KANAL İSTANBUL TARTIŞMASI

KANAL İSTANBUL TARTIŞMASI

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Dr. Ahmet Saltık MD, MSc, BSc
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci

Ülkenin gündemi sosyal, siyasal ve ekonomik konularda son derece yüklü. Yığınla sorun var. En başta ekonomi, işsizlik geliyor. Yatırımlar durmuş. Elde ne varsa satılmış, üretim tesislerinin kapısına paslı kilitler vurulmuş. Tekstil işletmeleri çökmüş, köylü eskisi kadar bile pamuk üretemiyor. Tütün fabrikaları kapanmış, köylünün belli başlı gelir kaynaklarından tütün ekimi  de durmuş. Şeker fabrikaları satılmış, makineler durmuş, köylü şeker pancarı üretemiyor.

Türkiye 130’u aşkın ülkeden 130’u aşkın tarım ürünü dışalımı yapıyor (ithal ediyor.).
Rusya’dan 5 milyon tona yakın buğday bile ithal ediyor ki iç üretimin 1/4’ü..
83 milyonu aşan yerleşik nüfusun karnını doyuracak buğdayı bile üretmekten aciz!

Zerrece utanıp sıkılmadan Sudan gibi çooooook geri kalmış, insan ve hayvanlar arasında bulaşıcı hastalıkların kol gezdiği bir Müslüman ülkeden at, eşek, katır eti” almaya kalkıyor! Basında çıka haberlere ilgili Bakanlıktan net bir yalanlama çıkmıyor..

  • Bu bir fiyaskodur, skandaldır, yüz karasıdır!
  • Azıcık uygarlaşmış hiçbir ülkede, hiçbir iktidar halkını böylesine aşağılayamaz.

Kısacası tarım ve üretici köylü başta, hemen tüm ekonomik sektörler, ülke  tarihinin en ağır ekonomik bunalımını yaşıyor. İşsizlik tavan yapmış. Üniversite mezunları asgari ücretten bile iş bulamaz olmuş. Milyonlarca insan işsiz, umutsuz..

Beş milyonu aşkın insan SGK’ye zorunlu GSS primini = ek vergiyi ödeyemediği için sağlık hizmeti alamama yıkımı ile yüz yüze..

  • Üniversite öğrencisini aç bırakmış bir iktidar.
  • Bir öğün yemeğe muhtaç öğrencilerimiz, yaşamın baharında artık kendisini denize atıyor.
  • Ailelerin çocuklarıyla toplu intiharları yaşanıyor.

    İktidar hepsine kendince bir kulp uyduruyor..
    Ülkemizin artık katlanılmaz, yürek dayanmaz dertlerine kör, sağır ve dilsiz..
    Vicdansız mı vicdansız..
    Siyaset bilimi tarihinde benzersiz bir siyasal kadro, bir cehennem kazanında ülkeyi kaynatıyor!
    ***

    Kısacası “Ayranımız yok içmeye” ama iktidarın başı tutturmuş “Kanal İstanbul da Kanal İstanbul”!Elli milyon $ bulamayıp (!?) ülkenin seçkin savunma sanayisi kurumu Sakarya Tank Palet Fabrikasını bir yandaşı ile birlikte Katarlılara 25 yıllığına “kiralayan” AKP iktidarı bu talana “peş keş” diyen Anamuhalefet liderine bol sıfırlı – yıkıcı tazminat davası açıyor susturmak için.75 milyar TL’ye mal olacağı kestirilen kanal projesini dayatıyor. Kendi deyimiyle “Çılgın Proje“! Ülkenin kalabilen, yağmadan şimdilik kurtulmuş tüm varlığı “Varlık Fonu” nda kumar masasında rehin! Bu A.Ş. statülü Fonun patronu Yönetim Kurulu Başkanı AKP’nin başı.. Damadı da hazinedarı.. Ülkenin – halkın tüm nefes boruları tıkanmış. Milletin basireti bağlanmış.. Apaçık bir yok oluş – yok edilme diz çöktürme süreci dayatılmakta Cumhuriyete!

Varsayalım İstanbul Kanalı projesi, ülkemiz insanına çok büyük bir akçalı (mali) yük olduğu halde, finansman bakımında üstesinden geliniyor olsun.. Bu olanaklıdır çünkü, borç gırtlağı da aşsa, Karadeniz’i bir ABD – NATO gölü yapmak isteyenler, bu stratejik emelleri için, fahiş fiyatla da olsa yeni borçlanma olanağı yaratırlar leş kargası kreditörleriyle. O kreditörler ki, 500 yıldır tüm dünyayı sömürerek edindikleri sermaye dağlarını gerçekte döndürmeye de mahkumdurlar. Meş’um (lanetli) servetleri yeterince dolaşmazsa (sirküle etmezse) valör yitirir!

