İslamın ruhban sınıfı

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
Cumhuriyet

05 Nisan 2021

İslamın ruhban sınıfı

İncil Hıristiyanlık dininin, Kuran da İslam dininin temelini ve özünü oluşturduğuna göre, Hıristiyanlıkta da İslamda da bir ruhban sınıfı yoktur. Ancak fiili uygulamada her iki din de kendi ruhban sınıfını yaratmıştır. Hıristiyanların çoğunlukta olduğu coğrafyada papa, patrik, kardinal, başpiskopos, piskopos, papaz, Müslümanların çoğunlukta olduğu coğrafyada da halife, şeyhülislam, ulema, imam, cemaat ve tarikat lideri, dinden türetilen ruhban sınıfını oluşturmaktadır.

Öte yanda, İncil’de ve Kuran’da mezhep ayrımı da yoktur. Hıristiyanlıkta Ortodoksluk, Katoliklik, Protestanlık gibi mezhepler İncil’den sonra, İslamda da Sünnilik, Şiilik, Alevilik gibi mezhepler Kuran’dan sonra ortaya çıkmıştır. İncil’de ve Kuran’da bu tür dinsel ayrımlar ve bölünmeler yoktur.

***

Mezhepsel ayrımlar da ruhban sınıflarının oluşması da bu dinlerin özüne ve temeline aykırı olduğu gibi, dünyada din adına ortaya çıkan çatışmaların, anlaşmazlıkların ve savaşların en büyük nedenlerinden birisidir. Dini kendi yorumuyla tekeli altına alan ruhban sınıfı, tarih boyunca, kendi din anlayışını ve mezhebini başkalarına dayatmaya çalışmıştır.

Bu sorun batı Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren laiklik ilkesinin yaygınlaşmasıyla birlikte çözüldü. Laiklik ilkesi ruhban sınıfının yetkilerini kısıtladı, insanların dindar olup olmamasını, dindar olacaklarsa, dini nasıl yorumlayıp uygulayacaklarını, bireylerin kendisine bıraktı. Laiklik ilkesiyle birlikte, dinin devlet, siyaset, hukuk ve eğitim alanlarına müdahale etmesi engellendi. Bu nedenle laiklikten en fazla rahatsızlık duyan kesim her zaman ruhban sınıfı olmuştur. Çünkü laiklik, ruhban sınıfının apoletlerini sökmüştür ve onun yetkilerini sınırlandırmıştır. Bilim, felsefe, sanat, demokrasi ve uygarlık yolunda ilerlemek ancak böyle olanaklı hale gelmiştir.
***
Türkiye’de laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk sayesinde yürürlüğe girmiştir ve bir anayasa maddesi haline gelmiştir. O zamandan beri, ruhban sınıfı ve onlarla birlikte hareket eden köktendinci siyasetçiler, laiklik ilkesini ortadan kaldırmak için büyük bir çaba sarf etmektedir. Çünkü laiklik ilkesiyle birlikte ruhban sınıfı, bir yandan yetkilerini, bir yandan da halkı din üzerinden kandırmak ve aldatmak olanağını kaybetmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde, bir aile devleti olan Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’de var olan halifelik ve şeyhülislamlık makamları yoktur. Ancak kendisini halife ve şeyhülislam sanan siyasetçiler ve bürokratlar vardır. Ayrıca dini tarikatlar ve cemaatler de halen, ülkeyi bir kanser tümörü gibi yok edip tüketmektedirFethullah Gülen cemaati bunun sadece bir örneğidir. Atatürk’e, cumhuriyete, demokrasiye, laikliğe ve anayasaya düşman olan bu vatan hainleri, AKP iktidarında, ülkenin her tarafını kuşatmıştır.
***
Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının en büyük güvencelerinden birisi olan Türk Silahlı Kuvvetleri bile bu vatan hainleri tarafından kısmen işgal edilmiştir. Laiklik ruhban sınıfının apoletlerini sökerken bazı askerler ve komutanlar, apoletlerini ruhban sınıfına teslim etmiştir!

  • Türk Silahlı Kuvvetleri, gaflet, dalalet ve hıyanet içinde olan bu odaklara gerekli tepkiyi vermediği, önlem almadığı ve kendisini korumadığı sürece, Türk milletinin değil, ruhban sınıfının silahlı kuvvetleri olacaktır.

Kurtuluş Savaşı’nın lideri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Aydınlanma devrimlerinin öncüsü olan Atatürk’e düşman olan herkes, Türkiye’nin de düşmanıdır!

Saltanat günleri

Saltanat günleri

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen

 

Son zamanlarda yaşanan olaylar bile Türkiye’nin büyük bir felakete sürüklendiğinin habercisidir.

  • HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun dokunulmazlığının hukuk dışı gerekçelerle kaldırılması;
  • yıllardır seçime giren ve bugüne kadar yasal bir parti olarak görülen HDP için, siyasetçilerin talimatıyla, sözde yargı üyeleri tarafından kapatma davasının açılması;
  • laikliğe ve ulusal egemenliğe karşı hükümet darbelerinin rutin politikaya dönüştüğü bir dönemde, okullarda okunan ulusal andın, sözde yargı tarafından kaldırılması;
  • Türkiye’nin, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddeti önlemeye yönelik İstanbul Sözleşmesinden, TBMM’nin onayı alınmadan, “cumhurbaşkanı” kararıyla çekilmesi;
  • köktendinci medyanın hilafet çağrıları yapması;
  • Ayasofya’daki bir imamın, anayasadan laiklik ilkesinin kaldırılması gerektiğini açıklaması;
  • Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir komutanın tekke ve tarikat üyesi olduğuna dair görüntülerin ortaya çıkması;
  • harp okullarına girebilmek için var olan “irticacı faaliyet içinde olmamak” koşulunun kaldırılması;
  • mülkiyeti İstanbul Belediyesi’nde olan Gezi Parkının hukuk dışı yollarla gasp edilmesi;
  • İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının egemenliğini Türkiye’ye devreden Montrö Antlaşması’ndan, Türkiye’nin, “cumhurbaşkanı” kararıyla çekilebileceğinin TBMM “başkanı” tarafından ifade edilmesi;
  • Kanal İstanbul adlı ucube projenin gerçekleştirilmesi çalışmalarına hız verilmesi;
  • Katar ile ne olduğu belli olmayan “suların yönetimine” dair bir antlaşmanın yapılması;
  • halk Covid-19 pandemisinden dolayı kısıtlamaya tabi tutulurken AKP kongrelerinde bu önlemlerin uygulanmaması;
  • Merkez Bankası başkanının bir gece yarısı operasyonuyla görevden alınması; Türk Lirası’nın bir günde dolar ve Avro karşısında %15 dolayında değer kaybetmesi; bu olaylara dair örneklerdir.
    ***

Kurtuluş Savaşı’nın lideri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve aydınlanma devrimlerinin öncüsü Mustafa Kemal Atatürk, saltanatı, 1922 yılında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de onayıyla kaldırmıştır. Böylece bu topraklarda, padişahlık ve sultanlık yönetimi sona ermiştir. Bu devrimle birlikte, monarşi yıkılmıştır ve cumhuriyetin temelleri atılmıştır.

Atatürk 1924 yılında da TBMM’nin de onayıyla, halifeliği kaldırmıştır. Bu devrimle birlikte, teokrasinin sona erdirilmesi ve laikliğin benimsenmesi doğrultusundaki en önemli adımlardan birisi atılmıştır.

Bunları içine sindiremeyen cumhuriyet, laiklik ve demokrasi düşmanı AKP iktidarı, 21. yüzyılda, saltanatçılık ve halifecilik oyunu oynamaktadır.

İrtica 21. yüzyılda, Türkiye’de iktidardadır!

  • “Cumhurbaşkanı” ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, padişah olduğu sanrısıyla ülkeyi yönetmektedir.
  • “Diyanet İşleri Başkanı” Ali Erbaş, halife olduğu sanrısıyla İslam dinini tekeli altına almıştır.
  • Ayasofya’daki fetihçi imam Mehmet Boynukalın, şeyhülislam olduğu sanrısıyla, laik rejimi yıkma çağrısı yapmaktadır.

***
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Erdoğan’a, Erbaş’a, Boynukalın’a ve AKP’ye göre, saltanat ve halifelik devam etmektedir.

Sanrıların, sanıların ve gerçeklikte karşılığı olmayan inançların, iktidarı geçici olarak ele geçirenler tarafından, bir topluma ve ülkeye, takıntılı bir biçimde, zorla dayatılması durumunda, o toplumun ve ülkenin ne kadar büyük felaketlerle karşılaşabileceğini tarih kanıtlamıştır.

Ancak tarihe de siyasete de olgular üzerinden değil, kurgular üzerinden yaklaşan AKP’nin, bunu kavrayabilecek bir kapasitesi yoktur. Bu AKP’nin doğasına, yapısına, özüne aykırıdır.
***

Uygarlık tarihi, belli başlı hakların elde edilmesinin yüzlerce yıl sürebileceğini, ancak bu haklar elde edildikten sonra, birilerinin kazanılan hakları gasp etmesiyle sonuçlanan despotik yönetimlerin, sürdürülebilir olmadığını göstermektedir. AKP hükümeti de bir gün mutlaka sona erecektir ve kazanılmış hakları vatandaşların elinden alanlar, bunun hesabını hukuk önünde vereceklerdir.

Zulüm yapan insanlar aslında, cesur insanlar değillerdir. Zulüm yapan insanlar o nedenle eşit ve özgür koşulları sevmezler. Ancak zulüm yapan insanlar buna rağmen, zulüm yapmak cesaretini, zulüm yaptıkları insanların korkaklığından alırlar.

Bunu toplum olarak kavradığımız zaman, zulüm yapanlar yenilgiye uğrayacaklardır.

3 Mart Devrim Yasaları

3 Mart Devrim Yasaları

Alev Coşkun
Alev Coşkun
03 Mart 2021, Cumhuriyet

 

Bu gün, en önemli devrim yasalarının Meclis’te kabul edilişinin 97. yıldönümüdür. 3 Mart 1924’te ‘Türk Aydınlanma Devrimi’nin üç temel yasası kabul edildi.

