SOKAK HAYVANLARININ DRAMI

SOKAK HAYVANLARININ DRAMI


Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Sokak hayvanı yok, sokakağa bırakılan hayvan vardır. Biz o sokağa bırakılan hayvanlara sokak hayvanı diyoruz. Başlangıçta kedi, köpek gibi hayvanları evcilleştiren insanlardır. Hatta İnsan, o hayvanları kendine köleleştirmiştir. Pek çok yerde de hayvanların kimi yeteneklerinden insanlık adına yararlanmıştır. Örneğin zaman zaman zaman emniyet müdürlüklerine kayıtlı köpekler olduğunu duyarız. O hayvanların iyi koku alma duyusu nedeniyle, gerek yasa dışı madde (uyuşturucu / uyarıcı) aramada, gerekse bomba, ceset, yaralı aramada ne denli başarılı olduklarını haberlerde sık sık izleriz.

Her hayvanın doğal ekolojik denge açısından mutlaka bir yeri vardır. Bu hayvanların yaşama, insanlığa yararı olacak yanları bulunmaktadır. Çoğumuz kargaları sevmeyiz oysa karganın çevreye nasıl yararlı bir hayvan olduğunu Bekir Çoşkun’un bir makalesinden aktaralım :

“Kargalar pek sevilmez. Son derece hafızaları zayıf kuşlarmış. Buldukları tohumu saklarlar. Ancak unutkan oldukları için nereye sakladıklarını bilmezlermiş. Kayaların üzerindeki incir ağaçları kargaların bıraktığı tohumlarmış. Ayrıca kargaların dışkıları toprağa oldukça yararlıymış. Sevimsiz olarak bilinen kargalar milyonlarca ağacın oluşmasında rol alıyorlar.”

Hayvanı, doğayı, canlıyı sevmek insan olmanın temel göstergelerinden biridir. İnsan sever, yaşar ve yaşatırsa güzeldir. Uygar insan olmanın temel ölçütlerinden biri de doğaya, çevreye ve öbür canlılara karşı koruyucu yaklaşmasıdır.

Uygar ülkelerde sokaklarda başıboş hayvan göremezsiniz, onlar denetim altında ve kendi doğal ortamlarında ve barınaklardadır. Doğanın tek sahibi biz değiliz. Fakat doğaya en çok zarar veren canlı biziz. Biz öbür canlıların yaşam alanlarını yok ettik. O halde adil olan, doğayı öbür canlılarla birlikte barış ve sevgi içinde paylaşmaktır. (AS: peacefull co-existence)

Sokak hayvanlarını taşlamak, işkence etmek, onları dövmek son derece ilkel ve kınanacak bir davranıştır ve suçtur. Uygar insan savunmasız, dilsiz varlıklara işkence yapmaz, aksine onların haklarını koruyarak örnek tutum sergiler.

Çevremizde aç – susuz dolaşan bu hayvanlara bir tas su verirsek veya artan yemekleri ayırıp verirsek ya da gücümüz oranında bir avuç mama.. bize insanlığımızdan hiçbir şey yitirtmez. Aksine yüce ve ulvi bir nitelik kazandırır.

Bizim kültürümüz ve inancımız, savunmasız hayvanlara işkenceyi ve öldürmeyi reddeder. Eğer inançlı biriysek, hayvanları korumak ve sevmek bir Peygamber davranışıdır. Tüm canlıların yaşama hakkı doğuştandır.

Sokak hayvanları korumasız, çoğu zaman da insanların yazlıklarında ya da bir süre bakıp sokağa bıraktığı yazın sıcağı, kışın dondurucu soğuğu ile aç susuz mücadele eden çaresiz canlı varlıklar. Her mevsim ayrı bir dram yaşıyorlar. Çoğu zaman trafik cinayetlerinde veya aç susuz ortalıkta telef oluyorlar.

Sokak köpekleri kadar çaresiz olmak çok yakıcı ve düşündürücü – uyarıcıdır.

