Mustafa Önsel’in kitabı : Bir Köy Dört Adam Altı Buçuk Darbe

Değerli İnsanlar

Saygıdeğer Mustafa Önsel‘in son kitabı Bir Köy Dört Adam Altı Buçuk Darbe” okudum, değerli Mustafa Önsel’i candan kutluyorum. Ekte “İşgal Hazırlığı mı?” bölümünü bilginize sunuyorum.

Isgal_Hazirligi_mi_Mustafa_Onsel  (346 KB 5,5 sayfa)

Ben ülkemizin bize benzeyen ancak bizden olmayanlarca  içten işgal altında olduğuna ve bu işgalin 11 Kasım 1938’den sonra yavaş yavaş, 12 Eylül 1980’den sonra hızla ama 2007’den sonra şaha kalkarak sürdürüğüne inanıyorum ve bunu her fırsatta belirtiyorum. Değerli Mustafa Önsel’in yapıtının bu işgali kabullenemeyenlere ışık tutacağına inanıyorum.

Saygı ve sevgilerimle. 28.3.2018, Viyana.

Erol Güçlü
Avusturya Atatürkçü Düşünce Dernekleri Kurucu Başkanı
=================================
Dostlar,

Çok değerli dava arkadaşımız Sn. Erol Güçlü’nin Viyana’dan yolladığı kısa ileti yukarıda.
Adının altındaki onurlu görev uunvanını O yazmamıştı, biz ekledik.
Sevgili Güçlü, öteden beri bu “içten işgal edildiğimiz” savını ileri sürmekte.
Hiç de haksız değil!
Salt 1 örnek vereceğiz.. Sitemizde yayınladığımız aşağıdaki yazıyı dikkatle okumak bile yeter..

Ulusumuz ve yurtsever öncü aydınlarımız nasıl zorlu bir savaşım içindeler ülkemizin savunması için.. Çoooooooooooooook hazin olan, bu vatan savunmasını yer yer hatta sık sık emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden iktidarlara karşı da yapmak zorunda kalışımız..

Batı emperyalizmi, hedef ülkelerde iktidara devşirmelerini taşıyarak örtük işgalini sürdürmekte. Açık – konvansiyonel askeri işgalle o ülkelerde ulusal direnişi başlatmanın – uyarmanın ne anlamı olabilir ki?

Mustafa Önsel'in kitabı : Bir Köy Dört Adam Altı Buçuk Darbe ile ilgili görsel sonucu

Yaygın halk kitlelerinin bu acı ve örtük (çıplak değil mi?) gerçeği hızla öğrenmesi gerek.
Bu bakımdan örgütlü biçimde, başta siyasal partiler aracılığıyla bu uyandırmayı yapmak zorunlu. İktidarlar ise bu gerçekleri saklamak, saptırmak üzere ağababalarının yönlendirmesi ile ellerinden geleni arkalarına koymuyorlar. Tarih de bir bakıma bu “kavga” nın öyküsü.

Bir saptama daha yapmalıyız : Er ya da geç insanlık onuru kazanıyor, kazanacak!
Bu arada Türkiye Cumhuriyeti de, kurucusu Büyük ATATÜRK‘ümüzün şaşmayan öngörüsü ve buyruğu doğrultusunda sonsuza dek yaşatılacak.. Üstelik başı dik ve onurlu olarak.
Son “lanetli parantez”i de kapatarak, çok büyük olasılıkla hesabını da sorarak..

Sevgi ve saygı ile. 28 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Sevgi – güven ve empati: Oksitosin ve Diğer Hormonlar

Sevgi, güven ve empati: Oksitosin ve Diğer Hormonlar

Sağlık Köşesi
Prof. Dr. Mustafa Şahin
http://www.medicine.ankara.edu.tr/wp-content/uploads/sites/31/2018/02/Gazete-Ankara-Tip-Sayi-49.pdf

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Hormonların dünyası Alice’in harikalar dünyası gibidir. Hormonların hastalıkların oluşumu, merhamet, aşk, üremek, hayatta kalmak, savaş, saldırganlık gibi insan ve toplum doğasındaki her şeyi etkilediğini unutmamak gerekir. Hormonlar bizim insan olmamızda, birçok şeyi öğrenmemizde, algılarımızda ve davranışlarımızda önemli rol oynarlar. İnsan nedir? İnsana özgü olan şey nedir? İnsanı diğer canlılardan ayıran bir ahlak inancına sahip olan sosyal bir varlık olması mıdır? Nasıl empati duyarız? Araştırmacılar yıllarca bir ahlak molekülü olup olmadığını araştırdılar. Eşlerimize ya da aynı ortamı paylaştığımız arkadaşlarımıza nasıl tahammül ediyoruz? Nasıl güveniyoruz? Güven sağlayan bir molekül var mı? Nasıl aşık oluyoruz? Peki nasıl aşık oluruz? Etkilendiğimiz birisini gördüğümüz zaman kekelemeye başlar kalbimizin küt küt çarptığını hissederiz.

Hatta biraz öforik ve enerji dolu oluruz. İlk dönemlerde iştahımız azalır, uykusuzluk çekebiliriz. Bunların sebebi çekicilik karşısında dopamin ve norepinefrinin salgısının artması; acı çekmemizin sebebi ise serotonin düzeylerinde azalma gibi görünmektedir. Dopamin ödül merkezlerini uyararak mutlu olmamızı sağlar, iyi hissettirir fakat çok fazla salındığı zaman bağımlılık yapabilir. Aşkın ilk dönemlerinde stres hormonu olan kortizol’ün de salındığı belirlenmektedir. Aşk sırasında hormonlar pre-frontal korteksin çalışmasını azaltarak kıskançlık ve mantıksız hareketlere yol açabilirler. Bir ilişkinin sağlıklı yürümesi, sevgi, arkadaşlık gibi bağ oluşturabilmek için ise oksitosin ve vazopressin hormonlarının dengeli salınmalarının önemli rolü olduğunu görmekteyiz.

