HUKUK VE AHLÂK

Mustafa AYDINLIMUSTAFA AYDINLI
Eğitimci – Yazar
http://www.corumhaber.net/hukuk-ve-ahlk-makale,11678.html

Hukukun sözlük anlamı; ‘Toplumu düzenleyen ve devlet yaptırımıyla güçlendirilmiş bulunan kuralların, yasaların bütünü. Bu kuralları, yasaları, hakları konu alan bilim dalı’ olarak tanımlanıyor.

Ahlâk ise; insanın doğuştan getirdiği ya da sonradan kazandığı birtakım tutum ve davranışların tümü. Kişide huy olarak bilinen nitelik; iyi ve güzel olan nitelikler.

Her hukuksal olan ahlâksal mıdır? Ya da her ahlâksal olan hukukla güvence altına alınmış mıdır?

Yirminci yüzyılın önde gelen hukuk felsefecilerinden Lon Louis Fuller’e göre “Parlamentolar seçime dayalı güçlü bir meşruluğa sahip olsalar da, yasa yapma yetkilerini kullanırken kimi hukuksal, ahlâksal sınırlara uyma zorunluğundadır.” (http://tbbyayinlari.barobirlik.org.tr/TBBBooks/545.pdf)

Buradan anlıyoruz ki; yasalar yapılırken, o ülkenin özgül koşullarının yanında, evrensel ve ahlâksal değerlere ve Hukukun temel İlkelerine uymak ve gözetmek gerekmektedir. Bu nedenle, hukuksal terimler arasında sık sık “yaşamın olağan akışı” deyimini duyarız.

Sayın Prof. Şahin Filiz’in Veryansın TV web sitesinde yayınlanan makalesinden anlıyoruz ki (https://www.veryansintv.com/hukuk-ahlakin-emrinde-olmak-zorundadir, 05.10.2021); “Badeci Müptezel’in” ilk derece mahkemesinde 62 yıl olarak belirlenen cezası, “mağdurların rızası olduğu” gerekçesiyle Yargıtay 14. Ceza Dairesince bozulmuştur. Ceza kaldırılıp salıverme (tahliye) kararı verilirken gerekçe şöyle kurulmuş:

  • Kendisini din alimi olarak tanıtan sanığın oral ve anal yoldan gerçekleştirdiği cinsel ilişki eylemlerinde, cebir ve tehdit kullanmadığı gibi mağdurların da bu yönde iddiasının olmaması, sanığın kendisine itibar edilmesini sağlamak amacıyla sarf ettiği sözlerin aldatıcı nitelikten uzak olması ve eylemlerini mağdurların rızası ile gerçekleştirdiğinin anlaşılması karşısında…

Gerekçeli kararda “Badeci Müptezel’in” söz konusu eylemi gerçekleştirdiği vurgulanıyor. Bu eylemi “Mağdurları zorlayarak değil, rızasını alarak” yaptığına yer verilerek salıveriliyor.

  • Rızası olana oral ve anal yoldan, her şey yapılabilir mi?

Bu rıza” ile çocuğun dinsel duygularının sömürüldüğü çok ağır biçimde hırpalandığı (travma aldığı) gerçeğini nasıl yadsıyacağız? Hukukça olay kitabına uyduruluyorsa, ahlaksal açıdan ve toplum vicdanında da aklanmış oluyor mu?

Bir başka deyimle, vergi kaçırmak için, kimi vergi cenneti adalarda şirketler kurulsun. Diyelim ki Man Adası’na paralar gitsin veya gelsin, hukukça kitabına uyarsa, şirkete / kişilere ceza verilmezse, ahlâkça ve kamu vicdanında o şirketler / kişiler aklanıyor mu?

