“CHP ÇÖPTÜR” (!!!???)

CHP ÇÖPTÜR” (!!!???)

Konuk yazar :
Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ülkemizde hemen hemen hiç yüksek teknoloji (Hi-Tech) üretimi yapamadığımız, uluslararası patent getiren hiçbir bilimsel – teknik buluşa imza atamadığımız, bilim adamı yetiştiremediğimiz… üzerinde çok söylenir. Üstelik, yetişen bilim adamı ve mühendislerinin yurt dışına kaçtığı konusunda yaygın kanı vardır.

(AS: Nitekim geçen hafta yüz (100!) dolayında ASELSAN mühendisini Hollanda transfer etti!)

Bir Almanla, bir Türk tartışıyorlarmış.. Alman, Türk’e diyor ki; “Sizde bilimsel gelişme ve teknoloji çok zayıf, yok denecek kadar az.” Tük soruyor, neden?

-Alman; “Bizde teknoloji o denli gelişti ki, tesisin bu tarafından ineği veriyoruz, öbür taraftan sucuk olarak alıyoruz.”

-Türk geri kalacak değil ya; “Yahu o da iş mi? Biz sucuğu bu taraftan veriyoruz, öbür taraftan inek olarak geri alıyoruz.”

-Alman bu işe şaşırmış; “Nasıl olur, biz teknik okullarında okuyan onca mühendis marifetiyle bu işi beceriyoruz, sizin mühendisleriniz öyle nerede yetişiyor?

-Türk kasıla kasıla; “Valla biz son 15 yılda bilimde ilerleme kaydettik. Hayvanat Bahçesi Müdürünü TÜBİTAK’ın  (Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırmalar Kurumu) Başkanlığına getirdik, üniversitelerimiz özerk, son yıllarda İmam Hatip okullarının da sayısını birkaç kez katladık ki, bilime katkı sağlasınlar.”

-“Hem ineği sucuk, sucuğu inek yapmak ufak iş, biz mezardaki ölüleri diriltip oy kullandırıyoruz, sonra da ebedi istiraatgahına geri yolluyoruz.

– Alman şaşırmış ağzı açık, hayretler içinde bizim vatandaşa soruyor; “Sahi bu işi nasıl beceriyorsunuz?

-Bizimki tatlı bir gülümsemeyle “Bre sünnetsiz gâvur, bizde öyle nefesi kuvvetli hocalar var ki, okuyup üfledin mi, her iş halloluyor.”

-Bizimki hızını alamamış, “Örnek vereyim, 2010 Anayasa halkoylamasında ABD’de bir hoca öyle bir okuyup üfledi ki, seçimlerin yazgısı değişti”.. “Ölüler bile oy kullanmalı” talimatı verdi, gereği yerine getirildi!

-“Uzağa gitmeyelim, 17 Nisan 2017 anayasa halkoylamasında; Hayır ve Ötesi Koordinasyon Kurulu’ndan Doğan Ergün’ün belirttiğine göre “Şanlıurfa’nın Eyyübiye ilçesinde 2178 no’lu sandığında kayıtlı E.E. adlı, 01 Ocak 1942 doğumlu yurttaşın 31 Mart 2017’de yaşamını yitirdiği belirlenmiştir. Ancak söz konusu sandıkta kayıtlı herkesin oy kullandığı görülüyor.”
****

Alman ağzı açık dinleyedursun, bizimki hızını alamamış ve coşmuş, örnek vermeyi sürdürüyor:

– “Senin bu derinliğe aklın fazla ermez. Sana daha da yakından bir örnek vereyim.”

-“Ucuz et mucizesini gerçekleştiren, ünlü marketlerimiz, tavuktan dana kıyma yapma mucizesine imza hattı”

Hayretler içinde dinleyen Alman,

-”İnanmıyorum, sucuktan inek, tavuktan dana, ölüden diri yapıp, üstelik oy kullandıran bir millet, bir bilim dalı, gerçekten ne duydum, ne gördüm!” diyor.

