SEVR ANLAŞMASI

Dostlar,

Web sitemizin değerli konuk yazarlarından Tarihçi Sayın G. Filiz Tuzcu hanımefendi, ricamız üzerine büyük vererek Osmanlı tarihinin yüz karası ve Batı Emperyalizminin kirli sabıkası SEVR ANLAŞMASI‘nı yazdı.. Dolu dolu 22 sayfa.. Çok sayıda kaynağa dayalı ve dipnotlarıyla desteklenen..

Bu gün, 26 Ağustos 2018.. Sevr Antlaşması’nı Osmanlı Saltanat Şurası kabul etmiş ve Anadolu da dahil işgal başlamıştı. 1. Meclis bu Anlaşmayı tanımadığını ve imza koyanları da (Osmanlı saltanatı) vatan haini ilan ederek Kurtuluş Savaşını başlattı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde.

Bir dizi zorlu muharebe ve görkemli Sakarya Savaşından sonra sıra Büyük Taarruza gelmişti ki, o da 96 yıl önce bu gün, şafakla birlikte Kocatepe’den yönetilerek Afyon ovasında başlatılmıştı. Bu Başkumandan Meydan Savaşı’nın kazanılması sayesinde işgaller sonlandırılmaya başlanmış, Lozan Barış görüşmelerinin yolu açılmıştı.

İşte, Büyük Atatürk‘ün nitelemesi ile TÜRK ULUSUNU tarih sahnesinden silme amaçlı bu Sevr paçavrasının ibretlik içyüzünü yurtsever bir tarihçiden bir kez daha okumanın – genç kuşaklara okutmanın tam zamanı.. Elde ULUSAL EĞİTİM SİSTEMİ de kalmadığına göre, iş anababalara düşüyor, evde ulusal – bilimsel eğitim!

Tarihçi G. Filiz Tuzcu, ”SEVR Antlaşması’‘ konulu kapsamlı makalesine (monografisine) şöyle başlıyor :
******

HAÇLI EMPERYALİZMİN TÜRK MİLLETİ  İÇİN VERDİĞİ ÖLÜM KARARI: SEVR ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920)

Filiz Tuzcu – Ağustos 2018 

GİRİŞ

SEVR Antlaşmasını gerçek boyutlarıyla kavrayabilmek için Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili “Geçmişten Günümüze Köprü Kurabilen – Tarafsız – Aydınlatıcı Ön Bilgilere” mutlak bir gereksinim vardır; şöyle ki Osmanlı Devletini kim kurdu, Osmanlı hanedanı soy – ırk olarak kimlerden oluşuyordu, zamanla yönetime hangi “yabancı unsurlar” hakim oldu ve o noktadan sonra Osmanlı zihniyeti ve siyaseti nasıl 180 derece yön değişerek “Türk Ve İslâm karşıtlığına” dönüştü ve Osmanlı Devletinin gerçek sahibi olan Türkler nasıl devlet yönetiminden tamamen uzaklaştırılarak, bir zamanlar himayesine aldığı, güvenli, refah ve mutlu bir hayat yaşattığı yabancı kökenli gayrimüslim azlıklardan aşağı bir statüye indirilerek, nasıl ezilmeye ve hor görülmeye başlandı…?

       1938 sonrası Türk Milletinden özellikle gizlenen söz konusu bu tarihi gerçekleri bilmeden, “ne Osmanlı zihniyetini, ne bu zihniyetin Türk Milleti üzerinde bıraktığı ve bugüne kadar derin izlerinin silinemediği son derece olumsuz etkilerini” anlayabilmek mümkün değildir. Bir başka deyişle “Gerçek Osmanlı Tarihini” bilmeden, Osmanlı devletinde hakim konuma gelen yabancı unsurları, onların iç ve dış politikalarını, Osmanlı İmparatorluğu’ nun çöküş süreci ve nedenlerini, Balkanlar ve Kafkaslarda yaşanan Türk Soykırımını, 1. Dünya Savaşına neden girildiğini, Osmanlıların boyun eğip, hiç itirazsız kabul ettikleri Mondros Ateşkes Antlaşmasını ve  “Türk Milletinin Onurlu Ölüm – Kalım  Mücadelesi  Olan  Kurtuluş  Savaşı Destanımızı” anlamaya imkân yoktur.
******

Sn. Tuzcu devamla                                    :

… çünkü Orhan Gazi’nin üç Hıristiyan Grek (Rum) eşleriyle – Horofira – Asporçe – Teodora- ile başlayan yabancı gayrimüslim kadınları “şehzade eşleri, anaları, babaanneleri ve akrabaları yapmak”, Osmanlıda gayet köklü ve değişmez bir gelenek halini almıştır! Söz konusu bu yabancı kadınlar Osmanlı sarayına gelirken elbette yalnız gelmemişlerdir; yanlarında rahiplerden, papazlarından, danışmanlarından, güvendikleri özel hizmetçilerden vs… oluşan kalabalık bir grupla beraber gelmişler ve Osmanlı sarayında kraliçeler gibi saltanat sürmüşleridir! Ayrıca yine bu yabancı kadınlar, memleketlerinde kalan aileleriyle, akrabalarıyla, ruhban sınıfla, soydaşlarıyla irtibat içinde olmuş ve doğal olarak her fırsatta onların çıkarlarını gözetmekten  geri kalmamışlardır.[1]

Osmanlı padişahları ise Müslüman Türkleri, mevcut durumdan şüphelendirmemek adına, yabancı cariyelerine – eşlerine – yabancı annelerinin şehzadeyken kendilerine tayin ettiği lalarına (öğretmenlerine) – nedimlerine (iç-oğlanlara – yani oda hizmetçilerine) birer Türk /Müslüman takma adı vererek ve “bunlar artık Müslüman oldular” açıklaması yaparak, Türklerin gözünü boyamışlardır! Osmanlıların ailelerine – mahremlerine – saraylarına alıp baş tacı ettikleri bu yabancı Hıristiyan veya Yahudi unsurlar içinde İslâm dinini ve Türklüğü samimiyetle benimsemiş olan bazı istisnalar olabilir! Ancak bu durum tamamen istisnadır. Çünkü genel olarak Osmanlı hanedanına ve devlet yönetimine hakim olan padişah ailesi ve devşirmelerin siyaset ve uygulamalarına baktığımızda, bu unsurların Türk ve İslâm karşıtı oldukları açıkça görülmektedir… Örneğin tarih kaynaklarında “en erken Orhan Gazi devrinde bile, İslâm’da yasaklanmasına rağmen zoraki bir ruhban sınıfının yaratıldığı ve böylece Kuran’da yer almayan hurafelerin İslâm’a sokulmasına göz yumulduğuna” dikkat çekilmiştir![2]

