Sevgi – güven ve empati: Oksitosin ve Diğer Hormonlar

Sevgi, güven ve empati: Oksitosin ve Diğer Hormonlar

Sağlık Köşesi
Prof. Dr. Mustafa Şahin
http://www.medicine.ankara.edu.tr/wp-content/uploads/sites/31/2018/02/Gazete-Ankara-Tip-Sayi-49.pdf

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Hormonların dünyası Alice’in harikalar dünyası gibidir. Hormonların hastalıkların oluşumu, merhamet, aşk, üremek, hayatta kalmak, savaş, saldırganlık gibi insan ve toplum doğasındaki her şeyi etkilediğini unutmamak gerekir. Hormonlar bizim insan olmamızda, birçok şeyi öğrenmemizde, algılarımızda ve davranışlarımızda önemli rol oynarlar. İnsan nedir? İnsana özgü olan şey nedir? İnsanı diğer canlılardan ayıran bir ahlak inancına sahip olan sosyal bir varlık olması mıdır? Nasıl empati duyarız? Araştırmacılar yıllarca bir ahlak molekülü olup olmadığını araştırdılar. Eşlerimize ya da aynı ortamı paylaştığımız arkadaşlarımıza nasıl tahammül ediyoruz? Nasıl güveniyoruz? Güven sağlayan bir molekül var mı? Nasıl aşık oluyoruz? Peki nasıl aşık oluruz? Etkilendiğimiz birisini gördüğümüz zaman kekelemeye başlar kalbimizin küt küt çarptığını hissederiz.

Hatta biraz öforik ve enerji dolu oluruz. İlk dönemlerde iştahımız azalır, uykusuzluk çekebiliriz. Bunların sebebi çekicilik karşısında dopamin ve norepinefrinin salgısının artması; acı çekmemizin sebebi ise serotonin düzeylerinde azalma gibi görünmektedir. Dopamin ödül merkezlerini uyararak mutlu olmamızı sağlar, iyi hissettirir fakat çok fazla salındığı zaman bağımlılık yapabilir. Aşkın ilk dönemlerinde stres hormonu olan kortizol’ün de salındığı belirlenmektedir. Aşk sırasında hormonlar pre-frontal korteksin çalışmasını azaltarak kıskançlık ve mantıksız hareketlere yol açabilirler. Bir ilişkinin sağlıklı yürümesi, sevgi, arkadaşlık gibi bağ oluşturabilmek için ise oksitosin ve vazopressin hormonlarının dengeli salınmalarının önemli rolü olduğunu görmekteyiz.

Yenidoğan bebek gece ağladığında uykusu olan annenin dikkatini çeker, anne alarma geçer ve hızla bebeğini rahatlatır. Eşim genellikle uykusuz kalamayan biri olduğu halde oğlum doğduktan sonra gece uykusunun en derin olduğu zamanlarda oğlumun ağlaması ile birlikte derhal uyanıp onunla ilgilenebildi. Bu muazzam değişiminin sebebinin oksitosin hormonu ile ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Oksitosin hormonu anne-bebek ilişkisi ve diğer sosyal ilişkilerin öğrenilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Oksitosin anne beynini yavrusuna nasıl davranacağı konusunda eğiten hormondur. Daha önceleri kadınlarda rahim kasılması ile fonksiyonu sınırlı sanılan hormon erkek beyninde de salgılanmaktadır. Baba- evlat ilişkisinde de çok önemli bir role sahip olduğunu son çalışmalar ile anlıyoruz. Yapılan hayvan ve insan çalışmalarında çiftler arasında aşk, bağlanma, tek eşlilik, çocuk sevgisi, güven duymak, empati, sosyalleşme üzerine oksitosin hormonunun olumlu etkileri olduğu düşünülmektedir. Stresle başa çıkma yollarından biri oksitosin salınımıdır ve strese karşı koruyucu etkileri vardır.

Henüz oksitosinin beyindeki nöronları nasıl etkilediğini ise tam olarak bilemiyoruz fakat Marlin ve ark.nın yaptığı bir çalışmada anne farelerde oksitosinin işitme korteksini etkilediğini ve bu bölgelerde oksitosin reseptörleri olduğunu biliyoruz. Oksitosin sosyal uyaranlara cevabı nöral plastisiteyi değiştirerek artırıyor gibi görünmektedir. Belki koku ile ilgili korteks bölgeleri ile de benzer bir etkileşimi olabilir. Genel olarak, koku ve hormon ilişkisinin yakın dönemde çok önemli bir çalışma alanı olacağını düşünmekteyim. Oksitosin üreten hücreler hipotalamik orta hatta, özellikle paraventriküler ve supraoptik çekirdekte yer alırlar. Normalde dolaşımda düşük düzeylerde olan hormonun yarılanma ömrü de 3 dakika olduğundan ve salınım sonrası hemen tekrar eski düzeylerine inebildiğinden ölçmek için hassas davranılmalıdır.

Reseptörleri ise amigdala, hipotalamo-hipofizer aksta, otonom sinir sisteminde yoğun olarak bulunur. Bu reseptörler sayesinde duygusal, sosyal ve adaptif davranışları etkiler. Kan düzeyleri aynı kalsa bile oksitosin reseptörleri ile yapılan çalışmalar bu reseptörlerin hastalıkların gelişmesinde, sosyal bağ, aşk, sevgi oluşumunda önemli olduğunu göstermektedir. Daha önemlisi beyinde eskiden düşünüldüğünden çok daha önemli bir role sahip olduğu ortaya çıkmaktadır. Aslında ‘beyin davranışı nasıl kontrol eder’ sorusunun önemli bir kısmının yanıtı bu hormonun araştırmaları sonucunda aydınlanabilir. İnsan beyninin gelişiminde ve sosyal öğrenmede oksitosin’in önemli bir rolü vardır. Oksitosin bağların kurulmasını sağlar. İntranasal oksitosin verilen insanların yabancılara karşı daha fazla güven duydukları bildirilmiştir.

Otizm spektrum bozukluklarında oksitosin hormonu yoğun olarak çalışılmaktadır. Çalışmalar otizme bağlı bazı semptomların oksitosin tedavisi ile düzelebileceğini göstermektedir. Oksitosin’in kompleks etkilerinin henüz tam olarak ortaya çıkarılamadığını söyleyebiliriz. Bu kompleks etkileşimler çözülmeden hormonun etkisini ve yararını tam olarak anlamak zordur. Basit bir cevap aramak yapılan en büyük yanlış gibi durmaktadır. Genellikle aranan cevap bu ilaç verilince işe yarıyor mu yaramıyor mu şeklinde olur ise tam olarak hormonun fonksiyonlarını anlayamayız. Sanırım bu hormondan diğerlerinde olduğu gibi öğrenebileceğimiz çok şey var.

Oksitosin diğer hormonlar ile birlikte çalışır, öbür hormonlarla ilişkileri çok önemlidir. Aynı bölgeden salınan vazopressin, oksitosin’in fonksiyonlarını etkilemektedir. Oksitosin yavrunun anne tarafından emzirilmesi ve beslemesini; vazopressin ise agresif annelik koruma güdüsü ile yavrunun ebeveyn tarafından korunmasını sağlar. Bu iki hormonun dengesi hem annelikte hem de eş seçiminde rol oynamaktadır. Son zamanlarda oksitosin hormonun azlığı ile diyabet ve obezite varlığı arasındaki ilişkiyi gösteren ve hormonun kemik bütünlüğüne yararlı etkileri olduğunu gösteren çalışmalar yayınlanmaktadır. Oksitosin’in intranazal yolla verilmesinin sağlıklı erkeklerde kalori alımını azalttığı gösterilmiştir.

Anoreksia nevroza gibi yeme bozukluklarında da faydası gösterilmiştir. Oksitosin’in hipotalamik obezitede önemli bir rolü olabilir, bu konuda çalışmalara ihtiyaç vardır. Oksitosin nöronları şekerli gıda alımı ile aktive olur fakat şekerli gıda alımını azaltır. Enerji balansında önemli olan bir hormondur. Gıda alımını arkuat çekirdek veya amigdala üzerindeki etkileri ve santral ödül yolaklarını düzenleyici etkileri ile azaltabilir. Diğer gıdalar ile salınım ilişkisini araştıran çalışmalara gerek vardır. Oksitosin santral olarak ventro-medial çekirdek ve periferik olarak pankreas üzerine etki ederek glukoz homeostazını düzenler.

