Bu Formül Değişmeli : VEFA + SEFA = CEFA

Bu Formül Değişmeli :
VEFA + SEFA = CEFA

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Demokrasinin en önemli göstergesi, seçimlerin adil ve zamanında yapılmasıdır. Gerçek demokrasinin olmadığı toplumlarda, yukarıdakilerin belirlediği kişilerin seçilmesi istenir. Bu durumda demokratik bir seçimden, gerçek demokrasiden söz edilemez. Olsa olsa seçim takviyeli bir atama söz konusu olabilir. Bu süreç, seçilmişlerde takviye yapanlara minnet ve şükran duyguları uyandırır. Burada vefadan söz edilemez. Ancak seçilmişler, bayramlarda ya da başka özel günlerde bir demet çiçekle takviye yapanların gönlünü alıyor, onlara sevgi ve saygı gösteriyor, şükran duygularını ifade ediyorsa, bunu takdir etmek gerekir. Buna vefalı olmak diyebiliriz.

Vefalı olmak demek, vicdanı ile sevmek demektir. Sadakatli olmak ve hoşgörülü bir iyi niyetle yaklaşmaktır. Sözün özü; vefanın temeli sevgi ve saygıdır. Böylesine güzelim bir değeri yadırgamak ilkel bir tutum olur. İnsanlar arası sevgiyi, hoşgörüyü ortadan kaldırmak olur. Takviyeli seçilmişlerin sevgi ve saygı temelindeki vefalarını anlamak, hatta takdir etmek gerekir.

Vefa sözcüğü bana Yüksek Teknik Öğretmen Okulundaki bir anımı çağrıştırdı. Okulda bir tartışma yapılacaktı. Eskiden bu tip tartışmalar çok yapılırdı. Konumuz, “Ülkemizin kalkınmasında tarım mı önemlidir, sanayi mi?” idi. Bizim kümeye “sanayi” düşmüştü. Biz tartışmayı açık ara önde bitirdik. Övünmek gibi olmasın, küme sözcüsü bizdik. Tartışmayı düzenleyen edebiyat öğretmenimiz … Hanım, sonucu açıkladıktan sonra, verimli bir tartışma olduğunu, kendisinin de bu bilgilerden yararlandığını söyledi.

Tartışma sonrası edebiyat öğretmenimin dikkatini çekmiştim. Aramızda sevgi ve saygıya dayalı güçlü bir bağ oluşmuştu. O zamanlar hocama gazetelerde çıkan yazılarımı ve şiirlerimi götürüyordum. Üzerinde tartışıyor, yorum yapıyorduk. Yine özel bir gününde öğretmenimi bir demet çiçekle ziyaret etim. O an çevresinde bulunan kişilere; “Mustafa benim çok vefalı bir öğrencimdir.” dedi. O sözünden o an müthiş bir haz duymuştum. Yalnızca sevgi ve saygı çerçevesinde “vefa” sözcüğü kullanılırsa çok anlamlı ve değerli oluyor.

“Vefa” duygusu gibi yüce bir değer, vefalılık adı altında, takviye yapanlara bir rant, çıkar  olarak geri dönüyorsa bunun adı vefa olmuyor. Karşılıklı çıkar ilişkisi oluyor. Kısacası birbirini ödünç kaşımak oluyor. Vefa duygusu da örseleniyor.

Son dönemlerde pek çok atama takviyeli seçilmişin ağzından, “Vefa borcumu ödüyorum.” “Ben vefalıyım.” gibi sözleri sık duyar olduk. Onlar vefa borcunu ödeyince, onların seçilmesini sağlayanlar “sefa” içinde yaşamaya başlıyor. Böylece vefa, ranta dayalı bir süreç içinde tam bir sefaya dönüşüyor. Bu arada takviyeli seçilmişler vefa borcu altında inlediklerinden, enerjilerini bu borcu ödeme yolunda tükettiklerinden, halkı düşünmek, halkın sorunlarını çözmek gibi toplumsal çıkarlar ikinci sırada kalıyor veya savsaklanıyor (ihmal ediliyor). Birilerinin mutluluğu sefa içinde sürgit (daim) olurken, halkı kayırmak Mevla’ya kalıyor.