Bizimki, “İnanamadığını ben de anlıyorum, sünnetsiz gâvur, siz giderken biz geliyorduk, neden aklın ermiyor? Çünkü sizde maneviyat zayıflığı var. İtikat yok. Sizin zihniyetten bizim memlekette de var, aynen CHP zihniyeti.”

-Bizim Reis ne dedi biliyor musun? “CHP çöptür, çöp partisi..”

-“Ünlü marketlerimiz uğraşmış çalışmış, tavuktan dana, hatta dana kıyma yapmayı becermiş, sen ağzının tadını bilme, yok efendim et tadı vermiyor diye, kaldır güzelim etleri, helal gıdayı çöpe at. Attığın, Türk mühendislerinin ürettiği helal gıda! Milli servet. Domuz eti olsa, şapur şupur yerdiniz, CHP zihniyeti, boşuna çöp partisi denmiyor. Allah sonumuzu hayır etsin..
=========================================

Dostlar,

Sitemizin değerli konuk yazarlarından Sayın Eğitimci – Yazar Mustafa AYDINLI, çok başarılı bir “ironi” sergiliyor yazısında..
İnsanın içi acıyor..
Tarafsız kalacağına yemin etmiş (Anayasa md. 103, son tümce) partili bir Cumhurbaşkanı, toplumu son derece geren ve sıklıkla tarihsel gerçeklerle örtüşmeyen söylemlerle bilinçli bir gerilim ve kutuplaştırma politikası uyguluyor..

Bu etik dışı siyaset kısa – orta erimde AKP = Erdoğan‘a oy kazandırabilir ancak orta – uzun erimde toplumsal barışı çok ağır tehdit eder, yaralar…

  • Hatta ülkemizi içsavaşa bile sürükleyebilir!

AKP = Erdoğan’ın bu ürkünç (vahim) olasılıkları görmüyor, göremiyor olması olanaksız..
O zaman, yapılmak istenen nedir??
Ülkede iç kargaşa hatta çatışma – savaş çıkarmak mıdır?
Bundan murat edilen nedir; OHAL ilan etmek ve seçimleri ertelemek, tam diktatörlüğe geçmek, belki de, belki de, belki de ŞERİAT DEVLETİ ilan etmek midir 100. yıldan, 29 Ekim 2023’ten önce??

Ekonomisi başta olmak üzere milli varlıkları, hukuku, ahlakı, etik değerleri, gelecek ülküsü ve öyküsü … tar-u mar (yerle bir) edilen, çökertilen Türkiye, artık iyice yönetilemez duruma bilerek / bilmeyerek sürüklenmiş ve oyunun son perdesine mi gelinmiştir!?

Hiç kimse ham hayallere kapılmasın.. 31 Mart 2019 seçimleri yenilgisi somut olarak algılanmaktadır ve AKP = RTE iktidarı bu sonuca uyarlı çaresiz tepkilerini koymaktadır. Bu sonucu değiştirmek için her şeyi ama herrrrrrrr şeyi yapmaya kararlıdırlar, gözlerini karartmış durumdadırlar…

  • Ama milyonlarca AKP seçmeni de olan biteni artık, kaygı hatta dehşetle izlemektedir.

Bu tablo, oyuncuları – aktörleri ya da özneleri bakımından son derece tehlikelidir.
Zinhar bu ateş senaryosu oynanmamalı, adil – dürüst seçim sonuçlarına saygı gösterilmelidir.

Sevgi ve saygı ile. 08 Ocak 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

TÜREDİ MODEL

TÜREDİ MODEL

Konuk yazar :
Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

    Son 15 yılda yeni bir türedi model oluştu. Model kendinden çok emin. Hani bir söz vardır ya “Cahilin cüreti fazla olur..” Doğrusu tanım tam da bu modele uyuyor. Sorgulamayan, yorumlamayan, apolitik, dünyadan habersiz, her şeyi akışına bırakmış, türedi bir model. Türedi kuşak diyemeyeceğim, çünkü her şey zıddı ile birlikte gelir. Tüm yeni kuşaklara söz söylemeye dilim varmıyor. Öylesine pırıl pırıl okuyan, araştıran kendi olanakları ile yeni bir dünya yaratmak isteyen, gençliği görmezlikten gelemeyiz. Yoksa yarınlara umutlarımız tümüyle sönerdi.