Osmanlıların, bünyelerine – mahremlerine aldıkları yabancıların etkisi altına girdiklerini gösteren pek çok çarpıcı örnek vardır; bunlardan biri de kendi öz babasını tahttan indirmek için ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim’den olma, Yahudi Helga’dan doğma Kanuni Sultan Süleyman’dır; güvenilir Tarih Kaynakları Süleyman’ın köle cariyesi – Rus papazının kızı Roksalan’ın (Hürrem’in) etkisi altına girerek, onu baş tacı ettiğini – genelde onun sözünden dışarı çıkmadığını, hatta Hürrem’in isteğiyle öz oğlunu ve öz torununu öldürttüğünü ifade etmişlerdir; ayrıca Kanuni, oda hizmetçisi – nedimi (şehzadelik yıllarından itibaren yanından ayırmadığı – özel bakımını yapan, hamamda yıkayan – tırnaklarını kesen, onu giyindiren, eğlendiren vs…) Pargalı Hıristiyan kölesini de en az Hürrem kadar çok sevdiğini ve bu kölesine de “İbrahim” adını vererek ve onu “Paşa” unvanı ile taçlandırarak koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun başına getirdiğine, yani oda hizmetçisini “sadrazam” yaptığına, hatta bu uygunsuz davranışının sonucunda imparatorlukta düzen ve otoritenin bozulduğuna dikkat çekilmiştir![3]

[1][1] Örneğin Orhan Gazi’nin üçüncü Grek eşi Teodora’nın, adını değiştirmeye dahi razı olmadığı ve Türk topraklarında Hıristiyanlığın baş savunuculuğunu yaparak, Hıristiyanlığa ve Hıristiyanlara değerli hizmetlerde bulunduğu ifade edilmiştir.
[2] Alphonse De Lamartine, Osmanlı Tarihi Cilt  1, Sabah Yayınları, İstanbul, 1991, s. 70.
[3] Koçi Bey, Koçi Bey Risaleleri, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2008, s. 11 – 16, 81.

………
………

Anadolu Türklerinin uyanabilmesi ise ancak dört yıllık – korkunç bir 1. Dünya Savaşı sürecinde ve savaş sonrasında gerçekleşen dış güçlerin Türk topraklarını fiilen işgal etmeleri, yabancı asker ve azınlıkların saldırı ve tecavüzleriyle mümkün olabilmiştir! Büyük Atatürk konuyla ilgili şu çarpıcı açıklamayı yapmıştır; “Özellikle bizim milletimiz, milli kimliğini bilmemenin çok acı cezalarını çekmişlerdir.  [Zamanla tamamen yozlaşan, Türklükten ve İslâm’dan uzaklaşan Osmanlı padişahları ve onların devletin en üst makamlarına getirdikleri devşirme yöneticileri, Türklere binlerce yıllık köklü milli kimliğini ve tarihini kasıtlı olarak unutturmuşlardır, Türkleri ümmet anlayışı içinde pasifleştirerek, eritmişlerdir (melting pot) ] İmparatorluğun içindeki çeşitli toplumlar, hep milli kimliklerine ve inançlarına sarılarak ve milliyet idealinin kuvvetiyle kendilerini kurtarmışlardır. Bizler ise, ne olduğumuzu, onlara yabancı, onlardan ayrı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimiz zayıfladığı anda biz hor ve hâkir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmakmış. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, öncelikle bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı bütün davranış ve hareketlerimizle göstermemiz gerekir; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler, başka milletlerin avı olur.” [1]

[1] Mustafa Kemal Atatürk, Atatürkçülük: Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, s. 277.

………
…………

Büyük Atatürk, Türkler için son derece vahim ve karanlık olan o sürecin “1918 – 1922” bir kısmını şöyle anlatmıştır; “Dahiliye Nazırı Damat Şerif Paşa, Sivas’ta işgalleri protesto eden ve “kahrolsun işgal” diye bağıran halkı kastederek Sivas Valiliğine yaptığı bildiride “Kahrolsun işgal” gibi yazılar, hükümetin şimdiki siyasetine uygun değildir” diyordu. Bu ne demektir baylar? Osmanlı Hükümeti, düşmanların yurdumuza girişini kötü görmeyen bir siyaset mi güdüyordu? Bunun üzerine 13 Ekim 1919’da Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya şu telgrafı çektim; “Ulusun gerçek duygularına dayanarak hükümetin, haksız işgalleri tanımadığını resmi siyasi bir dille bildirmesini ve Ateşkes Antlaşması hükümlerine aykırı olarak, düşmanlarımızın bugüne dek işlerimize karışmalarını protesto edilmesini beklemekteyiz.” Delegemiz ve Harbiye  Nazırı Cemal Paşa’nın verdiği yanıt çok ilgi çekicidir; (Belge: 154, 18 Ekim 1919 ) “Ulusal isteklere uygun olarak işleri yürütme sorumluluğunu yüklenen İstanbul Hükümeti, tutumunda ve yürütümünde siyasetinin gereklerini kollamak, yabancılara karşı daha konuksever ve ılımlıca davranmak zorundadır. Sayın Heyeti Temsiliye’den hükümetin yaptığı işleri daha çok destekleyici olmalarını rica ederim.”

……..
………

Sn. Tuzcu şöyle bağlıyor                                     :

Sonuçta diyebiliriz ki      :

Sevr Antlaşmasıyla” Türk Milletinin ölüm fermanını yazan birleşik emperyalist güçler, bu antlaşmayı zorla Türklere dayatmak için ellerinden gelen her zorbalığı, her saldırı ve katliamı yapmışlar ve bunun için Türk topraklarına Grek ordularını salarak, yerel Grek ve Ermeni çetelerini silahlandırarak, azınlıkları kışkırtarak Türk köylerine ve şehirlerine her türlü saldırıyı yapmışlar ve Türklere dünyada resmen cehennemi yaşatmışlardır. Ayrıca onlar, Osmanlı padişahını ve dini örgütleri kullanarak iç isyanlar çıkartmışlar, kardeşi kardeşe katlettirerek de Türk milletine çok büyük kayıplar ve acılar yaşatmışlardır. Yine işgalci güçler, Türk vatanını bir baştan bir başa tahrip etmiş, evleri, ahırları, camileri, ekinleri dahi yakmış ve yıkmışlardır. Ancak Mustafa Kemal Paşa gibi bir dahi – mükemmel bir komutan – bilge bir devlet adamı, cesur bir vatanseverin liderliğinde topyekûn bir araya gelen Milli Güçler (7’den 70’e topyekûn Türk Milleti)  – hep birlikte el  ele vererek – korkunç yokluklar, açlıklar, acılar içinde, ölümüne savaşarak bağımsızlığımızı ve vatan topraklarımızı kurtarabilmişlerdir. Bizler o acı günleri çok şükür ki yaşamadık; yaşamadık ama, yaşamış gibi empati yapabiliriz, hatta mutlaka yapmamız gerekir.

Şayet yüzlerce yılda ender yetişen bir Mustafa Kemal Paşa ortaya çıkıp, her şeyini feda ederek, “şaşkınlık – korku ve çaresizlik içinde kalmış biçare Türk Milletine sahip çıkmasaydı, dağınık bölgesel milli örgütleri biraya getirmesiydi, herkese cesaret ve umut olmasaydı, milletini aydınlığa – özgürlüğe doğru var gücüyle teşvik edip, Kurtuluş Savaşımız ve Destansı Zaferlerimizi” gerçekleştirmeseydi, işte o zaman Sevr Antlaşması, tüm hükümleriyle devreye girmiş olacaktı!  

