ŞAŞIRDIK MI?

ŞAŞIRDIK MI?

 portresi_Anit_Kabir'de

Suay Karaman

Suay Karaman bir zamanlar

  • Demokrasi bir tramvaydır. Gideceğiniz yere kadar gider, orada inersiniz” demişti.Aralık 2012’de Konya’da bir ödül töreninde yaptığı konuşmada ise: “Yav işte 326 milletvekiliniz var hala mı bahane diyorlar. Ama işte bu kuvvetler ayrılığı denen var ya, o önünüze gelip engel olarak dikiliyor.” demişti.

AKP iktidarı ile 14 yıldır ülkemizde tüm kuvvetlerin tek elde toplandığı ve adına “ileri demokrasi” denilen bir düzen yaşanmaktadır. 12 Eylül 2010’da yapılan halk oylamasının (AS: Anayasa’nın 26 maddesinin blok oylaması) amacı da yargıyı tümüyle siyasal iktidarın denetimi altına almaktı. Tayyip Erdoğan’ın güçler ayrılığından engel olarak söz etmesi, ülkemiz adına talihsizliktir; faşizmin ayak sesleridir, diktatörlüğe gidişin karanlık yollarını açmaktır.

Tayyip Erdoğan, “Anayasa Mahkemesi‘nin Can Dündar ve Erdem Gül hakkında verdiği hak ihlali kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” demişti. Oysa Çankaya’daki görevine başlarken anayasaya bağlılık yemini eden birinin “ben farklı bir cumhurbaşkanı olacağım” diyerek, anayasaya aykırı hareket etmesi çok açık bir şekilde anayasaya karşı suçtur ve aslında sivil bir darbedir.

Geçtiğimiz günlerde kaçak sarayda kapalı kapıların ardında yapılan görüşmede, başbakan Ahmet Davutoğlu’nun görevinden kovulduğu, bizzat Tayyip Erdoğan tarafından yüzüne karşı söylenmiştir. Tayyip Erdoğan, seçimli olağanüstü kongreyi toplamasını ve aday olmayarak, AKP genel başkanlığı ve başbakanlıktan ayrılmasını da bildirmiştir. Bu olanların hiçbirine şaşırmadık, çünkü yıllardır adım adım bu gidişe, “yetmez ama evet” diyerek aydın insan taklitleri de destek vermişti.

Bu durum karşısında birçok kimse Davutoğlu’na üzülmüş, haksızlık yapıldığını bildirmiş ve bu olayı bir darbe olarak değerlendirmişlerdir. Ancak Davutoğlu’nun, başbakanlığa gelmesini sağlayan laik ve demokratik devleti yıkıp, yerine ortaçağ karanlığında bir devlet kurmak için, kendisine verilen görevi yerine getirmeye çalışan biri olduğu unutulmaktadır. Yeni CHP genel başkanı daha da ileri giderek; “helallik boynumuzun borcudur, tüm haklarımızı helal ediyoruz” demiştir. Geçtiğimiz Nisan ayında Davutoğlu, Kılıçdaroğlu’na; “Ben O’nu artık adam sınıfından saymıyorum, adam müsveddesi demeyi bile kendisine çok görüyorum..” demişti. “Davutoğlu’nu da savunmak bize düştü.” diyen Kemal Kılıçdaroğlu, eski başbakan Mesut Yılmaz’a milletvekilliği önerdiğine göre, bundan sonraki seçimlerde mutlaka Ahmet Davutoğlu için de bir şeyler düşünecektir. Buna da şaşırmayız…

Tayyip Erdoğan’ın, Ahmet Davutoğlu’na yaptığını darbe olarak değerlendirenler, Türk Ordusu’ na kurulan kumpas için sessizliklerini korumaktadır. Bir siyasal iktidarın, kendi ülkesinin ordusuna düşman olması, sivil darbe olarak nitelenir. Demokrasilerde elindeki siyasal gücü, rejimin kuralları dışına çıkartarak hukuksuz amaçlara yönelmek, hukuk dışı tutum ve davranışlarda bulunmak, sivil darbe olarak nitelenir.

Bir siyasal iktidarın, yasama, yürütme ve yargıyı kendine bağlayarak, her koşulda sürekli kendi istediğini yapmak için uğraşması, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli bir şekilde kadrolaşması ve kendilerine karşı olanları bir biçimde yargılatıp, susturması sivil darbe olarak nitelenir.

Bir siyasal iktidarın, ülkenin parlamentosu yerine yasa gücünde kararnamelerle yasama görevini gasp etmesi, kurumların hesaplarını Sayıştay denetiminden kaçırması, sivil darbe olarak nitelenir. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu kesinleşen bir iktidarın, bu karara karşın ülkeyi yönetmesi açıkça sivil darbedir.

Demokrasi dışı tutum ve davranışları alışkanlık haline getiren siyasal iktidar, sivil darbe yapmaktadır. Üstelik yaptıkları darbe, muhalefet tarafından da görülememektedir. Tek adamlığa gidilen bu süreçten tüm siyasal partiler sorumludur.

Toplumumuzun dinselleştirilmesi ile Kürtlere özerklik tanınmasını öngören Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olduğunu söyleyen birinin, tek adamlığa soyunması, ülkemiz için büyük bir felakettir. “İlla başkanlık değil, ‘partili cumhurbaşkanı’ sistemi de olabilir” sözleriyle Tayyip Erdoğan, AKP’de denetimi yitirmek istemediğini açıklamıştır. Terör her gün can almakta, Kilis ilimize her gün roketler atılmaktadır. AKP’ye %70 oy veren Kilisliler “öldürülüyoruz” diye gazetelere ilan verip, yöneticileri göreve çağırırken, büyük kentlerimizde bombalar patlatılırken, siyasal iktidarın gözü yeni anayasa yapmaktadır.

Bütün bu olanlara karşın muhalefet sessizdir ve kendi sorunlarını çözemeyen bir muhalefete de, zaten halk güvenmemektedir. Bu güven bunalımını aşmak için muhalefet yöneticilerinin hepsinin değişmesi gerekmektedir. Gerçekleşecek bir olumlu değişim ile ülkemizin yolunun da aydınlığa doğru değişeceği görülecektir.

===================================

Teşekkürler sevgili kardeşimiz Suay Karaman...

Sevgi ve saygı ile.
09 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ADD Bandırma Şube Başkanı Melih Çınar’ın Önemli Konuşması


ADD Bandırma Şube Başkanı Melih Çınar’ın Önemli Konuşması

Dostlar,

ADD Bilim Danışma Kurulu Başkanı Sayın Prof. Ali Ercan kısa bir ileti yolladı.
Onu aşağıda sunacağız. Ekinde bir konuşma metni var..

Kadim dostumuz, ADD Bandırma Şubesi Kurucu Başkanı ve 20 yılı aşkın süredir de kesintisiz seçimle gelen başkanı Sayın Melih Çınar‘ın konuşma metni..

ADD’nin 11 Şubat’ta yapılan toplantısında yapılan bir konuşma..
Biz ADD Çankaya Şubesi’nin seçilmiş delegesi olmamıza karşın bu toplantıya çağrılmadık,
hiç haberimiz olmadı.. (Herhalde Tüzük gereği katılmamız gerekmeyen bir toplantıdır..??)

Bu yüzden, geç de olsa o başarılı konuşma metnini yeni paylaşabiliyoruz :

Sayın Ercan’a da, Sn. Melih Çınar’a da teşekkür ederiz.

Sevgi ve saygıyla.
12.3.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

=================================

Melih_Cinar_Bandirma_ADD_Bsk.

 

 

 

 

Değerli arkadaşlar,

ADD Bandırma Şube Başkanımız Sayın Melih Çınar’ın 22 Şubat 2015 günü
11. Olağan Genel Kurul konuşmasını sizlerle paylaşıyorum.
Bir bakıma Tarihe not düşen bu kısa konuşma metni uyarıcı olduğu kadar da öğreticidir.

Sevgilerimle. Æ
12.3.2015

***
Saygıdeğer Ülküdaşlarım,

Sizleri şahsım ve yönetim kurulumuz adına saygı ile selamlıyorum.
11. Olağan Genel Kurulumuzun başarıyla geçmesini diliyorum.

Sizle ülkemizin son yılları içinde küçük bir gezinti yapalım istiyorum.
Biliyorsunuz, AKP 2001 yılında kuruldu ve 2002 yılı 3 Kasım’ında iktidara geldi.
Bir partinin kurulduktan sonra bir yıl içinde iktidara gelmesi görülmüş bir şey değildir.
Arkadaki güçler çok çabuk açığa çıktı.
Recep Tayyip‘in seçilme hakkı olmamasına karşın başta İngiltere ve Fransa olmak üzere
AB ve ABD’nin olağanüstü ilgisine mazhar oldu. Hiçbir yetkisi olmadığı halde bu ülkelerde kezlerce resmi kimliği varmış gibi karşılandı.

Sonra birileri birilerinin kulağına bir şeyler fısıldadı, yasa değişikliğiyle seçilme hakkı elde etti. Bu yetmiyormuş gibi Siirt seçimleri iptal edilerek seçim yasasına aykırı olarak aday gösterildi ve Meclise girdi. İçteki ve dıştaki Cumhuriyet yıkıcıları statükoya karşı “ileri demokrasi” (!) söylemiyle harekete geçti. Halk, satılık liboşlar ve irtica artıklarının saldırıları altında
adeta hipnotize olmuştu. Bizi şaşırtan Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olduğu halde,
siyasal partilerin, yargının, Ordu’nun, üniversitelerin, baroların, sivil toplum örgütlerinin
ve sendikaların suskunluğu, Ülkenin geleceğini görememeleri idi.