     Yaratılan bu yapay, türedi modele ilişkin kimi örnekler verecek olursak;

*Star Televizyonu spikeri soruyor : “Kıbrıs nerede?” Ege Denizinde, Karadeniz’de, hatta Sicilya adalarının oralarda diyenler var. Üstelik bunlardan biri “Ben askerliğimi orada yaptım abi” diyor.

*Alanya Televizyonu spikeri soruyor : “Yerçekimi kanunu Anayasadan kaldırılıyor, ne dersin?” Gençler yanıt veriyor; “Kalkması hayırlı olur, Başkanlık rejimi ile birlikte daha da iyi olur abi. Zaten gereksizdi..” diyorlar.

*Şak Şak Televizyonu spikeri soruyor : “Uzaya köprü yapılıyor, ne düşünüyorsun?” Vatandaş yanıtlıyor, “İyi olur abi, yol medeniyettir. AKP yaparsa en iyisini yapar..” 

*Pendik’de bir kupon arazi var. Ama altından fay hattı geçtiği için konut izni verilmiyor. Vatandaşın dilekçesi üzerine toplanan, Belediye Meclisi fay hattını aldığı kararla öteye kaydırdı. Binalar yapıldı. Şaka değil. Peki, esin kaynağı nedir derseniz? 1939 depreminde yerle bir olan, Erzincan Belediye Meclisinin aldığı karar. Erzincan’da toplu konut inşaatı fay hattı üzerine denk geliyor, belediye meclisi kararı ile fay hattı 5 km öteye kaydırılıyor. Binalar yapılıyor. Gerçi fay hattının bundan haberi yok. (AS: Karar fay hattına tebliğ edilmiş mi?) 

*Uygar insan bir UFO görse ne yapar? Fotoğrafını çeker ve izler. Bizim Uşak’lı yurdum insanı öyle yapmadı. Uşak’ta uzaylı gördüğünü söyleyen yurdum insanı; “Taşı uzaylının alnının çatısına, yapıştırdım abi” dedi; daha da gelmiyorlar. 

*Bunları anladık, Diyanete ayrılan bütçe birkaç Bakanlıktan daha çok! Ülkede dinsel bilginin artması, en azından insanların temel konularda bilgili olması gerekmez mi? Spiker soruyor sokaktaki vatandaşa : “İslam’ın şartı kaç?” Vatandaş yanıtlıyor “Beştir”… “Say” diyor. Vatandaş sayıyor; “Bir, iki, üç, dört, beş..” !!

*Artık iktidarın “Aya dört şeritli yol yapmasına” bile inanacak türedi bir model oluşmuştur.

*Artık ülkede, 2 kez 2 = 4 etmiyor, 3 de olabilir, 5 de…

*Artık ülkede, %beş, % 95’ten daha büyüktür!

İki yıl içinde 552 kütüphaneyi kapatan, Wikipedia’yı yasaklayan, Milli Kütüphanenin kapısına kara kilit vuran bir sistemin, ancak türedi modeli olabilir.

Çok sürmez, türedi modelin, türedi rejimi de olacaktır. Sonra şaşırmayalım.

KARANLIĞIN YARIŞI

KARANLIĞIN YARIŞI

Konuk yazar : 
Mustafa AYDINLI

Ülkemizde; aslında öteden beri süregelen, fakat son günlerde dozu artırılan bir karanlık yarışıdır gidiyor. Kimi gruplar, kurumlar, şeyhler ve hatta önemli mevkideki kişiler karanlığın yarışını körüklemeye ve palazlandırmaya çalışıyorlar. Eskiden bir deterjan reklamı vardı; tüm deterjan firmaları, beyaz yıkadığı reklamını yaparken, bir deterjan firması işin hakkından geldi, “beyazın da beyazı var!”