Böylece Batı Anadolu ve Karadeniz sahil Bölgemiz Greklere, Kuzey Doğu Karadeniz Bölgemiz Ermenilere, İstanbul ve Boğazlar yabancılardan oluşan ortak bir komisyona, İstanbul Fener Bölgesi “Vatikan Modeli” özerk İstanbul Grek patrikhanesine, Güney Doğu başkalarına verilecek ve biçare Türkler ise Orta Anadolu’da, Konya merkezli, üç – beş şehir içine sıkışarak, hapsedilecekti; ancak bu kadar değil, “İngiliz gizli belgelerinde Türklere lütfen bırakılacak olan bu küçük İç Anadolu bölgesinde bile Türkler, kendi başlarına – özerk bırakılmamalı, bizden biri başlarında – yönetimde olmalı – yani manda altına alınmalılar” deniliyordu! Böylece Türk Milleti kabul edilemez bir esaret ve alçaltıcı bir zillet içinde yaşatılacaktı! Tabii ki buna yaşamak denirse!

Onun içindir ki bizler, Büyük Atatürk’ümüze ve Onun izinde gitme sağduyusu gösteren fedakâr Aziz Türk Milletimize ödenemeyecek kadar büyük minnet borçluyuz. Bu tarihi gerçekleri hiçbir zaman unutmamak ve unutturmamak dileğiyle…
====================================

22 sayfalık kapsamlı tümünü okumak için lütfen üstünde tıklayınız..

Tarihçi Sayın Güzide Filiz Tuzcu hanımefendiye bir kez daha çok teşekkür ediyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 27 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

ÎSLÂM’I DOĞRU ANLAMAK

ÎSLÂM’I DOĞRU ANLAMAK

Dostlar,

Sitemizin değerli yazarlarından Sn. Güzide Filiz Tuzcu hanımefendi, “İSLAMI DOĞRU ANLAMAK” başlıklı özgün bir monografisini bizimle paylaşmak inceliği gösterdi. Kendisine teşekkür ederiz. Çalışma 35 sayfa dolayında. Sitemizin tasarımı ne yazık ki tümünü birden yayınlamaya uygun değil. Bu yüzden giriş, ilerleyen sayfalardan bir alıntı ve sonuç bu sayfada aktarılmış, tüm metin için ise erişke (link) verilmiştir. Bu Erişke tıklanarak 35 sayfalık tüm metni pdf olarak çağırıp okuyabilirsiniz. Doğallıkla, konuk yazarların görüşleri kendilerini bağlamaktadır. (ISLÂM’I _DOGRU_ANLAMAK)

Sevgi ve saygı ile. 08 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
================================================

Konuk yazar :
Güzide Filiz TUZCU

GİRİŞ

        İslâm Dini, Yüce Allah[1] tarafından peygamber seçilen Hz. Muhammed aracılığıyla ve bu dininin tek ve biricik kaynağı olan KURAN ile insanlık âlemine tebliğ edileli 1400 yıl olmuştur; Türklerin İslâm Dinini kabul etmeleri ve özümsemelerinin üzerinden ise yaklaşık 1000 küsur yıl geçmiştir! Evet yaklaşık “1000 küsur yıldır” genel olarak Türkler Müslüman’dır, hatta Türkler Müslüman olmakla kalmamışlar, İslâm’ı en doğru şekilde anlayan – temsil eden ve İslâm uğruna Hıristiyan haçlı ordularına karşı cesurca savaşarak, İslâm Dininin korunmasına – yayılmasına ve devamına büyük katkılar sağlayan kahraman bir millet olarak da tarihi kayıtlara geçmişlerdir.[2] Söz konusu bu süre, aslında oldukça uzun bir süredir ve bunca zaman zarfında Müslüman Türklerin Kuran’da belirtilen – İslâm’ın kalbi – özü olan “Müslüman olabilmenin esaslarını – inançlı olabilmenin olmazsa olmaz ilkelerini – Yüce Allah’ın uyarılarını – emirlerini – yasaklarını, açıkça günah diye belirttiklerini ve de açıkça “bu insanlar benim düşmanımdır, bunlardan uzak durun” dediklerini” çok iyi bilmeleri, hatta iyice hafızlarına kazımaları gerekirdi!  Peki öyle olmuş mudur? Maalesef ki hayır!

        Örneğin Kuran’a göre her şeyden önce bir Müslüman Allah’tan başka hiç kimseden, ama hiç kimseden çekinmemeli ve korkmamalıdır ve de Allah’ın emirlerine her zaman – her yerde…
==================================================
Dipnotlar..
[1] Bazı Arap severlerin, ya da Arap emperyalistlerinin iddia ettikleri gibi “Allah Adı”, kesinlikle ve kesinlikle Arapça değildir. Allah adı, Yüce Allah ile ilgili tüm kutsal sıfatları içinde barındıran, özel – orijinal ve eşsiz bir addır (örnekler; Rahman  – herkese merhamet eden, acıyan – şefkat gösteren, Rahim – Koruyan, kollayan,  merhametini esirgemeyen,  Melik – Bütün kâinatın mutlak ve gerçek sahibi,  Hâlik – Her şeyi yoktan var eden, Kahhâr – Her şeye, her istediğini yapacak güce sahip olan, kudreti yeten, Rezzâk – Rızıkları yaratan ve kullarına bahşeden vs…)  Tek Olan Yaratıcı,  bizzat Kendisine “ALLAH” adını vermiştir.

[2] Türklerin, İslâm hususunda yaptıkları fedakârca hizmetleri ve sağladıkları önemli katkıları en net ve adaletli bir şekilde anlatan kişiünlü Tunuslu İslâm Bilgini – İslâm Hukukçusu, Felsefeci İbn-Haldun  (1332 – 1406) olmuştur. O, şu çarpıcı hususlara dikkat çekmiştir;Hz. Muhammed’in öncülüğünde İslâm’ın tarihsel gerçeği “dürüstlük – eşitlik – yardımlaşma – dayanışma – yiğitlik” yönündeki ilk saf gelenekleri, Hz. Muhammed’in vefatından sonra Emevi Devleti tarafından kanla bastırıldıktan sonra hilafet saltanata dönüştürülmüş ve iktidar babadan oğula geçerek ebedileştirilmiştir!  Sözde Sünni İslâm, zümre (sınıf) çıkarlarının peşinde koşan görüşün adı olmuş, bu nedenle Ehl-i Sünnet yolu, yerini bağnaz İslâm’a – İslâm Ortodoks’una bırakmıştır.  Orta Asya Türkleri ise, yüzyıllar süren uğraşlarında gittikleri bölgelere dayanışmaya dayanan, eşitlikçi ve adaletli “demokratik geleneklerini” sürekli aktararak, İslâm’a taze kan taşımışlar ve Horasanlı Türkler İslâm’ı adeta yeniden diriltmişlerdir. Türklerdeki kurultay – dayanışma meclis geleneği, Alplik – Yiğitlik geleneği, sosyal ve siyasal hayattaki bütün demokratik gelenekler,  doğudan batıya doğru  evrensel nitelikler göstermiştir… Eski Türk Beylerinin ne kadar serveti varsa, umumiyetle  “İl’e – yani Devlete” aitti. Türk Beylerinde tamah ve haset yoktu; Türk Beyleri idaresi altındaki halkı yedirip, içirmek, giyindirmek, korumak ve borçlarını ödemekle yükümlüydü. vs…”  Ümit Hassan, İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, Sevinç Matbaası, Ankara, 1977, s. 77, 78, 80, 186.  (Kadim Türk Devlet anlayışında var olagelmiş demokratik gelenekleri ve Türk Devlet Başkanlarının halkını iyiliğini – refahını düşünmesini, onları koruyucu – kollayıcı özelliklerini  ünlü Türk Büyüğümüz Ziya Gökalp de ayrıntılı olarak vurgulamıştır; Türkçülüğün Esasları (1997) ve Türk Uygarlığı Tarihi (1991), her ikisi de İnkılâp Kitabevi Yayınları)
*****
……
……
devamla….