Ayrıca, tat tomurcukları da oksitosin reseptörü ekprese eder. Oksitosin belki de şekerli tat alma duyusunu düzenlemektedir. Magnoselüler nöronlar arka hipofizde sonlanarak periferik etkileri meydana getirirler. Periferik yolla böbrek, yağ doku, pankreas ve gastro-intestinal sistem üzerinde etkiler gösterebilmektedir. Oksitosin maneviyatı artırabilir. Meditasyon sırasında oksitosin verilmesinin ruhani düşünceyi artırdığı, daha üst düzey bir bilinç sağladığı iddia edilmektedir. Kısaca dünyayı nasıl algıladığınızı değiştirebilir. Daha pozitif bir düşünce sağlayabilir. Kızılderililerin ot karışımları belki de oksitosin salınmasına yol açmaktadır. Ya da insan ölürken ciddi bir oksitosin salgılanması oluyor mu? Dinsel tören ve ibadetler sırasında bir artış oluyor mu? Aynı takımı tutan insanların maç sırasında acaba oksitosin düzeyleri nasıl etkileniyor? Yoğun bakım hastalarında sevdikleri ile temas kuramadıklarında acaba oksitosin düzeyi ne oluyor?

Bu soruların yanıtlarını tam olarak henüz bilmiyoruz. Her biri ayrı birer çalışma konusu olabilir diye düşünüyorum. Peki, oksitosin hormonunu az salgılayan, güvensiz, cimri ve bencil bir insan grubu var mı? Günümüz dünyasındaki saldırganlıkları, sosyal bozuklukları, savaşları, cinayetleri tek başına oksitosin vererek önlemek mümkün görülmemektedir. Ama sosyal zeka ve sosyal ilişkilerimizde oksitosin hormonunun bir rolü olduğu da gerçektir. Oksitosin otonom sinir sistemini düzenler, iyileşme ve dokuyu koruma etkileri mevcuttur ve ‘sevginin iyileştirme gücü vardır’ inancının temelini belki de oksitosin oluşturmaktadır. Oksitosin yüksek dozlarda vazopressin reseptörüne bağlanırlar ve defansif, agresif davranışlara yol açabilir.

Şunu unutmamak gerekir ki; bu hormonla oyun oynanmamalıdır. Bu hormon kesinlikle insanların kendi kendilerine uygulayabilecekleri veya basit ticari amaçlarla kullanılabilecek bir hormon değildir. Ticari şirketlerin bu hormonu bilimsel kanıtlar netleşmeden kullanmalarına kesinlikle kısıtlama getirmek gerekmektedir. Peki, İlaç vermeden oksitosin düzeylerini kendiliğinden artıramaz mıyız? Tabii ki artırılabilir!!! Kucaklaşmak, sarılmak oksitosin düzeylerimizi kolaylıkla artırır.

  • Sevdiklerinize sarılın, kucaklaşın konuşun bu sizi daha iyi ve sosyal bir insan yapacaktır.

======================================
Dostlar,

Ülkemizin bunaltıcı ikliminde değişik konulara yer vermekte yarar var.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültemiz 11 yıldır GAZETE ANKARA TIP adıyla yılda birkaç sayı dergi çıkarmakta. Fakültemizden tıp – sağlık haberleri, kurum içi iletişim, halka dönük sağlık eğitimi.. gibi amaçlar taşımakta. 49. sayıdan yukarıdaki yazıyı sizlerle paylaşmak istedik. Söz konusu Dergiyi www.medicine.ankara. edu.tr adresinden pdf olarak okuyabilirsiniz. Nitekim ilgili yazıdaki birkaç görseli buraya aktaramadık.. (birkaç maddi hatayı düzelterek aktardık..)

Hormonlar dünyası son derece gizemli. Kanda (100 ml veya  litrede) düzeyleri nano – piko gramlar düzeyinde; 1 gramın milyarda – trilyonda 1’i gibi. Dolayısıyla bunca duyarlı biyokimyasal ölçüm tekniklerine ancak son birkaç onyılda sahip olabildik! Öncesinde, plazmada kozmik endokrin dalgalanmaların ayırdında değildik ve pek çok endokrinopatinin patogenezini günümüzdeki gibi berrak açıklayamıyorduk. Bu yüzden de mistik – metafizik önermeler öne çıkarılabiliyordu yer yer. Bilimin ışığı gerçekleri aydınlattıkça bu tür bilim – akıl dışı önermelere, hurafelere yer kalmadı, kalmayacak..

Örn. günümüzde prostat kanseri ve sağaltımında izlem için değerli bir ölçüt (tümör belirteci) olan PSA’yı (Prostata özgü antijen) 2010 yılında keşfedebildik..

Büyük ATATÜRK‘ün gerçekte evrensel değerde sözüdür :

  • Yaşamda en gerçek yol gösterici bilim ve tekniktir. Bunların dışında yol gösterici aramak şaşkınlık, aymazlık…. tır..

Sevgi ve saygı ile. 18 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İktidarlar deniz haklarımızı korumuyor !

İktidarlar deniz haklarımızı korumuyor !

Konuk yazar : Haluk DURAL
Millî Merkez Genel Sekreteri, 10.03.2018
halukdural@gmail.com 

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Özet

Kuzey Afrika ve esas itibariyle Ortadoğu’da devam eden savaş ve çatışmaların arkasındaki esas sebep, başta ABD olmak üzere İngiltere, Fransa ve Almanya gibi emperyalist devletlerin doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgelerindeki jeopolitik çıkarlarıdır. Bu çıkarlar ise Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğal gaz kaynakları ve buralardan çıkan veya çıkarılacak olan hidrokarbon enerjinin dünya pazarlarına sevkedileceği kara ve deniz güzergâhları üzerindeki hakimiyet mücadelesidir. 

Elbette, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde kurmayı düşlediği Kürdistan devleti ana hedeflerden birisidir ama eğer Suriye’nin kuzeyinde Akdeniz’e çıkışı olan böyle bir devlet kurulursa bölgedeki, karalarda ve doğu Akdeniz’deki bütün petrol ve doğalgaz üretimi üzerinde ABD ve İsrail’in kesin denetimi olacaktır. Böyle geniş kapsamlı bir denetim Avrupa’nın Rusya doğalgazına bağımlılığını azaltacağı gibi, Ortadoğu petrollerine bağımlı ülkeler için de önemli bir tehdit unsuru olacaktır.

Doğu Akdeniz enerji kaynakları

Jeolojik olarak doğu Akdeniz bölgesinde Kıbrıs, Eratostenes yükseltisi, Lazkiye, Levant, Judea, Nil, Batı Arap bölgesi ve Zagros bölgesi olmak üzere sekiz tane önemli basen (havza) bulunmakta olup; tarihsel olarak Nil Delta baseni ile Batı Arap ve Zagros (Irak, İran ve Körfez ülkeleri) bölgelerinde hidrokarbon üretimi yapılmakta olup, günümüzde gözler Levant basenine çevrilmiş bulunmaktadır [1]. Bölgedeki petrol ve doğal gaz oluşumları aşağıdaki haritada görülmektedir [2].
……………….
………………….
Sonuç

Her an ortalama 2.000 ve yılda 200.000 geminin hareket ettiği Akdeniz, dünyanın en önemli su yoludur. Akdeniz’in stratejik önemi, doğu Akdeniz’de ortaya çıkan petrol ve doğalgaz varlığı, üç kıtanın ortasında yer alması ve Ortadoğu / Hazar enerji kaynaklarına yakınlığı nedeniyle günümüzde çok artmıştır. Bu nedenle Türkiye:

1- Mısır, GKRY ve Yunanistan arasında yürütülen ve Akdeniz’i paylaşmayı amaçlayan MEB-EEZ (AS: MEB; Münhasır Ekonomik Bölge, EEZ : Exclusive Economic Zone) çalışmaları hakkında Birleşmiş Milletlere derhal itirazlarını bildirmelidir.
2- Resmî olarak Akdeniz’de kendi MEB-EEZ alanlarını DERHAL ilân ederek, kıyıdaş ülkelere müzakere çağrısı yapmalıdır.
3- Kıbrıs’ın güneyi dahil Akdeniz’de hidrokarbon arama ve çıkarma faaliyetlerini kesintisiz olarak sürdürmelidir.
4- Suriye ile sürdürülen düşmanlık politikasına derhal son vererek, Akdeniz’deki menfaatlerin korunması için ortak hareket etmelidir.
5- Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti ile Akdeniz hidrokarbon rezervlerinin arama ve işletme konularında ortaklıklara giderek, stratejik bir denge kurmalıdır.
6- KKTC’nin bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesini ve giderek Türkiye ile bütünleşmesini sağlayarak, Akdeniz’de stratejik üstünlüğünü devam ettirmelidir.
7- Daha uzun vadede ise, gerek Akdeniz havzası ve gerekse Ortadoğu’da istikrarın sağlanabilmesi için, emperyalist batının Türkiye’nin / Karadeniz’in kuzeyinden ve güneyden yaptığı büyük cepheli saldırganlığının durdurulabilmesi için, Çin ve Hindistan tarafından aktif destek sağlanacağı; KKTC, Filistin, Lübnan, Suriye, Irak, İran, Azerbaycan ve Rusya’nın katılacakları geniş bir jeostratejik cepheye sahip Batı Asya Birliği’nin kurulması için çabalamalıdır [1].

