TÜRKLERDEN GİZLENEN TARİHİ GERÇEK: OSMANLILAR VE İSLÂM

TÜRKLERDEN GİZLENEN TARİHİ GERÇEK: OSMANLILAR VE İSLÂM

Konuk yazar : GÜZİDE FİLİZ TUZCU
Tarihçi, 2019

      Kuran’ın tebliğ etmiş olduğu İslâm Dini insanlık alemine duyurulalı 1400 yıl olmuştur; Türklerin bu dini kabul etmeleri ise yaklaşık 1000 küsur yıldır. (Türkler bu dini nasıl kabul ettiler, kılıç zoruyla mı kabul ettiler, veya bazı Türk toplumları hiç kabul etmediler mi gibi konular makale dışındadır.) Bizim için önemli olan husus şudur; Türklerin İslâm ile birliktelikleri olan bu 1000 (Bin) küsur yılın 620 yılı Osmanlıların idaresi altında geçmiştir. Bu sürenin oldukça uzun ve önemli bir süre olduğu muhakkaktır. Ancak bu kadar devasa bir zaman zarfı içinde genel olarak “Türk Milletinin İslâm Dinini, Kuran’ın tebliğ ettiği ve anlattığı biçimde anladığı ve  hayatına uyguladığı” söylenemez! (Ayrıca 1938 – 2019 arası dönem için de aynı durum söz konusudur!) O halde bu anormal durumun üzerinde ciddiyetle düşünülmesi ve nedeninin açıklanması gerekmektedir. Benim araştırmalarım bu anormal durumdan sorumlu olanların Osmanlılar olduklarını gayet açık ve net olarak ortaya koymuştur. Bir başka deyişle Osmanlılar, Kuran’ın tebliğ ettiği İslâm’ı Müslüman Türklerin anlamalarını ve hayatlarına uygulamalarını yüzyıllarca engellemişlerdir! Keza 1938 sonrasında da Osmanlı hayranları,  söz konusu aynı uygulamayı, Büyük Atatürk’ün kurmuş olduğu T.C. Devletinde sürdürmüşlerdir!!!

Peki Osmanlılar Türklerin Kuran’ı ana dilleri Türkçe okumalarını, anlamalarını ve böylece Allah’ın uyarı ve emirlerini öğrenmelerini neden engellemişlerdi? Çünkü onların Türkler üzerinde hükümranlık ve saltanat sürdürebilmeleri, işte bu engellemeye bağlıydı; şöyle ki Osmanlıların Türklere tanıttıkları ve uyguladıkları İslâm, aslında Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslâm değildi ve söz konusu bu gerçeği Türklerin hiçbir şekilde öğrenmemeleri gerekiyordu! Böylece Türklerin başına “Kutsal İslâmi Lider iddiasıyla geçen Osmanlılar, Türklerin gözünde “kendilerine dini meşrutiyet ve güç kazandırmak adına,  şeklen İslâm’a benzeyen, ancak sadece göstermelik ibadetlere, ibadethanelere, tarikatlara ve Arapça ezberlerin dayatıldığı sıbyan mekteplerine ve medreselere ” dayanan sözde bir İslâm’ı uygulamışlardır!

Türk Milletinin içine düşürüldüğü bu aldatıcı durumu, yani Türklerin “İslâm Dini kisvesiyle yüzyıllarca nasıl baskı altına alınıp, sömürüldüklerini” gayet iyi bilen, hatta kendi öğrencilik ve subaylık yıllarında ve de Kurtuluş Savaşı sürecinde de bizzat yaşarak gören Büyük Atatürk, Cumhuriyet’i ilân ettikten hemen sonra İslâm’ın yegane ve tek kaynağı Kuran’ı, devrin en mahir – Bilge İslâm Âlimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır’a  “Türklerin anlayabileceği ve ibret alabilecekleri ana dili Türkçeye” tercüme ettirmiş ve Türklerin inandıkları – iman ettikleri İslâm Dinini, onun tek kaynağından, en doğru şekilde  öğrenmeleri, dinen bilinçlenmeleri ve bir daha “din adına sömürülmemeleri” için oldukça büyük çaba harcamıştır… Ancak Onun bu son derece yerinde ve gerekli çabası, 1938 sonrasında iktidara gelen siyasilerce maalesef ki devam ettirilmemiştir!!! Hatta tam tersi yapılarak – aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi – bir kez daha İslâm Dini, onun tek kaynağı Kuran’dan uzaklaştırılarak, “dinin siyaset ve saltanat aracı” yapılmasına göz yumulmuştur!!!  Dikkatimizden kaçamamıştır ki Türkiye’de “Atatürkçü” geçinen, hatta Atatürk’ün izinde gittiğini iddia eden pek çok aydın, bu son derece önemli konuya hiç değinmemektedir!!! Ayrıca bunlar, Müslüman Türklerin Kuran’ı ana dilleri Türkçede,  anlayarak – okumaları ve bilinçlenmeleri için hiçbir çaba harcamamaktadırlar!

Oysaki geçmişte din istismarıyla ilgili yaşanan onca acılar ve yıkıcı tecrübeler henüz hafızlarda taptaze durmaktadır… Ayrıca Büyük Atatürk’ün de bu konuyla ilgili onca uyarıları vardır! Bunlara rağmen 11 Kasım 1938’den günümüze kadar iktidara gelenler, “Atatürk düşüncelerine, ilkelerine, hedeflerine ve Türk Milletine bağlı kalacaklarına” dair TBMM’nde yeminler etmiş olmalarına rağmen, bu yeminlerini tutmamışlar, hatta Osmanlıları yıkıma götürdüğü gayet iyi bilinen “aynı yanlış yolu” tekrar izlemeyi tercih etmişlerdir!!! O halde Tarih İlmini esas alan ve Kuran bilgilerine de vakıf olan bir tarihçi olarak, aşağıda yer alan hususları sorgulama hakkımız doğmaktadır:

  1. Devlet yönetiminde İslâm Dinini – İslâm Hukukunu uyguladıkları iddia edilen, hatta “Allah’ın yeryüzünde gölgesi – İslâm Halifesi”[1] diye Türklere tanıtılarak yüceltilen ve adeta kutsallaştırılan Osmanlı padişahları, Yüce Allah’ın Kuran’da açıkça bildirdiği yasaklara, uyarı ve emirlere riayet etmişler midir?
  2. 600 küsur yüzyıllık sürede Osmanlılar, Türk Milletine Kuran’ın içeriğini (özünü), yani Allah’ın bir Müslüman’da neleri önemsediğini – neleri yasakladığını, hatta hiç affetmeyeceği büyük günahları, uyarıları ve emirlerini, Türklerin anlayabilecekleri şekilde, onların ana dilinde – yani “Türkçe” olarak açıklamış ve öğretmişler midir?
  3. Bilindiği üzere Kuran’ın tebliğ ettiği İslâm, daha önceki semavi dinlerde (Museviliğin – Hıristiyanlığın) ruhban sınıfı eliyle yapılan sapmaları, uydurulan yanlışları ve hurafeleri açıklamak; Allah düşmanlarını deşifre etmek ve mutlak dini gerçekleri son bir kez daha insanlık alemine duyurmak ve insanlık alemini son bir kez daha uyarmak üzere gelmiştir. O halde Kuran ve Kuran’ın tebliğ ettiği İslâm Dinini sadece Müslüman Türklere değil, tüm gayrimüslimlere, hatta tüm insanlık alemine açıklamak, anlatmak ve yaymak görevini Osmanlı padişahları yerine getirmişler midir? (Bilindiği üzere Osmanlılar hüküm sürdükleri yüzyıllarda, muazzam bir dünya gücü olarak “Allah’ın emri olan bu görevi” yerine getirmek için her türlü donanıma, maddi – manevi zenginlik ve kudrete sahiptiler.)

       Kuran’ın ve Tarih İlminin pencerelerinden bakıp, araştırma ve analizler yaptığımızda görülmüştür ki, bu üç soruya da olumlu cevap vermek, kesinlikle mümkün değildir! Nedeni mi? Çünkü bu hususla ilgili son derece belirgin iki nihai kanıt gözlerimizin önünde durmaktadır:

Birinci Kanıt Şudur:  Cumhuriyetin devir aldığı Türk Nüfusunun sadece % 10’u okuma – yazma biliyordu! Oysaki Kuran’ın ilk emri okudur; çünkü Kuran’ın tebliğ ettiği İslâm Dini “akla, bilime ve bilgili insana” en yüksek derecede değer veren akılcı bir dindir.  Bu bağlamda okunmak, anlaşılmak, ders ve ibret almak için tebliğ edilen Kuran, Osmanlı devrinden Cumhuriyet’e kadar, yani 20. Yüzyılın başına kadar Türkçeye maalesef ki tercüme edilmemiştir! Ayrıca Kuran’ın matbaa basımı ile çoğaltılması, yaygınlaştırılması ve kolayca temin edilmesi de yasaklanmıştır! Böylece Türklerin Kuran’a kolayca ulaşabilmeleri ve Türkçe dilinde, anlayarak okuyabilmeleri ve dinen bilinçlenmeleri yüzyıllarca engellenmiştir! Bir başka deyişle Osmanlılar Türklere, Türklere tamamen yabancı bir dil olan Arapçayı ve “Kadim Türk gelenek ve kültürüyle asla bağdaşmayan” Emevi Arap geleneklerini – kılık kıyafetini “İslâm” diye  dayatmışlardır!!!

İkinci kanıt da şudur: 1400 yıl önce İlâhi Vahiy Yoluyla geldiği ifade edilen Kuran’ın içeriğinin 21. Yüzyılda dahi, Türkiye de dahil olmak üzere, genel olarak İslâm alemince halâ bilinmemesi ve uygulanmamasıdır! Şöyle ki; İslâm ülkelerinin hiçbirinde, Kuran’da açıkça belirtilen, “bilime – eğitime – adalete dayalı, eşitlikçi, paylaşımcı sosyal  bir hukuk devlet düzeni yoktur”; söz konusu bu  mutlak gerçek herkesin malûmudur. Bu bağlamda bu ülkelerin kendi özgür iradeleriyle hareket edemedikleri; kalkınmak için olmazsa olmaz olan milli politikalar uygulayamadıkları, hatta “emperyalist Yahudi ve Hıristiyan devletlerinin” baskısı ve zulmü altına düştükleri, böylece haksızlıklar, iç savaşlar, terör saldırıları, kaos, acılar, ölümler yaşadıkları, kısacası derin bir cehalet ve yoksulluk girdabına tutsak edilmiş yaşam mücadeleleri gün gibi ortadır. Dahi olmaya hiç gerek yoktur; Kuran’ın ifadesiyle “aklını işleten”,  biraz okuyan ve gözlem yapabilen her insan bu gerçeği rahatlıkla görebilir.

Genel anlamda ne Türkiye’de (Elbette 1923–1938 Büyük Atatürk altın dönemi hariç…), nede başka İslâm inancı olan ülkelerde, Kuran’da Allah’ın emrettiği gibi “eşitlikçi – adaletli – hukukun üstünlüğüne ve bilime dayanan sosyal devlet ve toplum düzeni” yoktur! Ayrıca genel anlamda Türkiye’de ve Müslümanların çoğunluk olduğu diğer ülkelerde “Allah’ın Kuran’da açıkça özelliklerini bildirdiği[2] kalibrede Müslümanların” sayısı da yok denecek kadar azdır! Allah’ın arzu ettiği söz konusu adil düzene en yakın siyasi rejim, Büyük Atatürk’ün cesaret ve isabetle seçtiği ve uyguladığı Cumhuriyettir; yani milletin iradesinin esas alındığı – Hukukun ve Yasaların üstün olduğu Parlamenter – Demokratik – Sosyal Hukuk Devletidir. Ancak 1938 sonrasında iktidara gelenler, “Kuran hükümleriyle de birebir uyum içinde olan, bu son derece insani siyasi rejimin” tüm kurumlarıyla yerli yerine oturmasına, kökleşmesine, sağlıklı işlemesine ve güçlenmesine maalesef ki izin vermemişlerdir!!!

      Böylece Türkiye’de 1938 sonrasında, İslâm’ın Kuran’dan uzaklaştırılarak, içinin oyulup, boşaltıldığı gibi; “Cumhuriyetin – Atatürkçülüğün, Sosyal Demokrasinin, Bağımsızlığın, Laikliğin  ve  Milliyetçiliğin” de içleri kolayca oyulmuş ve boşaltılmıştır! Türk Milleti için hayati önem taşıyan bu kavramları doğru bir şekilde açıklayabilecek insan sayısı, toplam nüfusta kanaatimce % 20’yi asla geçemez. Bir bilim insanı sorumluluğuyla belirtmemiz gerekir ki Türkiye’nin ve İslâm dünyasının bugün içine düşmüş olduğu bu son derece vahim ve kaygı verici durumdan dolayı “Osmanlıların sorumluluk payı” oldukça büyüktür. Çünkü en görkemli çağlarında üç kıtada hüküm süren, sözü dinlenen, saygı gören, hatta fazlasıyla çekinilip – korkulan bir dünya gücü olan Osmanlı İmparatorluğu tahtında yüzyıllarca oturup, saltanat süren Osmanlı padişahları, Allah’ın gayet açık ve kesin emri olan “Benim dinime yardım edin, Benim ve sizlerin düşmanınız olan, hak ve hukuk tanımaz zorba ve zalimlerle savaşın, Benim istediğim adaletli dünya düzenini tesis edin emrini” yerine  getirmemişlerdir!!!

Bir başka deyişle Allah’ın “İslâm’ı Kuran’ın ışığında insanlık alemine duyurun – tanıtın – Âyetlerimi açıklayın, emirlerimi yerine getirin; geçmişte ruhban sınıfın, aç gözlü – hırslı hükümdarlarla birlik olup sebep oldukları sapmaları, hurafeleri, insanları nasıl kandırıp, Benim dosdoğru yolundan çevirdiklerini, dünyada nasıl fesat üretip – bozgunculuk yaptıklarını, bundan dolayı kavgalar – savaşlar çıkıp insanların nasıl acılar çektiklerini anlatın; Benim ve İslâm’ın düşmanlarını dost edinmeyin, onların yoluna gitmeyin, onlarla Benim adıma sert bir şekilde mücadele edin ve yeryüzünde Benim Hükümlerimi geçerli kılın…” gibi gayet açık ve kesin emirlerini maalesef ki Osmanlılar dikkate almamış ve yerine getirmemişlerdir!

      Kanaatimizce şayet Osmanlılar Allah’ın bu emirlerini dikkate alıp, o çağlarda gereğini yapmış olsalardı, despot Avrupa krallarını ve zengin – mutlu gayrimüslim azınlıkları destekleyen, onların zorbalıklarını ve saltanatlarını meşrulaştıran, ruhban sınıf eliyle saptırılmış dinler yüzyıllarca hüküm sürerek – bugünlere kadar gelemeyecekti: hatta Allah’ın Kuran ile tebliğ ettiği Gerçek İslâm, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere,  tüm dünyada hüküm süren birinci ve en yaygın din olacaktı: Ayrıca emperyalist batılıların haksız kazançlarla – zulümlerle – saldırganlıkla zenginleşip, güçlenip, kendilerinden görmedikleri milletleri  köle olarak kullandıkları, sömürdükleri, yani “güçlünün güçsüzü, zenginin yoksulu ezdiği – insani değerlerin yerlerde süründüğü, son derece adaletsiz bir dünya düzeni” de belki bugün  olmayacaktı.

