28 Şubat ve Afganistan

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 23 Ağustos 2021

 

“Ergenekon”, “Balyoz”, “OdaTV”, “Casusluk” (AS: Askeri Casusluk) ve “Gezi” adlarıyla anılan sahte yargı süreçlerine ve kumpaslara bir yenisi daha eklendi: “28 Şubat”!

Emekli generaller ve komutanlar Çevik Bir, Çetin Doğan, Hakkı Kılınç, Cevat Temel Özkaynak, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri, Yıldırım Türker, İlhan Kılıç, Aydan Erol, Kenan Deniz, Ahmet Çörekçi, Çetin Saner, İdris Koralp ve Vural Avar

  • hukuka aykırı bir biçimde, sözde hukuk tarafından verilen kararların bir sonucu olarak tutuklandılar!

28 Şubat 1997’de, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın başbakan, Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Tansu Çiller’in başbakan yardımcısı olduğu RP-DYP koalisyon hükümeti döneminde, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başkanlığında toplanan Milli Güvenlik Kurulu, laiklik karşıtı örgütlenmeler konusundaki kaygılarını dile getiren bir bildiri yayımlamıştı.

Anayasaya göre Türkiye Cumhuriyeti, hem üniter bir devlet, hem de demokratik, laik bir (AS: sosyal) hukuk devleti olduğu için, Milli Güvenlik Kurulu o yıllarda, doğal olarak, terör örgütü PKK’nin yürüttüğü bölücü faaliyetlerle birlikte şeriatçı, irticacı, köktendinci, laiklik karşıtı faaliyetleri de milli güvenliğe yönelik bir tehdit olarak görüyordu.

MGK bu konudaki kaygılarını ilk defa (AS: kez) 28 Şubat 1997’de dile getirmemişti. Bu kaygılar hem MGK tarafından hem de birçok siyasetçi tarafından zaten yıllardır dile getiriliyordu.

Ancak MGK, 28 Şubat 1997’de bu faaliyetlerin önlenmesine yönelik bazı (AS: kimi) somut önerilerde de bulunduğu için, bir yandan hükümet ile Cumhurbaşkanı, bir yandan da hükümet ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasında gerginlikler yaşanmıştı.

Bunun üzerine DYP’den birçok milletvekili, RP ile koalisyon ortaklığına karşı çıktı, birçoğu istifa etti. RP-DYP koalisyon ortaklığı için gerekli çoğunluk ortadan kalktı.
***
Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç gibi RP’li siyasetçiler bunun üzerine “postmodern darbe” söylemine başvurdular. Oysa ortada ne bir darbe vardı ne de bir darbe girişimi. Gerçek darbeler olan ABD destekli 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri konusunda seslerini doğru dürüst çıkarmayan laiklik karşıtı siyasetçiler, bir anda demokrasi kahramanı kesildiler, teokrasiyi demokrasi diye pazarladılar.

Bu kadro daha sonra AKP’yi kurdu. AKP, hükümetin beceriksizliklerinin de katkısıyla, 2002 yılında iktidar oldu, Türkiye’deki demokratik, laik, hukuk devletini, 2008 yılından itibaren (AS: başlayarak) ortadan kaldırarak anayasal düzeni yıktı ve sivil darbe yaptı!

  • Bu sivil darbeyi yapan, anayasal düzeni yıkan, cumhuriyetin yerine monarşiyi, laikliğin yerine teokrasiyi getiren AKP;

28 Şubat sürecinde (AS: 997) anayasal düzen hatırlatması yapan ve bugün 70-80 yaşın üzerinde olan generalleri ve komutanları hapishaneye yolladı!

Oysa 28 Şubat sürecinde hükümeti uyaranların tek kaygısı, Türkiye’nin bugün Afganistan’ın düştüğü durumlara düşmemesi, Türkiye’nin bir Suudi Arabistan’a, bir İran’a dönüşmemesi idi.
***
AKP hükümetinin haftalardır, Afganistan’daki köktendinci, şeriatçı, yobaz, gerici, barbar Taliban yönetimine sıcak mesajlar vermesinin arkasında, sadece (AS: yalnızca) stratejik gerekçeler yoktur. Afganistan’da nasıl cüppeli, sarıklı, şalvarlı mollalar iktidarı ele geçirdilerse,

Türkiye’de de iktidarı takım elbiseli ve kravatlı mollalar ele geçirmiştir.