Yenidoğan bebek gece ağladığında uykusu olan annenin dikkatini çeker, anne alarma geçer ve hızla bebeğini rahatlatır. Eşim genellikle uykusuz kalamayan biri olduğu halde oğlum doğduktan sonra gece uykusunun en derin olduğu zamanlarda oğlumun ağlaması ile birlikte derhal uyanıp onunla ilgilenebildi. Bu muazzam değişiminin sebebinin oksitosin hormonu ile ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Oksitosin hormonu anne-bebek ilişkisi ve diğer sosyal ilişkilerin öğrenilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Oksitosin anne beynini yavrusuna nasıl davranacağı konusunda eğiten hormondur. Daha önceleri kadınlarda rahim kasılması ile fonksiyonu sınırlı sanılan hormon erkek beyninde de salgılanmaktadır. Baba- evlat ilişkisinde de çok önemli bir role sahip olduğunu son çalışmalar ile anlıyoruz. Yapılan hayvan ve insan çalışmalarında çiftler arasında aşk, bağlanma, tek eşlilik, çocuk sevgisi, güven duymak, empati, sosyalleşme üzerine oksitosin hormonunun olumlu etkileri olduğu düşünülmektedir. Stresle başa çıkma yollarından biri oksitosin salınımıdır ve strese karşı koruyucu etkileri vardır.

Henüz oksitosinin beyindeki nöronları nasıl etkilediğini ise tam olarak bilemiyoruz fakat Marlin ve ark.nın yaptığı bir çalışmada anne farelerde oksitosinin işitme korteksini etkilediğini ve bu bölgelerde oksitosin reseptörleri olduğunu biliyoruz. Oksitosin sosyal uyaranlara cevabı nöral plastisiteyi değiştirerek artırıyor gibi görünmektedir. Belki koku ile ilgili korteks bölgeleri ile de benzer bir etkileşimi olabilir. Genel olarak, koku ve hormon ilişkisinin yakın dönemde çok önemli bir çalışma alanı olacağını düşünmekteyim. Oksitosin üreten hücreler hipotalamik orta hatta, özellikle paraventriküler ve supraoptik çekirdekte yer alırlar. Normalde dolaşımda düşük düzeylerde olan hormonun yarılanma ömrü de 3 dakika olduğundan ve salınım sonrası hemen tekrar eski düzeylerine inebildiğinden ölçmek için hassas davranılmalıdır.

Reseptörleri ise amigdala, hipotalamo-hipofizer aksta, otonom sinir sisteminde yoğun olarak bulunur. Bu reseptörler sayesinde duygusal, sosyal ve adaptif davranışları etkiler. Kan düzeyleri aynı kalsa bile oksitosin reseptörleri ile yapılan çalışmalar bu reseptörlerin hastalıkların gelişmesinde, sosyal bağ, aşk, sevgi oluşumunda önemli olduğunu göstermektedir. Daha önemlisi beyinde eskiden düşünüldüğünden çok daha önemli bir role sahip olduğu ortaya çıkmaktadır. Aslında ‘beyin davranışı nasıl kontrol eder’ sorusunun önemli bir kısmının yanıtı bu hormonun araştırmaları sonucunda aydınlanabilir. İnsan beyninin gelişiminde ve sosyal öğrenmede oksitosin’in önemli bir rolü vardır. Oksitosin bağların kurulmasını sağlar. İntranasal oksitosin verilen insanların yabancılara karşı daha fazla güven duydukları bildirilmiştir.

Otizm spektrum bozukluklarında oksitosin hormonu yoğun olarak çalışılmaktadır. Çalışmalar otizme bağlı bazı semptomların oksitosin tedavisi ile düzelebileceğini göstermektedir. Oksitosin’in kompleks etkilerinin henüz tam olarak ortaya çıkarılamadığını söyleyebiliriz. Bu kompleks etkileşimler çözülmeden hormonun etkisini ve yararını tam olarak anlamak zordur. Basit bir cevap aramak yapılan en büyük yanlış gibi durmaktadır. Genellikle aranan cevap bu ilaç verilince işe yarıyor mu yaramıyor mu şeklinde olur ise tam olarak hormonun fonksiyonlarını anlayamayız. Sanırım bu hormondan diğerlerinde olduğu gibi öğrenebileceğimiz çok şey var.

Oksitosin diğer hormonlar ile birlikte çalışır, öbür hormonlarla ilişkileri çok önemlidir. Aynı bölgeden salınan vazopressin, oksitosin’in fonksiyonlarını etkilemektedir. Oksitosin yavrunun anne tarafından emzirilmesi ve beslemesini; vazopressin ise agresif annelik koruma güdüsü ile yavrunun ebeveyn tarafından korunmasını sağlar. Bu iki hormonun dengesi hem annelikte hem de eş seçiminde rol oynamaktadır. Son zamanlarda oksitosin hormonun azlığı ile diyabet ve obezite varlığı arasındaki ilişkiyi gösteren ve hormonun kemik bütünlüğüne yararlı etkileri olduğunu gösteren çalışmalar yayınlanmaktadır. Oksitosin’in intranazal yolla verilmesinin sağlıklı erkeklerde kalori alımını azalttığı gösterilmiştir.

Anoreksia nevroza gibi yeme bozukluklarında da faydası gösterilmiştir. Oksitosin’in hipotalamik obezitede önemli bir rolü olabilir, bu konuda çalışmalara ihtiyaç vardır. Oksitosin nöronları şekerli gıda alımı ile aktive olur fakat şekerli gıda alımını azaltır. Enerji balansında önemli olan bir hormondur. Gıda alımını arkuat çekirdek veya amigdala üzerindeki etkileri ve santral ödül yolaklarını düzenleyici etkileri ile azaltabilir. Diğer gıdalar ile salınım ilişkisini araştıran çalışmalara gerek vardır. Oksitosin santral olarak ventro-medial çekirdek ve periferik olarak pankreas üzerine etki ederek glukoz homeostazını düzenler.

