İKTİDAR MI, İTİBAR MI?

İKTİDAR MI, İTİBAR MI?

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

İktidar güç, otorite, yetki, olanak demektir. Ülkemizi yöneten siyasal iktidarda bunların hepsi var. İtibar ise saygınlık, adaletli ve adil olmak, insancıl olmak, doğaya, çevreye ve yasalarına saygılı olmaktır. İktidarınızın olması itibarınızın olacağı anlamına gelmez. Sözün özü adil ve sevecen değilseniz itibarlı da değilsiniz.

Sayın Dr. Erdal Atabek bir yazısında “Yerel seçimlerin en önemli sonucu bence bu oldu: İktidar kaybetti, itibar kazandı.” diyor. Doğru diyor. AK Parti Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ise alamadıkları oylar için Demek ki kendimizi iyi anlatamamışız” dedi. Tam aksine, kendinizi çok çok iyi anlattınız. Eğer onlarca TV, onlarca gazete, iktidarın güç ve görkemi ile kendinizi siz anlatamadıysanız kim anlatmış olabilir ki? En küçük ilçelere dek bilbordlarda sizi gördük. TRT’de her açtığımızda sizi gördük. Kendinizi öyle çok ve uzun uzun anlattınız ki, halka parmak sallayışınızdan ürperdik. TV’lerde davudi sesinizle olabildiğine bağırırken, çocuklar bile korkudan yataklarından fırladı. Kulaklarımızla duyduk, gözlerimizle gördük, yüreklerimizle burkularak izledik tüm bunları. Daha nasıl anlatacaktınız ki!?.

Sayın AK parti genel başkanı, hani hep “kandırıldığınızı” söylersiniz ya, oysa siz de halkı kandırdınız. Halka karşı hiç içtenlikli olmadınız. Her şey oya endeksliydi. Bakınız basit ve güncel örnek: Halk yokluk ve yoksulluktan inim inim inliyor, siz de farkındasınız.. toplumun gazını almak için tanzim satış mağazaları açtınız, halk iki kilo soğan ve üç lira tasarruf için saatlerce kuyrukta bekledi. Ama seçim biter bitmez, daha oylar sayılırken o tanzim satış mağazalarını yıktınız. Gereksinim mi kalmadı? Halk doydu mu? Siz de halkı kandırdınız. Artık toplum bunları sorgulamaya başladı. On’u aşkın makam uçağınız varken ve halk kuru soğana muhtaçken siz Katar’dan “uçan saray” aldınız, karşılığında, göz bebeğimiz Sakarya Tank Palet Fabrikasını katarlılara yemlik verdiniz…… Halk da seçimlerde kararını verdi.

Kendinize muhalif olanı hapisle tehdit ettiniz. Tarih adil olmayanın uzun süre ayakta olamayacağına tanıktır. Kendi dışınızdakilere terörist dediniz. Cumhuriyetin tüm varlık ve kazanımlarını tükettiniz, yine de elde avuçta birşey yok. Dış borç gırtlağı aştı (yakl. 500 milyar $!). “Şah” diyenin dilini koparıyorsunuz. Mapushaneler gazeteci ve karşıtlarınızla dolu. Mapushaneler masum insanlarla dolu. Binlerce insan kesinleşmiş yargı kararı olmaksızın işten atıldı. Üstelik yargıya başvurmalarının yolu da tıkandı. Parasız, pulsuz, mağdur aileler. Hiçbiri umurunuzda değil. Ama partinizin içinde FETÖ’nün siyasal ayağı partiniz içinde “nedense” asla ve kat’a sorgulanmadı!? Bedeli sandıktır. Tüm bunlara karşın yine de çok oy aldınız ve ne yazık ki hala 1. partisiniz.

Bir kez düşünün Sayın D. Bahçeli, Sayın N. Kurtulmuş, Sayın S. Soylu hatta Sayın T. Türkeş’le karşılıklı birbirinize söylediklerinizi. Ben burada yinelemeyeceğim. Çünkü o sözleri anmaktan utanıyorum. Söylenen sözün hiç ağırlığı ve samimiyeti yok mu? İlke ve ideallerin hiç önemi yok mu?

Bakın size 3 örnek vereyim İlke, İdeal ve Sözün arkasında durma konusunda : İlki filozof Sokrates (MÖ 469-399) inançları yüzünden  ölüme gönderilirken elleri kelepçeli, eşi kolluk güçlerinin önünü keser. “Eşimi suçsuz yere ölüme götürüyorsunuz” der. Sokrates ise, “Hanım, hanım suçlu olarak ölüme gitsem daha mı iyi olacaktı?” diye tarihe geçen sözünü söyler. Mahkemenin “Vazgeç düşüncelerinden, bağışlayalım..” pazarlığını reddeder.