Türkiye’deki yarış buna benziyor, karanın da karası var. Kısacası bir zifiri karanlığa tam gaz sürükleniyoruz.

Maraş Dondurmacısı kılıklı, Püsküllü Fesli şarlatanın hezeyanları, gündeme damgasını vurmaya devam ediyor. Püsküllü Feslinin Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK için neler dediğine ana başlıkları ile bir bakalım :

* “Keşke Yunan galip gelseydi
* “Hükümete niye şeriatı ilan etmiyorsun diyemezsin. Vakti var…Heykellerinin köpek leşi gibi meydanlarda sürüklendiğini göreceğim inşallah.”
* “10 Kasımda saat dokuzu beş geçe kenefe gidin.”
* “Vallahi de billahi de, Kemal’in düşmanıyım… Mustafa kemal’le zerre muhabbeti olanlar, cenazeme gelmesin.”
* “Ne mecburiyetim var 10 Kasımlarda O’nun için dikelmeye, ne mecburiyetim var, gittiğim her dairede O’nun resmini görmeye?”

gibi sayısız zırvalamanın sahibidir. Püsküllü Fesli.

Aynı zamanda İstiklal Marşı ve Mehmet Akif için de benzeri düzeysizlikleri var. Yine Atatürk’ün Annesi için, iğrenç iftiralarını buraya almayayım…

Normal insan ahlakından yoksun bu kişi, Atatürk’ü sevmek ve fikirlerine inanmak zorunda değil. Bunu anlayabiliriz. Bir ulusun kahramanına, Cumhuriyetin kurucusuna böylesine küfür, iftira, hakareti bu ülkenin ekmeğini yiyip, suyunu içen, havasını teneffüs eden hangi akıl ve erdem sahibi insan kabul edebilir?

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın resmi giysisi ve makam arabası ile bu kişiyi ziyareti, tüm bunları hoşgörü ile karşıladığı ve bu düşüncelerden yana taraf olduğunu gösterir. Görevi Ülkede barışı, kardeşliği, ulusal değerlere saygıyı, iyi ahlakı, temizliği güzelliği, insanlığı, doğruluğu dürüstlüğü yaymak… olan kişi bunu yaparsa, ülkenin vah haline. O görevde normalde kalamaz. Görüyoruz ki Ali Erbaş ve Püsküllü yalnız değil, Türkiye halkı şimdilik bunları kaydediyor.

Bu ülke tarihinde çok sahte ve düşmanla işbirliği yapan sözde din adamları gördü. Birkaçını sayarsak; Mustafa Kemal Paşa hakkında idam fetvası yayınlayan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah; “Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları diye bir çete türemiştir. Dinimizce katli vaciptir” buyurmuştur! Bu fetvasından sonra da Yunanistan’a kaçmıştır. Fetvayı kaleme alan ise; Şeyhülislam Mustafa Sabri. İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucusu ve Anadolu’daki direnişi kırmak için İngilizler tarafından icat edilen İslam Teali Cemiyeti’nin kurucularındandı.

Katıksız vatan haini. “Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti kahpedir… kudurmuş haydutlar” diyordu.

“Yunan ordusu halifenin ordusudur, asıl kafası koparılacak mahlukat Ankara’dadır” diyordu.

O da Yunanistan’a kaçtı. Yunanistan’a “Birlikte özerk hükümet kuralım” teklifi yaptı, Yunan başbakanı Gunaris teklifi inceledi, “Kendi milletini satan, böyle hainlere ihtiyacımız yok” dedi.