Sonuçta ortaya şöyle bir formül çıkıyor:

  • Seçilmişin vefası + takviye edenin sefası = Masum halkın cefası. Sonuç halkın sefasına dönüşmedikçe, yani sefa süren halk olmadıkça, demokrasi adına söylenen sözler boş sözden (laf-ı güzaftan) öte bir anlam taşımıyor.

Ne diyelim; Allah kimseyi borç yükü altında bırakmasın.

 

CUMHURİYET BAYRAMI

CUMHURİYET BAYRAMI

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Bu gün, Mustafa Kemal Atatürk’ün “En büyük eserim” dediği Türkiye Cumhuriyeti‘nin 96. yılını, AKP iktidarınca son 17 yıldır içine sürüklendiğimiz tüm olumsuzluklara karşın coşkuyla kutluyoruz.

Adı geçen siyasal partinin ve iktidarının konjonktürel olduğunu, bir başka anlatımla, Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek sürecek onurlu tarihinde küçücük bir ayraç (parantez) olduğunu çok iyi biliyoruz..

Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ümüz de çok net ve kesin olarak vurgulamış, tarihe bilinçle not düşmüştü :

  • “Benim naçiz (ölümlü) bedenim elbet bir gün toprak olacak ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır (sonsuza dek yaşayacaktır.

Kurtuluş Savaşımızın utkuyla (zaferle) sonuçlanması ve Lozan Antlaşmasıyla uluslararası hukuk katında resmen tanınmamız, bağımsızlığımızın kabulüyle, yeni Türk devletinin yönetim biçimine karar vermek gerekiyordu. 29 Ekim 1923 günü, Teşkilat-ı Esasiye Kanununda (Anayasada) yapılan değişiklik ile Cumhuriyet ilan edildi.

Cumhuriyet rejimi emperyalizme karşı yurt içinde ve dışında yıllarca süren savaşlar ve çok çetin uğraşlar sonucunda kuruldu. Yurt içinde saltanat yandaşları emperyalistlerle iç içe geçmişlerdi.  Emperyalist devletleri cephede yenmiştik, ancak kapıdan kovsak bacadan girmeye çabalıyorlardı. Din adamı kılıklı ajanlarını, Anadolu’nun en uç noktalarına dek sızdırmışlardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında planlı biçimde dış güçlerin kışkırtmasıyla çıkarılan pek çok iç isyanın bastırılması, 1911’den beri 12-13 yıldır pek çok cephede ağır sıcak çatışmalardan son derece yorgun ve olanakları tükenmiş çıkan yeni Türk Devleti için kolay olmadı. Emperyalizmin yerli işbirlikçileri ve hilafet – saltanat yandaşları, satın aldıkları sözde din adamlarına, Cumhuriyet’in ölümsüz kurucusu Mustafa Kemal Paşa hakkında “Görüldüğü yerde katli vaciptir diyerek ölüm fermanı – fetvası yayımlatıyorlardı.

Günümüzde de Cumhuriyet Bayramlarında, 30 Ağustoslarda, 19 Mayıslarda, Çanakkale zaferinin yıldönümünde, kurucusu olduğu Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, Cumhuriyetimizin yaratıcısının adının anılmıyor olması, es geçilecek bir durum değildir. Aksine “Keşke Yunan galip gelseydi” diyebilen Cumhuriyet düşmanlarının, üstelik bir 10 kasım gününde (2018) hediyelerle ziyaret edilmesi ise açıkça Cumhuriyet’e meydan okumadır.. Devletin – milletin birliğinden Anayasal olarak sorumlu AKP’li Cumhurbaşkanı, bu kabul edilemeyecek gelişmeler karşısında suskundur nedense! Erdoğan, Anayasal sorumluluğunu yerine getirmemektedir. Dahası, bu anlamlı sessizlik yüzündendir söz konusu pervasızlıklar. Daha açık söyleyelim :

  • Cumhuriyetin anayasal kurumları, Cumhuriyetin kurucusunu görmezden gelmeyi kararlılıkla sürdürebiliyorlarsa, KARŞIDEVRİM FİİLEN YÜRÜRLÜKTEDİR!