Öbür örnek : 1600’de İtalya’da engizisyon mahkemesi kararıyla Giordano Bruno adında bir düşünür, diri diri yakılarak öldürüldü. Mahkeme, “sözlerinden vazgeçerek af dilerse bağışlanacağını” söylediğinde, Socrates gibi O da reddetti ve yakılmayı göze aldı.

2000 yılında Giordano Bruno adına “Hoşgörü ve İfade Özgürlüğü” 400 yıl sonra kutlandı.

Pir Sultan Abdal (1480-1550) : Hızır paşa, Pir Sultan’a “Bana bir şiir söyle içinde Şah sözü geçmesin, seni bağışlayayım..” der. Pir Sultan Abdal 7, 6 ve 5 dörtlükten oluşan 3 şiir söyler, hepsinde de “şah” sözcüğü geçer. Hatta kimi dörtlüklerde 2, 3 kez bu yasaklanan sözcük geçer. Ölümü ilke ve idealleri uğruna hiçe sayar. İnanç ve itibar, işte böyle bir şey…

Sözün, ilke ve ideallerin ağırlığı, saygınlığı, itibarıdır; yüzlerce yıl sonra onları dillerden düşürmeyen..

Mevcut iktidar, çeşitli manevralarla Cumhuriyetin temel değerlerini ağır erozyona uğrattı. Ama yerine yeni bir şey koyamıyor, çıkmazda, Türk halkı bu ‘ateşten gömleği’ daha fazla giyemez. Cumhuriyetin değerini ve erdemlerini anlayan Türkiye halkı, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ışıklı yoluna yeniden tutunuyor. Görüyor ki çözüm parlamenter demokraside.. 31 Mart 2019 yerel seçimleri, çıkmaz sokaktan dönüşün ışıklı parıltısıdır.

İktidarlar geçici, saygınlık (itibar) kalıcıdır.
İktidardakiler yolcu, halk hancıdır!
Dünya, söylenceye (efsaneye) göre 900 yıl salatan süren Sultan Süleyman’a bile kalmamıştır!

  • Saygınlığın altın tacı adalettir.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün devrim ve ilkeleri ile gerçek iktidar olalım, itibar edinelim geleceğimizi taçlandıralım; daha çok geç olmadan.. (14.4.19)
=====================================
Dostlar,

Değerli dostumuz ve sitemize içten duygularla yüklü yazılar gönderen Sn. Aydınlı‘ya teşekkür ediyoruz. Ne var ki AKP iktidarının tüm çabalara karşın sağduyuya yanaşmadığını ibretle izliyoruz. İstanbul Maltepe’de ilçe seçim kurulunun kendi sayımlarını iptal ettiğini, yeniden sayıma karara verdiğini dehşetle öğreniyoruz!

  • Bu tablo, iktidarın baskısının sanılandan çooook daha ağır olduğunun açık kanıtı…

AKP İstanbul belediye başkanlığını ne pahasına olursa olsun “kaptırmak” istemiyor. Buna mecbur – mahkum – tutsak hatta! Ama niçin böyle?? Bu sorunun yanıtı gerçekte herkesçe iyi biliniyor..
– Bir yandan yandaşlara ihaleler sürdürülüyor,
– bir yandan “arşiv temizliği” yapılıyor,
– bir yandan da yine yandaşlara ödemeler öne alınarak yapılıyor, kasa boşaltılıyor…

Bütün bu yüz kızartıcı işler, Sn. Aydınlı’nın deyimleriyle “iktidar” adına “saygınlık” ayaklar altına alınarak yapılıyor.. Tüm dünyanın gözleri önünde ve her türlü demokratik – ahlaksal – etik – hukuksal – insani – dinsel … değer ayaklar altına alınarak.. Toplumsal barış – huzur dinamitlenerek..

AKP’nin utanç veren, ibretlik FETÖ bağlantılarını kendi sesleri ve görüntüleri ile izleyin :
https://youtu.be/KKxkccTS1DI

Başta YSK (Yüksek Seçim Kurulu) olmak üzere il – ilçe seçim kurullarındaki yetkili yargıçların bu çok tehlikeli traji – komik tabloya derhal son vermeleri gerekiyor..
Yiğitçe, gerekirse tüm baskıları topluma açıklayıp reddederek!
Yıkım (tahribat) giderek büyüyor ve onarımı olanaksızlaşıyor..
Halkla ve özgür iradesiyle “alay etmek” ülkemize çok ağır bedeller  ödetebilir..

Lütfen,,, inatlaşmayın, hak yemeyin, zerrece dürüst olun lütfen.. artık yeter..