Oysa biz bu ekibin ne olduğunu biliyorduk. Bu siyasal anlayışa karşı, ülkemizde ilk başkaldırıyı Şubemiz yaptı. Bunlar henüz iktidarda on beş aylık iken, 14 Şubat 2004’te
Ulusal Uyanış Mitingi yaptık. Marmara ve Ege bölgelerindeki ADD şubelerini çağırdık.
Çağrı metnimiz şöyle başlıyordu:

  • “Bütün Yurtseverlere, Atatürkçü Düşünce Derneği sayın şube başkanları, yönetim kurulu ve üyelerine,

Ülkemiz bir karşı devrim süreci yaşıyor. 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelenler Avrupa Birliği kalkanı arkasında pervasızca Cumhuriyete karşı eyleme geçmiş bulunmaktadırlar. Ulusalcılığa karşı ümmetçiliği savunan bu yönetim, Devletin bütün kadrolarını ele geçirme peşindedir. Bütün bakanlıklarda en alt kademeye dek on binlerce, hatta yüz binlerce kadroyu kendi yandaşları ile doldururken, dokunulmazlık rafa kaldırılmış, kişiler için yasalar çıkarılmış, onları denetleyecek yargı oyun içinde oyun ile töhmet altına sokulmak istenmiştir. Avrupa Birliği hevesi ve yutturmacası içinde;

*Annan Planı ile Kıbrıs elden çıkarılmak istenmekte.
*Ege Yunan gölü haline getirilmek istenmekte,
*Dış borç sürekli artmakta,
*Fener Rum Patrikhanesine Vatikan usulü statü verilmek istenmekte,
*Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulması işlerlik kazanmakta,
*Karadeniz’de Rum Pontus hayali canlandırılmakta,
*Ekonomi IMF dümen suyunda teslimiyetçi bir çizgi izlemekte,
*Tarımımız öldürülmekte…
*Petkim, Tüpraş, Tekel, Türk Telekom gibi ulusal stratejik KİT’ler
çok uluslu şirketler (ÇUŞ) yararına yok pahasına satılmaktadır…”

Aradan bir süre geçti. Bir sabah duyduk ki; ADD Genel Başkanı Em. Org.Şener Eruygur ile emekli 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon tutuklanmışlar.

Biz darbe heveslisi değiliz; Darbelerden en çok zarar görenleriz. İşte 12 Eylül 1980 darbesi gözümüzün önünde. Ama maksat başka, maksadın arkasını görmek gerek.
Bu komutanların tutuklanması 2 veya 3 Haziran 2008’de oldu,
ben 18 Temmuz 2008’de Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’a mektup yazdım

“Sayın İlker Başbuğ,
Orgeneral
Kara Kuvvetleri Komutanı

Sayın Komutanım,

İçim acıyor…
Yurdumuzu hayasızca işgale kalkan, yaşlı- genç insanlarımızı öldürüp, çocuklarımızı süngüleyen, kadınlarımızın ırzına geçip köylerimizi, kentlerimizi yıkan Yunan ordusu
bozguna uğrayıp komutanları Trikopis tutsak edilince yüce Atatürk tarafından teselli edildi, konuk işlemi gördü. Oysa yaşamları boyunca ülkesine onurla hizmet veren görevi vatan savunması olan Atatürk Ordusunun iki şerefli komutanı F tipi cezaevinde bölücülerle, soyguncularla, çetelerle aynı çatı altında tutuklu bulunuyor. Tutuksuz yargılanırlarsa birtakım soysuzun dediği gibi darbe mi yapacaklar, yoksa kaçacaklar mı? Cumhuriyete,
Cumhuriyeti ve Aydınlanmayı savunanlara karşı bu ne kin;
düşmandan daha düşmanca davranış? Demokrasi, özgürlük, insan hakları insanlığın
en kutsal kavramlarıdır. Ne var ki, Türkiye’de kim bu kavramların arkasına gizleniyorsa
bilin ki ülke aleyhine bir pislik vardır.

İçim acıyor …
En derin saygılarımla.”

***

Arkadan nelerin geldiğini, aydınlarımızın, bilim adamlarımızın, gazetecilerin ve en önemlisi ülkemizin karada – havada – denizde savunmasını yapacak olan Ordumuzun başına neler geldiğini gördük. Bakın Dr. Erdal Atabek bir yazısında neler diyor:

“ÖN GÖRÜ MÜ? SON GÖRÜ MÜ?”

“Böyle olacağı hiç aklıma gelmemişti”.
“Nasıl oldu ben de anlayamadım”.
“Daha önce böyle bir şey olmamıştı. Olmazdı da bize rastladı, şans işte.”

Bu tür sözleri duyduğum zaman bizim kültürümüzün ne denli “son görü kültürü” olduğunu düşünürüm. “Son görü” sözcüğünü, -sonradan görebilmek- anlamında kullanıyorum. “Aklı başına iş işten geçtikten sonra, geç gelmek” de denebilir.

Saygıdeğer ülküdaşlarım;
Kurucu irade Türkiye Cumhuriyetini

– akıl ve bilim temelinde,
– tam bağımsız,
– ulusal / üniter,
– laik ve demokratik bir hukuk devleti

olarak kabul etmiştir. Tam bağımsızlık kime yarar, kimin işine gelmez?
Ulusal ve tekil (üniter )yapı kime yarar, kimin işine gelmez?
Laik, demokratik hukuk devleti kimin işine gelir, kimin işine gelmez?

Cumhuriyetin temel ilkelerine (6 OK!) gelince;

1. CUMHURİYETÇİLİK insanlığın bulduğu en son rejimdir.
2. LAİKLİK çağdaş toplumun, Demokrasinin olmazsa olmazıdır.
3. MİLLİYETÇİLİK Yurt sevgisini, yer altı ve yer üstü zenginliklerini kendi ulusu için kullanmayı,
4. HALKÇILIK sınıfsız, ayrıcalıksız toplumu hedefler.
5. DEVRİMCİLİK sürekli gelişmeyi,
6. DEVLETÇİLİK ise halkı liberalizmin acımasızlığından korumayı,
özel girişimin başaramadığını devletin yapması gerektiğini, planlı ekonomiyi öngörür.

Bunların hangisi “statükoculuk” tur? “Bilimi rehber alan Ulus-Devlet anlayışı” şeklinde
kısaca tanımlayabileceğimiz Atatürkçülük ve Cumhuriyet devrimi, bir çağdaşlaşma modeli,
bir aydınlanma tasarımıdır.

“Aydınlanma nedir?” diye sorarsanız;

“AYDINLAMA Aklın inançtan, bilimin dinden özgürleşmesidir.”

Peki biz aydınlanmayı bu anlamda gerçekleştirebildik mi?
Bilimi dinden, aklı inançtan ayırabildik mi? Cumhuriyet bunu yaratabilmek için yola çıkmıştı. Oysa bugün gelinen noktaya bakın. Akıl kör inancın batağında çırpınmaktadır.

“Profesör” sanı taşıyan bir politikacı önce 4+4+4 uygulaması için çırpınmış,
kavga ile TBMM Komisyonundan geçirmiş ve ödül olarak Bakan olmuş,
şimdi de minicik yavruların beyinlerini dıştan tesettürle ile içten hurafelerle karartmaktadır.

Saygıdeğer arkadaşlarım,

Bizim A Partisi, B Partisi ile işimiz yok.
– Biz her şeyden önce, Laik Cumhuriyetin yıkıcılarına karşıyız.
– Biz halkımızı Ortaçağın kör karanlığına itenlere karşıyız.
– Biz devletimizin adından “T.C.”yi kaldıranlara karşıyız.
– Biz tekil (üniter) yapımızı bozmaya kalkanlara karşıyız.
– Biz ulusal bütünlüğümüzü hedef alanlara karşıyız.
– Biz güney doğuyu elden çıkarmak isteyenlere, Ege’deki adalarımızı Yunan’a verenlere karşıyız.
– Biz Atatürk heykellerini yıkıp, İskilipli Atıf Hoca’ların, Şeyh Said’lerin heykellerini dikenlere karşıyız.
– Biz KİT’lerin satılmasına karşıyız.
– Biz yasama, yürütme ve yargı erklerinin tek elde toplanmasına, diktatörlüğe karşıyız.
– Biz Yüce ATATÜRK‘ün ““yurtta barış, dünyada barış” ilkesinden uzaklaşıp etrafımızın düşmanlarla çevrilmesine karşıyız.
– Biz rüşvete, hırsızlığa, yolsuzluğa karşıyız.
– Biz ülkemizin aşırı borçlandırılıp, geleceğimizin ipotek altına alınmasına karşıyız.
– Biz polis devleti oluşturulup Berkin’lerin – Ali İhsan Korkmaz’ların öldürülmelerine karşıyız.
– Biz ancak düşmanlarımızın yapabileceği, ulusal  bütünlüğümüzü parçalayıcı, ayrıştırıcı, kitleleri birbirine düşman edici politikalara karşıyız.

Evet, sevgili arkadaşlarım,

Söylenecek çok şey var. Ama konuşmayı bir kenara bırakalım, zaman konuşmak zamanı değil birleşmek, birlik olmak ve gücümüzü ortaya koymak zamanıdır.
Çünkü biz Vatanı satıp, İngiliz donanmasıyla kaçanların değil,
Bandırma Vapuruyla yola çıkıp, Laik Türkiye Cumhuriyetini kuranların torunlarıyız.

Melih Çınar
ADDBandırma Şube Başkanı
11 Şubat 2015, ADD Kurutayı, Ankara

4+4+4 Yapılanması Kapsamında Hazırlanan Uyum ve Hazırlık Çalışmaları Kitaplarının Değerlendirilmesi

Dostlar,

4+4+4 eğitimi yozlaştırma – dincileştime – karma ve laik yapıyı bozma,
ilk 4 yılda sonra açık eğitime olanak verme, çocuk gelinlere ve çocuk işçilere yol açma, sözde zorunlu 12 yıllık ama KE-SİN-Tİ-Lİ eğitim dizgesi bu sitede epey irdelendi.