Şimdilerde, çevre bilincine duyarlı birçok belediye, hayvanların bu dramını görüp el uzatıyor. Bu tip duyarlı davranışları, o dilsiz ve savunmasız canlılar adına alkışlayacağız. Yaralı hayvanlar için 7/24 saat cankurtaran ve veterinerlik hizmeti veren belediyeler; böylesi bir hizmeti vermeyen belediyelerden daima, insanlık ve uygarlık adına çoook çok önlerdesiniz.

EĞİTİMİ KEFENE KOYDULAR

EĞİTİMİ KEFENE KOYDULAR

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Geçtiğimiz ay, Balıkesir’deki 15 Temmuz Şehitler Anadolu Lisesi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Bekir Çete, öğrencilere “ahiret yaşamı”nı öğretme savıyla skandal bir uygulamaya imza attı.

Öğretmen Çete, derste bir öğrenciyi sınıfa getirilen mahalle imamıyla birlikte kefene sarıp kendince “öbür dünya”ya gönderdi.

Aynı zamanda Suriye’de cihatçılara destek organizasyonlarıyla bilinen İHH’nın da bölge yöneticiliğini yapan  Çete, eğitimde gericiliğin geldiği akıl almaz noktayı gözler önüne sererken; bu olayı bir de sosyal medya hesabından paylaştı.

  • “Bu gün, dersimizde bir öğrencimizi ölmeden öldürdük ve kefenleyip, manevi olarak öbür dünyaya gönderdik. Bu aşamada Kasaplar Camisi İmam – Hatibi Cengiz Hocama da teşekkür ediyorum. Ölümü, yeniden taa içimizde ve yanımızda hissettik.”dedi.

Aslında kefenlenip mezara konan Türk eğitim sistemidir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Bekir Çete, eğitimin sürüklendiği gerici – yobazlık havuzunda bir damla sudur. Eğitimde ülkemizin düşürüldüğü içler acısı durumun çarpıcı bir örneğidir.

2002’de 450 olan İmam – Hatip Lisesi sayısı günümüzde 1452’yi geçmiştir. Bu rakam, Fen Lisesi sayısını 4’e katlamıştır. İHL sayısının daha da artması ve her mahalleye bir İHL yapılması öngörülüyor! Olmadı, var olan tüm okulların içeriden fethedilerek imam-hatipleştirilmesi dayatılıyor.

Durum böyle olunca, uygulamalı kimi din derslerinin derslerin mezarlık ve morglarda işlenmesinden daha doğal ne olabilir?! Bilim ve teknolojiye sırtımızı döndük.. Öğretmen Çete gerçeği söylüyor;

  • Bu gün, dersimizde bir öğrencimizi ölmeden öldürdük.” diyor.

Öldürülen eğitim sistemimizdir, ancak bu denli çarpıcı anlatılabilirdi bilime, tekniğe, teknolojiye sırtımızı döndüğümüz. Laik ve demokratik eğitim sisteminden kopunca, aklın ve bilimin önüne hurafeler geçince, nerede duracağı belli olmayan bir kara bulut çöker ülkenin üzerine.

Hangi anne, baba katlanabilir ve rıza gösterir çocuğunun diri diri kefenlenmesine ve o ağır psikolojik travmaya sokulmasına!? Öğretmen öğrenciyi, okul bahçesinin bir adım dışına izinsiz çıkaramaz. Peki, bu öğretmen çocukları mezarlıklarda, morglarda kimden izin alarak dolaştırıyor? Çocuk kefene sarılırken veya mezara konup çıkarılırken ağır bir ruhsal travma yaşarsa sorumlusu kim olacak?! Kaldı ki, böylesine ağır bir ruhsal zedelenme (travma) neredeyse olanaksızdır. Evrensel Etik kuralların başında, Tıp Bilimlerinin babası sayılan Hipokrat‘tan beri çok iyi bilinen bir ilke yaşatılmaktadır : Önce zararlı olma!

  • AKP iktidarının 17+ yıllık sürede eğitimi getirdiği nokta, sistemi kefene sarmak olmuştur.

Türkiye’nin artık uluslararası düzlemde fen, bilim, teknoloji gibi bir iddiası yoktur. Ülkeyi “Ferasetine güvenilen” “cahil toplum” durumuna getirmek için dolu dizgin tüm güçleri seferber ediyorlar. Sonuç; “Aya 4 şeritli yol yapacağız desek bu millet inanır..” safsatası ile yaşamı boğmaktır! O boş inançtır ki, bu halkı kuru soğana muhtaç etti. O sorgulamasız inanç söyletti Trump’a Cumhurbaşkanına gönderilen mektuptaki kavgada bile söylenemeyecek sözleri. Yalnızca eğitim değil kefene sarılan; kefene sarılmadık neyimiz kaldı? İç ve dış politikadan, ekonomiye, şehir hastaneleri talanı ve “sağlıkta dönüşüm masallarına, sosyal güvenlikteki sürdürülemez devasa açıklara (onarca milyar TL), çevre sorunlarına… dek ve dahası.

Neden ülkemiz insanının iki yakası bir araya gelmiyor? 

Vereceğimiz güncel örnek yeter mi?.. Uzak Doğuda jttc TV kanalı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK‘ü ölüm yıldönümünde şöyle  haber yaparak anıyor:

“Bu gün haberleri ayakta vereceğim çünkü; bu sabah Türkiye – İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayında bir ölüm, tüm Türk halkını çok üzdü. Bu sabah saat 09:05’te Türkiye’nin kurucusu yaşama gözlerini yumdu. Tam bu saatte Türk halkı kendilerine bağımsızlığı veren  önderleri Atatürk için ayakta saygı duruşunda bulunuyorlar. Türklerin lideri, egemenliği Osmanlı Padişahından alıp, Türk Halkına vermişti. Yeni, modern bir ülke kurmayı başarmıştı. Bu gün Atatürk adı, Incheon Bubyung Park’ta bir tarihsel alana verildi.” 
(https://www.facebook.com/1685480108/videos/10213108760308723/?id=1685480108)

Onlar, “7 yabancı”, yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün değerini bilmişler,

“Hayatta en hakiki yol göstericinin bilim” olduğunun ayrımına vardıklarından, herkesin elinde bulunan cep telefonlarından buğdaya dek her şeyi bize satıyorlar. 130+ ülkeden 130+ tarım ve hayvancılık ürünü dışalımı (ithalatı) yapıyoruz. Bu alanda net dışalımcıyız (ithalatçıyız); bir başka deyimle sattığımızdan daha çoğunu satın alıyoruz. Daha da açık söylersek, 82 milyon nüfusumuzun karnını doyuracak tarım – hayvancılık ürününü üretemiyoruz! Ama iktidarın başı, ha bire “doğurun, 3, 4, 5.. Allah ne verdi ise…” buyuruyor!?

  • Hedef, “kalabalık, niteliksiz, kömür – makarna… ile oyları devşirilebilecek, bilerek ve isteyerek – tasarlayarak eğitimsiz ve yoksul bırakılmış, dinci – yobaz bir SÜRÜ HALK yaratmaktır!.

Bu amaçla izlenen eğitim ve ekonomi politikaları, -Yoksullaştırma, işsiz bırakma gibi…- istendik politikalardır! Batılılar laboratuvarlarda – kütüphanelerde sabahlıyor, biz mezarlıklarda. Onlar bilim ve teknoloji üreterek dünyaya egemen oluyor, biz diri diri çocukları kefenliyoruz.

Mezarlıkta ne yapılır? Dua edilir, Fatiha okunur (ölülere ne yararı olacaksa!?). Biz neyin ruhuna fatiha okuyoruz; eğitim, bilim, akılcılığın, uygarlığın.. ruhuna fatiha okuyoruz.

Bu “öğretmen” (!?) hakkında derhal yasal işlem yapılarak işten el çektirilmeli, Milli Eğitimde bu tür utanç verici olayların önüne geçecek köktenci önlemler alınmalıdır. Olayda “kurban” seçilen öğrenci ve ailesine hemen psikolojik – psikiyatrik destek verilmelidir. Yüz kızartıcı sahnelerin gerçekleştiği sınıftaki tüm öğrencilere de.. Bu kadarı da olmaz; iktidar artık aklını başına devşirmeli ve bu kabul edilemez skandallara, fiyaskolara, toplumu – yaşamı gericileştirmeye son vermelidir.

Anadolu’da bir bilge, bir yol gösterici Pir Hünkar Hacı Bektaşi Veli nasıl da uyarmıştı ;

  • İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”

 

            

 

 

 

 

 

 

 

ATAMA TAKVİYELİ SEÇİLMİŞLERİN GÖRGÜSÜ

ATAMA TAKVİYELİ SEÇİLMİŞLERİN GÖRGÜSÜ

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar    

İnsanların birbiri ile ilişkilerinde beden dilinin önemi büyüktür. Kimi kez hiçbir şey söylemeden bile beden dili ile pek çok şeyi söylersiniz, beden dilinden anlayanlar için. İnsan bedeninde duygu ve düşünceleri en iyi ifade eden organ gözlerdir. Gözlerdeki ifadeler kuşkusuz yüze de yansır.  İnsan yüzünde bir anlam ifade eder. Gülümseme, kızma veya heyecan duyma gibi…

Gülünce yüzünde güller açıyor sözü boşuna söylenmemiştir.

Sıkılgan bir insan, saygı veya heyecan duyduğu bir insan karşısında, ellerini koyacak yer bulamaz. Elleri başına bela olur!

Bir kişi işe girerken ilk iş görüşmesindeki kılık – kıyafetten konuşmaya, duruş, devinim ve söylemlerine dek hepsi dikkate değer ve önemlidir.

Demek istediğimiz, toplumsal ilişkilerde beden dilinin önemi büyüktür. Onu ustaca kullanmak bir uygarlık, görgü ve kültür işidir.

İnsanın en önemli duygu ve düşüncelerini açığa vuran organı gözleridir. Yani Gözler yalan söylemez halk deyimi ile “Gözler kalbin aynasıdırdenmiştir.

Kişi konuşurken gözlerini kaçırıyorsa, doğrudan karşısındakinin gözüne bakmadan konuşuyorsa, içtenlikli değil ya da yalan söylüyor veya muhatabını hesaba almıyor diye düşünülebilir.

Görsel temas, bu temasın uzun ve kısa olması, etkin iletişim açısından çok önemlidir. Bu davranış uygarlığı, görgüyü ve etkili anlatımı da ifade ediyor. Neye ve neden baktığınız, karşınızdakinin sizden ne beklediği de önemli iletişimde.

Karşınızdaki ile el sıkışıyorsunuz, ama bir saniye bile göz göze gelmediyseniz ya da karşınızdaki gelmek istemiyorsa, o gerçek bir karşılıklı el sıkışmak değil, idare-i maslahatcılık ya da
ikiyüzlülüktür. Elini sıktığınız kişi, birkaç saniye olsun sizinle göz göze gelmiyor, nezaketen de olsa, hafif tebessüm etmiyorsa, görgüsüzlük veya ukalalık sayılabilir. Böylesi el sıkışma, üst konumda olanın karşısındakini hafife almasından başka bir şey değildir.

Dikkatimi çekiyor son yıllarda, özellikle taze ve acemi ya da poposu yeni koltuğa değmiş ne oldum delisi politikacılar, daha çok da atama takviyeli seçilmişler,Eli işte gözü oynaşta” türünden el sıkışıyorlar. Kimin elini sıktıklarının ayırdında bile değil bu gibiler.

Peki; bir insan elini sıktığı kişinin, neden, birkaç saniye de olsa gözlerine bakamaz? İçtenliksiz olduğu, dürüst olmadığı, karşısındakinin yüzüne bakamayacak ölçüde karakter aşınması olduğu akla geliyor… Belki de temel neden eğitim eksikliği; iletişim becerileri kazandırılmaması!

Toplumsal ilişkiler açısından oturduğunuz yerden ayağa kalkmaksızın tokalaşmak ya da eldivenle el sıkışmak görgüsüzlük ve karşınızdaki kişiyi önemsemediğiniz anlamına gelir. El sıkışma anında önce kadınların el uzatması, yine önce ev sahibinin konuğuna el uzatması, temel görgü kuralları arasında sayılıyor.

Diyelim ki; poposu yeni koltuğa değmiş” atama takviyeli seçilmiş politikacı, ‘trene bakar’ gibi sağa – sola bakınırken vatandaşın elini sıkıyor ama birkaç saniye olsun göz teması kurmaktan acizse; utanması gereken politikacı mı, yurttaş mı?

İnsanlara temel iletişim becerileri kazandırmak pek çok iletişim kazasını ve iletişim çatışmasını önleyebilir. Örneğin “sen dili” ni bırakıp, “ben – biz dili” ni öne çıkarmak  bile çoook işe yarar.

Öte yandan, NLP tekniklerinin  son derece ilerlediğini, uzmanlarının beden dilinden, göz hareketlerinden sözel anlatımlardan daha çok ve daha doğru çıkarımlar yapabildiğini ekleyelim. Dolayısıyla başta diplomasi ve uluslararası ilişkiler alanı olmak üzere iş dünyasında kullanımda.

Dilerseniz sözü büyük ozan Ömer Hayyam’a bırakalım, atama takviyeli seçilmişler için ne güzel söylemiş;

Kamış ses verince ney oldum sanır,
İplik gerilince yay oldum sanır.
Sarayda oturmakla padişah olmaz kişi,
Abdal ata binince bey oldum sanır..

Bu Formül Değişmeli : VEFA + SEFA = CEFA

Bu Formül Değişmeli :
VEFA + SEFA = CEFA

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Demokrasinin en önemli göstergesi, seçimlerin adil ve zamanında yapılmasıdır. Gerçek demokrasinin olmadığı toplumlarda, yukarıdakilerin belirlediği kişilerin seçilmesi istenir. Bu durumda demokratik bir seçimden, gerçek demokrasiden söz edilemez. Olsa olsa seçim takviyeli bir atama söz konusu olabilir. Bu süreç, seçilmişlerde takviye yapanlara minnet ve şükran duyguları uyandırır. Burada vefadan söz edilemez. Ancak seçilmişler, bayramlarda ya da başka özel günlerde bir demet çiçekle takviye yapanların gönlünü alıyor, onlara sevgi ve saygı gösteriyor, şükran duygularını ifade ediyorsa, bunu takdir etmek gerekir. Buna vefalı olmak diyebiliriz.

Vefalı olmak demek, vicdanı ile sevmek demektir. Sadakatli olmak ve hoşgörülü bir iyi niyetle yaklaşmaktır. Sözün özü; vefanın temeli sevgi ve saygıdır. Böylesine güzelim bir değeri yadırgamak ilkel bir tutum olur. İnsanlar arası sevgiyi, hoşgörüyü ortadan kaldırmak olur. Takviyeli seçilmişlerin sevgi ve saygı temelindeki vefalarını anlamak, hatta takdir etmek gerekir.

Vefa sözcüğü bana Yüksek Teknik Öğretmen Okulundaki bir anımı çağrıştırdı. Okulda bir tartışma yapılacaktı. Eskiden bu tip tartışmalar çok yapılırdı. Konumuz, “Ülkemizin kalkınmasında tarım mı önemlidir, sanayi mi?” idi. Bizim kümeye “sanayi” düşmüştü. Biz tartışmayı açık ara önde bitirdik. Övünmek gibi olmasın, küme sözcüsü bizdik. Tartışmayı düzenleyen edebiyat öğretmenimiz … Hanım, sonucu açıkladıktan sonra, verimli bir tartışma olduğunu, kendisinin de bu bilgilerden yararlandığını söyledi.

Tartışma sonrası edebiyat öğretmenimin dikkatini çekmiştim. Aramızda sevgi ve saygıya dayalı güçlü bir bağ oluşmuştu. O zamanlar hocama gazetelerde çıkan yazılarımı ve şiirlerimi götürüyordum. Üzerinde tartışıyor, yorum yapıyorduk. Yine özel bir gününde öğretmenimi bir demet çiçekle ziyaret etim. O an çevresinde bulunan kişilere; “Mustafa benim çok vefalı bir öğrencimdir.” dedi. O sözünden o an müthiş bir haz duymuştum. Yalnızca sevgi ve saygı çerçevesinde “vefa” sözcüğü kullanılırsa çok anlamlı ve değerli oluyor.

“Vefa” duygusu gibi yüce bir değer, vefalılık adı altında, takviye yapanlara bir rant, çıkar  olarak geri dönüyorsa bunun adı vefa olmuyor. Karşılıklı çıkar ilişkisi oluyor. Kısacası birbirini ödünç kaşımak oluyor. Vefa duygusu da örseleniyor.

Son dönemlerde pek çok atama takviyeli seçilmişin ağzından, “Vefa borcumu ödüyorum.” “Ben vefalıyım.” gibi sözleri sık duyar olduk. Onlar vefa borcunu ödeyince, onların seçilmesini sağlayanlar “sefa” içinde yaşamaya başlıyor. Böylece vefa, ranta dayalı bir süreç içinde tam bir sefaya dönüşüyor. Bu arada takviyeli seçilmişler vefa borcu altında inlediklerinden, enerjilerini bu borcu ödeme yolunda tükettiklerinden, halkı düşünmek, halkın sorunlarını çözmek gibi toplumsal çıkarlar ikinci sırada kalıyor veya savsaklanıyor (ihmal ediliyor). Birilerinin mutluluğu sefa içinde sürgit (daim) olurken, halkı kayırmak Mevla’ya kalıyor.

Sonuçta ortaya şöyle bir formül çıkıyor:

  • Seçilmişin vefası + takviye edenin sefası = Masum halkın cefası. Sonuç halkın sefasına dönüşmedikçe, yani sefa süren halk olmadıkça, demokrasi adına söylenen sözler boş sözden (laf-ı güzaftan) öte bir anlam taşımıyor.

Ne diyelim; Allah kimseyi borç yükü altında bırakmasın.

 

CUMHURİYET BAYRAMI

CUMHURİYET BAYRAMI

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Bu gün, Mustafa Kemal Atatürk’ün “En büyük eserim” dediği Türkiye Cumhuriyeti‘nin 96. yılını, AKP iktidarınca son 17 yıldır içine sürüklendiğimiz tüm olumsuzluklara karşın coşkuyla kutluyoruz.

Adı geçen siyasal partinin ve iktidarının konjonktürel olduğunu, bir başka anlatımla, Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek sürecek onurlu tarihinde küçücük bir ayraç (parantez) olduğunu çok iyi biliyoruz..

Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ümüz de çok net ve kesin olarak vurgulamış, tarihe bilinçle not düşmüştü :

  • “Benim naçiz (ölümlü) bedenim elbet bir gün toprak olacak ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır (sonsuza dek yaşayacaktır.

Kurtuluş Savaşımızın utkuyla (zaferle) sonuçlanması ve Lozan Antlaşmasıyla uluslararası hukuk katında resmen tanınmamız, bağımsızlığımızın kabulüyle, yeni Türk devletinin yönetim biçimine karar vermek gerekiyordu. 29 Ekim 1923 günü, Teşkilat-ı Esasiye Kanununda (Anayasada) yapılan değişiklik ile Cumhuriyet ilan edildi.

Cumhuriyet rejimi emperyalizme karşı yurt içinde ve dışında yıllarca süren savaşlar ve çok çetin uğraşlar sonucunda kuruldu. Yurt içinde saltanat yandaşları emperyalistlerle iç içe geçmişlerdi.  Emperyalist devletleri cephede yenmiştik, ancak kapıdan kovsak bacadan girmeye çabalıyorlardı. Din adamı kılıklı ajanlarını, Anadolu’nun en uç noktalarına dek sızdırmışlardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında planlı biçimde dış güçlerin kışkırtmasıyla çıkarılan pek çok iç isyanın bastırılması, 1911’den beri 12-13 yıldır pek çok cephede ağır sıcak çatışmalardan son derece yorgun ve olanakları tükenmiş çıkan yeni Türk Devleti için kolay olmadı. Emperyalizmin yerli işbirlikçileri ve hilafet – saltanat yandaşları, satın aldıkları sözde din adamlarına, Cumhuriyet’in ölümsüz kurucusu Mustafa Kemal Paşa hakkında “Görüldüğü yerde katli vaciptir diyerek ölüm fermanı – fetvası yayımlatıyorlardı.

Günümüzde de Cumhuriyet Bayramlarında, 30 Ağustoslarda, 19 Mayıslarda, Çanakkale zaferinin yıldönümünde, kurucusu olduğu Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, Cumhuriyetimizin yaratıcısının adının anılmıyor olması, es geçilecek bir durum değildir. Aksine “Keşke Yunan galip gelseydi” diyebilen Cumhuriyet düşmanlarının, üstelik bir 10 kasım gününde (2018) hediyelerle ziyaret edilmesi ise açıkça Cumhuriyet’e meydan okumadır.. Devletin – milletin birliğinden Anayasal olarak sorumlu AKP’li Cumhurbaşkanı, bu kabul edilemeyecek gelişmeler karşısında suskundur nedense! Erdoğan, Anayasal sorumluluğunu yerine getirmemektedir. Dahası, bu anlamlı sessizlik yüzündendir söz konusu pervasızlıklar. Daha açık söyleyelim :

  • Cumhuriyetin anayasal kurumları, Cumhuriyetin kurucusunu görmezden gelmeyi kararlılıkla sürdürebiliyorlarsa, KARŞIDEVRİM FİİLEN YÜRÜRLÜKTEDİR!

Onun için Türkiye’de Cumhuriyet demek, Türk Milletinin bağrına oturmuş olan emperyalizmle Saltanat’a karşı kurduğu bir savunma kalesi demektir. Bu sebepten Türkiye’nin devrimci Anayasasında, her madde üçte iki çoğunlukla değiştirilebilirdi. Ama hiçbir çoğunlukla, hiçbir zaman ve hiçbir kimsenin değiştiremeyeceği tek madde, Türkiye Devletinin bir Cumhuriyet olduğu maddesidir.demekte Dr. Hikmet KIVILCIMLI.

Cumhuriyet, Prof. Türkkaya Ataöv’ün deyimi ile “Ümmet değil Cumhuriyet, kulluk değil bilgelik!” tir. (http://ahmetsaltik.net/2019/08/14/ummet-degil-cumhuriyet-kulluk-degil-bilgelik/)

Mustafa Kemal Atatürk, gençlere şöyle sesleniyor ve en büyük yapıtı Cumhuriyeti, Türk gençliğine emanet ediyordu.

  • “Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sizsiniz.
    Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.” 

Cumhuriyet ulusumuza, çağdaş uygarlığın, demokratik ve laik bir hukuk devleti olmanın tüm kapılarını açmıştır. Cumhuriyetin kazanımlarının değerini bilir ve onu koruyup geliştirerek gelecek kuşaklara aktarabilirsek; 21. yy. ve sonrasında dünya uluslar ailesinin, uluslararası toplumun saygın bir üyesi olacağımıza, yolumuzun ışık ve aydınlık olacağına kuşku yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti; yeniden varoluşun, küllerinden dirilişin ve tam bağımsızlığımızın kurumsal yapılanması ve güvencesidir. Kuşaktan kuşağa şan ve onurla aktarmak, sonsuza dek yaşatmak, Anadolu halkının / ahalisinin = Türk Milletinin tek sözcükle “beka” sorunudur.

“Bizi karanlıklardan, esaretten ve zilletten kurtararak, Kutlu Vatanımızı ve Kutlu Cumhuriyetimizi armağan eden Büyük Atatürk‘ümüzün aziz hatırası  ve maneviyatı önünde en derin sevgilerimle, en derin saygılarımla ve sonsuz sonsuz minnet hislerimle eğiliyorum..” diyor bir Cumhuriyet kadını yazar, Güzide Filiz Tuzcu (http://ahmetsaltik.net/2017/10/29/45097/)

Biz de aynı duygularla tüm halkımızın Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun diyoruz ve

  • AKP iktidarını                                        ;
  • Cumhuriyetin temel değerlerine saldırmaktan vazgeçmeye,
    Karşıdevrimi durdurmaya çağırıyoruz.
  • Bu gidiş ülkemiz için “hayırlı” değildir. Kalkışanlar için hiç ama hiç “hayırlı” olmayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti, önüne çıkan – çıkarılan her türlü irticayı ezip geçerek sonsuzluğa yolculuğunu kararlılık ve onurla – şanla, bilimsel akılcılıkla sürdürecektir.
  • Bu tarihsel gerçeklik böylece kavranmalı ve herkes ama her- kes haddini bilmelidir.