Görünüşe aldananlar tarih önünde bir kere daha büyük bir yanılgı içerisine (AS: içine) düşmüşlerdir.

Bunun da ötesinde, hem Türkiye’deki hem de Afganistan’daki laiklik karşıtı hareketleri, 1980’li yıllardan itibaren (AS: bu yana), ABD desteklemiştir.

  • ABD emperyalizmi, Afganistan’da SSCB’yi, Türkiye’de de CHP’yi ve Mustafa Kemal Atatürk’ü bertaraf etmek için, bu gerici örgütlenmeleri kullanmıştır.

Bu gerçeği ne yazık ki Türk Silahlı Kuvvetleri de görememiştir.

IŞIK

IŞIK

Suay Karaman 

Ülkemizde 27 Mayıs 1960 Devrimi ile getirilen 1961 Anayasası ile ilk kez Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Türk demokrasi tarihinin en önemli kurumları arasında olan Anayasa Mahkemesi’nin görevi yasaların ve TBMM içtüzüklerinin (AS: ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin) anayasaya uygunluğunu denetlemek ve Yüce Divan sıfatıyla yargılama yapmaktır. Demokrasiye darbe denilen 27 Mayıs 1960 İhtilali öncesinde Anayasa Mahkemesi olsaydı, adından başka hiçbir şeyi demokrat olmayan Demokrat Parti’nin demokrasi dışı tutum ve davranışları önlenebilirdi.

Seçimle işbaşına gelen kimi siyasetçiler, kendilerini anayasanın ve yasaların üzerinde görerek istediklerini yapmaktadırlar. Böyle siyasetçiler demokratik seçimleri kullanarak faşizmi getirmişler, hatta kimisi “ileri demokrasi” diyerek, ileri faşizmi yaratmışlardır. Bunun pek çok örneğini tarihte de günümüzde de görmek olanaklıdır.

Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi, karayollarında gösteri ve yürüyüş yapmanın yasaklanmasının, anayasaya, temel hak ve özgürlüklere aykırı olduğunu açıklamıştı. Bunun üzerine İçişleri Bakanı da Anayasa Mahkemesi Başkanı için; “madem böyle bir karar verildi, öyleyse işe resmi araba ile değil, bisikletle gitsin” gibi konuyla ilgisi ve amacı belli olmayan bir açıklama yapmıştır. Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi üyesi Prof. Dr. Engin Yıldırım ise sosyal medyada bisikletini göstermişti.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Anayasa Mahkemesi’nin CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’na ilişkin verdiği hak ihlali kararını tanımaması, hukuksal çürümemizin gözler önüne serilmesidir. Anayasanın 153. maddesinde “Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir” yazmasına karşın, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı ilginçtir. Anayasa Mahkemesi rejimi koruduğu için, yalnızca bütün mahkemeler değil, bütün devlet kurumları Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymak zorundadırlar. Bu karar üzerine, Prof. Dr. Engin Yıldırım yine sosyal medyada “ışıklarımız yanıyor” diyerek Anayasa Mahkemesi binasının resmini (AS: fotoğrafını) paylaştı. Ardından İçişleri Bakanlığı da sosyal medyada, Bakanlık binasının resmini (AS: fotoğrafını)ışıklarımız hiç sönmüyor” diye paylaştı ve yeni bir tartışma ortamı yaratıldı. Yıllardır devletin ciddiyeti bitirildiği için, ortalık toz dumandır. Anayasa Mahkemesi üyesinin yaptığı yanlış olduğu gibi, İçişleri Bakanlığı’nın tüzel kişiliği kullanılarak mesaj atılması da onaylanamaz.

Anayasa Mahkemesi’nin ışıkları yanıyormuş, İçişleri Bakanlığı’nın ışıkları hiç sönmüyormuş.

Bu tablonun sorumlusunu hepimiz biliyoruz; 12 Eylül 2010 yılında ve mühürsüz oyları geçerli sayarak 16 Nisan 2017 halkoylamalarında anayasa değişikliğini yapanlar ve bu değişikliği destekleyenlerdir. Böylece yargı bağımsızlığı ortadan kaldırılmış, Anayasa Mahkemesi’nin oluşumu siyasetçilerin emrine verilmiş ve yetkileri sınırlandırılmıştır. Aynı dönemde Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nda Adalet Bakanı ile bürokratların ağırlığı artırılarak (AS: böyle bir şey yapılmadı; Bakan ve 1 yardımcısı HSK üyesi), siyasi iktidarın istemediği kararları veren yargıçların görev yerleri anında değiştirilmeye başlanmıştır.