Sevgi ve saygı ile. 14 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Atatürk öyle mi? Dinleyin bakalım…

Atatürk öyle mi? Dinleyin bakalım...

Dr. Erdal Atabek

Tek parti iktidarlarında en yüksek işsizlik AKP döneminde

Tek parti iktidarlarında
en yüksek işsizlik AKP döneminde

Tek parti iktidarları üzerine yapılan bir Meclis araştırmasında AKP döneminin en düşük ortalama büyüme ve en yüksek ortalama işsizlik rakamlarına sahip olduğu ortaya çıktı.
Ali Ekber ERTÜRK
SÖZCÜ, 20 Şubat 2017
Tek parti iktidarlarında en yüksek işsizlik AKP döneminde

Yapılan araştırmalar, AKP’nin tek parti iktidarları arasında en başarısız hükümet olduğunu gösterdi. TBMM tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Cumhuriyet tarihinin en başarısız hükümetlerinden biri AKP çıktı. TBMM Araştırma Hizmetleri Başkanlığı

  • “Ülkemizde Tek Parti ve Koalisyon Hükümetleri Dönemlerinde Büyüme ve
    İşsizlik Oranları”

başlıklı rapor hazırladı. Raporda, tek parti iktidarları dönemi ile koalisyon hükümetleri döneminde ekonomik büyüme ve işsizlik oranları kıyaslandı.

Genç işsizlik tehlikeli boyutlara ulaştı

Rapora göre AKP’nin tek başına iktidarındaki işsizlik oranı, diğer tüm hükümet dönemlerini katladı. AKP dönemindeki büyüme hızı da, diğer tüm tek parti hükümetlerinden geride kalırken, birçok koalisyon hükümetinin büyüme hızından da düşük çıktı. Ayrıca, AKP dönemindeki büyüme, ekonominin dinamiklerinin tamamen altüst olduğu askeri dönemlerle neredeyse eşit çıktı.
CUMHURİYETİN İLK YILLARI BAŞARILI
Raporun en çarpıcı bölümü ise, ülkenin Kurtuluş Savaşı’ndan çıktığı cumhuriyetin

ilk dönemine ilişkin bölüm oldu. CHP’nin tek başına iktidar olduğu bu 1923-1950 döneminde büyüme oranı %4.67 olurken, işsizlik oranı da %3.4 oldu. 1950- 60 arasında yaşanan Demokrat Parti iktidarı döneminde ortalama büyüme %7.9 olurken, işsizlik yüzde 2.6’da kaldı. Yine aynı şekilde 1965-71 arasında AP döneminde büyüme %5.8, işsizlik oranı %5.2 düzeyindeydi. En tartışmalı tek parti dönemi olan 1983-1991 yılları arasında ise ekonomik büyüme %5, işsizlik %8.1 düzeyinde seyretti. Ekonomi politikaları ile övünen AKP’nin 15 yıllık iktidarında ise büyüme %4.58, işsizlik %10.1 oldu. Ancak, AKP’nin kendi dönemini 2001’de yaşanan ekonomik krizle kıyaslaması politikalarının uzunca bir dönem başarılı olduğu şeklinde yorumlanmasına neden oldu.

20szt07a_ist-izm-ant-ank-trb

KOALİSYONLAR BİLE DAHA BAŞARILI

1991-1996 arasında iktidara gelen DYP-SHP koalisyonunda ekonomik büyüme %3.94,
işsizlik %8.4 düzeyindeydi. 1996’da kurulan ANAP-DYP koalisyonu döneminde büyüme %7, işsizlik % 6.6 idi. Hemen arkasından 1996-97’de iktidara gelen Refah-Yol koalisyonunda ise büyüme %7.25, işsizlik % 6.7 düzeyinde kalmıştı. 1997-99 arasında kurulan ANAP-DSP-DTP koalisyonunda bile büyüme % 7.50 olurken, işsizlik %6.9’da kalmıştı.
============================================
Evet dostlar, 

TBMM’nin yaptığı araştırmanın çarpıcı sonucu :

EN BAŞARISIZ TEK PARTİ AKP!

Son TÜİK raporunda Tüketici Güven İndeksinde de düşüş var..
“2023’te ilk 10 ekonomi arasında olacağız” masalları ise hiç sıkılmadan
anlatılmaya devam ediliyor.. Ülke ekonomisi talan edilmiştir. Salt bununla da kalınmamıştır;

  • AKP’li son 14+ yılda Türkiye’nin maddi manevi tüm değerleri
    hoyratça yağmalanmıştır.