Öyle ki Büyük Atatürk, din ile ilgili söz konusu bu “vahim toplumsal çelişki ve sorunu”, henüz  öğrencilik  yıllarından  itibaren fark etmiş, din ile ilgili kişi ve olayları gözlemlemiş ve daha ileriki yıllarda, bilhassa Balkan Savaşında ve Kurtuluş Savaşı Sürecinde dinin, emperyalist batılı güçlerceTürkler aleyhine nasıl bir silah gibi kullanıldığını, din bahanesiyle Türklerin nasıl kandırıldıklarını, yine din baskısıyla gerici isyanlar ve iç savaşlar çıkartıldığını, binlerce Türkün kanının ve canının nasıl telef edildiğini, kardeşin kardeşe nasıl kırdırıldığını” bizzat görmüş ve yaşamıştır.  Onun içindir ki O BÜYÜK DAHİ – O BÜYÜK İNSAN – O BÜYÜK DEVLET ADAMI, Türk Milletinin samimi ve köklü dini inancı olan İslâm’ı,  onun tek ve en doğru kaynağından, yani  “KURAN’DAN”, anlaşılarak  öğrenilmesine çok büyük önem vermiştir. Böylece samimi olarak “Atatürkçü olan, Onun düşünce, ilke ve hedeflerine saygılı olan bir kişinin”, İslâm Dinini dışlaması ve böyle önemli bir konuyu ehil olmayan – yobaz ve gerici unsurların ellerine terk etmesi düşünülemez bile!

       Ancak fiiliyatta genel olarak “Biz Atatürkçüyüz, Atatürk’ün izindeyiz diyerek, makam odalarına dev Atatürk fotoğrafları asanlar, O’nun adını dillerinden düşürmeyenler ve Atatürkçülüğü hiç kimselere bırakmayanlar…”, Türk toplumunun kültürel değerlerinin başında gelen “İslâm Dinine” yıllardır gereken önemi maalesef vermemişler, hatta hiç anlamadan – bilgi sahibi bile olmadan bu dini “gericilik sayarak – Arap’ın dini diyerek” küçümsemiş ve tümüyle dışlamışlardır! Bu bağlamda Büyük Atatürk’ün İslâm Dininin doğru anlaşılması yönünde göstermiş olduğu takdire ve saygıya şayan üstün çabaları, 1938 sonrasında, “yaşadığı toplumdan kopuk – toplumun kültürel değerlerini anlamayan – anlamadığı halde küçümseyen sözde aydınlarca ve yeniden dinden nemalanmak isteyen sözde şeyhler  ve tarikatlarca, ve de sırf oy kaygısıyla hareket eden, bu yüzden tüm bu kötü niyetli  kişilere, yanlışlara – hurafelere – şekilciliğe göz yuman siyasetçilerce” Kuran’ın tebliğ ettiği “Gerçek İslâm Dininin Anlaşılması ve Uygulanması”, bir kez daha  engellenmiştir!  Aynı Osmanlı Devrinde olduğu gibi…

O halde “düşünen, sorgulayan, kişi ve olayların arka düzleminde yer alan gerçeği ortaya çıkarmayı hedefleyen bir Türk Bilim İnsanı olarak, bu önemli konu üzerinde de etraflıca düşünmemiz ve gerçeği araştırmamız gerekmez miydi? Elbette ki gerekirdi… Bizde öyle yaptık ve diğer çalışmalarımızın yanı sıra İslâm’ı da, onun tek ve yegane kaynağından, yani Kuran’dan doğru öğrenmeye karar verdik.  Bu bağlamda Kuran’ı da aynı bir ders kitabı gibi  15 yılı aşkın bir süredir, “Ana Dilimiz Türkçede” anlayarak okuduk, inceledik, Âyetler üzerinde derinlemesine düşündük, hatta Kuran’ı okumaya ve incelemeye de devam ediyoruz…

Bu bağlamda “Genel olarak Türk Milleti 21. Yüzyılda bile neden İslâm Dinini halâ bilmiyor? Türk Milleti Kuran’ın tebliğ ettiği Gerçek İslam’dan neden uzaklaştı, hatta hurafeler batağına neden saplanıp kaldı?” gibi sorular sormamız kaçınılmaz olmuştur. Araştırmalarımız görünenlerin ötesinde, yani sorunun arka planında bildik – tarihi nifak merkezlerinin olduğunu gördük;  şöyle ki arka planda,  İslâm’ı  ve dolayısıyla onun en güçlü temsilcisi ve kuruyucusu olan Türkleri, bin küsur yıldır en büyük rakip ve düşman olarak gören, hatta Türklere boyun eğdirmek, Türkleri  ezmek ve haritadan silmek isteyen emperyalist batılıların devrede olduklarını belirledik…
……
……
*****
ve kapsamlı inceleme şöyle bağlanıyor :

………..

Kişilerin değil, hukukun ve yasaların üstün olduğu, her bir vatandaşa – hayvana ve doğaya değer verilen, gelişmiş, çağdaş, uygar batılı ülkelere bir bakın, (bilerek – bilmeyerek) Yüce Allah’ın “uyarı ve emirlerine harfiyen uydukları” görülmektedir. Söz konusu bu ülkelerin vatandaşları huzur ve güven içinde, karnı tok, sırtı pek, “yarın ne olacağız endişesi olmadan; düşüncesini özgürce açıkladı diye tutuklanma  – işten atılma korkusu olmadan” özgür ve mutlu, yani insanca yaşamaktadırlar. Aynı şeyleri sözde Müslüman ülkeler için söylemek olanaklı mıdır? Doğal ki, değildir. O halde Türkler de içinde olmak üzere, genel olarak dünya Müslümanlarının Kuran’ın tebliğ ettiği “GERÇEK İSLÂM’I”  bilmediklerini ve yaşamlarına uygulayamadıkları rahatça ifade edebilir miyiz?  Tabii ki edebiliriz.  

         Hatta daha da kötüsü, daha da vahimi ve kabul edilemez olanı  ise şudur : Yüzyıllardır emperyalist batılılar, İslam’ın nasıl yaşanacağını Müslümanlara resmen dikte etmektedirler!  Şöyle ki “rahibe modeli sıkma baş bağlama – türban – tesettür dayatması (oysaki Kuran’da kadınlar başını örtecekler, çarşaflara dolanacaklar – öcü gibi örtünecekler hükmü kesinlikle yoktur)  sakal – sarık – cüppe  gibi  çağ dışı kıyafetler – körü körüne aç kalınan oruçlar – ruhsuz ve anlamsız – göstermelik Maun namazları, aynı zamanda binlerce insanın hücum ettiği – insanların birbirini ezdiği haçlar”, hep batılıların eliyle dayatılanlardır… Ne denli trajiktir ki genel olarak dünya Müslümanları, dinleri hususunda söz konusu Hıristiyan emperyalist batılıları (Allah’ın ifadesiyle kafirleri) dinlemekte ve onlara itaat etmekte, ancak bu dinin sahibi – Tek ve Yüce Allah’ı ise dinlememektedirler!