Hep yazdık, bir kez daha yazalım :
MEB Komisyonunda (Başkanı, sonradan Milli Eğitim Bakanı yapılan Prof. Nabi Avcı idi) CHP’li vekiller görmezden gelinerek, iri kıyım AKP’li “erkek vekiller”ce (?!) dövülerek teklif geçirilmişti.

Sonrası da hep yalpalayarak geçti.. 60 aylık eğitime başlama yaşı 6 ay ileriye alınmak zorunda kalındı. Büyük bir hızla, pilot kullanma denemeleri bile yapılmadan
eğitim gereçleri basıldı. Bunlardan birini, -ki 2 milyona yakın adet basıldı-
Ankara Üniv. Eğitim Bil. Fak. den Prof. Dr. Dilek Gözütok ve ark. bilimsel olarak irdelediler. Çalışmayı özet olarak Ankara Üniversitesi web sitesinde yayımladılar.
Değerli ilkokul arkadaşımız Sn. Prof. Dr. Dilek Gözütok ile telefonla görüşerek
sitemizde de yayımlamak üzere izinlerini rica ettik ve incelikle lütfettiler (06.12.13). Çalışmanın tümünün 18 sayfa olduğunu ve makale olarak yayımlanmak üzere hakemlerden olumlu inceleme raporlarının geldiğini belirttiler. Kısa bir süre sonra
bu önemli ve değerli çalışmayı tam metin olarak da paylaşabileceğiz.

Aşağıda özetle verdiğimiz kapsamda bile dehşet verici sonuçlar var..
MEB son derece sorumsuz biçimde ve bilim dışına düşerek milyonlarca öğrencinin eğitim gereçlerini yetkili olmayan ellerde hazırlatıp bastırıyor, dağıtıyor..
(Örn. Uyum ve Hazırlık Çalışmaları Öğretmen Kitabı ve Öğrenci Çalışma Kitabı-1)

Bu kitabın içerdiği, “öğrencilerin bilişsel – duyuşsal ve psikomotor gelişim düzeylerine uygun olmayan etkinliklerin ve görsellerin” düzeltilmesi uyarısı zarafetle yapılıyor.

Bu sorumsuz davranış, Türkiye’nin geleceğine ilişkin ağır bir sorumluluk doğuruyor.. Telafisi olanaksız zararlara yol açabilecek bir politik uygulama..

Ne yazık ki pek çok kurumdan, özellikle basından ses çık(a)mıyor..
Bu durum İLERİ DEMOKRASİ (!) ikliminin ürünü olsa gerektir.
Ancak bir avuç sorumlu Eğitim Bilim öğretim üyesi bilimsel bir irdeleme yapıyorlar..
O da basında yer bul(a)mıyor. İşte özerk kurumlar böylesi anti-demokratik ortamlar oluşmasın ya da bir biçimde oluşturulmak istenirse toplum direnebilsin diye öngörülmüştür. Bir tutamcık kalan üniversite bilimsel özerkliği sayesindedir ki,
bilim namusu ve yurt sevgisi olan bir avuç eğitim bilimci, olanakları zorluyorlar..

Unutulmasın;

  • Demokrasi; ancak özerk kurumların kolonları üzerinde yükselebilir.

MEB, toplumdan özür dilemek (?!) ve büyük bir hızla bu ürkünç (vahim) hatalardan dönmek zorundadır..

Sayın Prof. Dilek Gözütok ve genç akademisyen çalışma arkadaşlarına şükran borçluyuz.
Akademik cesaretlerini de kutlayarak..

Sevgi ve saygı ile.
6.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Metne pdf olarak erişmek için; – 4+4+4_icin_kitap_irdelemesi_Dilek_Gozutok_ve_ark_6.12.13
veya
– http://epg.education.ankara.edu.tr/files/2013/09/444.pdf

=========================================

4+4+4 Yapılanması Kapsamında Hazırlanan Uyum ve Hazırlık Çalışmaları Kitaplarının Değerlendirilmesi

portresi
Prof. Dr. F. Dilek Gözütok
Arş. Gör. Özgür Ulubey*
Arş. Gör. Ayşe Gülsüm Akçatepe*
Arş. Gör. Ece Koçer*
Arş. Gör. M. Emir Rüzgar*
 

5.1.1961 tarih ve 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu’nda, 30.03.2012 tarihinde yapılan değişiklikle, Türk Milli Eğitim Sistemi’nde 1997’ye dek 5+3+3, 1998’den sonra
8+3 ve ardından da 8+4 biçiminde uygulanmakta olan örgün eğitim, 4+4+4 biçiminde yapılandırılmıştır. Yeni yapıda, sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitim kademelendirilerek kesintili duruma getirilmiştir. İlk dört yıl ilkokul, ikinci dört yıl ortaokul olarak düzenlenmiş ve üçüncü dört yıldaki lise, (kâğıt üzerinde) zorunlu eğitim kapsamına alınmıştır. Ancak
bu yapılanma ile öğrenciye, zorunlu eğitim kavramı adı altında, ilk dört yıldan sonra öğrenimine açık öğretimde devam etme serbestliği de getirilmiştir. Düzenleme ile ilk
dört yıla başlama yaşı zorunlu olarak 6 yaştan (72 ay) 5 yaşa (60 ay) indirilmiş, ortaokul ve liselerde öğrencinin veya anne-babasının isteğine ve seçimine bağlı olarak dini içerikli derslerin de ağırlıklı olarak yer aldığı seçmeli derslere yer verilmiştir.

Yeni yapılanma, pilot uygulaması yapılmadan 2012 – 2013 eğitim-öğretim yılında
(1, 5 ve 9. sınıflarda) kademeli olarak uygulanmaya başlanmıştır. Eylül 2013 öğretim yılı başında, 5 yaşını tamamlayan çocuklar, adreslerine dayalı olarak en yakın okula zorunlu kayıtları yapılarak 12 yıllık zorunlu eğitimin ilkokul 1. sınıfına, 4. sınıfı tamamlayan öğrenciler, ortaokul 1. sınıfa, 8. sınıfı tamamlayan öğrenciler ise lise 1. sınıfa başlatılmışlardır.

  • Bilim çevrelerinden ve velilerden gelen tepkilerle okula başlama
    60-66 ay arasındaki çocukların okula gönderilmesi velilerin isteğine bırakılmıştır.

Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) 12 yıllık zorunlu eğitime geçiş ile Türkiye’deki yetişkin nüfusun ortalama eğitim süresinin ve lise mezunu sayısının arttırılacağını, okullaşma oranındaki bölgesel farklılıkların azaltılacağını, farklı alanlarda yeteneği olan öğrencilere ortaokul 1. sınıftan itibaren kendilerini geliştirme fırsatı tanınacağını, eğitimin kademelere bölünmesi ile kademeler arası geçişlere olanak sağlanacağını, böylece yetenek ve gelişimlerine göre bireylere erken yaşlarda mesleksel tercih hakkı tanınacağını, okula başlama yaşının 60 aya düşürülerek, çocuklara erken yaşta ilkokula başlama fırsatı verileceğini, bu konuda dünya genelindeki uygulamalarla paralellik sağlanacağını ve
farklı kademelerdeki öğrencilerin farklı binalarda eğitim görerek, ortak mekânlardan yeterince yararlanmalarının sağlanacağını belirtmiştir (MEB, 2012a).

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi, Eğitim Programları Bölümü Öğretim Elemanları Kanun teklifinin yapıldığı dönemde, üniversiteler, bazı sivil toplum kuruluşları, ana muhalefet partisi ve kamuoyu, MEB’in yeni yasayla getireceğini belirttiği düzenlemeleri; ilkokula başlama yaşının bir yıl erkene alınmasının ve okul öncesi eğitimin zorunlu olmamasının bilimsel verilere uygun olmadığını (Ankara Üniversitesi,
2012; Boğaziçi Üniversitesi, 2012; ERG, 2012; ODTÜ, 2012), sınıf öğretmenlerinin
5 yaşındaki çocuklara eğitim vermelerinin pedagojik açıdan sakıncalı olduğunu
(Ankara Üniversitesi, 2012), meslek seçimini erken yaşlara alınmasının doğru olmadığını (Ankara Üniversitesi, 2012; Boğaziçi Üniversitesi, 2012; Koç Üniversitesi, 2012; ODTÜ, 2012) ve örgün eğitimin esnekleştirilerek “açık öğretim,” “mesleksel eğitim,” “evde eğitim” gibi kavramların altında çocuğun temel eğitimden yoksun bırakılması anlamına gelebileceğini (Ankara Üniversitesi, 2012; Boğaziçi Üniversitesi, 2012; ODTÜ, 2012) gerekçe göstererek eleştirmişlerdir.

Yasa teklifinin görüşüldüğü süreçte, belirtilen eleştiriler ve muhalefet partilerinin yoğun
engelleme çabalarına karşın, yasa teklifi hızlı bir şekilde iktidar partisinin çoğunluk oylarıyla kabul edilerek uygulamaya konmuştur. 12 yıllık zorunlu eğitim kararı ile birlikte ilkokul programlarının kademeli olarak yenileneceği ve 1. sınıf programının yeni düzenlemelere uygun hale getirilmek üzere gözden geçirileceği duyurulmuştur.

60 aylık, 72 aylık ve hatta 84 aylık iken kayıtları yapılan ve bir arada harmanlanarak oluşturulan sınıflarda bulunacak çocuklar için MEB; Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile TÜBİTAK arasında imzalanan protokol kapsamında içeriği hazırlanan “Uyum ve Hazırlık Çalışmaları” Öğretmen ve Öğrenci Çalışma kitaplarını ilk üç ayda uygulanmak üzere bastırmıştır. MEB Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’nın 17/08/2012 gün ve 4755 sayılı yazısı ile bu materyali 2012-2013 öğretim yılından itibaren eğitim aracı olarak kabul etmiş, Öğretmen Kitabını 70.000 adet, Öğrenci Çalışma Kitaplarını (1 ve 2) 1.750.000 adet bastırmıştır. 1. sınıf programının kademeli olarak yeni düzenlemelere uygun duruma getirileceği belirtilmesine karşın bir program düzenlemesi değil, bir etkinlik kitabı hazırlanması ve adına “program” denilerek uygulanması uygun görülmüştür.