O halde şöyle bir soru sormalıyız; İdaresi altındaki Müslüman Türk tebaasını kendi hükmü altında  “kulları – hatta sürüsü” gibi gören ve bu bağlamda sorgusuz sualsiz kendisine baş eğilmesini ve itaat edilmesini talep eden, hatta “Allah ile ilişkilendiren ve kutsallık atfedilen padişahlık makamının” Kuran’dan onay alması mümkün müdür? Elbette ki mümkün değildir. Kuran’da Yüce Allah, elçisi – peygamberi olarak seçip, onurlandırdığı, İslâm dininin en büyük şahsiyeti ve temsilcisi olan Hz. Muhammed’in bile görev sınırlarını ve yetkisini açıkça bildirmiş ve bu sınırları aşmaması için peygamberi uyarmıştır. Ayrıca Allah, en son peygamberi Hz. Muhammed de dahil olmak üzere,  hiç bir peygamberine herhangi bir ayrıcalık ve kutsallık tanımamıştır. Hemen birkaç özet örnekler verelim;

  • Ahkaf Sûresi – Âyet 9: (Muhammed’e hitaben)De ki “Ben türedi bir elçi değilim, bana ve sizlere ne yapılacağını da bilemem. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum ve ben apaçık bir uyarıcıdan  başka bir şey değilim.”  ”
  • En’âm Sûresi – Âyet – 50: (Muhammed’e hitaben) De ki “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Ben gaybı (bilinmeyeni- gizli olanı) da bilmem. Size “ben meleğim” de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.” De ki “ Körle gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?”.”
  • Âl-i İmran Sûresi Âyet 144: “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip, geçmiştir. Şimdi Muhammed ölür veya öldürülürse, siz ayaklarınız üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim geriye dönerse Allah’a hiç bir ziyan veremez…
  • Nûr Sûresi – Âyet 54: (Muhammed’e hitaben)De ki “Allah’a itaat edin, eğer Allah’a itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz”. Elçiye düşen görev sadece emrimi açık bir şekilde duyurmaktır.”
  • En’âm Sûresi – Âyet 107: (Muhammed’e hitaben)Biz seni insanların üzerine bekçi yapmadık, sen onların vekili de değilsin.”
  • Bakara Sûresi – Âyeterl 118 – 119: “Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri açıkladık. Doğrusu biz seni (Muhammed’i) gerçekle müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Cehennem halkından sen sorumlu değilsin.
  • Kaf Sûresi – Âyet 45: (Muhammed’e hitaben)Sen insanlar üzerinde bir zorlayıcı değilsin, sadece Kuran ile öğüt ver.”
  • Gâşiye Sûresi – Âyetler 21 & 22; (Muhammed’e hitaben)Öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Sen insanlar üzerinde zorlayıcı değilsin.
  • Bakara Sûresi – Âyet 256: “Dinde zorlama yoktur”.
  • İsrâ Sûresi – Âyet 53: “Kullarıma söyle, puta tapanlara sert davranmasınlar, onlara en güzel sözleri söylesinler.”
  • Âl-i İmrân Sûresi – Âyet 134: “Allah, güzel davrananları sever.
  • Nisa Sûresi – Âyet 5: “ Güzel söz söyleyin.”
  • Nahl Sûresi – âyet 23: “Allah, büyüklük taslayanları sevmez.”
  • Lokman Sûresi – âyet 18: “Allah, kendisini beğenip, övünen kimseyi sevmez.”
  • Kasas Sûresi – Âyet 4: “Fıravun ululandı (büyüklük tasladı – kendini üstün gördü) zorbalığa kalktı, halkını çeşitli gruplara böldü. Onlardan bir zümreyi eziyor, oğullarını kesiyor, çünkü Fıravun bozgunculardandı.”
  • Nahl Sûresi – Âyet 29: “Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür.”
  • Maide Sûresi – Âyet 87: “Allah, sınırı aşanları sevmez.” (Osmanlı padişahları gibi “yeryüzünde Allah’ın gölgesi olmak ve yönetimi altındaki Türklere zorla baş eğdirip, onları kulları olarak görmek, Kuran’da olmayan haramlar ve cezalar icat edip, zorla uygulamak,” herhalde sınırı haddinden fazla aşmak olsa gerek!)[3]
  • NAHL SÛRESİ – ÂYETLER 51 & 52: “YALNIZ ALLAH’TAN KORKUN, GÖKLERDE VE YERYÜZÜNDE NE VARSA ALLAH’INDIR. KULLUĞUNDA YALNIZ ALLAH’A YAPILMASI LÂZIMDIR. SİZ ALLAH’TAN BAŞKASINDAN MI KORKUYORSUNUZ?

Görüldüğü üzere Kuran’da Allah, yeryüzünde her kim olursa olsun – bu padişah da olsa, şeyhülislâm’da olsa, kral da olsa, patrik de olsa, imparator da olsa, hatta Allah’ın bizzat seçtiği bir peygamber dahi olsa – hiç kimseyi hükmüne ortak etmemiştir; hükümdarlara hiçbir kutsallık ve ayrıcalık tanımamıştır, onları da Kendisine itaat etmeleri gereken sade birer  “kulu” olarak görmüştür. Bu bağlamda Kuran’a göre hiç kimse, ama hiç kimse Allah adına hüküm veremez; inananların inancını sorgulayamaz, hayali haramlar icat edip, cezalar uygulayamaz ve dinin takipçiliğine – bekçiliğine soyunarak, insanlara zorbalık yapamaz! Gayrimüslimlere ve yabancılara gayet “hoşgörülü” davrandıkları pek çok tarihi kaynakta belirtilen Osmanlılar (ki bu tamamen doğrudur), zorbalığı ve zulmü sadece Müslüman Türklere yapmışlardır! Genel olarak Osmanlı padişahları İslâm Dinini, kendi siyaset ve keyfi uygulamalarına bir kılıf yapabilmek için,  Kuran’ın tebliğ ettiği ve tanıttığı gerçek İslâm’ı Türklerin, ve diğer milletlerin dikkatinden ve bilgisinden gizlemişlerdir! (Oysaki Kuran’ı tanıtma  ve açıklama görevi Kuran’da, Allah’ın açık bir emri olduğu halde!!!)

      Aslında Osmanlılar, Allah’ın peygamberi İsa aracılığıyla tebliğ ettiği uyarı ve emirlerden uzaklaşan Greklerin, orijinal İsa öğretisini değiştirerek, “İsa peygamberi tanrı yaptıkları, saptırılmış Hıristiyanlığa” hizmet etmeyi ve bu saptırılmış dini yaymayı tercih etmişlerdir! İşte Osmanlılar, Türklerin bu gerçeği öğrenmelerine mani olmak için Türklerin Kuran’ı Ana Dillerinde Türkçe okumaları ve anlamalarını  yüzyıllarca engellemişlerdir. Çünkü hiçbir şüphemiz yoktur ki şayet Türk Milleti Kuran’ın içeriğini – yani Allah’ın uyarı ve emirlerini Türkçe okumuş, anlamış ve dinen bilinçlenmiş olsaydı, Osmanlılar ve Osmanlıların koruması altında güçlenerek geniş bölgelere yayılan, zenginleşen ve saltanat süren başta Grek Ortodoks Hıristiyanlar olmak üzere, hiçbir gayrimüslim toplumun değil yüzyıllarca,  5 – 10 yıl bile hüküm ve saltanat sürebilmeleri, hatta Türk toprakları üzerinde kendi müstakil devletlerini kurabilmeleri ve suni çizgilerle sınırları çizilen topraklarını, Türkler aleyhine sürekli genişletmeleri kesinlikle mümkün olmazdı! Tüm bunları mümkün kılan, Osmanlıların Türk ve İslâm karşıtı politikaları ve Türklerin de bunlardan tümüyle habersiz olarak, padişahlara körü körüne inanıp, itaat etmeleriydi!     

Bazıları şöyle diyebilirler: “Efendim tarihin o çağlarında padişahlık – krallık vs… gibi, astığı astık, kestiği kestik tek adama bağlı, mutlak ve despot yönetimler vardı”! Bunu Emevi Araplar, gayrimüslimler ve gayri-Türkler söyleyebilirler, ancak bunu “Türk” olarak tanınan Osmanlılar söyleyemezler; çünkü Türklerin Kadim Devlet  Geleneğinde bir tek adamın, kendi keyfi idaresiyle, mutlak egemenlik kurup, tebaasına sorgusuz ve sualsiz baş eğdirdiği ve saltanat sürdüğü bir düzen söz konusu olamazdı! Türk Devlet Geleneğinde her ailenin – her kabilenin – her boyun devlet idaresinde “temsil edilme hakkı” vardı; şöyle ki her topluluğun kendi seçmiş oldukları üyelerden oluşan bir  “Danışma Meclisi (Meşveret Meclisi) vardı ve bu Meclis içinde ayrıca Gün Görmüş – Tecrübeli Bilge İhtiyarlar Heyeti” de vardı ve önemli devlet kararlarında bu unsurlar hep birlikte devreye girerek toplanır, tartışarak değerlendirmeler yapar ve müşterek bir karar alarak başlarında bulunan Türk Hükümdara görüş bildirir ve onu yönlendirmiş olurlardı.

       Bu yüzden tarihte Türklerle bir şekilde karşı karşıya gelip, onları tanıma fırsatı bulan, “Adil Türk Devlet ve Toplum Düzenine” şahit olan yabancı gezginler, tarihçiler, elçiler, devlet adamları vs… (çağımızda demokrasi ve hukuk devleti olarak tanımlanan) Türklerin “meclise – toplumsal dayanışmaya, kadın – erkek eşitliğine ve adaletli yönetim sistemine” hayran kalmışlar ve anılarında bu  hususa bilhassa dikkat çekmişlerdir.[4] O halde Osmanlı padişahlarının uyguladıkları mutlak yönetim ve saltanatın, ne Kadim Türk Devlet Geleneğine, ne de Kuran Hükümlerine uygun olduğunu söylemek kesinlikle mümkün değildir. Her şeyden önce biz Türklerin bu tarihsel gerçeği çok iyi bilmemiz gerekmektedir.

Osmanlıların Kuran dışı “İslâm” anlayışı ve uygulamaları:

  1. Bilindiği üzere Osmanlı padişahları, ailelerine – mahremlerine – yakınlarına aldıkları gayrimüslim yabancı kadınların ve erkeklerin etkisiyle kendilerini, devletin asıl sahibi olan Türk Milletinden daha farklı ve üstün görmeye başlamışlar, hatta zamanla Türkleri, Türkçeyi ve Türk Kültürünü aşağılayarak, Türkleri devlet yönetiminden tamamen uzaklaştırmışlardır. Bunun yanı sıra İslâm Dinini de Kuran’dan uzaklaştırarak, “İslâm görünümlü – ancak Kuran’ın tebliğ ettiği İslam olmayan”, kendi keyfi çıkarlarına hizmet eden sahte – göstermelik bir din uygulamışlardır! Bununla ilgili çarpıcı bir örnek verelim; Osmanlılar, Karamanoğullarının Devrimci ruhlu toplum önderlerinden olan ve yaşadığı çağda hiç çekinmeden ve korkmadan Osmanlı yöneticilerini eleştirebilen Yunus Emre gibi, yaşadığı çağa damgasını vurmuş olan ve günümüzde de dünyanın tanıdığı ve saygı duyduğu, Allah sevgisini ve Kuran Âyetlerini nakış nakış şiirsel dille açıklamış olan Büyük Türk İslâm Bilgininin pek çok eserini yok etmişler ve geriye kalanları da okumayı “din dışı ilân edip” yasaklamışlardır! (Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislamı Ebusuud efendi Yunus Emre’nin eserlerini “din dışı“ ilân etmiş, bunları okumayı yasaklamış ve okuyanların dinden çıkacağına dair fetva vermiştir! Ayrıca 1453’ten günümüze devletin en üst kademelerinden, en alt kademelerine dek Türklere yönetici görevi verilmemesine özellikle dikkat edilmiştir: Ta ki Büyük Atatürk’e ve Onun Kutlu Cumhuriyet Dönemine kadar…)
  2. Osmanlılar kendilerini güdücü çoban, Türkleri de güdülecek “sığır – koyun – eşek sürüsüne benzeterek[5] onları kıskıvrak  hakimiyetleri altına almışlar ve din kisvesiyle son kerteye kadar istismar etmişlerdir; şöyle ki padişahlar Türklere kendilerini, “Allah’ın yeryüzünde gölgesi – Allah’ın iradesini temsil eden yeryüzü halifesi – kutsal İslâm hükümdarları[6] olarak zorla kabul ettirmişlerdir! Oysa ki bakın Kehf Sûresi Âyet 26 ne diyor: “De ki göklerin ve yerin gaybı (bilinmeyenleri – gizleri) Allah’ındır. Allah ne güzel gören ve ne güzel işitendir. Ondan başka yardımcı yoktur. Allah, kendi hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.
    1. Osmanlılar yüzyıllar içinde, safsatalarla – hurafelerle Türk Milletinin beynini öylesine yıkamış ve din afyonuyla öylesine uyuşturmuşlardır ki, Kurtuluş Savaşı sürecinde bile Türkler “kendilerini yüzyıllarca sefalet ve cehalet içinde yaşatan; 1918 sonunda da Türklere sahip çıkmayarak, hatta onlara ihanet ederek, kurbanlık koyunlar gibi onları işgalci ve saldırgan düşman kuvvetlerine teslim eden padişah Vahdettin’e” bile hâlâ derin sevgi ve içten bağlılık duyabilmişlerdir!!! Hatta Büyük Atatürk bu konuyla ilgili Nutuk’ta şöyle dert yanmıştır:

      Ulus ve ordu, padişah – halifenin hainliğinden haberli olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunan padişaha yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysaldı. Ulus ve ordu, kendinden önce yüce halifeliğin ve padişahlığın kurtuluşu ve dokunulmazlığını düşünüyordu: Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinden yoksundu! Bu inançla bağdaşmaz oy ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline! Hemen dinsiz, vatansız, hain ve istenmez olur.”[7]

      Oysa daha önce de belirttiğimiz üzere Allah tarafından peygamberlik mertebesiyle onurlandırılan, İslâm Dininin en yüksek şahsiyeti ve temsilcisi – hatta Kutsal İlâhi Vahiy Kitabı Kuran’ın bizzat tebliğ edildiği Hz. Muhammed bile, Osmanlı padişahları gibi “Allah’ın yeryüzünde Gölgesi – Yeryüzü İslâm Halifesi” gibi olağanüstü büyüklük ve kutsallık atfedilen, şatafatlı  unvanlar kullanmamış, güç ve yetki edinmemiş ve de insanları “kulları” olarak görüp, asla büyüklük taslamamıştır. Hatta peygamberin, hem kendi ev halkına, hem etrafına, hem de tüm insanlara karşı gayet sevecen, mütevazi ve sade bir hayat sürdüğü pek çok kaynakta ifade edilmiştir.

Türk Milleti çok iyi bilmelidir ki 1980’lerden itibaren Osmanlı zihniyet ve geleneklerini yeniden diriltme çabaları başlatılmıştır! O gün bugündür Osmanlı propagandasını görev edinen taraflı “sözde Osmanlı tarihçileri”, padişahları sürekli överek, onları “gaza ruhuyla İslâm yolunda yürüyen – kahraman din büyükleri” gibi gösterip, adeta padişahları kutsallaştırmaya devam etmektedirler… Hatta bu sözde tarihçiler, “Osmanlı padişahlarını Allah’a son derece bağlı, ülkeyi Kuran Hükümlerine göre adaletle idare etmiş olan, hatta evliyalık mertebesine erişmiş – İslâm büyüklerigibi tanıtma görevini üstlenmişlerdir!!! Günümüzde bazıları daha da ileri giderek,  Osmanlılarla İslâm’ı özdeştirmiştir!  

      Hemen çarpıcı bir örnek verelim; uzun yıllar televizyonda (Cine 5 TV) sözde tarih programı yapan, adının önünde bir de “profesör!” unvanı olan kişi, programında aynen şöyle demiştir;  “Osmanlı düşmanı olan, din düşmanıdır, bunların kanı bozuktur…” Aslında Osmanlılarla, İslâm Dininin hiçbir alâkası yoktur. Bunu duyunca gerçekten hayretler içinde kalmış ve şok olmuştum. Böylesine asılsız, bilim dışı, hatta ağır hakaret içeren sözleri sarf eden kişinin profesörlüğü derhal iptal edilip, cezalandırılmalıydı… Öyle olmuş mudur? Maalesef ki hayır!  (Bir tarihçi olarak bu saçma programı, “toplumun tarih diye nasıl kandırıldığını gözlemlemek adına” ara sıra izliyordum. Yukarıda yer alan sözlerine de, 16 Nisan 2014 günü “bakalım bugün neler uyduracak” diye izlediğimde şahit olmuştum. Bu sözde tarihçinin adı, kanalın ve programının adı, günü ve tam saati bende kayıtlıdır)

      Bu kişi ve onun gibi pek çoklarının yüzünden Türk Milleti, halâ padişahların içyüzünü maalesef ki öğrenememiştir! Bunun içindir ki “Türklerin yüzyıllarca canını okuyan, onları cahil, yoksul, çaresiz ve geri bırakan; 1. Dünya Savaşı sonrasında Türkler bir ölüm kalım mücadelesiyle karşı karşıya kaldıklarında da Türklere sahip çıkmayan, hatta Türk askerlerinin silahlarını toplayan, böylece Türkleri tamamen korumasız ve çaresiz bırakarak, zorba ve zalim düşmanların ellerine terk eden; hatta biçare ve yapayalnız  kalan Türkler, namuslarını – canlarını – vatanlarını savunmak amacıyla “Milli Güçler” kurduklarında, onlara mani olmaya çalışan, üstüne üstlük işgalci düşmanlarla – Grek ordularıyla birlik olup, Türklerin üstlerine ordular gönderen padişahların” mezarlarını günümüzde Türkler, kutsal – evliya türbeleri – İslâm Büyükleri zannederek, ziyaret etmekte, hatta onlara hayır duaları okumaktadırlar!!! Bu trajikomik durum da Türklerin 21. Yüzyılda bile ne Kuran Âyetlerini, ne de Gerçek Osmanlı Tarihini halâ bilmediklerini gözler önüne seren en çarpıcı ve en utanç verici kanıtlardan biridir. O halde bizde, Türkleri içine sokuldukları bu derin gaflet uykusundan uyandırmak adına, tarihi gerçekleri canhıraş gizleyen taraflı sözde tarihçilere şu soruları soruyoruz:

Madem Osmanlı padişahları “Allah’ın yeryüzünde gölgesiydiler, dindar ve kutsal kişilerdi ve ülkeyi de İslâm Hukukuyla – Kuran Hükümleriyle” idare ediyorlardı, o halde,