[1]:  Halûk DURAL sunumu, Anti-emperyalist Kadınlar Buluşması Konferansı, 25 Şubat 2012 Ankara
=============================================
Dostlar,

Türkiye’ye dönük kuşatma – baskı – bunaltma stratejileri emperyalist Batı tarafından sürdürülmekte. Kuşkusuz yeni bir olgu değil bu durum. Uluslararası politikanın bir anlamda kaçınılmaz bir anlamda da olağan girişimleri. Bulunduğumuz coğrafyada rahat – huzur yok.

Bu bakımdan Ulusal Dış Politikanın çok özenle yürütülmesi, muhataplara güven vermesi ve istikarlı ilkelere dayanması kaçınılmazdır. Büyük ATATÜRK döneminde bu ilkeler belirlenmiş ve ustalıkla yürütülerek büyük ve kalıcı başarılara imza atılmıştır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Hatay’ın anavatana katılması, İnönü’nün Türkiye’yi 2. Büyük Dünya Paylaşım Savaşına sokmaması… gibi..

Akdeniz’deki MEB – EEZ (AS: MEB; Münhasır Ekonomik Bölge, EEZ : Exclusive Economic Zone) haklarımızın Türkiye ve bağımsız – egemen bir devlet olarak KKTC’nin hakları bakımından uluslararası hukukun özelikle Deniz Hukukunun gereklerine uygun olarak savunulması yaşamsal derecede önemlidir.

Dostumuz Planlama Uzmanı Sn. Haluk Dural, ulusal çıkarlarımız bakımından çok önemli bir konuyu, Türkiye’nin vahşice oynanan ve işgal edilen gündemine gerçek ve stratejik bir başlık olarak taşıyor. Haritalar – çizimler de içeren 7 sayfalık kapsamlı ve emekli çalışmasından giriş ve sonuç bölümlerini yukarıda sunduk. Sn. Dural’a yetkin emeği ve paylaşımı için şükran doluyuz.
Tüm pdf metni için lütfen tıklayınız : Iktidarlar_deniz_haklarimizi_korumuyor_Haluk_Dural

AKP’nin hala stratejik müttefiki (!) ABD; Suriye’de, Kandil’de, üsleriyle yurt içinde… ülkemize karşı sürdürdüğü kontrollü de-stabilizasyon hatta PKK ve türevleriyle yürüttüğü vekaleten savaş yetmezmiş gibi, bir de GKRYnin Türkiye ve KKTC’nin MEB’nde deniz altında doğalgaz vb. kaynak araştırmalarına kalkan olmak üzere 6 . Filoyu gönderecekmiş!.. Ciddiye almak ve kararlılıkla, uluslararası hukuku arkamıza alarak gereklerini yapmak zorundayız.

Ne yazık ki AKP = Erdoğan, seçim kazanmaya kilitlenmiş bir yapay (manüplatif) gündem ile Türkiye’yi teslim alma çabasında.. Bu ciddi ve ağır handikapın aşılması gerek..

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

24 Ocak… Çoook Olumsuz Bir Gün…

24 Ocak…  Çoook Olumsuz Bir Gün…

Dostlar,

Tarihimizde 24 Ocak birçok olumsuzluğun yaşandığı bir gün.
Geçtiğimiz yıl bu gün sitemizde yayımladığımız kapsamlı dosyayı, güncelliğini koruduğu için bir kez daha paylaşmak istiyoruz hoşgörünüzle.. Aynen aşağıda..
Özellikle, 12 Eylül 1980 darbesinin öncülü, gerekçelerinden olan, ülkemizin belini kıran
24 Ocak 1980 Kararlarına dikkat çekmek istiyoruz..
Osmanlı döneminin 1838 Baltalimanı Andlaşması gibi, kritik bir kırılma noktası ikisi de.

Dr. Ahmet SALTIK
24 Ocak 2018, Ankara
=====================================

24 Ocak 1980 Kararları bu gün 37. yılını tamamladı.
Dönemin Başbakanı S. Demirel‘in “Devlet 70 Cent’e muhtaç” sözleri kulaklarda hala yankılanıyor. 4 yıl önce bu gün, bu Kararlar ile ilgili bizim çıkardığımız bir kitap özetine sitemizde yer vermiştik. 4 A4 sayfası oylumlu bu metnin bir kez daha okunmasında çok yarar görmekteyiz.

http://ahmetsaltik.net/2013/01/28/24-ocak-1980-kararlari/

Bu Kararların olağan bir rejimde yürütülmelerinin olanaksızlığı çok geçmeden anlaşılmış ve 12 Eylül 1980’de ansızın Sıkıyönetim gelivermişti! Sıkıyönetim “kardeş kanı dökülmesine” 1 gecede son verdiği gibi (!), CHP dahil tüm siyasal partileri, sendikaları, kimi dernekleri. kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarını (Türk Tabipleri Birliği vd.).. kapatmıştı.

Kararların tüm ekonomik faturası gene emekçi halka çıkarılmaktaydı :

– Kamu harcamaları kısılıyor,
– Sosyal devlet geriye çekiliyor,
– Vergi tabanı genişletilerek oranlar yükseltiliyor,
– Yeni vergi türleri ekleniyor (KDV 1985’te kondu!),
– KİT ürünlerine okkalı zamlar yapılıyor ve şirket gibi yönetilmelerine geçiliyor,
– Özelleştirme (=talan!) hız kazanıyor ve
– Dış ticaret kısıtları tümüyle kaldırılarak tam liberasyon ile
ithal ikamesi rejimi terk ediliyordu..

Ne hazindir ki, 45. ABD Başkanı D. Trump, dış ticarette özellikle olmak üzere ekonomide bütünüyle korumacı politikalara geçiyor ve Küresel emperyalizmin de-regülasyon – mutlak serbest ticaret vb. putlarını kırmaya başlıyor 20 Ocak 2017’de Oval Office’i henüz devralmadan (20.01.2017) önce..

Küresel emperyalizmin maşası IMF, ancak bu koşullarda (24 Ocak kararları dayatması!) “can yeleği” atıyordu Türkiye’ye. Ardından da bir dizi “yapısal reformlar” (!) yapılacak ve alınan önlemler kalıcılaştırılacak, ekonominin – devletin DNA’sı değiştirilecekti (SAP-structural adjustment programs) .. Bunlar çok büyük ölçüde Askeri yönetimin gözetimi altında “çifte müsteşar” (DPT ve Başbakanlık) elektrik mühendisi Turgut Özal tarafından kotarıldı ve piyasa ekonomisine – dış ticarette gümrük korumasının hemen hemen hiç kalmadığı
bir düzene geçildi.. Çiçeği burnunda 45. ABD başkanı D. Trump, Meksika’daki Ford fabrikasını tehdit ederek ”ya sök fabrikanı ABD’ye getir ya da %45 dışalım (ithalat) vergisi koyacağım!”  buyurdu.. Fabrika tıpış tıpış emre uyuyor..

Borç ve de emir alındı aynı anda..

1982 Anayasası da bu bağlamda içeriklendirildi. Örn. sağlık hizmetleriyle ilgili
56. maddede Devletin sağlık hizmetlerini “denetleme ve düzenleme” üzerinden yürüteceği belirtildi.. Sosyalleştirilmiş sağlık sistemine son verme olanağı sağlandı ve bu AKP eliyle yapıldı! Özelleştirme ve taşeron devlete kapı aralandı ve son 35 yılda sonuna dek açıldı. Özellikle AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm programıyla.. On milyarlarca Dolar servetimiz yerli – yabancı – yandaş sağlık sektörü patronlarına aktarıldı; ”Tayyip beyin rüyası” Şehir Hastaneleri ile bu rant aktarımı daha da büyütülüp hızlandırılarak sürdürülecek.. Üstlenilen işlev bu!