Bir yardımcı doçent editörlüğünde, biri yardımcı doçent, biri uzman beş kişinin
yazarlığında, bir resimleyen ve bir de grafik tasarımını yapan toplam sekiz kişilik bir grup tarafından bu materyal oluşturulmuştur. Materyalin herhangi bir yerinde, oluşturulan etkinliklerin herhangi bir grupta denendiği, değerlendirildiği ve değerlendirme sonuçları doğrultusunda geliştirildiği konusunda bir bilgi yer almamaktadır. 5 yaşındaki çocukların da zorunlu olarak ilkokula kaydedilmesi ile ülke çapında sayısı 2 milyona yaklaşan bir öğrenci grubuna uygulanacak bir materyalin deneme çalışması bile yapılmadan uygulamaya konması oldukça düşündürücü ve bilimsel anlayışla çelişen bir
durumdur.

Ayrıca, verileri birinci sınıf öğretmenlerinden toplanarak yapılan araştırmalarda da uyum
programının öğrencilere temel becerileri kazandırmaktan uzak olduğu, öğrencileri okula
alıştıramadığı, okulu sevmeyi kolaylaştırmadığı (Peker-Ünal, 2013); okula yeni başlayan öğrencilerin okula, arkadaşlarına, öğretmene ve öğretim etkinliklerine uyumunu kolaylaştırmadığı (Özgür-İnam, 2013) belirlenmiştir. Eğitim Bilimlerinin herhangi bir alanında uzmanlaşmış bir eğitimci, MEB tarafından kısa bir sürede hazırlanarak kullanılmaya başlanan İlkokul 1. Sınıf Uyum ve Hazırlık Çalışmaları Kitaplarını
ve Öğretmen Kitabını, ana hatlarıyla incelediğinde bu kitabı bilimsel ölçütlerle değerlendirme sorumluluğunu duyacaktır. Bünyesinde eğitimin çeşitli alanlarından uzmanları barındıran Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi,
MEB’in kısa sürede hazırlayıp adına program dediği yazılı ders materyalini değerlendirmeyi bir akademik sorumluluk olarak kabul etmiş ve ekip çalışması ile
bu araştırmayı gerçekleştirmiştir.

Araştırma kapsamında, 19 kişilik bir uzman grup (EK:1), İlkokul 1. Sınıf Uyum ve Hazırlık
Çalışmaları Öğretmen ve Öğrenci Kitaplarında yer alan etkinliklerin içeriğini, etkinliklerde kullanılan yönergeleri, görselleri ve kitaplarının tasarımını doküman incelemesi tekniği ile incelemiştir. Elde edilen veriler, betimsel analiz yaklaşımına göre, alanı program geliştirme olan dört araştırma görevlisi tarafından analiz edilmiştir.

Araştırma sonunda;

Kitaplarda incelenen kimi etkinliklerin içeriğinin, 60-71 aylık öğrencilerin
bilişsel, duyuşsal ve psikomotor gelişim düzeylerine uygun olmadığı
,
etkinlik içeriklerinde kimi kavramların yanlış kullanıldığı, bazı oyunların kurallarının yanlış verildiği, bazı etkinliklerin olumsuz örtük mesajlar içerdiği, etkinliklerin amaçlarının açık ve net bir dille ifade edilmediği, bazı etkinliklerin öğrencilerin yaratıcılığını, düşlem (hayal) gücünü sınırlandırdığı ve kimi etkinliklerin aşamalılık ilkesine uygun olarak planlanmadığı,

 Kitaplarda yer alan kimi etkinliklerin kalabalık sınıflarda, bazılarının ise sınıf ortamında
gerçekleştirilebilmesinin olanaklı olmadığı, bazı etkinliklerin süresi kırk dakika olarak
belirtilmesine karşın etkinliğin, ders süresini dolduracak uzunlukta olmadığı,
araç-gereçlerin eksik olduğu durumlarda bu sorununun daha da belirginleşeceği,

 Etkinlik yönergelerinde dil ve anlatım hatalarının olduğu ve bu hataların yönergelerin
anlaşılmasını güçleştirdiği, kimi yönergeler ile kullanılan görseller arasında
uyumsuzluk olduğu,

 Etkinliklerde kullanılan kimi görsellerin öğrencilerin gelişim düzeylerine
uygun olmadığı, yalınlık ve basitlik ilkesine uyulmadan hazırlandığı, gerçek yaşamla uyum sağlamadığı, yoksulluk ve şiddet gibi örtük mesajlar içerdiği ve şiddet içeren çizimler kullanıldığı,

 Öğretmen Kitabı ve Öğrenci Çalışma Kitabı-1, kitap tasarımı bakımından bir bütün olarak ele alındığında, kullanılan görsellerde genel olarak, perspektifin doğru bir biçimde yansıtılamadığı, kitaplardaki etkinlikler arasında ad farklılıklarının bulunduğu ve
her bir temayı temsil eden renklerin kimi temalarda ayırt edilemediği belirlenmiştir.
Araştırmada elde edilen bulgular doğrultusunda;

Uyum ve Hazırlık Çalışmaları Öğretmen Kitabı ve Öğrenci Çalışma Kitabı-1’in
Talim Terbiye Kurulu tarafından kitap tasarım ilkeleri dikkate alınarak yeniden tasarlanması ve öğretim materyali hazırlanırken, genel ve ayrıntılı amaçların belirlenmesi, amaçlara uygun içerik, etkinlik ve ölçme araçlarının hazırlanması,

 Bu materyalin kullanımına devam edilmesi durumunda, öğrencilerin bilişsel – duyuşsal ve psikomotor gelişim düzeylerine uygun olmayan etkinliklerin ve görsellerin yeniden düzenlenmesi, etkinlik içeriklerinin, farklı alanlardan uzmanlar tarafından gözden geçirilerek yeniden hazırlanması, etkinlik yönergelerinin dil ve anlatım hatalarından arındırılması,

 Bu materyalin, içinde çocuk psikiyatristi, çocuk psikoloğu da bulunan bir bilim insanı grubu tarafından, 60–84 aylık çocukların algısını, bilişsel, duyuşsal ve sosyal gelişimini nasıl etkilediğinin incelenmesi önerilmiştir.

KAYNAKÇA

Ankara Üniversitesi (2012). Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nin 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ne İlişkin Görüşü.10.04.2012 tarihinde http://www.education.ankara.edu.tr/adresinden alınmıştır.
Boğaziçi Üniversitesi (2012). 5.1.1961 tarih ve 222 sayılı ilköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi Hakkında Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nin Güncellenen Görüşü. 10.06.2013 tarihinde
http://fed.boun.edu.tr/form_files/Bogazi%C3%A7i_%C3%9Cniversitesi_Egitim_Fak%C3%BCltesi%E2%80%99nin_G%C3%BCncellenen_G%C3%B6r%C3%BC%C5%9F%C3%BC.pdf adresinden alınmıştır.
Eğitim Reformu Girişimi (ERG). (2012). TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlanan “ilköğretim ve eğitim kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi” hakkında değerlendirme. 15.06.2013 tarihinde
http://erg.sabanciuniv.edu/sites/erg.sabanciuniv.edu/files/ERG.GerekceliDegerlendirme.4_4_4.YasaTeklifi.pdf adresinden alınmıştır.
Koç Üniversitesi (2012). İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi üzerine Görüş. 15.06.2013 tarihinde
http://spm.ku.edu.tr/?p=342adresinden alınmıştır.
MEB (2012a). 12 Yıllık Zorunlu Eğitime Yönelik Uygulamalar. 10.06.2013 tarihinde
http://www.meb.gov.tr/haberler/2012/12YillikZorunluEgitimeYonelikGenelge.pdf adresinden alınmıştır.
MEB (2012b). İlkokul 1. Sınıf Uyum ve Hazırlık Çalışmaları Öğretmen Kitabı. Ankara.
MEB (2012c). İlkokul 1. Sınıf Uyum ve Hazırlık Çalışmaları Öğrenci Kitabı-1. Ankara.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) (2012). 5.1.1961 tarih ve 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” Hakkında ODTÜ Eğitim Fakültesinin Görüşü. 10.06.2013 tarihinde
http://www.fedu.metu.edu.tr/web/documents/other/222sayilIlkogretimveEgitimKanunuHakkindaEgitimFakultesiGorusu_s4_1.pdf adresinden alınmıştır.
Özgür-İnam, B. (2013). 4+4+4 Eğitim Sisteminde İlkokul 1. Sınıf Uyum Programının
Değerlendirilmesi. Öğretmen Dünyası,34 (402), 13-14.
Peker-Ünal, D. (25-27 Nisan 2013). Sınıf Öğretmenlerinin 4+4+4 Uygulamasına Yönelik Görüşleri. 4th International Conference on New Trends in Educationand Their Implications, Antalya.
Yıldırım, A. ve Şimşek, H. (2011). Sosyal Bilimlerde Nitel Araştırma Yöntemleri
(8. Baskı. Ankara: Seçkin Yayıncılık.

EK-1: Kitap inceleme toplantılarına katılan uzmanlar Kitap inceleme toplantılarına katılan uzmanlar aşağıda verilmiştir:

Prof. Dr. Ayşe Çakır İlhan, Prof. Dr. Çağlayan Dinçer, Doç. Dr. Ayşe Okvuran, Doç. Dr. Fatma Bıkmaz, Doç. Dr. Müge Artar, Doç. Dr. Berrin Baydık, Yrd. Doç. Dr. Canay Demirhan-İşcan, Yrd. Doç. Dr. Ayşegül Bayraktar, Öğr. Gör. Dr. Fatma Mızıkacı, Öğr. Gör. Dr. Salim Sever, Arş. Gör. Dr. Aliye Erdem, Arş. Gör. Gökçe Karaman, Arş. Gör. Zeynep Akkurt-Denizli, Arş. Gör. Nergiz Üçüncü.