Ayrıca, tat tomurcukları da oksitosin reseptörü ekprese eder. Oksitosin belki de şekerli tat alma duyusunu düzenlemektedir. Magnoselüler nöronlar arka hipofizde sonlanarak periferik etkileri meydana getirirler. Periferik yolla böbrek, yağ doku, pankreas ve gastro-intestinal sistem üzerinde etkiler gösterebilmektedir. Oksitosin maneviyatı artırabilir. Meditasyon sırasında oksitosin verilmesinin ruhani düşünceyi artırdığı, daha üst düzey bir bilinç sağladığı iddia edilmektedir. Kısaca dünyayı nasıl algıladığınızı değiştirebilir. Daha pozitif bir düşünce sağlayabilir. Kızılderililerin ot karışımları belki de oksitosin salınmasına yol açmaktadır. Ya da insan ölürken ciddi bir oksitosin salgılanması oluyor mu? Dinsel tören ve ibadetler sırasında bir artış oluyor mu? Aynı takımı tutan insanların maç sırasında acaba oksitosin düzeyleri nasıl etkileniyor? Yoğun bakım hastalarında sevdikleri ile temas kuramadıklarında acaba oksitosin düzeyi ne oluyor?

Bu soruların yanıtlarını tam olarak henüz bilmiyoruz. Her biri ayrı birer çalışma konusu olabilir diye düşünüyorum. Peki, oksitosin hormonunu az salgılayan, güvensiz, cimri ve bencil bir insan grubu var mı? Günümüz dünyasındaki saldırganlıkları, sosyal bozuklukları, savaşları, cinayetleri tek başına oksitosin vererek önlemek mümkün görülmemektedir. Ama sosyal zeka ve sosyal ilişkilerimizde oksitosin hormonunun bir rolü olduğu da gerçektir. Oksitosin otonom sinir sistemini düzenler, iyileşme ve dokuyu koruma etkileri mevcuttur ve ‘sevginin iyileştirme gücü vardır’ inancının temelini belki de oksitosin oluşturmaktadır. Oksitosin yüksek dozlarda vazopressin reseptörüne bağlanırlar ve defansif, agresif davranışlara yol açabilir.

Şunu unutmamak gerekir ki; bu hormonla oyun oynanmamalıdır. Bu hormon kesinlikle insanların kendi kendilerine uygulayabilecekleri veya basit ticari amaçlarla kullanılabilecek bir hormon değildir. Ticari şirketlerin bu hormonu bilimsel kanıtlar netleşmeden kullanmalarına kesinlikle kısıtlama getirmek gerekmektedir. Peki, İlaç vermeden oksitosin düzeylerini kendiliğinden artıramaz mıyız? Tabii ki artırılabilir!!! Kucaklaşmak, sarılmak oksitosin düzeylerimizi kolaylıkla artırır.

  • Sevdiklerinize sarılın, kucaklaşın konuşun bu sizi daha iyi ve sosyal bir insan yapacaktır.

======================================
Dostlar,

Ülkemizin bunaltıcı ikliminde değişik konulara yer vermekte yarar var.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültemiz 11 yıldır GAZETE ANKARA TIP adıyla yılda birkaç sayı dergi çıkarmakta. Fakültemizden tıp – sağlık haberleri, kurum içi iletişim, halka dönük sağlık eğitimi.. gibi amaçlar taşımakta. 49. sayıdan yukarıdaki yazıyı sizlerle paylaşmak istedik. Söz konusu Dergiyi www.medicine.ankara. edu.tr adresinden pdf olarak okuyabilirsiniz. Nitekim ilgili yazıdaki birkaç görseli buraya aktaramadık.. (birkaç maddi hatayı düzelterek aktardık..)

Hormonlar dünyası son derece gizemli. Kanda (100 ml veya  litrede) düzeyleri nano – piko gramlar düzeyinde; 1 gramın milyarda – trilyonda 1’i gibi. Dolayısıyla bunca duyarlı biyokimyasal ölçüm tekniklerine ancak son birkaç onyılda sahip olabildik! Öncesinde, plazmada kozmik endokrin dalgalanmaların ayırdında değildik ve pek çok endokrinopatinin patogenezini günümüzdeki gibi berrak açıklayamıyorduk. Bu yüzden de mistik – metafizik önermeler öne çıkarılabiliyordu yer yer. Bilimin ışığı gerçekleri aydınlattıkça bu tür bilim – akıl dışı önermelere, hurafelere yer kalmadı, kalmayacak..

Örn. günümüzde prostat kanseri ve sağaltımında izlem için değerli bir ölçüt (tümör belirteci) olan PSA’yı (Prostata özgü antijen) 2010 yılında keşfedebildik..

Büyük ATATÜRK‘ün gerçekte evrensel değerde sözüdür :

  • Yaşamda en gerçek yol gösterici bilim ve tekniktir. Bunların dışında yol gösterici aramak şaşkınlık, aymazlık…. tır..

Sevgi ve saygı ile. 18 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İktidarlar deniz haklarımızı korumuyor !

İktidarlar deniz haklarımızı korumuyor !

Konuk yazar : Haluk DURAL
Millî Merkez Genel Sekreteri, 10.03.2018
halukdural@gmail.com 

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Özet

Kuzey Afrika ve esas itibariyle Ortadoğu’da devam eden savaş ve çatışmaların arkasındaki esas sebep, başta ABD olmak üzere İngiltere, Fransa ve Almanya gibi emperyalist devletlerin doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgelerindeki jeopolitik çıkarlarıdır. Bu çıkarlar ise Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğal gaz kaynakları ve buralardan çıkan veya çıkarılacak olan hidrokarbon enerjinin dünya pazarlarına sevkedileceği kara ve deniz güzergâhları üzerindeki hakimiyet mücadelesidir. 

