.

IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği, OECD, bunların etrafında dönen fonlar, sivil toplum denen projeci dernekler, vakıflar, inatçı bir süreklilikle iş gördüler. Sosyal – ekonomik etüd dernekçiliği, izleme platformculuğu devreye alındı. Hangi sempozyuma baksanız, hangi raporu elinize alsanız, bu çevrelerin damgaları ya da izleri vardı. Raporlar, eylem – etkinlik listeleri halinde bürokrasinin masasına yerleştirilmiş, sahiplerinin ‘kolay takip sistemi’ne bağlanmıştı. Uygulama başlamıştı, ama bunların bir bölümü yasa değişikliği gerektiriyordu. 2005 yılı civarında ve sonrasında, gereken yasaların büyük bölümü çıkarıldı. Daha ilerisi Anayasa değişikliği gerektiriyordu. İşte orada büyük ölçüde takıldılar.

Bunları hep birlikte yaşadık, gördük.
***
Bu arada, 2008 yılından başlayarak, küreselcilik çöktü.

Aynı yıl bizim IMF ile ilişkilerimiz kesilip atıldı. Yine aynı yıl, 1994’te kurulan ve ‘dünya hükümetine doğru’ yelken açtığı söylenen Dünya Ticaret Örgütü askıya alındı. Birleşmiş Milletler, kendisine beslenen son umut kırıntılarını tüketti. Yalnız kalmış Dünya Bankası kamu-özel ortaklıklı son özelleştirmeler atağının ötesine geçemez oldu. Avrupa Birliği’nin Kopenhag Kriterleri, yerini başkentlerin kendi kriterlerine terk etti. Üzerimizdeki boğucu ve onur kırıcı AB himayeciliği sona erdi.
***
Küreselci militanların, artık eskisi kadar kibirle olamasa da, sihirli reformculuklarını konuşturmaya yine gayret ettiklerini görüyoruz.

İlginçtir; küreselci kadroların idari reforma ilişkin lafları, 15 Temmuz gibi bir açık saldırı ve işgal denemesine karşın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından yine duyulabiliyor.

Bu cenahın son toplu sesi, yeni kurulan ‘iyi parti’nin taslak programından geldi. Tepki çok olunca, küreselci reform sözü veren o paragraflar, program resmen ilan edilmeden önce metinden temizlendi. Ama izleri zihnimizde kaldı.

Bu sesler ve izler önemli.
======================================
Evet dostlar,

Sayın Prof. Dr. Birgül Ayman Güler Kamu Yönetimi Uzmanıdır. Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi idi siyasete girmeden önce. Bu kısa ve özlü yazı önemli bir uyarıdır. Artık Türkiye başta olmak üzere Ulus Devletler, KüreselleşTİRmecilerin = Yeni Emperyalistlerin her türden sinsi planlarına karşı yeter deneyimi edinmiş olmalıdır. Neredeyse 3 onyıldır hallaç pamuğu gibi atılan gelişmekte olan ülke halkları, bunca tarihsel deneyimden gereken dersleri çıkarmış olmalı ve kalenin içeriden fethine dönük girişimleri şiddetle dışlamalı..

Sevgi ve saygı ile. 26 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Güncel Türkiye takvimi

Güncel Türkiye takvimi

Birgül Ayman GülerBirgül Ayman Güler
Aydınlık Gazetesi, 21.5.2017

Referandum sonuçları, 27 Nisan 2017 günlü Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı. Yayımlanan metin Yüksek Seçim Kurulu’nun 633 sayılı kararı. Buna göre yurt içi katılım oranı %87.45, yurtdışı katılım oranı ise %44.60 düzeyinde. Yurt dışı, yurt içi ve gümrük toplamında hesaplandığında katılım %85,53.

Geçerli oyların %51,41’inden ‘evet’, buna karşılık %48,59’undan ‘hayır’ yanıtı gelmiş ve MHP destekli AKP önerisi olan anayasa değişikliği yürürlüğe girmiş bulunuyor.
*
Yürürlüğe giren anayasa değişikliği metni, Resmi Gazete’de daha önceden, 11 Şubat 2017’de yayımlanmıştı; bir kez daha yayımlanmasına gerek yok. Anayasa değişiklikleri referandum sonuçlarının kesin olarak ilan edildiği 27 Nisan 2017 günü yürürlüğe girmiş oldu.
*
Kamuoyuna yaygın biçimde malum olan ilk sonuç, cumhurbaşkanının ‘partili’ hale gelmesi oldu. Referandumda Anayasa’nın 101. maddesindeki “cumhurbaşkanlığına seçilen kişinin varsa partisiyle ilişiği kesilir’ hükmü kaldırılmıştı.
Cumhurbaşkanı, 2 Mayıs 2017 günü AKP üyesi oldu.
Şimdi, olmaması gereken bir adım atılacak. Cumhurbaşkanı aynı zamanda parti genel başkanı olacak. (AS: 21.05.2017 günü oldu!) Devletin, milletin, ordunun başı, çok partili siyasal rejim içinde “bir” siyasal partinin genel başkanlığı unvanını da üstlenecek. Makamların doğasına aykırı olan bu iş,

  • siyasal – yönetsel ilkeler bakımından olduğu gibi
  • uygulama bakımından da doğru değil.