EK-2: İlkokul 1. Sınıf uyum ve hazırlık kitabından kimi resimler..

AKP HÜKÜMETI HALA MEŞRU MUDUR?


Dostlar
,

Yiğit Em. Albayımız Sayın Erdal SARIZEYBEK;

– cesaretle
– birikimle
– akıl ve bilimle
– yurtseverlikle

ülkemizin yakıcı sorunlarının üstüne gidiyor ve gündem yaratıyor..
Çözüm önerileri sunuyor..

Çoook akıllıca – düşündürücü sorular soruyor..

Aşağıdaki yazısı da bu bağlamda..

Sorduğu kritik soruyu biz de yıllarca sorduk BOP odaklı konferanslarımızda..
Hem de E. Alb. Ralph Peters‘in resmi makalesinden önce!
(Batı’nın Ortadoğu Planları ve Türkiye. İzmit / Körfez ADD, 25.06.04
Büyük Ortadoğu Projesi, Kastamonu / Cide ADD, 03.07.04 vd.)

Türkiye’yi, ABD Ordusunun resmi dergisinde yayımlanan (Haziran 2006) makale ve harita kapsamında parçalamayı öngördüğü apaçık ilan edilen
BOP sürecinde Eşbaşkan olmak, bu projeyi ABD başkanı ile birlikte yürüterek Türkiye’yi parçalamaktır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, böyle bir projede eşbaşkan olamaz! Türkiye bir akıl tutulması mı yaşıyor, mankurtlaştık mı? Derhal en yüksek düzeyde, etkili biçimde uyarılmalı ve bu görevi bıraktığını açıklamalıdır ya da Başbakanlık görevini bırakmalı, bu görevden alınmalıdır…

diye yazdık, söyledik.. Kendisi de (RTE) 30’u aşkın kez görüntülü olarak
BOP eşbaşkanı olduğunu ve bu görevi yaptığını pervasızca (?) söyledi..
Adeta meydan okudu.. Ya da ne yaptığının ayrımında (farkında) değil !?!

Gaflet ya da dalalet.. Vardığı yer İHANET!..

  • Türkiye bu yaşamsal BOP eşbaşkanlığı sorunsalını (problematiğini)
    hızla aşmak zorunda.. Plan 8. yılına girdi.. AKP iktidarı 11. yılında..  
    Yarın çook geç olabilir.

Hedef 2023‘ün kodları nelerdir, artık bunlar öngörülebilir çıplaklıktadır.

Haydİ Türkİye, geleceğİne sahİp çık!

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 8.9.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=======================================

AKP HÜKÜMETİ HALA MEŞRU MUDUR?

ERDAL SARIZEYBEK


“AKP Hükümeti hala meşru mudur?” 
sorusunu artık sormanın zamanı gelmiştir. Çünkü ister savaş ister barışta, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü hedef almış bir plan ve projede yer alan bir hükümetin bu eylemi anayasal bir suçtur, hem de öyle bir suç ki, adına “vatana ihanet” denilebilecek kadar ağır bir suç…

Türkiye’de BOP haritası sıkça yayınlandı ama bu haritanın ne şekilde hayata geçirileceğine dair yani “ülkemiz ve bölgemizde neler yaşanacak ki bu harita hayata geçirilecek?”, işte bunu anlatanımız belki de hiç olmadı. Öyle ya 22 ülkenin sınırlarını değiştireceği zorbalığıyla ortaya çıkan ABD’nin bu işi nasıl adım adım gerçekleştirebileceği konusu hep karanlıkta kaldı. Bunu aydınlatacağız…

Öte yanda BOP haritası yayınlandı yayınlanmasına ama bu haritanın bir eki yok mudur yani bu haritayı çizenler bunu neden yaptıklarını bir plan
ya da makale ile anlatmamış mıdır? Elbette bu harita tek başına değil, bunun da bir açıklaması var ve biz bunu da sizlerin bilgisine sunacağız…

BOP yani sözüm ona Büyük Ortadoğu Projesi 4 aşamalıdır:

1. Yönetimi ele geçirme,
2. Kaynakların yönetimini ele geçirme,
3. Etnik ve dinsel temelde ayrıştırma ve
4. Parçalama…

1. Aşama:
 Hedef ülkelerin yönetimlerini ele geçirme: Bunun için seçenek çok, ya “doğrudan işgal” tıpkı Irak’ta yapıldığı gibi, ya “iç karışıklık ve iç çatışma” çıkartmak yoluyla tıpkı Libya ve Mısır’da yaptıkları gibi, ya “hem iç savaş hem müdahale” yoluyla tıpkı Suriye’de halen yaşanmakta olduğu gibi ya da demokrasi eliyle demokratik seçimlerle o ülkenin yönetimini işbirlikçiler vasıtasıyla ele geçirmek tıpkı ülkemizde yaşanmakta olduğu gibi.

2. Aşama: Hedef ülkelerin kaynaklarının yönetimini ele geçirmek:
Bunun için de seçenek çok, ya “özelleştirme” diyerek o ülkenin stratejik kaynaklarını doğrudan satın almak, ya da “yabancı sermaye” diyerek işbirlikçi yerli sermaye eliyle kaynakları dolaylı satın almak tıpkı ülkemizde, Libya ve Mısır’da olduğu gibi, veyahut doğrudan müdahale yoluyla işgal edilmiş ülkelerin kaynaklarına silahlı güçlerle el koymak,
tıpkı Irak’ta olduğu gibi. Böylece yeraltı ve yerüstü ekonomik hatta
insan kaynaklarının yönetimini ele geçirmek…

3. Aşama: Hedef Ülkelerdeki insanları ayrıştırmak ve ayrışan gurupları güçlendirmek: Hedef ülkelerde birlikte yaşamakta olan insanları etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar temelinde, “ileri demokrasi, insan hakları ya da özgürlükler” diyerek ayrıştırmak tıpkı Başbakan Erdoğan’ın etnik ve mezhep vurguları yaparak ayrıştırdığı gibi. Ve yasal düzenlemeler ya da hükümet uygulamaları ile ayrışan gurupları güçlendirmek tıpkı ülkemizde Türk-Kürt; Alevi-Sünni diye ayrıştırma gayretlerinin olduğu gibi.

4. ve Son Aşama: Hedef ülkeleri parçalamak: İşbirlikçi yönetimler eliyle
ele geçirilmiş olan hedef ülkelerdeki devlet mekanizmasının ve kaynak yönetiminin gücünü kullanarak ya anayasal düzenlemelerle ya da ayrışan ve güçlendirilen gurupları çatıştırmak yoluyla bir iç kargaşa yaratarak ve bunun sonucunda yine anayasal düzenlemeyle hedef ülkeleri parçalamak.

İşte “BOP BOP” diyerek bölgemizdeki ülkelerinin parçalanması ve sınırlarının değiştirilmesi için uyguladıkları planın satır başları budur.
Peki bu parçalama stratejisinde ABD’nin görülen gerekçeleri nedir?

BOP Haritasını çizen Amerikalı bir asker Alb. Ralph Peter’s’dir. Çizdiği harita ve bu haritaya ek gerekçeleri “Kanlı Sınırlar, Daha İyi Bir Ortadoğu” başlığı altında açıklamış ve bu ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Haziran 2006 baskısında yayınlanmıştır. BOP haritası öylesine açık yazılmıştır ki
“bu planın uygulanması sonucunda Türkiye’nin kaybedeceği” vurgusu da uluslararası ilişkiler açısından hiçbir kaygı duyulmaksızın yapılmıştır. Aşağıda bu makalenin tam tercümesini bulacaksınız, önce okuyunuz sonra konuşmamızı yine sürdürelim…

*****

“Uluslararası sınırlar hiçbir zaman tamamen adil değildir. Fakat sınırların birbirlerine zorladığı veya ayırdığı tarafları maruz bıraktığı adaletsizliğin derecesi çok önemli bir fark yaratır. Bu fark çoğu zaman özgürlük veya baskı, hoşgörü veya mezalim, kanunun veya terörizmin hüküm sürmesi hatta barış veya savaş arasındaki farktır.

Dünyadaki en gelişigüzel ve tahrif edilmiş sınırlar Afrika ve Orta Doğu’dadır. Kendi çıkarlarını düşünen (kendi sınırlarını tanımlarken yeteri kadar problem yaşamış olan) Avrupalılar tarafından çizilmiş olan Afrika’nın sınırları milyonlarca yerli sakinin ölümünü provoke etmeye devam etmektedir. Ancak Orta Doğu’daki adaletsiz sınırlar – Churchill’den bir alıntı ile – yerel olarak tüketilebilecek miktardan daha fazla sorun üretir.

Orta Doğu’nun işlevsiz sınırlardan çok daha fazla problemlere sahip olmasına karşın – kültürel tıkanıklıktan, skandal eşitsizlikler ve
ölümcül dini aşırılıklara kadar- bölgenin toplu başarısızlığını anlama çabasındaki en büyük tabu İslam değil, kendi diplomatlarımız tarafından tapınılan çirkin ancak kutsal uluslararası sınırlardır.

Tabi ki ne kadar katı olursa olsun, hiç bir sınır değişikliği Orta Doğu’daki tüm azınlıkları aynı anda mutlu edemez. Bazı durumlarda etnik ve dini gruplar bir arada yaşamakta, birbirleri ile evlenmekte ve birbirlerine karışmaktadır. Başka yerlerde kan bağı veya inanç bağı temelli birleşmeler günümüzdeki taraftarlarının beklediği kadar mutluluk verici olmayabilir. Bu makale ile birlikte verilen haritalarda öngörülen sınırlar, Kürtler, Beluclar, Şii Araplar gibi en kayda değer“kandırılmış” nüfus gruplarının maruz kaldığı yanlışları düzeltmeye çalışmakla birlikte Orta Doğu Hıristiyanları, Bahailer, İsmaililer, Nakşibendiler ve diğer birçok sayısal olarak küçük olan azınlıkları yeteri derecede temsil etmez.