Kısa bir toplu bakış yapalım. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkesi’nden sonra başlayan Milli Mücadele 4 yıl sürdü ve 9 Eylül 1922’de zaferle sonuçlandı. Zaferden 52 gün sonra, 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırıldı. Yaklaşık 700 yıllık padişahlık ve saltanat, tarihin köşesine gönderildi.

Zaferden bir yıl sonra, 29 Ekim 1923, Cumhuriyetin ilan günüdür. Cumhuriyet ilan edilmişti ama halifelik kurumu yaşıyordu. Halifelik yaşadığına göre Türkiye Cumhuriyeti bir din devleti mi olacaktı?

DİN DEVLETİ YIKILIYOR

3 Mart 1924’te devrim niteliğindeki yasalar kabul edilmeseydi, Cumhuriyet sadece bir biçimden öteye gidemezdi, içi kof ve boş bir merasim Cumhuriyeti olurdu. 3 Mart 1924’te kabul edilen yasalar, Atatürk Cumhuriyeti’ne ruh, anlam ve içerik kazandırmıştır. Bu 3 yasanın kabul edilmesi ile din devleti yıkılıyor, devletin teokratik yapısı çöküyor ve Cumhuriyet’in laik yapısının kuruluşu aşamasına geçiliyordu.

ÜÇ TASARI

Bu 3 tarihi yasa tasarısını Meclis’e sunan milletvekillerini burada bir kez daha analım:

1. Urfa milletvekili Şeyh Saffet Efendi ve 53 arkadaşının tasarısı: Halifeliğin kaldırılması ile Osmanoğulları soyundan olanların Türkiye dışına çıkarılması.
2. Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ve 57 arkadaşının tasarısı: Şeriye ve Evkaf Vekâleti ile Genelkurmay Başkanlığı’nın kaldırılması.
3. Saruhan (Manisa) Milletvekili Vasıf Çınar ve 57 arkadaşının tasarısı: Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği Yasası).

Kuşkusuz bunların içinde en önemlisi, halifeliği kaldıran yasadır. Bu 3 yasa tasarısını imzalayanlar arasında: İsmet İnönü, Yunus Nadi, Mazhar Müfit Kansu, Mahmut Esat Bozkurt, Kılıç Ali, Celal Nuri İleri, Vasıf Çınar, Recep Peker, Ağaoğlu Ahmet, Cevad Abbas, Hacım Muhittin Çarıklı, Refik Koraltan, Ruşen Eşref Ünaydın ve Tunalı Hilmi gibi Kuvayı Milliyeciler vardı.

ATATÜRK’ÜN HALİFE OLMASI İSTENİYOR

Halifeliğin kaldırılmaması için çok etkin çalışmalar vardı. Meclis üyesi din bilginlerinden Antalya milletvekili Rasih Hoca (Kaplan), Kızılay kurulu adına görevli olarak Hindistan ve Mısır’a gitmiş ve bu uzun gezisinden yeni dönmüştü. Rasih Hoca, gittiği ülkelerde Müslüman halkın Atatürk’ün halife olmasını istediğini ve bu isteğin Atatürk’e ulaştırılması için kendisini de vekil tayin ettiklerini Atatürk’e bildirdi. Bu kapsamdaki öneriler yurtiçinden ve Atatürk’ün eski arkadaşlarından da ısrarla geliyordu.

Atatürk, bu önerilere verdiği yanıtta, bunun gerçeklere ters düştüğünü, başka devlet yönetimlerinin altında yaşayan Müslüman halkın Halifenin buyruklarını ve yasaklarını yerine getirme olanaklarına sahip olmadığını belirtiyordu. Atatürk, kendimizi dünyanın egemeni sanmak gibi düşüncelerin, Türk ulusunu felaketlere sürüklediğini ve artık dünyada ulusalcılığa dayanan yönetim biçimlerinin geçerli olduğuna işaret ediyordu.

İNGİLİZLERİN HALİFELİK ISRARI

O tarihte İngilizler, Halifeliğin korunmasını kendi çıkarlarına uygun buluyor, Hindistan ve Pakistan’daki sömürgelerinde yaşayan Müslümanları “Halife”nin kutsal gücünü kullanarak yönlendirebilmeyi tasarlıyordu. TBMM’den seçilecek bir Halife, şu ya da bu biçimde İngiliz politikasının etkisi içine alınabilirdi. İngiltere bu konuda girişimler yaptı. Ağa Han ile Emir Ali’yi devreye soktu.

ŞERİYE VE EVKAF BAKANLIĞI’NIN KALDIRILIŞI

Halifeliğin kaldırılışı ne derece önemli ise Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’nın kaldırılışı da o derece önemlidir. Çünkü Şeriye Vekâleti, hükümetin yapacağı işlerin ve alacağı kararların şeriat hükümlerine yani kutsal din kitabının söylem ve yargılarına uyup uymadığını denetliyordu. Bu bakanlığın kaldırılması da önemli bir gelişmedir.

DİNE DAYALI EĞİTİME SON

Eğitim Birliği Yasası da kuşkusuz en temel ve en önemli bir devrim yasasıdır. Mahalle mektepleri ve medreseler yalnızca “Şer’i bilimlerin” okutulduğu birer dinsel öğretim kurumuydu. Medreselerde şeriat öğretilirdi. Köhneleşmiş bir sistemdi.