35 yıl sonra geldiğimiz yer, küresel ekonomiye neredeyse tümüyle eklemlenmiş
yarı-sömürge sınırlarını aşmış bir Türkiye’dir. Sorunlar süregenleşmiş (kronikleşmiş), kalıcılaşmış, ekonomi bir şeytan üçgeninin içinde tutsak edilmiştir :

Ekonominin_Seytan_Ucgeni

 

– Bütçe açığı
– Dış ticaret açığı
– Cari açık…

 

 

AKP, 2002 sonunda devraldığı toplam 221 milyar $ borcu 3+ katına (600+ milyar $!) çıkarmıştır. 1,60 TL’de devraldığı Doları 3,80 TL’ye getirmiştir!
Gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksullaşTIRma tüm vahşetiyle sürdürülüyor. Üstüne bir de dinci baskı rejimi ve bölünme tehlikesi.. AKP hükümeti sözcüsü Numan Kurtulmuş açık açık halkı tehdit ederek, Başkanlık halk oylamasında onanırsa terörün azalacağını söyleyebiliyor. Haziran 2015 genel seçimi sonrası aynı söylem RTE’den gelmişti ve ”verin 400 vekili terör bitsin” buyurmuştu, Kasım 2015’te genel seçim yinelenene dek 4 ay ülkeye ”kan ve can” diyeti ödetilmişti. Filmin benzeri yinelenecek önümüzdeki 2 ay boyunca ve uzun boylu yakışıklı profesör, hükümet sözcüsü Kurtulmuş üvertür ile görevli anlaşılan?? İlgilisinden daha yüksek perdeden uyarılar yolda ?!

“Yeni anayasa” dayatması ise, Türkiye’nin küresel sermaye birikimi sürecinde uysal bir ülke olarak rolünü sürdürebilmesi için Anayasa’da yer alan son birkaç “engelciğin” kaldırılması hedeflidir özünde.. Sosyal devlet, hukuk devleti, yurttaşların ekonomik ve sosyal hak ve özgürlükleri – devletin görevleri… falan.. Ne demekmiş bunlar?

Ayrıca Başkanlık! Federatif hatta olursa daha iyisi bölünmüş bir Türkiye..
Bağımsız Cumhuriyet direnci kırılmış, Misak-ı Milli onuru zedelenmiş, ekonomik – siyasal bakımdan tama yakın sömürge kılınmış, “Sevr benzeri” (Quacy Sevres!) koşullar dayatılarak uygulanmış ve teslim alınmış bir Türkiye..

37 yıl sonra, “24 Ocak 1980 Kararları sistematiği” nin orta erimde ülkemizi taşıdığı yer böyledir. Tarihsel miyopların, burnunun ucun göremeyen ve 3 sayfa yakın tarih okumamış ülke yöneticileriyle politikacıların dikkatine sunsak ne olur, sunmasak ne olur?
*****
Bu yazdıklarımız daha çok gençleredir..
Büyük ATATÜRK‘ün Cumhuriyetini emanet ettiği Gençlerimiz…
Bütün umudumuz onlardadır. Mustafa Kemal Paşa da öyle demekteydi :

– Bütün ümidim gençliktedir..

Sürdürülemez ve insanlık onuruna aykırı bu gidişi gençler durduracaktır.
Daha yaşanası, insanlık onuruna dayalı bir düzeni onlar mutlaka kuracaklardır.
Biz kıdemli kuşaklar, onların yaratıcılığına ve devingenliğine (dinamizmine) ket vurmadan birikimlerimizi – deneyimlerimizi onlara hep sunacağız, omuz omuza olacağız evlatlarımızla.. Ama 18 yaşını yeni bitirmiş çocuğu göstermelik TBMM üyesi yapma popülizmine, yozluğuna kapılmadan.. Önce onlara sıkı bir eğitimle iş ve gelecek sağlayarak.. 25 yaş sonrası da dilerlerse siyaset yolu zaten açık.

İnsanlık onuru mutlaka kazanacak.. Kapitalizm – emperyalizm de yeryüzünden
yok edilecek.. Bu hedef, Gazi Mustafa Kemal Paşa‘nın da öngörüsü idi..
*****
Bu gün, 24 Ocak 2017 günü..
Uğur Mumcu‘yu 24 Ocak 1993’ten bu yana bir kez daha acıyla andık..

– Bu gün, Diyarbakır Emniyet müdürü A. Gaffar Okkan ve 5 polisin şehit edilişini 16. kez daha andık (24 Ocak 2001).. Devletin emniyet müdürünü arabasıyla ve 5 korumasıyla havaya uçuracak gücü “birilerinin” Diyarbakır’da nasıl elde edebileceğini sorgulamayı sürdürdük.. Ama Devlet sor(a)madı!

Her 2 cinayetin (ve daha yüzlercesinin!) gerçek işletenlerinin “hala” yakalanamayışına sardonik (acılı) gülüşlerle tepki (!) verdik.. Devletimizden umudumuzu kesmek istemiyoruz inat ve dirençle.. Bir gün mutlaka..
Ama ne zaman??

– Bu gün laik sermayenin, Atatürk Türkiye’sinin yarattığı ulusal burjuvazinin
Atatürk’e saygılı eliti Mustafa Vehbi Koç‘u toprağa verdik..

(Mustafa Koç, Küba’nın başkenti Havana’da Atatürk yontusu yanında)

– Bu gün Kamer Genç nam bir yiğit – Atatürkçü – ulusalcı Tunceli milletvekili hemşehrimizi uğurladık.. Vasiyeti gereği Türk bayrağına sardık ve Tunceli toprağına uğurladık..

– Bu gün, Cumhuriyet kuşağı ve onun ürünü – onuru devrimci dilbilimci, yazar, düşünür.. Atatürk aşığı Prof. Tahsin Yücel‘i sonsuzluğa uğurladık..

Lütfen bakınız : TAHSİN YÜCEL’İ YİTİRDİK.. Mustafa Koç ve Kamer Genç’i de!(http://ahmetsaltik.net/2016/01/23/tahsin-yuceli-yitirdik-mustafa-koc-ve-kamer-genci-de/)
*****
“24 Ocaklar olmasın!” diye haykırmak geliyor içimizden…
Merhum bilge Oktay Akbal’ın “Hiroşimalar Olmasın” özlemi ve isyanı gibi..

Dayan yüreğim dayan..
İlk taktik hedef, TBMM’yi işlevsiz kılıp halk egemenliğini tek adama =
post-modern sultana devreden anayasa değişikliğini halkoylamasında reddetmek.. Nisan 2017 içinde.. Bir kez daha başaracağız.

Sevgi ve saygı ile.
24 Ocak 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.com

Büyük atılım yılı ve Türkiye için büyük boşluk

Büyük atılım yılı ve
Türkiye için büyük boşluk

Orhan Bursalı
Cumhuriyet, 01.01.2018
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

1 Ocak 2018 bu gün. Umarım yıl boyunca gündeminizi az çok hazırladınız. 
Bugün bilimden bahsedeceğim. 
2017 müthiş geçti. Bilimsel araştırmalar, buluşlar, tekno gelişmeler fırtına gibi esti. Başdöndürücü. Herkese Bilim Teknoloji, biliyorsunuz haftalık çıkıyor, geçen sayısında geniş bir toparlama yayımladı. Kaçırdıysanız, herkesebilimteknoloji.com sitesinden dijital tek sayı olarak da alabilirsiniz. Bu haftaki dergiyle birlikte geçen yılı toplam değerlendirdiğimde şu gözlemi yapıyorum: 
Bilgi birikimleri, belirli bir süre içinde önemli bir buluş ve tasarım sıçraması yapıyor ve olağanüstü bir bilgi ve teknolojik araç olarak karşımıza çıkıyor. 
İvmesi artarak. Geçen birkaç yılın birikimi, gelecek ve sonraki yıllarda daha kısa süreler içinde büyük patlamalarla karşımıza çıkacak. 
Atom altı düzeyde, kuantum araştırmaları, kuantum bilgisayarları olarak beş yıl içinde dünyanın kullanımına açılacak, tüm hesaplamalar olağanüstü bir hızla gerçekleşecek, bugünkü süper bilgisayarların aylar süresince yaptığını saatler – gün boyunca yapacak. İlk kuantum haberleşmesi Çin ile Viyana arasında gerçekleştirildi, kimsenin kıramayacağı -tek tek fotonların kullanımına dayanan- bir şifreleme ile. Temel bilim ile teknolojinin bu buluşmasında Çin bir adım önde.