Libor + %7 tefeci faizi ile kur konsorsiyumu, bas uzun vadeli borcu, onlarca milyar $ daha borç binsin şimdiki ve gelecek birkaç kuşağın boynuna, daha da bağımlı olsun ülke içte ve dışta.. Ne gam.. Bu arada yandaşlara rantlar, besleme basına mamaya devam, komisyonlar oh ne ala..

İş salt bunlarla bitiyor mu? Sorunun tarihsel boyutu var. 1936 Montrö Sözleşmesi yönünden uluslararası ekseni var. Askerler susturulmuş, emekli komutanlardan “ÇOK CİDDİ GÜVENLİK SORUNU, nokta!” uyarıları sönümlenip gidiyor.. O Montrö ki, büyük Atatürk‘ün Lozan’ın eksiklerini gidermek için yıllarca, var gücüyle, dehası ve diplomatik hüneriyle ördüğü zafer!

Ekolojik denge açısından çok ağır ve  dönüşümsüz çevresel yükleri var İstanbul Kanalı projesinin. Alanında gerçek uzman hiçbir bilim insanı bu projeyi doğru ve bilimsel bulmuyor. Projenin yalnızca çevreye vereceği dönüşümsüz zarar, geniş anlamda çok yönlü çevresel maliyet, hayali – belirsiz ve gerçekte olanaksız maddi getirinin kaç yüz bin milyon (!) kez üstünde acaba?!.

Bu Kanal girişimi asla ve asla Türkiye’nin ivedi ve öncelikli sorunu değildir.
Derhal gündemden düşürülmesi gerekir. İlk sırada ele alınacak sorunların başında halkın aş, iş, ekmek, güvenlik ve gelecek kaygısı sorunlarının çözümü geliyor. Adalet ve demokrasi geliyor.

Kanalın geçirileceği bölgede yoğun bir arazi spekülasyonu gözlenmekte, 30 milyon m2 = 30 km2 araziyi Arap sermayeli 3 şirketin satın alması ne anlama geliyor? Araplara aylar / yıllar öncesinden bu bilgiyi el altından kimler sızdırdı? Salt bu oyun bile düpedüz ahlaksızlık değil midir? Hangi dine sığar, açık soralım; hangi Müslüman bu yolsuzluğu yapabilir? Vatan toprakları hem de büyük ve bitişik parsellerle neden özellikle Araplara satılıyor, neden, neden!?

Sonra da mızrak çuvala sığmamaya başlayınca, tapu kayıtlarına erişim sınırlanıyor.. Bütün bunlar ne anlama geliyor eyyyyyy halkımız, ne anlama geliyor? Kendi yurdundan sürülüyorsun! Zaten nitelikli gençlerimiz ülkeyi terk etmekte, Arap – Suriyeli doldurulmakta..

İstanbul Kanalı tüm ülkenin sorunudur, siyasal inatlaşmalara konu edilmemelidir. Geri dönüşü olmayan çok riskli ve akıl – bilim dışı bir projedir. Tarihçiler, bilim insanları, hukukçular, çevre mühendisleri, su bilimcilerin… görüş ve raporları kuşku yok, belirleyici olmalıdır. Kimi yandaş TV güllerinin seslendirdikleri gibi iktidar yumurtlar, bilim de ona çare bulur.. Hadi oradan!

Yok böyle bir saçmalık! Yaşamda en gerçek yol gösterici bilim ve fendir (ATATÜRK). Dolayısıyla seçim kazanmış iktidarların saçmalamak hak ve lüksü yoktur. Üretecekleri tasarımların mutlaka bilimsel temelleri olmak zo – run – da – dır! Siyaset biliminin en temel kurallarından biri budur. Yandaşlar – “dolma” kalemler öylesine kendinden geçmişler ki..

En önemlisi de demokratik bir ülkede çeşitli yollarla itirazı olan halkın sesine kulak verilmelidir. Geçtiğimiz günlerde ülkenin her yerinden on binlerce insan itirazlarını dilekçe ile sundular. Mersin’den İstanbul’a bu amaçla gelen ve saatlerce kuyrukta dilekçe verme sırası bekleyen insanlar ne demek istiyor, siz hiç düşünmez ve aklınızı kullanmaz mısınız?? Hani siz milletin hizmetçisi idiniz? Açıklayınız, ÇED sürecine itiraz yüz bini geçmedi mi? Neden iptal etmiyorsunuz o halde??

Sormazlar mı adama;

  • “SENİ BUNCA BAĞLAYAN NEDİR, NEDEN NUH DEYİP PEYGAMBER DEMİYORSUN, SİYASETÇİ İNATÇI MI OLUR, AKILLI MI??”Tek kişinin “ben yaptım oldu”, demesiyle olacak şey değildir.

İstanbul’daki son yılların olumsuz yapılaşmasını özetleyen itiraf,

  • “Biz İstanbul’a ihanet ettik” sözleridir. Bu sözler AKP = Erdoğan‘ındır.

Yarın İstanbul Kanalı için benzer pişmanlık ağızlardan döküldüğünde, yinelenen hangi katmerli ihanete merhem olur ki?