Tarikat batağına teslim edilen çocuğun, kimliği ve kişiliği daha baştan, tarikat yurtlarına eşikten adımını atarken alınıyor! “Rıza” nasıl ve hangi koşullarda oluşmuştur? Bir çocuğun “oral ve anal” yoldan kendisine tecavüze rıza göstermesini (!?) “yaşamın olağan akışını” her fırsatta dile getiren hukuk mantığı ile nasıl örtüştüreceğiz? “Çocuğun rızası” diye bir dayanaktan nasıl söz edilebilir? Sonuçta iki yüksek yargıç üye karara itiraz etmiş ve karşıoy yazısı (muhalefet şerhi) yazmıştır. (AS: Özgür istenç / irade için hukukça ergin olmak, us sağlığı yerinde olmak ve hiçbir baskı altında olmamak koşullarına ek; söz konusu olayla ilgili (anal – oral cinsel ilişki) tam ve güncel bilimsel bilgi sahibi olmak gereklidir.)

Bu çocuklara tecavüzü tartışırken, Bekir Bozdağ’ın “Küçüğün rızası varsa” savunması pek de uyumlu!! Eh, bir dönemin Adalet Bakanı böyle zırvalarsa, çıkan mahkeme kararlarına da pek  şaşırmamak gerekiyor (!?) Kısacası AKP iktidarı yıllardır ektiği yoz ürünü biçiyor.

Badeci Müptezel“, mağdurlara utanç verici cinsel tecavüzünü, “manevi ilim aktarmak için yaptım” diyerek kendisini savunmaktadır!? Oysa birtakım hile ve yanıltmalarla çocukları kandırmıştır, karşı durmasını önleyen söz ve davranışlarda bulunduğu apaçık ortadadır. (AS: Haykırarak sormak gerekir : Diyelim ki “manevi ilim” diye bir şey var; bunun aktarılması çocuklara cinsel saldırı / tecavüz ile mi olur? Bilimsel eğitim yöntemleri nerededir??!!)

Konusu açıkça evrensel ceza hukuku ilkeleri bağlamında suç oluşturan ve ağır yaptırımlara bağlanan bu tür iğrenç eylemler, ne Türk toplumunun değerlerinde ne de kutsal inançlarda dayanak bulabilir! Düpedüz kokuşmadır!

Diyanet İşleri Başkanlığı / Başkanı, Cumhuriyetin kurucularına, değerlerine açıkça hakaretten fırsat bulup, bu tip yüz kızartıcı, utanç verici, Türkiye’yi dış dünyaya rezil eden… sapkınlıkları kınayamıyor, lanetleyemiyor ve suça ortak olup, batağa saplanıyor.

Tarikat yapılanmaları zaten baştan yanlış ve suç; sivil toplum kuruluşları oldukları savı düpedüz safsata. ‘Eğri cetvelden doğru çizgi’ beklemek saflık olur.

Mustafa Kemal ATATÜRK bu nedenlerle tarikat, tekke, zaviye gibi bataklık yuvalarını kapatmıştı!

  • “Bugün bilimin, tekniğin, bütün kapsamıyla uygarlığın alevi karşısında filân veya falan şeyhin yol göstermesiyle maddî ve manevî mutluluk arayacak kadar ilkel insanların Türkiye topluluğunda varlığını asla kabul etmiyorum. Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır.” 1925 (Atatürk’ün S.D. II, syf. 215)
  • “Tekkeler kesinlikle kapanmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti, her kolda doğru yolu gösterecek güce sahiptir. Hiçbirimiz tekkelerin uyarmasına muhtaç değiliz. Biz uygarlıktan, bilim ve teknikten kuvvet alıyoruz ve ona göre yürüyoruz; başka bir şey tanımayız. Doğru yoldan sapmışların amacı, halkı kendinden geçmiş ve abdal yapmaktır. Halbuki halkımız, abdal ve kendinden geçmiş olmamaya karar vermiştir. Bunlar basit bir iş görünür; fakat önemi vardır. Biz dünya ailesi içinde uygarız. Her görüş noktasından uygarlığın gereklerini uygulayacağız.” (Mustafa Selim İmece, Atatürk’ün S.D.K. ve İS., syf. 68, 1925)

Yobaz – sapık dinci Hukuk ve ahlakı, akıl ve bilimin evrensel değerlerini eksen alsaydı, gelinen yer böylesine utanç verici, kahredici olmazdı.

AKP iktidarının bu sefilliğe artık “dur” deme zamanı gelmiş, geçmektedir.

Tüm toplum bu kırılma noktasında en net ve şiddetli tepkisini artık gecikmeden koymalıdır.