Elbette, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde kurmayı düşlediği Kürdistan devleti ana hedeflerden birisidir ama eğer Suriye’nin kuzeyinde Akdeniz’e çıkışı olan böyle bir devlet kurulursa bölgedeki, karalarda ve doğu Akdeniz’deki bütün petrol ve doğalgaz üretimi üzerinde ABD ve İsrail’in kesin denetimi olacaktır. Böyle geniş kapsamlı bir denetim Avrupa’nın Rusya doğalgazına bağımlılığını azaltacağı gibi, Ortadoğu petrollerine bağımlı ülkeler için de önemli bir tehdit unsuru olacaktır.

Doğu Akdeniz enerji kaynakları

Jeolojik olarak doğu Akdeniz bölgesinde Kıbrıs, Eratostenes yükseltisi, Lazkiye, Levant, Judea, Nil, Batı Arap bölgesi ve Zagros bölgesi olmak üzere sekiz tane önemli basen (havza) bulunmakta olup; tarihsel olarak Nil Delta baseni ile Batı Arap ve Zagros (Irak, İran ve Körfez ülkeleri) bölgelerinde hidrokarbon üretimi yapılmakta olup, günümüzde gözler Levant basenine çevrilmiş bulunmaktadır [1]. Bölgedeki petrol ve doğal gaz oluşumları aşağıdaki haritada görülmektedir [2].
……………….
………………….
Sonuç

Her an ortalama 2.000 ve yılda 200.000 geminin hareket ettiği Akdeniz, dünyanın en önemli su yoludur. Akdeniz’in stratejik önemi, doğu Akdeniz’de ortaya çıkan petrol ve doğalgaz varlığı, üç kıtanın ortasında yer alması ve Ortadoğu / Hazar enerji kaynaklarına yakınlığı nedeniyle günümüzde çok artmıştır. Bu nedenle Türkiye:

1- Mısır, GKRY ve Yunanistan arasında yürütülen ve Akdeniz’i paylaşmayı amaçlayan MEB-EEZ (AS: MEB; Münhasır Ekonomik Bölge, EEZ : Exclusive Economic Zone) çalışmaları hakkında Birleşmiş Milletlere derhal itirazlarını bildirmelidir.
2- Resmî olarak Akdeniz’de kendi MEB-EEZ alanlarını DERHAL ilân ederek, kıyıdaş ülkelere müzakere çağrısı yapmalıdır.
3- Kıbrıs’ın güneyi dahil Akdeniz’de hidrokarbon arama ve çıkarma faaliyetlerini kesintisiz olarak sürdürmelidir.
4- Suriye ile sürdürülen düşmanlık politikasına derhal son vererek, Akdeniz’deki menfaatlerin korunması için ortak hareket etmelidir.
5- Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti ile Akdeniz hidrokarbon rezervlerinin arama ve işletme konularında ortaklıklara giderek, stratejik bir denge kurmalıdır.
6- KKTC’nin bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesini ve giderek Türkiye ile bütünleşmesini sağlayarak, Akdeniz’de stratejik üstünlüğünü devam ettirmelidir.
7- Daha uzun vadede ise, gerek Akdeniz havzası ve gerekse Ortadoğu’da istikrarın sağlanabilmesi için, emperyalist batının Türkiye’nin / Karadeniz’in kuzeyinden ve güneyden yaptığı büyük cepheli saldırganlığının durdurulabilmesi için, Çin ve Hindistan tarafından aktif destek sağlanacağı; KKTC, Filistin, Lübnan, Suriye, Irak, İran, Azerbaycan ve Rusya’nın katılacakları geniş bir jeostratejik cepheye sahip Batı Asya Birliği’nin kurulması için çabalamalıdır [1].

[1]:  Halûk DURAL sunumu, Anti-emperyalist Kadınlar Buluşması Konferansı, 25 Şubat 2012 Ankara
=============================================
Dostlar,

Türkiye’ye dönük kuşatma – baskı – bunaltma stratejileri emperyalist Batı tarafından sürdürülmekte. Kuşkusuz yeni bir olgu değil bu durum. Uluslararası politikanın bir anlamda kaçınılmaz bir anlamda da olağan girişimleri. Bulunduğumuz coğrafyada rahat – huzur yok.

Bu bakımdan Ulusal Dış Politikanın çok özenle yürütülmesi, muhataplara güven vermesi ve istikarlı ilkelere dayanması kaçınılmazdır. Büyük ATATÜRK döneminde bu ilkeler belirlenmiş ve ustalıkla yürütülerek büyük ve kalıcı başarılara imza atılmıştır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Hatay’ın anavatana katılması, İnönü’nün Türkiye’yi 2. Büyük Dünya Paylaşım Savaşına sokmaması… gibi..

Akdeniz’deki MEB – EEZ (AS: MEB; Münhasır Ekonomik Bölge, EEZ : Exclusive Economic Zone) haklarımızın Türkiye ve bağımsız – egemen bir devlet olarak KKTC’nin hakları bakımından uluslararası hukukun özelikle Deniz Hukukunun gereklerine uygun olarak savunulması yaşamsal derecede önemlidir.