İstanbul Boğazından gemiler genel olarak ücretsiz geçiyor. Montrö Sözleşmesi gereği belli resim – harçları… ödeyenlerin bıraktığı toplam para yıllık 150 milyon Doları geçmemektedir. Bunun tümü net getiri değildir, sistemin giderleri de vardır kuşkusuz. Boğazlardan makul ücretlerle serbestçe, zorlanmadan geçiş hakları varken, neden daha dar ve uzun bir yola, İstanbul Kanalından geçerek fazladan para ödesinler? Kaldı ki, petrol ve doğal gaz boru hatları, iyileşen demiryolu, karayolu ve havayolu taşımacılığı koşulları ile Boğazlarda gemi trafiği artmıyor, azalıyor.. Daha dün, çok yüksek sığalı (kapasiteli) yeni bir doğal gaz boru hattı açıldı.

Neresinden bakarsak bakalım, Erdoğan’ın itirafıyla “bu çılgın proje” ülkenin yararına değildir.  Adı üstünde “çılgıncadır, çılgınlıktır” !

  • Gereksinim duyduğumuz ise sağduyu – planlamacılık – stratejik akıl – dış güçlerin güdümünden / tutsaklığından kurtularak bilimin ışığına sarılmaktır

1881’de Abdülhamit Osmanlı’nın resmen uluslararası iflasını ilan etti ve Düyun-u Umumiye İdaresi kurularak Osmanlı Maliyesine yabancılar resmen ve fiilen el koydular; yüzlerce milyon altın borcu yoksul Anadolu halkı Cumhuriyet kurulunca 1954’e dek 31 yıl boyunca ödedi.

1958’de DP iktidarı – Menderes Temmuz 1958’de uluslararası moratoryum / iflasını ilan etti Türkiye Cumhuriyeti’nin ve IMF pençesine teslim edildi mazlum halkımız..

3. kez ülkesel iflasın eli kulağındadır ve AKP = Erdoğan eliyle yürütülmektedir, uyanalım!

Öncekilerin tarihteki yerlerine, başlarına neler geldiğine bir bakmalı ve ders almalı.

Tarih, ders almayanlar için tekerrür eden acımasız bir terbiye edicidir.

Mide bulandıran bir gündem oyunu boyutu da faturanın KDV’si gibi..

Deprem geçeği herkesin gözü önünde.. Tek başına iktidarınızın 18. yılındasınız; neden KENTSEL DÖNÜŞÜMÜ hala bitir(e)mediniz?? 75 milyar TL (en az!) kaynak varsa neden İstanbul’u depreme hazırlamıyorsunuz da olası depremde kentin jeolojik direncini Kanal ile daha da kırıyorsunuz??

İstanbul’a ve Türkiye’ye bir kez daha ihanet etmeyiniz efendiler, bu kez sizin de sonunuz olur!

Son söz : Türkiye 1’den çoooook büyüktür çok..

UYGARLIK SINAVI

UYGARLIK SINAVI

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Türkiye coğrafi olarak, Doğu ile Batının buluştuğu bir noktada, yalnızca coğrafyasal olarak değil; tarihsel ve kültürel yönden de uygarlıkların kesiştiği noktadadır. Osmanlı din – tarım imparatorluğu ve şeriat kurallarının hüküm sürdüğü bir mutlak monarşi – tebaa düzeninden laik – seküler uygar düzene, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Aydınlanma devrimleri ile üstelik çok kısa sürede geçmiş olmamız dikkatleri daha çok üzerimize toplamakta.

Dünyada 57 müslüman ülke var. Her biri kendine özgü müslüman. Hiçbiri öbürüne benzemiyor. Türkiye ise anayasasında laik bir devlet olduğu yazılı olan (AS: Başlangıç, md. 2 ve 24), sekülarizmi yaşam biçimine dönüştürebilen, kadını köle olmaktan kurtaran tek müslüman ülke diyebiliriz. Öbür müslüman ülkelerle kıyaslandığında, tıpkı bir yıldız gibi parladığı ortaya çıkar.

Dünyada başlıca iki devlet sistemi var; teokratik devletler, laik – seküler devletler.

Batı uygarlığı, Dinde Reform ve yaşamın hemen her alanında Rönesans devrimlerini yüzlerce yıl önce tamamladığından bu yakıcı ikilemi çok kanlı da olsa çözmüştür. Gerçekte, ulusal kurtuluş savaşı sonrası Türkiye’de Cumhuriyetin kurulması ile biz de laik devlete adım atmışız. Ne var ki yıllardır, bir yandan Batının Reform – Rönesans deneyiminden nasibini alamayan gerici güçler, öte yandan ilkel – çağdışı Arap şeriat rejimlerinin etkisinde olan yobaz güçler, laik rejime karşı düşmanlık beslemekte, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana dinci devlete geçiş mücadelesi (!) vermekteler.