  1. Kuran Hükümlerinin çoğunu ve bilhassa Allah’ın emri olan “İslâm’ı insanlık alemine açıklayın – tanıtın – anlatın – dinime yardım edin emrini” padişahlar neden yerine getirmediler? (Saf Sûresi – Âyet 14:Ey inananlar Allah’ın yardımcıları olun. Nitekim İsa da havarilerine; “Allah yolunda, benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler “Allah yolunun yardımcıları biziz” dediler.Muhammed Sûresi –Âyet 7; “Ey inananlar, eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.” Haşr Sûresi – Âyet 8: Allah’ın lütuf ve rızasını arayanlar; Allah’a ve elçisine yardım edenler, işte doğru olanlar onlardır.)
  2. Osmanlılar, Kuran’ın Türklerin ana dili “Türkçeye” tercüme edilmesini, matbaada basılmasını ve kolayca ulaşımını neden yasakladılar?
  3. Osmanlılar neden Türkleri, Kuran’ göre hiç affı olmayan şirk batağına düşürdüler? İslâm’da zinhar “kula kulluk yokken”, neden Türkleri “kulları” yaptılar?
  4. Osmanlılar Türklere, tamamen yabancı bir dil olan Arapçayı ve de “Kadim – Medeni Türk Yasaları ve Kültürüyle” asla bağdaşmayan – Emevi Arap adetlerini neden Türklere din diye dayattılar ve neden Türklerin dilini, milli bilincini, edebiyatını ve  sanatını  körelttiler?
  5. Osmanlılar neden Kuran’da olmayan haramlar ve cezalar icat edip, bunları Müslüman Türklere zorla dayattılar? (Nahl Sûresi – Âyet 116: “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden dolayı “şu helâldir, şu haramdır” demeyin; sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar (kurtuluşa eremezler)”
  6. Osmanlılar, ruhban sınıf eliyle saptırılmış, Allah’ın açıkça kabul etmediği dinleri neden destekleyip, o dinlerin güçlenmelerini ve yayılmalarını sağladılar? Osmanlılar, Grek ve Ermeni patriklerin, papazların – metropolitlerin insanları kandırmalarına, suiistimal etmelerine, fitne ve fesat çıkarmalarına ve de İslam Dinine düşmanlık etmelerine neden izin verdiler?
  7. İslâm Dinini ayakta tutan temel direklerden biri olan “kul hakkına  ve adalete saygıyı” neden Osmanlılar gözetmediler?
  8. Osmanlılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun/Devletin kurucusu, asıl sahibi olan, hatta emeğiyle, kanı ve canıyla devleti besleyen – ayakta tutan, velinimetleri Türklerin kul haklarına neden riayet etmediler – kendi vatanlarında onlara neden insanca yaşam hakkı tanımadılar? Ve Osmanlılar, neden Türkleri devlet yönetiminden tamamen uzaklaştırdılar? Ayrıca neden Osmanlılar Müslüman Anadolu Türk Devletlerine düşmanlık besleyerek, onlara sürekli saldırarak, onları bir bir yok ettiler?
  9. Allah’ın Kuran’da “Bunlar benim düşmanımdır – hatta bunlar pisliktir” diye açıkça belirttiği “Allah’ı, Kuran’ı ve Hz. Muhammed’i oldum olası kabul etmeyen, hatta İslâm’ı Muhammed uydurdu, o bir sahtekârdır… diyebilen kişileri Osmanlılar, neden “eşleri, akrabaları – danışmanları- hocaları, oda arkadaşları (nedimleri), sırdaşları, sadrazamları, ordu komutanları, bölge yöneticileri – voyvodalar vs…” yaptılar??? Osmanlılar, yabancıları, gayrimüslim devşirmeleri neden devletin en üst makamlarına getirerek, divanı, sarayı, haremi ve orduyu yabancı gayrimüslimlerle doldurdular ???
  10. Kuran’a göre bir peygamber olan İsa’nın “Orijinal Allah Öğretisini” saptıran ve sadece bir insan olan İsa’yı “tanrı” yapan Grek patriklere Osmanlılar neden büyük değer verip, her açıdan onları desteklediler ve neden onlara geniş yetki ve güç bahşettiler? Ve neden bu gayrimüslim yabancılara cömert ihsanlarda bulunarak, geniş özgürlükler ve Türk kanıyla sulanmış değerli topraklar verdiler? Böylece yabancı kökenli gayrimüslimlerin her açıdan güçlenmelerini, zenginleşmelerini sağlayıp, Müslüman Türklerin mal ve canlarına musallat olmalarına, nihayetinde Türk topraklarına göz dikmelerine, saldırmalarına ve gasp etmelerine neden oldular???
  11. Ayrıca 2. Mehmet’in resmileştirdiği/yasallaştırdığı devşirme usulü, İslâm’da hiç affı olmayan ikinci büyük günah olan kul hakkı ihlâline” girmesine rağmen Osmanlılar, neden gayrimüslim oğlanları zorla toplayarak (devşirme usulü), onları rızaları dışında çeşitli hizmetlerde kullandılar? Kuran’a göre bir insana “kendi rızası dışında, zorla yaptırılan her muamele” kul hakkı ihlâli ve zulümdür; bunu yapan da zorba ve zalimdir. Allah da zorba ve zalimlerin düşmanıdır. (iki + iki = dörttür.) (Osmanlılar, Hıristiyan ailelerin 12 – 18 yaş grubu oğlan evlâtlarını, genellikle zorla ailelerinden koparıp, toplamışlar ve yakışıklı – düzgün yapılı – gösterişli olanları sarayda padişahın, ya da şehzadelerin özel hizmetinde; gürbüz, güçlü – kuvvetlileri ordu hizmetinde, diğerlerini de çeşitli hizmetlerde kullanmışlardır!) 

İSLÂM DİNİNE YAPILAN EN BÜYÜK HAKSIZLIK: GREKLERCE ORİJİNAL HZ. İSA ÖĞRETİSİNDEN SAPTIRILARAK, “PEYGAMBER İSA’NIN TANRI YAPILDIĞI – ÜÇLÜ TESLİS İNANCINI DAYATAN” ORTODOKS HIRİSTİYANLIĞIN, “HOŞGÖRÜ MASKESİ ALTINDAOSMANLILARCA DESTEKLENMESİ VE YAYILMASININ SAĞLANMASI!!!

Evet Türkiye’de tarih kitaplarında – tarih belgesellerinde – dizilerde vs… Osmanlıların “gayrimüslimlere karşı nasıl engin hoşgörü ve anlayış gösterdikleri ve onları ibadet ve yaşamlarında nasıl özgür bıraktıkları” sürekli vurgulanır durur! Evet aslında bu tespit tamamen doğrudur; Osmanlıların yabancı gayrimüslimlere karşı “engin hoşgörü gösterdikleri” tarihi bir gerçektir! Ancak burada sorulması gereken iki soru vardır? 1.) Hoşgörü perdesinin ardında gizlenen gerçek nedir? Kuran’da Yüce Allah, “Tek Yaratıcı ve Tanrı Olarak Allah’ı, Allah’ın İndirdiği İlâhi Vahiy Kitabı Kuran’ı ve peygamberi-elçisi olarak seçtiği Hz. Muhammedi” tanımayan, kabul etmeyen, hatta yalanlayan, sapmış kişileri “Allah düşmanları” olarak ilân etmiştir.  O halde padişahların bu kimselere “hoş görü göstermeleri, hatta onları başa tacı edip, her açıdan desteklemeleri, onlara özgürlük ve ayrıcalıklar tanımları”,  “hoşgörü” ile açıklanabilir mi? Allah’ın “bunlar BENİM düşmanımdır” diye açıkça bildirdiklerine padişahlar, nasıl hoşgörü gösterebilirler, ne hadlerine!!! 2.) Bir de Osmanlılar madem bu kadar hoşgörülüydüler de Müslüman Türklere neden hiç hoş görü göstermediler? Neden Türklere din adına baskı uygulayarak, namaz ve oruç ibadetlerini zorla dayattılar, hatta yapmayanlara neden ağır cezalar uyguladılar? Ayrıca Kuran dışı uygulamalar sergileyen Osmanlıların boyunduruğu altında girmek istemeyen, hatta mevcut haksızlıklara isyan eden bazı Türk Toplumlarını Osmanlılar neden “din dışı ilân ederek, onları rafizi – kızılbaş vs…” diye aşağıladılar, dışladılar ve her vesileyle onları yok etmeye çalıştılar? Oysaki İslâm’da baskı, zorlama ve zulme kesinlikle onay yoktur; hatta bir insana zorla yaptırılan her şey, hem hiç affı olmayan büyük bir günahtır – yani “kul hakkı ihlâlidir”, hem de açık bir zulümdür. Kuran’da Yüce Allah, hak ve hukuk tanımaz zorba ve zalimi lânetlemekte ve Müslümanlara bunlarla savaşın emrini vermektedir. Âl-i İmrân Sûresi – Âyet 57: “Allah, zalimleri sevmez.” 

      Şimdi bu konuyla ilgili Âyetlerden örnekler vermek istiyoruz:

  • Hûd Sûresi – Ayet 17: “Topluluklardan kim Kuran’ı inkâr ederse, onun yeri ateştir. Muhakkak ki Kuran, Rabbinden gelen gerçektir.
  • Furkan Sûresi – Âyet 52: “Kafirlere (Allah, Kuran ve peygamber tanımazlara – Müslüman olmayan – dinsizlere) boyun eğme ve bu KURAN ile onlara karşı büyük cihat et.”
  • Maide Sûresi – Âyet 73: “Tanrı üçün üçüncüsüdür diyenler elbette kafir olmuşlardır. Yalnız Tek Bir Tanrı vardır, başka tanrı yoktur.” (Osmanlı padişahları büyük papazlar ve patriklerce uydurulmuş Teslis (Üçlü) inancını desteklemişlerdir; yani Üçlü Tanrı İnancı: 1.) Tanrı Baba – 2.) Oğlu Tanrı İsa ve 3.) Kutsal Ruh. {Trinity Doctrine – Greek Orthodoxy.} Oysa ki Kuran’ın tebliğ ettiği İslâm’ göre Tek Bir Tanrı vardır ve Onun adı Allah’tır)
  • Mücadele Sûresi – Âyet 20: “Allah’a ve elçisine düşman olanlar, işte onlar en alçaklar arasındadır”.
  • Nisa Sûresi – Âyet 101: “Muhakkak ki kâfirler, sizin açık düşmanınızdır.
  • Bakara Sûresi – Âyet 98: “Allah, inkâr edenlerin düşmanıdır.”
  • Hûd Sûresi – Âyet 14: “Bilin ki Kuran Allah’ın bilgisiyle indirilmiştir ve Allah’tan başka Tanrı yoktur. Nasıl, artık Müslüman oldunuz mu?”
  • Tevbe Sûres, – Âyet 33: “Allah elçisi Muhammed’i hidayetle (doğrulukla) ve hak dini ile gönderdi. Allah’a ortak koşanlar hoşlanmasa da elçi, hak dini İslâm’ı bütün dinlerin üstüne çıkarsın.
  • Âl-i İmrân Sûresi – Âyet 19: “ALLAH KATINDA DİN, İSLÂMDIR.”
  • Âl-i İmrân Sûresi – Âyet 85: “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki, o din ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.
  • Cin Sûresi – Âyet 14: “ KİMLER MÜSLÜMAN OLURSA, İŞTE ONLAR DOĞRU YOLU BULMUŞTUR.”
  • Âl-i İmran Sûresi – Âyetler 51 – 53: “(İsa peygamber konuşuyor) “Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir: Allah’a kulluk edin, doğru yol budur. İsa, onlarda inkârı sezince “Allah yolunda bana kimler yardımcı olacak” dedi. Havariler İsa’ya, “Biz Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah’a inandık, şahit ol, biz Müslümanlarız” dediler.
  • Hac Sûresi – Âyet 78: “Allah bu Kuran’dan önceki Kitaplarda da, bu  Kuran’da  da  size MÜSLÜMANLAR  adını verdi.”
  • Maide Sûresi – Âyet 51: “Ey inanlar, Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Sizden kim onları kendine dost edinirse, o onlardandır. Şüphesiz Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.
  • Tevbe Sûresi – Âyet 30: “ “Yahudiler “Üzeyir, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar “İsa, Allah’ın oğludur” dediler. Bu onların ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir. Sözlerini önceden inkâr etmiş olan müşriklerin (Allah’ın Birliğine – Tek Tanrı olduğuna inanmayanların) sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıldan haktan (doğrudan) batıla (yalana) çeviriyorlar.”
  • Maide Sûresi – Âyet 45: “Kim Allah’ın indirdiği ile (Kuran ile) hükmetmezse, işte zalimler onlardır.” (Ne yazık ki Osmanlılar, Allah’ın indirdiği Kuran ile hükmetmemişlerdir!)
  • Tevbe SÛresi – Âyet 28: “Ey inananlar, Allah’a ortak koşanlar pisliktir.” (Yani Allah’ın Birliğine – Tek Tanrı olduğuna inanmayanlar, Onun yanına başka yedek ilâhlar icat edip, koyanlar… Örneğin Allah’ın elçisini “tanrı” yapanlar gibi!)
  • Nisa Sûresi – Âyet 48: “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah islemiştir.”

Görüldüğü üzere bu kadar Âyet, Osmanlılar ile ilgili tarihi gerçekleri ortaya koymak için kanaatimizce yeterlidir.  Yüce Allah Kuran’da uyarı ve emirlerini açıkça bildirmiştir; dinlerden sadece ve sadece İslam Dinine razı olduğunu açıkça belirtmiştir. Kendisinin “Tek Tanrı” olduğuna, Vahiy Kitabı Kuran’a inanmayanlara ve yarattıklarını “tanrı” edinenlere “pislik” demiştir. O halde Kuran’ı esas alan biri için en doğru din İslâm’dır; Hz. Adem’den  başlayarak, Hz. İbrahim’den, Nuh’tan, İsa’dan, Muhammed’e kadar pek çok peygambere bildirilen “Allah Mesajlarının, Uyarı ve Emirlerinin” değişmediği, ancak Kuran öncesinde ruhban sınıfının bunları değiştirip, Allah hükümlerini saptırdıkları ve insanları Allah’ın dosdoğru yolundan çevirip, yanlış yönlendirdikleri bildirilmiştir. Peki “Allah’ın yeryüzünde gölgesi – İslâm Halifesi” Osmanlı padişahları bu Âyetleri bilmiyorlar mıydı? Koca koca kavuklu şeyhülislâmlar, koskoca ulema sınıfı, müderrisler (medrese hocaları – günümüzün öğretim üyeleri) hacılar – hocalar, şeyhler vs… Kuran hükümlerini bilmiyorlar mıydı? O halde bunlar, Ruhban sınıfın saptırdığı gerçekleri neden açıklamamışlardır? Söz konusu yanlışları ve icat edilen hurafeleri belirtip, Kuran gerçeklerini tüm Osmanlı tebaasına açıklamak bunların asli görevleri değil miydi? Ancak onların Allah’ın dinine yardım etme, İslâm’ı tanıtma  ve açıklama gibi bir niyetleri ve çabaları yoktu; çünkü onlar Allah’tan değil,  Osmanlı padişahları ve hanedanından korkuyorlardı!!!

O halde Allah’ın Tek Tanrı olduğunu kabul etmeyen ve resmen Allah’a ortak koşan, Kuran’ı ve peygamber Muhammed’i tanımayanları Osmanlı padişahlarının “hoş görü maskesi altında” desteklemeleri, onlara zengin ihsanlarda bulunmaları, değerli Türk Topraklar bahşetmeleri, yüksek onur ve payeler vermeleri neyin nesiydi? Gerçek Osmanlı Tarihini bilinler bu duruma hiç  şaşırmayacaklardır: Çünkü aslında Orhan Gazi’nin üç Grek Ortodoks Hıristiyan eşlerinden itibaren Osmanlı hanedanı hep yabancı gayrimüslim analardan doğmuştu; onarlın yabancı soydan gelen yakın akrabalarından – öğretmenlerden – danışmanlardan Türklük ve İslâm KarşıtıHıristiyan telkinler alarak, Hıristiyanları ve Yahudileri koruyup, kollamak üzere eğitilmiş ve yetiştirilmişlerdi.