Onun için Türkiye’de Cumhuriyet demek, Türk Milletinin bağrına oturmuş olan emperyalizmle Saltanat’a karşı kurduğu bir savunma kalesi demektir. Bu sebepten Türkiye’nin devrimci Anayasasında, her madde üçte iki çoğunlukla değiştirilebilirdi. Ama hiçbir çoğunlukla, hiçbir zaman ve hiçbir kimsenin değiştiremeyeceği tek madde, Türkiye Devletinin bir Cumhuriyet olduğu maddesidir.demekte Dr. Hikmet KIVILCIMLI.

Cumhuriyet, Prof. Türkkaya Ataöv’ün deyimi ile “Ümmet değil Cumhuriyet, kulluk değil bilgelik!” tir. (http://ahmetsaltik.net/2019/08/14/ummet-degil-cumhuriyet-kulluk-degil-bilgelik/)

Mustafa Kemal Atatürk, gençlere şöyle sesleniyor ve en büyük yapıtı Cumhuriyeti, Türk gençliğine emanet ediyordu.

  • “Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sizsiniz.
    Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.” 

Cumhuriyet ulusumuza, çağdaş uygarlığın, demokratik ve laik bir hukuk devleti olmanın tüm kapılarını açmıştır. Cumhuriyetin kazanımlarının değerini bilir ve onu koruyup geliştirerek gelecek kuşaklara aktarabilirsek; 21. yy. ve sonrasında dünya uluslar ailesinin, uluslararası toplumun saygın bir üyesi olacağımıza, yolumuzun ışık ve aydınlık olacağına kuşku yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti; yeniden varoluşun, küllerinden dirilişin ve tam bağımsızlığımızın kurumsal yapılanması ve güvencesidir. Kuşaktan kuşağa şan ve onurla aktarmak, sonsuza dek yaşatmak, Anadolu halkının / ahalisinin = Türk Milletinin tek sözcükle “beka” sorunudur.

“Bizi karanlıklardan, esaretten ve zilletten kurtararak, Kutlu Vatanımızı ve Kutlu Cumhuriyetimizi armağan eden Büyük Atatürk‘ümüzün aziz hatırası  ve maneviyatı önünde en derin sevgilerimle, en derin saygılarımla ve sonsuz sonsuz minnet hislerimle eğiliyorum..” diyor bir Cumhuriyet kadını yazar, Güzide Filiz Tuzcu (http://ahmetsaltik.net/2017/10/29/45097/)

Biz de aynı duygularla tüm halkımızın Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun diyoruz ve

  • AKP iktidarını                                        ;
  • Cumhuriyetin temel değerlerine saldırmaktan vazgeçmeye,
    Karşıdevrimi durdurmaya çağırıyoruz.
  • Bu gidiş ülkemiz için “hayırlı” değildir. Kalkışanlar için hiç ama hiç “hayırlı” olmayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti, önüne çıkan – çıkarılan her türlü irticayı ezip geçerek sonsuzluğa yolculuğunu kararlılık ve onurla – şanla, bilimsel akılcılıkla sürdürecektir.
  • Bu tarihsel gerçeklik böylece kavranmalı ve herkes ama her- kes haddini bilmelidir.

 

 

ERGENE NEHRİ’Nİ ÖLDÜREN DAHA ÇOK KÂR HIRSIDIR

ERGENE NEHRİ TEMİZ KALSIN…

ERGENE NEHRİ’Nİ ÖLDÜREN DAHA ÇOK KÂR HIRSIDIR

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Çoğu çevre ve nehirlerin kirlenmesi, Ergene Nehri gibi sanayileşme ile başlıyor. Buradan sanayiye karşı olduğumuz anlamı asla çıkarılmamalı. Aksine sanayileşerek büyümekten yanayız. Sanayi sektörü olacak ki; endüstriyel üretim yapılabilsin, istihdam yaratılabilsin, ürünler iç ve dış pazarlara sunulsun, dışsatım yapılabilsin ve ülke kalkınsın. Sanayileşme olgusu, tartışma dışı bir gerçekliktir. Daha önceki yazılarımızda da belirttik; çevreye zarar vererek, akarsuları, nehirleri, denizleri, gölleri, ormanları, toprağı, havayı.. kirleterek, doğayı tahrip eden sanayileşmenin çarpık ve ilkel olduğunu düşünüyoruz.