Batıda artık “din devleti” tehlikesi yoktur. Çünkü ikilem, yüzlerce yıl öncesinde, Laiklik yönünde köktenci çözüme kavuşturulmuştur. Onlar bilim ve teknolojide ilerlemelerle giderek daha yüksek standartlarda demokratikleşme uğraşı verirken; biz dinci – laik devlet sarmalında sıkışmış durumdayız. Evet, özellikle AKP iktidarı ile son 17+ yıldır yaman bir kısır döngüye sokulduk çünkü ülkeyi 17 yılı aşkın süredir yöneten bu partiyi, Anayasa Mahkemesi, “Laikliğe karşı eylemlerin odağı” olarak oy birliği ile mahkum etmiştir. Yaptırım olarak ise, “kapatma” yerine Hazine yardımını kısıtlamıştır. Açıkçası, iktidar partisinin laikliğe karşı sicili bozuktur.

İktidar, yaşamın – rejimin – çağdaşlaşmanın en temel direği olan laikliği açıkça tehdit eder düzeye tırmandırmıştır kuşatmasını. Bu salvoyu görmezlikten gelemeyiz. Saldırı, ülkemiz hukuk düzeni ve barışı açısından  varlık – yokluk sorunudur. Karar aşamasındayız; Çağdaş ve laik hukuk devleti mi; Arap şeriat rejimlerini taklit eden yoz dinci devlet mi? Bu sarkaçta, AKP kotarması hatta açıkça dayatması ile hemen her gün Laiklik karşıtı eylemlere yenileri ekleniyor.

Çağdaş dünyanın bileşenleri;
– Aydınlanma,
– kuldan özgür – onurlu bireye geçiş ve temel insan hak – özgürlükleri
– sanayileşme,
– bilimsel – teknik devrim,
– demokrasi ve hukukun üstünlüğü
– hesap veren laik devlet…

gibi artık evrenselleşmiş kavramlardır. Uygar İnsanlığın günümüzde eriştiği en ileri aşamadır.

Durum böyle olunca, AKP’li Cumhurbaşkanı’nın 6. Din Şurası kapanış konuşmasında;               

  • “Hayatımızın merkezine İslam’ın hükümlerini yerleştireceğiz.”

sözü, devamında da, Sayın Emine Erdoğan’ın “Yeryüzünde Halife olmanın sorumluluğunu taşıyoruzveciz (!) sözü ürkütücü boyuttadır.

Ülkemiz bu tarihsel kırılma noktasında, Doğu – Batı arasında, kritik bir uygarlık sınavı veriyor.

  • İkilemli sorunsal; laik, çağdaş, demokratik, akla ve bilime dayalı yaşam ve devlet mi;
  • Ya da din adına katı, karanlık, hukuksuz ve yeşil bağnazlık şalıyla şeriat düzeni mi?
    ==================================
    Dostlar,Sayın Aydınlı, sitemize “Aydınlık” yazılar yazmayı sürdürmekte. Önceki günlerde de “Laiklik Bitti mi?” başlıklı makalesini paylaşmıştık (http://ahmetsaltik.net/2019/12/25/laiklik-bitti-mi/). Bu yazı bir bakıma onun süreği (devamı).

Kuşku yok, Ulusumuz bu çağ dışı dayatmayı – yoklamayı aşacak birikim ve kararlılığa sahiptir. Ayrıca zamanın ruhu ters yönde esmektedir ve AKP = Erdoğan, yelkenlerini şişiremeyeceklerdir ve bu bağlamdaki “Anadolu Federe İslam Devleti” hevesleri kursaklarında kalacaktır.

Ne hazin ironidir ki; “uygar Batı”, anlaşılmaz çelişkilerle “Tek Adam” üzerinden Türkiye’den devşireceği ekonomo – politik rantı sürdürme – büyütme adına körleşmiş görünmektedir ve ülkemizde bir iç savaş olasılığını bile algılayamamakta ya da kurgulamaktadır.

Gelinen ürkünç (vahim) aşama, 17.12 19 günü basında yer alan aşağıdaki fotoğrafta resmedilmektedir. (Sn. Aydınlı’nın önceki yazısına da eklemiştik..)

Takke düşmüş ve kel görünmüştür.
Uygar – Laik yaşam vazgeçilmezdir ve AKP iktidarına karşın “hattı müdafa değil sathı müdafa” mantığı ile savunulmak zorunluğu net biçimde gündemdedir. Muhalefet partileri stratejiler geliştirmeli ve kamuoyunda direnme bilinci geliştirmeli, yeterince etkin olmalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 26 Aralık 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

LAİKLİK BİTTİ Mİ?

LAİKLİK BİTTİ Mİ?

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

İnsan yaşıyor mu? Yaşamı sonlanmış mı? Önce nabzını yoklarız. Kalbi çalışıyor mu? Nefes alıp veriyor mu? Bunlara bakarız. Bunlar yoksa o kişi yaşamıyor demektir. Bunu demokratik bir rejim üzerinde deneyecek olursak; Demokrasinin nabzı laiklikle atar. Laiklik yoksa demokrasi de yoktur. Demokratik Cumhuriyet sonlanmış demektir, kaçınılmaz olarak özgürlükler de!