Meslek büyüğümüz Dr. Erdal ATABEK‘in 20.02.2017 günü Cumhuriyet‘te yer alan makalesi “Uygarlarla barbarların savaşı” başlığını taşıyor.. Okunmasını dileriz
(http://ahmetsaltik.net/2017/02/21/erdal-atabek-uygarlarla-barbarlarin-savasi/).

Sevgi ve saygı ile. 21 Şubat 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ADD Bandırma Şube Başkanı Melih Çınar’ın Önemli Konuşması


ADD Bandırma Şube Başkanı Melih Çınar’ın Önemli Konuşması

Dostlar,

ADD Bilim Danışma Kurulu Başkanı Sayın Prof. Ali Ercan kısa bir ileti yolladı.
Onu aşağıda sunacağız. Ekinde bir konuşma metni var..

Kadim dostumuz, ADD Bandırma Şubesi Kurucu Başkanı ve 20 yılı aşkın süredir de kesintisiz seçimle gelen başkanı Sayın Melih Çınar‘ın konuşma metni..

ADD’nin 11 Şubat’ta yapılan toplantısında yapılan bir konuşma..
Biz ADD Çankaya Şubesi’nin seçilmiş delegesi olmamıza karşın bu toplantıya çağrılmadık,
hiç haberimiz olmadı.. (Herhalde Tüzük gereği katılmamız gerekmeyen bir toplantıdır..??)

Bu yüzden, geç de olsa o başarılı konuşma metnini yeni paylaşabiliyoruz :

Sayın Ercan’a da, Sn. Melih Çınar’a da teşekkür ederiz.

Sevgi ve saygıyla.
12.3.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

=================================

Melih_Cinar_Bandirma_ADD_Bsk.

 

 

 

 

Değerli arkadaşlar,

ADD Bandırma Şube Başkanımız Sayın Melih Çınar’ın 22 Şubat 2015 günü
11. Olağan Genel Kurul konuşmasını sizlerle paylaşıyorum.
Bir bakıma Tarihe not düşen bu kısa konuşma metni uyarıcı olduğu kadar da öğreticidir.

Sevgilerimle. Æ
12.3.2015

***
Saygıdeğer Ülküdaşlarım,

Sizleri şahsım ve yönetim kurulumuz adına saygı ile selamlıyorum.
11. Olağan Genel Kurulumuzun başarıyla geçmesini diliyorum.

Sizle ülkemizin son yılları içinde küçük bir gezinti yapalım istiyorum.
Biliyorsunuz, AKP 2001 yılında kuruldu ve 2002 yılı 3 Kasım’ında iktidara geldi.
Bir partinin kurulduktan sonra bir yıl içinde iktidara gelmesi görülmüş bir şey değildir.
Arkadaki güçler çok çabuk açığa çıktı.
Recep Tayyip‘in seçilme hakkı olmamasına karşın başta İngiltere ve Fransa olmak üzere
AB ve ABD’nin olağanüstü ilgisine mazhar oldu. Hiçbir yetkisi olmadığı halde bu ülkelerde kezlerce resmi kimliği varmış gibi karşılandı.

Sonra birileri birilerinin kulağına bir şeyler fısıldadı, yasa değişikliğiyle seçilme hakkı elde etti. Bu yetmiyormuş gibi Siirt seçimleri iptal edilerek seçim yasasına aykırı olarak aday gösterildi ve Meclise girdi. İçteki ve dıştaki Cumhuriyet yıkıcıları statükoya karşı “ileri demokrasi” (!) söylemiyle harekete geçti. Halk, satılık liboşlar ve irtica artıklarının saldırıları altında
adeta hipnotize olmuştu. Bizi şaşırtan Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olduğu halde,
siyasal partilerin, yargının, Ordu’nun, üniversitelerin, baroların, sivil toplum örgütlerinin
ve sendikaların suskunluğu, Ülkenin geleceğini görememeleri idi.

Oysa biz bu ekibin ne olduğunu biliyorduk. Bu siyasal anlayışa karşı, ülkemizde ilk başkaldırıyı Şubemiz yaptı. Bunlar henüz iktidarda on beş aylık iken, 14 Şubat 2004’te
Ulusal Uyanış Mitingi yaptık. Marmara ve Ege bölgelerindeki ADD şubelerini çağırdık.
Çağrı metnimiz şöyle başlıyordu:

  • “Bütün Yurtseverlere, Atatürkçü Düşünce Derneği sayın şube başkanları, yönetim kurulu ve üyelerine,