Ve unutulması güç bir yanlış, bölge ile ödüllendirmekle asla düzeltilemez: Ölmekte olan Osmanlı İmparatorluğu tarafından Ermenilere uygulanan soykırım.

Ancak burada yeniden tasavvur edilen sınırların düzeltemediği tüm haksızlıklara rağmen, bu derece büyük hudut revizyonları olmadan, daha barış içinde bir Orta Doğu asla göremeyiz. Sınırlar ile oynanmasına şiddetle karşı çıkan kişiler bile, mükemmel olmasa dahi, İstanbul Boğazı ve İndus ırmağı arasındaki ulusal sınırların daha adil bir şekilde değiştirilmesine yönelik bir çalışma ile iştigal etmekten fayda göreceklerdir. Uluslararası devlet idaresinin hatalı sınırların yeniden düzenlenmesi için hiç bir zaman etkili araçlar -savaşa ramak kala- üretmediğini kabul ederek, Orta Doğu’nun “organik” sınırlarını anlamak üzere zihinsel bir çaba gösterilmesi önümüze çıkan ve çıkmaya devam edecek olan zorlukların derecesini anlamamıza yardımcı olur. Düzeltilene kadar nefret ve şiddet üretmeye devam edecek insan yapısı muazzam deformasyonlarla karşı karşıyayız.

“Düşünülemez” olanı düşünmeyi reddeden ve sınırların değişmemesi gerektiğini söyleyenlerin yüzyıllar boyunca sınırların sürekli değiştiğini hatırlamalarında fayda vardır. Sınırlar hiçbir zaman statik olmadılar ve Kongo’dan, Kosova ve Kafkaslara kadar olan sınırlar günümüzde bile hala değişiyorlar.

5,000 yıllık tarihten bir diğer kirli sır da şudur: Etnik temizlik işe yarar.

Amerikalı okuyucular için en hassas olan sınır konusu ile başlayalım: İsrail’in komşuları ile makul bir seviyede barış içinde yaşamak için herhangi bir ümide sahip olması için, 1967 yılından önceki sınırlarına -meşru güvenlik kaygıları için gerekli yerel ayarlamalar yapılarak – geri dönmesi gereklidir. Fakat binlerce yıllık kan ile lekelenmiş bir şehir olan Kudüs’ü çevreleyen bölgelerin durumu bizim ömrümüz süresince çözümsüz kalabilir. Tüm tarafların tanrılarını birer emlak kodamanı haline getirdiği bir konuda toprak için yapılan savaşlar en az petrol zenginliği veya etnik çatışmalar için yapılan savaşlar kadar açgözlülük barındırır. Bu sebeple üstünde fazlasıyla çalışılmış olan bu konuyu bir tarafa bırakalım ve göz ardı etmek için çok uğraşılmış konulara dönelim.

Balkanlar ve Himalayalar arasındaki adaletsizliği ile ünlü topraklardaki en göz alıcı haksızlık bağımsız bir Kürt devletinin yokluğudur. Orta Doğu’da bitişik bölgelerde yaşayan 27 ile 36 milyon arasında Kürt vardır (bu rakamlar muğlaktır zira hiçbir devlet dürüst bir nüfus sayımı yapılmasına müsaade etmemiştir). Günümüz Irak nüfusundan daha büyük olan
bu grup, düşük nüfus tahminini bile göz önünde bulundurduğumuzda Kürtleri dünyanın kendine ait bir devleti olmayan en büyük etnik grubu yapmaktadır. Daha kötüsü, Kürtler, Ksenofon’un zamanından beri yaşadıkları tepe ve dağların bulunduğu bölgeyi kontrol eden her devlet tarafından ezilmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri ve koalisyon ortakları Bağdat’ın düşmesinden sonra bu haksızlığı düzeltmek için ellerine geçen muhteşem fırsatı görememişlerdir. Uyumsuz parçaların birbirlerine Frankenştayn canavarını andıran şekillerde dikilmesinden oluşan bir devlet olan Irak, o anda üç küçük devlete bölünmeliydi. Korkaklık ve vizyon eksikliğinden bunu başaramadık ve Iraklı Kürtleri yeni Irak hükümetini desteklemeleri konusunda zorladık – ki bunu iyi niyetimize karşılık olarak isteyerek yapıyorlar. Ancak özgür bir halk oylaması gerçekleştirilecek olsaydı, hiç şüpheniz olmasın ki, Irak Kürtlerinin neredeyse %100’ü bağımsız olmak için oy verirlerdi.

Şiddetli askeri baskılara maruz kalan ve on yıllar boyunca “dağ Türkü” olarak nitelendirilmek suretiyle kimlikleri yok edilmek istenen Türkiye Kürtleri de aynı şekilde oy verirlerdi. Ankara’nın önünde bulunan Kürt sorunu son on yıl içinde bir miktar kolaylaşmış olmasına rağmen baskı yakın tarihlerde tekrar yoğunlaştı ve Türkiye’nin doğusundaki beşte birlik bölümü işgal edilmiş bir bölge olarak görülmelidir. Suriye ve İran Kürtleri de mümkün olsa bağımsız bir Kürdistan’a katılmak isterlerdi.
Dünyanın meşru demokrasilerinin Kürt bağımsızlığını muzaffer kılmayı reddetmeleri medyamızı sık sık heyecanlandıran beceriksizce yapılan hafif günahlardan çok daha kötü bir insan hakları ihmalidir.
Ayrıca Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır.

Bölgede yapılacak adil bir düzenleme Irak’taki üç Sünni ağırlıklı bölgeyi budanmış bir devlet haline getirecektir ve bu bölgeler zaman içinde Akdeniz’e yönelmiş bir Büyük Lübnan’a, kıyılarını kaybetmiş olan Suriye ile birleşmeye karar verebilir ki bu durumda Fenike yeniden doğmuş olur.

Eski Irak’ın Şii güneyi, Basra Körfezinin çoğunu çevreleyecek bir
Arap Şii Devletinin temelini oluşturur. Ürdün mevcut bölgesini koruyacak ve güneye doğru Suudi’lerden alacağı bir bölge ile genişleyecektir. Doğal olmayan Suudi devleti, Pakistan kadar büyük
bir parçalanma görecektir.

Müslüman dünyasındaki geniş tıkanıklığın temel sebeplerinden biri Suudi Kraliyet Ailesinin Mekke ve Medine’ye kendi hükümranlıkları gibi muamele etmeleridir. İslam’ın en kutsal ibadet yerlerinin dünyanın en yobaz ve baskıcı rejimlerinden birinin – hak edilmemiş muazzam petrol zenginliğini yöneten bir rejim- polis-devlet kontrolü altında olması sayesinde Suudiler, disiplinci ve toleranssız inançlarına ait Vahabi vizyonlarını kendi sınırlarından çok ötesine yansıtma imkanını bulmuşlardır. Suudilerin zenginliğe ve bu sayede nüfuza sahip olmaları peygamberin zamanından bu yana Müslüman dünyasının, ve Osmanlı işgalinden (Moğol işgali değil idiyse) bu yana Arapların başına gelen en kötü şey olmuştur.

İslam’ın kutsal şehirlerinin yönetiminde bir değişikliğe gidilmesine Müslüman olmayanların bir etkisi olamayacak olmasına rağmen, Mekke ve Medine’nin İslami Kutsal bir Devlet – Müslüman Vatikan’ı gibi bir oluşum- içinde dünyanın en önemli Müslüman okulları ve hareketlerinin temsilcilerinden oluşan dönüşümlü bir konsey tarafından yönetiliyor olması ve bu sayede muazzam bir inancın geleceği hakkında fetva verilmesi değil tartışılabilmesine imkan tanındığını hayal edin. Gerçek adalet -ki hoşumuza gitmeyebilir- Suudi Arabistan’ın kıyısal petrol sahalarını bu bölgede nüfusu yoğunluğu bulunan Şii Araplara ve güney doğu çeyreğini ise Yemen’e verir. Riyad çevresindeki bakiye Suudi Bağımsız bölgesine sıkışan Suudiler, İslam’a ve dünyaya çok daha az zarar verebilme imkanına sahip olacaktır.

Ele avuca sığmayan sınırları ile İran, topraklarının büyük bir bölümünü Birleşmiş Azerbaycan, Özgür Kürdistan, Arap Şii Devleti ve Özgür Belucistan’a kaybedecek, ancak günümüz Afganistan’ında bulunan Herat bölgesini kazanacaktır, bu bölge tarihsel ve dilbilimsel açıdan Pers İmparatorluğuna eğilimlidir. İran aslında tekrar etnik bir Pers devleti haline gelecektir ve cevaplanması gereken en zor soru Bandar Abbas limanını tutması mı yoksa Arap Şii Devleti’ne mi terk etmesi gerektiği olacaktır.

Afganistan’ Batı’da Pers’e kaybedeceği bölgeyi Pakistan’ın kuzey batı cephesindeki kabilelerin Afgan kardeşleri ile birleşmesi neticesinde (yaptığımız bu egzersizin amacı olmasını istediğimiz şekilde harita çizmek değil, yerel halkın tercihleri doğrultusunda harita çizmektir) doğuda kazanacaktır.

Doğal olmayan bir başka devlet olan Pakistan, Beluc bölgesini Özgür Belucistan’a kaybedecektir. Geriye kalan “doğal” Pakistan, Karaçi yakınlarında batıya doğru bir bölge haricinde tamamiyle İndüs’un doğusunda kalacaktır.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin şehir devletlerinin karışık bir kaderi olacaktır-gerçekte de muhtemelen olacağı gibi. Bir kısmı Arap Şii Devletine katılarak Basra Körfezinin çoğunu çevreleyebilir (Pers İran’ına müttefikten ziyade karşı denge olarak gelişmesi ihtimali olan bir devlet). Tüm katı kuralcı kültürler ikiyüzlü olduğu için, Dubai’nin de ihtiyaçtan zengin ahlaksızlar için oyun bahçesi statüsü korunacaktır. Kuveyt mevcut sınırları içerisinde kalacaktır, Umman gibi.