Sonuçta; gerçekleşen korkunç yaşam koşulları ortadır; pek çok Müslüman orta çağın zifiri karanlığında yaşamaktadır. Şöyle ki; cehalet – açlık – yoksulluk, hastalıklar, kanlı iç savaşlar, çocuk ve hayvan tecavüzleri, insanlık dışı vahim durumlar vs… apaçık ortadır…

İnsanı,  insan olmaktan utandıran – sözün bittiği yer de işte burasıdır.

(Tüm metin için erişke yazının başındadır..)
===================================                                         

Menbiç ve Fırat’ın Doğusu

Menbiç ve Fırat’ın Doğusu

Şükrü Sina Gürel
Prof. Dr. 

Şükrü Sina Gürel
ssgurel@yahoo.com
YURT Gazetesi, 06 Haziran 2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu nihayet ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı ile görüştü ve Menbiç’ten PYD/PKK’nın çekilmesi için bir “yol haritası” üzerinde anlaşmaya değilse bile bir “anlayış birliği”ne ulaşıldı. Obama Yönetimiyle varılan “anlayış birliği”, iki yıl sonra Trump Yönetimine de -şimdilik!- kabul ettirildi. Önemli konularda fikir değiştirmesi için 24 saate bile gereksinimi olmayan Trump, bu konuda ne kadar devamlılık gösterecektir, bilinmez…
Her şeye karşın Çavuşoğlu-Pompeo mutabakatını olumlu bir gelişme olarak değerlendirmek mümkün. Ama Türk-Amerikan sorunlarında son durağa gelinmedi. Afrin’de bizi oyalayan ABD’nin bizi Menbiç’te ne kadar oyalayacağı da belli değil. Çavuşoğlu’nun “iyimser” tahmini Menbiç sürecinin “altı aydan daha kısa süreceği” yönünde. Oysa Orta Doğu’da altı ay içinde neler, neler olur, ne kadar çok unsur değişir, bilemeyiz.
Daha Zeytin Dalı Harekatı başlarken, ABD’nin bizi Afrin’de oyalayacağını, Menbiç’i bir pazarlık unsuru olarak mümkün olduğu kadar uzun süre elinde tutacağını; ama Fırat’ın Doğusundan çekilmeye hiç niyetli olmadığını belirtmeye çalışmıştım.
Şimdi, PYD/PKK’nın Menbiç’ten silahlarını bırakarak, altı ay içinde Fırat’ın Doğusuna çekileceği söyleniyor. ABD’nin önce silahları mı, yoksa eşkiyayı mı Fırat’ın Doğusuna taşıyacağı konusunda ise henüz aydınlatılmadık !
Çavuşoğlu Menbiç süreci ile ilgili olarak Rusya’yı bilgilendirdiğimizi söylüyor ve her halde bizim “Rusya da nasıl olsa Suriye’yi bilgilendirecektir” diye düşünmemizi bekliyor. Ancak, egemenlik alanı üzerinde insan ve silah “sevkiyatı” yapmaya giriştiğimiz, hatta toprakları üzerinde ABD ile yerel yönetimler kurmayı tasarladığımız Suriye Hükümetiyle neden hala doğrudan ve açık iletişimde bulunmadığımızı söyleyemiyor.
Suriye Cumhurbaşkanı Esad geçen hafta bir Rus yayın organına konuştu ve Fırat’ın Doğusunu işin sonunda Suriye Devleti’nin denetleyeceğini açıkladı. Bu arada Putin’in Suriye Temsilcisi, yine geçen hafta Ankara’da “üst düzey” temaslarda bulundu. Ama bir türlü Suriye ile açık ve doğrudan ilişkimiz kurulamıyor !
Suriye’de geçici olarak kuvvet bulundurmamızı meşrulaştıracak, Fırat’ın Doğusundan ABD ve PYD/PKK’nın çıkmasını sağlayacak bir işbirliğini başlatacak olan, Türkiye-Rusya-İran-Suriye birlikteliğidir. Bunu için de

  • Suriye’nin meşru yönetimiyle doğrudan ve açık işbirliği oluşturmamızın zamanı çoktan gelmiştir.
    ===============================================
    Dostlar,

    Usta dış politika uzmanı, eski Dışişleri Bakanı, SBF hocalarından Sayın. Prof. Ş. Sina Gürel’in irdelemesi ne denli ağır başlı, ölçülü, sorumlu ve somut verilere dayalı değil mi?

Siyaset Bilimi‘ uzun yüzyıllardır Batı üniversitelerinde ciddi bir alandır.
Political Sciences‘ örneğin Harvard‘da son derece çekici (revaçta-cazip) – saygın (prestijli) bir bilimsel uzmanlık dalıdır..

Université Sorbonne‘da ‘Science Politique’ eğitimi görenler ülkelerinde, hatta uluslararası alanda önemli görevlere gelirler.

LSE’nin (London School of Economics) de hakkını vermek gerekir..

Ülkemizde bu eğitimin önemini kavrayan Osmanlı, 1859’da Mekteb-i Mülkiye’yi açmış ve Devletin 3 ana eğitim kurumu sacayağı örneği Tıbbiye (1827), Harbiye (1834) ve Mülkiye (1859) tamamlanmıştır. Büyük ATATÜRK, Cumhuriyeti kurduktan sonra Mülkiye’yi Ankara’ya taşıtmıştır. Ankara’da Cumhuriyetin ilk Tıp Fakültesi açılmıştır (İnönü-1945) ve Deniz – Hava Harp Okulları ile Harp Akademileri İstanbul’da tutularak Kara Harp Okulu Ankara’ya alınmıştır.

Bu tür eğitim – araştırma – bilim kurumları dünyanın her yerinde stratejiktir ve ülkenin ‘ender‘lerini seçerek en iyi biçimde yetiştirirler. Osmanlı’da ENDERUN böylesine bir gereksinimin ayrımsanmasının ürünü idi. Ülkenin bekası için bu tür politikalar zorunludur. İşte Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi = Mülkiye böylesine önemli stratejik bir kurumdur.

Ne yazık ki DP’nin Menderes hükümetlerinin son yıllarında 1960’lara doğru, 12 Eylül döneminde ve devr-i AKP’de son 2 yılda ciddi darbeler vurulmuştur bu gözde kuruma. Açıkça, kendi ayağına kurşun sıkmaktan farkı yoktur bu saldırıların. AKP döneminde 30’u aşkın akademisyen, OHAL KHK’sı ile SBF’den uzaklaştırılmıştır (686 sayılı OHL Kanun Hükmünde Kararnamesi, 08 şubat 2917). Bunlar son derece yanlış, hukuksuz ve insan haklarına aykırı despotik uygulamalardır. Bir an önce son verilmeli ve tam tersine bu vazgeçilmez 3 temel kurum, özellikle kurumsal devlet politikalarıyla desteklenmelidir.
****
Sayın Gürel’in güncel Suriye çözümlemesi (analizi) ile Dışbakan (Dışişleri Bakanı) Çavuşoğlu’nun söylemlerini yan yana koyunuz ve birkaç ay, 6 ay… 1 yıl sonraki gelişmelere bakınız..

Batı emperyalizminin ceberrut çullanması, ancak uluslararası dengelerle karşılanabilir. Somut olayda Türkiye – Rusya – İran – Irak – Suriye deyim yerinde ise ‘5’i bir yerde’ örneği ortak ve uyumlu politikalar gütmek zorundadırlar..