Ülkemiz bir karşı devrim süreci yaşıyor. 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelenler Avrupa Birliği kalkanı arkasında pervasızca Cumhuriyete karşı eyleme geçmiş bulunmaktadırlar. Ulusalcılığa karşı ümmetçiliği savunan bu yönetim, Devletin bütün kadrolarını ele geçirme peşindedir. Bütün bakanlıklarda en alt kademeye dek on binlerce, hatta yüz binlerce kadroyu kendi yandaşları ile doldururken, dokunulmazlık rafa kaldırılmış, kişiler için yasalar çıkarılmış, onları denetleyecek yargı oyun içinde oyun ile töhmet altına sokulmak istenmiştir. Avrupa Birliği hevesi ve yutturmacası içinde;

*Annan Planı ile Kıbrıs elden çıkarılmak istenmekte.
*Ege Yunan gölü haline getirilmek istenmekte,
*Dış borç sürekli artmakta,
*Fener Rum Patrikhanesine Vatikan usulü statü verilmek istenmekte,
*Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulması işlerlik kazanmakta,
*Karadeniz’de Rum Pontus hayali canlandırılmakta,
*Ekonomi IMF dümen suyunda teslimiyetçi bir çizgi izlemekte,
*Tarımımız öldürülmekte…
*Petkim, Tüpraş, Tekel, Türk Telekom gibi ulusal stratejik KİT’ler
çok uluslu şirketler (ÇUŞ) yararına yok pahasına satılmaktadır…”

Aradan bir süre geçti. Bir sabah duyduk ki; ADD Genel Başkanı Em. Org.Şener Eruygur ile emekli 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon tutuklanmışlar.

Biz darbe heveslisi değiliz; Darbelerden en çok zarar görenleriz. İşte 12 Eylül 1980 darbesi gözümüzün önünde. Ama maksat başka, maksadın arkasını görmek gerek.
Bu komutanların tutuklanması 2 veya 3 Haziran 2008’de oldu,
ben 18 Temmuz 2008’de Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’a mektup yazdım

“Sayın İlker Başbuğ,
Orgeneral
Kara Kuvvetleri Komutanı

Sayın Komutanım,

İçim acıyor…
Yurdumuzu hayasızca işgale kalkan, yaşlı- genç insanlarımızı öldürüp, çocuklarımızı süngüleyen, kadınlarımızın ırzına geçip köylerimizi, kentlerimizi yıkan Yunan ordusu
bozguna uğrayıp komutanları Trikopis tutsak edilince yüce Atatürk tarafından teselli edildi, konuk işlemi gördü. Oysa yaşamları boyunca ülkesine onurla hizmet veren görevi vatan savunması olan Atatürk Ordusunun iki şerefli komutanı F tipi cezaevinde bölücülerle, soyguncularla, çetelerle aynı çatı altında tutuklu bulunuyor. Tutuksuz yargılanırlarsa birtakım soysuzun dediği gibi darbe mi yapacaklar, yoksa kaçacaklar mı? Cumhuriyete,
Cumhuriyeti ve Aydınlanmayı savunanlara karşı bu ne kin;
düşmandan daha düşmanca davranış? Demokrasi, özgürlük, insan hakları insanlığın
en kutsal kavramlarıdır. Ne var ki, Türkiye’de kim bu kavramların arkasına gizleniyorsa
bilin ki ülke aleyhine bir pislik vardır.

İçim acıyor …
En derin saygılarımla.”

***

Arkadan nelerin geldiğini, aydınlarımızın, bilim adamlarımızın, gazetecilerin ve en önemlisi ülkemizin karada – havada – denizde savunmasını yapacak olan Ordumuzun başına neler geldiğini gördük. Bakın Dr. Erdal Atabek bir yazısında neler diyor:

“ÖN GÖRÜ MÜ? SON GÖRÜ MÜ?”

“Böyle olacağı hiç aklıma gelmemişti”.
“Nasıl oldu ben de anlayamadım”.
“Daha önce böyle bir şey olmamıştı. Olmazdı da bize rastladı, şans işte.”

Bu tür sözleri duyduğum zaman bizim kültürümüzün ne denli “son görü kültürü” olduğunu düşünürüm. “Son görü” sözcüğünü, -sonradan görebilmek- anlamında kullanıyorum. “Aklı başına iş işten geçtikten sonra, geç gelmek” de denebilir.

Saygıdeğer ülküdaşlarım;
Kurucu irade Türkiye Cumhuriyetini

– akıl ve bilim temelinde,
– tam bağımsız,
– ulusal / üniter,
– laik ve demokratik bir hukuk devleti

olarak kabul etmiştir. Tam bağımsızlık kime yarar, kimin işine gelmez?
Ulusal ve tekil (üniter )yapı kime yarar, kimin işine gelmez?
Laik, demokratik hukuk devleti kimin işine gelir, kimin işine gelmez?