Ayrıca böylesi bir sanayileşme sürdürülebilir de değildir. Sanayileşme hızı ile SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA (sustainable development) hedeflerinin dengelenmesi zorunludur.

Ne var ki; kapitalist düzenin ençok (maksimum) kâr hırsı doğayı ölçüsüz tahrip ediyor. Kâr hırsıyla ekolojik denge altüst ediliyor. Yabanıl anamalcılığın (vahşi kapitalizmin) tunç yasası “en çok kâr” dürtüsü dizginlenemiyor.. Yabanıl anamalcı ideoloji uysallaşamıyor, uygarlaşamıyor.

Öylesine kritik bir aşamaya gelindi ki; pek çok uzman – düşünür – yazar, artık “sürdürülebilir kalkınma” aşamasının geride kaldığını, neredeyse olanaksızlaştığını, günümüzde çevresel kirliliğin YAŞAMI TEHDİT ETTİĞİNİ vurgulayarak, yeni bir söylem (motto) öneriyorlar çok gerçekçi olarak : SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM!

Küreselleşen kapitalizmin gözü asla doymuyor, doğaya ve çevreye göz açtırmıyor.

Seller, yangınlar, kuraklıklar, dondurucu soğuklar, kavurucu sıcaklar, susuzluk, toprağın – havanın – suyun – balıkların zehirlenmesi ve türlerin hızla yok oluşu, kıtlık – açlık, bulaşıcı hastalıklar… ile 5 Kıtada yaşayan bütün insanlara kendisini bir felaketler silsilesi olarak, her gün daha çok duyuran ekolojik kriz, yerküreyi kasıp kavuruyor; yaşamın sürdürülebilirliğini açıkça tehdit ediyor

Yabanıl kapitalist düzenin “kalkınma, gönenç (refah), büyüme, ilerleme” gibi tekerlemeleri salt sermayeye yönelik değil; toplumsal ilerleme ve insanlığın maddi birikimlerine yönelik de olmalıdır. Üretimin de, tüketimin de belli sınırları vardır. Unutmayalım ki, yaşadığımız gezegen de belli bir kapasite ile sınırlıdır, sonludur!

Vahşi anamalcı (Kapitalist) düzenin gözü doymaz oburluğu, sınırları zorlamakta ve çevrenin, doğanın üzerine abanmaktadır. Doğa artık bu hovarda ve hoyratca sömürüyü kaldıramıyor.
*****
Ergene’nin ölümü bu abanmanın, oburluğun, dinmek bilmeyen kâr hırsının, sermaye yanlısı iktidarlarca dizginlen(e)meyişinin somut ve acı bir yerel örneğidir. Binlerce türün yok edilmesi ile biyoçeşitliliğin hızla azalması, buzulların erimesi ve ozon katmanının incelip delinmesi.. tümü, doğayı hiçe sayan sorumsuz ve asla bağışlan(a)maz aymazlıkların sonucudur.

1997’de Birleşmiş Milletler Japonya / Kyoto’da bir çevre toplantısı düzenledi. ABD’nin en önemli önerisi, ozon katmanının delindiği ve birlikte bu facianın önüne geçilmesiydi. Ne var ki, ozon tabakasının incelmesinden başta ABD sorumludur. Yoksul ve geri bırakılmış ülkelerin atmosfere sera gazları salımı (emisyonu) ABD ile karşılaştırılabilecek düzeyden fersah fersah uzak. 1990’larda ABD, küresel sera gazları salımının (emisyonunun) %36’sından tek başına, sorumluydu. 2016’ya dek BM Kyoto toplantısına katılan ama sonuç Protokolünü imzalamayan tek ülke idi ABD!

Kapitalizm böylesine “kendine özgü”, “tuhaf” (!) birşey.. testiyi kırar, faturayı yoksullara ödetir. Ergene’yi Türkiye’nin sorumsuz kapitalistleri kirletiyor, ama fatura tüm topluma yıkılıyor.

İnsanlığın belli bir uygarlık düzeyine eriştiğini savlıyorsak (iddia ediyorsak), bunun ancak doğayla barış içinde (peacefull co-existence) olması koşuluyla onanması, saygınlığı kabul edilebilir.