Onun içindir ki padişahların “Türk dilini ve kültürünü korumak ve yaymak gibi bir çabaları hiç olmamıştır; onun içindir ki padişahların “Kuran’ın tebliğ ettiği İslâmi tanıtma – anlatma ve yayma gibi bir çabaları” hiç olmamıştır; onlar İslâm’ı,   Müslüman Türklere ve diğer Müslüman milletlere karşı, “sadece bir vitrin – siyasi bir araç olarak” gayet ustaca ve başarıyla kullanmışlar, böylece bundan nemalanarak, yüzyıllarca saltanat sürmüşlerdir… Osmanlı devrinde kazananlar Osmanlı padişahları, Osmanlı hanedanı, yabancı kökenli cariyeler – eşler – valideler, akrabalar, nedimler, devşirme yöneticiler, patrikler, Grek – Ermeni – Sırp – Arap – Yahudi halklar, yani gayrimüslim tebaa, Avrupalı soydaşları ve dindaşları olmuştur; kaybedenler ise maalesef hep Türkler olmuştur… Osmanlı dönemini,  1938 sonrası siyasi kişiler ve olaylarla kıyaslayarak değerlendirirsek, her şeyi çok daha iyi anlamış ve analiz etmiş oluruz. Bu bağlamda Tarih İlmi geçmişten günümüze köprü kuran, günümüz olaylarını ve kişilerini aydınlatan, günümüzü doğru anlamamızı ve geleceğimizi isabetli planlamamızı sağlayan muazzam bir ışıktır; işte bize MİLLİ HAFIZAMIZI kazandıracak olan da, Tarih İlminin bu Muazzam Işığıdır.

Yüce Allah’ın Türk Milletine mucizevi bir lütfu olan Büyük Atatürk olmasaydı ve O Tarihi Büyük Kahraman gençliğini, geleceğini, çok sevdiği askeri mesleğini, hatta canını dahi ortaya koyarak, her türlü tehlike ve fedakârlığı göz alıp, Türk Milletine önderlik etmeseydi, iç ve dıştaki azılı düşmanlara rağmen “Kurtuluş Savaşını” gerçekleştirmeseydi ve tarihe damgasını vuran  üstün zaferler kazanıp, T.C. DEVLETİNİ kurmasaydı, bugün Türk Milletinin ne Milli Türk Kimliği,  ne Türk Bayrağı, ne onuru – ne şerefi, ne dini, ne geleceği, ne de bir vatanı olmayacaktı.  Bu mutlak hayati gerçeği Türklerin, hiçbir zaman akıllarından çıkarmamalarını içtenlikle diliyorum.

Unutmayalım ki Türkler, Büyük Atatürk’ü Yüce Allah’a, geri kalan tüm değerlerini ve bu güzel VATANI Büyük Atatürk’e borçludurlar. O Büyük İnsanın her birimizin üzerinde ödenemez ölçüde büyük KUL HAKLARI vardırO halde özüyle İNSAN olan, hele ki TÜRK olan ve de Kuran’ın tanıttığı bir MÜSLÜMAN olan her TC Devleti Vatandaşı, karanlıklarda – biçare bırakılan Türk Milletinin üzerine bir GÜNEŞ gibi doğan, milletine umut olan, yaşam ve kurtuluş azmi aşılayan,  milletinin yaralarını saran, onu zifir karanlıklardan çekip çıkaran, padişahlara ve devşirme yöneticilere kul – köle olmaktan, yani hiç affı olmayan şirk günahından kurtaran BÜYÜK ATATÜRK’Ü her zaman en derin sevgi, saygı ve minnet duygularıyla anmalıdır.  Bunun aksi zaten düşünülemez bile! Tüm dünya milletleri bile Onu hayranlık ve saygıyla anmaktadırlar.

Büyük Atatürk bizleri dikkatle ve altını çizerek uyarmıştır; “Türk Milletinin başına gelen her felâket ve belâ DİN KİSVESİ ALTINDA– DİN MASKESİYLE gelmiştir.”  Bu uyarı kulaklarımıza küpe olmalıdır.  İyi bilelim ki BÜYÜK ATATÜRK’ÜN DEĞERLİ DÜŞÜNCELERİ, LAİKLİK BAŞTA OLMAK ÜZERE, TÜM İLKELERİ VE DE KURMUŞ OLDUĞU KUTLU CUMHURİYETİMİZ, KURAN’IN TEBLİĞ ETTİĞİ GERÇEK İSLÂM ile mükemmel bir uyum içindedir. Zaten aklın ve gerçeğin yolu birdir. O halde “Türk Milli Varlığımızı” korumak azminde olan samimi – vatansever Atatürkçüler olarak bizler, Türk Milletine Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslâm’ı tanıtmak ve anlatmak zorundayız. Milletinin temel inanç ve değerlerinden kopuk, bunlara saygı göstermeyen bir aydın, “gerçek bir aydın olamadığı” gibi, Atatürkçü ve vatansever de olamaz.

      Şu hususu çok iyi bilmemiz gerekir ki, her kim ki Atatürk’e düşmandır, o kişi aslında “Türk Milletine ve Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslâm’a” düşmandır. Paha biçilmez altın ve elmas  madenleri gibi, Büyük Atatürk’ümüzün de o eşsiz değeri, her geçen gün artmaktadır… Binlerce yıl geçse de, pek çoklarının adları silinip gitse de, kanaatimizce ATATÜRKÜMÜZÜN kutlu adı hep yaşacak, hep hayranlıkla ve saygıyla  anılacaktır… İki Eşsiz Türk BüyüğümüzünKURAN İLE TAMAMEN UYUMLU hayat rehberi niteliğinde sözleriyle yazımı tamamlıyorum; Büyük Türk İslâm Âlimi Hacı Bektaş Veli Hz.’nin sözleri;  “İlimden   gidilmeyen  yolun  sonu   karanlıktır”.    BÜYÜK ATATÜRKÜMÜZÜN   SÖZLERİ;  “HAYATTA  EN  HAKİKİ (EN GERÇEK)   YOL   GÖSTERİCİ  İLİMDİR.”

ATATÜRK GİBİ DÜŞÜNELİM…

Kutlu Vatan Aşkını Yüreklerinde Yaşatanlara İçten Selâmlarımla…

Kaynaklar

 [1] Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2002, s. 161.
[2] Kuran’a göre bir Müslüman’ın özellikleri şunlardır; her şeyden önce Allah, kılık kıyafete – görünüşe ve göstermelik ibadetlere değer vermediğini, hatta kalben inanmadan – gösteriş amaçlı ibadet edenleri –  iki yüzlüleri lânetlediğini bildirmiştir: Bu bağlamda bir Müslüman önce “güzel ahlâk” sahibi olmalıdır, güzel ahlâkın temel özellikleri özetle şöyle ifade edilebilir; “her zaman – her yerde ve herkese karşı  dosdoğru – dürüst bir insan olmak, aynı zamanda her zaman dürüst insanların yanında yer almak;   namuslu – vicdanlı  ve adaletli  olmak;  güvenilir olmak ve her ne pahasına olursa olsun verdiği  sözü yerine getirmek;  paylaşımcı  ve cömert olmak ve her yerde ve her vesile ile  iyilikler  ve güzellikler üretmektir.”  Ayrıca tabi ki bir Müslüman sadece ve sadece Allah’a kulluk etmeli, sadece ve sadece Allah’tan çekinip – korkmalı, sadece ve sadece  Allah’ın huzurunda eğilmeli ve her ne pahasına olursa olsun sadece ve sadece Allah’ın emirlerini  yerine getirmelidir. İŞTE KURAN’DA BELİRTİLEN “ÖRNEK MÜSLÜMAN”, BU KARAKTER DE BİR İNSANDIR.
[3] Kuran’da “Dinde zorlama yoktur” (Bakara – Âyet 256) âyeti açıkça yer almasına rağmen Osmanlılar,  2. Mehmet’ten  (Fatih) itibaren dinin bekçiliğine ve yargıçlığına soyunmuşlar ve 2. Mehmet ferman çıkartarak namazı ve orucu Türklere zorla dayatmış, hatta namaz kılmayan – oruç tutmayan Türklere ağır ve aşağılayıcı cezalar uygulanmasını istemiştir; örneğin oruç tutmayan  kişiyi “iğrenç – nefret uyandıran kişi ilân edilerek ve  boynuna tahta boyunduruk takılarak  sokak sokak teşhir etme” cezası,  ya da namaz kılmayanları falakaya yatırma cezası veya para cezaları öngörülmüştür!  O. Özel – M. Öz, Söğüt’ten İstanbul’a, İmge Kitabevi, Ankara, 2002, s. 404.    Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2002, s. 100, 156, 167.

Oysaki Nahl Sûresi – Âyet 116’da Yüce Allah diyor kiDillerinizin yalan yere nitelendirmesinden dolayı “şu helâldir, şu haramdır” demeyin;  sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar.”  (Yani Kuran, Allah adına yalan uyduranlar, asla kurtuluşa eremezler diyor. Düşündürücüdür ki 2. Mehmet başta olmak üzere, padişahların ekseriyeti, yataklarında huzur ve sükunet  içinde can verememişlerdir; bunlar son derece ağrılı ve acılı  hastalıkların pençesinde kalmış, aylarca – yıllarca dayanılmaz acılar içinde kıvranarak ancak son nefeslerini  verebilmişlerdir…)

[4] Kadim Türklerde toplum bireylerinin görüşlerine değer veren adil devlet yönetimine hayran kalan ve bunu eserlerinde vurgulayanların başında Tunuslu Hukukçu – Yargıç – Ünlü İslâm Bilgini İbni Haldun (1332 – 1406) gelmektedir. O, konumuzla ilgili özetle şu hususların altını çizmiştir; “Orta Asya Türklerinin, siyasal yapılarındaki  meşveret (danışma) meclisi, eşitlikçi ve adaletli kurultay geleneği ve de Alplik – Yiğitlik özelliği yüzyıllar boyunca süregelmiştir.  Türkler yüzyıllar süren bu uğraşılarında, eşitlikçi ve adaletli (demokratik) devlet yönetim geleneklerini gittikleri topraklara da taşımışlardır. Osmanlı öncesi Türk Hükümdarları ve Beylerinde aç gözlülük ve haset yoktu; onlar kendi şahıslarına mal biriktirmezlerdi ve servet genelde devlete aitti.  İslâm’ın “yiğitlik – dürüstlük – eşitlik ve yardımlaşamaya” dayanan  ilk saf kuruluş geleneklerini şiddet ve kanla bastırarak, bozan  Emevi Araplarına karşın Türkler, İslâm’a uyumlu kadim devlet gelenekleriyle  İslâm’a taze kan taşımışlardır…”   (Ümit Hassan, İbni Haldun’ın Metodu ve Siyaset Teorisi, Sevinç Matbaası, Ankara, 1977, s. 78, 186.)

Avrupalı pek çok gezgin de Türkler için, dünyanın en demokrat toplumu demiştir. Gaston Richard adlı bir İngiliz gezgin “Türklerde eşitlik, dayanışma ve paylaşım, insani olgunlukta son derecesini bulmuştur” diye ifade etmiştir. (Ziya Gökalp, Türk Uygarlığı Tarihi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1991, s. 131.)

{Bu konuyla ilgili verebileceğimiz, sayfalar dolusu  daha  pek çok örnek vardır, ancak bu makaledeki kısıtlı sayfalar bunun için müsait değildir}.

[5]Osmanlı seçkinleri, Türk Köylüleri “eşek Türkler” diye aşağılarlardıAnadolu’da yaşayan Türk Köylülerini “taşralı, kaba- saba, idraksız (akılsız)” diyerek küçümserlerdi. Yakın zamana kadar Türk Milletinin adı bile yoktu! Tanzimatçılar Türklere “sen yalnız Osmanlısın, sakın başka milletlere özenip bir ad isteme, yoksa imparatorluğun yıkılmasına neden olursun” demişlerdi! Güçsüz Türk, yurdumu yitiririm korkusuyla “Vallahi Ben Türk Değilim, Osmanlıyım – Müslüman’ım” demeye zorlanmıştı.Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İnkılâp Kitapevi, İstanbul, 1997, s. 42.

Türkler, kültürlü kimselerce dışlanmış, güzel konuşan kişilerin söyleyişlerinde aşağılanmıştır! Osmanlı devrinde Türklere “kötü soylu – idraksız (akılsız)” denilerek, Türkler ve dilleri Türkçe  hor görülmüştür.” Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, Ankara 2002, s. 70.

[6] Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, Ankara 2002, s. 161.
[7] Gazi Mustafa kemal Atatürk, Nutuk – Söylev Cilt 1, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1999, s. 15, 17.

TORYUM MADENİ : TÜRKİYE’MİZİN BAĞIMSIZLIK VE AYDINLIK GELECEĞİ

TORYUM MADENİ 
(TÜRKİYE’MİZİN BAĞIMSIZLIK VE AYDINLIK  GELECEĞİ)

Konuk yazar  : G. Filiz Tuzcu
Tarihçi – Siyaset Bilimci

 

Bir  profesörün yazmış olduğu “Toryum Efsanesinin İç Yüzü” başlıklı yazısı dikkatimizi çekmiştir; şöyle ki bu kişi yazısına şöyle başlamıştır; “Gerçeklerden köşe – bucak kaçan (prof. unvanlılar gerçeklerden vebadan kaçar gibi – köşe bucak kaçıyorlar da, halk kaçsa çok mu?), ama palavra – masal – efsaneye çok düşkün halkımızın türettiği komplo uyduruklarından biri de 2007’deki elim uçak kazasında kaybettiğimiz değerli bilim insanı Prof. Engin Arık ve arkadaşlarının “dış  kaynaklı bir suikasta kurban gittikleri” yalanıdır.” ??????????  (Bu denli kesin konuşabilmesi oldukça kuşku uyandırıcıdır! )

  • Söz konusu bu bilim insanı, pek çok ciddi kuşkuyu içinde barındıran, hatta kazayla ilgili yanıtlanması gereken soruların gerek kaza günü, gerekse ertesi gün, hatta gerekse daha sonraki 12 yıllık zaman içinde bile halâ yanıtlanmadığı Isparta uçağının düşmesi olayına (30 Kasım 2007), bunun “suikast olmadığını, suikast suçlamasının yalan olduğunukesin bir dille ifade etmiş olması, yani yüzde yüz emin olabilmesi fazlasıyla şaşırtıcı olmakla birlikte, bilimsel bir yaklaşım da değildir! Bir başka deyişle bir bilim insanının, “uçağın düşmesi neticesinde ölenlerin, dış kaynaklı bir suikasta kurban gittiler” görüşünde olanları yalancılıkla” suçlaması, bilimsel bir görüş olmadığı gibi, hakaret teşkil eder. Söz konusu bu kişi,  hangi kesin kanıtlara dayanarak “uçağın düşmesinin bir suikast olmadığını ve uçağın sabote edilmediğini” kesin bir dille ifade edebiliyor??? Hangi kesin kanıtlara dayanarak! Bir bilim insanı, elinde sağlam kanıtlar olmadan böylesi kesin bir hükümde bulunamaz; böyle davranmak bilimsel değildir.
  • Kaldı ki aklını çalıştırabilen – sorgulayan – araştıran ve tarih bilincine sahip olan bir insan için “Isparta uçağının kaza sonucu düşmediğini gösteren son derece önemli ipuçları ve göstergeler” vardır. Bu önemli konu benim de çok ilgilimi çekmişti ve Isparta uçağının düşmesi haberini, hatta bu olaya tanıklık edenlerin gözlemlerini, uzmanların tespit ve yorumlarını dikkatle dinlemiş ve okumuştum:
  • ) Bir kez uçağın düştüğü gün hava oldukça açık ve güzeldi; yani hiçbir hava muhalefeti yoktu – ya da uçak için tehlikeli bir hava durumu söz konusu değildi.
  • ) Uçağın bir alev topu halinde düştüğüne tanık olan bölge sakinlerinin (köylülerin) ifadeleriyle – basına açıklama yapan yetkililerin ifadeleri birbiriyle çelişiyordu!
  • Uçağın pilotu Isparta Hava Limanına inişe geçmiş ve saat 01; 36’da Isparta Kule’ye “in bound olduk” diyerek, yani “Isparta Hava Limanı Pistini karşıladık (gördük)” diye bildirmiştir! Isparta Kule de “anlaşıldı yaklaşmaya devam edin” diye cevap vermiştir. Kule, “bu konuşmadan sonra, uçağın piste iniş yapması beklenirken, pilotla bağlantısının birden kesildiğini” ifade etmiştir!
  • Uçaklarda iki adet aygıttan oluşan ve genelde “kara kutu” olarak bilinen cihazların, Isparta uçağında bozuk oldukları ifade edilmiştir! Yani “Pilot Kabini Ses Kayıt Etme Cihazının (Cockpit Voice Recorder)” ve “Uçuş Veri Kayıt Cihazının (Flight Data Recorder)” bozuk oldukları ifade edilmiştir! Oysa ki CVR – Pilot Kabini Ses Kayıt Etme Cihazı önemli sesler kayıt etmiştir; örneğin pilotun inişe geçtiğini ve Isparta Pistini karşıladığını, Isparta Kulenin inişe onay verdiğini ve pilotu yönlendirdiğini kayıt etmiştir! Söz konusu bu cihaz şayet bozuk olsa idi, hiçbir sesi kayıt etmesi mümkün olmazdı!
  • Ayrıca düşen Isparta uçağı “Kara Kutusunun, incelenmek üzere Almanya’ya gönderildiği” belirtilmiştir! Kara Kutunun, en az 8 – 10 gün gibi bir sürede incelenmesi – çözümü beklenirken (hatta bazen birkaç hafta da sürebildiği belirtilmiştir…) Isparta uçağı Kara Kutusunun 3 gün gibi oldukça kısa bir sürede incelendiğine dikkat çekilmiştir!
  • ) Uçağın düştüğü bölgeyi – tepeyi iyi tanıyan yerli sakinlerin, bu bölgeye ulaşımın kolay olduğunu belirtmelerine rağmen, yetkililerin bunun tersini belirtmeleri ve “uçağın düşmesinden yaklaşık 6 saat sonra (06: 55) uçağa ulaşılabilindiğini” ifade etmeleri şüphe yaratmıştır! Hatta o zaman doğal olarak insanların aklına şöyle bir soru gelmişti; “Acaba birileri (uçağın düşeceğini bilen birileri) önceden hemen uçak enkazına ulaşıp, bazı delilleri karartmış ve gerekli gördükleri önemli eşyaları almış mıdır?” Örneğin Prof. Engin Arık’ın “Toryum Madeni ile ilgili bütün hassas çalışmalarının içinde bulunduğu dizüstü bilgisayarının da içinde bulunduğu bavulunun” alınmış olması ve ortadan kaybolması gibi???
  • ) Konuyla ilgili basına açıklama yapan yetkililer, uçağın düşmesiyle ilgili kamuoyunu tatmin edici makul ve net açıklamalar yapamamışlar ve bu bağlamda kafalara takılan sorular, yıl 2019 olmasına karşın ne yazık ki halâ yanıtsız kalmış ve uçağın gerçek düşme nedeni açıklık kazanmamıştır! Kaza deyip geçiştirmek ve olayın üstünü örtmek, doğallıkla en kolay yoldur: Bizim Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde Ceza Hukuku dersi hocamız, “En zor kanıtlanan cinayetler ve suikastlar, ‘kaza süsü verilmiş’ olanlardır” diye bizlere derste anlatmış ve bunlardan çeşitli örnekler vermişti…  
  • ) Bir başka dikkat çekici husus şudur: Değerli bilim insanı Prof. Engin Arık’ın kendisi gibi profesör olan eşi, uçağın düşmesinden haberdar edilip bölgeye gittiğinde basına şu açıklamayı yapmıştır; “Eşimin şahsi eşyaları bana teslim edilirken, onun diz üstü bilgisayarının içinde bulunduğu bavulu bana teslim edilmedi; bana “bavulun olay yerinde ve çevresinde çok arandığı, ancak bir türlü bulanamadığı” söylendi! Oysaki uçak yolcularına ait her eşya bulunmuş ve en ince ayrıntılarına dek tanımlanarak, tutanak kaydı altına alınmıştı; hatta para banknotlarının seri numaraları bile yazılmıştı… Ama eşimin diz üstü bilgisayarının bulunduğu bavulu ortada yoktu – kayıptı!” demiştir.