EĞİTİMDE BÖLÜNMÜŞLÜK KALKTI

Eğitimin birleştirilmesi yasası ile elde edilen sonuçlar şöyle özetlenebilir:

1. Eğitimdeki medrese, okul, yabancı okul diye adlandırılan ve birbirine zıt kökler ve amaçlara sahip olan, üçlü bölünmüşlük ortadan kaldırılmıştır.
2. Laik ilkelere dayalı eğitim sisteminin yolu açılmıştır.
3. Cumhuriyet kuşaklarının dine dayalı ümmetçilik esasına göre değil de bilimsel temellere bağlı olarak yetiştirilmesinin sağlanması, ulusal yararlarla ve çıkarlarla bağdaşmayan yabancı etkilerden uzaklaştırılması ve ulusal kültür birliğinin gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır.

Atatürk, Halifeliğin kaldırılışı kadar Eğitim Birliği’nin kurulmasına da çok önem vermiştir. Bu konuda Atatürk şöyle diyor:

  • “Dünya uygarlık ailesinde saygın bir yer sahibi olmak isteyen Türk ulusu, evlatlarına vereceği eğitimi, mektep ve medrese adında birbirinden büsbütün başka iki tür kuruma teslim etmeye hâlâ katlanabilir mi? Eğitimi birleştirmedikçe aynı düşüncede, aynı anlayışta bireylerden oluşan bir ulus yapmaya olanak aramak, olmayacak bir şeyle uğraşmak olmaz mıydı?”

Bu nedenle bu yasanın uygulanmasına geçildiğinde, bir yurt gezisinde Rize’de kendisinin önüne çıkarak medreselerin yeniden açılmasını isteyen iki hocaya Atatürk şöyle yanıt verdi:

“Şimdiye kadar geri kalmamızda en büyük etkenin ne olduğunu biliniz… Hayır, medreseler artık açılmayacaktır. (Belleten, 18.09.1924, 211, s.1169; Ş. Turan, age. s.70)

ULUS DEVLETİN ZAFERİ

Bu 3 devrim yasası, Cumhuriyet rejimi ve Aydınlanma devrimleri açısından son derece önemlidir. Halifeliğin kaldırılmasını gerçekleştiren yasanın gerekçesinde de belirtildiği gibi Halifeliğin kaldırılışı devletin tepesindeki iki başlılığı ortadan kaldırıyordu. Din devleti niteliği terk ediliyordu.

İkinci önemli sonuç, dinsel bir kurum olan halifeliğin tasfiyesi, diğer bir deyişle ortadan kaldırılışıyla kurulan yeni Cumhuriyetin laikleşmesi yolunda çok önemli ve temel bir adım atılmış oluyordu. Halifeye sadakat ve kulluk yerine artık ulus devlete bağlılık ve vatandaşlık önem kazanıyordu.

DİN DEVLETİNE KARŞI ULUS DEVLETİ

Prof. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı önemli yapıtında bu olayı “din devleti” görüşüne karşı “ulus devleti” görüşünün zaferi olarak nitelemektedir. Bu zafer bir kez kazanılınca “çağdaşlaşma yolunda belli bir doğrultuda birbiri arkasından gelecek bir dizi reformun kapısı da açılmış oluyordu.” (Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, s.521)

TÖRPÜLENME VE GERİYE DÖNÜŞ

3 Mart yasalarının 97. yıldönümünde kuşkusuz çok yakıcı bir soru vardır. Bu üç önemli devrimde geriye gidiş yok mu? Bu sayfada Sayın Prof. Dr. Necla Arat’ın yazısında ileriye sürdüğü sorunlar önemlidir. Çok partili döneme girişimizle birlikte, din kurumunun kutsal alanından yararlanmak için ödünler verildiği ortadadır.

  • Özellikle son yıllarda Atatürk’ün ‘Aydınlanma Devrimleri’ne karşı sistematik bir saldırı gerçekleştirildiği de açıktır.

TEZ-ANTİTEZ

Ancak bu saldırı, sosyolojik olarak karşı hareketleri de yarattı. Bugün özellikle genç kesimde bir dip dalgasının geliştiğini, Atatürk’e bağlı bir genç kesimin giderek güçlendiğini kabul etmeliyiz.

Unutmayalım; toplumsal gelişme durdurulamaz, 21. yüzyılda toplumsal gelişmenin gücüne de karşı durulamaz.

  • Hiçbir güç, toplumu temel gelişme çizgisinin tersine yönlendiremez. Akan bir ırmak geriye döndürülemez.

Halifeler, padişahçılar, 1950’den bugüne 70 yılda, ‘Aydınlanma Devrimleri’ne karşı tam bir zafer sağlayamadılar. Aslında, Atatürk ve ‘Aydınlanma Devrimleri’ni durdurmak hatta ters çevirmek isteyenler yenilmişlerdir.

  • Atatürkçülerin görevi, çağdaş uygarlık hedefine ödün vermeden, sapmadan, yalpalamadan yürümektir.
  • Koşullar ne olursa olsun, Atatürk’ün ‘Aydınlanma Devrimleri’ savunulacak, onun önüne konulan engeller aşılacaktır.