Nehirler ülkenin kan damarlarıdır. Nehirler, ırmaklar, dereler, derecikler… tüm akarsular; bir bütün olarak DOĞA kirletiliyorsa, yaşamın / doğanın kan damarları kirlenmiş, tıkanmış demektir. Bu çok tehlikeli olgu, yaşamın sürdürülebilirliğini kritik biçimde tehdit etmektedir.

İnsanlığın usunu başına devşirmesi ve Kızılderili Reis Seattle‘ın bildirgesini (1853), ABD Başkanına ültimatomunu asla unutmaması gerekiyor..

Çevremiz, Doğamız bize Atalarımızdan kalan bir miras değil; tersine, sonraki kuşaklara geliştirerek aktarmamız gereken bir emanettir..

Ergene’yi geri kazanma girişimleri çok yönlü ve tümüyle bilimsel olarak daha çok gecikmeden kararlılıkla uygulamaya konmalıdır. Bu, artık vazgeçilemez ve ötelenemez bir ağır kamusal sorumluluk ve yükümlülüktür. Toplum katılımı ile saydam, açık, hesap verilebilirlikle yönetilmelidir süreç. Gecikilen her zaman birimi ise hem başarıyı olanaksızlığa – dönüşümsüzlüğe sürüklemekte hem de ödenen – ödenecek çok yönlü bedeli sanılandan çok daha fazla ağırlaştırmaktadır.

  • Ergene “imdat” çığlıkları atıyor, Ergene boğuluyor, Ergene ölüyor!

ERGENE 20 YILDA TEMİZLENİR

ERGENE NEHRİ TEMİZ KALSIN

 

(Cumhuriyet, 11 Eylül 2011)

ERGENE 20 YILDA ANCAK TEMİZLENİR

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Önceki yazılarımızda belirtmiştik, Ergene Nehri Istranca (Yıldız) Dağlarından doğarak Çorlu, Çerkezköy, Lüleburgaz, Babaeski, Pehlivanköy ile Uzunköprü’den geçtikten sonra Meriç Nehri ile birleşerek 283 km’lik uzun yolculuğunu tamamlayarak Ege Denizinde Saros Körfezi’ne dökülmektedir.

Ergene Nehrini yol boyunca en çok kirleten sanayi kuruluşları Çerkezköy ve Çorlu sınırları içinde, Ergene’ye yakın arıtma tesisi olmayan, ya da arıtma sistemlerini çalıştırmayan sanayi kuruluşlarıdır. Ergene’yi kirleten neden(ler) belli, sanayi kuruluşları.

Sanayisiz bir ülke olur mu? Günümüzde ve çağımızda olmaz. Sanayi sektörü olacak ki endüstriyel üretim yapılabilsin, istihdam yaratılabilsin, ürünler iç ve dış pazarlara sunulsun, dışsatım yapılabilsin ve ülke kalkınsın. Sanayileşme olgusu, tartışma dışı bir gerçeklik.

Bizim çoğu sanayicimiz çevre bilinci ve sorumluluğu çerçevesinde davranmıyor. Sanayi olacak, üretim yapılacak, günümüzde kalkınmanın, aş, iş, ekmek sahibi olmanın gereği sanayileşmek. Ama çevreye zarar vererek, akarsuları, nehirleri, denizleri, ormanları, toprağı, havayı.. kirleterek, doğaya zarar vererek sanayileşme çarpık ve ilkeldir. Halk deyimi ile “Ettiğin hayır, ürküttüğün kurbağayı değmeli; sanayileşme, hele geri dönüşümsüz çevresel yıkıma dönüşmemelidir. Doğa katliamına neden olmak ne mene bir olgudur ki! Bizden daha ileri düzeyde sanayileşmiş ülkeler bu ikilemi nasıl çözmüş, özenle incelemek gerekir.

Sanayi kuruluşları ve yakınında nehirler, salt bizim ülkemizde yok; dünyanın pek çok ülkesinde benzer tablo var. Ancak gelişmiş uygar ülkelerde çevre kirletil(e)miyor, böylesi eylemlerin yaptırımları çok ağır. Gerçekte bizim ülkemizde de mevzuatta çevreyi kirletenlere kimi yaptırımlar var, yok değil ama uygulama yok. Örn. 2872 sayılı Çevre Yasasında egemen yaklaşım “kirleten öder” ilkesi. Oysa bu ilke gerçekçi değil, çünkü yaptırımlar çevresel yıkımı geri döndüremiyor. İlke, “kirletmemek asıldır – kirletmek yasaktır” içerikli olmalı gerçekte.