Türkiye Cumhuriyeti, teokratik ve çok uyruklu bir ortaçağ imparatorluğu olan, Osmanlı sisteminin yıkıntıları üzerinde üzerine kuruldu. Bir din – tarım imparatorluğu kalmakta ısrar eden Osmanlı Devleti, tarihsel dinamikleri gereğince ve yeterince okuyup dönüşümlerini zamanında gerçekleşrir(e)mediği için, Tarih hükmünü vermiş ve bu İmparatorluğu tasfiye etmiştir.
Cumhuriyetci kadroların temel ilkesi ise  çok tebaalı yapının dağılması nedeniyle, Anadolu’da kalan görece türdeş (homojen) sayılabilecek bir nüfus ile ulusal değerleri temel alan, çağdaş, laik demokratik modern bir ulus devlet yaratmaktı. Yeni rejim, doğası gereği Osmanlının hemen hemen tüm geleneksel kurum ve değerlerini dışlamıştır..

Osmanlı sistemi ise Türk, Arap, İran kültürlerinin harmanlanmasından oluşan İslami değerleri yönetimde temel alan bir dinci – sultanlık / monarşi sistemiydi. Halife, olağanüstü bir saptırma ile tanrının yeryüzündeki gölgesi olarak dayatılmış ve siyasal otorite dinsel otorite ile iyice pekiştirilmiştir (1517 sonrası…). Halife – Sultan’ın buyrukları ile şer’i hükümler temelli idi; Fetva kurumu olabildiğine yüceltilmişti. İslamın Şeyhi “Şeyh-ül İslam”, yaşamda ve yönetimde atılacak her adımın “dinen caiz” olup olmadığına ilişkin kesin ve tartışılmaz hükümler veriyordu. Halife – Sultanlar, arada tersine örnekler görülmekle birlikte, sıklıkla bu fetvalar doğrultusunda, İlahi (Tanrısal) güçle de desteklenmiş (!) ceberrut bir yönetim sergiliyorlardı.
Kadıların adalet dağıtımı şeriat hükümlerine göreydi. 1839 Tanzimat’ı sonrası İmparatorluğun gayr-ı müslim tebaasına kendi hukuklarına göre yaşama olanağı sağlanmıştı; İmparatorluk artık çok hukuklu bir rejime evrilmişti. Müslüman tebaa için şer’i hukuk / şeriat dışında bir hukuk düzeninin hayali bile kurulamıyordu.

Şeriat; Kuran hükümleri demektir, Tanrı buyruğudur, dindir. Asla değiştirilemez, doğruluğundan bir an için bile olsa kuşkuya düşülemez. Peygamberin yaptıkları sünnet, söyledikleri hadistir. Din ile dünyevi (seküler) olanı birbirinden ayrılamaz. İslamın Sünni yorumunun geçerli olduğu, uhrevi bir yaşam ve yönetim sistemidir. İran ve başka pek çok Arap ülkesi şeriat hükümlerine göre yönetilmektedir. Ancak şer’i hükümlerin yorumlanması ve yaşama geçirilmesinde birörneklik asla söz konusu değildir. 57 İslam ülkesinde en az 57 farklı İslami rejimin yürürlükte olduğu rahatlıkla söylenebilir. İran her ne denli emperyalizme bir direnç gösterse de, emperyalizmin ağır baskısı altındadır ve temel insan hak ve özgürlükleri yok düzeyindedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve kurucu cumhuriyet kadrolarının en değerli, en seçkin kazanımı Laiklik kurumudur.

  • Laiklik, demokratik rejimin kalbidir, nabız atışlarıdır, soluk alışverişdir.10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in deyimi ile laiklik; “Çünkü Yüce Önder çağdaşlaşmanın da, uygarlaşmanın da aydınlanmanın da, uluslaşmanın da anahtarının laiklik olduğunun bilincindeydi. En kısa söyleyişiyle, O’na göre laiklik ’adam olmak’ demektir.” 

Demokratik hukuk devleti için Laiklik böylesine yaşamsal iken; 14.12.2019 gün 30978 sayılı Resmi Gazeteye bakarsak, AKP iktidarının şeriatı açıkça ilan etmek için 2023 seçimlerini de kazanmayı beklemeyeceği söylenebilir. Bu Genelgeye bakarsak :

” Faizsiz Finans Kuruluşları”nın denetiminde, denetçilerin uyacakları kurallar:

— Allah-u Teâlâ korkusuyla hareket etmelidir.
— Dayanaklar; Nahl Suresi 90. ayet, Nisa Suresi 58. ayet, Ahzâb Suresi 72. ayet, Bakara Suresi 30. ayet.
— Kıyamet gününde Allah-u Teala’ya hesap verileceğinin sürekli bilincinde olunmalıdır. Allah-u teala, Kuranı Kerimde böyle buyurmaktadır…..”