Cumhuriyetin temel ilkelerine (6 OK!) gelince;

1. CUMHURİYETÇİLİK insanlığın bulduğu en son rejimdir.
2. LAİKLİK çağdaş toplumun, Demokrasinin olmazsa olmazıdır.
3. MİLLİYETÇİLİK Yurt sevgisini, yer altı ve yer üstü zenginliklerini kendi ulusu için kullanmayı,
4. HALKÇILIK sınıfsız, ayrıcalıksız toplumu hedefler.
5. DEVRİMCİLİK sürekli gelişmeyi,
6. DEVLETÇİLİK ise halkı liberalizmin acımasızlığından korumayı,
özel girişimin başaramadığını devletin yapması gerektiğini, planlı ekonomiyi öngörür.

Bunların hangisi “statükoculuk” tur? “Bilimi rehber alan Ulus-Devlet anlayışı” şeklinde
kısaca tanımlayabileceğimiz Atatürkçülük ve Cumhuriyet devrimi, bir çağdaşlaşma modeli,
bir aydınlanma tasarımıdır.

“Aydınlanma nedir?” diye sorarsanız;

“AYDINLAMA Aklın inançtan, bilimin dinden özgürleşmesidir.”

Peki biz aydınlanmayı bu anlamda gerçekleştirebildik mi?
Bilimi dinden, aklı inançtan ayırabildik mi? Cumhuriyet bunu yaratabilmek için yola çıkmıştı. Oysa bugün gelinen noktaya bakın. Akıl kör inancın batağında çırpınmaktadır.

“Profesör” sanı taşıyan bir politikacı önce 4+4+4 uygulaması için çırpınmış,
kavga ile TBMM Komisyonundan geçirmiş ve ödül olarak Bakan olmuş,
şimdi de minicik yavruların beyinlerini dıştan tesettürle ile içten hurafelerle karartmaktadır.

Saygıdeğer arkadaşlarım,

Bizim A Partisi, B Partisi ile işimiz yok.
– Biz her şeyden önce, Laik Cumhuriyetin yıkıcılarına karşıyız.
– Biz halkımızı Ortaçağın kör karanlığına itenlere karşıyız.
– Biz devletimizin adından “T.C.”yi kaldıranlara karşıyız.
– Biz tekil (üniter) yapımızı bozmaya kalkanlara karşıyız.
– Biz ulusal bütünlüğümüzü hedef alanlara karşıyız.
– Biz güney doğuyu elden çıkarmak isteyenlere, Ege’deki adalarımızı Yunan’a verenlere karşıyız.
– Biz Atatürk heykellerini yıkıp, İskilipli Atıf Hoca’ların, Şeyh Said’lerin heykellerini dikenlere karşıyız.
– Biz KİT’lerin satılmasına karşıyız.
– Biz yasama, yürütme ve yargı erklerinin tek elde toplanmasına, diktatörlüğe karşıyız.
– Biz Yüce ATATÜRK‘ün ““yurtta barış, dünyada barış” ilkesinden uzaklaşıp etrafımızın düşmanlarla çevrilmesine karşıyız.
– Biz rüşvete, hırsızlığa, yolsuzluğa karşıyız.
– Biz ülkemizin aşırı borçlandırılıp, geleceğimizin ipotek altına alınmasına karşıyız.
– Biz polis devleti oluşturulup Berkin’lerin – Ali İhsan Korkmaz’ların öldürülmelerine karşıyız.
– Biz ancak düşmanlarımızın yapabileceği, ulusal  bütünlüğümüzü parçalayıcı, ayrıştırıcı, kitleleri birbirine düşman edici politikalara karşıyız.

Evet, sevgili arkadaşlarım,

Söylenecek çok şey var. Ama konuşmayı bir kenara bırakalım, zaman konuşmak zamanı değil birleşmek, birlik olmak ve gücümüzü ortaya koymak zamanıdır.
Çünkü biz Vatanı satıp, İngiliz donanmasıyla kaçanların değil,
Bandırma Vapuruyla yola çıkıp, Laik Türkiye Cumhuriyetini kuranların torunlarıyız.

Melih Çınar
ADDBandırma Şube Başkanı
11 Şubat 2015, ADD Kurutayı, Ankara

MERALARI YOK ETMEK HALKA SON İHANET OLUR


MERALARI YOK ETMEK HALKA SON İHANET OLUR

Orhan Özkaya

Meraları yok ederek halkı ve ülkenin hayvan varlığı açlığa terk edilmiş olunacaktır.