Tarihin yinelemesi (tekerrürü) bu olsa gerek…

Bir atasözü ile bitirirsek;

“Katranı kaynatsan olur mu şeker? Cinsini okşadığım cinsine çeker”

 

 

 

 

İLK BEŞYÜZ ÜNİVERSİTE

İLK BEŞYÜZ ÜNİVERSİTE

Konuk yazar
Mustafa AYDINLI    

Sayın Cumhurbaşkanı neden ilk beş yüz üniversite arasında olmadığımızı sorguladı.
Aynı soruyu biz de soruyoruz, “Neden ilk beş yüzde yokuz?

Oysa üniversite sayımız, o denli çok ve hızla artırıldı ki, sayısı 206’ya ulaştı.

Her ilde en az 1 üniversite” yaklaşımı en hafif değerlendirme ile “tuhaf” tır ve
dünyada hiçbir ülkede örneği yok – tur!

Burada oy almaya ve başkaca siyasal rant devşirmeye dönük üniversite
açmak
mı, yoksa nitelikli üniversite yaratmak mı soruları üzerinde düşünülmelidir.

Her şeye karşın, özellikle son yıllarda ilk beş yüze giremesek de, dikkate değer üniversitelerimizin hakkını yemeyelim. Örneğin ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi,
Hacettepe Üniversitesi gibi seçkin üniversitelerimizi unutmamak gerek.

Özel (Vakıf) üniversite olarak Bilkent, Koç ve Sabancı Üniversitelerini de
saymak uygun olur.
****
Başarısızlığın temel kaynaklarını öncelikle üniversite özerkliğinde,
ülkemizde üniversitelerin özerk olmayışında aramak gerekir.

Sayın S. Demirel zamanında şöyle demişti :

Üniversiteler siyasetten uzak olmalı, devletten değil..” ve devam etmişti;
“En büyük hata, siyasetçilerin üniversiteleri yönetmeye kalkması.”

O halde başarısızlığın temellerini öncelikle burada aramak gerek.
****
Başarı için hangi ölçütler temel alınıyor?

  1. Eğitimin niteliği için mezunlar arasında madalya ve Nobel ödülü alıp alınmadığına bakılıyor.
  2. Öğretim kadrolarının niteliği : Akademisyenler arasında madalya ve Nobel ödülü
    alınıp alınmadığına bakılıyor.
  3. Üniversitede 21 araştırma kategorisinde yüksek atıf alan araştırmacı sayısına bakılıyor.
  4. Üniversitenin büyüklüğüne kıyasla akademik başarısı göz önünde bulunduruluyor.
  5. Science ve Nature gibi dergilerde yayınlanan makale sayısına bakılıyor.
  6. Bilimsel atıf alan dergilerde yayınlanan makale sayısı gibi ölçütler dikkate alınmaktadır.
    ****
    Üniversiteler doğası gereği, birer araştırma, bilim, eğitim ve hizmet kurumlarıdır.
    Devlet üniversitelerinde rektör belirlemesi öğretim üyelerinin çoğunluğunun “oy” una göre değil, siyasilerin gözüne girenlere göre yapılıyor.

’Liyakat değil sadakat’ öne çıkarılıyor. Öyle olunca da bilimse özgürlük yerine biat kültürü doğallık kazanıyor, baskın oluyor. Harran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ramazan Taşaltın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “İtaat etmek farzdır” dedi. Rektör Taşaltın, Erdoğan’a karşı çıkmanın ise “Savaştan kaçmak olduğu ve haram sayılacağı” yönünde açıklamalarda bulundu!?

Kimi AKP vekilleri bile bu denli vıcık vıcık yağ kokan yandaşlığa dayanamadı.
AKP Grup Başkanvekili Sayın Naci Bostancı,

“Rektörlük makamında aranan akademik müktesebatla hiçbir ilgisi yoktur.” dedi.

****
Bir başka ölçüt ise bilim insanlarına verilen değerdir. Ülkemizden Kimya bilim dalında ilk Nobel Ödülü alan Tıp Profesörü Sayın Aziz Sancar bile, “Keşke Yunan galip gelseydi” diye zırvalayan, sözde ulema olarak sunulan fesli şarlatan kadar saygınlık göremiyor!?