Anayasa Mahkemesi üyesinin sosyal medyadaki olay yaratan paylaşımı Anayasa Mahkemesi’ni değiştirmek ya da ortadan kaldırmak isteyenlerin çok işine geldi; AKP ve MHP bir anda Anayasa Mahkemesi’ne saldırmaya başladılar. Toplumun algısı bu yöne çevrilince, adalet, hukuk, yargı, hak ve özgürlükler unutuldu. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararın tartışılması bile engellendi.

Ülkemizdeki hukuk dışı uygulamalar için iki örnek yeterlidir: Anayasa Mahkemesi’nin 30 Temmuz 2008 tarihinde verdiği karara göre, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu belgelenen ve hazine yardımı (AS: yarı oranında) kesilen AKP, anayasaya aykırı olmasına karşın laik cumhuriyeti yönetmeye devam etmiştir. AKP Genel Başkanı 28 Ocak 2016’da Anayasa Mahkemesi’nin kararını beğenmemiş ve şunları söylemişti:

  • “Anayasa Mahkemesi bu şekilde bir karar vermiş olabilir. Ben Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım, o kadar. Ama onu kabul etmek durumunda değilim, bunu çok açık net söyleyeyim ve verdiği karara da uymuyorum, saygı da duymuyorum.”

Görevine başlarken anayasaya bağlı kalacağına dair yemin edenler böyle davranınca, ülkede hukuk da kalmaz, bağımsız yargı da kalmaz, demokrasi de kalmaz. Bugün yaşadığımız durum açıkça bir sivil darbedir.

  • Hukukun üstüne ampul takılarak, hukukun üstünlüğü yok edildi.

Muhalefet partileri tepkisiz, demokratik kitle örgütleri suskun; bu sivil darbe sürecini film gibi izliyorlar. Her önümüze çıkan ışık yakıyor ama ülkemiz karanlıktan kurtulamıyor. Bizleri çağdaşlaşmaya ulaştıracak hiç sönmeyen ışığımız var. Hepimiz için yaşam kaynağı olan, Atatürk’ümüzün sönmeyen ışığı, bizleri dün olduğu gibi, bugün de, yarın da aydınlatacaktır. Yeter ki bu ışıktan yararlanmayı öğrenelim.

FAŞİZME KARŞI OMUZ OMUZA

FAŞİZME KARŞI OMUZ OMUZA

Zafer ARAPKİRLİ
Cumhuriyet, 05.06.2020

Uzunca bir süredir bekleniyordu böyle bir adım. Çözmesi gereken hiçbir sorunu çözemeyen, bununla da kalmayıp her geçen gün hatta her geçen saat ülkenin sorunlarına yeni bir sorun eklemek için 7/24 çaba gösteren siyasi iktidar, kendi hatalarının üzerini örtüp muhalefete (aklınca) “hata yaptırmak” için her türlü kumpas hazırlığı içindeydi.

Bunlar, siyasi ve hukuki meşruiyetini yitirmiş tüm iktidarların “tipik” davranış kalıplarıdır. En başta da “hukuksuzluk” üzerinden siyaset mühendisliği yapmak, bu tür dönemlerin en vazgeçilmez “gereçlerinden” biridir. En tipik örneğini, bundan önceki “dokunulmazlık kaldırma” çıkışında gördük zaten. Cumhuriyet Halk Partisi liderliğinin, “Bize sirayet etmez. Nasıl olsa HDP’yi ilgilendirir” saiki ile vahim bir hata sonucu el kaldırdığı ama sonradan Enis Berberoğlu hadisesinde de görüldüğü üzere “kendi kucağında” bulduğu “istimlak hamlesi”ydi bu. Dokunulmazlık kaldırma silahı, bir yandan iktidarın demokrasi dışına çıkmaktan asla çekinmediğinin göstergesi, bir yandan da aynı “Sandıkta kaybettiği belediyeleri kayyım yolu ile ele geçirme” pratiğinin milli irade çatısı altına uyarlanmış farklı bir versiyonudur.

Siyasi iktidar, dün Enis Berberoğlu (CHP), Leyla Güven (HDP) ve Musa Farisoğulları’nın (HDP) milletvekilliklerini düşürme adımını, parlamento sandalye çoğunluğunu kullanarak atmış, yani halkın verdiği oylara karşı apaçık bir “darbe” yaparak, muhalefeti “demokratik olmayan yöntemlerle demokratik siyasi zeminin dışına çekebilme” çabasıdır.