Kuvayı Milliyeciler ölmez, Atatürkçüler tükenmez.

Batı’dan kaçanlar

Batı’dan kaçanlar

Örsan K. ÖymenÖrsan  K. ÖYMEN
Cumhuriyet, 14 Aralık 2020

 

Doğu” ve “Batı” arasında oluşturulan yapay karşıtlıklar ve kutuplaşmalar üzerinden Türkiye’yi Batı’dan kopartmak, batıfobik “Doğu” taklitçiliğine ve özentiliğine yönelmek, emperyalizme yaradığı gibi, aydınlanma devrimlerinin de önündeki en büyük tehlikelerden birisidir.

  • Türkiye’nin Batı’nın bir parçası olmadığı safsatası Türkiye’nin geleceğini karartmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Selanik’te, bir Avrupa kentinde doğup büyümüştür. Türkiye topraklarının bir kısmı Avrupa kıtasındadır. Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul, Avrupa coğrafyasındadır. İstanbul, Riyad’a 4 saat, Karaçi’ye 5 saat, Kuala Lumpur’a 10 saat uçuş mesafesindeyken, Atina’ya, Bükreş’e ve Sofya’ya 50 dakika, Roma’ya ve Viyana’ya 2 saat uçuş mesafesindedir.

Türkiye’nin sekiz komşusundan dördünde, Yunanistan, Bulgaristan, Gürcistan ve Ermenistan’da, nüfusun büyük çoğunluğu Hıristiyandır. Türkiye’deki nüfusun neredeyse üçte biri Balkan ve Kafkas göçmenlerinden oluşmaktadır. Balkanlar Avrupa kıtasındadır, Kafkaslar Avrupa’nın sınırındadır.
***
Merkezi Anadolu’da olan en eski geniş topraklı uygarlık Hitit uygarlığıdır. Hitit dili, Yunanca, Latince, Fransızca, İtalyanca, Almanca, İngilizce gibi Hint-Avrupa dil ailesine aittir. Hitit’ten sonra Anadolu’da antik Yunan uygarlığı yeşermiştir. Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Herakleitos, Anaksagoras, Kleanthes, Krisippos, Leukippos, Epikuros, Herodotos gibi filozoflar ve bilim insanları Anadolu’da yaşamışlardır. Anadolu’ya Orta Asya’dan göç eden Türklerin dili, Macarca ve Fince gibi, Ural-Altay dil ailesine aittir, Arapça gibi Sami-Semitik dil ailesine ait değildir.

İslam dininin yaygın olduğu coğrafyada yaşamış olan Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi filozoflar ve bilim insanları, antik Yunan filozofları Platon ve Aristoteles’ten etkilenmişlerdir. İbn Rüşd, Avrupa kıtasında, bugünkü İspanya topraklarında doğup büyümüştür.

İslam dini, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi Ortadoğu çıkışlıdır, Musevilikten ve Hıristiyanlıktan etkilenerek gelişmiştir. Kuran’daki ayetlerde ifade edilen birçok şey, Tevrat’ta ve İncil’de de yer almaktadır. Üç din de aynı Tanrı’ya inanmaktadır.
***
Bunlara karşın Türkiye’nin Batı’ya ait olmadığını savunanlar kimlerdir?

Necip Fazıl Kısakürek ve onun peşinden sürüklenenler! “Milli Görüş” maskesi altında “Arap Görüş”ü savunanlar! AKP’liler! Fethullah Gülen çetesi üyeleri! Dini cemaatler ve tarikatlar! Diyanet İşleri Başkanlığı! Neo-Osmanlıcılar! Şovenist milliyetçiler! ABD’deki ve Avrupa Birliği’ndeki emperyalist, muhafazakâr, şovenist, ırkçı kesimler! Bir de bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar!

Yaşayan en önemli filozoflardan birisi olan Noam Chomsky, Samuel Huntington’un “medeniyetler çatışması” tezini eleştirirken, Batı ile İslam arasında bir çatışma olmadığını, radikal İslamcı hareketlerin ABD tarafından desteklendiğini, ulusalcı laik yönetimlerin ABD’nin çıkarlarına aykırı olduğunu söyler.

ABD, Afganistan’ın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tarafından işgal edilmesinden sonra, buradaki İslamcı teröristlere yıllarca destek vermiştir. Taliban ve El Kaide buradan doğmuştur. Pakistan’da İslamcı hareketlerin güçlenmesi, ABD destekli diktatör Ziya ül Hak döneminde başlamıştır. Suudi Arabistan, petrol ve savunma sanayisi alanında, ABD’nin en büyük ticari ortaklarından birisi olduğu gibi, ABD’nin bu ülkede askeri üsleri de bulunmaktadır.

  • Suriye, Libya ve Mısır’daki İslamcı hareketler, “Arap Baharı” maskesi altında ABD tarafından desteklenmiştir.