Oysa Prof. Aziz Sancar, ilk idealist temel değerleri çocukluğunda Köy Enstitülü öğretmenlerinden aldığını vurgularken, NOBEL ödülünü Anıtkabir Müzesine emanet ediyor!.

  • “Ödülün gerçek sahibi, Cumhuriyeti kurarak bana bu yolu açanlardır..
    diyerek büyük bir vefa örneği sergiliyor.

Demek oluyor ki Cumhuriyet, kimi sapkınların “90 yıllık reklam arası” saçmalıkları sırasında bile, dünya çapında bilim insanları yetiştirmiş(!)

Her nasılsa “Profesör” unvanı edinmiş / verilmiş kimi muhterem zevat, halka “Şifa niyetine deve sidiği” ikram ederse, “Ben cahilin ferasetine güveniyorum… Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor” diyebilen Profesör YÖK Denetleme Kuruluna atanarak ödüllendirilirse, TUBİTAK’ın başına hayvanat bahçesi müdürü getirilirse, dünyanın yuvarlak olmadığı zırvasını… öne süren hocalar (!), üniversitelerde ders veriyorsa,
…………………..
Türkiye’den dışarıya büyük bir beyin göçü varsa…

Bırakalım ilk beş yüze üniversitelerimizi sokmayı, şimdiki durumumuzu bile arayabiliriz…

 

CUMHURİYETİ SEVİYORUZ

CUMHURİYETİ SEVİYORUZ

Konuk yazar :
Mustafa AYDINLI

Cumhuriyet deyince, hemen aklımıza O geliyor; Mustafa Kemal Atatürk!

Ülkemiz için birbirini tamamlayan, ayrı düşünemeyeceğimiz 2 gerçeklik. Bugün uygar ve çağdaş yaşam biçimimizi, yaşam kalitemizi, iyiden güzelden, doğrudan yana her şeyi, Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal ATATÜRK’e borçluyuz.

Ülkemiz önce sıcak – eylemli (fiili) düşman işgalinden kurtarılmış, ardından Cumhuriyet ilan edilerek uygar dünyada varolabilme savaşımı verilmiştir. Yaşama tutunabilmek için zorunlu Devrimler peş peşe yaşama geçirilmiştir. Eğitim, ekonomi, sağlık, tarım sanayi, bilim, sanat… alanlarında ciddi gelişmeler sağlanmıştır. Bir bütün olarak Ulusal Kültür canlandırılmaya çalışılmıştır çünkü Mustafa Kemal Paşaya göre;

  • Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli Kültürdür!

1. Dünya Paylaşım Savaşından sonra, ülkemiz işgal edilmiş, Emperyalist güçler ülkemizi parça parça bölüşmüştür (30 Ekim 1918, Mondros Ateşkesi). Son Padişah 6. M. Vahdettin ve Damat Ferit hükümeti işgalci devletlerle işbirliği yapmıştır. Ordunun silahları elinden alınmış, halk ezik, güçsüz, başsız ve perişandır. Anadolu’yu ve Türk halkını tarih sahnesinden silme amaçlı Sevr Anlaşması dayatılmış ve yine Osmanlı Hanedanınca imzalanmıştı (10 Ağustos 1920)..

Tüm bu emperyal kuşatmaları alt ederek önce Kurtuluş Savaşını kazanmak, ardından Kuruluş aşamasında Cumhuriyet ilanı, insanlık tarihinde benzersiz bir atılım ve görkemli bir başarıdır.

Her türlü engele karşın, Emperyalizmin iç ve dış güçlerine karşın, Mustafa Kemal Paşa’nın dehası ve kurucu iradenin amansız uğraşları sonucu Cumhuriyet idaresi kurulmuştur. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkmasıyla yeni Türkiye’yi kurtarma ve yeniden kurma girişimi başlatılmış oluyordu. Bu arada, İzmir (15 Mayıs 1919) ve sonra da İstanbul işgal edilmişti (16 Mart 1920). Padişah Vahdettin ve Damat Ferit hükümeti açıkça ihanet içindeydi. Bu yıkımlar karşısında Türk halkı 7’den 70’e tüm genci-yaşlısıyla, Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde Ordusunu yoktan varetmiş, kanı ve canıyla Kurtuluş Savaşını kazanmış, Cumhuriyete giden yolları açmıştır.