‘İnat’ ve ‘Sağduyu’ birlikte olamayan kavramlar.. Hele hele dış politika böylesi bir açmazı asla kaldırmaz.. AKP = RTE ne yazık ki bu derin çelişkiyi kimsenin anlayamadığı (!) biçimde sürdürüyor!

Yazık oluyor Türkiye’ye..
Oysa siyasetçiler ve siyaset kurumunun görevi tam da tersi değil mi?

Sevgi ve saygı ile. 06 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İSLÂM’DA “DOĞRULUK”

İSLÂM’DA “DOĞRULUK”

Konuk yazar : Güzide Filiz TUZCU

Sevgili Vatansever Dostlar,

Tarihten günümüze, Büyük Atatürk’ün ifadesiyle “Türk Milletinin başına gelen her felâket, hep din maskesiyle – din kisvesi altında gelmiştir…”  Söz konusu bu vahim durum, 600 küsur yıllık devasa bir zaman dilimini kapsayan Osmanlı İmparatorluğu devrinde de böyle olmuştur; 1938 sonrası dönemde de maalesef yine böyle olmuştur!

       Modern – çağdaş olmayı “dinsizlik zanneden” ve Büyük Atatürk‘ün düşünce ve hedeflerini hiç anlamadan,  koyu birer Atatürkçü geçinenler dahi, Türk Milletinin önemli bir kültürel değeri olan dini önemsememiş, hatta “laikliği dahi dinsizlik gibi ve Büyük Atatürk’ü de dinsiz gibi” gösterme gafletine ve büyük hatasına düşmüştür!

       Bir milletin sorunlarını analiz ederek, doğru teşhis koymak ve doğru çözümler bulmak  için bazı disiplinlerden eşzamanlı olarak yararlanmak gerekmektedir; örneğin siyaset ilmi, tarih ilmi, dinler tarihi, iktisat, psikoloji, sosyoloji, coğrafya vs… Bir başka deyişle olaylara ve sorunlara bir bütünlük içinde bakmak gerekir.

          1923 yılında T.C. Devletini kuran Büyük Atatürk’ün “Vatanımızın ve Milletimizin yararını, sağlıklı gelişimini ve güvenli geleceğini teminat altına alan Tam Bağımsız Milli Politikaları”, iktidara gelen siyasilerce ne yazık ki terk edilmiş olduğundan, “bilimsel düşünme ve çözüm üretme yöntemi, gerçek tarihimiz ve milletin yüzlerce yıllık köklü manevi – kültürel değerleri” maalesef korkunç bir yıkıma uğramıştır…

         1938’den günümüze en çok istismara uğrayan, bu bağlamda özünü – anlamını ve misyonunu tümüyle yitirerek, millete en çok zararı veren- adeta insanların beyinlerini uyuşturarak, onları insanlıktan çıkaran ise, aynı Osmanlıda olduğu gibi yine “din sömürüsü” hususu olmuştur! 1938 sonrası “iktidara talip olan siyasi partilerin ekseriyeti”, dini siyasetleri  için araç olarak kullanmaktan, sahte hocalara, şeyhlere, tarikatlara, kerameti kendinden menkûl sarıklılara ödünler vermekten ve salt oy alma kaygısıyla halkı din adına kandırmaktan  hiç çekinmemişlerdir!

         Siyasiler, salt iktidar ve koltuk hırsları için bunu yaparken, içinde yaşadıkları milleti aydınlatmakla  görevli – hatta bunun için maaş alan pek çok sözde aydın – bilim insanı vs… da maalesef ki görevini yerine getirmemiştir. Bu yüzde İslâm Dini tebliğ edileli neredeyse 1400 yıl olmasına rağmen – Büyük Atatürk’ün “Türk Milletini Kuran’ı Türkçe olarak, anlayarak okutma, milleti dinen bilinçlendirme çabalarına ve hedefine rağmen” – Türk Milletinin ekseriyeti 21. yüzyılda dahi Kuran Esaslarını ve Yüce Allah’ın buyruklarını maalesef bilmediğinden, dinde salt şekilciliğe – gösterişe – kılık ve kıyafete önem vererek, medyatik sözde hocalara – sarıklılara, “insan onuru ve aklıyla  asla bağdaşmayan”  saçma – sapan sorular sorabilmektedirler… Bu ürkünç durumun suçluları kimdir?

          Burada bir kez daha İslâm’ın “özünü” anımsatmayı görev sayıyor ve bu bilgilerin vatansever herkesçe paylaşılmasını diliyorum… Bir kez İslâm Dini akıllı bireylere hitap etmek-tedir (aklını çalıştıran, düşünen, sorgulayan, gerçeği araştıran ve gerçeği bulduğunda da bunu cesaretle dile getiren…). Onun için bu dinin özünde aklı çalıştırmak, doğruyu, güzeli ve faydalı olanı araştırıp bulmak ve yaşama uygulamak, insan yaşamını, hatta tüm canlıların yaşamını güzelleştirmek vardır; bunun için de bilimin temel alınmasını öğütler.  Zaten Kuran’da Yüce Allah, “Beni ve Yarattığım âlemi – gördüğünüz düzeni, koyduğum doğa yasalarını, kullarım içinde  en iyi âlimler (yani bilim insanları) anlar” derken, işte bu yaşamsal hususa vurgu yapmıştır.

Zaten BİLİM de, her hususta “mutlak gerçeği araştırıp, bulmak ve gün ışığın çıkartarak – insanlık hizmetine sunmaktır.”  Aslında her şey insanların,  doğayla tam bir bütünlük içinde, tüm canlıların yaşam haklarına saygı duyarak, huzurlu, barışçı ve mutlu bir yaşam sürebilmeleri içindir; bilimi esas almak da ancak bu son amaç için olmalıdır. Yoksa bilim, yüksek eğitim kurumlarına yerleşen, milletinden kopuk – millete yararı olmayan bir azınlığın, kendi dar âleminde saltanat sürmesi, milletin anlamadığı – yararlanama-dığı sözde akademik yazılar  – taraflı kitaplar yazması için değildir!     

       Ben bu yazımda Kuran’da “DOĞRULUĞU” ele alarak, İslâm’da doğruluğun  ne kadar hayati bir öneme haiz olduğunu vurgulamak istiyorum. Bu bağlamda şayet  Müslüman olduğunu iddia eden bir insan “YALAN” konuşuyorsa, kanaatimce o kişi Müslüman kabul edilmemelidir. Müslüman olabilmek öyle kolay iş değildir!

(Üniversite eğitimimde, “psikiyatri ve tıp ilmi” adlı dersimizin  psikiyatri hocası “yalan konuşmanın, aslında bir kişilik bozukluğu olduğunu ve bu tür kimselere, en yakınımız bile olsalar, asla güvenilemeyeceğini” vurgulamıştı… Bu arada, gelişmiş medeni hukuk devletlerinde “yalancı olarak tanınan, sözünde durmayan, bugün söylediğini yarın inkâr eden bir kişinin” sosyal yaşamda, siyasal ve ekonomik yaşamda ve devlet katında zerre değeri yoktur. Hele o kişi bir de “devletin kara listesine alınmışsa“, yaşarken adeta ölü hükmündedir!)

        Dürüstlüğe – doğru sözlülüğe – mertliğe – güvenirliğe bizim Kadim Türk Atalarımız da büyük değer vermişler ve “yalan, tüm kötülüklerin başıdır”diyerek, bizleri uyarmışlardır.