Önümüzdeki günlerde bunun nasıl dertli bir sorun kaynağı olduğunu yaşayarak göreceğiz.
*
Referandumla bağlı olarak üç değişiklik adımı daha atıldı.
Yapılan anayasa değişikliğiyle birlikte Hakimler ve Savcılar Kurulu üyeliğine atamalar yapıldı.
Milli Savunma Bakanı’nın askeri yargıyı tasfiye çalışmaları başladı.
Referandum sonuçları henüz kesin olarak açıklanmamışken, seçimlerle ilgili yasalarda yapılacak değişiklikler için Adalet Bakanlığı’nın görevlendirildiğini öğrenmiştik. Adalet Bakanlığı cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimi, seçimlerin temel hükümleri, siyasi partiler, Hakimler Savcılar Kurulu, Uyuşmazlık Mahkemesi, askeri ceza konularını düzenleyen 7 yasada 144 değişiklik yapılacağını duyurdu.
*
Değişikliğin geçici 21. maddesi önemli madde…
Bunun (F) paragrafında, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik gibi düzenlemelerin hükümlerine 2019’da yapılacak seçimlere kadar uyulacağı; ama bunların o zamana kadar iş başında kalacak Bakanlar Kurulu tarafından yürürlükten kaldırılabileceği yazıyor.
Herhalde en hummalı temizleme bu hüküm çerçevesinde olacak. Çünkü, şimdiye kadar bunları çıkarmış olan Bakanlar Kurulu’nun kendisi, 2019’dan itibaren (AS: başlayarak) olmayacak. Bakanlar ise siyasal değil atanmış teknikerler haline dönüşmüş olacak. Sayılan metinlerin hepsinin yeni sahibi artık cumhurbaşkanı. Mevcut mevzuatın yerini onun çıkaracağı kararnameler ve onun emriyle yön alacak yönetmelikler alacak.
Demek ki yalnızca yeni yapılacak düzenlemelere değil, ortadan kaldırılacak olanlara da özel bir dikkat gerek.
*
Bütün bunlar geçiş hükümleri. Bugünden başlayıp 27. Dönem TBMM seçimlerine kadar geçecek süre içinde olup bitecekler. Elbette bir de yapılacak seçimlerden sonrası var.
Yine geçici 21. madde, cumhurbaşkanı ile milletvekili seçimlerinin aynı gün yapılmasını ve yeni düzenin ilk seçiminin 3 Kasım 2019 günü gerçekleştirilmesini öngörüyor. Ama TBMM karar alacak olursa tarih öne çekilebilir. Böyle bir durumda iki seçimin birlikte yapılması yine zorunlu.
Yani şu demek ki, 16 Nisan 2017 referandum sandığından çıkarılan yeni anayasa hükümleri, 3 Kasım 2019’dan önce de yaşamımıza girebilir. En çok 2 yıl 4 ay…
==============================
Dostlar, 

Sayın Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, siyasete girmeden önce Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye’de Kamu Yönetimi hocasıydı..Yaratılan karmaşanın ne denli ağır ve ciddi olduğunu görüyoruz. 
Yaşayarak daha da anlayacağız.
Yazık Türkiye’ye ve yazıklar olsun bunları yapanlara..

Sevgi ve saygı ile. 22 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. –
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Başkanlık rejimine geçelim mi?

Başkanlık rejimine geçelim mi?