Büyük atılım yılı 
Uzayda en büyük olay, iki nötron yıldızının 130 milyon ışık yılı uzaklıkta çarpışarak kaynaşmasıydı. Astrofizikçiler, gökbilimciler, türlü çeşitli teleskoplarıyla bu tür büyük olayları izleyebilme konusunda artık kılıçlarını kuşanmış hazır durumdalar. Bu olay, astrofiziğin en büyük atılım yılı olarak tarihe geçti. Evrenle ilgili bazı modellerin doğruluğu kanıtlandığı gibi, böyle büyük çarpışmaların pek çok ağır elementi doğurduğu ve uzaya saldığı da doğrulanmış oldu. Einstein’in Genel Görelilik teorisinin doğruluğu da bir kez daha test edildi. 
Nötron yıldızları büyük yıldız patlamalarından arta kalan maddenin kendi içine- üzerine çökmesiyle oluşan, evrenin en küçük ama en ağır / yoğun yıldızları, bir kaşığa bir milyar ton sığdırdığınızı düşünün. Kendi çevrelerinde de mesela saniyede defalarca dönerler. 
7 dünya benzeri gezegen de keşfedildi. Hepimiz birer uzaylı olarak, hey başka uzaylılar var mı arayışı sürüyor. Dahi adam Elon Muske uzaya gidip geri gelen roketleriyle, (SpaceX – Falcon 7) uzaya sivil geziler için yeni bir dönem başlattı.

Geninde bozukluk mu var? 
Biyolojide olağanüstü gelişmeler yaşandı. Gen makası (CrIspr yöntemi) ile canlıların genleri rahatça kesilip çıkartılmaya başlandı. Mesela nadir bir hastalık olan

  • Hunter sendromlu 44 yaşında bir hastanın genomu CrIspr kullanılarak başarıyla yeniden düzenlendi ve hastalık kayboldu!

Portland’da araştırmacılar, tek hücreden oluşan insan embriyosunu yeniden düzenlediler. Kalıtsal hastalıklar ve kusurlu genlerin ortadan kaldırılmasında büyük bir aşama. Ayrıca rahmi taklit eden bir yapay rahim, erken doğanlar için yepyeni ve sağlıklı bir umudu doğurdu… 

  • Türkiye bunların hiçbirine hazır değil, ilgisiz ve bilgisiz, olayın tamamen dışındayız. 

İnterneti bir ahlak bozukluğu olarak gören ve dünyanın bilgisini içeren Wikipedia özgür ansiklopedisini ülkemizde hâlâ yasaklı tutan bir anlayışla gidebileceğimiz yer koca bir boşluktur.
=========================================
Dostlar,

KURTULUŞ BİLİM ve TEKNOLOJİDE; TÜRKİYE’nin de!

Cumhuriyet gazetemizin saygın yazarlarından Orhan Bursalı, dostluğu ile övündüğümüz insanlardandır. 2018’in ilk yazısını Bilime ayırdı, hayranlık ve saygı uyandıran gelişmelere. Bize de bu dizeleri çağrıştırdı Sn. Bursalı andığımız makalesiyle. Köşesinde son derece nitelikli yazılar kaleme almakla kalmayıp, uzun yıllar bu gazetenin haftalık BİLİM ve TEKNİK ekinin editörlüğünü üstlendi. O dergiden çook şeyler öğrendik. Ne var ki Cumhuriyet bu dergiyi, başlıca akçalı (parasal, mali) sıkıntılar yüzünden sürdüremedi. Ancak Sayın Bursalı pes etmedi ve bu dergiyi çok değerli yazar dostlarıyla birlikte sanal ortama taşıdı :

  • herkesebilimteknoloji.com

Çok mütevazi ödemelerle sanal ortamda sürdürüm (abonelik) yapılabiliyor. Yeni yıl için sevdiklerimize armağan için indirim bile yapmışlar..

Geçtiğimiz günlerde Erdoğan’ın interneti “zehir” olarak nitelemesi ve “zehir evlere girdi” değerlendirmesi çok ürkütücüdür. Klasik görsel – yazılı basında mutlak iktidar tekeli her yola başvurularak sağlanmıştır. Sıra, toplumsal karşıtlığın (muhalefetin) nefes aldığı sosyal paylaşım ortamlarına (media) mı gelmiştir?

Zaten, –nasıl finanse ediliyorsa– yüzlerce – binlerce ücretli AK-Trol 7/24 “görev” başındadır; ispiyon, ihbar, şantaj, aşağılama, yıldırarak edilgin kılma, küfür, hakaret, linç, iftira, siber saldırılar… sıradan silahlar olmuştur.

Aba altından bu alana da sınırlama – sansür sopası gösterildiğine ilişkin ciddi kuşku uyandı bizde. Zehir olan internet olamaz; “internet bağımlılığı” denen bir davranış bozukluğu eleştirilebilir fakat internet olanakları asla. Böylesi ilkellik, çağdışılık hatta arkaiklik olurdu.

Youtube erişimi ülkemizde epey bir süre engellenmiştir.
Wikipedia erişimi neredeyse 1 yıldır yasaklıdır. Oysa bu ansiklopedik sitede son derece önemli – değerli bilgi hazinesi yüklüdür. Yasakçılık sorun çözmüyor. Eğer bu sitede ülkemiz aleyhine doğru olmayan içerikler varsa, uluslararası hukuk kuralları kapsamında uğraş verilmelidir. Uluslararası tahkim bu olanaklardan biridir. Son 1,5 yıldır OHAL altında inletilen toplumun Anayasal haberleşme gizliliği ve güvencesi de (md. 22) ciddi yara almıştır. Güvenlik birimleri yargı kararı olmadan iletişim içeriğine ulaşabilmektedir. Hatta geçen hafta “kuşkulu” (!?) gönderi zarflarını açma yetkisi de eklenmiştir buna!

Bütün bunları bir araya getirdiğinizde, o ülke rejiminin FAŞİZM olduğunu belirleyebilmek için gerek ve yeter koşulların fazlasıyla sağlandığı söylenebilir. Zaten tarihte hiçbir faşist ya da diktatör böylesi sıfatları kendisine yakıştırmamış hatta en tepkisel biçimde reddetmiştir.
Zihni, algıyı, ussalcılığı (akılcılık – rasyonalite) ortadan kaldıran “tuhaf” bir hal olan bu tablo, son derece trajik gelişmelerle ve ancak “zor” ile sonlandırılabilmektedir…
*****

Öte yandan; 1971’de Hacettepe’de başladığımız tıp eğitimimizin daha başlarında, Türkiye’de çağcıl Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği bilimlerinin – sisteminin kurucusu eşsiz Bilim ve Eylem insanı, Kalpaksız Kuvayı Milliyeci Prof. Dr. H. Nusret Fişek hocamız daha o yıllarda geleceğin tıbbının koruyucu hekimliğe dayanacağını, genetik sağaltım (tedavi) ve koru(n)ma ile
pek çok sağlık sorununun – hastalığın köktenci (radikal) biçimde iyileştirilebileceğini işliyordu. Ne denli derin bir öngörü değil mi??

Yaşamda en gerçek yol göstericinin “bilim ve fen” olduğunu, bunların dışında başkaca yol gösterici aramanın aymazlık – şaşkınlık – sapkınlık olacağını Büyük ATATÜRK boşuna mı söyledi ve bizlere tinsel kalıt (manevi miras) olarak salt bilimsel akılcılığı bıraktı??

Bu sözleri Sn. Bursalı, uzun yıllar Cumhuriyet Bilim Teknik Cumartesi ekinin başından hiç eksik etmedi sağolsun.. Berlin Teknik Üniversitesinde aldığı “sıkı” eğitim, zekasıyla birleşerek Saygın Orhan Bursalı’yı bizlere armağan etti. Bu dizgeselliğe (sistematiğe) dayalı Uygarlık öylesine bir ateştir ki; karşı çıkan yobazları, yarasaları, omurgasız sürüngenleri, insansıları., Platon’un mağara mitosu adamlarını… yakar, yok eder..