IŞİD ve El Nusra gibi terör örgütleri, ABD’nin Irak’ı işgal edip bölmesiyle ortaya çıkmıştır.
***

  • Necip Fazıl Kısakürek’in “büyük doğuculuk” saçmalığı ve oradan türetilen İslamcı akımlar, Türkiye’deki SSCB etkisini kırmak ve sosyalist hareketlerin gelişmesini engellemek amacıyla ABD tarafından desteklenmiştir.
  • 12 Eylül askeri darbesi de ABD’nin desteğinde yapılmıştır.
  • Bu darbeden sonra Türkiye’deki İslamcı hareketler güçlenmiştir ve sonunda iktidara gelmiştir.
  • AKP iktidarı da Fethullah Gülen örgütlenmesi de bir ABD yapımıdır.

ABD’nin ve AB’nin amacı, Mustafa Kemal Atatürk’ü Türkiye’den silmektir!

Laiklik karşıtlığı, İslamcılık, ileri uygarlıktan yoksunluk ve cehalet, emperyalizmin en büyük silahına dönüşmüştür.

Atatürk, Kemalizm ve Cumhuriyet

Atatürk, Kemalizm ve Cumhuriyet

CHP Konya Milletvekili Dr. M. Hüsnü BOZKURT'un 9 Eylül MesajıDr. M. Hüsnü BOZKURT
25-26. Dönem Konya Milletvekili
Cumhuriyet, 12 Ekim 2020

  1. yüzyıl başında fiili işgal, iç kargaşa ve savaşla siyasetsizleştirilip, devletsizleştirilerek yok edilmek istenen Anadolu insanı, bugün de zihinsel işgal, Oklu Terör ve Emperyal saldırılarla yine ülke ve ulus olarak bölünme tehdidi ile karşı karşıya.

Batı Emperyalizmi yüzyıllardır sömürdüğü İslam dünyası’nda (petrol coğrafyasında) kötü (!) örnek Laik bir Cumhuriyet, düzenine çomak sokacak Antiemperyalist bir devlet ve bağımsızlığından ödün vermeyen bir ulus istemiyor.

Tuzak aynı tuzak; dün SEVRdi adı, bugün BOP!

1918 de Mondros Mütarekesi ile siyasetsizleştirilen, işgal edilip orduları dağıtılarak fiilen devletsizleştirilen Türkiye Halkı (ki Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran bu halka Türk Milleti diyor), boynuna dolanan esaret ve zillet zincirlerini Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde 3 yıl 3 ay 22 gün süren Milli Mücadele ile kırarak bağımsızlığını kazanmış, Lozan’da dünyaya kabul ettirmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın Kasım 1918’de İstanbul’a dönüşünden, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışına kadarki 6 ay ve Samsun, Havza, Amasya, Erzurum, Sivas, Ankara güzergâhındaki 1 yılı bulan akıl almaz zorluklarla dolu çalışmaları çok önemlidir.

Ulusal Bağımsızlık Savaşımızın bu hazırlık dönemi iyi bilinmeli, çok iyi anlaşılmalıdır. Bu dönem incelendiğinde; Atatürk’ün Devrimciliği, örgütçülüğü, akıl ve bilim yolundan şaşmayan kararlılığı ve dehası görülmektedir.

Mustafa Kemal, İstanbul’daki 6 ayı; yüzlerce görüşme yaparak, ülke ve dünya koşullarını, işgal kuvvetleri ile Saray ve hükümetinin niyet, olanak ve yeteneklerini anlamaya çalışarak, neleri, ne zaman, nasıl, kimlerle yapabileceğini araştırarak değerlendirmiştir.

Samsun’a 9. Ordu Müfettişi olarak çıkmış, bu görevin olanaklarını çok kısa süre kullanabilmiş, Temmuz 1919’dan itibaren – kendi deyişi ile – bir ferd-i millet olarak çalışmıştır.

Milletin azim ve kararını harekete geçirme amaçlı kongreler (örgütlenme) süreci olan bu hazırlık dönemi sonunda 23 Nisan 1920’de TBMM açılmış, ardından düzenli ordu kurulmuştur

Atatürk Samsun’da göreve başlar başlamaz bütün Komutanlık, Mutasarrıflık ve Valiliklere birliklerin terhis ve silahlarının işgalcilere teslim edilmemesini  emretmiş, böylelikle kurmayı planladığı düzenli ordunun çekirdeğinin korunmasını sağlamıştır.

Havza Genelgesi ile işgale direnileceğini duyurmuş, Amasya Tamimi ile “milletin istiklalini yine milletin azim ve kararının (Ulusal Egemenlik) kurtaracağını “yurda ve dünyaya ilan etmiştir.

Erzurum Kongresi’nde Doğu İlleri Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerini bir araya getirerek Sivas’ ta toplanacak büyük kongreye katılma kararı aldırmış, Sivas’ta bütün Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerini tek çatı altında toplayarak Heyet-i Temsiliye’sini oluşturmuş, böylelikle – daha başlarken -Milli Mücadele’nin meşruiyet kaynağının Millet İradesi olduğunu tarihe kaydetmiştir.

“ÜSTİNSAN”

Mustafa Kemal bir bilge’dir, Nietzsche’nin deyişiyle bir “Üstinsan”’dır.