 – Aslında Yüce Allah’a içtenlikle iman eden ve sadece Allah’a kulluk yapan dosdoğru – dürüst bir insan, ki bir Müslüman Kuran’a göre böyle olmalıdır; dünyadaki tüm kulluklardan, korkulardan ve baskılardan da kurtulmuş demektir. Bir başka deyişle “dosdoğru olan – dürüst olan insan” yaratıcısı Yüce Allah’tan başka hiç kimseden korkup, çekinmez, kendini özgür hisseder, bunun için her yerde, her zaman ve herkese karşı sadece gerçekleri cesaretle konuşur, “yalana, nabza göre şerbet vermeye, yağcılık yapmaya vs…” asla tenezzül etmez. Ayrıca dürüstlük, sağlam ve onurlu bir karakterin de en belirgin göstergesidir; böyle bir insan, iki yüzlülük yapmaz, kimseyi kandırmaya çalışmaz, yapamayacağı şeylerin sözünü vermez, hiç kimsenin hakkına – hukukuna tecavüz etmez ve titizlikle “kul hakkı” gözetir…   Ki  “kul hakkı  (başta insanlar olmak üzere, tüm canlıları kapsar)“,  İslâm’ın en önem verdiği konuların başında gelir; şöyle ki Kuran’ göre hiç affı olmayan iki büyük günah vardır;
1.) Allah’a ortak koşmak, şirk – riya – iki yüzlülük
2.) Kul hakkı ihlâli. 

    Bu bağlamda Kuran’a göre dürüst insan, Allah katında çok değerli bir insandır, hatta Müslüman olsa da,  olmasa da değerlidir.

  • Yüce Allah, DÜRÜST İNSANLARI, şehitlerle aynı mertebede tutmuştur.  

HADİD SÛRESİ – ÂYET 19: “Çok doğru olanlar ve şehitler, onların mükafatları ve nurları vardır.” 

AHZÂB SÛRESİ – ÂYET – 70: “Ey inananlar, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin.”

YUNUS SÛRESİ – ÂYET 89:  “Doğru olun, bilmezlerin – cahillerin sözüne uymayın.”

TEVBE SÛRESİ – ÂYET 119: “Ey inananlar, Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”

NİSA SÛRESİ  – ÂYET 9: “İnsanlar Allah’tan korksun ve doğru söz söylesinler.”

SAF SÛRESİ – ÂYETLER 2 & 3; “Ey inananlar, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek, Allah katında en sevilmeyen şeydir.”

MAİDE SÛRESİ – ÂYET 1: “Ey inananlar, verdiğiniz sözleri yerin getirin.” 

AHKÂF SÛRESİ – ÂYET 13: “Rabbimiz Allah’tır deyip, doğru olanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir.

HÛD SÛRESİ – ÂYET 112: “Emrolduğun gibi doğru ol,  seninle beraber tövbe edenler de doğru olsunlar.”

      O halde bundan böyle, “ben Müslümanım – ben Allah Yolundayım vs…” diyenleri, onların bu dil ucuyla söyledikleri sözleriyle değil,  ya da başlarına doladıkları türbanla – sarıkla, sakalla- cüppeyle görünüşe değil,  ya da göstermelik namazla, oruçla, hacla değil,  yalnızca ve yalnızca DÜRÜST OLUP – OLMADIKLARINI test ederek değerlendir-
melerini milletimize ısrarla ve ısrarla öğütleyelim. Kanımca, milletimizi dinen bilinçlen- dirmek ve dini siyasetlerine alet edenlerin maskelerini düşürmek, biz gerçek Atatürkçü Vatanseverlerin en öncelikli ve hayati görevidir.

Canımızdan Kıymetli – Güzel Vatanımız Türkiye’mizde, tüm gelişmiş çağdaş hukuk devletlerinde olduğu gibi,  “DÜRÜSTLÜĞÜN” en baş değer olması için elbirliği ile çalışalım…

Saygılar – Sevgiler… (27.05.2018)
==================================================
Dostlar,

Değerli konuk yazarımız Güzide Filiz Tuzcu hanımefendiye, bizim “insan olmanın baş koşulu” olarak nitelediğimiz “Dürüstlük” erdemi – değeri hakkındaki kapsamlı yazısı için teşekkür ediyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 29 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

19 Mayıs 1919 – TARİHTEN BİR KESİT

19 Mayıs 1919 – TARİHTEN BİR KESİT

Konuk yazar : G. Filiz Tuzcu

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır.)

Bir gün sonra 19 Mayıs 1919“,  Aziz  Türk Milletinin kapkara yazgısını değiştiren, Milleti karanlıklardan – esaretten – çaresizlikten çekip çıkaran, onlara  özgür bir vatan ve aydınlık bir gelecek armağan eden  Büyük Atatürk’ün kahramanca başlattığı Kurtuluş Savaşı Destanımızın” başladığı “o hayırlı – o muhteşem – o güneşe giden günün” kutlu ve mutlu 99’uncu yıl dönümü…

Biz Türkler için yaşamsal derecede önemli  bu gün vesileyle “tarihi bir hatırlatma yapmak“, bir tarihçi olarak boynumuzun borcudur diye düşündük; şöyle ki,  Büyük Atatürk,  sadece işgalci dış güçlere – yani dünya kaynaklarını gasp eden, aç gözlü – saldırgan – zalim ve zorba emperyalist devletlere karşı savaşmamıştır; O, söz konusu bu emperyalistlerin  “toprak vaatleriyle” kandırarak, kışkırttığı, silahlandırdığı ve  maşa gibi kullandıkları Greklere ve Ermenilere karşı da savaşmıştır;

Aynı zamanda O, yüzyıllarca Türk Milletinin sırtından geçinmiş, göz kamaştıran bir saltanat sürmüş, ancak karşılığında Türk Milletini aşağılamış, ezmiş, sömürmüş, cahil, yoksul ve çaresiz bırakmış olan Osmanlılara karşı da savaşmıştır… İşte bu husus son derece önemlidir.

Çünkü 1918’de Osmanlı padişahı, hanedanı, onların devşirme yöneticileri, devlet adamları vs…, kendilerine yüzyıllarca sadakatle – ölümüne bağlı olan, emeğiyle, kanıyla, canıyla hizmet eden Türk Milletine hiçbir biçimde sahip çıkmamış, hatta padişah Vahdettin daha da ileri giderek Türklerin ellerinden silahlarını toplamış ve Türkleri tümüyle korumasız bırakarak,  aynı cellâtlarına teslim edilen koyunlar gibi “Türklerin,  hiçbir direnme göstermeden, sessizce – uysalca işgalci düşmanlara teslim olmalarını” emretmiştir!  Düşmana teslim olmayıp da, ailesini, şerefini, namusunu, canını kurtarmak için mücadele eden Türkleri ve Türk Milli Güçlerini ise, “asi – çapulcu – eşkıya – celâli” ilân eden padişah, onların katledilmelerini emretmiş, padişah ve İstanbul Hükümeti düşman güçlerle birlik olup,  Türklerin elini kolunu bağlama  ve onları cezalandırma yoluna gitmiştir!