      Ayrıca 30 Kasım 2007’de Isparta uçağının düşmesinin, “bir suikast – sabotaj olma ihtimalini” kuvvetlendiren son derece önemli olgular mevcuttur:  Hayatını vatanına hizmete – milletini kalkındırmaya adamış samimi bir vatansever ve gerçek bir bilim insanı olan (yani salt bilim aşkıyla hareket eden)  Prof. Engin Arık ve bilim insanlarından oluşan değerli ekibi, Türkiye’nin gelecekte elektrik ve ısı enerjisi gereksinimlerini karşılayabilecek, Türkiye’nin dışa bağımlılığını ve yüksek oranda döviz giderlerini önleyecek muazzam bir proje üzerinde – Toryum Madeni – üzerinde çalışıyor olmaları, elbette ki bu olayı kuşkulu kılmaktadır…( Prof. E. Arık, Türkiye’de bu alanda yetişmiş uzman bilim insanlarının sayısının zaten yok denecek ölçüde az olduğunun altını çizmiştir) Şu bir tarihi gerçektir ki; Ortadoğu ve Anadolu’da başta petrol yatakları olmak üzereyer üstünde ve altında zengin madenler olduğununyüzyıllar öncesinden – bilincinde olan emperyalist batılı devletler,  bu değerli madenlerin Türk Milleti tarafından bilinmesini, Türklerce işletilmelerini – elektrik ve yakıt enerjisine dönüştürülmelerini ve enerji konusunda kendi kendisine yeten, zengin, güçlü ve tam bağımsız bir ülke olmasını asla istememektedir. (Biraz tarih bilen ve akıl sahibi olan herkes bu hususu gayet iyi bilir. Zaten bu gerçeği bilmek için dahi olmaya, ya da kahin olmaya da gereksinim yoktur.)

Şöyle ki; bu coğrafik bölgede Büyük Atatürk’ün canhıraş hedeflediği gibi “tam bağımsız – kalkınmış – güçlü  ve ileri medeniyet seviyesine ulaşmış bir Türkiye”, emperyalist batılıların en büyük kabusu olup, bunun gerçekleşmemesi için 1938’den günümüze (10 Kasım 1938 saat 09: 05’den bu yana) ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır ve yapmaktadırlar… Onların bu hususta, gayet başarılı olduklarını ifade etmeye gerek var mıdır!

     Türkiye’de pek çok sözde aydının da, bu konuya hiç değinmeden, hatta bu konuyu bilhassa örtbas ederek, emperyalistleri sürekli aklama çabası içinde oldukları gözlerden kaçmamaktadır. Türkiye’nin başta eğitim ve bilim olmak üzere, ekonomide – teknolojide – sanayide – uluslararası ticarette gelişmesini, kalkınmasını ve güçlenmesini engellemede, emperyalist batılıların en büyük yardımcılarının, onların yerli uzantılarının olduğunu söylemeye de gerek yoktur! Zaten bunlar olmasa, dış güçler hiç bir şey yapamazlardı. Bunlar Büyük Atatürk döneminde Türkiye’ye en küçük bir zarar bile verememişlerdir; çünkü Büyük Atatürk buna izin vermemiştir.

Batılı emperyalistlerin uzantılar kimlerdir? Her kesimden, her meslekten şahsi çıkarlarını her zaman ön planda tutanlardır; bunlar, bilim insanları, siyasetçiler, iş adamları, gazeteciler – yazarlar vs… Bu işbirlikçilerin başında da, maalesef sözde bilim insanları gelmektedir; en büyük sorumluluk sahibi olan ve en suçlu olan kesim de onlardır! Çünkü bunlar, yaşadıkları millete bilimsel gerçekleri  bildirmekle, milleti aydınlatma görevliyken ve bunun için maaş alıp, vatanımızda saltanat sürerken, bu görevlerini yerine getirmeyerek, hatta tam aksini yaparak, bilimi engelleyerek ve gerçekleri gizleyerek resmen Türk Milletine ihanet etmektedirler.

Bunun içindir ki Türkiye,  dünyada kendi kendine yetebilen 7 ülkeden biri olmasına rağmen, ılımlı iklimine – verimli topraklarına, ormanlarına, su kaynaklarına, denizlerine rağmen, bunca değerli yer üstü ve yer altı  zengin madenlerine rağmen, ve de genç – verimli – kalabalık  ve dinamik nüfusuna rağmen, 80 yıldır halâ geri kalmışlık statüsünden kurtulamamıştır ve halâ borç batağında çırpınan, dışa bağımlı bir ülke konumundadır!Görünen köy kılavuz istemez” demiş atalarımız; aslında tüm gerçekler – apaçık bir şekilde gözler önünde serilidir; ancak pek çok sözde aydın, bilimle değil, söz konusu gerçeklerin sürekli üstünü örtmekle meşguldürler… Onun içindir ki yineliyorum; Türkiye’nin bu duruma gelmesinin bir numaralı – en büyük sorumluları, “milletinden, vatanından ve en önemlisi bilimden yana olmayan” işte bu sözde aydınlardır. Değerli Profesör Engin Arık  da bu hususta oldukça rahatsız olduğunu, gerekli maddi ve manevi desteği alamadığını ve buna üzüldüğünü yakınlarına bildirmiştir. Bu bağlamda Prof. Engin Arık’ın vatanı ve milletini kalkındırmak – bağımsızlaştırmak adına yapmakta olduğu son derece değerli çalışmalarını “sıradan ve önemsiz” gibi gösterme çabası içinde olan bazı sözde aydınları şiddetle kınıyorum.

       İşin gerçeğini özetle ortaya koymanın gereğine inanarak da bu yazımı kaleme alma gereği duydum… Geleceğin enerji kaynağı Toryumu Madenini “Türkiye’nin kurtarıcısı” olarak gören değerli Türk Profesörümüz sayın Engin Arık hanımefendi neler üzerinde çalışıyordu ve hedefi neydi? Hocamızın Hürriyet Gazetesi yazarı Sayın Özdemir İnce’ye – 27 Temmuz 2002’de verdiği söyleşide şu hususların altını çizmiştir (özetle) :

  • Dünya Toryum Rezervlerinin yarıdan fazlası Türkiye’de, Batı Anadolu’da bulunmaktadır: Eskişehir, Sivrihisar, Beypazarı ve Kızılcaören yörelerinde…” (1918’de Türk topraklarını işgal eden emperyalist batılılar, diğer Türk Bölgelerinin yanı sıra, Batı Anadolu’yu da koparıp, Greklere vermeyi planlamışlar ve bu hedefle Grek ordularını {Türk toprakları üzerinden vaatlerde bulunarak} Türklerin üzerine saldırtmışlardır. Bir bulmacanın çeşitli parçalarının bir araya getirilip, anlamlı bir resim oluşturulması gibi, TARAFSIZ – GERÇEK TARİH de bir olayda yer alan tüm parçaları/taşları yerli yerine oturtarak, ortaya milletin görüp, anlayabileceği anlamlı bir resim çıkarmaktadır. Onun içindir ki Türk düşmanları “Gerçek Türk Tarihinden” çok büyük rahatsızlık duymakta ve sürekli üzerini örtmek çabasındadırlar.)
  • Engin Arık;Toryum Madeninin 21. Yüzyılın en stratejik maddesi olması büyük bir olasılık. Eğer 2005 yılına kadar yapılması planlanan yeni tip nükleer enerji santralleri gerçekleşirse, TORYUM bir numaralı element olacaktır, çünkü yeni tip reaktörlerde yakıt olarak TORYUM kullanılacaktır. Eğer biz TORYUM ile elektrik enerjisi üretebilmek olanağına kavuşursak, bu trilyonlarca varil petrole eş değerde bir enerji kaynağı olacaktır.”
  • Ö. İnce soruyor; Yakıt olarak Toryum’u kullanmak için dünyada ne gibi çalışmalar yapılıyor?
  • Hocamız yanıtlıyor; “Ön araştırma çalışmaları bitmiştir; projenin fizibilitesi 1998 yılında tamamlandı. 11 Avrupa ülkesinin “Bilimsel Araştırma Bakanları” araştırma panelleri oluşturdu; bir de bilim insanlarının katıldığı Teknik Danışma Grubu var. Buralarda ne yazık ki Türkiye yok! CERN Laboratuarı da 1954 yılından bu yana var. Burada da ne yazık ki biz yokuz; olmak için Türkiye Bilimler Akademisiyle birlikte yoğun çaba içindeyiz…
  • Ö. İnce soruyor; Sadece Bilimler Akademisi mi? Devletin – hükümetin de bu işe el koyması gerekmiyor mu?
  • Hocamız yanıtlıyor;Hepsi bir arada olmalı; CERN’e ve öteki çalışmalara katılan devletler, kendi bütçeleri nispetinde katkıda bulunuyorlar. Bilimsel araştırmalara yapılan yatırımlar, bir süre sonra misliyle kendini öder duruma geliyor. Prototip reaktör 2005 yılında tamamlanırsa, seri üretim 2010 yılından önce başlar. Ama Türkiye bu gibi bilimsel konulara para ayırmadığı için büyük bir bilim insanı eksikliğimiz var. Araştırmaların içinde olursak, biz kendimize daha iyi santraller üretebiliriz.”
  • Hoca devam ediyor;Türkiye’nin yerin altındaki TORYUMU 2015 yılından itibaren kullanabilmesi için 2010 yılında hızlandırıcı, deneysel yüksek enerji fiziği ve nükleer fizik konularında 1200 bilim insanın çalışıyor olması gerekir. Şu anda sadece 80 kişi var. ÖNCE BİLİME VE BİLİM İNSANINA YATIRIM YAPMAK LAZIM.
  • Ö. İnce soruyor; Bu desteği kim verecek?
  • Arık Hocamız yanıtlıyor; “Devlet – Hükümet, ve tabii ki TÜBİTAK ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA). Özel teşebbüsün, sanayi kesimin de katkıda bulunması gerekir. Hızlandırıcı alanında çalışanların sayısı 10’u bile bulmaz. Sıfır diyebiliriz. BÜYÜK BİR SERVETİN ÜZERİNDE OTURUYORUZ, KÜÇÜK BİR BİLİMSEL YATIRIMLA TORYUMLA ENERJİ ÜRETME ALANININ DÜNYA DEVLERİ ARASINA GİREBİLİRİZ. 290 bin tonluk Toryum rezerviyle Hindistan bile, enerji geleceğini Toryum’da arıyor. TÜRKİYE, YAKLAŞIK 900,000 Ton TORYUM Rezervine (Dokuz Yüz Bin Ton) sahiptir.”
  • “TÜRKİYE’NİN ELEKTRİK ÜRETMEK İÇİN DIŞARIDAN PETROL VE DOĞAL GAZ ALMADIĞINI DÜŞÜNELİM; ISITMADA KULLANILAN DOĞAL GAZI TORYUMDAN ÜRETİLEN ELEKTRİĞİN ALDIĞINI DÜŞÜNELİM; TÜRKİYE’NİN BAŞINA BÜYÜK BİR DEVLET KUŞUNUN KONDUĞUNU ANLARIZ. ÖNÜMÜZDEKİ 10 – 15 YIL İÇİNDE TÜRKİYE’NİN TALİHİ DÖNEBİLİR VE ÖNÜ AÇILABİLİR. TÜRKİYE’NİN TORYUM YATAKLARI, DÜNYANIN EN ZENGİN YATAKLARIDIR, TÜRKİYE SAHİP OLDUĞU ZENGİN TORYUM MADENİNİ KULANIRSA (SENEDE 50 TON), TÜM ENERJİ İHTİYACINI KARŞILAYACAKTIR. Toryum madeni işlenip, paraya çevrilirse, Türkiye tüm dış borçlarını da rahatlıkla ödeyebilir.” ( 1 Ton Toryum enerjiye dönüştüğünde,  Bir Milyon Ton Petrole eşdeğerdir: “Toryum madeninin topraktan çıkarılabilmesi için 1 (Bir) Milyon Doların gerektiği, ancak hükümetin bu parayı bilim insanlarına vermediği” ifade edilmiştir.)

Şimdi Türkiye’nin tümüyle lehine olan, “Toryum Madeninin” işlenmesi  – enerjiye dönüştürülerek, elektrik ve ısınma gereksinimlerini karşılanması, dışa bağımlılıktan ve dış borçlardan Türkiye’nin tümüyle kurtulması – bu bağlamda zengin ve güçlü bir Türkiye, Türkiye’nin üzerinden muazzam paralar kazanan, böylece gittikçe daha da güçlenen Batılı emperyalistlerin işine gelir mi?  Elbette gelmez ve onlar, söz konusu çıkarlarının önüne set çekecek olanların defterini dürmesini çok iyi bilirler. (Onlar bu konuda oldukça deneyimlidirler – profesyoneldirler; şöyle ki; onlar,  pek çok bölgede yaşayan milyonlarca insanı köleleştirmiş, bedava işgücü ve asker olarak kullanmış, topraklarını – servetlerini gasp etmiş ve milyonlarcasına da soykırım uygulamışlardır…)

Dikkat edin “Türkiye’yi düşünen, Türk Milletini uyandırmak, bilgilendirmek ve kaldırmak için içtenlikle çalışan, özverili –  vatansever bilim insanları, devlet görevlileri, araştırmacı – gazeteciler vs…” nedense çok uzun ömürlü olamıyorlar; bir biçimde ya engelleniyorlar ya da ortadan kaldırılıyorlar! Kimi kez açıkça bombalı bir suikast ile, kimi kez de kanıtlanması en zor olan “kaza süsü verilmiş” profesyonel bir sabotaj ile!  Isparta uçağının düşüp parçalanması olayı da büyük bir olasılıkla profesyonel bir sabotaj; tıpkı değerli komutan Eşref Bitlis’in helikopterinin düşürülmesi gibi…

  • Tıpkı Adnan Kahveci’nin, Recep Yazıcıoğlu’nun, Büyük Atatürk’ün manevi kızı Sn. Ülkü Adatepe’nin, Prof. Engin Arık’ın şüpheli kazaları gibi…

Bir bilim insanı olarak bu tür olaylarda kesin bir dille konuşmak elbette ki mümkün değildir; ancak bu olayların tamamen aydınlığa kavuşturulduğunu ve vicdanların rahatlatıldığını – tatmin edildiğini söylemek de mümkün değildir.