Dostumuz Planlama Uzmanı Sn. Haluk Dural, ulusal çıkarlarımız bakımından çok önemli bir konuyu, Türkiye’nin vahşice oynanan ve işgal edilen gündemine gerçek ve stratejik bir başlık olarak taşıyor. Haritalar – çizimler de içeren 7 sayfalık kapsamlı ve emekli çalışmasından giriş ve sonuç bölümlerini yukarıda sunduk. Sn. Dural’a yetkin emeği ve paylaşımı için şükran doluyuz.
Tüm pdf metni için lütfen tıklayınız : Iktidarlar_deniz_haklarimizi_korumuyor_Haluk_Dural

AKP’nin hala stratejik müttefiki (!) ABD; Suriye’de, Kandil’de, üsleriyle yurt içinde… ülkemize karşı sürdürdüğü kontrollü de-stabilizasyon hatta PKK ve türevleriyle yürüttüğü vekaleten savaş yetmezmiş gibi, bir de GKRYnin Türkiye ve KKTC’nin MEB’nde deniz altında doğalgaz vb. kaynak araştırmalarına kalkan olmak üzere 6 . Filoyu gönderecekmiş!.. Ciddiye almak ve kararlılıkla, uluslararası hukuku arkamıza alarak gereklerini yapmak zorundayız.

Ne yazık ki AKP = Erdoğan, seçim kazanmaya kilitlenmiş bir yapay (manüplatif) gündem ile Türkiye’yi teslim alma çabasında.. Bu ciddi ve ağır handikapın aşılması gerek..

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

24 Ocak… Çoook Olumsuz Bir Gün…

24 Ocak…  Çoook Olumsuz Bir Gün…

Dostlar,

Tarihimizde 24 Ocak birçok olumsuzluğun yaşandığı bir gün.
Geçtiğimiz yıl bu gün sitemizde yayımladığımız kapsamlı dosyayı, güncelliğini koruduğu için bir kez daha paylaşmak istiyoruz hoşgörünüzle.. Aynen aşağıda..
Özellikle, 12 Eylül 1980 darbesinin öncülü, gerekçelerinden olan, ülkemizin belini kıran
24 Ocak 1980 Kararlarına dikkat çekmek istiyoruz..
Osmanlı döneminin 1838 Baltalimanı Andlaşması gibi, kritik bir kırılma noktası ikisi de.

Dr. Ahmet SALTIK
24 Ocak 2018, Ankara
=====================================

24 Ocak 1980 Kararları bu gün 37. yılını tamamladı.
Dönemin Başbakanı S. Demirel‘in “Devlet 70 Cent’e muhtaç” sözleri kulaklarda hala yankılanıyor. 4 yıl önce bu gün, bu Kararlar ile ilgili bizim çıkardığımız bir kitap özetine sitemizde yer vermiştik. 4 A4 sayfası oylumlu bu metnin bir kez daha okunmasında çok yarar görmekteyiz.

http://ahmetsaltik.net/2013/01/28/24-ocak-1980-kararlari/

Bu Kararların olağan bir rejimde yürütülmelerinin olanaksızlığı çok geçmeden anlaşılmış ve 12 Eylül 1980’de ansızın Sıkıyönetim gelivermişti! Sıkıyönetim “kardeş kanı dökülmesine” 1 gecede son verdiği gibi (!), CHP dahil tüm siyasal partileri, sendikaları, kimi dernekleri. kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarını (Türk Tabipleri Birliği vd.).. kapatmıştı.

Kararların tüm ekonomik faturası gene emekçi halka çıkarılmaktaydı :

– Kamu harcamaları kısılıyor,
– Sosyal devlet geriye çekiliyor,
– Vergi tabanı genişletilerek oranlar yükseltiliyor,
– Yeni vergi türleri ekleniyor (KDV 1985’te kondu!),
– KİT ürünlerine okkalı zamlar yapılıyor ve şirket gibi yönetilmelerine geçiliyor,
– Özelleştirme (=talan!) hız kazanıyor ve
– Dış ticaret kısıtları tümüyle kaldırılarak tam liberasyon ile
ithal ikamesi rejimi terk ediliyordu..

Ne hazindir ki, 45. ABD Başkanı D. Trump, dış ticarette özellikle olmak üzere ekonomide bütünüyle korumacı politikalara geçiyor ve Küresel emperyalizmin de-regülasyon – mutlak serbest ticaret vb. putlarını kırmaya başlıyor 20 Ocak 2017’de Oval Office’i henüz devralmadan (20.01.2017) önce..

Küresel emperyalizmin maşası IMF, ancak bu koşullarda (24 Ocak kararları dayatması!) “can yeleği” atıyordu Türkiye’ye. Ardından da bir dizi “yapısal reformlar” (!) yapılacak ve alınan önlemler kalıcılaştırılacak, ekonominin – devletin DNA’sı değiştirilecekti (SAP-structural adjustment programs) .. Bunlar çok büyük ölçüde Askeri yönetimin gözetimi altında “çifte müsteşar” (DPT ve Başbakanlık) elektrik mühendisi Turgut Özal tarafından kotarıldı ve piyasa ekonomisine – dış ticarette gümrük korumasının hemen hemen hiç kalmadığı
bir düzene geçildi.. Çiçeği burnunda 45. ABD başkanı D. Trump, Meksika’daki Ford fabrikasını tehdit ederek ”ya sök fabrikanı ABD’ye getir ya da %45 dışalım (ithalat) vergisi koyacağım!”  buyurdu.. Fabrika tıpış tıpış emre uyuyor..

Borç ve de emir alındı aynı anda..

1982 Anayasası da bu bağlamda içeriklendirildi. Örn. sağlık hizmetleriyle ilgili
56. maddede Devletin sağlık hizmetlerini “denetleme ve düzenleme” üzerinden yürüteceği belirtildi.. Sosyalleştirilmiş sağlık sistemine son verme olanağı sağlandı ve bu AKP eliyle yapıldı! Özelleştirme ve taşeron devlete kapı aralandı ve son 35 yılda sonuna dek açıldı. Özellikle AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm programıyla.. On milyarlarca Dolar servetimiz yerli – yabancı – yandaş sağlık sektörü patronlarına aktarıldı; ”Tayyip beyin rüyası” Şehir Hastaneleri ile bu rant aktarımı daha da büyütülüp hızlandırılarak sürdürülecek.. Üstlenilen işlev bu!