Yeni çıkartılan “Torba Yasa” ile mera, yayla, otlak, yaylak, kışlak, harman yerleri gibi tarım alanlarının önce kiralanıp sonra da satılabileceği ve bunun için Kırklareli’nin 70 köyündeki meralarda bu işlemin başlatıldığı ortaya çıktı. Hayvancılığın bel kemiğini teşkil eden mera, otlak ve diğerleri mevcut yasaların emrettiği hükümlere göre satılması, kiralanması demek; ülkenin insanlarının aç kalmasının yanı sıra hayvan varlığının da açlığa terk edilmesi demektir. Bu yerler,  “Devletin hüküm ve tasarrufundaki yerlerdendir. Bu yerlerin özel mülkiyete konu olması mümkün değildir.” Bu durum Türkiye Cumhuriyeti Yasalarında belirlenmiştir. Satacak kamu varlığı, halkın malı bırakmayanlar işi, devletin arsalarına,
tarihi okullarına kadar indirgediler. Sıra meralara, yayla, yaylak, otlak, harman yerleriyle kışlaklara geldi.

4234 sayılı ilk Mera Yasası ve 3402 sayılı Kadastro Yasası’nın 16. maddesi,

Mera, bir veya birden fazla köy ve kasaba halkının bağımsız olarak veya birlikte kullandığı yerlere denir. Yetkili makam tarafından ayrılan veya böyle bir ayırma bulunmamasına karşın başlangıcı bilinemeyen zamandan beri (kadimden), ilgili kasaba ve köy tarafından mera olarak kullanılagelen ve hak sahiplerinin mevcut kullanma (intifa) hakları dışında üzerinde eylemli ve yasal iyelikte bulunmadıkları arazilerdir.” diye tanımlamaktadır.

Meraların hiçbir koşulda özel iyeliğe (AS: mülkiyete) konu olamayacağı devletin ve kamunun ortak malı yerler olduğu belirtilmektedir. Bütün bu devlet ve kamusal engelleyici,
caydırıcı önlemlere karşın meralar satış tahtasına konmaktan kurtulamamıştır.
Devlet demek, bir anlamda halk demektir; İktidar ya da hükümet gücü demek değildir.

Meralar yerli ve yabancı şirketlerin insafına terk edilemez

Bu alanlar üzerindeki yapılaşmalar, yerel yönetimlerin görev ihmalinden doğmuştur.
Bu durum yeni bir oy avcılığına dönüşüp, siyasal rant sağlanacaktır. Yaylak, kışlak, otlak, harman ve panayır yerleri de aynı yasanın etkisinden kurtulamayacaktır. Bu alanlarda da, 2004 yılından önce yapılan yapılar affa uğrayacaktır. Yetkililer, “buralarda yıkılmasında yarar bulunmayan; çok katlı binalar, siteler yıkıma tabi tutulmayacak”, “derme-çatma” yapılaşmaya ise izin verilmeyerek yıkılacaktır” diye konuya yaklaşmaktadır. Yani yine
toplumun en altta kalan kesiminin gözünün yaşı, çeşmeler gibi akmaya devam edecek!
Bu durum aynı zamanda “imar affı” uygulamasının bir kopyasıdır.

Uygulama, dünyamızın çevre yıkımlarıyla ısınarak geldiği bu ürkütücü aşamada, dünya ve Türkiye çevrecilerinin feryatları na aldırış etmeden gerçekleştirilmekte. Ne köylü ve ne de çiftçi düşünülmekte, tarımın her kolu öldürüldüğü için, hayvancılıkta payına düşeni alıyor. Kuraklık ve açlık,
bir süre sonra ülkemizde de ölümlere neden olursa, her halde ona da alıştırılacağız!

 Bir ülke bu kadar dengeden çıkartılır mı?               

Daha önce, 5462 sayılı “Organize Sanayi Bölgeleri Yasası”, 2634 sayılı “Turizmi Teşvik Yasası”, 2924 sayılı “Orman Köylülerini Kalkındırma Yasası”, 4915 sayılı “Kara Avcılığı Yasası”, 3213 sayılı “Maden Yasası”, 7269 sayılı “Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirler ile Yapılacak Yardımlara Dair Kanunlar” tarafından da meralar vasıflarını kaybediyordu. Yine “Serbest Bölgeler”, “Endüstri Bölgeleri” ve
son çıkartılan “Kentsel Dönüşüm Yasası”gibi yasalarla meralar özel mülkiyete veya
49-99 yıllığına kiralamaya açık hale getirilmişti. Ancak bütün bu durumlara karşın,
mevcut Mera Yasası’na göre mahkemeyle bu uygulamalar iptal ettirilebiliyordu.
Yeni çıkartılan yasayla bu yol tümden kapandı. Bir süre sonra bu alanlar da
satılarak yabancıların eline geçecek.