Anılan yasa, 2. maddesinde “Kirleten” tanımını şöyle yapmaktadır :

  • Kirleten: Faaliyetleri sırasında veya sonrasında doğrudan veya dolaylı olarak çevre kirliliğine, ekolojik dengenin ve çevrenin bozulmasına neden olan gerçek ve tüzel kişileri…

Çevre Yasası, 5. bölümünde kapsamlı ceza hükümlerine yer vererek yaptırımları belirlemektedir.
****

Uygulamada ise onu görmeyelim, bu kez bağışlayalım, o yandaş, ona ceza yazarsak şirket batar, o sanayi kuruluşu bizim partiden, seneye düzeltir… gibi sonu gelmeyen kayırmalar, idare etmeler (!), çevre katliamının baş sorunları arasındadır.

Konuştuğumuz her yetkili, “sorunu çözüyoruz, çözeceğiz, az kaldı…” benzeri “cek”li, “cak”lı sözcüklerle sorunu geçiştiriyor. Hiçbir şeyin olduğu, olacağı yok. Oysa biz halk olarak sonuca odaklanırız : SONUÇ NE? Sonuç yok, Ergene ırmağı zehir akıyor zehir!

İçinden nehir geçen pek çok Avrupa kenti var, hepsi de bulundukları yere büyüleyici bir güzellik katıyor, renk katıyor. Paris (Seine Nehri), Budapeşte (Tuna Nehri), Londra (Thames Nehri), Prag (Vltava Nehri), St. Petersburg (Leningrat) (Neva Nehri), Floransa (Arno Nehri), Zürih (Limmat Nehri)… bu nehirlerin hepsi bulundukları kente tarihsel ve turistik güzellik yer yer de ekonomik artı değer katmakta. Su, tarih, insan, doğa, nehir turizmi ve yük taşımacılığı.. bileşenlerinden yaşama bir güzellik ve uyum doğmakta. Hiçbiri bizim Ergene nehri gibi ne zehir akıyor, ne de lağım kokuyor!

Örneğin Berlin’in içinden geçen bir nehir yok ama kenti boylu boyunca dolaşan su kanalları var. Sanki nehir geçiyor algısı yaratılıyor, su kanalları tüm kenti dolaşıyor ve tertemiz. Suyun çevreye, doğaya, kente sunduğu güzelliği, ferahlatıcı etkiyi.. yapay yöntemlerle de olsa Almanlar yaşıyor. Ya bizde? Deniz kıyısında kentlerimiz, içinden deniz geçen İstanbul’umuz var ama bu kentlerimizde lodos eserken kıyıda yakalanmayı hiç kimseye önermeyiz!

Kısacası ne denizlerimize ne de akarsularımıza hak ettiği değeri veremiyoruz. Konumuz olan Ergene Nehrini yaşamın, çevre güzelliğinin, verimin ve bereketin simgesi olarak yaşatacağımız yerde, kara bir ziftin, çevreye artık zarar veren, hastalık saçan, hatta çevresindeki canlıları öldüren bir doğa canavarına dönüştürmüşüz.

Bugün Ergene’yi kirleten etkenleri sıfırlasak ve nehir kaynağından çıktığı gibi aksa, kendi kendisini ancak 20+ yılda toplayabiliyor, kendisini temizleyebiliyor. Ergene ekosistemi eski durumuna, kesin olmamakla birlikte, ancak çeyrek yüzyılda.erişebilir!??

Hiç olmazsa zararın burasından dönebilsek.. Hiç olmazsa buradan başlasak, hep “bir yerden başlamak gerek..” denir ya, o başlangıç bu gün olsun, Ergene ölümden döndürülsün

EĞİTİMDE SORUNLAR DAĞ GİBİ

EĞİTİMDE SORUNLAR DAĞ GİBİ

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

2019-2020 Öğretim yılına yine çözülmemiş, çözüleceği de pek ufukta gözükmeyen dağ gibi sorunlarla girdik. Bırakalım birikmiş sorunları çözmeyi, eldeki (mevcut) sistemin kendisi sorun ve durmadan sorun üretmekte.