Selanik’in orta halli ailesinin yetim çocuğunu bir kaya kütlesi gibi almış; Rüştiye, İdadi, Harbiye, Manastır, Şam, Trablus, Çanakkale, Bitlis, Muş, Halep, Diyarbakır, Adana, İstanbul taşımış, okudukları, gördükleri ve yaşadıklarından öğrendikleriyle yıllar boyunca milim milim yontmuş, 19 Mayıs 1919’da Samsun rıhtımına görünürde ‘Sarı Paşa’yı, ama aslında kendi inşa ettiği – adı henüz konmamış – Atatürk’ü çıkarmıştır.

Adeta Michelangelo’ nun Floransa Akademi Galerisi’ nde hayranlıkla seyredilen Rönesans başyapıtı Davut heykeli gibi, kendi heykelini dikmiştir o rıhtıma, heykelleri yurt ve dünya meydanlarına dikilmeden yıllar önce…

Atatürk “Benim iki büyük eserim vardır…” demiştir, doğrudur ama en büyük eseri tartışmasız kendi yaptığı kendisidir!

Savaş alanlarından hasta yatağına ömrü boyunca 4 bine yakın kitap okuyan bu üstinsan; Truva savaşının Agamemnon ve Hektor’unu, Atilla’nın Roma’yı nasıl dize getirdiğini, Hannibal’in Kartaca muharebelerini de bilir, Reform’u, 30 ve 100 yıl savaşlarını, Amerikan bağımsızlık mücadelesini, Büyük Fransız İhtilalini, Napolyon’un Waterloo yenilgisinin nedenlerini, Fatih’in İstanbul surlarını yıkacak top çizimlerini ve İstanbul’u fethettikten sonra Papa II. Pius’a yazdığı mektubu da…

Platon’ un Devlet’ini, T. More’un Ütopya’ sını da okumuştur, J.J. Russo’yu, Voltaire’i, Montesquieu’yu, Tevfik Fikret’ in Sis’ini, Ferda’sını, Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’ sini, Reşat Nuri’nin Çalıkuşu’nu da…

HER ŞEYİN FARKINDA

İngiltere ile Fransa ve İtalya arasındaki çıkar çatışmalarını da incelemiş, kullanmıştır, Bolşevik Rusya (SSCB)’nın İngiliz emperyalizminin Kafkas Seddi planlarını engellemek için Milli Mücadele’yi desteklemek zorunda olduğunun da farkındadır…

Attığı her adım tüm olasılıklar ve ayrıntılar düşünülerek yapılmış usta işi birer satranç hamlesidir. En büyük şanssızlığımız, en büyük şansımız Atatürk’ün 20 – 25 yıl daha yaşayamamış olmasıdır belki, kim bilir?

Erzurum Kongresi 5 ilden gelen 56 delege ile toplanmıştır.

Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da sadece 31 delegenin katılımı ile (İstanbul heyetinin gelmesiyle 41) açılmıştır.

23 Nisan 1920’de Meclis, ulaşım zorluklarını aşıp Ankara’ya gelebilen 115 milletvekili ile çalışmaya başlamıştır.

Ve onları bir araya getirmeyi, bir arada tutmayı beceren Sarı Paşa…

Hepsi budur!

Milletten başka SEVGİLİ, vatandan başka AŞK bilmeyen bir avuç insan…

TARİHSEL GERÇEKLİK

Bugün milyonlar “MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ“ diyorsa nedeni budur.

Ve hiç unutulmamalıdır; Atatürk olmasaydı ne Kurtuluş Savaşı olurdu, ne bağımsız Türkiye Cumhuriyeti…

Tarihin gerçeği budur. Tarih; hamaset, hurafe, kafasında fesle dolaşan meczupların hezeyanları ya da profesör unvanlı çakma tarihçilerin zırvaları değildir.

Tarih Bilimdir! Bilim; nankörlük etmez, yanıltmaz, aldanmaz ve aldatmaz. Nitekim Ali Fuat (Cebesoy) Paşa yıllar sonra bir röportajında “ Biz olmasaydık da Atatürk yine birilerini bulup yapardı, ama O olmasaydı hiçbirimiz yapamazdık” diyerek bu gerçeği teslim etmiştir.

Tarih; ibret almayanı, çarpıtmaya kalkanı, yalan tarih yaratmaya çalışanı eninde (AS: önünde) sonunda ve mutlaka çarpar, rezil eder.

Milli Mücadele; güçlü ve varsıl olunduğu için değil, tarih doğru değerlendirildiği, bilgi ile hareket edildiği ve haklı olunduğu için kazanılmıştır.

İstanbul’da Padişah ve hükümeti varken, Anadolu’nun dört bir yanı düşman çizmesi altındayken Atatürk ve bu bir avuç insan dünyaya da İstanbul’a da işbirlikçi hainlere de meydan okumuş, esareti kabul etmeyeceklerini haykırmış, tamamını denize dökmüştür.

Ahmed Arif’in dediği gibi yahut “kitap ile / iş ile / tırnak ile diş ile / umut ile sevda ile düş ile“ dayanmışlar, rüsva etmemişlerdir Anadolu’ yu.