ANAYASANIN İLK 4 MADDESİ

Mustafa AYDINLIMUSTAFA AYDINLI
Eğitimci – Yazar
http://www.corumhaber.net/anayasanin-ilk-4-maddesi-makale,11668.html

Değerli dostlar, 

Özellikle son yıllarda halkın gündemi ile iktidarın gündemi birbiri ile hiç uyuşmuyor. Klasik deyimle halk “aş, iş, ekmek” derdinde, pahalılığın önüne geçilemiyor. Zamlar yağmur gibi yağıyor. Kılıç gibi yaklaşan kışı, halk nasıl atlatacağının derdine düşmüş, işsizlik Cumhuriyet tarihinin en üst düzeyinde iken, iktidar “Dindar Anayasa” yapma telaşında.

AKP’li eski TBMM Başkanı ve Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu (YİK) Başkanvekili İsmail Kahraman,

  • Değiştirilemez denilen ilk 4 madde anayasaya konmamalıdır. Dindar bir anayasa olmalı. İlk 4 madde değiştirilebilir. dedi.

2017 Anayasa değişikliği, Türkiye’nin 1876’dan bu yana anayasa tarihinin en az oyu almış, Yüksek Secim Kurulu (YSK) desteği ile “Atı alıp Üsküdar’ı geçerek” yapılmış, hatta mühürsüz 1,5 milyon oyu geçerli saymış, üç ay sonra da bu suç olmaktan çıkarılmış bir anayasa ile ülke yönetiliyor. Kısacası AKP iktidarı 2017’de kendisi yaptığı çok kapsamlı anayasa değişikliğini de beğenmiyor. İsmail Kahraman “Dindar Anayasa” yapalım diyor.

Gerçekte, söyleyene değil söyletene bakmak gerek.

İlk 4 maddede neler yazıyor;

Madde 1- Türkiye devleti bir cumhuriyettir.

Madde 2-Türkiye cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.

Madde 3- Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî Marşı İstiklal Marşı’dır. Başkenti Ankara’dır.

Madde 4- Anayasanın 1 inci maddesindeki devletin şeklinin cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
***
Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek bu maddelere göre ne yapmak istiyorsunuz?

  • Cumhuriyeti mi kaldırmak istiyorsunuz?
  • “Demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletini” kaldırıp, yakın olduğunuzu ima ettiğiniz bir Taliban rejimi mi kurmak istiyorsunuz?
  • Ülke ve ulusun bölünmez bütünlüğünü mü ortadan kaldıracaksınız?
  • Türk Dili’ni mi değiştireceksiniz?
  • İstiklal Marşı’nı mı değiştireceksiniz?
  • Yoksa Ankara’yı Başkent olmaktan mı çıkarmak istiyorsunuz?

İlk 4 maddede neler yapmak istediğinizi açık söyleyin, halk gerçek yüzünüzü görsün.

Halk ülkeyi Ortaçağın kör karanlığına sürüklediğinizi, ülkenin Taliban rejimine dönüşme riskinin farkına varsın.

Konunun uzmanları ülkede “Yaklaşık yüz yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca ulusal gelirin arka arkaya yedi yıl düştüğü tek dönem 2014 ile 2021 yılları arasına denk geliyor.” diye uyarıyorlar.

Kısacası AKP iktidarı, yoksulluğun ve çöküşün çözümünü, değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek Anayasa’nın ilk 4 maddesinde arıyorsa, baştan karaya vurmuş demektir.

12 Eylül’den günümüze..

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar
aydinliddo@gmail.com 

Türkiye’yi gericiliğe teslim eden, bugün yaşadığımız pek çok olumsuzluğun mayasını taşıyan 12 Eylül 1980 Darbesinin üzerinden tam 41 yıl geçti. Silahlı Kuvvetler, Cumhuriyet tarihinde üçüncü kez yönetime el koydu. Öbür darbeler geldi geçti ve tarihteki yerlerini aldı. Ama 12 Eylül Darbesi 41 yıldır geçmedi ve adeta yaşam biçimimizin, günlük yaşamımızın bir parçası olarak sürüyor.