Bir milyon eğitim emekçisi, 18 milyon öğrenci bu eğitim – öğretim yılına birikmiş ve çözüm bekleyen sorunlarla, müfredat ve sınav sistemi değişikliği, karma eğitimin kaldırılması dayatmaları gibi kökten dinci – ideolojik bakışa yaslanan gerici değişikliklerle girmektedir. Eğitim emekçilerinin özlük sorunları, kadrolu olmak yerine iş güvencesiz sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik, öğretmenlerin aile birliğinin sağlanamaması, politik kadrolaşma, liyakatsizliğin ve yandaşlığın egemen olması (örn. neredeyse her okula ilahiyatçı müdür atama!) gibi sorunlar ne yazık ki bu öğretim yılında da yaşanacak ama tartışmamız gereken sorunlardır.  Yetmiyormuş gibi, ağır ekonomik kriz işin tuzu biberidir. Eğitim emekçileri bir yandan ekonomik krizle, öbür yandan eğitim öğretimin katmerli sorunları ile boğuşmaktadır.

Öğretmen açığına karşın, sayıları 700 bine varan öğretmenin ataması yapıl(a)mamakta, yıllarca işsizlikten bunalan genç öğretmenler intihar etmektedir! Erdoğan bir yandan 3-5 çocuk doğurun demekte, üniversiteleri kapasitelerinin çooook üstünde öğrenci ile doldurmakta, bir yandan da “..her mezun iş bulacak değil..“ deyip kenara çıkmaktadır. Bu politika her şeyden önce insana özensizdir.

Dinci dernek ve vakıflarla yapılan protokoller, derslik açıkları, kalabalık sınıflar, öğretmensiz okullar, ikili eğitim – öğretim, taşımalı eğitim, ulusal ve uluslararası sınavlardaki başarısızlıklar, öğrencilerin tarikat ve cemaat yurtlarına mahkum edilmesi, çocukların örgün eğitim dışına itilmesi, kız çocuklarının ilk 4 yıldan sonra giderek artan eğitimden dışlanmaları ve ÇOCUK GELİN YAPILMALARI salt öğrencileri değil, tüm toplumu yaralıyor. LGS pek çok öğrenciyi istemediği okula gitmeye zorlarken, Anadolu Liselerindeki kontenjanların dolması ile pek çok öğrenci seçeneksiz kalmıştır.

  • Devlet; ya İmamhatibe ya özele ya da uzaktan eğitime dayatması yapamaz!
  • Devlet, asli kamu hizmeti olan eğitimi birtakım dinci, Cumhuriyet düşmanı vakıf – dernek görüntülü tarikat ve cemaatlere terk edemez!
  • Devlet – MEB, asli kamu hizmeti olan eğitimi Diyanet İşleri Başkanlığı veya bir başka kamu kurumuna bedelli ya da bedelsiz devir ve terk edemez.
  • Anayasaya da, yasalara da, akla ve mantığa da aykırı olan bu eylemli (fiili) tablo; giderek SUÇ-TUR! Anayasanın 24, 42 ve 128. maddeleri ilk elden çiğnenmektedir!

Bu politika, tüm öğrencileri, istemedikleri halde imamhatipleştirme ve özel okullara yönlendirme tasarımıdır. YKS sonuçları gösteriyor ki, ortaöğretimde eğitim çökmüştür. Önceki yazımızda belirttiğimiz gibi eğitim dibe vurmuştur. Çoğu öğrenci istemediği halde açıkta kalmamak için, kontenjanları özellikle yüksek tutulan bölümleri seçmek zorunda kalıyor. Bu özgür seçim değil dayatma – zorlamadır ve açıkça İNSAN HAKLARINA AYKIRIDIR!

  • Üretime dayalı, bilimsel düşünce temelli, çağı yakalayan, laik, demokratik, karma ve kamusal ağırlıklı bir eğitim sistemi kaçınılmazdır.

Eğitimde başarı; eğitim sendikaları, üniversitelerimizin eğitim uzmanları, katkısı olabileceklerin ortak aklı ile sağlanabilir. İdeolojik yaklaşımlarla ve tarikat – cemaat vakıf ve derneklerinin ablukası ile sorunlar çözülmez, çözülemez, daha da  büyür.