Birgül Ayman Güler

Prof. Birgül Ayman Güler
Aydınlık Gazetesi, 1.3.2017

16 Nisan referandumunun tek sorusu yok, çok sorusu var. İlk ağızda 18 soru aşağıdakiler olabilir:

1. Milletvekili sayısı 600’e çıksın mı? E – H
2. Milletvekili seçilme yaşı 18’e insin mi? E – H
3. Başbakanlık kalksın mı? E – H
4. Bakanlar Kurulu (hükümet) tümden kalksın mı? E – H
5. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir partinin de başkanı olsun mu?
E – H
6. Başkomutanlık partili cumhurbaşkanında kalsın mı? E – H
7. TBMM’nin kanun yapacağı konular sayılıp sınırlansın mı? E – H
8. Kanuna ayrılanlar dışındaki her konu CB kararnamesiyle düzenlensin mi? E – H
9. Bakanlıkları/devlet kurumlarını kurma kaldırma yetkisi TBMM’den alınsın ve CB’na verilsin mi? E – H
10. TBMM’nin yürütmeyi (cumhurbaşkanını) gensoruyla denetlemesine son verelim mi? E – H
11. CB ve yardımcılarını ve bakanları soruşturmak için gerekli %10 mv talebi (60 imza) şartını %51’e (301 imza) çıkaralım mı? Kısası, bunların soruşturulmalarını zorlaştıralım mı? E – H
12. Devletin üst kademe yöneticilerini tek başına cumhurbaşkanı atasın mı? E – H
13. Üst kademe yöneticilerinin hangi usullerce atanacağını şimdi TBMM kanunla belirliyor; bunu tek başına CB yapsın mı? E – H
14. Milli Güvenlik Siyasetini tek başına cumhurbaşkanı belirlesin mi?
E – H
15. Cumhurbaşkanına tüm devlet kurumları için idari soruşturma yürütme yetkisi verelim mi? E – H
16. Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği kalksın, yerine sayısı belirsiz cumhurbaşkanlığı yardımcılığı getirilsin mi? E -H
17. HSYK üye sayısı 22’den 13’e insin, bunların 7’sini TBMM ve 6’sını cumhurbaşkanı atasın mı? E – H
18. Askeri Mahkemeler kaldırılsın mı? E – H

Sorular elbette 18 ile sınırlı değil. Ağzımızı ikinci kez açsak,
18’lik bir liste daha yapmak işten bile değil. Referandumdan çıkacak %51’lik tercih, ilgili yasada yazıldığına göre “Türk Milletinin Kararı” niteliğine sahip olacak. Bu soruların toplamı için tek E-vet ve tek H-ayır oyu verilecek. Bu durumda, referandum sandığının diğer tüm soruları toplayan tek bir soruya dökülmesi gerekir. O tek sorunun, elbette iki taraf için de kabul edilebilecek net bir soru olması, E-vet ve H-ayır kesinliği beklenen böyle bir işin olmazsa olmazıdır. Gelin görün ki öyle olmuyor. İçinde yaşadığımız dönemde tevriyecilik zeka pırıltısı, takiyyecilik ilm-i siyaset, stratejik davranmak adına taktisyenlik siyaset erbaplığı sayılıyor. Referandumun “resmi olarak tek” sorusu taraflarca bir türlü dile getirilip ilan edilmiyor. Çünkü anayasa değişikliğini ortaya atan teklif sahibi iktidar kesimi, yapmaya giriştiği işi tuhaf bir şekilde örtme gereği hissediyor.
***
Yukarıdaki soruları kendi çatısı altında toplayan, bu referandum için mümkün olan tek resmî soru şudur: Başkanlık rejimine geçelim mi?Gündeme gelişi, hazırlanışı ve hazırlayanları, TBMM’deki görüşme ve oylama süreci, hatta Resmi Gazete’de yayımlanması bile dertli olan
bu OHAL’li referandumda, AKP ile MHP’nin kendi istedikleri referandumun sorusunu dile getirmekten kaçınmaları, kendi başına bir sorun oldu. Kaçak güreşin böylesi hepimize rahatsızlık, kuşku, endişe veriyor.

Başkanlık rejimine geçmeyelim!