Sözde Atatürk ilkeleri ön plana çıkarılarak yapıldığı söylenen darbe, bugün Atatürk ve dava arkadaşlarına cami açılışlarında lanet okunan rejimin zeminine dönüştü. Çünkü bugünkü iktidarın hamuru ve mayası 12 Eylül’de atılmıştı. Bu nedenledir ki Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, “İktidarını 12 Eylül’e borçlu olanlar, darbelerle hesaplaşamaz.” derken haksız değildir. Zaten bu iktidarın 12 Eylül’le hesaplaşmak gibi bir sorunu da yok. 12 Eylül anayasasının pek çok maddesi hala yürürlükte.

12 Eylül’cüler, 41 yıldır ülkenin üzerine, adeta bir karabasan gibi çökmüştür. 12 Eylül rejimi işe TBMM’ni, CHP’yi ve öbür siyasal partileri kapatarak başladı. TBMM arşivlerine göre; Türkiye’yi tümüyle değiştiren faşist darbe sonrasında göz altına alınan kişi sayısı 650 bindir. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişi işkenceden öldü. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 29 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçtı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı. Vatandaşlıktan çıkarılanlar 14 bin kişiyi buluyordu. Görüldüğü gibi ülke adeta bir açıkhava mapushanesine dönüştürülmüştü.

12 Eylül Rejimi, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin isteği doğrultusunda, 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarını uygulamayı hedefine koymuştu. 12 Eylül öncesi günde yaklaşık 20 kişiyi bulan insan ölümü, 13 Eylül sabahı bıçak gibi kesilmişti. Bu durum bize, 12 Eylül darbesinin karanlık güçler tarafından yapıldığını gösteriyor. Darbe ABD desteklidir. CIA’nin Türkiye istasyon Şefi Paul Henze’nin, ABD Başkanı Jimmy Carter’a “Bizim çocuklar işi başardı” diye bilgi vermesi boşuna değildir.

12 Eylül 1980’den bir yıl önce 2. Ordu Komutanı Org. Bedrettin Demirel, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’e, terörden rahatsızlığını “ciddi önlem alınması gerektiğini “ bildiriyor, Evren’in yanıtı ise; “Kamuoyu henüz hazır değil, olayların gelişimini bekleyelim.” oluyor. Bu durum  da darbenin önceden planlandığını, olaylara bilinçli göz yumulduğunu gösteriyor.

Darbenin Devlet Başkanı Kenan Evren, ülkenin dört bir yanında Genelkurmay Başkanı giysisi (üniforması) ile Kuran’dan ayetler okuyarak mitingler yapıyor, demokrasi güçlerini dinci politikalarla boğmak için tarikatlara göz yumuyordu. Din dersi zorunlu kılındı. Günümüze dek uzanan laikliğe karşı girişimler o günlerden başladı, bu güne dek hızla büyüyerek geldi.

Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle yargılanan 17 yaşındaki Erdal Eren’e 19 Mart 1980’de idam cezası verildi. Kenan Evren’in (yaşı büyütülerek) 17 yaşında astırdığı Erdal Eren için söylediği “Asmayalım da besleyelim mi?” sözü 12 Eylül’ün mantığını kavramak açısından önemlidir. Eren’in idam kararı, Yargıtay tarafından iki kez bozulmasına karşın, Milli Güvenlik Konseyince onaylandı ve yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980’de Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde infaz edildi.

12 Eylül faşizmi ile yüzleşme bütün yönleri ile ne yazık ki yapılamadı.
12 Eylül faşist yönetiminin politikaları ve sonuçları bugün pek çok açıdan sürmektedir.
Geçmişten günümüze gelen 12 Eylül mantığı, bütün yönleri ile kaldırılmadan gerçek demokrasiye ulaşmak hayalden öte bir şey değildir.

ASTIĞI ASTIK, KESTİĞİ KESTİK

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar
aydinliddo@gmail.com

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Rize’de katıldığı açılışta kurdeleyi erken kesen çocuğun kafasına (elindeki mikrofonla) vurarak uyardığı görüntüler, düşündürücü ve son derece üzücüdür. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanının çocukları seven ve onları koruyan kollayan, şefkat besleyen nitelikte olması gerekirdi. Çocuğun kafasına mikrofonla vurmak ve azarlamak kabul edilemez bir sevgisizlik örneğidir.