        O halde aklımız –  mantığımız ve vicdanımız bunun basit bir kaza olmadığını sürekli haykırmaktadır… Böyle düşünenleri “yalancılıkla suçlamak”, hem bilimsel değildir, hem de hiç kimsenin haddi değildir. Diğer yanda bildiğimiz kesin ve mutlak bir gerçek varsa, o da şudur, “şüpheli kazalar, kaza – ya da intihar süsü verilmiş korkunç cinayetler, sabotajlar, suikastlar, bombalı saldırılar vs…” nedense hep samimi Atatürkçüleri – Vatanseverleri – Türkiye için canla başla çalışan, fedakâr –  Kahraman Türk Evlâtlarını bulmaktadır? Öte yanda Türkiye’ye ve Türk Milletine hiçbir olumlu katkıda bulunmayan, hatta tersine, fazlasıyla zararları dokunan hainlerin, kriptoların, ikiyüzlülerin, dolandırıcıların, din tüccarlarının – tarikatçıların, tecavüzcülerin, hırsızların, millete en ağır biçimde hakaret ve küfür edenlerin başına hiç böyle kuşkulu kazalar – bombalı saldırılar, suikastlar, boyunları kesilerek – korkunç bir biçimde katledilişler gelmemektedir!

Oysa ki “işini doğru yaptığı ifade edilen, dürüst ve vatansever bir devlet adamı olarak tanınan” Adnan Kahveci’nin sakin trafikte şaşırtıcı ölümü kaza! Değerli Vatansever Komutan Eşref Bitlis’in helikopterinin düşmesi ve hayatını kaybetmesi kaza! Vatan ve milletsever – çalışkan valimiz Recep Yazıcıoğlu’nun ölümü kaza! Sayın Muhsin Yazıcoğlu’nun helikopterinin düşmesi ve yaşamını yitirmesi kaza! Değerli Aselsan Mühendislerinin korkunç ölümleri kaza, intihar vs…  Okullarda – TV programlarında ve çeşitli konferanslarda sürekli manevi babasını anlatan, O değerli İnsanı en yakından tanıma fırsatı bulmuş Büyük Atatürk’ün manevi kızı Sevgili Ülkü Adatepe’nin ölümü kaza! Türkiye’nin siyasal, ekonomik ve akçalı (mali) tam bağımsızlığının  ve  kalkınmasının güvencesi olan Toryum madeni üzerinde çalışan ve bunu yaşama geçirmek için var gücüyle çabalayan Prof. Engin Arık ve ekibinin ölümü kaza!

Hep kaza, hep kaza???

Değerli ceza hukuku Profesörü hocamızın dersteki sözlerini bir kez daha yineleyerek- altını çizerek kulaklarını çınlatalım:

  • İspat edilmesi en zor olan cinayetler ve suikastler, KAZA SÜSÜ VERİLMİŞ olanlardır.”

Anlayana ve anlamak isteyene sivrisinek saz, anlamayana ve anlamak istemeyene davul zurna az…

Bilime ve gerçeklere her şeyden çok değer veren tüm vatanseverlere selâm ve saygılarımla,
 

 

UĞUR MUMCU’YU UNUTMAMAK : 26. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

UĞUR MUMCU’YU UNUTMAMAK :
26. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Güzide Filiz Tuzcu  

Bir siyaset bilimci ve tarihçi olarak uzun yıllardır yapmış olduğum araştırma ve çalışmalarım ve de bir insan olarak gözlemleme fırsatı bulduğum farklı ülke yönetimleri ve insanları bana şunu göstermiştir; hangi milletten ve hangi meslekten olurlarsa olsunlar insanlar ikiye ayrılmaktadır; en sade ifadeyle dünyada ve ülkemizde “iyiler ve kötüler” vardır. Bunun ortası yoktur. Bir başka deyişle akla – karanın, iyiyle – kötünün ortası “gri bir insan” yoktur. Bu bağlamda bir insan, ya iyidir, ya da kötüdür. Bir insan ya özüyle insandır, yani Kuran’ın ifadesiyleaklını çalıştırır – düşünür – sorgular, araştırır – bir kişinin veya bir olayın gerçeğine ulaşmak ister; dürüsttür – sözüne güvenilirdir – adaletlidir; merhametlidir – paylaşımcıdır – hiçbir canlıya haksızlık yapmak  istemez; güçlünün  ve  zenginin değil, doğrunun ve haklının yanında yer alır  ve hayatı boyunca  hiç kimseye  boyun  eğmez –  biat etmez” omurgalı ve cesur bir insandır  ya da böyle biri değildir. Yani söz konusu bu gerçek, 2 + 2 =  4 gibi açık bir mutlak  gerçektir.

Böylesi “güzel bir ahlâka sahip olmayanlar” ise tek kelimeyle kötüdürler; yani bunlar  “sadece şeklen insana benzeyen, ancak  insancıl  değerlerle  sahip olmayan” kişilerdir! Bu tipte olanlar rahatlıkla yalan söylerler, iftira atarlar, olayları ve sözleri işlerine geldiği gibi çarpıtırlar, sözlerinde durmazlar, kalleştirler ve böyle davranmaktan ne vicdan azabı, ne de utanç duyarlar! Ayrıca doğal olarak bunlar hak ve hukuk gözetmezler, yani son derece menfaatçi ve bencildirler; bunlar için “dinmiş, vicdanmış, milletmiş, vatanmış – vatan toprağıymış, bayrakmış – bilimmiş, özgürlükmüş – bağımsızlıkmış, onur ve haysiyetmiş” hiçbir şey ifade etmeyen sözcüklerdir! Eskiler böylelerine “Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz…” demişlerdir. Bu tür biçimsel insan olanlar her devrin insanıdır, kim güçlüyse, kim zenginse ve kim iktidarda ise ona yaranmaya çalışırlar, el ve etek öperler, hatta çıkar sağladıkları insana adeta taparlar! İşte tipik “Osmanlı anlayışı ve tutumu”  budur. Öte yandan binlerce yıllık Kadim Türk Ulus Kültür ve Geleneğinde bu tipte “şeklen insanlar” yoktur.

Ülkemizde böyle yalnızca şeklen insana benzeyenlerin sayısı, maalesef fazlasıyla çoğalmıştır! Her kesim ve meslekte, insanın midesini bulandıran bu tür kişileri görmek olanaklıdır; sözde aydınlar, entel-danteller, gazeteciler, televizyoncular, siyasiler, akademisyenler, öğrenciler vs… Bunların 1938’den bu yana git gide çoğalmaları ise asla rastlantısal değildir; 1938 sonrası planlı ve programlı olarak “milli kimlik bilincinden yoksun – tarihini bilmeyen – cahil – kültürsüz;  düşünmeyen – sorgulamayan, taklitçi – ezberci  ve kolaycı, batı – ya da Osmanlı hayranı” insan tipi yetiştirilmek istenilmiştir  ve öyle de yapılmıştır. Batılı ülkelerde söz konusu bu “yalnızca şeklen insan olanların” hiç saygınlık yoktur; hatta onlar, gelişmiş Batılı toplumda aşağılanır ve dışlanırlar.  Ancak ne tuhaf ve acıdır ki; her açıdan geri kalmış, hatta gelişmesi kasten engellenmiş, “hukukun ve adaletin değil, kişilerin üstün olduğu – kast sınıfı oluşturulan toplumlarda” söz konusu bu zararlılar, asalaklar – yanar/dönerler – biat eğilimliler, yani biçimsel insan görünümlü türler, “akıllı – kurnaz, işini iyi bilen – gemisini yürüten, siyasi ve makbul insanlar” sayılmaktadır !!!!!!??

Bazılarının “bir insanın iyi tarafları da olabilir, kötü tarafları da olabilir, ak ve kara, yani kötü ve iyi diye kesin çizgiyle insanları ayırmak doğru değildir…” dediklerini duyar gibiyim! Ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum ve bu görüşü gerçekçi de bulmuyorum! Her insanın farklı düşünceleri, huyları, beğenileri, seçimleri, yetenekleri, kusurları vs… olabilir, bu çok doğaldır; ancak o insan, özüyle insan olabilmiş ise,  o halde bir sorun yoktur ve o insan iyi bir insandır. İyi insan olabilmenin ölçüsü akıl ve vicdan sahibi olmaktır; yani akıl + vicdan terazisini işletebilmektir. Bunu yapabilen bir insan, körü körüne hiç kimseye inanmaz – biat etmez – kulağından tutulup yönlendirilemez, para ile – mevki ile satın alınamaz. İşte olay budur. Bir başka deyişle bu ÖZÜYLE İNSAN olan – hangi meslek sahibi olursa olsun –  insanlık onurunu koruyarak, hiç kimseye boyun eğmeden, hiçbir canlıya haksızlık yapmadan  –  tüm canlıların yaşam hakkına saygı duyarak, hatta yaşamlarına katkı sağlayarak, alın teriyle çalışarak, huzurlu bir vicdanla yaşayabilir… Böyle olmayan birine ise nasıl “iyi insan” denilebilir ki!  Hatta nasıl “İNSAN” denilebilir ki?

Bu bağlamda toplumu doğru bilgilendirmekle – aydınlatmakla ve yönlendirmekle görevli – başta üniversiteler ve akademisyenler olmak üzere – tüm aydınlara son derece önemli görevler düşmektedir… Peki Türkiye’de, genel olarak aydınlar bu görevlerini yerine getirmişler midir?  Maalesef ki hayır. Üniversitelerde görevli olan, bunun için araştırmalar yapan, unvan ve maaş alan birtakım üniversite hocalarının, salt iktidarlara yaranabilmek ve kürsülerini koruyabilmek adına, bilimin – yani salt gerçeklerin gün ışığına çıkmasını engellemelerine, toplumu kör karanlıklarda bırakmalarına ne demeli? Lütfen herkes elini vicdanına koysun ve düşünsün, bu zulmü yapanlara – yani bilim yuvalarında, bilime geçit vermeyenlere – “iyi insanlar” denebilir mi?

Kendi ülkesine ve gençliğine hiç bir faydası olmayan, burnu Kaf dağında – kendisini halkından üstün gören, böylece aldıkları maaşları asla hak etmeyen, “gerçekleri saklamayı, toplumu yanıltıp, kandırmayı, yalan söylemeyi, anlamsız laf üreterek akılları karıştırmayı” marifet sayan sözde aydınları,  “iyi insanlar” olarak nitelendirmek mümkün müdür? Elbette olanaklı değildir: Çünkü insan “karakteriyle” bir bütündür; her insanda tek bir beyin ve tek bir kalp vardır, özünde – mayasında iyilikleri ve güzellikleri barındıran vicdanlı bir kalp, “kötülüğü – haksızlığı – yalanı – zulmü” asla içinde barındıramaz, hatta yalanın, haksızlığın ve zulmün karşısında asla sessiz kalamaz.  İyilik ve kötülük, aynı su ve ateş gibidir, yan yana bulunmaları, var olabilmeleri olanaklı değildir; biri varsa öbürü yoktur.  Onun için bir insan ya iyidir ya da kötüdür. Onun içindir ki eğitim sisteminde, tüm mesleksel eğitimlerden ve bilgi aktarımlarından önce, her çocuğa  “manevi – milli kültürel değerler öğretilmeli ve her çocuğun topluma yararlı, iyi insan olarak yetiştirilmesi” temel alınmalıdır. Tıpkı Büyük Atatürk’ün öngördüğü ve temel almış olduğu gibi…

Bir çocuğun, 2-3 yaşından başlayarak kişilik yapısını etkileyen – biçimlendiren 2 temel öge vardır; ilki elbette onun doğasıdır – yaratılışıdır (genleridir – soyudur[1]), bunun etkisi kestirimle % 35 – 40’tır. İkincisi de sırasıyla anne – babası, yakın çevresi, öğretmenleri, yetiştirilme ve eğitilme biçimidir, bunun etkisi de kestirimle % 60 – 65’tir. O halde bir çocuğun “iyi bir insan” olabilmesi için, bebeklik çağlarından başlayarak, ilk önce aile içinde anababası, sonra yakın çevresince (büyük anneler ve dedeler, akrabalar, okul – öğretmen, dernek – spor kulübü, cami vs…) tarafından “İYİ BİR İNSAN OLMAK ÜZERE YETİŞTİRİLMESİ” gerekmektedir. Çocuğun çevresinde, örnek alacağı, onu doğru yönlendirecek iyi insanlar olmalıdır. Çocuk yetiştirilmesi konusunda uzman psikologlar – sosyologlar, “çocuk, nasihat dinlemez, ancak büyüklerin sözlerini, tavır ve davranışlarını kendisine örnek alır ve kopya eder…” derler.  Bunun için annelerin ve babaların, hatta özellikle annelerin, yani “çocukların ilk öğretmenleri olacak olan annelerin” çok iyi yetiştirilmeleri ve çocuklarına iyi örnek olmaları koşuldur. Örneğin bir çocuğun aklı ermeye başladığı andan sonra ona, “doğru olmanın – her zaman doğru konuşmanın erdemini öğreten, yalana asla hoşgörü göstermeyen, kendisi de her zaman doğru konuşarak ve verdiği sözü yerine getirerek çocuğuna güzel örnek olan dürüst bir annenin yetiştirdiği çocuk da doğallıkla dürüst olacaktır. Aynı anne kitaplara – okumaya – öğrenmeye ve öğretmeye meraklı, teşvik edici olduğu zaman, çocuğu da, okumaya meraklı olacak ve kitapları sevecektir. Keza hayvan ve doğa sevgisi, merhametli ve yardımsever olmak gibi insancıl değerler de anne tarafından aşılanacak olan son derece önemli değerlerdir.

Büyük Atatürk, bunun için kız çocuklarının eğitimine çok önem vermiştir ve her vesileyle bu konuya dikkat çekerek, geleceğin anneleri olacak kız çocuklarının çok iyi yetiştirilmelerini – hayata dair yararlı bilgilerle ve insancıl değerlerle donatılmalarını, meslek sahibi olmalarını ve böylece kendi ayakları üzerinde durabilen, özgüvenli, çalışkan ve güçlü bireyler olmalarını istemiştir; istemiştir ki kız çocukları “kişilikli, güzel ahlâklı, duyarlı, bilgili, ulusal kimliğine ve atalarına saygılı, milletine ve doğaya yararlı vatansever gençler” yetiştirebilsinler.  Aynı tüm gelişmiş – medeni Batılı ülkelerde olduğu gibi… Çünkü gelişmiş – medeni ve özgür ülkelerde yaşayan insanlar, çocuklarını sözünü etmiş olduğumuz insancıl değerlerle ve yararlı bilimlerle yetiştirirler;  bunun için vatandaşlar, vatanlarını – doğayı – hayvanları sever ve korurlar; bu medeni ülkelerde insana, düşüncelerine ve emeğine saygı duyulur – değer verilir:   Uğur Mumcu ve O’nun gibi gerçekleri araştıran, yüreklilikle dile getiren, yazan ve milletini aydınlatan değerli aydınlar,  uygar ülkelerde büyük saygı görür ve ödüllendirilir ama asla öldürülmezler!

O halde bir ülkede en büyük yatırım, “İNSANA ve ÖZGÜR BİLİME” yapılan yatırımdır diyoruz; Batılılar bu gerçeği henüz ortaçağlarda “Rönesans ve Reform” atılımlarıyla keşif etmeye başlamış, böylece “insana, özgür düşüncesine, eğitimine – gelişimine ve bilime” gittikçe artan önem vermiştir. Onların her açıdan ilerlemelerinin temelinde işte bu mutlak gerçek yatmaktadır. Genel olarak Türkiye’deki aydınlar, bu konulara maalesef pek değinmek istemezler, çünkü onların, ekmeğini yedikleri Ulusu aydınlatmak ve bilinçlendirmek gibi bir niyetleri ne yazık ki yoktur!  Oysa bir ülkede çocuklar “doğru sözlü, akıllı,  ahlâklı, özgür düşünceli, bilgili ve bilinçli yetiştirilirlerse”, bu olumlu gelişme o ülkedeki yaşamın istisnasız her alanına yansıyacaktır. Şöyle ki; aile ilişkilerine – sosyal yaşama – eğitim sistemine – üretime – dinsel inanca – çocukların ve doğanın korunmasına – okullara – trafikte saygıya – hatta yerinde siyasal seçimler yapılmasına dek son derece olumlu katkıları olacağı kesindir.  Ancak 1938 sonrası Türkiye’sinde birileri böylesine bilgili ve bilinçli Türk gençleri yetişsin istemiyor!

Aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi, bir kez daha Türk Çocukları ve Gençleri “Köklü Milli Kimliğinden, Kahraman Atalarını Tanımaktan ve Binlerce Yıllık Göz Kamaştıran Tarihinden” yoksun bırakılmıştır! Oysaki Büyük Atatürk onların öyle yetiştirilmesini istemiştir ki, her biri, köklü milli kimliğinin ve tarihinin bilincinde olsun, kahraman atalarını iyi tanısın – onları örnek alsın ve onlardan manevi güç alsın, geçmişte Türk Milletine kurulan tuzak ve tehlikelerden haberdar olsun, sürekli uyanık ve dikkatli olsun ve böylece vatanının tam bağımsızlığını ve cumhuriyetini titizlikle koruyabilsin. Ayrıca O, Türk Gençlerinin vatansever olmalarını “Ben vatanıma nasıl faydalı olabilirim, Vatanıma ve Milletime nasıl hizmet edebilirim, onları nasıl koruyabilirim – nasıl kalkındırabilirim  anlayış ve çabasıyla, azimle ve zevkle çalışsınlar istemiştir.  İşte Büyük Atatürk, böylesi “iyi vatandaşların – iyi görevlilerin – iyi devlet adamlarının – iyi askerlerin” yetiştirilmesini hedeflemiştir: O’nun en temel hedefi, Aziz Türk Milletini en ileri uygarlık düzeyine taşıyacak olan uygulamaları bir bir yaşama geçirmek ve Türkiye Cumhuriyetini  dünyanın en  uygar,  en güçlü  ve en saygın devletleri arasında görmekti. Ancak O’nun bu değerli plan ve hedefleri, 1938 sonrası önemsenmemiş, hatta tümüyle terk edilmiştir! Hem de T.C. Devletinin iktidarına talip olan, Türk Milletinin temsil edildiği TBMM’nde “Atatürk ilkelerine, milli hedeflerine ve devrimlerine ve de Türk Milletine sadık kalacaklarınailişkin Türk Milletine söz verip – yeminler edenler  tarafından terk edilmiştir!    

Büyük Atatürk’ün olağanüstü çabası, dehası, ilmi ve cesareti sayesinde Türk Milleti, dünyada bilinen en saygın – en insancıl siyasal rejim olan “Cumhuriyete – Milletin Kutsal İradesinin Temsil Edildiği Parlâmenter Sisteme kolayca ve zahmetsiz kavuşmuştur. Ancak Türk Milleti, halkın iradesine,  Sosyal Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğüne dayanan, eşitlikçi, adil ve çağdaş Cumhuriyet Rejiminin kıymetini maalesef ki bilememiş, onu lâyığıyla koruyamamış, Cumhuriyet kurumlarının sağlam bir biçimde yerli yerine oturmasını ve güçlenmesini sağlayamamıştır! 1938 sonrası ne yazık ki bir kez daha gevşekliğe kapılan Türk Ulusu, henüz yakın geçmişte yaşadığı “korkunç acıları, aşağılanmaları, baskıları, işgalleri, tecavüzleri, katliamları, yıkımları ve bin bir güçlükle – yokluklar içinde yaşadığı ölüm kalım savaşını – Büyük Kurtuluş Savaşımızı” çok çabucak unutuvermiş; hatta “tehlikeler ve tehditler artık tümüyle geçti ve eskide kaldı” sanma aymazlığına düşmüştür!

Oysaki ülke içindeki ve dışındaki Türk düşmanları yok olmamışlardır, onlar ezeli düşmanlıklarından ve hedeflerinden de asla vazgeçmemişlerdir; yalnızca Büyük Atatürk tarafından bir süre (1922 – 1938) ürkütülüp, sindirilip, durdurulmuşlardır. Nitekim yerli ve yabancı Türk düşmanları, 1938 sonrası farklı plan ve stratejilerle hemen harekete geçmekte hiç gecikmemişler, ancak dışarıdan saldırılarla, açık savaş ve işgallerle kaleyi fethedemeyeceklerini anlamış olduklarından, bu kez farklı taktikler uygulayarak, örneğin “ajanlar sağlayarak, diplomatik ilişkiler geliştirerek, ülke içinde sadık işbirlikçiler bularak ve kendi çıkarları yönünde antlaşmaları iktidarlara imzalatarak vs…”  kaleyi içten fethetmeyi hedeflemiş ve başarmışlardır. 

Genel olarak Türk Milleti ise, tüm bunlardan habersiz kalmış –  aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi  “kendini  yöneten  –  tüm yazgısını ve geleceğini belirleyen yöneticilerin geçmişlerini – sözlerini – uygulamalarını araştırma ve sorgulama zahmetine girmeden”, gözü kapalı onlara inanmayı tercih etmiştir! Ne yazık ki genel olarak Türk Milleti “futbol takımı tutar gibi siyasal partiler tutmuştur ve film yıldızı tutar gibi parti liderlerine, onların sahip olmadıkları özellikler yükleyerek onlara hayranlık duymuş ve peşinden gitmiştir…” Böylece Türk  Ulusu bir  kez  daha fena aldanmış ve zarardan – zararlara uğramıştır… Binlerce yıllık köklü geçmişi olan, antik ataları – akrabaları muhteşem medeniyetler ortaya koyan, tarihinin hiçbir döneminde başka bir milletin emri altına girmeyen Özgür Ruhlu Aziz Türk Milleti ve onun Aziz Vatanı “Türkiye” 21. yüzyılda, “geçmişinin büyük bir bölümü sömürge yönetimi altında geçmiş, henüz yakın zamanda bağımsızlığını kazanabilmiş, örneğin Çin, Hindistan ve kimi Afrika ülkelerinden” bile maalesef gerilerde kalmıştır!

Tarihten günümüze Türk Atalarımız, kurdukları pek çok Türk Krallığının – Devletinin – İmparatorluğunun yönetimine yabancıları getirmekte sakınca görmemiş ve sonunda devlet yönetimini ellerinden kaçırıp, dışlanmışlar ve kurdukları devletlerin hepsi de batmış – gitmiştir. Aynı durum Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinde de aynen böyle olmuştur. Pek çok özelliğinin yanı sıra, mükemmel de bir tarihçi olan Büyük Atatürk, söz konusu bu tarihi gerçekleri çok iyi bildiğinden, şu vasiyette bulunmuştur: “Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek – başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten, hiçbir zaman geri kalmasın.” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk – Söylev, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1999, s. 811.) Türk Milleti olarak bizler, Atamızın bu yaşamsal uyarısını – öğüdünü – vasiyetini  dikkate alıp, uyguladık mı?

Demek ki yıllardır “Biz Atatürk’ün askerleriyiz, Onun izindeyiz; Türkiye lâiktir, lâik kalacak vs…” gibi sloganlar atmak yeterli olmamaktadır! Sözle peynir gemisi yürümüyor… Bu bağlamda Türk Ulusunun gözünü açmaya, uyandırmaya ve onu aydınlatmaya çalışan vatansever İYİ İNSANLAR elbette var olmuştur; hem Osmanlı devrinde olmuştur, hem de 1938 – 2018 döneminde olmuştur, ancak onlar da ne yazık ki geniş halk desteğinden yoksun kaldıklarından, azınlık durumuna düşmüş, sesini duyuramamış ve çeşitli cezalara çarptırılarak, sürgün edilerek, zindanlara atılarak, korkunç işkencelere ve suikastlara maruz kalarak, ne yazık ki susturulmuşlardır!

O halde bizler gerçekten samimi Atatürkçüler isek ve gerçekten Onun izinden gitmeye kararlıysak, her şeyden önce Büyük Atatürk’ü çok iyi tanımamız, O’nun düşüncelerini, ilkelerini ve hedeflerini çok iyi bilmemiz ve sahip çıkmamız gerekir. O’nun bizlere rehber olsun diye yazmış olduğu NUTUK’u çok dikkatlice, yavaş – yavaş, hatta yineleye yineleye okumalıyız, iyice belleğimize yerleştirmeliyiz.. Büyük Atatürk’ümüzün son derece yerinde – zaman üstü – yanılmaz öngörülerine ve ilkelerine sahip çıkabilmek, “Türk Ulusunu bilgilendirmekle, Ulus olarak aramızda güçlü bir birlik – beraberlik  ve destek bağları kurmakla ancak olanaklı olur.  

İçten bir Atatürkçü olan Sayın Uğur Mumcu da Büyük Atatürk’ü çok iyi tanımış ve O’nun yolunda sözle değil  “eylemle – yüreklilikle yürüyerek”, Ulusunu aydınlatmak için savaşmış, yürekli bir kahramandır.  Ne mutlu O’na! İyi bir insan olarak yaşamış ve iyi bir insan olarak dünyadan ayrılmış, gönüller fethederek, ölümsüzlüğe kavuşmuştur. Sayın Uğur Mumcu’nun anlamlı yaşam öyküsünde görüldüğü üzere savaş salt kılıçla – topla – tüfekle yapılmaz, Uğur Mumcu savaşını “beyniyle, vicdanıyla – yüreğiyle sesiyle, kalemiyle” yapmıştır; onun salt gerçekleri yazan kılıçtan keskin – kutlu kalemi, Türk düşmanları için son derece ürkütücü olmuştur… Onun içindir O’nu sinsice – kalleşçe katlettiler.

Sayın Uğur Mumcu, Türk düşmanlarıyla kahramanca savaşmış – onların maskelerini alaşağı indirip – deşifre etmiş, kahraman bir Türk Askeri ve Şehidimizdir.  O halde Türk Ulusu olarak bizim, Uğur Mumcu’ya ve O’nun gibi içten Atatürkçü – özverili vatan evlatlarına vefa ve minnet borcumuz vardır… Onların, her birimizin üzerinde “kul hakları” vardır: Bu borcu ancak ve ancak onları anlayarak, kitaplarını dikkatlice okuyarak – sözlerinden ders çıkartarak – ibret alarak ve bilinçlenerek ödeyebiliriz. Kısacası tam bağımsız, onurlu ve özgür bir millet olarak yaşamamızı devam ettirmek istiyorsak”, ulusal belleğimiz olan TARİH BİLİNCİNE” mutlaka ve mutlaka sahip olmamız gerekmektedir. Kurtuluş bilimdedir – bilgidedir, çünkü doğru ve yansız kaynaktan gelen bilgi, bizleri uyanık, dikkatli ve güçlü kılacaktır. O halde aşağıda yer alan konuları “doğru kaynaklardan” öğrenmemiz ve öğretmemiz kaçınılmazdır; 

  1. Yansız Osmanlı ve Avrupa Tarihi; padişahları tanımak, onların Türk karşıtı siyaset ve uygulamalarını bilmek,
  2. Mustafa Kemal Atatürk’ü iyi tanımak, düşüncelerini, ilkelerini ve hedeflerini iyi bilmek ve anlamak,
  3. Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük emek vererek yazdığı, tarihi gerçekleri bizlere anlattığı ve bizleri uyardığı NUTUK’U dikkatlice ve birkaç kez okumak,
  4. 1938 sonrası “Atatürk’ün Öngördüğü Milli İlkelerin ve Politikaların” nasıl terk edildiğini; kimlerin “dışa bağımlılık” sürecini başlattığını öğrenmek…
  5. Türkiye’yi tek taraflı bağlayan ve tam bağımsızlığımıza ağır darbe indiren ABD ile yapılan, pek çok “ İkili Antlaşmaların” iç yüzünü bilmek,
  6. Türkiye’ye “sözde danışman” adı altında doluşan ABD’li görevlilerden ve başında
    ABD elçisinin bulunduğu, eğitim sistemimizi yönlendiren “Eğitim Komisyonundan
    haberli olmak,
  7. Batının tarihi hedefleri – kendi dışındaki milletlere (yani Beyaz, Hıristiyan ve Avrupalı olmayan) milletlere karşı asla değişmeyen, bildik zihniyet ve uygulamaları,
  8. İngilizce veya Fransızca özgün Avrupa Birliği Türkiye İlerleme Raporlarını okumak;
    (3 – 4 rapora göz atılırsa, Türk Ulusuna dayatılan ölüm fermanı “Sevr’i” aratmadığı anlaşılacaktır…)
  9. Halil İnalcık, Türkkaya Ataöv, Enver Ziya Karal, Şerafettin Turan, Doğan Avcıoğlu,
    Niyazi Berkes, Tarık Zafer Tunaya, Faruk Sümer, Necdet Sevinç, Necdet Sakaoğlu
    (Osmanlıda Eğitim Tarihi) Alphonse De Lamartine (Osmanlı Tarihi), Justin McCarthy,
    Neşri
    (Osmanlı Tarihi), Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu, Atilla İlhan, Oktay Sinanoğlu, Turgut Özakman, Yaşar Nuri Öztürk, Sinan Meydan, Erol Manisalı ve onların çizgisinde bilimi –  yani salt gerçeği esas alan, “bilimsel gerçeklerden asla ödün vermeyen, bağımsız – değerli araştırmacıların ve hocaların kitapları mutlaka okunmalıdır.
    Zahmetsiz – emeksiz, kuru kuruya  insan ve vatan sevgisi olmaz!
     

O halde Büyük Atatürk’ün ulusal düşünce ve ilkelerini cesaretle, hatta canlarını ortaya koyarak savunan Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu, Ali Gaffar Okan, Adnan Kahveci, Recep Yazıcıoğlu, Eşref Bitlis, Engin Arık ve akademik ekibi, hunharca katledilen Aselsan’ın üç değerli mühendisi;  geleceği henüz 1940’lı yıllarda gören ve milletini uyandırmaya çalışan değerli Türk Akademisyen Hocalar, 68 Kuşağı Kahraman Türk Gençliği (Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan…) ve bu kısıtlı yerde adını sayamadığımız daha nice değerli – aydın vatan evlâtlarını” iyi tanımadan ve “Onlar neden katledildiler?“ sorusunun yanıtını bilmeden, onları anlamış ve gerçekten takdir etmiş olamayız!

Onların pek çoğu bizler için ve aziz vatanımız için canlarını feda ettiler. O halde bu değerli vatan evlâtlarını unutmamak demek, ancak ve ancak tarih bilinci kazanmakla ve onları doğru anlamakla, izlerinde yürümekle, taşıdıkları “anti-emperyalist – tam bağımsız – özgürlük bayrağını dalgalandırmakla ve onların canları pahasına elde ettikleri bilgileri ulusumuza yaymakla olanaklı olacaktır.  

Biz vatanseverlere, unutulmaz bir acı veren Uğur Mumcu katliamı üzerinden tam 26 yıl geçmiştir! Sayın Uğur Mumcu’nun vatanı ve milleti için canhıraş ortaya koymuş olduğu “değerli araştırmaları, konferansları, TV programları, Türk ve İslâm düşmanlarıyla ilgili son derece önemli ve çarpıcı bilgileri, dincileri – yani Atatürk düşmanı tarikatları deşifre eden yaşamsal önemde saptamaları ve büyük emeklerin ürünü olan kitapları”, hepsi de bizleri uyaran ve yolumuzu aydınlatan birer ışıktır. Peki Türk Milleti bu ışıktan 26 yıl içinde gerektiği gibi yararlanabilmiş midir? Ne yazık ki hayır. O’nun “son derece kritik bilgilerle dolu bu değerli kitaplarının” yeterince dikkate alındığını, yaygınlaştırıldığını, paylaşıldığını ve milletçe okunmasının sağlandığını söyleyebilmek, maalesef olanaklı değildir! O değerli insan, vatanı için üstüne düşen görevleri fazlasıyla yerine getirmiştir; ancak “Türk Ulusu” olarak ya bizler, üstümüze düşen görevleri yerine getirebildik mi???

26 yıldır, Uğur Mumcu’yu anma etkinlikleri yapılıyor; O’nu minnetle anmak ve gündeme getirmek elbette güzel, ancak bu yeterli midir? Kanımca değil! O’nun tehlikeli koşullar altında araştırdığı, emek verdiği, hatta yaşamını ortaya koyarak yazdığı kitaplarından Türkiye’de kaç kişi haberli, kaç kişi bunları rahatça sağlayıp, okuyabilmiştir? Ben bile, pek çok sahafı gezerek zorlukla bulabildim (2. el – eski-dökülen kitaplar) Neden bu kitapların hepsi yeniden sağlam ciltlerle bastırılıp, herkesin kolayca alacağı uygun fiyatlarla satılmıyor, belde ve köy okullarına bedelsiz dağıtılmıyor?

Bilgi paylaştıkça çoğalır; eminim ki o değerli insan da hayatta olsaydı, uğruna canını feda ettiği milletinin, “onun bu yapıtlarını okumalarını, aydınlanmalarını ve yaşamlarına yön veren siyasetçileri sorgulayarak, yerinde seçimler yapmalarını bütün yüreğiyle arzu ederdi. Zaten O’nun araştırmalarının – çalışmalarının temel çabası ve hedefi de buydu.  O halde madem Sayın Uğur Mumcu adına bir “Vakıf” kurulmuştur, o halde bu Vakıf tüm enerjisiyle, O’nun aydınlatıcı bilgilerini içeren kitaplarını geniş halk kitlelerine ulaştırmak, yaymak ve okutmak için var gücüyle çalışmalı diye düşünüyorum…

Bu vesileyle, Sayın Uğur Mumcu’nun, tüm vatanseverlerce mutlaka, ama mutlaka okunması   gereken kitaplarını  önermek  istiyorum; 1) Suçlular ve Güçlüler (Tekin Yayınevi, 1984: 1938 sonrası Türkiye’de, yani geçmişten günümüzde neler olduğunun “gizlenen perde arkasını” anlamak isteyen her vatansever bu kitabı mutlaka bulmalı ve okumalıdır.); 2) 1940’ların Cadı Kazanı (Tekin Yayınevi, 1995)”; 3) Rabıta (1938 sonrası emperyalist güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından sahneye konan dinciliğin geçmişi – temeli, yani içyüzü  deşifre  edilmiştir: İlk  Basım  1987:  30. Baskı 2017 um:ag Vakfı Yayınları); 4) Kürt Dosyası (tamamlayamadığı – maalesef yarım kalan son yapıtı: Tekin Yayınevi 1994).