Nitekim, devletin yurtlarının istendik yetersizliği (!?), iktidar güdümündeki adı geçen çağ dışı gerici – dinci yapılanmaların yurtlarında yoksul çocuklarımızın ırzına geçilmekte; Türkiye, AKP iktidarında böylesi yürek yakan, yüz kızartıcı, ülkemizi dünyaya rezil eden, asla kabul edilemez facialar yaşamaktadır! Lütfen, TECAVÜZLERİN TARİHSEL ROTASI başlıklı yazımızı bir kez daha okuyun.

Kamusal, parasız, bilimsel, laik ve karma eğitim hakkından tüm çocuklarımız eşit olarak yararlanabilmelidir. Bu bir evrensel temel insanlık hakkıdır.

Sayıştay raporlarına göre binlerce öğretmene gereksinim duyulduğu anlaşılmakta. Oysa atanamayan öğretmen sayısı, yukarıda da vurguladığımız üzere 700 bine dayanmıştır. Eğitim – öğretimin lokomotifi öğretmendir. Ne var ki, öğretmenlerin iş güvencesi yoktur. Kadrolu çalışma hakları ellerinden alınmıştır. Eşit işe eşit ücret hakkı, iktidar tarafından gasp edilmiştir. 2019-2020 öğretim yılı böylesine çözülemeyen sorunların gölgesinde başlamıştır. Yaşanan tablo, yalnızca eğitim emekçilerinin değil, veli ve öğrencilerimizin de karabasanı durumundadır.

Eğitim, bir ticari meta ve rant kaynağı olarak görülemeyecek ölçüde kritiktir. Bu sektörde de özelleştirmeye hız verilmesi ile kamusal eğitimin niteliği ciddi düzeyde düşürülmüştür. 4+4+4 ucube düzenlemesi ile birlikte 2012-2013 eğitim – öğretim yılından başlayarak çok sayıda köy okulu kapatılmıştır. Taşımalı eğitim sistemi ile pek çok öğrenci tarikat ve cemaat yurtlarına mahkum edilmektedir.

Milli Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk’un verilerine göre ilkokulda okullaşma oranı %91.5, ortaokullarda %94,5’tir ve bu, iyi bir tablo gibi sunulmuştur. 17 yıldır tek başına iktidar olan AKP kadroları eğitim sorunlarını da çözememiş, daha da keşmekeş yaratmıştır. İlkokul çağında her 10 öğrenciden 1’i, ortaokul çağında ise %6’sı okula gidememektedir. Bu çocuklar dolaylı olarak tarikat yuvalarına yönlendirilmekte, ucuz – kayıt ve yasa dışı olarak çocuk işçiliğine, çocuk yaşta evliliklere sürüklenmektedir. (Bkz. Eğitim’de Tarikat ve Medrese Gerçeği : 1 Milyon Öğrenci Tarikatların Elinde  Prof. Dr. Esergül Balcı)

2023’te tekli eğitime geçileceği dillendirildiği halde, bırakalım tüm okulların tekli eğitime geçmesini, tekli eğitim yapan okullarda kimi sınıflar tuğlalarla bölünerek, hatta okul bahçeleri küçültülerek ikili eğitime geçilmiştir. Eğitim-İş raporlarına göre toplamda 58.762 derslik yapılması gerekiyor. (Bkz. 2019-2020 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI ÇÖZÜLEMEYEN SORUNLARLA BAŞLIYOR) Ancak MEB’e ayrılan bütçe ile buna olanak yok. İktidarın yarattığı ekonomik kriz nedeniyle ise hiç olanak yok!

Parasız, bilimsel, demokratik, laik ve karma eğitim; Atatürk ve devrimlerini, Cumhuriyet ışığını temel alan, benimseten bir rotaya oturmak zorundadır. Çağı yakalamanın, uygar uluslarla yarışmanın başka seçeneği yoktur. Cumhuriyetin ışığında BİLİM İNSANI yetişir; dinci – gerici tarikat ve cemaatlerin köhne yurt ve yuvalarında ise BİAT KULLARI. “Tercih yurdum insanındır.“ denebilir mi?!

Hayır! Türkiye, ülkemizi bataklığa çeken bu ikilemden hızla kurtulmak zorunda!