35 yıl sonra geldiğimiz yer, küresel ekonomiye neredeyse tümüyle eklemlenmiş
yarı-sömürge sınırlarını aşmış bir Türkiye’dir. Sorunlar süregenleşmiş (kronikleşmiş), kalıcılaşmış, ekonomi bir şeytan üçgeninin içinde tutsak edilmiştir :

Ekonominin_Seytan_Ucgeni

 

– Bütçe açığı
– Dış ticaret açığı
– Cari açık…

 

 

AKP, 2002 sonunda devraldığı toplam 221 milyar $ borcu 3+ katına (600+ milyar $!) çıkarmıştır. 1,60 TL’de devraldığı Doları 3,80 TL’ye getirmiştir!
Gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksullaşTIRma tüm vahşetiyle sürdürülüyor. Üstüne bir de dinci baskı rejimi ve bölünme tehlikesi.. AKP hükümeti sözcüsü Numan Kurtulmuş açık açık halkı tehdit ederek, Başkanlık halk oylamasında onanırsa terörün azalacağını söyleyebiliyor. Haziran 2015 genel seçimi sonrası aynı söylem RTE’den gelmişti ve ”verin 400 vekili terör bitsin” buyurmuştu, Kasım 2015’te genel seçim yinelenene dek 4 ay ülkeye ”kan ve can” diyeti ödetilmişti. Filmin benzeri yinelenecek önümüzdeki 2 ay boyunca ve uzun boylu yakışıklı profesör, hükümet sözcüsü Kurtulmuş üvertür ile görevli anlaşılan?? İlgilisinden daha yüksek perdeden uyarılar yolda ?!

“Yeni anayasa” dayatması ise, Türkiye’nin küresel sermaye birikimi sürecinde uysal bir ülke olarak rolünü sürdürebilmesi için Anayasa’da yer alan son birkaç “engelciğin” kaldırılması hedeflidir özünde.. Sosyal devlet, hukuk devleti, yurttaşların ekonomik ve sosyal hak ve özgürlükleri – devletin görevleri… falan.. Ne demekmiş bunlar?

Ayrıca Başkanlık! Federatif hatta olursa daha iyisi bölünmüş bir Türkiye..
Bağımsız Cumhuriyet direnci kırılmış, Misak-ı Milli onuru zedelenmiş, ekonomik – siyasal bakımdan tama yakın sömürge kılınmış, “Sevr benzeri” (Quacy Sevres!) koşullar dayatılarak uygulanmış ve teslim alınmış bir Türkiye..

37 yıl sonra, “24 Ocak 1980 Kararları sistematiği” nin orta erimde ülkemizi taşıdığı yer böyledir. Tarihsel miyopların, burnunun ucun göremeyen ve 3 sayfa yakın tarih okumamış ülke yöneticileriyle politikacıların dikkatine sunsak ne olur, sunmasak ne olur?
*****
Bu yazdıklarımız daha çok gençleredir..
Büyük ATATÜRK‘ün Cumhuriyetini emanet ettiği Gençlerimiz…
Bütün umudumuz onlardadır. Mustafa Kemal Paşa da öyle demekteydi :

– Bütün ümidim gençliktedir..

Sürdürülemez ve insanlık onuruna aykırı bu gidişi gençler durduracaktır.
Daha yaşanası, insanlık onuruna dayalı bir düzeni onlar mutlaka kuracaklardır.
Biz kıdemli kuşaklar, onların yaratıcılığına ve devingenliğine (dinamizmine) ket vurmadan birikimlerimizi – deneyimlerimizi onlara hep sunacağız, omuz omuza olacağız evlatlarımızla.. Ama 18 yaşını yeni bitirmiş çocuğu göstermelik TBMM üyesi yapma popülizmine, yozluğuna kapılmadan.. Önce onlara sıkı bir eğitimle iş ve gelecek sağlayarak.. 25 yaş sonrası da dilerlerse siyaset yolu zaten açık.

İnsanlık onuru mutlaka kazanacak.. Kapitalizm – emperyalizm de yeryüzünden
yok edilecek.. Bu hedef, Gazi Mustafa Kemal Paşa‘nın da öngörüsü idi..
*****
Bu gün, 24 Ocak 2017 günü..
Uğur Mumcu‘yu 24 Ocak 1993’ten bu yana bir kez daha acıyla andık..

– Bu gün, Diyarbakır Emniyet müdürü A. Gaffar Okkan ve 5 polisin şehit edilişini 16. kez daha andık (24 Ocak 2001).. Devletin emniyet müdürünü arabasıyla ve 5 korumasıyla havaya uçuracak gücü “birilerinin” Diyarbakır’da nasıl elde edebileceğini sorgulamayı sürdürdük.. Ama Devlet sor(a)madı!

Her 2 cinayetin (ve daha yüzlercesinin!) gerçek işletenlerinin “hala” yakalanamayışına sardonik (acılı) gülüşlerle tepki (!) verdik.. Devletimizden umudumuzu kesmek istemiyoruz inat ve dirençle.. Bir gün mutlaka..
Ama ne zaman??

– Bu gün laik sermayenin, Atatürk Türkiye’sinin yarattığı ulusal burjuvazinin
Atatürk’e saygılı eliti Mustafa Vehbi Koç‘u toprağa verdik..

(Mustafa Koç, Küba’nın başkenti Havana’da Atatürk yontusu yanında)

– Bu gün Kamer Genç nam bir yiğit – Atatürkçü – ulusalcı Tunceli milletvekili hemşehrimizi uğurladık.. Vasiyeti gereği Türk bayrağına sardık ve Tunceli toprağına uğurladık..