Türkiye bu zorunlu bilim kulvarından ayrılamaz, asla arkasını dönemez, kayıtsız kalamaz..
Böyle de olacaktır ve son yılların siyaset bilimi yazınında (literatüründe) tipik bir “anomali” olarak tanımlanabilecek AKP siyasal notasyonu, zamanın ruhunca deterministik paranteze alınarak etkisizleştirilecektir.

Sevgi ve saygı ile. 02 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Vahdettin Dosyası (8) Kırk Bin Altın Yalanı

Dostlar,

Büyük ATATÜRK‘ün aramızdan bedensel ayrılışının / Hak’ka yürüyüşünün 79. yılında O’nu, değerli tarihçi Sayın Sinan Meydan’ın bir yazısıyla da anmak istiyoruz. Bilindiği gibi Mustafa Kemal Paşa’yı yaveri olarak Anadolu’ya Vahdettin’in gönderdiği ve de 40 (kırk) bin altın ödenek verdiği rivayet edilir..  1999’da Cevizkabuğu’nda katıldığımız bir programda uzun uzun bu konuyu tartışmıştık. Mustafa Kemal Paşa doğrudan kendisi kaleme aldırdığı anılarında bu olayı anlatmakta ve hiçbir biçimde bunca altından söz etmemektedir.. Oysa pek çok ayrıntı vermektedir bu anılarında. Örn. Vahdettin’in kendisiyle konuşurken gözlerini kıstığını, başka yönlere baktığını, riya (ikiyüzlü) dolu bir ses tonu ile adeta kendisini İstanbul’dan uzaklaştırarak Anadolu’nu bağrında yok olmasını.. tasarladığını yazar. Nitekim Kemal Paşa Anadolu’da Vahdettin’in isteği ile İngiliz işgalcilerine direnen Türk milislerin üstüne yürümeyip tersine Kongrelerle Kurtuluş Savaşını örgütlemeye başlayınca geri çağırır, Mustafa Kemal Paşa dönmeyince de görevden alarak 8 Temmuz 1919 günü hakkında idam fermanı yayınlar..

Mustafa Kemal Paşa 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi’ne rütbesiz – ünvansız – boynunda idam fermanı ile kendi deyimi ile sine-i millette ferd-i mücahit (Ulusun bağrında tek başına savaşçı) olarak katılır!, Bu gelişme bile tek başına Vahdettin’in yurtseverliği balonunu patlatmaya yeter.

Kurtuluş Savaşımızı Vahdettin ve sarayı baltalayıp Sevr Anlaşması’na da imza koyarak devletin parçalanmasına ve Anadolu’nun bile 2/3’ünün işgaline izin verir. Oysa 23 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’da topladığı ilk Meclis Sevr’i yırtarak tanımadığını açıklar ve Vahdettin’i vatan haini ilan eder..

Öbür önemli ayrıntıları sayın Meydan’dan okuyalım :

Sevgi ve saygı ile. 12 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
===================================

Vahdettin Dosyası (8) Kırk Bin Altın Yalanı

Sinan MEYDAN

http://www.guncelmeydan.com/pano/vahdettin-dosyasi-sinan-meydan-t33557.html
http://ataturk.org.au/gazete-makaleleri/sinan-meydan/vahdettin-dosyasi/  10 Haziran 2012

Cumhuriyet tarihi yalancılarının sıkça söyledikleri yalanlardan biri de Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Anadolu’ya giderken Vahdettin’in Atatürk’e 40.000 altın verdiği iddiasıdır.

Örneğin, Nihal Atsız, “Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa’ya teşkilat yapması için 40.000 altın vermiştir. Bu paranın önemli kısmı, eskiden beri beslediği değerli yarış atlarını satmak suretiyle elde edilmiştir.” demiştir. Ancak Vahdettin’in at beslediğine ilişkin en ufak bir belge veya bilgi yoktur. İyi bir binici olduğu da (bu at besleme hikayesi için) sonradan kurgulanmıştır. Vahdettin’in, Atatürk’e, 40.000 altın verdiği iddiası, Necip Fazıl’dan, Kadir Mısıroğlu’na kadar bütün Vahdettinci yazarların dört elle sarıldıkları bir yalandır. 4

Vahdettin’in, Atatürk’e 40.000 altın verdiğini iddia eden Vahdettinci yazarların her şeyden önce matematik biliminden ve fizik kurallarından habersiz oldukları anlaşılmaktadır. Bu matematik ve Fizik cahili yazarlara Turgut Özakman, “40.000 altının nasıl taşındığını” sormuştur? Bir altın 7.6 gram olduğuna göre 40.000 altın 304 bin gram, yani 304 kilo eder. Doğal olarak altınların sandıklara yerleştirilmesi gerekir.
Her sandık 50 kilo olsa, 304 kilo altın 6 sandık eder. “Altı sandık dolusu altın saraydan Şişli’deki eve, Şişli’den Galata rıhtımına, rıhtımdan motora, motordan Bandırma gemisine, gemiden Samsun rıhtımına, oradan Mıntıka Palas oteline, oradan Havza’ya, Amasya’ya, Erzincan’a, Sivas’a, Erzurum’a, Kırşehir’e, Kayseri’ye, Ankara’ya nasıl taşınır? Kimler taşır? Hiç kimsenin ilgi ve merakını çekmez, biri bile ‘bunlar nedir’ diye sormaz mı? Mesela Refet Paşa, K. Karabekir Paşa, Rauf Bey, bu esrarlı sandıklardan neden hiç söz etmiyorlar? Mustafa Kemal sandıklarda altın olduğunu arkadaşlarına söylediyse neden hiçbiri bugüne kadar bu altınlar konusuna değinmedi? Neden gerektikçe altınları harcamayıp da ona buna muhtaç oldular?” 5

Atatürk ve arkadaşlarının yanında üç küçük döküntü otomobil vardır. Sadece 3-4 kişinin binebildiği bu araçlara, ayrıca özel eşyaların, tüfeklerin ve dosyaların da konulduğu düşünülecek olursa 40 ton, yani 6 sandık altın nereye nasıl konulmuştur? 6

Bandırma vapurunu arayan İngilizler bu altınları neden görememiştir? Bandırma vapurunda bulunan 23 kişiden herhangi biri ve daha sonra Kurtuluş Savaşı boyunca Atatürk’ün yanında yakında yer alan yüzlerce kişiden hiçbiri neden bu altınlardan söz etmemiştir?

Atatürk’e verildiği iddia edilen 40.000 altın yalancı tarihçiler tarafından açık artırma misali sürekli artırılmış ve en sonunda çok uçuk bir rakama, 400.000 altına kadar çıkmıştır.

Şehzade Mahmut Şevket Efendi, 1967 yılında Murat Sertoğlu’na verdiği bir röportajda, Vahdettin’in Atatürk’e 400.000 altın verdiğini iddia etmiştir. 7

Atatürk’e Dahiliye Nezareti ödeneğinden 1000 lira ile 23 karargâh mensubunun 3 aylık maaşları, yollukları ve yüzde 50 zam verilmiştir. 8

Ayrıca değişik ihtiyaçlar için de 25.000 lira verilmiştir. 9

Atatürk ve 23 kişilik kuruluna verilen bu paranın ne kadar yetersiz olduğunu anlamak için bir örnek verelim: 1920’de Sadrazam Damat Ferit, birkaç kişilik heyetiyle Paris Barış Görüşmeleri’ne giderken kendisine 70.000 lira verilmiştir. 10

Atatürk, Anadolu’ya geçtikten sonra büyük para sıkıntısı çekmiştir.