KURTULUŞ’U TAMAMLAYAN KURULUŞ

Mustafa Kemal; 9 Eylül 1922 akşamı Belkahve’den dumanlar içindeki İzmir’e bakıp İsmet Paşa’ya “Bir rüya görmüş gibiyim İsmet” derken, o kutlu rüyayı milletiyle birlikte görmeyi hak etmiş olmanın gururu içindedir elbette!

Ama hiçbir şeyin bitmediğinin, aslında yeni başladığının, işgalin (6 Ekim 1923’e kadar 13 ay daha) devam ettiğinin farkında, nasıl sonlandıracağının hesabındadır.

Daha önemlisi, asıl büyük savaşın (cehaletle savaşın), Kurtuluş’u tamamlayacak kuruluş mücadelesinin kendilerini beklediğini bilmektedir.

“Ateşi ve ihaneti” görmüşlerdir.

Boyunlarında Dürrizade fetvalı, Damat Ferit imzalı, Vahdettin onaylı idam fermanları ile kelle koltukta yaşamışlar, çalışmışlar, savaşmışlardır.

Bağımsızlıkları, ırz, namus ve onurları için canlarını feda etmeye and içtikleri halkın, yer yer aldatılarak çıkardığı 23 isyanla boğuşmuşlardır.

EN HAKLI, EN NAMUSLU MÜCADELE

Doğuda Ermeni ve Ruslar, Kuzeyde Pontuslar, Güneyde Fransız ve İtalyanlar, Batıda Yunanlar ve her yerde İngilizlerle savaştıkları yetmezmiş gibi, bir de Kuvayı İnzibatiye gibi Saray’ın İngiliz altınları ile topladığı işbirlikçi alçaklarla çarpışmak zorunda kalmışlardır.

Kurtuluş’u Kuruluş’a, Kuruluş’u Aydınlanma devrimleriyle Ulus Devlet’e ve demokrasiyi hedeflemiş hukuk devletine ulaştırmayı başarmışlar, 600 yıllık bir din – tarım imparatorluğu enkazından Çağdaş – Laik bir Cumhuriyet vücuda getirmişlerdir.

1924 3 Mart’ından başlayarak Aydınlanma devrimleriyle; ümmeti millet, kulu yurttaş, mülkü vatan eylemişler, ulusu sürü, kendini çoban sayan gafilleri defetmişler, her yaştan 15 milyon genç yaratmışlar, anayurdu demir ağlarla (o demir ağlar sadece demiryolları değil, yapılanların tümüdür) örmüşler, salgın hastalıkları yok etmişler, eğitimde çağ atlamışlar, karma ekonomi ve denk bütçe ile tek dolar borç almadan, Osmanlı’nın Düyun-u Umumiye borçlarını da ödeyerek, milletin her kuruşunu yerine harcayıp, israf ve yolsuzluğa asla izin vermeyerek 15 yılda % 115 büyüyen bir ülke, uçak üreten bir sanayi devleti yaratmışlardır.

Türkiye Cumhuriyeti; tarihin en haklı, en namuslu, en ahlaklı Kuruluş Felsefesi’ne sahip devletidir. Bu özelliğiyle bütün mazlum milletlere umut olmuştur.

‘KEMALİZM PRENSİPLERİ

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 19 Mayıs 1919’dan itibaren ilmek ilmek örülmüş Tam Bağımsızlıkçı Antiemperyalist kuruluş felsefesinin adı Kemalizm’dir.

Kemalizm (Atatürkçülük) geçmişin övüncü, Kurtuluşun ve Kuruluşun ideolojisi olduğu kadar, bugün de ulusal çıkarları korumanın, bilimsel eğitime, adalete, kadın erkek eşitliğine, topyekûn kalkınmaya ve refah devletine ulaşmanın Yol Haritası olarak görülmelidir.

100 yıl sonra yine emperyal saldırı ile tehdit ediliyorsak, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet dört bir yanda kol geziyorsa bütün bunları hatırlamak ve “Atatürk gibi düşünmek”tir gereken.

Atatürk gibi düşüneceğiz. Milletimize güveneceğiz. Kendimize, ideolojimize, başaracağımıza inanacağız. Neoliberal rüzgârlarla savrulmayacağız.

  • Laiklik olmadan demokrasi olmayacağını bileceğiz.

Tek adam sultasında siyaseti çürütülmüş ülkemizde, Atatürk’ün kongreler sürecinde yaptığı gibi yeni bir Tarz-ı Siyaset kuracağız.

“Umutsuz durum yoktur, Umutsuz insan vardır, ben umudumu hiçbir zaman kaybetmedim” diyen o ses hep kulaklarımızda olacak.

İl il, ilçe ilçe; parti, inanç, etnik köken ayırt etmeksizin bütün halkımızla kucaklaşacağız, dinleyeceğiz, öğreneceğiz, anlayacağız, anlatacağız, hep birlikte yeniden Ulus olacağız, İç Cephe Birliğini mutlaka sağlayacağız.

Birbirimizle değil, hepimizi boğmak isteyen emperyalizm ve işbirlikçileriyle mücadele edeceğiz. Atatürk’ün her iki eserini de yeniden kurucu felsefe ile buluşturacağız. YAPABİLİRİZ! YAPACAĞIZ!

MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT
25-26. DÖNEM KONYA MİLLETVEKİLİ