Emperyalizm ve maşası işgalci Yunan ordusu Büyük Taarruzla İzmir’de denize dökülmüştü  (9 Eylül 1922), eylemli işgal sonlandırılmış, Lozan Barış Anlaşmasıyla uluslararası toplumda tanınma bile sağlanmıştı (24 Temmuz 1923). Ancak bunlarla yetinmemek, ülkenin çağdaşlaşma savaşımını da kazanmak zorunluydu. Lozan görüşmelerinden hemen önce Saltanatın kaldırılması zorunlu olmuştu (1 Kasım 1922). Lozan Anlaşmasının hemen ardından, yalnızca 3 ay sonra Cumhuriyetin ilanı, genç Türkiye Devletinin Batı uygarlığına dönük rotasının kanıtıydı.

Mustafa Kemal Paşa, kafasında tasarladığı çağdaş, uygar, güçlü ve dünyada sözü geçen bir ülke olabilmek için stratejik Cumhuriyet kararını veriyordu. Yasa önerisinin sunulmasından çok kısa süre sonra, dakikalar içinde, TBMM’de “Yaşasın Cumhuriyet” çığlıkları yankılandı 1. Meclisin mütevazi salonunda.

Ne var ki işler bununla da bitmiyordu. Yarınlar için  “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”nu çıkarmak, öğretim birliğini oluşturmak, Halifeliği kaldırmak, şapka devriminden, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına, laik Medeni Yasa çıkarılmasına, hukukun çağdaşlaştırılmasına, Arap abecesi (alfabesi) yerine Latin harfleri ile yazılan yeni Türk Abecesinin kabulüne… dek uzanan bir dizi devrimci tasarımı yaşama geçirmek gerekiyordu. Anadolu Rönesansı‘nın 15 yıla sığdırılan görkemli Devrimler dizisini Laikliğin Anayasa’ya konması izledi (10 Nisan 1937) Batı’dan 300 yıl sonra Anadolu Aydınlanması, Atatürk – Türk Devrimleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nde sarsılmaz temellere kavuşturuluyordu.. Osmanlı Aydınlanmaya sırtını dönmüş ve böylelikle kaçınılmaz olarak kendi yıkımını adeta kendisi sağlamıştı.

Mustafa Kemal Paşa;  10. Yıl Söylevinde (29 Ekim 1933);

  • “Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Buradaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürüyüşüne borçluyuz.” demektedir.Yine “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” saptamasını yaparken, Cumhuriyetin bilim, fen temelinde, dogmalardan uzak, erdemli (faziletli) bir rejim olduğunu vurgulamaktadır.. Dahası, açık seçik “Cumhuriyet fazilettir” tanımı yapmaktadır.

Yurtta barış, dünyada barış” özlemi ve kararlılığı ile Dünya barışına da ilkesel katkı vermiştir.
………

Tüm bu nedenlerle çok Cumhuriyeti seviyoruz ve sonsuza dek onurla yaşatmaya kararlıyız.

Hiç unutmamak gerekir ki, bütün insanlar özgür doğarlar (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi md. 1) ancak özgür yaşayamayabilirler. Özgür ve onurlu yaşayabilmek için sürekli ve ciddi bir ulusal (topyekun) uğraş vermek gerekir.

Atatürk Cumhuriyeti‘nin ilke ve idealleri yolunda yürüdüğümüz sürece, hiç kimse özgürlüğümüze ve ulusal onurumuza dokunamayacak; Türkiye Cumhuriyeti, kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün öngördüğü ve vasiyet ettiği üzere sonsuza dek (ilelebet) yaşayacaktır (payidar kalacaktır)!