Genelde insanlar neden şiddete başvurur? Sevgisiz ve şiddet ortamında büyüyenler sevgi dağıtamaz onlar da şiddete başvurur. Bir atasözünde olduğu gibi, “Ne ekersen onu biçersin”. O çocuğun başına vuran sıradan bir insan olsaydı -ki zaten her gün oluyor- bu düzeyde tartışmazdık. İçimizi ve toplumun yüreğini bu denli yaralamazdı. Ülkenin 1 Numarasında oturan kişi çocuk döverse, O’nu örnek alan polis insanın kemiklerini kırar. Şiddet kalıcı ve bulaşıcı olur.

Örneğin öğretmen öğrencisini döverse, yarın o çocuk polis olur, jandarma olur öğretmenini döver. Hatta öğretmen olur, O da öğretmeninin torunlarını döver. Bir söz vardır “Kurt atasından gördüğü gibi ulurmuş” öyle gördü, öyle uygular. Toplumda yukarıdan aşağıya şiddet egemen olur. Sevgi, saygı, şefkat, uygarca iletişim ortadan kalkar.

Rahmetli Erdal İnönü bir toplantı sonrası otelden çıkarken, kapı önünde uyuyan köpeği rahatsız etmemek için uzaktan dolaşıyor. Gazetecilerin “neden uzaktan dolaştınız?” sorusuna yanıtı, “Köpek uyuyordu, rahatsız etmedim.” İnsan olarak böylesi yüce bir düşünce karşısında, saygı ile eğilmek düşüyor. Burada sevgi gösterilen neslimizin en küçük varlığı çocuklarımız değil, üstelik uyuyan bir köpek. Oysa insan yavrusuna gösterilecek sevgi, bir hayvana yaraşır bulundan eksik olmamalı.

Öte yandan 2010 yılı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamalarında, Sayın Erdoğan usulen başbakanlık koltuğuna oturan öğrenciye şöyle demişti :

  • Artık Başbakan sensin.. astığın astık; kestiğin kestik…” 

Daha o zamandan Sayın “dünya lideri“nin nasıl bir ruh haline sahip olduğunun kanıtıdır.  “Asmak ve kesmek” gibi ilkel bir duyguyu körpe beyinlere şırınga ediyor.

Bu bir padişah, sultan edasıdır. Yandaş basından çıt yok. Yüzünün üstüne yatıyorlar. Hani siz demokrattınız? Hani siz demokrasi açılımı yapıyordunuz? Demokratlıkta bırakın yandaş basını, yetmez ama evet’ diyen yalamaları da safınıza katmıştınız. Şimdi gördüler, neyin yettiğini, neye evet dediklerini. Yalanın sonu bir yere dek. Her şey yalan, her şey takiyye, bir toplum yalanla, takiyye ile ne denli aldatılabilir?

Şiddet, çağımızın genel geçer anlayışı olamaz “Astığın astık, kestiğin kestik” uygar, modern, çağdaş toplumların söylemi olamaz.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu Çorum’da annesinin yanındaki küçük bir çocuğa yaklaşarak, onun gönlünü almak, sevgi şefkat göstermek ister. Nasılsın?’ diye sorar. Ne var ki çocuğun annesi Kılıçdaroğlu’na “Hadi yürü, yürü!” diyerek tepki gösterir. Keşke o bacımız ya da çocuğunun başına mikrofonla vurulan anne, bu şiddet karşısında aynı tepkiyi gösterebilse. Keşke şiddet ve şefkati ayırabilen bir toplum olabilsek.

Yaşadığımız dünyanın kutup yıldızı ülkeler astığını asan, kestiğini kesen” ülkeler olmayıp, aksine barışı, demokrasiyi, adalet ve özgürlüğü geçerli kılan ülkelerdir. Genlerinde şiddeti değil, sevgi ve şefkati taşıyanlardır.