– Bu gün, Cumhuriyet kuşağı ve onun ürünü – onuru devrimci dilbilimci, yazar, düşünür.. Atatürk aşığı Prof. Tahsin Yücel‘i sonsuzluğa uğurladık..

Lütfen bakınız : TAHSİN YÜCEL’İ YİTİRDİK.. Mustafa Koç ve Kamer Genç’i de!(http://ahmetsaltik.net/2016/01/23/tahsin-yuceli-yitirdik-mustafa-koc-ve-kamer-genci-de/)
*****
“24 Ocaklar olmasın!” diye haykırmak geliyor içimizden…
Merhum bilge Oktay Akbal’ın “Hiroşimalar Olmasın” özlemi ve isyanı gibi..

Dayan yüreğim dayan..
İlk taktik hedef, TBMM’yi işlevsiz kılıp halk egemenliğini tek adama =
post-modern sultana devreden anayasa değişikliğini halkoylamasında reddetmek.. Nisan 2017 içinde.. Bir kez daha başaracağız.

Sevgi ve saygı ile.
24 Ocak 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.com

Büyük atılım yılı ve Türkiye için büyük boşluk

Büyük atılım yılı ve
Türkiye için büyük boşluk

Orhan Bursalı
Cumhuriyet, 01.01.2018
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

1 Ocak 2018 bu gün. Umarım yıl boyunca gündeminizi az çok hazırladınız. 
Bugün bilimden bahsedeceğim. 
2017 müthiş geçti. Bilimsel araştırmalar, buluşlar, tekno gelişmeler fırtına gibi esti. Başdöndürücü. Herkese Bilim Teknoloji, biliyorsunuz haftalık çıkıyor, geçen sayısında geniş bir toparlama yayımladı. Kaçırdıysanız, herkesebilimteknoloji.com sitesinden dijital tek sayı olarak da alabilirsiniz. Bu haftaki dergiyle birlikte geçen yılı toplam değerlendirdiğimde şu gözlemi yapıyorum: 
Bilgi birikimleri, belirli bir süre içinde önemli bir buluş ve tasarım sıçraması yapıyor ve olağanüstü bir bilgi ve teknolojik araç olarak karşımıza çıkıyor. 
İvmesi artarak. Geçen birkaç yılın birikimi, gelecek ve sonraki yıllarda daha kısa süreler içinde büyük patlamalarla karşımıza çıkacak. 
Atom altı düzeyde, kuantum araştırmaları, kuantum bilgisayarları olarak beş yıl içinde dünyanın kullanımına açılacak, tüm hesaplamalar olağanüstü bir hızla gerçekleşecek, bugünkü süper bilgisayarların aylar süresince yaptığını saatler – gün boyunca yapacak. İlk kuantum haberleşmesi Çin ile Viyana arasında gerçekleştirildi, kimsenin kıramayacağı -tek tek fotonların kullanımına dayanan- bir şifreleme ile. Temel bilim ile teknolojinin bu buluşmasında Çin bir adım önde.

Büyük atılım yılı 
Uzayda en büyük olay, iki nötron yıldızının 130 milyon ışık yılı uzaklıkta çarpışarak kaynaşmasıydı. Astrofizikçiler, gökbilimciler, türlü çeşitli teleskoplarıyla bu tür büyük olayları izleyebilme konusunda artık kılıçlarını kuşanmış hazır durumdalar. Bu olay, astrofiziğin en büyük atılım yılı olarak tarihe geçti. Evrenle ilgili bazı modellerin doğruluğu kanıtlandığı gibi, böyle büyük çarpışmaların pek çok ağır elementi doğurduğu ve uzaya saldığı da doğrulanmış oldu. Einstein’in Genel Görelilik teorisinin doğruluğu da bir kez daha test edildi. 
Nötron yıldızları büyük yıldız patlamalarından arta kalan maddenin kendi içine- üzerine çökmesiyle oluşan, evrenin en küçük ama en ağır / yoğun yıldızları, bir kaşığa bir milyar ton sığdırdığınızı düşünün. Kendi çevrelerinde de mesela saniyede defalarca dönerler. 
7 dünya benzeri gezegen de keşfedildi. Hepimiz birer uzaylı olarak, hey başka uzaylılar var mı arayışı sürüyor. Dahi adam Elon Muske uzaya gidip geri gelen roketleriyle, (SpaceX – Falcon 7) uzaya sivil geziler için yeni bir dönem başlattı.

Geninde bozukluk mu var? 
Biyolojide olağanüstü gelişmeler yaşandı. Gen makası (CrIspr yöntemi) ile canlıların genleri rahatça kesilip çıkartılmaya başlandı. Mesela nadir bir hastalık olan

  • Hunter sendromlu 44 yaşında bir hastanın genomu CrIspr kullanılarak başarıyla yeniden düzenlendi ve hastalık kayboldu!

Portland’da araştırmacılar, tek hücreden oluşan insan embriyosunu yeniden düzenlediler. Kalıtsal hastalıklar ve kusurlu genlerin ortadan kaldırılmasında büyük bir aşama. Ayrıca rahmi taklit eden bir yapay rahim, erken doğanlar için yepyeni ve sağlıklı bir umudu doğurdu… 

  • Türkiye bunların hiçbirine hazır değil, ilgisiz ve bilgisiz, olayın tamamen dışındayız. 

İnterneti bir ahlak bozukluğu olarak gören ve dünyanın bilgisini içeren Wikipedia özgür ansiklopedisini ülkemizde hâlâ yasaklı tutan bir anlayışla gidebileceğimiz yer koca bir boşluktur.
=========================================
Dostlar,

KURTULUŞ BİLİM ve TEKNOLOJİDE; TÜRKİYE’nin de!

Cumhuriyet gazetemizin saygın yazarlarından Orhan Bursalı, dostluğu ile övündüğümüz insanlardandır. 2018’in ilk yazısını Bilime ayırdı, hayranlık ve saygı uyandıran gelişmelere. Bize de bu dizeleri çağrıştırdı Sn. Bursalı andığımız makalesiyle. Köşesinde son derece nitelikli yazılar kaleme almakla kalmayıp, uzun yıllar bu gazetenin haftalık BİLİM ve TEKNİK ekinin editörlüğünü üstlendi. O dergiden çook şeyler öğrendik. Ne var ki Cumhuriyet bu dergiyi, başlıca akçalı (parasal, mali) sıkıntılar yüzünden sürdüremedi. Ancak Sayın Bursalı pes etmedi ve bu dergiyi çok değerli yazar dostlarıyla birlikte sanal ortama taşıdı :

  • herkesebilimteknoloji.com

Çok mütevazi ödemelerle sanal ortamda sürdürüm (abonelik) yapılabiliyor. Yeni yıl için sevdiklerimize armağan için indirim bile yapmışlar..

Geçtiğimiz günlerde Erdoğan’ın interneti “zehir” olarak nitelemesi ve “zehir evlere girdi” değerlendirmesi çok ürkütücüdür. Klasik görsel – yazılı basında mutlak iktidar tekeli her yola başvurularak sağlanmıştır. Sıra, toplumsal karşıtlığın (muhalefetin) nefes aldığı sosyal paylaşım ortamlarına (media) mı gelmiştir?

Zaten, –nasıl finanse ediliyorsa– yüzlerce – binlerce ücretli AK-Trol 7/24 “görev” başındadır; ispiyon, ihbar, şantaj, aşağılama, yıldırarak edilgin kılma, küfür, hakaret, linç, iftira, siber saldırılar… sıradan silahlar olmuştur.

Aba altından bu alana da sınırlama – sansür sopası gösterildiğine ilişkin ciddi kuşku uyandı bizde. Zehir olan internet olamaz; “internet bağımlılığı” denen bir davranış bozukluğu eleştirilebilir fakat internet olanakları asla. Böylesi ilkellik, çağdışılık hatta arkaiklik olurdu.

Youtube erişimi ülkemizde epey bir süre engellenmiştir.
Wikipedia erişimi neredeyse 1 yıldır yasaklıdır. Oysa bu ansiklopedik sitede son derece önemli – değerli bilgi hazinesi yüklüdür. Yasakçılık sorun çözmüyor. Eğer bu sitede ülkemiz aleyhine doğru olmayan içerikler varsa, uluslararası hukuk kuralları kapsamında uğraş verilmelidir. Uluslararası tahkim bu olanaklardan biridir. Son 1,5 yıldır OHAL altında inletilen toplumun Anayasal haberleşme gizliliği ve güvencesi de (md. 22) ciddi yara almıştır. Güvenlik birimleri yargı kararı olmadan iletişim içeriğine ulaşabilmektedir. Hatta geçen hafta “kuşkulu” (!?) gönderi zarflarını açma yetkisi de eklenmiştir buna!

Bütün bunları bir araya getirdiğinizde, o ülke rejiminin FAŞİZM olduğunu belirleyebilmek için gerek ve yeter koşulların fazlasıyla sağlandığı söylenebilir. Zaten tarihte hiçbir faşist ya da diktatör böylesi sıfatları kendisine yakıştırmamış hatta en tepkisel biçimde reddetmiştir.
Zihni, algıyı, ussalcılığı (akılcılık – rasyonalite) ortadan kaldıran “tuhaf” bir hal olan bu tablo, son derece trajik gelişmelerle ve ancak “zor” ile sonlandırılabilmektedir…
*****

Öte yandan; 1971’de Hacettepe’de başladığımız tıp eğitimimizin daha başlarında, Türkiye’de çağcıl Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği bilimlerinin – sisteminin kurucusu eşsiz Bilim ve Eylem insanı, Kalpaksız Kuvayı Milliyeci Prof. Dr. H. Nusret Fişek hocamız daha o yıllarda geleceğin tıbbının koruyucu hekimliğe dayanacağını, genetik sağaltım (tedavi) ve koru(n)ma ile
pek çok sağlık sorununun – hastalığın köktenci (radikal) biçimde iyileştirilebileceğini işliyordu. Ne denli derin bir öngörü değil mi??

Yaşamda en gerçek yol göstericinin “bilim ve fen” olduğunu, bunların dışında başkaca yol gösterici aramanın aymazlık – şaşkınlık – sapkınlık olacağını Büyük ATATÜRK boşuna mı söyledi ve bizlere tinsel kalıt (manevi miras) olarak salt bilimsel akılcılığı bıraktı??

Bu sözleri Sn. Bursalı, uzun yıllar Cumhuriyet Bilim Teknik Cumartesi ekinin başından hiç eksik etmedi sağolsun.. Berlin Teknik Üniversitesinde aldığı “sıkı” eğitim, zekasıyla birleşerek Saygın Orhan Bursalı’yı bizlere armağan etti. Bu dizgeselliğe (sistematiğe) dayalı Uygarlık öylesine bir ateştir ki; karşı çıkan yobazları, yarasaları, omurgasız sürüngenleri, insansıları., Platon’un mağara mitosu adamlarını… yakar, yok eder..

Türkiye bu zorunlu bilim kulvarından ayrılamaz, asla arkasını dönemez, kayıtsız kalamaz..
Böyle de olacaktır ve son yılların siyaset bilimi yazınında (literatüründe) tipik bir “anomali” olarak tanımlanabilecek AKP siyasal notasyonu, zamanın ruhunca deterministik paranteze alınarak etkisizleştirilecektir.

Sevgi ve saygı ile. 02 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com