Bu ifadeler, Anayasasına göre laik olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Resmi Gazetesinde yer alıyor.
Bu durum karşısında sorumuz açık ve nettir :

– Kamu kurumları ne yapıyor.
– Cumhuriyeti korumakla görevli sayın savcılar, sivil toplum örgütleri, barolar, siyasal partiler, sevgili halkımız ne yapıyorlar??

Bu genelgenin ivedilikle iptali amacıyla dava açılması için neyi bekliyoruz?

Toplumun dinamik güçleri, Laik Cumhuriyete son darbenin de vurulmasını elleri yanında mı bekleyecek? Öte yandan, Laiklik karşıtı güçlerin 2023’ü bile beklemeye sabırları yoktur.

AKP’li Cumhurbaşkanı’nın 6. Din Şurası kapanış konuşmasında;

  • “Hayatımızın merkezine İslam’ın hükümlerini yerleştireceğiz.”

sözleri, Anayasasında “laik” olduğu yazılan (AS: Başlangıç, md 2 ve md. 24) bir devlette kabul edilebilir görüşler asla değildir.

Emine Erdoğan’ın “Yeryüzünde Halife olmanın sorumluluğunu taşıyoruz” veciz (!) sözü gerçek niyetleri açıkça ortaya koyuyor. Oysa Halifelik 3 Mart 1924’te bu topraklardan kovuldu!

İstiklal Marşının Kırıkkale Üniversitesinde Arapça okutulması ise yozlaşmanın çok ağır bir başka örneğidir.

Laikliğe, laik düzene – devlete ve seküler yaşama sahip çık(a)mayan toplum, kendisini insan kılan temel hak ve özgürlüklerini yadsıyor demektir.

Özgür ve onurlu Birey olma ile birilerinin kulu olma arasında bir tercih gerekiyor.

Şeriat hükümleri mi? Laik ve demokratik cumhuriyet mi? Yol ayrımındayız.
==========================================
Dostlar,

Sn. Aydınlı’nın uyarılarına biz de Türkiye’den insanlık utancı bir fotoğraf ekleyerek katkı (!) verelim..


Sevgi ve saygı ile. 25 Aralık 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

                                                                                         

 

SOKAK HAYVANLARININ DRAMI

SOKAK HAYVANLARININ DRAMI


Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Sokak hayvanı yok, sokakağa bırakılan hayvan vardır. Biz o sokağa bırakılan hayvanlara sokak hayvanı diyoruz. Başlangıçta kedi, köpek gibi hayvanları evcilleştiren insanlardır. Hatta İnsan, o hayvanları kendine köleleştirmiştir. Pek çok yerde de hayvanların kimi yeteneklerinden insanlık adına yararlanmıştır. Örneğin zaman zaman zaman emniyet müdürlüklerine kayıtlı köpekler olduğunu duyarız. O hayvanların iyi koku alma duyusu nedeniyle, gerek yasa dışı madde (uyuşturucu / uyarıcı) aramada, gerekse bomba, ceset, yaralı aramada ne denli başarılı olduklarını haberlerde sık sık izleriz.

Her hayvanın doğal ekolojik denge açısından mutlaka bir yeri vardır. Bu hayvanların yaşama, insanlığa yararı olacak yanları bulunmaktadır. Çoğumuz kargaları sevmeyiz oysa karganın çevreye nasıl yararlı bir hayvan olduğunu Bekir Çoşkun’un bir makalesinden aktaralım :

“Kargalar pek sevilmez. Son derece hafızaları zayıf kuşlarmış. Buldukları tohumu saklarlar. Ancak unutkan oldukları için nereye sakladıklarını bilmezlermiş. Kayaların üzerindeki incir ağaçları kargaların bıraktığı tohumlarmış. Ayrıca kargaların dışkıları toprağa oldukça yararlıymış. Sevimsiz olarak bilinen kargalar milyonlarca ağacın oluşmasında rol alıyorlar.”

Hayvanı, doğayı, canlıyı sevmek insan olmanın temel göstergelerinden biridir. İnsan sever, yaşar ve yaşatırsa güzeldir. Uygar insan olmanın temel ölçütlerinden biri de doğaya, çevreye ve öbür canlılara karşı koruyucu yaklaşmasıdır.

Uygar ülkelerde sokaklarda başıboş hayvan göremezsiniz, onlar denetim altında ve kendi doğal ortamlarında ve barınaklardadır. Doğanın tek sahibi biz değiliz. Fakat doğaya en çok zarar veren canlı biziz. Biz öbür canlıların yaşam alanlarını yok ettik. O halde adil olan, doğayı öbür canlılarla birlikte barış ve sevgi içinde paylaşmaktır. (AS: peacefull co-existence)

Sokak hayvanlarını taşlamak, işkence etmek, onları dövmek son derece ilkel ve kınanacak bir davranıştır ve suçtur. Uygar insan savunmasız, dilsiz varlıklara işkence yapmaz, aksine onların haklarını koruyarak örnek tutum sergiler.