Bir ülkenin ekseni ve dengesiyle bu kadar oynanır mı?

=======================================

Dostlar,

Sayın Orhan Özkaya eski Tapu Kadastro Genel Müdür yardımcısıdır.
Alanına çok egemen bir yurtsever bürokrattır. Yabancılara taşınmaz ve özellikle toprak satışlarının ciddi sakıncalarını Türkiye’nin yöneticilerine ve kamuoyuna anlatabilmek için
çok emek harcamıştır. Pek çok kitap yazmıştır… Birkaçı aşağıda..

yabanciya-toprak-satisi-orhan-ozkaya

Sayın Özkaya‘nın yukarıdaki yazısı da son derece önemli ve uyarıcıdır.
Kendisine teşekkür borçluyuz..

Bir eski Maliye Bakanı “babalar gibi satarım, satıca alıp götürmüyor ya,
ülkeye yabancı sermaye geliyor…” türünden saçma sapan sözler ediyordu.
Şimdilerde, bu geri dönüşümü neredeyse olanaksızlaşan sürecin sakıncaları
daha da belirginleşiyor.

Zaten 6330 sayılı Büyükşehir / Bütünşehir yasası uyarınca son yerel seçimler sonrası
(30 Mart 2014) 750 bin + nüfuslu 31 ilde hiç köy bırakılmamış, 17 bine yakın köy
sabah kalkınca kentin mahallesine dönüştürülmüş idi. Dolayısıyla köy tüzel kişiliği
ortadan kalkmış (mahalle muhtarlığının tüzel kişiliği ve mal varlığı yoktur..) ortak taşınmaz mallar da başta otlak – yayla ve meralar olmak üzere Büyükşehir Belediye Başkanlığı tasarrufuna geçirilmişti.

Kentsel rantlardan sonra sıra kırsal kesim arazilerini imar planları oyunlarıyla ranta çevirmek tasarlanıyordu. Bir bölümünü de yapılaşmaya açarak.. Ya da yabancıların büyük tarımsal arazileri şirketler kurarak ele geçirmeleri ve topraklarımızda tarım yapmaları..
Kendi insanımızı ise dün sahibi olduğu topraklarda ırgatlaştırarak.. Şu kör talihe bakınız ki, toprak köleliği (reaya, serflik) sanki yüzyıllar gerisinden hortlatılarak geriye döndürülüyor.

Toprak reformu ile topraksız köylüyü topraklandırmak (Toprak işleyenin, su kullananın!?) ise artık Kaf Dağının ardında düşer ötesi bir özlem mi?? Hani Köylü milletin efendisi idi??

Köylüsünü Cumhuriyetin başı dik yurttaşı yapmak yerine, kendi ülkesinde, üstelik de
yabancı feodallerin (toprak ağaları), LANDLORD’ların post-modern kölesi yapmak zilleti de varsın AKP’nin ve yandaşlarının omuzlarında kalsın..

*****

Kapatılan İl Özel İdarelerinin malları da yandaş belediyelere kaymakam ve valiler eliyle dağıtılmıştı.

Son derece tehlikeli – kritik bir dönemece gelmiş bulunuyoruz.
AKP’nin gözü kara, çünkü ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak istiyor.
2023’e dek mutlaka.. Bu uğurda göze alamayacağı hiçbir şey yok..
Ülke yangın yerine döndürüldü ve Hedef 2023 ile Cumhuriyet’e nokta koyarak
Anadolu Federe İslam Devletini, Bay RTE’nin de Halife – Sultanlığını ilan etmek.

Bu kıyamete gidişin mutlaka durdurulması gerek..
En temel tarihsel sorumluluk, yurtsever – vatansever, çıkar çarkına bulanmamış,
vicdanını ve ülkesini – vatanını satmamış – satmayacak AKP’li vekillere ve tabana düşüyor.
Sakın unutulmasın, aynı gemideyiz!

Böyle gidere kendi vatanımızda yaşam olanağımız kalmayacak.
Dr. Erdal Atabek‘in ünlü kitabının adı gibi : KENDİ YURDUNDA SÜRGÜNSÜN..
Ormanlık arazilerin 2B oyunu ile orman olmaktan çıkarılarak yıllardır zilyedi
(tapulu maliki olmadan fiili malik, ekip – biçen) olan köylülere satılması zaten bir
kıyamet alameti zorbalık değil miydi ??

Duyuyor musunuz ey AKP’liler..
Yoksa uyuyor musunuz??
Ya da siz de testinizi – küpünüzü doldurma telaşında mısınız bu yağma ganimet – talan düzeninde??

Hangisi, hangisi??
Ve intifada ne zaman???

Sevgi ve saygıyla.
31.01.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net