Örneğin, Erzurum’dan Sivas’a giderken yaşanan para sıkıntısı Binbaşı Süleyman Bey’in verdiği 900 lirayla çözülmüştür. 11

Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri de kendi aralarında topladıkları 1000 lirayı Atatürk ve heyetine vermişlerdir. 12 Otomobillerin benzini Sivas-Amerikan okulunca karşılanmıştır. 13

Sivas Osmanlı Bankası Müdürü’nden 1000 lira ödünç alınmıştır. Hacı Bektaş Dergâhı Şeyhi Cemalettin Efendi de Atatürk’ün heyetine bir miktar yardım yapmıştır. 14

Atatürk ve heyeti Sivas’tan Ankara’ya hareket ederken tam anlamıyla “yoksulluk” içindedir. Bu yoksulluğu, Mazhar Müfit Kansu, “Bütün paramız, yol için yirmi yumurta, bir okka peynir ve on ekmeğe yettiğinden bunları aldırdık.” diyerek ifade etmiştir. Ayrıca, aylarca sabahları bir bardak çay ile bir dilim ekmek yediklerini belirten 15Kansu, “Ekmekçilere bile verecek paramız kalmamıştı… Benim bir kürküm vardı. Erzurumlu Nafiz Bey’e müracaat ederek sattırılmasını rica ettim. Nafiz Bey, ‘Ocak ayı içindeyiz, ne giyeceksin?’ diye satmamakta ısrar ettiyse de ne olursa olsun kulağıma giremezdi. Aç mı kalacaktık? Nihayet onu da sattık. Kimsede satılacak bir şey kalmadı. Paşa ile bu hususta bir çare bulamayarak, ‘Hele sabah olsun’ diyerek odalarımıza çekildik. Ankara’ya geldiğimiz zaman hemen bir hafta bizi belediye

besledi” diyerek yaşadıkları “yoksulluğu” gözler önüne sermiştir. 16

Atatürk, Samsun’a çıktıktan yedi buçuk ay sonra Ankara’ya geldiğinde yaşadığı “para sıkıntısından”, Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi’nin Ankara tüccarından toplayıp kendisine verdiği 1000 lirayla biraz olsun kurtulmuştur. 17 Paranın geldiği gün et ve helva ziyafeti verilmesine karar verilmiştir. Her zaman çorba içilmesine alışık olanlar, et yemeği gelince şaşkınlıklarını gizleyememişlerdir. Atatürk, Ankara’da TBMM açılırken yeni sivil elbisesi olmadığı için Erzurum Valisi Münir Bey’in sivil elbiselerini giymiştir. Ancak elbise biraz üstünden akar gibidir. İstanbulin denilen uzun ceket biraz büyük gelmiştir, reye pantolon uzun ve iğreti durmaktadır. En kötüsü de pek sevilmeyen ciğer rengindeki festir. 18

Atatürk’ün, yeni Türkiye’nin kuruluşlunu simgeleyen TBMM’nin açılışına, “emanet” elbiseyle katılması yaşadığı ekonomik sıkıntının en açık kanıtlarından biridir. Atatürk, 3 Mayıs 1920’de Kazım Karabekir’e çektiği telgrafta “Elde beş para bulunmadığı malum-u devletleridir. Şimdilik içerde bir kaynak da bulunmuyor” demiştir. 19

Rauf Orbay anılarında, Atatürk’ün İstanbul’dan hareketinden önce kendisine, “Para meselesini ne yapacağız? Girişeceğimiz işlerde şüphesiz ki paraya ihtiyacımız olacak. Fakat biliyorsun bende biraz para vardı, hepsini Minber (gazetesi) yuttu. Sen de benden farklı değilsin. Aylıklarımızla ne yapabiliriz” dediğini anlatmıştır. Rauf Orbay bu “para meselesini” Topçuoğlu Nazmi Bey’e açmış, Nazmi Bey de hiç tereddüt etmeden Rauf Bey’e 5000 lira vermiştir. Rauf Bey, “Biz Amasya’dan itibaren her işimizi bu para ile gördük. Bu para bitince, Sivas Kongresi’ne giderken Erzurum Müdafaa-i Hukuk Heyeti bize bin lira kadar para temin etmişti” diyerek para sıkıntısına dikkat çekmiştir. 20

Ayrıca Kılıç Ali de, Ali Galip olayında el koydukları 6000 altını Atatürk’e teslim etmiştir. Atatürk, o para yokluğunda duyduğu sevinci, “Bu çok büyük bir para. Bizimkilere öyle birdenbire söyleme yüreklerine iner!” diyerek ifade etmiştir. 21

Atatürk, Anadolu’da bir ara konuklarına kahve ikram edemez derecede parasız kalmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın hangi ekonomik güçlüklerle kazanıldığını görmek isteyenlerin Atatürk’ün, Sakarya Savaşı öncesinde 8 Ağustos 1921 tarihinde yayınladığı Tekalif-i Milliye Emirleri’ne bakmalarını öneriyorum: Atatürk, ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için, çarıktan çoraba, iç çamaşırdan iğne ipliğe, ekmekten çiviye kadar her şeyi halktan istemiştir. 22

Siz bütün bu gerçekleri bir yana bırakarak utanıp sıkılmadan hangi 40.000 altından söz ediyorsunuz? Siz bu milletle dalga mı geçiyorsunuz?

Turgut Özakman’ın dediği gibi, “İstanbul’dan o kadar altınla yola çıktılarsa neden oradan buradan yardım almak zorunda kalmışlar? Mustafa Kemal ne yaptı o kırk bin ya da yüz binlerce altını? Sakın Samsun’daki otelin bodrumuna ya da Havza’daki termal hamamın havuzunun altına gömmüş olmasın! Definecilere duyurulur!” 23

Atatürk Anadolu’ya giderken kendisine sadece 1000 lira verenler, Atatürk’ü yok edip Milli harekete son vermek için kurdukları Kuvayı İnzibatiye’ye tamı tamına1.250.850 lira ödenek ayırmışlardır. 24

Vahdettin’in İngilizlere sığınması

Vahdettinci yazarlarca, “Kurtuluş Savaşı kahramanı” olarak gösterilen Padişah Vahdettin, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından derin bir üzüntüye kapılmış, Türk ulusunun kazandığı bu zaferden fena halde rahatsız olmuştur. Bu öyle bir rahatsızlıktır ki, Padişah Vahdettin, yapılan tüm önerilere karşın Mustafa Kemal Atatürk’e “kutlama telgrafı” göndermeye karşı çıkmıştır. 25

İngiliz Yüksek Komiseri Rombald, 26 Eylül 1922 tarihinde Londra’ya gönderdiği bir yazıda, “Padişah, Mustafa Kemal’e bir kutlama telgrafı göndermeye zorlandığını ama bunu reddettiğini dolaylı biçimde bilgime sunmuştur” demiştir. 26 Ancak yakınlarının ısrarı üzerine, “son savaşta” yaşamlarını yitirmiş olanların ruhuna Fatiha okumak amacıyla 15 Eylül 1922’de Fatih Sultan Mehmet Camii’nde yapılan dini törene katılmıştır. 27

TBMM, 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya Ateşkes Antlaşması’nı imzalayarak, kesin zaferi perçinlemiş, dahası İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya’yı savaş yapmadan kurtarmıştır. Barış görüşmelerinin İsviçre’nin Lozan şehrinde yapılmasın karar verilmiştir. O günlerde Sadrazam Tevfik Paşa’nın meşru hükümet olarak Türkiye’yi Lozan’da İstanbul Hükümeti’nin temsil edeceğini belirtmesi üzerine harekete geçen TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırmıştır. haberguncel.blogspot.com

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra Sadrazam Damat Ferit, 22 Ekim 1922’de İngiliz polislerinin koruması altında Orient Ekspresi ile Avrupa’ya kaçarak Fransa’nın Nice şehrine yerleşmiş ve İstanbul’un kurtarıldığı 6 Ekim 1922’de orada ölmüştür.

Sadrazam Tevfik Paşa, 5 Kasım 1922’de görevinden çekilerek yönetimi İstanbul’da bulunan TBMM temsilcisi Refet Paşa’ya bırakmıştır.

Damat Ferit’in ve işbirlikçilerin kaçarak İngilizlere sığınması, saltanatın kaldırılması, Tevfik Paşa’nın istifa ederek İstanbul’u TBMM temsilcisi Refet Paşa’ya bırakması, İzmit’te Ali Kemal’in linç edilmesi, İstanbul’da tramvaylara “Kahrolsun Vahdettin” yazılması ve gibi gelişmeler Padişah Vahdettin’i korkutmaya başlamıştır. 28

“Büyük zafer İstanbul’da büyük şenliklerle kutlanıyordu. Halk gündüzleri meydanlara toplanıyor, her yerde heyecanlı nutuklar söyleniyordu. Padişaha karşı yer yer en ağır sözler sarf ediliyor, hakaretler yağdırılıyordu. Aynı gün kalabalık bir grup Yıldız Sarayını önüne gelerek padişahlık aleyhine gösteriler yapmıştı. Mevlit gecesi ise tramvayların üzerine tebeşirle, ‘Kahrolsun Vahdettin’ sözleri yazılıyordu. Saraydaki görevlilerin, memurların çoğu korkudan gelmiyordu.” 29

Padişah Vahdettin Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasına ve saltanatın kaldırılmasına karşın önceleri hâlâ İngilizlerden “yardım” beklemekte, İngilizlerin Kemalistleri etkisizleştireceğini düşünmekte ve hâlâ tacını ve tahtını koruyacağını zannetmektedir. Ancak bir süre sonra tacını ve tahtını bir kenara bırakarak “canının” derdine düşmüştür.