Çevremizde aç – susuz dolaşan bu hayvanlara bir tas su verirsek veya artan yemekleri ayırıp verirsek ya da gücümüz oranında bir avuç mama.. bize insanlığımızdan hiçbir şey yitirtmez. Aksine yüce ve ulvi bir nitelik kazandırır.

Bizim kültürümüz ve inancımız, savunmasız hayvanlara işkenceyi ve öldürmeyi reddeder. Eğer inançlı biriysek, hayvanları korumak ve sevmek bir Peygamber davranışıdır. Tüm canlıların yaşama hakkı doğuştandır.

Sokak hayvanları korumasız, çoğu zaman da insanların yazlıklarında ya da bir süre bakıp sokağa bıraktığı yazın sıcağı, kışın dondurucu soğuğu ile aç susuz mücadele eden çaresiz canlı varlıklar. Her mevsim ayrı bir dram yaşıyorlar. Çoğu zaman trafik cinayetlerinde veya aç susuz ortalıkta telef oluyorlar.

Sokak köpekleri kadar çaresiz olmak çok yakıcı ve düşündürücü – uyarıcıdır.

Şimdilerde, çevre bilincine duyarlı birçok belediye, hayvanların bu dramını görüp el uzatıyor. Bu tip duyarlı davranışları, o dilsiz ve savunmasız canlılar adına alkışlayacağız. Yaralı hayvanlar için 7/24 saat cankurtaran ve veterinerlik hizmeti veren belediyeler; böylesi bir hizmeti vermeyen belediyelerden daima, insanlık ve uygarlık adına çoook çok önlerdesiniz.

EĞİTİMİ KEFENE KOYDULAR

EĞİTİMİ KEFENE KOYDULAR

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Geçtiğimiz ay, Balıkesir’deki 15 Temmuz Şehitler Anadolu Lisesi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Bekir Çete, öğrencilere “ahiret yaşamı”nı öğretme savıyla skandal bir uygulamaya imza attı.

Öğretmen Çete, derste bir öğrenciyi sınıfa getirilen mahalle imamıyla birlikte kefene sarıp kendince “öbür dünya”ya gönderdi.

Aynı zamanda Suriye’de cihatçılara destek organizasyonlarıyla bilinen İHH’nın da bölge yöneticiliğini yapan  Çete, eğitimde gericiliğin geldiği akıl almaz noktayı gözler önüne sererken; bu olayı bir de sosyal medya hesabından paylaştı.

  • “Bu gün, dersimizde bir öğrencimizi ölmeden öldürdük ve kefenleyip, manevi olarak öbür dünyaya gönderdik. Bu aşamada Kasaplar Camisi İmam – Hatibi Cengiz Hocama da teşekkür ediyorum. Ölümü, yeniden taa içimizde ve yanımızda hissettik.”dedi.

Aslında kefenlenip mezara konan Türk eğitim sistemidir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Bekir Çete, eğitimin sürüklendiği gerici – yobazlık havuzunda bir damla sudur. Eğitimde ülkemizin düşürüldüğü içler acısı durumun çarpıcı bir örneğidir.

2002’de 450 olan İmam – Hatip Lisesi sayısı günümüzde 1452’yi geçmiştir. Bu rakam, Fen Lisesi sayısını 4’e katlamıştır. İHL sayısının daha da artması ve her mahalleye bir İHL yapılması öngörülüyor! Olmadı, var olan tüm okulların içeriden fethedilerek imam-hatipleştirilmesi dayatılıyor.

Durum böyle olunca, uygulamalı kimi din derslerinin derslerin mezarlık ve morglarda işlenmesinden daha doğal ne olabilir?! Bilim ve teknolojiye sırtımızı döndük.. Öğretmen Çete gerçeği söylüyor;

  • Bu gün, dersimizde bir öğrencimizi ölmeden öldürdük.” diyor.

Öldürülen eğitim sistemimizdir, ancak bu denli çarpıcı anlatılabilirdi bilime, tekniğe, teknolojiye sırtımızı döndüğümüz. Laik ve demokratik eğitim sisteminden kopunca, aklın ve bilimin önüne hurafeler geçince, nerede duracağı belli olmayan bir kara bulut çöker ülkenin üzerine.

Hangi anne, baba katlanabilir ve rıza gösterir çocuğunun diri diri kefenlenmesine ve o ağır psikolojik travmaya sokulmasına!? Öğretmen öğrenciyi, okul bahçesinin bir adım dışına izinsiz çıkaramaz. Peki, bu öğretmen çocukları mezarlıklarda, morglarda kimden izin alarak dolaştırıyor? Çocuk kefene sarılırken veya mezara konup çıkarılırken ağır bir ruhsal travma yaşarsa sorumlusu kim olacak?! Kaldı ki, böylesine ağır bir ruhsal zedelenme (travma) neredeyse olanaksızdır. Evrensel Etik kuralların başında, Tıp Bilimlerinin babası sayılan Hipokrat‘tan beri çok iyi bilinen bir ilke yaşatılmaktadır : Önce zararlı olma!