Birgül Ayman Güler : Bizimki kriminal değil siyasal mücadele

Bizimki kriminal değil siyasal mücadele

portresi_genc

Birgül Ayman Güler

Komisyonun adına bakarsanız iki şeyi araştırıyor. Bunlardan biri “Fetullahçı Terör Örgütünün PDY) 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimini”, ikincisi de “bu terör örgütünün faaliyetleri”ni. Yine Komisyonun adına bakarsanız, sonunda yerine getirmesi gereken görev” alınması gereken önlemleri belirlemek”.
*
FETÖ adlandırması resmi olarak ilk kez 21 Şubat 2015 tarihli İstanbul Emniyet Müdürlüğü fezlekesinde kullanılmış ve örgüt böylece 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu‘nun kapsamına girmiş bulunuyor. Komisyona verilen ada bakarsak, araştırma son iki yıllık bir dönemi kapsıyor olmalı. Ama Komisyonun adında FETÖ kısaltmasının yanında PDY kısaltması da kullanılmış bulunuyor. PDY adlandırması, 17 Aralık 2013’te iktidar yetkilileri tarafından kullanıldıktan sonra, resmi olarak ilk kez 30 Ekim 2014 günlü Milli Güvenlik Kurulu kararında belirmiş görünüyor. Bu durumda Komisyon araştırmasında zaman dilimi en fazla bir yıl daha geriye gidiyor.
*
Ne var ki, Türkiye’yi hedef alan bu yapının bir anda gökten zembille düşmediği belli. Gazetelerde, 55 yıl öncesine dek giden istihbarat raporları olduğu yazılıyor ve hatta bunlardan pasajlar (AS: ölümler) aktarılıyor. Cümle alem bu yapının okul ve dershaneciliğe 1983’te başladığını; 1992’de başka ülkelerde okullaşmaya, 1994’te Türkiye’de basın-yayıncılığa, 2004’te insani yardım örgütlenmelerine giriştiğini biliyor. 2004’te Milli Güvenlik Kurulu’nun, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül imzasıyla elçiliklere “açılan okullara destek verin” diyen genelgesini geri çekmesini tavsiye ettiği resmi kayıtlarda duruyor. Aynı zaman diliminde başındaki kişiye 2000 yılında DGM davası açıldığı, davanın Haziran 2008’de Yargıtay’da beraatle sonuçlandığı da devlet tarihinde yerini aldı. Kısacası FETÖ/PDY adlı yapının büyümesinde devleti yöneten siyasal ve idari yapının tüm aktörleri var. Ama en önemlisi, bu aktörlerden biri, AKP, hem siyasal parti hem devletin siyasal yönetimi olarak son on beş yıllık gelişimin sorumlusu. Sorumlusu ve son üç yıldır kurbanı!
*
Karmaşık bir durum. Kurban, kendi sorumluluklarının hesabını vermek zorunda. Ama hesap soracak makamda yine kendisi oturuyor. İşin kendi kendine hesap sorma tarafını “Allah beni affetsin” diyerek çözdü. Yalnızca siyasal ittifaktan değil, aynı zamanda devlet yetkilerini kötüye kullanmaktan başka bir anlama gelmeyen görev ihlalleri de ortada öylece duruyor.

Kendisi, yani AKP, sırtına yapışmış deniz kabuklusunu FETÖ/PDY etiketi yapıştırıp sığ sulara bıraktı. Deniz kabuklusu başka balinalar aradı. Buldu da… Siyasi oportünizmin çürüttüğü ortamlarda zor iş değil. Bu zengin, gazeteli televizyonlu, Avrupa ve Amerika bağlantıları pek çok olan karanlık çember, ‘deccal’ diyebildiği Mustafa Kemal Atatürk’ün partisi CHP’ye bile yanaşmakta sakınca görmedi. İdeolojik yönünü yitirmiş, düşmanımın düşmanı dostum olur kıvraklığına sahip; “oy artıralım beyler” tacirliğinin kitabını yazan siyasi oportünizm, bunlar için çok mümbit bir arazi işlevi gördü.
*
Yalnızca 15 Temmuz 2016’da değil, haksız sınavlarda ve Balyoz’la Ergenekon gibi komplolarda görüldü. Ortada kriminal bir durum/suç örgütü var. Bunun tüm yönleriyle ortaya çıkarılması zorunlu. Devlet görevi üstlenmiş olan askeri ya da sivil olsun idari, adli ve siyasi yetkililerin görevlerini yaparken sergiledikleri ihlal, kusur ve suçların ortaya çıkarılması şart. Siyasi partilerin ve yönetimlerinin, parti organlarının kararlarına dayanmayan ittifaklara girmelerinin; partilerinin yönünü parti-içindeki ittifak çemberlerine teslim etmelerinin hesabını vermeleri de zorunlu. Ancak bunun bir koşulu var: Bunu öncelikle aynı zamanda iktidar yetkilerini kullanan AKP yapmalı.
*
Komisyonun beni “FETÖ yapılanmasına ilişkin bilgi, gözlem ve görüşlerimi paylaşmak” için davet etmesini anlamlı bulmadım. Çünkü bu yapıya karşı mücadelem, hem konumum hem dünya görüşüm itibariyle kriminal değil ideolojik ve siyasal niteliktedir. Kanımca CHP yönetimince partiden ‘tedbirli ihraç’ kararıyla istifaya zorlanmama neden olan sürecin sonuçlandırılması, ancak siyasal ve ideolojik mücadeleyle olabilir. Bu mücadelenin yeri ise parti çıkarlarının gölgelediği komisyonlar değildir.
(AYDINLIK, 19.10.2016)

============================

Teşekkürler sevgili B. Ayman Güler hocamız ve dostumuz..
CHP bu tür hatalara düşmemeli, yanlışlarından mutlaka dönmeli.
Prof, B. A. Güler, Prof. Süheyl Batum CHP’den atılacak ama M Bekâroğlu, S. Tanrıkulu… gibiler kalacak öyle mi?? Bu ağır hataların telafisi için elden gelen oyalanmadan yapılmalı.

Öte yandan, bize göre Prof. Güler TBMM Komisyonunun çağrısına uyarak bildiklerini tarşhe not düşmek üzere orada açıklamalı.

Sevgi ve saygı ile.
21 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com