Her durumda yapılan bu sınırların teorik olarak yeniden çizilişi, etnik yakınlık veya dini eyaletçiliği yansıtır- bazı durumlarda ikisini birden yansıtır. Tabi ki eğer sihirli bir değnek sallayarak konuştuğumuz sınırları değiştirebilecek olsak, bu değişikliği seçici ve titiz olarak yapmayı arzu ederiz. Ancak, değiştirilmiş haritayı incelediğimiz ve bugünkü sınırları gösteren harita ile karşılaştırdığımızda, 20nci. yüzyılda İngiliz ve Fransızlar’ın çizdiği sınırların,19ncu yüzyıldaki büyük utanç ve yenilgilerden çıkmaya çalışan bölgede sebep olduğu büyük yanlışlıklar hakkında bir fikir sahibi olmamız mümkündür.

İnsanların isteklerini yansıtan bir şekilde sınırların düzeltilmesi imkansız olabilir. Şimdilik. Ancak zamanla – ve kaçınılmaz sonucu olarak kan döküldüğünde- yeni ve doğal sınırlar ortaya çıkacaktır. Babil birçok kere düşmüştür. Bu esnada üniforma giyen erkek ve kadınlarımız terörizme karşı güvenliğimiz, demokrasi umudu ve kendiyle savaşması kaderi olan bir bölgedeki petrol kaynaklarına erişim için savaşmaya devam edecekler. Ankara ve Karaçi arasındaki bölgedeki mevcut insani bölünmeler ve zoraki ittifaklar, bölgenin kendine verdiği acılar ile birleştiğinde aşırı dincilik, suçlama kültürü ve teröristlerin istihdamı için mümkün olabilecek en uygun zemini sunmaktadır. Erkekler ve kadınlar sınırlarına pişmanlık ile baktıkça, düşmanlar için de hevesli bir şekilde bakarlar. Dünyanın ihtiyaç fazlası teröristleri ve kısıtlı enerji kaynakları ile Orta Doğu’nun mevcut deformasyonları, düzelecek değil aksine kötüleşecek bir durum vaat etmektedir. Ulusalcılığın sadece en kötü yönlerinin tutunduğu ve dinin en bayağı yönlerinin, hayal kırıklığına uğramış bir inanca hükmetmekle tehdit ettiği bir bölgede, Amerika Birleşik Devletleri, müttefikleri ve hepsinden önemlisi, silahlı kuvvetlerimiz sonu gelmeyen krizleri bekleyebilirler. Irak, ümit ile ilgili karşıt bir örnek teşkil ediyor olsa bile – eğer gereğinden önce topraklarını terk etmez isek- bu büyük bölgenin geri kalan kısımları hemen hemen her cephede daha kötüye giden problemler sunmaktadır.

Eğer büyük Orta Doğu’nun sınırları, kan bağı ve inanç bağının doğal bağlantılarını yansıtacak şekilde değiştirilemez ise, bölgede dökülen kanın bir bölümünün bizim kanımız olmaya devam edeceği hususunu dini bir inanç hususu gibi kabul etmemiz gerekecektir.

Kim kazanır – Kim Kaybeder

Kazananlar: Afganistan, Arap Şii Devleti, Ermenistan, Azerbaycan, Özgür Belucistan, Özgür Kürdistan, İran, İslami Kutsal Devlet, Ürdün, Lübnan, Yemen

Kaybedenler: Afganistan, İran, Irak, Kuveyt, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Batı Şeria

E. Alb. Ralph Peters

*********************************************

İşte harita BOP haritası bu, ABD’yi görünürde BOP’a sevk eden gerekçeler ve hedefe giden yollar da bu, bu ama hepsi bu değil,
çünkü bu plan salt ABD planı değil, aynı zamanda bir İsrail ve bir AB planıdır ve ABD-AB-İsrail’in ortak çıkarları BOP sayesinde hayata geçirilmek istenmektedir

Bu ülkelerin farklı ama ortak çıkarları şu yöndedir:

ABD; enerji kaynakları, yönetimi ve bu enerjinin Batı’ya güvenli yollarla sevki.

AB; Anadolu’nun yönetimi, Hıristiyanlaştırılması, Türk kimliği ve
tarihinin yok edilerek bin yıl önceki Bizans’a dönüştürülmesi.

İsrail; bölgedeki ülke yönetimlerinin ele geçirilerek Müslümanlara karşı Yahudi varlığının ve ABD-AB çıkarlarının Ortadoğu’da korunması.

Hatta Rusya ve Çin’in bile yeri geldiğinde bu projeyi desteklemesinin ulusal çıkarına olduğu düşünebilir, özellikle de Kürdistan diye bir devletin kurularak Asya’daki Türk dünyası ile Anadolu’nun bağının kesilebilmesi için. Çünkü zengin enerji kaynaklarına sahip Asya Türk dünyasının Anadolu Türk dünyası ile birleşmesi halinde doğacak büyük gücün kendilerine tehdit olabileceğini düşünebilirler, böyle düşünüyorlarsa eğer, hiç de haksız değiller öyle ya
Çin Seddi kime karşı yapılmıştı!

Günümüz dünyasında bir devletin bir başka devleti ele geçirme, parçalama ve yönetme emelleri olabilir tıpkı bin yıllık Bizans emeli gibi. Ancak bir devlet bu emelini kendi resmi organlarında yayınlayarak tüm dünyaya duyurabilecek kadar fütursuzsa, hedefteki ülkenin yapabileceği işler de vardır, “Nota vermek” gibi, “ilişkileri askıya almak” gibi, o devlete ait “askeri üsleri kapatmak” gibi… Amerika hiçbir kaygı duymadan Türkiye’yi açık açık hedef ülke gösterebiliyorsa eğer, bu, “Türkiye’deki siyasi iktidardan hiçbir korkusu ya da endişesi yok” anlamındadır.

Öte yandan, Amerika bu projenin işleyeceğini düşünerek Irak ve Afganistan gibi hedef ülkelerde doğrudan eyleme de geçebiliyorsa eğer, bu da, “Amerika bu konuda Türkiye’nin sahip olduğu tüm güç ve kaynaklarıyla desteğini almış” anlamındadır.

İşte bu noktada asıl sorun Amerika’nın BOP haritasında değil, Türkiye’nin tüm güç ve kaynaklarını yöneten AKP Hükümeti’nde ortaya çıkmaktadır. Çünkü bizzat Başbakan tarafından “BOP’un eşbaşkanı” olduğunun açıklanmış olması ve gerek iç siyasetteki özelleştirme ve ayrıştırma uygulamaları, gerekse dış siyasetteki BOP’a uygun Irak ve Suriye politikalarıyla bu AKP Hükümeti, anayasamızın değiştirilemez maddesi olan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütündür” ilkesini resmen ve alenen ihlal etmiş demektir.
Hala da ihlal etmeye devam etmektedir.

Bu durumda

  • “AKP Hükümeti hala meşru mudur?”

sorusunun ülkemizin kıymetli hukukçuları tarafından cevaplanması gerekmektedir. Çünkü ister savaş ister barışta, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü hedef almış bir plan ve projede yer almış olan bir hükümet,
açıkça suç işlemektedir, hem de öyle bir suç ki, adına “vatana ihanet” denilebilecek kadar ağır bir suç!

Bu, Osmanlı zamanındaki Damat Ferit Hükümeti’nin ülkemiz ve milletimizin varlık ve bekasına karşı İngilizlerle işbirliği yapması kadar ağır bir suçtur, nitekim bu suçu işleyenler o dönemde vatan haini ilan edilerek yurt dışında kovulmuşlardır…

  • Türkiye, ülkemiz ve milletimizin bölünmez bütünlüğünü hedeflemiş ve kendi hükümetinin de yer aldığı bu BOP projesinin işleyişini durdurmak zorundadır.
  • Aksi halde zaten ağır ve yakın bir tehdit altında olan Türkiye,
    varlık ve bekasını sürdürme imkanı bulamayacaktır.

Irak’ta olan bitenler, Suriye’de halen yaşanmakta olan süreç bu tespitimizin doğruluğunu destekleyen açık kanıtlardır.

  • Eğer ki, bir siyasi iktidar düşmanla işbirliği yaparak bir ulusun ve devletin varlık ve bekasını açıktan tehlikeye düşürüyorsa, böylesi bir siyasi iktidara karşı
    bir ulusun direnişi suç değil anayasal meşru müdafaadır.

Ege Üniversitesi Rektörlüğü Suç İşliyor; Prof. R. Pekünlü kurban ediliyor!

Ege Üniversitesi Rektörlüğü Suç İşliyor; Prof. R. Pekünlü kurban ediliyor!

Dostlar,

Ege Üniversitesi’nde (EU) bir dram yaşanmakta.

Astronomi Bölümünden Sayın Prof. Dr. E. Rennan PEKÜNLÜ, deyim yerinde ise
linç ile infaz ediliyor.

Aynı ünivertsiteden emekli öğretim üyesi Sayın Kayıhan Kantarlı‘nın
feryat düzeyindeki çabları olmasa dramatik olayları hiç duymayacağız belki de.

Majestelerinin basını kör – sağır – dilsiz. 3 maymunu oynamakta ülkenin mutlak egemenine sıtk-ı sadakatle.. Doğallıkla AKP ileri demokrasisinin gereği olarak.

Sayın Kayıhan Kantarlı 5 sayfalık çok çarpıcı bir açıklama yollamış :

ÖĞRETİM ÜYESİNİN SAVUNMA KANITI OLARAK GEREKSİNİM DUYDUĞU BİLGİYİ-BELGEYİ GİZLEYEN ÜNİVERSİTE !