Son İhanet

Vahdettin, 6 Kasım 1922’de İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold ve Baştercüman Ryan’ı kabul ederek onlarla uzun bir görüşme yapmıştır. Vahdettin, bu uzun görüşmenin sonunda İngiliz makamlarının yakın bir tehlike halinde şahsını korumak için her şeyi yapacaklarına dair 1920’de verdikleri sözü hatırlatmıştır. Kendisini, güvenli bir yere götürüp götüremeyeceklerini, götüreceklerse Mısır’a mı, Kıbrıs’a mı götüreceklerini sormuştur. Rumboldi Mısır’a gitmesinin imkânsız olduğunu ama geçici olarak 10-15kişiyle birlikte her yere gidebileceğini söylemiştir. 30

Vahdettin, bu görüşmede, Bolşevik olarak tanımladığı Kemalistlerin bir azınlık oluşturduklarını, bunun bir Kemalist darbe olduğunu ve İtilaf devletlerini de ilgilendirdiğini iddia ederek, İtilaf devletlerinin Ankara hükümetinin meşruluğunu tanıyıp tanımayacaklarını, barış sonuçlanıncaya kadar Ankara Hükümeti’nin İstanbul’la ilgili iddialarını kabul edip etmeyeceklerini ve İstanbul’u sıkıyönetim altına alıp almayacaklarını sormuştur. 31

Bu soruya Rumbold, İstanbul Hükümeti’nin ortadan kalkmış olduğu, İtilafların konferansta bir “güçle” görüşmeleri gerektiği; bunun da ancak Ankara yönetimi olacağı cevabını vermiştir.

Bu sırada İngilizler bir kere daha Padişah Vahdettin’i kullanmayı denemişlerdir. İngiltere Dışişleri Bakanlığı yetkililerinden Ronald Lindsay, 6 Kasım1922 kaleme aldığı bir yazıda şöyle demiştir:

“Fırsattan yararlanarak Padişaha Kıbrıs’ta siyasi barınak önersek veya ona görevinden istifa etmemesini telkin ederek, İslam ülkelerinin gözünde saygınlığımızı yükseltme olanağını incelemekte yarar olabilir. Halifenin, İngiltere tarafından Türkiye’deki ulusçulara ve cumhuriyetçilere karşı korunması, Hindistan ve öteki İslam ülkelerinde pek etkili olabilir.”

İngiltere Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Crowe, bu öneriyi şöyle yorumlamıştır: “Padişaha siyasi barınak verme önerisi dikkatle incelenmelidir. Ona barınak olarak belki Hindistan’ı öne rebiliriz; ama bu denli bir öneri Hindistan’da Halifeye karşı bir soğukluk yaratabilir.”

  1. Curzon da bu konuya kafa yormuştur: “Padişaha siyasi barınak veririm; ama ona bu nerede verilebilir? Lütfen bu konuyu tartışınız.”33

Bu yazışmalardan açıkça görüldüğü gibi İngiltere, kaçacak delik arayan, kullanılmaya çok müsait bir durumda bulunan Padişah Vahdettin’i, daha doğrusu Vahdettin’in “Halifelik” yetkilerini kullanmak istemiştir. Halifenin, özellikle Hindistan’daki Müslümanların ayaklanmalarının bastırılmasında işe yarayacağını düşünen İngiliz yetkililer, bir ara ciddi ciddi Vahdettin’i Hindistan’a götürmeyi düşünmüşlerdir. Ama yine karşılarına Mustafa Kemal Atatürk çıkmıştır; çünkü biraz incelediklerinde Hindistanlı Müslümanların halifeden çok Atatürk’e bağlı olduklarını görmüşlerdir. Kurtuluş Savaşı’ndaki kahramanlığından dolayı Mustafa Kemal Hindistan’da, “Allah’ın kılıcı!”“İslamın son mücahidi!”gibi adlarla anılmakta ve büyük saygı görmektedir. 34

Bu gerçeği, Hindistan Kral Naibi, 10 Kasım 1922’de Hindistan Bakanlığı’na bir gizli telgrafla şöyle bildirmiştir: “Padişahın halifeliği dışında, kendisi Hindistan’da pek az tanınmıştır ve Türkiye’nin işgali sırasında, onun İngilizlerin aleti olduğundan kuşkulanılmaktadır. Dolayısıyla, genel eğilime göre onun tahttan indirilmiş olması Hindistan’da ilgisizlikle karşılanmıştır. Mustafa Kemal ise ülkesinin kurtarıcısı ve İslamın şampiyonu olarak görülmektedir.” 35

Kurtuluş için Atatürk’e bir “kutlama telgrafı” çekmeyen Vahdettin, iyice sıkışınca Atatürk’le temas kurmak istemiş ama başarılı olamamıştır. 36

Kaynaklar                               :
Atsız. Türk Ülküsü, s.86.
Özakman, age, s.275.
age, s.276.
Kısakürek. Vatan Haini Değil. Büyük Vartan Dostu Sultan Vahdettin, s.204.
Özakman, age. s.276.
age. s.276.
Tercüman, 6 Temmuz 1967; Özakman, age, s. 277.
özakman, age, s.279; Selek, age, s.137. Atatürk’ün imzaladığı bu 1000 liralık makbuzun klişesini, eski Dahiliye Nazırı Mehmet Ali yayınlamıştır. Ayrıca, Atatürk’ün bu paranın sarfı ile ilgili telgrafı 28 Mayıs 1919’da Vekiller Heyeti’ nde görüşülmüş, gereğine karar verilmiş, karar tutanağına yazılmış, yani devletin kayıtlarına geçmiştir. ortada gizli saklı hiçbir şey yoktur. Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, C.I, s.84.
Selek, age, s.137. Ancak bu 25.000 lira iddiası da şimdiye kadar belgelenememifltir. Özakman, age, s. 281.
10 inal, age, s.2059; Özakman, age, s. 278; Gökbilgin, age, CII, s.403.
11 Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C.I, s.-173.
12 Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, Ankara, 1964, s. 138.
13 Atatürk, kendisine ayrılan üç otomobilin Anadolu’da benzini bitince İstanbul’dan benzin istemiştir. Bunun üzerine alınan 1000 litre benzin Samsuna gönderilmemiş ya da gönderilememiş-tir. Yücer, age, s.135.
14 Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, C.I, 4.bs, istanbul, 1969, s.204.
15 Kansu, age, s.449, 481, 487.
16 age, s.506-508.
17 age, s.506-508; Selek, age, s.136,137.
18 age, s.40,41.
19 Karabekir, istiklal Harbimiz, s.658.
20 Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay, istanbul, 1965, s. 33
21 Turan, age, s.219.
22 Meydan, age, s.545.
23 Özakman, age, s.280, dipnot 227.
24 Berber, age, s.75.
25 Sonyel, Gizli Belgelerle Mustafa Kemal Vahdettin ve Milli Mücadele, s. 189.
26 FO, 37117901IE10729: Rumbold’tan Curzon a gizli ve özel mektup. İstanbul, 26.9.1922; Sonyel, age, s.191.
27 İkdam, Sabah, 16.9.1922.
28 özakman, age, s.61. i
29 Çetiner, age, s.258.
30 Jaeschke, age, s.248, 249.
31 age, s.248,249.
32 FO, 371I7912IE12647; Rum-bold’tan Curzon ayazı, 7.11.1922; Sonyel, age, s.197.
33 FO, 37117910IE, 12293; Sonyel, age, s.198.
34 Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında İslam dünyasındaki saygınlığı hakkında bkz. Sinan Meydan, Atatürk İle Allah Arasında, “Bir Ömrün Öteki Hikayesi”, 3.bs, İstanbul, 2009, s.374 vd.
35 FO, 37117913IE12699; Kral Naibinden Hindistan Bakanlığına ivedi, özel ve gizli telgraf, 10.11.1922; Sonyel, age, s.198.
36 Jaeschke, age, s.250.

Namık KEMAL :
Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK :
Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini.