DENİZE DÜŞEN…

 

 

DENİZE DÜŞEN…

Zeki Sarıhan
29 Eylül 2019

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

CHP’nin düzenlediği Suriye Konferansı, umarım aşağıdaki anlayışın da dile getirilmesine vesile olmuştur.

Yılan öyküsüne dönen Suriye sorununda can sıkıcı birçok husus var. Bunların en başında egemen bir ülkeye, başka devletlerin müdahalede bulunarak ülkenin rejimini değiştirmeye, hatta bu ülke topraklarını nüfuz bölgesi gibi adlarla şurasından burasından el koymaya kalkmasıdır.

SURİYE SURİYE’LİLERİNDİR

Anti-emperyalist bir bağımsızlık savaşıyla kurulan ve bunu yüz yıldır övünç vesilesi sayan bizim gibi bir ülkenin buna şiddetle itiraz etmesi gerekir. Suriye Suriye’lilerindir ve ayrıca nasıl bir rejim içinde yaşayacaklarına Suriyeliler karar verir. Bir ülkenin rejimi hoşumuza gitmeyebilir. Bunu ileri sürerek başka bir ülkenin iç işlerine karışmanın, dünyaya çeki düzen verme hevesinin sonu yoktur. (AS: BM Anlaşmasına da aykırıdır!)

Türkiye’nin nasıl bir rejim altında bulunacağına da bu ülkede yaşayan bizler karar veririz. Hangi bahaneyle olursa olsun, başka bir ülkenin Türkiye’ye karşı güç kullanması kabul edilebilir bir tutum değildir. Bu ilke, başka ülkeler için de geçerlidir. Bu nedenledir ki, savaş politikasını savunanlara “Ne işin ver Suriye’de, Irak’ta?” diye sorup duruyoruz.

Ülkemizde anti-emperyalistlerinin canını sıkan başka bir durum da ABD’nin Suriye’de PYD’ye yaptığı silah yardımı ve IŞİD’e ve Suriye Hükümetine karşı mücadele adı altında PYD ile kurduğu ittifaktır.

  • Suriye’de Kürtler için bir bağımsız veya özerk yurt kurmak isteyen Kürtler, nasıl olur da dünyanın bir numaralı emperyalist devletiyle ittifak kurabilir, hatta onun himayesini kabul edebilir? Belli ki, denize düşen yılana sarılmıştır. (AS: Bizce böylesi bir gerekçe de olamaz!)

“AÇILAN KAPILAR ŞAH’A GİDELİM”

Bir ülkede yaşayan ve azınlıkta kalan kimi dinsel ve millî (AS: etnik!) azınlıkların başka bir ülkeden medet ummaları yeni değildir. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Başka bir devletten medet ummak ve hatta o devletin işgal hareketine ses çıkarmamak, bu tür olgulardandır. Osmanlı devletinin daha beylikler döneminde Batıya doğru kolayca genişlemesinde, Bizans halkının ağır vergiler altında ezilmekte oluşunu, bu nedenle Rumların Osmanlıların fetih hareketine direnmediklerini bizim tarihçiler yazıyorlar.

Aynı olay Osmanlıların gerileme döneminde tersine dönmüş, Balkanlardaki azınlıkların Osmanlı’dan kurtulmak için büyük devletlerden medet ummasıyla da yaşanmıştır. Yunanlılar (AS: Yunanlar), Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar, Müslüman Osmanlılardan daha önce modernleşme sürecine girmiş ve Osmanlılardan kurtularak bağımsız bir devlet kurmak istemişler, bunun için Avrupa devletlerini yardıma çağırmışlardır. Araplar da 1. Dünya Paylaşım Savaşında Osmanlı’ya karşı İngiliz ve Fransızlara başvurmuşlar, onlardan yardım almışlardır. Bir süre onların mandası altında yaşadıktan sonra bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğunu kurtaracak tek çözüm, demokratik bir federasyona gitmekti. Devlet buna yanaşmayınca azınlıklar tek tek ayrılarak kendi devletlerini kurmuşlardır.

Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Alevilerin, devletten zulüm gördüğünü, buna karşılık zaman zaman ayaklandıklarını biliyoruz. Türkiye’deki Aleviler, Şii İran’a sempati ile bakıyorlardı. Pir Sultan Abdal’ın “Açılan kapılar Şah’a gidelim” dizesi, bu tercihi ifade ediyordu. (AS: Tercih değil medet, çare, yardım umma; belki de oraya sığınma!)

Bir devlete karşı başka bir devletten yardım beklemek yakın tarihimizde Türkiye için de geçerlidir. 1. Dünya Savaşında emperyalist İtilaf Devletleri blokuna savaş açan Türkiye, öteki emperyalist Almanların korumasına sığınmış, savaşı Alman komutanların yönetiminde ve Alman silahlarıyla yürütmüştür. Mütareke döneminde ülkenin parçalanma tehlikesine karşı Amerikan mandasının istenmesi, bu seçeneğin devre dışı kalmasından sonra Sosyalist Rusya ile İttifaka geçilmesi aynı nedenledir.

İkinci Dünya Savaşından sonra da Rusların Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı istediği gerekçesiyle ABD himayesinin (AS: korumasının) kabul edilmesiyle, bugün Suriye Kürtlerinin ABD’den önemli miktarda silah yardımı alması arasında benzerlik vardır. ABD, Türkiye’nin her yanını üsleriyle donatmıştır. 1965’te askerliğimde kullandığımız silahlar ABD malıydı. Askere dağıtılan peksimetler de ABD’den gelmeydi.

SURİYE’ye DÜŞEN GÖREV

Suriye Kürtlerinin ABD ile ittifakını önlemek, Suriye Hükümetinin elindedir. Suriye, kendi vatandaşlarından bir bölümünün başka bir ülkeden medet ummasına yol açan uygulamalardan vazgeçerek Kürtlerle birlikte anti-emperyalist bir cephe kurmalıdır. Bu olasılık zaman zaman gündeme gelse de, Suriye Hükümetinin inadı yüzünden gerçekleşememiştir. Suriye Hükümetinin ABD’ye karşı Rusya’ya yaslanmaktan başka, Kürtlerle ilgili de bir planı olmalıdır.

21. Yüzyılın bu ilk çeyreğinde ayaklarını uzatacak bir yurttan yoksun bırakılan ve oradan oraya sürülmekte olan Kürtlerle ilgili bu politika uzun süre geçerli olamaz. Kuşkusuz, ABD emperyalizminin Ortadoğu’da bir bölgeyi himayesine (AS: korumasına) alması, uzun süremez. Suriye’de ABD, Rusya ve öteki ülkeler geçici; Araplar ve Kürtler kalıcıdır. ABD, nasıl İncirlik üssünü boşaltacaksa Suriye’nin kuzeyinden de çekilecektir.
*****
CHP’nin 28 Eylül 2019 günü İstanbul’da düzenlediği Suriye Konferansı umarım ki bu anlayışı da kapsamaktadır. Tarihin ders olarak verdiği yüzyılımızın akıl ve mantığı bunu gerektirmiyor mu?
===============================
Dostlar,

CHP’den SURİYE SORUNUNA ÇÖZÜM ÖNERİLERİ ÜZERİNE

  1. Ankara ile Şam arasındaki yolun barışa giden en kestirme yol olduğunu ve Suriye’nin geleceğine ancak Suriye halkının karar verebileceğini hiç unutmamalıyız,
  2. ABD ve Rusya’nın çıkarları arasında savrulmamak için, toprak bütünlüğü, siyasal bağımsızlık, egemenlik ve iyi komşuluk ilişkileri ilkelerine dayanan, bütünlüklü ve uyumlu tek bir Suriye politikası izlemeliyiz.
  3. Suriye yönetimi başta olmak üzere, uluslararası hukuka ve ilişkilere dayalı, meşruluğu olan bütün aktörlerle, tıpkı burada olduğu gibi konuşarak diplomasiyi etkin kılmalıyız,
  4. Bugüne dek, uluslararası hukuk ve meşruiyete aykırı bütün hamlelerimizi yeniden gözden geçirmeliyiz.
  5. Suriye yeniden güvenli ülke olduktan sonra ülkemizdeki sığınmacıların gönüllü geri dönüşlerini teşvik etmeli ve bu amaca uygun politikalar geliştirmeliyiz.Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim…Türkiye ve Suriye halklarının barış içinde, bir orman gibi kardeşçe yaşamaları için çalışmaya devam edeceğiz!
    *****
    Bu saptama ve önerileri son derece yerinde, gerçekçi ve uygulanabilir bulduğumuzu belirtmek isteriz.Kimse kimseye durup dururken yurt, toprak, bağımsızlık ikram etmez, etmemiştir.Kürt kardeşlerimiz geçmişte hiçbir bağımsız devlet kuramamışlardır. Günümüzde de kendilerine böylesi bir ihsanda – lütufta bulunulması beklenemez, tarihsel diyalektiğe aykırıdır. Ancak emperyalizm, çıkarlarına uygun kukla – karakol – istasyon Kürt devletçikleri kurmayı yordam (strateji) olarak belirleyebilir ki bu durum gerçekte şimdiki konumdan daha çok özgürlük – bağımsızlık – özerklik anlamına asla gelmez. Boyunduruk baştan vurulmaktadır. 4 ülkeden koparılacak topraklarla Irak’tan Doğu Akdeniz’e uzanan 1200 km uzunlukta, …. km derinlikte bir yapay parselde, peşinen uydu bir Kürt devleti.. BOP kapsamında İsrail’in güvencesi ve bölge enerji kaynaklarının bekçisi.. Bölgedeki 4 devleri de zayıflatarak..

    Başka ülkelerin topraklarında neler olur bilemez ve karışamayız. Ancak Türkiye Cumhuriyeti, Anayasasına ve Kuruluş felsefesine göre tekil (üniter) bir devlettir. Federasyon vb. yönetim biçimlerine, özerk bölgelere… kapalıdır. İlk 3 madde değişmez kılınmıştır Kurucu anayasa yapıcı irade tarafından..

    T. C. Anayasası :
    II. Cumhuriyetin nitelikleri
    Madde 2 – Türkiye Cumhuriyeti,
    toplumun huzuru,
    milli dayanışma ve
    adalet anlayışı içinde,

    1. İnsan haklarına saygılı,
    2. Atatürk milliyetçiliğine bağlı,
    3. Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,
    4. Demokratik,
    5. Laik ve
    6. Sosyal bir
    7. Hukuk Devletidir.
    *****

    Bu sitede kezlerce yazdık ve emperyalizmle işbirliği yapılarak bağımsızlık savaşımı verilemeyeceğini, bu politikanın akıl dışı (irrasyonel) ve onursuz olduğunu, ayrıca sonuca erişmesinin de tarihsel eytişim (diyalektik) açıdan olanaksız, hayalci ve serüvenci olduğunu… belirttik.

    * Dolayısıyla Türkiye’de yaşayan tüm etnik – dinsel küme ve azınlıklar için tek yol;

    * Ülkemizde evrensel standartlarda demokratik bir cumhuriyet rejiminin yaşama geçirilmesidir.

    Bu bağlamda 7 temel Anayasal koşul ve felsefi çerçeve, yukarıda verildiği üzere, yürürlükteki Anayasanın Başlangıç bölümünde ve ilk 3 maddesinde kayıt, güvence ve kesin koruma altına alınmıştır.

    İçini doldurmak, AKP’nin dinci – ayrıştırıcı – gerici – Kürt yurttaşlarımıza ve FETÖ’ye dönük ikiyüzlü yıkıcı politikalarından bir an önce kurtulmak gerekiyor. (AKP’nin utanç veren, ibretlik FETÖ bağlantılarını kendi ses ve görüntüleri ile izleyin ve https://youtu.be/KKxkccTS1DI; AKP’nin PKK-Kürdistan İKİYÜZLÜLÜĞÜ
    Tarihsel birer belge olan 28 fotoğrafı görmek için lütfen tıklayınız)

    31 Mart ve ardından 23 Haziran 2019 dayanışması – birlikteliği somut başarı örneğidir.

    Kürt yurttaşlarımızın ezici bir çoğunluğunun beklentisi de bu eksendedir yapılan bilimsel çalışmalarda.. Bölücü silahlı örgüt (PKK ve türevleri) ayrıştırılmış, marjinalleştirilmiş ve hatta dışlanmıştır gerçekte. Ne var ki emperyalizmin en azından de-stabilizasyon ve yıldırma – yıpratma politikası çerçevesinde, başta silah olmak üzere her türlü akçal (mali) ve lojistik, politik.. destek ABD – AB tarafından inatla ve ısrarla, cömertçe sağlanarak post-modern vekalet savaşı (proxy war) sürdürülmektedir ülkemizdeki Türk ve Kürt… yurttaşlarımıza karşı.

    Ciddi ve ağır stratejik sorunsalın (problematik) böylesine görülüp betimlenmesi (tasviri), “Kürt sorunu“ yanılsamasından – tuzağından sıyrılınması, çözümü gerçekten çooook kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır.

    Artık adını koyalım :

    ABD – AB stratejik müttefik asla değildir.

    Dış politika seçenekleri, NATO üyeliği ve ABD üsleri, AB üyelik başvurusu hayali dahil, köktenci biçimde gözden geçirilmeli ve hızla

    Atatürk’ün TAM BAĞIMSIZ – YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ politikalarına dönülmelidir.

    Bu çağrı da bir kez daha bizden..

    Sevgi ve saygı ile. 30 Eylül 2019, Datça

    Prof. Dr. Ahmet SALTIK​ MD, MSc, BSc​
    Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği Uzmanı​ (Ankara Üniv. Tıp Fak.)
    ​Mülkiyeliler Birliği Üyesi​​ – Sağık Hukuku Bilim Uzmanı​
    www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

MUSTAFA AYDINLI’dan SİVAS ŞİİRİ : SÖNMEDİ SİVAS’TA KÖZÜMÜZ BİZİM

SİVAS ŞİİRİ..

portresi
Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

 

 

divider_cizgi

SÖNMEDİ SİVAS’ta KÖZÜMÜZ BİZİM

Uygar dünya önünde yakıldı ateş
Sanmayın atarlar tozumuz bizim
Tanık; büyük, küçük düşünen herkes
Sevgi, insanlıktır kozumuz bizim

Sivas’ta yakılan otuz beş can can
Sanmayın zalime kalacak meydan
Ateşe, dumana boğsanız her yan
Sevgi hamurundan özümüz bizim

Özgürlük bayrağı elden ellerde
Akarsu, Nesimi hep gönüllerde
Bak, Pir Sultan Abdal dilde dillerde
Çalacak Sivas’ta sazımız bizim 

Bir yobaz sürüsü kalktı yürüdü
Madımak üstünü duman bürüdü
Elbet bunu koca Devlet görürdü
Görmeyen gözlere sözümüz bizim

Karanlıklar elbet çıkar gündüze
Koca dünya kulak ver sesimize
Bu vahşet insana ve hepimize
Sönmedi Sivas’ta közümüz bizim

Aydınlı gidenle geri gelinmez
Elin kana batırarak gülünmez
Gelecek nelere gebe bilinmez
Bir gün ak olacak yazımız bizim..

Mustafa AYDINLI (02.07.2014)

divider_cizgi

 

Dostlar,

Bu sitede sıklıkla içli şiirlerini yayımladığımız sevgili kardeşimiz Mustafa AYDINLI‘ya, yukarıda aktardığımız güzelim şiiri için teşekkür borçluyuz.

İnsanlığa karş suç niteliğindeki Sivas-Madımak kıyımı
hakkında arşivimizden bir dosyamızı eklemek istiyoruz..
Lütfen tıklayınız..

Sivas_kiyiminda_yasamini_yitirenler

Bir daha asla benzerleri yaşanmasın..
Bunun için “dosya açılıp yeniden yargılama yapılarak” tüm sanıklar ve asıl olarak azmettirenlerle yurt dışına kaçırılanlar getirtilerek hak ettikleri ağır ve caydırıcı cezaları alsınlar.

Toplum hoşgörü, barış ve kardeşlik ikliminde tutulsun..

Sayın Aydınlı’nın güzelim söylemiyle;

“Sevgi hamurundan özümüz bizim
” olsun…

Sevgi ve saygı ile. 02 Temmuz 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İKTİDAR MI, İTİBAR MI?

İKTİDAR MI, İTİBAR MI?

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

İktidar güç, otorite, yetki, olanak demektir. Ülkemizi yöneten siyasal iktidarda bunların hepsi var. İtibar ise saygınlık, adaletli ve adil olmak, insancıl olmak, doğaya, çevreye ve yasalarına saygılı olmaktır. İktidarınızın olması itibarınızın olacağı anlamına gelmez. Sözün özü adil ve sevecen değilseniz itibarlı da değilsiniz.

Sayın Dr. Erdal Atabek bir yazısında “Yerel seçimlerin en önemli sonucu bence bu oldu: İktidar kaybetti, itibar kazandı.” diyor. Doğru diyor. AK Parti Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ise alamadıkları oylar için Demek ki kendimizi iyi anlatamamışız” dedi. Tam aksine, kendinizi çok çok iyi anlattınız. Eğer onlarca TV, onlarca gazete, iktidarın güç ve görkemi ile kendinizi siz anlatamadıysanız kim anlatmış olabilir ki? En küçük ilçelere dek bilbordlarda sizi gördük. TRT’de her açtığımızda sizi gördük. Kendinizi öyle çok ve uzun uzun anlattınız ki, halka parmak sallayışınızdan ürperdik. TV’lerde davudi sesinizle olabildiğine bağırırken, çocuklar bile korkudan yataklarından fırladı. Kulaklarımızla duyduk, gözlerimizle gördük, yüreklerimizle burkularak izledik tüm bunları. Daha nasıl anlatacaktınız ki!?.

Sayın AK parti genel başkanı, hani hep “kandırıldığınızı” söylersiniz ya, oysa siz de halkı kandırdınız. Halka karşı hiç içtenlikli olmadınız. Her şey oya endeksliydi. Bakınız basit ve güncel örnek: Halk yokluk ve yoksulluktan inim inim inliyor, siz de farkındasınız.. toplumun gazını almak için tanzim satış mağazaları açtınız, halk iki kilo soğan ve üç lira tasarruf için saatlerce kuyrukta bekledi. Ama seçim biter bitmez, daha oylar sayılırken o tanzim satış mağazalarını yıktınız. Gereksinim mi kalmadı? Halk doydu mu? Siz de halkı kandırdınız. Artık toplum bunları sorgulamaya başladı. On’u aşkın makam uçağınız varken ve halk kuru soğana muhtaçken siz Katar’dan “uçan saray” aldınız, karşılığında, göz bebeğimiz Sakarya Tank Palet Fabrikasını katarlılara yemlik verdiniz…… Halk da seçimlerde kararını verdi.

Kendinize muhalif olanı hapisle tehdit ettiniz. Tarih adil olmayanın uzun süre ayakta olamayacağına tanıktır. Kendi dışınızdakilere terörist dediniz. Cumhuriyetin tüm varlık ve kazanımlarını tükettiniz, yine de elde avuçta birşey yok. Dış borç gırtlağı aştı (yakl. 500 milyar $!). “Şah” diyenin dilini koparıyorsunuz. Mapushaneler gazeteci ve karşıtlarınızla dolu. Mapushaneler masum insanlarla dolu. Binlerce insan kesinleşmiş yargı kararı olmaksızın işten atıldı. Üstelik yargıya başvurmalarının yolu da tıkandı. Parasız, pulsuz, mağdur aileler. Hiçbiri umurunuzda değil. Ama partinizin içinde FETÖ’nün siyasal ayağı partiniz içinde “nedense” asla ve kat’a sorgulanmadı!? Bedeli sandıktır. Tüm bunlara karşın yine de çok oy aldınız ve ne yazık ki hala 1. partisiniz.

Bir kez düşünün Sayın D. Bahçeli, Sayın N. Kurtulmuş, Sayın S. Soylu hatta Sayın T. Türkeş’le karşılıklı birbirinize söylediklerinizi. Ben burada yinelemeyeceğim. Çünkü o sözleri anmaktan utanıyorum. Söylenen sözün hiç ağırlığı ve samimiyeti yok mu? İlke ve ideallerin hiç önemi yok mu?

Bakın size 3 örnek vereyim İlke, İdeal ve Sözün arkasında durma konusunda : İlki filozof Sokrates (MÖ 469-399) inançları yüzünden  ölüme gönderilirken elleri kelepçeli, eşi kolluk güçlerinin önünü keser. “Eşimi suçsuz yere ölüme götürüyorsunuz” der. Sokrates ise, “Hanım, hanım suçlu olarak ölüme gitsem daha mı iyi olacaktı?” diye tarihe geçen sözünü söyler. Mahkemenin “Vazgeç düşüncelerinden, bağışlayalım..” pazarlığını reddeder.

Öbür örnek : 1600’de İtalya’da engizisyon mahkemesi kararıyla Giordano Bruno adında bir düşünür, diri diri yakılarak öldürüldü. Mahkeme, “sözlerinden vazgeçerek af dilerse bağışlanacağını” söylediğinde, Socrates gibi O da reddetti ve yakılmayı göze aldı.

2000 yılında Giordano Bruno adına “Hoşgörü ve İfade Özgürlüğü” 400 yıl sonra kutlandı.

Pir Sultan Abdal (1480-1550) : Hızır paşa, Pir Sultan’a “Bana bir şiir söyle içinde Şah sözü geçmesin, seni bağışlayayım..” der. Pir Sultan Abdal 7, 6 ve 5 dörtlükten oluşan 3 şiir söyler, hepsinde de “şah” sözcüğü geçer. Hatta kimi dörtlüklerde 2, 3 kez bu yasaklanan sözcük geçer. Ölümü ilke ve idealleri uğruna hiçe sayar. İnanç ve itibar, işte böyle bir şey…

Sözün, ilke ve ideallerin ağırlığı, saygınlığı, itibarıdır; yüzlerce yıl sonra onları dillerden düşürmeyen..

Mevcut iktidar, çeşitli manevralarla Cumhuriyetin temel değerlerini ağır erozyona uğrattı. Ama yerine yeni bir şey koyamıyor, çıkmazda, Türk halkı bu ‘ateşten gömleği’ daha fazla giyemez. Cumhuriyetin değerini ve erdemlerini anlayan Türkiye halkı, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ışıklı yoluna yeniden tutunuyor. Görüyor ki çözüm parlamenter demokraside.. 31 Mart 2019 yerel seçimleri, çıkmaz sokaktan dönüşün ışıklı parıltısıdır.

İktidarlar geçici, saygınlık (itibar) kalıcıdır.
İktidardakiler yolcu, halk hancıdır!
Dünya, söylenceye (efsaneye) göre 900 yıl salatan süren Sultan Süleyman’a bile kalmamıştır!

  • Saygınlığın altın tacı adalettir.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün devrim ve ilkeleri ile gerçek iktidar olalım, itibar edinelim geleceğimizi taçlandıralım; daha çok geç olmadan.. (14.4.19)
=====================================
Dostlar,

Değerli dostumuz ve sitemize içten duygularla yüklü yazılar gönderen Sn. Aydınlı‘ya teşekkür ediyoruz. Ne var ki AKP iktidarının tüm çabalara karşın sağduyuya yanaşmadığını ibretle izliyoruz. İstanbul Maltepe’de ilçe seçim kurulunun kendi sayımlarını iptal ettiğini, yeniden sayıma karara verdiğini dehşetle öğreniyoruz!

  • Bu tablo, iktidarın baskısının sanılandan çooook daha ağır olduğunun açık kanıtı…

AKP İstanbul belediye başkanlığını ne pahasına olursa olsun “kaptırmak” istemiyor. Buna mecbur – mahkum – tutsak hatta! Ama niçin böyle?? Bu sorunun yanıtı gerçekte herkesçe iyi biliniyor..
– Bir yandan yandaşlara ihaleler sürdürülüyor,
– bir yandan “arşiv temizliği” yapılıyor,
– bir yandan da yine yandaşlara ödemeler öne alınarak yapılıyor, kasa boşaltılıyor…

Bütün bu yüz kızartıcı işler, Sn. Aydınlı’nın deyimleriyle “iktidar” adına “saygınlık” ayaklar altına alınarak yapılıyor.. Tüm dünyanın gözleri önünde ve her türlü demokratik – ahlaksal – etik – hukuksal – insani – dinsel … değer ayaklar altına alınarak.. Toplumsal barış – huzur dinamitlenerek..

AKP’nin utanç veren, ibretlik FETÖ bağlantılarını kendi sesleri ve görüntüleri ile izleyin :
https://youtu.be/KKxkccTS1DI

Başta YSK (Yüksek Seçim Kurulu) olmak üzere il – ilçe seçim kurullarındaki yetkili yargıçların bu çok tehlikeli traji – komik tabloya derhal son vermeleri gerekiyor..
Yiğitçe, gerekirse tüm baskıları topluma açıklayıp reddederek!
Yıkım (tahribat) giderek büyüyor ve onarımı olanaksızlaşıyor..
Halkla ve özgür iradesiyle “alay etmek” ülkemize çok ağır bedeller  ödetebilir..

Lütfen,,, inatlaşmayın, hak yemeyin, zerrece dürüst olun lütfen.. artık yeter..

Sevgi ve saygı ile. 14 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Doğu taklitçiliği

Doğu taklitçiliği

Örsan K. Öymen
Cumuriyet
, 07.01.2019
Yılbaşı gecesi İstanbul’da Taksim Meydanı’nda Arapların kitleler halinde yılbaşı kutlaması yapması birçok kesim tarafından tepkiyle karşılandı. Kimisi Türkiye’de Türklerin yerini Arapların almasına tepkiliydi, kimisi Suriye rejimini devirmek için silahlı mücadele veren ÖSO adlı İslamcı örgütün bayrağıyla gösteri yapanlara tepkiliydi, kimisi de bu grubun üyelerinin cephede savaşmak yerine yılbaşını kutlamasına tepkiliydi.
Suriye’deki rejimi devirmek için mücadele veren ve AKP hükümeti tarafından desteklenen, ancak Rusya ve Suriye dahil birçok dünya devleti tarafından terör örgütü olarak görülen ÖSO’nun Taksim Meydanı’nda bayrak açması elbette rahatsızlık vericidir. ÖSO’nun cephede savaşmak yerine Taksim’de yılbaşını kutlaması da AKP’nin ve ÖSO’nun kendi paradigması açısından bir çelişkidir.
Ancak asıl trajik olan şey, Türkiye’nin en büyük kentinin en büyük ve en merkezi meydanının artık Türklere ait olmaktan çıkmış olmasıdır. Yılbaşı kutlamasındaki manzara bunu yalnızca bize yeniden anımsatan tikel bir durumdur. Yılbaşı kutlamasından bağımsız olarak, Taksim, Harbiye ve İstiklal Caddesi bölgesi zaten yıllardır Arap topraklarının bir parçası görüntüsü vermektedir.

1990’lı yıllarda, kültür, sanat ve gece yaşamı bağlamında New York, Londra, Paris ve Berlin gibi dünya kentleriyle yarışan bu bölge, son yıllarda Riyad, Mekke, İskenderiye ve İslamabad havasına bürünmüştür. Sadece Avrupalı turistler değil, İstanbul’un eğitim seviyesi yüksek kesimi de bu bölgeden büyük ölçüde çekilmiştir. Onun yerini Arap turistler ve çoğu Arap ülkelerinden olan göçmenler almıştır.

Dükkânlar, kafeler, barlar, gece kulüpleri artık yalnızca Türkçe değil Arapça tabelalar da kullanmaktadır. İstiklal Caddesi, Taksim ve Harbiye kara çarşaflı, türbanlı, eşofmanlı Araplarla dolup taşmaktadır. Bölgedeki otellerde artık Avrupa’dan ziyaretçiler değil, Arap ülkelerinden ziyaretçiler konaklamaktadır.

Benzer bir durum Trabzon için de geçerlidir. Arabistan kültürüyle uzaktan yakından ilgisi olmayan ve tarihiyle, kültürüyle Anadolu’nun en köklü kentlerinden birisi olan Trabzon, özellikle yaz aylarında Arap turistlerin akınına uğramaktadır. Araplar buradan mülk de satın almaya başlamışlar ve burada kalıcı olduklarını göstermişlerdir. Trabzon’un yeşil yaylalarında renkli kıyafetleriyle dolaşan Karadeniz kızlarının ve kadınlarının yerini, kara çarşaflı Arap kadınlar almıştır; kızlı erkekli birlikte horon oynayan Karadenizlilerin yerini, karısının üç adım önünde yürüyen Arap erkekleri ve kocasının üç adım arkasında yürüyen kara çarşaflı Arap kadınları almıştır.

  • Araplar parasıyla Anadolu kültürünü satın almıştır.

Bunların hiçbirisi tesadüf değildir, aksine,

  • Atatürk’ün hedeflediği çağdaş uygarlık hedefinden sistematik bir biçimde kopma stratejisinin bir sonucudur.

Bu stratejinin mimarı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’dir. Erdoğan’ın ve AKP’nin hocası da Necmettin Erbakan’dır. “Milli Görüş” adı altında Türk halkına büyük bir yalanla sunulan şey aslında “Arap Görüş”tür.

Anadolu halk kültüründe hiçbir yeri olmayan kara çarşaf ve türban bu şekilde halka dayatılmıştır.

İmam hatip okullarında İslam dini, Anadolu halk ozanları ve düşünürleri üzerinden anlaşılacağına, Arap “din âlimleri” üzerinden bu şekilde dayatılmıştır. Bu okullarda bu nedenle İslam dini Yunus Emre, Mevlana, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaşi Veli, Şeyh Bedrettin üzerinden değil, hadisler üzerinden anlatılmıştır.

  • İmam hatip okulları Suudi Arabistan’ın kültür ataşelikleridir.

Şu anda Türkiye’de bulunan

  • Arap turistler ve göçmenler, Anadolu kültürünün Arap kültürü tarafından asimile edilmesi ve Anadolu’nun Araplaşması projesinin uygulanmasını kolaylaştıracak takviye kuvvetlerdir. 

Bunların hepsi Doğu taklitçiliğinin sonuçlarıdır!

Taklit edilen şeyin de, bilim, felsefe, sanat ve demokrasi bağlamında ileri uygarlık düzeyini içermediği kesindir!

Fazıl Say haklı çıktı..


Fazıl Say haklı çıktı..

Soner Yalçın

 Soner Yalçın
 syalcin@sozcu.com.tr
 20 Temmuz 2014

Sizi birkaç yıl önce yapılan bir tartışmaya götüreceğim. Konu arabesk idi ve hedefte Fazıl Say vardı. Peki o tartışmayı bugün niye anımsatıyorum? Bunun iki nedeni var.
Biri; Erdoğan’ın vizyon toplantısına katılan ünlüler. Öbürü ise Fazıl Say’ın “İlk Şarkılar” albümü. Aslında size iki Türkiye’yi göstermek istiyorum. Nasıl mı?..
Makaleler de kitaplar gibi; yazılacak zamanı bekliyor.
Fazıl Say’ın “İlk Şarkılar” albümüyle ilgili yazmak istediklerim neredeyse bir yıldır bekliyordu.

Şimdi vakit geldi…

Ama… Önce bir tespitte bulunmalıyım:
Fazıl Say haksız mıymış? Facebook’ta
“Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum.” sözü başta “arabesk’in
ne olduğunu bilmeyen” arabeskçiler tarafından tepkiyle karşılanmıştı.
(İşin acı yanı Fazıl Say’a sol‘dan gelen “seçkincilik” eleştirisi idi!)
Kamuoyu geçen haftayı Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan‘ın vizyon toplantısına katılan “ünlüleri” konuşarak geçirdi.
Sanatçı‘nın içi boşaltıldı ve medya artık herkesi “sanatçı” diye tanımlıyor!
Demek ne “sanatı” ne de “sanatçıyı” biliyorlar; vasatlığın göstergesi bu.
Ve aslında arabesk tam da budur. Açayım…

Müzikle ilgisi yok

Köşk adayı Erdoğan’ın vizyonuna yalnızca arabeskçiler destek verdi; bakmayınız bazılarının pop filan söylediğine ya da dizi oyuncusu olduğuna; hepsi arabesktir! Arabesk’in sadece müzik türüyle filan ilgisi yoktur.

  • Arabesk bir yaşam biçimidir; kültür’dür/kültürsüzlüktür ve
    temsilcisi Erdoğan’dır.

Arabesk bir kültürden diğerine geçiştir. Kent’in/burjuvazinin kimliksiz varoşa
yenik düşmesidir; “kültürel çöküştür.
Arabesk, aydınlanmanın, çağdaşlaşmanın karşıtıdır.
Arabesk, sadece kendi çıkarını düşünen siyasal kirliliktir.
Arabesk, insanın kendine yabancılaşmasıdır. (İşte tam da bu nedenle;
tecavüz mağduru Zerrin Özer ile tecavüz mağruru İzzet Yıldızhan, Erdoğan’ın
vizyon toplantısında yan yana geliverir! Bu “çimentonun” ahlakı; arabesk’tir!)

Bakınız…
Erdoğan’ın vizyon toplantısına, toplumun yozlaşmasıyla ortaya çıkmış “icracıların” gitmesi tesadüf mü? Bunu neden hiç tartışmıyoruz.
Evet, Erdoğan’ın vizyon toplantısında neden sanatçı yoktu?
Sanatçı bugün Türkiye’de neyi savunuyor? Sanatçı arabeskin karşıtıdır.
İşte o vizyon toplantısı, bizim önümüze bir gerçeği getirip koydu:

“Arabesk Türkiye’yi uyuşturuyor” diyen Fazıl Say’ın haklı olduğunu!

Arabeskçilerin yani kaderciliğe, kalitesizliğe, değersizleştirmeye Türkiye’ye
mahkum edenlerin Erdoğan’la kucaklaşması aslında hiç şaşırtıcı değil.
Arabesk, kapitalizmin en kültürsüz sistemidir. Köksüzdür.
Arabesk yozlaşmadır. Dün Erdoğan’a giden; yarın Erdoğan iktidardan düşünce
başka bir “vizyon” toplantısına gidecektir ve tabii arabesk hâlâ yaşıyor ise…

“Sahteciliğin Çekiciliği”

Fazıl Say’ı yazacaktım nerelere geldim.
Yine…
Fazıl Say’a geçmeden bir kişiyi tanıtmalıyım sizlere:

Theodor W. Adorno (1903-69), 20. yüzyılın önemli filozoflarından biriydi.
Frankfurt Okulu ya da Eleştirel Kuram olarak bilinen düşünce hareketinin kurucularındandı. Dünyada müzik sosyolojisinin akla gelen ilk ismiydi. Müzisyendi; Alman besteci Bernhard Sekles‘ten müzik dersleri aldı; beste çalışmaları yaptı.
Müzik kuramıyla ilgili düşünceleri devrim yarattı.

İlk tespiti şu oldu :

“Sonunda kültür endüstrisi müziği tamamen kendi denetimine sokmayı başardı.”

Adorno, “Aydınlanmanın Diyalektiği” kitabında caz ile ilgili ileri sürdüğü tez tartışma yarattı. Caz’ın, Amerika’ya özel bir olgu olarak değil, gelişmiş kapitalist toplumsal sistem içinde bir durum olarak ortaya çıktığını belirtti. Yani Adorno, caz müziğinin, kökeninden-tarihinden kopartılarak, popüler kültürün tüketim müziğine dönüştürüldüğünü yazdı:

“Kökü lümpen proletaryaya dayanan ve önceleri önemsiz bir sosyal olgu olan caz; iletişim endüstrisi (medya) tarafından yontulup cilalanarak, mütevazı ve şaşırtan özelliklerinden yoksun bırakıldı ve içi tümden boşaltıldı. Toplum, umutsuzlardan oluşan bir toplum, bu nedenle çetelerin ağına düştü. Bu durum kimi vasat romanlarda, filmlerde ve cazın biçeminde çok belirgin ortaya çıktı.”

Aydının kendi standartlarını düşürmesine Adorno, şiddetle karşı çıktı.
“Sahteciliğin çekiciliğine” kendini kaptıranları eleştirdi.
Bunun entelektüel üretkenliği tehdit ettiğini yazdı.
Adorno’yu niye hatırlattım? Şundan…

İlk Şarkılar

Fazıl Say benim dostum, kardeşim…
Fazıl Say Türkiye’nin en değerli sanatçılarının başında gelir.
İcracılığından daha önemlidir besteciliği.
Bu nedenle Fazıl Say’ı Fazıl Say’dan bile korurum.
Şunu demek istiyorum; sahteciliğin çekiciliğine kapılıp “piyasa müziği” yapmasına
karşı çıkarım.

Fazıl Say’ın “İlk Şarkılar” albümü Türkiye’de çok beğenilince ve çok satan müzik CD‘lerin başında yer alınca korktum. Diğer eserleri; gerek ABD gerekse Japonya’da listelere hep girdi. Türkiye’de ise ilk kez oldu. Hemen sorguladım, niye?
Ne yalan yazayım bu durum beni kaygılandırdı; “acaba” dedim, “yoksa” dedim. Sorularımın yanıtını bulmam tam bir yıl sürdü. Hayır, “İlk Şarkılar” piyasa müziği değil.
“İlk Şarkılar” Fazıl Say’ın entelektüel üretkenliğe devam ettiğinin güzel bir işareti.
Büyük ustalar; Metin Altıok‘u, Can Yücel’i, Cemal Süreya‘yı, Orhan Veli’yi, Nazım Hikmet‘i, Ömer Hayyam’ı ve Pir Sultan Abdal ile Muhyiddin Abdal’ı notalarla buluşturan büyük bir bestecinin eseri.

Bizi, yani Anadolu’yu dünya kültürüyle birleştiren “İlk Şarkılar”;
Türkiye’de giderek yozlaşan müziğin düşen çıtasını yukarı çekiyor.
Türkiye’nin muhafazakar / çorak ikliminde yeniden dirilen arabeske meydan okuyor. Yani…
Fazıl Say “sahteciliğin çekiciliğine” kapılmıyor. Ki…

Adorno’nun öğrencisi

Fazıl Say’ın hata yapmasına izin vermeyecek -sadece Fazıl’ın değil hepimizin-
bir “öğretmeni” var; Ahmet Say!
Bugün siz onu “Fazıl Say’ın babası” olarak tanıyorsunuz. Ama…
Ahmet Say entelektüel bir aydındır.
Yıllarca makaleler yazdı. Kitaplar yazdı. Dergiler çıkardı. Yayınevleri kurdu.
Bıkmadı. Yorulmadı. Türkiye’nin aydınlanma mücadelesinde meşale oldu.
Peki devlet ne yaptı:
Hep eziyet etti.
İşkence yaptı. Cezaevine attı. İşsiz bıraktı. Yasaklı etti.
Ahmet Say bu zor koşullarda yetiştirdi oğlu/öğrencisi Fazıl Say’ı.
O devlet:
Ahmet Say’a ne yaptıysa oğlu Fazıl Say’a da onu yaptı; zalimlik.
Bıkmadılar. Usanmadılar. Doymadılar…
Demem o ki:
Fazıl Say’ın hata yapmasına engel olacak en önemli kişi Ahmet Say’dır.
Bunu laf olsun diye söylemiyorum.

Bilmiyordum; Ahmet Say’ın yazdığı “Ağaçlar Çiçekteydi” adlı anı kitabından öğrendim.
“Fransa’da Liberation gazetesinde bir vesileyle ‘Adorno’nun öğrencisi olduğum’ yazıldı. Hem doğru hem yanlış: 1950’li yılların sonlarında Adorno, Frankfurt’ta ‘Diyalektik ve Estetik’ konulu birkaç hafta süren bir seminer vermişti, ona katıldım. Eğer öğrencisi olmak için bu yetiyorsa gazetede yazılan doğru…” (s. 130)

İşte iki Türkiye…
Biri arabesk’in iktidarını temsil ediyor.
Öbürü Cumhuriyeti!..
Siz sanıyor musunuz ki, sorun yalnızca Erdoğan’dır veya AKP’dir.
Sorun, kültürsüzleştirme politikasıdır.
Sorun, vasatlığın değil insanlığın estetik değerlerinin iktidar olmasıdır.
Evet:
Sevindirici olan Fazıl Say’ın haklı çıkmasıdır.
Ve Erdoğan’ın vizyonunda yalnızca bir avuç arabeskçinin olmasıdır.
Umutlu olmak için çok nedenimiz var…

CUMHURİYET – ARABESK KAVGASI

CUMHURİYET; Osman Hamdi Bey’in girişimiyle 1883’te kurulan; resim, heykel, mimarlık ve süsleme alanında eğitim veren Sanayi-i Nefise Mektebi’nin adını
Devlet Güzel Sanatlar Akademisi olarak değiştirdi.

DİĞERİ; Cumhuriyet ile birlikte kurulan Devlet Güzel Sanatlar Müdürlüğü, Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatroları’nı Bakanlar Kurulu tarafından seçilen 11 kişilik ekibin denetimine sokmak istiyor.

CUMHURİYET; 22 Ocak 1923 günü Bursa Şark Sineması’nda yaptığı konuşmada;

  • “İnsanlar mütekamil olmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki resim yapamaz, bir millet ki heykel yapamaz… İtiraf etmeli ki o milletin tarik-i terakki’de yeri yoktur.”  dedi.

Ülke savaştan yoksul çıkmasına rağmen 1924’te eğitim için Avrupa’ya sanatçılar gönderdi. Avrupa’dan dönenler Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği’ni kurdu
ve modern resmin temeli bu şekilde atılmış oldu. 15 Temmuz 1929’da Ankara
Türk Ocağı‘nda Hamdullah Suphi tarafından açılan sergiyi bizzat ziyaret etti.

DİĞERİ: Sergi açılışlarına gitmeyi tercih etmiyor. Bir keresinde Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda 300 adetten oluşan tespih sergisine gitti.

CUMHURİYET; Cumhuriyet’in ilanından sonra, 11 Mart 1924 günü saraya bağlı olan Makam-ı Hilafet Muzikası, başkent Ankara’ya çağırdı ve orkestra adını, Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası olarak değiştirdi. 1 Eylül 1924 tarihinde Ankara’da kurulan Musiki Muallim Mektebi, Cumhuriyet Türkiye’sinin çağdaş eğitim kurumlarının ilk örneklerinden biri oldu. Ulusal müzik eğitimini yurt düzeyinde uygulanacak öğretim kadrosunu yetiştirmek için kurulan Musiki Muallim Mektebi, kuruluşundan iki ay sonra,
1 Kasım 1924 günü eğitime başladı. Sık sık gelip dersleri izlerdi. Öğrencilerle müzik üzerine sohbetler etti. Okulda her cumartesi akşamı verilen konserleri kaçırmadı.

DİĞERİ; Okullarda müzik-resim derslerini azalttı. Piyano ile alay etti; kemanı düğünlerde çalındığı için sevdi. Ankara’da Sibel Can’ı, İzmir’de Arif Şentürk’ü, Rize’de Davut Güloğlu’nu, İstanbul’da da Ferhat Göçer’i dinlemeyi tercih etti. Hatta Adnan Şenses ile şarkı bile söyledi. İstanbul’daki Cemal Reşit Rey Konser Salonu’na sadece sempozyumlar, paneller için gidiyor.

CUMHURİYET; Anadolu’nun halk müziğini bilimsel temellere oturtmak için 1936 yılında Macar müzik bilimci Bela Bartok’u Türkiye’ye davet etti. Bartok, 16-29 Kasım 1936 tarihleri arasında, Ahmet Adnan Saygun, Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin ile birlikte, başta Osmaniye olmak üzere 14 ayrı yöreden 90 parça kaydetti. Aynı yıl Alman müzikolog Paul Hindemith’in yardımlarıyla Ankara Devlet Konservatuvarı kuruldu.

DİĞERİ; Aşık Veysel gibi Anadolu ezgilerini dünya kültür mutfağına taşıyan Fazıl Say’ın Türkiye’yi terk etmesi için elinden geleni yaptı. Okuduğu şiirlerden CD yaptırdı!

CUMHURİYET; Cumhuriyet mimarisini geliştirmek için mimar Bruno Taut’a, Ankara’da Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ni inşa ettirdi. Mimar Clemens Holzmeister’e ise; başkent Ankara’nın en güzel binalarını yaptırdı.

DİĞERİ; Tarihi İstanbul siluetine zarar veren çalışmaların yapılmasına göz yumdu.Başta parti genel merkezi olmak üzere kimi binaları kendi çizdi!

CUMHURİYET; 1930’larda ulusun sanatı öğrenmesi tanıması için Ar Genel Direktörlüğü kurdu. AR dergisinin çıkarttı ve Ankara ve İstanbul başta olmak üzere çeşitli kentlerde sergiler düzenlenmesini sağladı. 1933’te Nurullah Berk, Abidin Dino, Zeki Faik İzer, Elif Naci, Cemal Tollu ve heykel sanatçısı Zühtü Müridoğlu gibi sanatçılar için “Yurt Gezileri’ düzenlenmesine önayak oldu. Türkiye’de heykelcilerin yeterli görülmemesi üzerine Heinrich Krippel gibi yabancı sanatçılar davet edildi.

DİĞERİ; Kars ziyaretinde, sanatçı Mehmet Aksoy tarafından yapılan İnsanlık Anıtı adlı heykeli “ucube” diye yıktırdı. İkinci Dünya Savaşı sırasında İsmet İnönü’nün Türkiye’nin önemli eserlerini, Hz. Muhammed’in kutsal hazinesini camiye koymasını, “Camileri ahır yaptılar” diye değerlendirdi.

CUMHURİYET; İlk ulusal opera temsillerinin yapılması için çalıştı, başardı. Özsoy Operası, 19 Haziran 1934 günü sahnelendi.

DİĞERİ; İstanbul Film Festivali’ne tam 28 yıl ev sahipliği yapan Emek Sineması gibi sanat merkezlerini AVM yaptırmak için yıktırdı. Devlet Tiyatroları’nı özelleştirmek için çabalıyor.

Cumhuriyet yaşıyor…
Diğeri ölümlü…
Cumhuriyet; sanki bugünleri görmüştü:

  • “Efendiler! Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz;
    hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz; fakat sanatçı olamazsınız…”