  • EGE ÜNİVERSİTESİ REKTÖRLÜĞÜ, 2 YIL 1 AY HAPSE MAHKUM EDİLEN PROF. DR. RENNAN PEKÜNLÜ İÇİN SON DERECE ÖNEMLİ BİR SAVUNMA KANITINI DAHA GİZLEYEREK ADİL YARGILAMAYI ETKİLEME SUÇUNA BİR SUÇ DAHA EKLEMİŞTİR. 

Giriş yukarıdaki gibi..

Sayın Kantarlı hocamız, söz konusu kapsamlı metni şöyle bağlıyor :

  • “Rektörlüğün, hukuk açısından sunulması gereken belgeleri vermek istememesi, duruşmanın seyrinin yanlı yapılmasına neden olmuştur. Ayrıca, Fatma Nur Gidal da, iddiasını somut delile bağlamak için, ‘Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’na dayanarak, gerekli belgeyi elde edebilirdi.”

Kayhan KANTARLI’nın notu:

  • PEKÜNLÜ’NÜN KESİNLEŞMİŞ 2 YIL 1 AY CEZASININ İNFAZ EDİLMEYE BAŞLAMASINA GÜNLER KALA 18.07.2013 GÜNÜ EÜ REKTÖRLÜĞÜNE DANIŞTAY BAŞKANLIĞINA GÖNDERİLMEK ÜZERE YENİ BİR SAVUNMA VERMESİ, KENDİSİ YAZMAMIŞ AMA, AYNI SUÇLAMAYLA 3. BİR DAVA AÇILMAK ÜZERE!! OLDUĞUNU GÖSTERMİYOR MU? 

*****************************************

İstanbul’dan Prof. Dr. Tolga Yarman hocamız ise Sn. Kantarlı’ya şunları yazmış :

Kayhancım:

İnanılır gibi değil…

1. Idare (Ege Universitesi Rektorlugu), ayrica, orgutlu curum halinde olarak, acikca suc işliyor.

2. “Aradan bir yil gectigi icin devam cizelgelerine ulasilamamsitir”, yonundeki idare yazisini, behemehal yurutmenin durdurulmasi kaydiyla ve asagida belirttigin sebepler cercevesinde, Idare Mahkemesi’ne, tasarrufun iptali istemiyle goturun. Beyanin “yalan”, gayrı hukukî, fazla olarak, Idare’ye sorulan soruya cevap teskil etmedigini bilhassa belirtin.

3. Cumhurbaskanligi Denetleme Kurulu’ndan Idare’nin marifetlerine donuk olarak teftis talebinde bulunun… Gerci, buradan yazi, YOK’e intikal ettirilebilecektir, ama olsun.

4. EGODER ve TUMOD olarak, konuya egilelim. Rektorluge bir kinama yazisi yazip, yaziyi basina verelim.

Kimse zannetmesin ki, bu gunler boyle gidecektir.

 

Burada rektoru ve curum ortaklarini, acikca ve siddetle kiniyorum…

Meslekdaslari tarafindan, siddetle kinanan bir rektor, kim kalmak ister, allaskina!..
Kalici olan gelinen hizmet makamlari degil, eserlerdir… Nobet serefle tutulur, serefle devredilir. Alcakca tutulmaz, devrinden kacilmaz…

Hepinize, guzel dileklerle, sevgiler, saygilar sunuyorum…

Tolga Yarman, Prof. Dr.

*************************************************************

Biz de aşağıdaki e-ileti ile yanıt verdik

Sayın Kantarlı,
Sayın Enünlü
Sayın Yarman

Sayın Suay Karaman
Sayın arkadaşlar..
Gelişmeleri ben de web sitemde işledim.
Tolga hocanın önerilerine katılıyorum
  • EÜ Rektörlüğünün hukuk dışı kabul edilemez tutumunu kınıyorum. 
Konunun AKP İzmir İl Başkanlığı’na da bizzat ziyaretle aktarılmasını öneriyorum.

Bir de İzmir Barosu’ndan destek alınmasını öneriyorum.
Tolga Yarman <tyarman@gmail.com>, <kayhankantarli@gmail.com>,
egeuniversitesi@yahoogroups.com” <egeuniversitesi@yahoogroups.com>, “candeger.yilmaz@ege.edu.tr” <candeger.yilmaz@ege.edu.tr>, “atilla.silku@ege.edu.tr” <atilla.silku@ege.edu.tr>, “semih.otles@ege.edu.tr” <semih.otles@ege.edu.tr>, “yesim.kirazli@ege.edu.tr” <yesim.kirazli@ege.edu.tr>, “bozkan2001@yahoo.com” <bozkan2001@yahoo.com>, “mehmet.bulent.ozkan@ege.edu.tr” <mehmet.bulent.ozkan@ege.edu.tr>, “kamil.kumanlioglu@ege.edu.tr” <kamil.kumanlioglu@ege.edu.tr>, “akin.olgun@ege.edu.tr” <akin.olgun@ege.edu.tr>, “artunccelal@yahoo.com” <artunccelal@yahoo.com>, “celal.artunc@ege.edu.tr” <celal.artunc@ege.edu.tr>, “ulvi.zeybek@ege.edu.tr” <ulvi.zeybek@ege.edu.tr>, “ersin.doger@ege.edu.tr” <ersin.doger@ege.edu.tr>, “suheyda.atalay@ege.edu.tr” <suheyda.atalay@ege.edu.tr>, “muge.elden@ege.edu.tr” <muge.elden@ege.edu.tr>, “julide.kesken@ege.edu.tr” <julide.kesken@ege.edu.tr>, “suleyman.dogan@ege.edu.tr” <suleyman.dogan@ege.edu.tr>, “dogansul@gmail.com” <dogansul@gmail.com>, “zehra.cicek.fadiloglu@ege.edu.tr” <zehra.cicek.fadiloglu@ege.edu.tr>, “mustafa.oner@ege.edu.tr” <mustafa.oner@ege.edu.tr>, “varol.pabuccuoglu@ege.edu.tr” <varol.pabuccuoglu@ege.edu.tr>, “gunnur.kocar@ege.edu.tr” <gunnur.kocar@ege.edu.tr>, “perihan.unak@ege.edu.tr” <perihan.unak@ege.edu.tr>, “zeki.kaymaz@ege.edu.tr” <zeki.kaymaz@ege.edu.tr>, “zekikaymaz_19@hotmail.com” <zekikaymaz_19@hotmail.com>, “mehmet.emin.dalkilic@ege.edu.tr” <mehmet.emin.dalkilic@ege.edu.tr>, “hakan.coskunol@ege.edu.tr” <hakan.coskunol@ege.edu.tr>, “muzaffer.colakoglu@ege.edu.tr” <muzaffer.colakoglu@ege.edu.tr>, muzaffer çolakoglu <muzaffer.colakoglu@gmail.com>, “umran.sevil@ege.edu.tr” <umran.sevil@ege.edu.tr>, ümran Sevil <umransevil@gmail.com>, “aynur.esen@ege.edu.tr” <aynur.esen@ege.edu.tr>, “adnan.turksoy@ege.edu.tr” <adnan.turksoy@ege.edu.tr>, Arif Cicek <adnanturksoy@yahoo.com>, “hasan.semih.gunes@ege.edu.tr” <hasan.semih.gunes@ege.edu.tr>, Agah Certug <agah.certug@ege.edu.tr>, “arzu.marmarali@ege.edu.tr” <arzu.marmarali@ege.edu.tr>, “yilmaz.sayan@ege.edu.tr” <yilmaz.sayan@ege.edu.tr>, “\”Prof. Dr. Harun Raşit UYSAL\”” <harun.uysal@ege.edu.tr>, “ertan.taskavak@ege.edu.tr” <ertan.taskavak@ege.edu.tr>, “cengiz.metin@ege.edu.tr” <cengiz.metin@ege.edu.tr>, “cengiz_metin@hotmail.com” <cengiz_metin@hotmail.com>, “erhan.kucukerbas@ege.edu.tr” <erhan.kucukerbas@ege.edu.tr>, “niyazi.askar@ege.edu.tr” <niyazi.askar@ege.edu.tr>, “hikmet.soya@ege.edu.tr” <hikmet.soya@ege.edu.tr>, “hikmetsoya@gmail.com” <hikmetsoya@gmail.com>, “birgul.ozpinar@ege.edu.tr” <birgul.ozpinar@ege.edu.tr>, “ozpinarb@yahoo.com” <ozpinarb@yahoo.com>, “nuri.bilgin@ege.edu.tr” <nuri.bilgin@ege.edu.tr>, “fikret.pazir@ege.edu.tr” <fikret.pazir@ege.edu.tr>, “fikret.pazir@gmail.com” <fikret.pazir@gmail.com>, “ismet.ozel@ege.edu.tr” <ismet.ozel@ege.edu.tr>, “demet.guruz@ege.edu.tr” <demet.guruz@ege.edu.tr>, “demetguruz@hotmail.com” <demetguruz@hotmail.com>, “haluk.soyuer@ege.edu.tr” <haluk.soyuer@ege.edu.tr>, “hulya.yilmaz@ege.edu.tr” <hulya.yilmaz@ege.edu.tr>, “hasan.levent.ustunes@ege.edu.tr” <hasan.levent.ustunes@ege.edu.tr>, gülümser argon <gulumser.argon@ege.edu.tr>, cumhurbaskanligi@tccb.gov.trizmircbs@adalet.gov.tr, Turkiyenin Universitesi <TurkiyeninUniversitesi@yahoogroups.com>
*******************************************
Söz konusu 4 sayfalık önemli metin pdf olarak aşağıda..
Sorunla ilgilenmemiz gerek.

Ülkenin yurtsever hukukçularının hızla desteklerini diliyoruz.

İleri Demokrasi şampiyonu, hak – adalet savunucusu Başbakan RT Erdoğan‘ı
göreve çağırıyoruz!

Sevgi ve saygı ile.
15.8.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net