FIKRALARLA BİRAZ GÜLÜMSEME

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Genelde çoğumuzun bildiği bir Bektaşi, bir de Ezop fıkrası ile tatil günü biraz gülümseyelim istedim.

HİÇ

Bektaşi bir gün işi gereği, kaymakam beyi görmek istemiş. Kaymakamın odacısı bir türlü içeriye bırakmıyor. Bakmış olacak gibi değil.

Bektaşi demiş ki: “Biz kaymakam beyle akraba oluruz!”

Bunu duyan kaymakam; “Bırakın gelsin” demiş.

Bektaşi’yi kaymakamın odasına almışlar, kaymakam biraz öfkeli sormuş;

– “Nereden akraba oluyoruz?.”

Bektaşi demiş ki: Siz şu an kaymakamsınız değil mi?

– Evet
– Sonra ne olacaksınız?
– Vali!..
– Daha sonra
– Hiiiiç..

Bektaşi; İyi de, ben şimdiden “HİÇ” im!.
***

EŞEK ÖYKÜSÜ

Antik Yunan dönemine ilişkin, Ege Bölgemizde yaşayan Masalcı Ezop’tan bir öykü :

Öykü işte; inek, beygir ve eşek çevreye dağılarak, insanların ne yaptıklarını öğrenmek, sonra da üç yıl geçince aynı yerde buluşup, neler gördüklerini birbirine anlatmak üzere sözleşirler. Her biri farklı yönlere dağılırlar.

Aradan geçen üç uzun yıldan sonra, buluşma yerine ilk olarak inek ve beygir gelir… İkisi de bitkin, çökmüş, belleri bükülmüş, dişleri dökülmüş durumdadır.

Beygir şaşkınlıkla sorar; Nedir bu halin inek kardeş?..

İnek iç çekerek üzgün bir durumda anlatır: “Hiç sorma beygir kardeş, ah bu insanlar, çok acımasız, durmadan beni birbirine sattılar. Her alan sütümü sonuna dek sağdı. Yetmezmiş gibi yanıma bir eş daha bulup çifte koştular, aç susuz kaldığım oldu. Canımı zor kurtardım buraya geldim.”

Beygir acı acı içini çekerek. “Benim de başıma gelenleri hiç sorma, ağzıma bir demir parçası geçirdiler, ağzımı açamadım. Üzerime biri indi, öbürü bindi. Sesimi çıkaramadım. Binmedikleri zaman da zincirle bağladılar. Belim bükülüp de onları taşıyamayınca, arkama bir araba bağladılar. Bu kez onları birlikte taşımaya başladım. Hızlı gitmem için sürekli kamçıladılar. Canımı güçlükle kurtardım inek kardeş.”

İnek ve beygir sohbet ederken uzaktan eşek gözükür. Hoplaya, zıplaya, sağa sola tekme atarak, zevkten dört köşe gelir. Üstelik bakımlılıktan biraz da kilo almış!

İnekle, beygir “Neden böyle neşeden dört köşesin, eşek kardeş? Nedir bu durumun?” diye sorarlar.

Eşek “Sizden ayrıldıktan sonra uzak bir memlekete vardım. Baktım birisi yükseğe çıkmış bağırıyor. Ne denli çok bağırırsa, insanlar onu daha çok  alkışlıyor. Eh Allah vergisi, benim sesim de fena değildir. Ben de yüksekçe bir yere çıktım. Başladım bağırmaya, bilirsiniz ben bağırınca yeri göğü inletirim. Sesimi duyanlar benim yanıma koştu. Duyan duymayana haber verdi. Çevrem insanlarla doldu. Onlar geldikçe de, ben daha çok bağırdım. Hak, hukuk, adalet, refah, mutluluktan filan söz ettim.”

-“Peki, sonra ne oldu?..”

-“Olacağı, beni başkan seçtiler”

-“Yapma yahu!.. demek sen başkan oldun!..”

-“Evet başkan oldum, bir şey yapmama gerek kalmadı. Bir yandan yedim, bir yandan bağırdım..”

-“İyi de hiç kimse senin eşek olduğunu, anlamadı mı yahu?…”

-“Valla milletin yarısı anladı anlamasına ama, bir türlü öbür yarısına anlatamadı…”