Bir başka deyişle Büyük Atatürk, maddi, manevi ve askeri yönden güçlü – oldukça donanımlı – küstah ve zalim “Türk düşmanlığı ortak paydasında buluşmuş” olan bu üç güce karşı aynı anda savaşmak zorunda kalmıştır:

1. Emperyalist Dış Güçler,

2. Emperyalistlerin ülke dışında ve içinde yer alan gayrimüslim ve Müslim işbirlikçile-ri; Grek ve Ermeni taşeron orduları, Grek ve Ermeni patrikhaneleri, silahlı çeteleri, gizli örgütleri, yerli azınlık grupları, yabancı okul idarecileri, misyonerler vs…

3. Osmanlı padişahı Vahdettin, hanedanı,  Osmanlı devlet adamları, devşirme Osmanlı yöneticileri ve onların kışkırttıkları “İslâm Görünümlü” bazı yerli tarikatlar…

Önemle hatırlatmak isteriz ki; tarihten günümüze “Türk düşmanlığı ortak paydasında buluşan bu üçlü şer grubu“, her zaman ve her koşulda tam bir işbirliği içinde hareket edegelmişlerdir… Ve bu unsurlar, çok üzülerek bildirmek zorundayız ki,  Türk Devletlerinde “yönetimi ele geçirerek“,  Türkleri her zaman yönetimden bertaraf etmeyi (dışlamayı) başarmışlardır!

Söz konusu bu unsurlar, bir tek Büyük Atatürk’ü “Türk Devlet Yönetiminden” bertaraf edememişlerdir ve onun için Ona  amansız bir düşmanlık beslemektedirler… Halâ… Çünkü onlar, Büyük Atatürk’ün ölümsüz olduğunu, Asil Ruhunun bizlerle yol gösterdiğini,  Onun bizim gönüllerimizde yaşamaya devam ettiğini gayet iyi bilmektedirler.

Onun içindir ki Büyük Atatürk bize şu yaşamsal vasiyette bulunmuştur: “Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek, başının üstüne dek çıkaracağı adamla-rın kanındaki ve vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmektenhiçbir zaman geri kalmasın. (Gazi Mustafa Kemal, Nutuk – Söylev, Cilt 2, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1999, s. 811.)

Evet, tarihten günümüze Türk Milleti, başının üstüne dek çıkaracağı“, başına kral – padişah – devlet yöneticisi yapacağı insanı – insanları maalesef iyi incelememiştir! Maalesef  çoğu zaman yalnız görünüşe – görüntüye, boş sözlere ve boş vaatlere kanmıştır!

Türk Milleti tarihten günümüze, hiçbir zaman “önyargılı, ayırımcı – ırkçı” olmamıştır; tarih Türklerle ilgili böyle bir olgu kayıt etmemiştir;  tersine, pek çok tarihsel kaynak Türklerin ne denli insancıl olduğunu, fazilet erdem) ve ahlâki değerlere sahip olduklarını, savaşta bile kadınlara, çocuklara, yaşlılara, yaralılara asla dokunmadıklarını, hatta onlara yardımcı olduklarını; öbür milletlerle kıyaslandıklarında Türklerin yabancılara  karşı olağanüstü hoşgörülü, cömert ve konuksever olduklarını kayıt altına almıştır. 

(Bunların aksini söyleyenlerin sözleri tümüyle siyasal  ve iftira amaçlıdır, yani tarihsel ve  bilimsel değildir.)

Ancak “aşırı derecede iyimserlik – herkesi kendinden zannetme – hoşgörü ve kucakla-ma“, devlet yöneticisi seçerkenyani vatanını, şerefini, canını, geleceğini emanet ederken, elbette ki geçerli bir davranış biçimi değildir! Akıl ve tarih bilimi devreye girmelidir. Bu can alıcı noktada elbette Büyük Atatürk’ün yaşamsal vasiyeti”  kulağımıza küpe olma-lıdır.

Dünyada tüm milletler, soyuna – ırkına – diline – dinine – atalarına sımsıkı sarılırken, hatta öz değerlerini büyük bir duyarlıkla, gözbebekleri gibi  korurken, biz neden böyle davran-mayalım! Biz Türkler, böyle davranmadığımız için çok kez, çok çok ağır bedeller ödedik…

Türkler Milli Kimliğine sahip çıkmasın diye, en doğal hakkımız olan “milli kimliğimize – soyumuza  – atalarımıza – tarihimize sahip çıktığımızda“,   hemen kripto Türk düşmanları devreye girip aaaa  ırkçılık yapmayın” gibi saçma – sapan ve aslı olmayan sözler söylerler! Bunlara asla kanmayın ve sizler onları hemen susturun, hadlerini bilsinler. Bu aynı kişi-ler, gerçekten ırkçı olan, başka milletleri kendilerinden aşağı gören, onları sömüren, top-raklarını gasp eden, onları öldürmekte sakınca görmeyen gerçek ırkçılara, asla “ırkçı” demezler, hatta onlara uşaklık ederler!

Tarihten ders almamız ve Büyük Atatürk’ün vasiyetine titizlikle, harfiyen uymamız gere-kir…

19 Mayıs ATATÜRK’ü ANMA, Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun ve tüm vatan-severlerin yolu, Atatürk’ümüzün gösterdiği o “tam bağımsız, özgür ve aydınlık MİLLİ TÜRK YOLU” olsun…

Saygılar ve Sevgiler…
===================================================
Dostlar,

Sitemizin değerli yazarlarından Sayın Güzide Filiz Tuzcu, gerçek bir yurtsever, birikimli bir aydındır. Yazılarını yayınlamaktan büyük mutluluk duyuyoruz ve çok da okunuyor. Bu yazısını ne yazık ki az önce görebildik yüzlerce e-iletimiz arasından. Kendisinden ve okuyucularımızdan hoşgörü dileyerek, 1 gün gecikmeyle hemen yayınlıyoruz..

Yazan da, okuyan da, gereğini yapan da sağolsun, varolsun!

Anımsatmak istiyoruz; bu bayramın tam ve gerçek adı;

  • 19 Mayıs ATATÜRK’ü ANMA, Gençlik ve Spor Bayramı‘dır!Ne yazık ki; günümüzde TBMM başkanlığı gibi en yüksek makamlara bile Atatürk Cumhuriyeti sayesinde yükselebilmiş, gençliğinde 6. Filo’ya kol – kanat gerip karşı çıkan yurtseverlerin kanını dökmüş birileri, “Samsun’dan yola çıkan heyet..” gibi tuhaf – takıntılı söylemlerle tarih bilimini çarpıtıp vefasızlığın en acımasız örneklerini vermekteler..

Aslında merd-i kıpti şecaat arzederken, sirkatin söylemektedir..

Herkes kendine yakışanı yapmakta ve kendisini ele vermektedir.
Erdoğan yarım ağız, iğreti, “Gazi Mustafa Kemal” demekte, “ATATÜRK” sözünü ağzına almamaktadır. TBMM Başkanının açık Atatürk düşmanlığını çok iyi bilmesine ve ileri yaşına karşın 2. kez aynı göreve getiren Erdoğan değil miydi?

Yüce ATATÜRK‘ün aşağıdaki kritik uyarısını kulaklara bir kez daha küpe etmeli 24 Haziran 2018 yaşamsal seçimlerine giderken :

  • Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek, başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanındaki öz mayayı
    çok iyi incelemeye dikkat etmekten
    hiçbir zaman geri kalmasın.
     

Sevgi ve saygı ile. 20 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com