Bu kitapların hepsi de kapsamlı araştırmaların değerli ürünleri olup, her biri Türkiye’nin siyasal geçmişine muazzam bir ışık tutarak, geçmişimizi güneş gibi aydınlatmakta ve bugünlere nasıl geldiğimize tam bir açıklık getirmektedir.  Yazıma son verirken dürüst – değerli vatan evlâdı, onurlu ve yiğit insan, yani iyi bir insan olan Uğur Mumcu’yu en derin saygı, sevgi ve minnet duygularımla yürekten selâmlıyorum; O’nun bu dünyadan vatan aşkıyla ayrılan kutlu ruhunun selâmlarımızdan, dualarımızdan ve O’nu hiç unutmadığımızdan haberli olmasını diliyorum…
***
[1] Güzel bir Türk Atasözümüz der ki; Katranı kaynatsan olur mu şeker, her şey cinsine çeker; katır teper, köpek ısırır, sonradan sonraya beyliğe yeltenen, zalim olur, ne İNSAN kıymeti bilir, ne hatır.” 

Fırat’ın doğusundaki asıl düşman

Fırat’ın doğusundaki asıl düşman

Barış Doster
Cumhuriyet
, 15.12.18
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye, bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından, günlerdir Fırat Nehri’nin doğusuna ve Münbiç’e yönelik tutumunu açıklıyor. ABD ise kendi ifadesiyle, “Suriye’nin kuzeydoğusuna yönelik tek taraflı bir askeri eyleme” itiraz ediyor. Yani Türkiye’nin, ABD’nin bölgedeki en önemli araçlarından olan PKK terör örgütüne ve onun Suriye uzantısı PYD – YPG’ye yönelik askeri harekâtını önlemeye çalışıyor. Kısacası, Irak’ın kuzeyinde yaptığını, Suriye’nin kuzeyinde de yapıyor. Bu, ABD emperyalizmini bilenler, Ortadoğu’daki gelişmeleri izleyenler için şaşırtıcı değil. 

  • Asıl şaşırtıcı olan, Türkiye’nin gerçekte ABD ile cepheden karşı karşıya geldiğini bir türlü kabul etmemesi.
  • Irak ve Suriye’de asıl düşmanın, emperyalizmin güdümündeki terör örgütleri olmanın ötesinde, emperyalizmin ta kendisi olduğunu kavramaması.

Dört bölge ülkesini (Irak, Suriye, İran, Türkiye) bölmek isteyen, bunları bölerek, denize kıyıdaş bir Kürt devleti kurmak isteyen ABD’ye karşı, aynı tehditle boğuşan bölge ülkelerini bir araya getirecek bölgesel ittifaka öncülük etmemesi. Atatürk’ün, bölge merkezli dış politikasını bir türlü gündemine almaması…

Yığınakta yapılan hata
Askerler sıkça, “Yığınakta yapılan hata, cephede telafi edilmez” derler. Türkiye, Suriye konusunda öyle çok hata yaptı ki; kimi eksikler içerse de, son birkaç yıldır atılan doğru adımlar, Astana süreci ile birlikte Rusya ve İran’la birlikte savunulan politikalar, kesin sonuç almaya yetmiyor.

  • Çünkü ABD bağımlılığı, NATO üyeliği açıkça, yüksek sesle sorgulanmıyor.

Hassas anlarda ikircikli tutum alınıyor. Rusya ve İran aracılığıyla değil, doğrudan Suriye ile temas kurulmuyor. Dahası var… 

1) İktidarın çok iddialı olduğu, iyi bildiğini söylediği Ortadoğu hakkında bilgisi sınırlı.
2) Sahaya ilişkin bilgi kısıtlı. Bilgilerin çoğu da yanlış, çarpık.
3) Emperyalizme bağımlılık; cesur, özgün, özgür düşünebilme kabiliyetini aşındırıyor.
4) Yersiz, gereksiz bir özgüven patlaması içindeki kadrolar, başkalarının dediklerini, önerdiklerini dinlemiyorlar. Önemsemiyorlar. Hatta küçümsüyorlar.
5) Osmanlı Devleti’nden beri bürokraside seçkin yeri olan Dışişleri kadroları dışlandı. Yetkin hariciyeciler “monşerler” diye azarlandı. Yerlerini danışmanlar aldı.
6) İdeolojik ve mezhepsel önyargıların da etkisiyle Suriye’de Baas rejimi küçümsendi.
Esad hafife alındı. Rejimin toplumsal desteği, güç aldığı sınıflar, tabanı doğru tahlil edilmedi. Sadece Nusayrilere dayandığı sanıldı. Sünniler, Hıristiyanlar arasındaki, esnafta, burjuvazideki kökleri dikkate alınmadı. Sadece orduya, polise, bürokrasiye, istihbarat teşkilatına dayandığı öne sürüldü. 

Oysa Suriye’de iç dinamikler güçlü olmasa, toplumun farklı ve geniş kesimleri, katmanları, sınıfları rejimi desteklemese, 2011 Mart ayından beri ülke direnemezdi. Sadece dış dinamiklerle, İran’ın, Rusya’nın, Lübnan merkezli Hizbullah örgütünün, cephe gerisinde Çin’in desteğiyle açıklanamayacak bir direnç söz konusu.
Halkın büyük bölümünün gözünde mesele rejim, Baas, Esad meselesi değil, vatan meselesi. Türkiye’nin de bu gerçekler ışığında politika geliştirmesi, hedeflerini, önceliklerini sıralaması gerekiyor.
Kıssadan Hisse: Ortadoğu’da bizim ve tüm mazlum milletlerin asıl düşmanı bellidir.

  • Atatürk’ün dediği gibi; emperyalizmle mücadele etmek, vicdanı olan tüm insanlar için görevdir.
    =======================================
    Dostlar,

    Fırat’ın doğusuna yöneltilecek bir askeri operasyona ilişkin ciddi soru işaretleri var.
    Bizim de ciddi kaygımız.
    Özellikle zamanlaması düşündürücü ve rastlantısal olduğunu hiç sanmıyoruz..
    Klasik siyaset yöntemlerinden biridir; iç politikada bunalan iktidarlar halkın dikkatini çelmek ve dağıtmak için ulusal duyarlıklara dayalı oyunlara yönelebiliyor.
    Kış ortasında bağıra – çağıra “geliyoruz” diye ünlemenin mantığını açıklamak kolay değildir. Böylelikle kendi tabanını ve ve milliyetçi kesimleri birarada ve diri tutma (konsolide) etme politikası kısa bir süre güdülebilir. Ardından “sıcak operasyon” gelmezse bu kez o kitleler kopabilir.
    Üstelik yerel seçim öncesi böylesine bir “Rus ruleti” çok pahalı bir fatura çıkarabilir AKP = Erdoğan’a ve ülkemize..
    Mehmetçiğin kanı – canı en kutsal değerlerimizdendir. Hiçbir çıkara ve güdük ve gündelik parti politikalarına asla alet ve kurban edilemezler.
    Biricik (yegane) istisna, Büyük ATATÜRK‘ün çok yerinde belirlemesiyle,

  • “.. milletin yaşamı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir..”

    Üstelik çok ağır bir ekonomik bunalım yaşanırken, %7,24 gibi olağanüstü yüksek tefeci faiziyle (FED faizi %0,5!) borç ve faizini ödemek üzere birkaç milyar Dolar borçlanmak için çırpınılırken, tasarlanan askeri operasyonların küçümsenemeyecek akçalı (mali) yükü gözardı edilemez. Hele hele şehit tabutları…

    Bir de iktidarın gözünü karartarak yapacağı seçim harcamaları – seçim ekonomisi sorunu var..

31 Mart 2019 sonrasında çok daha sıcak ve bunaltan bir iklim (konjonktür) bekliyor ülkemizi..
Hem de pek çok bakımdan..  Ne yazık ki böyle; ama her kaosun barındırdığı çözümler de var!

AKP=Erdoğan iktidarının olağanüstü sağduyulu davranması gereği tüm zamanlardan daha çok!

Başta Suriye yönetimi ile doğrudan iletişim ve etkin işbirliği olmak üzere İran, Irak ve Rusya ile eşgüdümlü, bölge temelli, dengelere odaklı dış politika dışında seçeneği yok AKP=Erdoğan‘ın.

Sevgi ve saygı ile. 18 Aralık 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AKP’nin BİTMEYEN MASALLARI ARTIK BİTMELİ

AKP’nin BİTMEYEN MASALLARI ARTIK BİTMELİ


‘Dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına gireceğiz’

IMF, DB (Dünya Bankası) ve BM (Birleşmiş Milletler) verilerine göre Türkiye, AKP’nin hükümet olduğu 2002’den 2011 yılı sonuna dek dünyanın 18. büyük ekonomisi sırasındaydı.  AKP’nin 2011 genel seçimleri öncesinde yayımladığı seçim vaatlerinde ‘Dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına gireceğiz’ deniliyordu. Ancak verilere göre Türkiye bugün sıralamada ilk 20’de bile yer alamıyor. Bu duruda G-20 ülkeleri dışında kalacak.. 2018 sonunda GSMH 700 milyar Doların da altında hesaplanınca (AKP hesap oyunları yapmazsa gene!) 22. sıradan gerilere düşeceğiz..

İşsizlik oranı

AKP’nin 2011 seçim vaatlerinde yer alan bir başka madde işsizlik oranının %5’e indirileceğiydi. Ancak 2018’in Haziran verilerine göre işsizlik oranı %10,1! TÜİK’in bütün makyajlarına karşın!

2018 dolar kuru 1.97 olacaktı!? 

Yeni plana göre Dolar 5 yılda 10 kuruş artacaktı!?

2018’de 1.3 trilyon Dolarlık GSYH ve 16 bin Dolarlık kişi başına gelir hedefi,
Doların beş yılın sonunda 1.97 lira olacağı varsayımına dayanıyordu.
(https://www.dunya.com/sektorler/teknoloji/yeni-plana-gore-dolar-5-yilda-10-kurus-artacak-haberi-214925)

Oysa 5 yıl sonra, 2013’te hedeflenenin yarısına indik.. 2018 sonunda GSMH, AKP’nin hayallerine göre 1,3 Trilyon Doar olacakken, yarısı olabilirse ne ala.. Kişi başına gelir de doğallıkla, geçiniz 16 bin Dolar’ı, yarısı bile o-la-may-cak-tır! (AKP yeni bir hesap oyunu yapmazsa!)

2013’te AKP’nin TBMM’ye sunduğu 10. Beş Yıllık Kalkınma Programı’na göre 2018 $ kuru 1.97 TL olacaktı. Eylül 2018 sonunda dolar 6 TL’nin üzerinde! 3 katı!

Bravo AKP, yaşasın Reis Erdoğan!

  • Tapınmaya devam AKP’nin rantiye müritleri..

Ama artık deniz bitti, AKP, “sadık” (!?) milyonlarca mürite eskisi gibi bol kepçe makarna – kömür…. yardımı yapamıyor.. Yapamayacak.. Sadakat karşılıksız sürebilecek mi acaba?? Siyasetbilimi bu soruya “hayır” diyor netlikle..

Enflasyon tek basamağa inecekti!?

Enflasyonu tek basamağa indirme vaadi AKP tarafından çok sık dile getirildi. AKP’li CB Erdoğan, geçen yıl ekonominin hızlı bir toparlanma temposu içinde olduğunu belirterek, “Enflasyon her ne kadar Ağustos’ta çift haneye çıktıysa da önümüzdeki aylarda inanıyorum ki yeniden tek haneye inecektir” buyurmuştu..

Enflasyon hedefleri yükseltildi

Ağustos 2018’de yıllık enflasyonun %17,90 olarak açıklanmasının ardından, geçe hafta açıklanan Yeni Ekonomik Program (YEP) kapsamında 2018 ve 2019 yıllarına ilişkin büyüme hedefleri düşürülürken, enflasyon kestirimleri yükseltildi.

Buna göre Eylül 2107’de açıklanan Orta Vadeli Program’da 2018, 2019 ve 2020 yılları için %5,5 olan büyüme hedefleri sırasıyla %3,8, %2,3 ve %3,5’e çekildi. Yine aynı yıllarda sırasıyla %7, %6 ve %5 olarak öngörülen enflasyon oranları aynı sırayla %20,8, %15,9 ve %9,8’e indirildi ve iki yıl içinde yeniden %10 psikolojik sınırının altına inme hedefi tanımlandı.

****
AKP kadroları tüm kredilerini tüketmişlerdir.
Bütün güvenilirliklerini yitirmişlerdir.
Kendilerine olan güvenlerini de..
Bir siyasal kadro bunca yanılabilir mi??
O yüzden (?!) olmalı ki, sıkı para – maliye politikalarının gözetim ve denetimini “AKP’nin vazgeçilmez stratejik müttefiki” (!?) ABD’nin McKinsey şirketine ihale etmiş olmalılar. Devletin tüm mali sırları yabancıların eline geçecek öyle mi?? Kozmik Oda gibi!?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Amerikan şirketi McKinsey’le yapılan anlaşmayla ilgili açıklama yaptı. Albayrak, ‘Danışmanlığın hiçbir icra fonksiyonu olmayacak‘ dedi. Pes yani, bir de o mu olsaydı.. Devletin tüm harcama bilgileri, bütçe, maliye, vergi, borç.. verileri önüne konacak ki, “danışmanlık” hizmeti versin.. SAYIŞTAY ne güne duruyor? Bu bakanlığın yüzlerce – binlerce çalışanı süs mü? Üniversitelerde çok sayıda akademisyeni neden görmezden gelir, yadsır, yok sayarsınız? Yandaşlar da yetersiz galiba; umut Atlantik ötesi “stratejik düşman” da.. Pardon, Erdoğan’ın sık sık üstüne basa basa söylediği üzere “stratejik müttefik” mi demeliydik??

CHP’nin İktisat hocası Selin Sayek Böke uyardı (twitter hesabından) :

Ekonominin anahtarını, ABD’li McKinsey‘e teslim etme kararı ne demek?

1- Başkanlık sisteminin daha 3 ay içinde çöktüğünün göstergesi.
2- IMF adı geçmeden bir IMF programı yapmanın yan yolunu bulmak.
3- Devlete ait en gizli bilgilerin bir ABD’li şirkete teslim edilmesi
4- Türkiye’de “devlet yönetiminin şirketleşmesinde” bir üst noktaya geçiş.
5- Devleti yönetmek için dünya yüküyle ve “Dolar”la ABD’li bir şirkete para ödenmesi

Oysa, yerle bir ettikleri güven böyle parayla satın alınmaz! Daha önce başardık, yine yapabiliriz. Düyun-u Umumiyeyi, ekonomiyi halkın yapacak adımları atacak bir siyasetle aşabiliriz, aşmalıyız.
*****

AKP’nin bu vaadinin ardından birkaç kez yazmıştık :

10 yıl boyunca kesintisiz %19-20 hızla büyümesi gerekiyordu Türkiye’nin başkaca her şey sabit sayıldığında (iktisatta ceteris paribus varsayımı) ..
Hindistan %7 büyümeyi sürdürecek ve Türkiye Hindistan’ı yakalayıp onun yerine geçecek..
Son birkaç yıldır bırakalım %19-20 büyümeyi %5’i bulabildik mi?
Haberiniz olsun; bu kez dipten gelen kocaman bir dalga ekonomideki yıkım..
Korkarız katıp önüne götürecek her bir şeyi..
*****
Yukarıdakileri 19 Ağustos 2013’te, 5 yıl önce yazmışız..
Durum böyle iken, akademik yıl açılışında Saray’da toplanan cübbeli Rektör – Dekanlar, Erdoğan 1 kez daha bu temelsiz vaadini yaparken alkışlıyorlardı..
Yandaş basın da elbette elbette iş başındaydı..
*****
Vah Türkiye’m vah! Vah ki vah..
Ne demeli? Toplumsal illüzyon mu?
Kim yaptı, nasıl yaptı? Nasıl sürdürülebiliyor??
Sürdürülememeli bunca aldatma, sömürü, Cumhuriyet yıkıcılığı
*****

Büyük ATATÜRK 29 Ekim 1933’te, Cumhuriyetimizin 10. yılında verdiği ünlü
“10. Yıl Söylevi”nde ne demişti :

  • “Büyük Türk milleti, on beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde başarı vadeden çok sözlerimi duydunuz. Mutluyum ki, bu sözlerimin hiçbirinde milletimin, hakkımdaki güvenini sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.”
    İnsan azıcık utanır değil mi bunca yanılma – kandırılma- saçmalama karşısında!

    Muhalefetin Türkiye’yi ayağa kaldırması gerek…
    Mitingler başta..
    Kağıt üstünde OHAL de yok..


    Halkın tepkisi – öfkesi akıllı yönetilmeli başta CHP tarafından
    ..

    Yerel seçimler yaklaşıyor ve AKP en zayıf döneminde belki de!

Sevgi ve saygı ile. 29 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com