  • AKP iktidarının 17+ yıllık sürede eğitimi getirdiği nokta, sistemi kefene sarmak olmuştur.

Türkiye’nin artık uluslararası düzlemde fen, bilim, teknoloji gibi bir iddiası yoktur. Ülkeyi “Ferasetine güvenilen” “cahil toplum” durumuna getirmek için dolu dizgin tüm güçleri seferber ediyorlar. Sonuç; “Aya 4 şeritli yol yapacağız desek bu millet inanır..” safsatası ile yaşamı boğmaktır! O boş inançtır ki, bu halkı kuru soğana muhtaç etti. O sorgulamasız inanç söyletti Trump’a Cumhurbaşkanına gönderilen mektuptaki kavgada bile söylenemeyecek sözleri. Yalnızca eğitim değil kefene sarılan; kefene sarılmadık neyimiz kaldı? İç ve dış politikadan, ekonomiye, şehir hastaneleri talanı ve “sağlıkta dönüşüm masallarına, sosyal güvenlikteki sürdürülemez devasa açıklara (onarca milyar TL), çevre sorunlarına… dek ve dahası.

Neden ülkemiz insanının iki yakası bir araya gelmiyor? 

Vereceğimiz güncel örnek yeter mi?.. Uzak Doğuda jttc TV kanalı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK‘ü ölüm yıldönümünde şöyle  haber yaparak anıyor:

“Bu gün haberleri ayakta vereceğim çünkü; bu sabah Türkiye – İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayında bir ölüm, tüm Türk halkını çok üzdü. Bu sabah saat 09:05’te Türkiye’nin kurucusu yaşama gözlerini yumdu. Tam bu saatte Türk halkı kendilerine bağımsızlığı veren  önderleri Atatürk için ayakta saygı duruşunda bulunuyorlar. Türklerin lideri, egemenliği Osmanlı Padişahından alıp, Türk Halkına vermişti. Yeni, modern bir ülke kurmayı başarmıştı. Bu gün Atatürk adı, Incheon Bubyung Park’ta bir tarihsel alana verildi.” 
(https://www.facebook.com/1685480108/videos/10213108760308723/?id=1685480108)

Onlar, “7 yabancı”, yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün değerini bilmişler,

“Hayatta en hakiki yol göstericinin bilim” olduğunun ayrımına vardıklarından, herkesin elinde bulunan cep telefonlarından buğdaya dek her şeyi bize satıyorlar. 130+ ülkeden 130+ tarım ve hayvancılık ürünü dışalımı (ithalatı) yapıyoruz. Bu alanda net dışalımcıyız (ithalatçıyız); bir başka deyimle sattığımızdan daha çoğunu satın alıyoruz. Daha da açık söylersek, 82 milyon nüfusumuzun karnını doyuracak tarım – hayvancılık ürününü üretemiyoruz! Ama iktidarın başı, ha bire “doğurun, 3, 4, 5.. Allah ne verdi ise…” buyuruyor!?

  • Hedef, “kalabalık, niteliksiz, kömür – makarna… ile oyları devşirilebilecek, bilerek ve isteyerek – tasarlayarak eğitimsiz ve yoksul bırakılmış, dinci – yobaz bir SÜRÜ HALK yaratmaktır!.

Bu amaçla izlenen eğitim ve ekonomi politikaları, -Yoksullaştırma, işsiz bırakma gibi…- istendik politikalardır! Batılılar laboratuvarlarda – kütüphanelerde sabahlıyor, biz mezarlıklarda. Onlar bilim ve teknoloji üreterek dünyaya egemen oluyor, biz diri diri çocukları kefenliyoruz.

Mezarlıkta ne yapılır? Dua edilir, Fatiha okunur (ölülere ne yararı olacaksa!?). Biz neyin ruhuna fatiha okuyoruz; eğitim, bilim, akılcılığın, uygarlığın.. ruhuna fatiha okuyoruz.

Bu “öğretmen” (!?) hakkında derhal yasal işlem yapılarak işten el çektirilmeli, Milli Eğitimde bu tür utanç verici olayların önüne geçecek köktenci önlemler alınmalıdır. Olayda “kurban” seçilen öğrenci ve ailesine hemen psikolojik – psikiyatrik destek verilmelidir. Yüz kızartıcı sahnelerin gerçekleştiği sınıftaki tüm öğrencilere de.. Bu kadarı da olmaz; iktidar artık aklını başına devşirmeli ve bu kabul edilemez skandallara, fiyaskolara, toplumu – yaşamı gericileştirmeye son vermelidir.

Anadolu’da bir bilge, bir yol gösterici Pir Hünkar Hacı Bektaşi Veli nasıl da uyarmıştı ;

  • İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”