Bununla amaçlanan başka şeyler de vardır.

15 Haziran 2017’de Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun yine Enis Berberoğlu ile ilgili olarak alınan mahkeme kararının hemen ertesi günü başlattığı “Adalet Yürüyüşü” adımının, bu kez tekrarlanıp tekrarlanamayacağı “test edilmek” istenmektedir. Öyle ya, o gün o adımın atıldığı şartlardan ve olaydan, bir hatta birkaç “tık” daha vahim bir durum söz konusudur. İktidar, “Bakalım kalkışabilecek mi?” saiki ile CHP’nin yeniden sokağa çıkmasını arzulamakta, hatta “kışkırtmaktadır”.

“Sokağa çıkmanın” suç olduğunu, ya da anayasal bir hak olmadığını ima etmiyorum. Ama, uzun bir süre CHP’yi ve onunla bir şekilde yan yana duran siyasi unsurları “Kalkışma, ayaklanma, darbe” imaları ile adeta “dürtmeye” kalkışan siyasi iktidar, bugün “Hah işte bakın. Biz demedik ki?..” demeye hazırlanmaktadır. Daha günler önce İzmir’de, Yüreğir’de ve başka yerlerde sergilenmeye çalışılan ve her defasında “CHP’nin üzerine bir şeyleri yıkmayı” amaçladığı besbelli olan provokasyonlar, bu tezgâhın ilk ve çok yüksek sesli adımları değil miydi?

Dün TBMM’de, Berberoğlu’nun yanında iki HDP’li milletvekilinin de (Güven ve Farisoğulları) aynı akıbete uğratılmasının ardında da yine “sinsi” bir başka plan yattığı açık seçik okunabilir.

O plan da TBMM sıralarında hep bir ağızdan ve dayanışma içinde “Faşizme Karşı Omuz Omuza” sloganı atılmasına zemin hazırlamak ve bu (bence son derece yerinde) “Dayanışmayı” aklınca (negatif bir muhteva yükleyerek) istismar edip, “Gördünüz mü? Terör yancısı bir siyasi oluşumla (HDP kastediliyor) CHP kol kola girmiş diyorduk da inanmıyordunuz” diyerek buradan ucuz bir siyasi çıkar ummaktır.

Daha da öteye giderek “Faşizme Karşı Omuz Omuza” sloganı atan bu iki partiyi, zaten bir süre önce genel başkanları “HDP – PKK sözcüklerini aynı cümlede kullanmış olan” İYİ Parti’yi de o “bileşim”den ayrıştırmak, böylece olası bir erken ya da baskın seçim ortamında, “Bunlarla kol kola girmeyeceksiniz herhalde” diye sıkıştırmaktır.

Bu utanç verici kumpas ve apaçık “Sivil Darbe”nin (aslında elinde asker ve polis, jandarma bekçi gücü bulunduran bir gücün yaptığı darbe, bal gibi de askeri sayılır da.. Orasına girmeyeyim şimdi) karşısında şimdi yapılması gereken şudur.

  • Cumhuriyet Halk Partisi şapkasını artık iyice önüne koyup ciddi bir durum saptaması yapmalı ve başlıktaki sloganın arkasından yürümeli, altını iyice doldurmalıdır.

“Faşizme Karşı” gerçekten, omuz omuza vereceği herkesle omuz omuza vermeli, bu darbeye karşı durmalıdır. Hukukun dışına çıkmaktan zerre kadar utanmayan ve sıkılmayan siyasi karşıtlarına bunun hesabını anayasal zeminde sorabilmenin bin bir türlü yolu vardır.

Yargıtay’ın kararı kesinleşmeden, Anayasa Mahkemesi beklenmeden, üstelik anayasanın 83’ncü maddesinin ilgili bendi ortada iken, hatta ve hatta TBMM Başkanlığı yasama dönemi sona ermeden okutulmayacağı konusunda zımmen söz vermişken, bu “kâğıt”ların TBMM’ye Saray tarafından sevki ve okutulması, bal gibi “Darbe”dir. Darbeye karşı durmak da bal gibi “demokratik” bir haktır.

CHP, hiçbir şeyden korkmadan yeni bir Adalet Yürüyüşü başlatmalıdır. Bu Adalet Yürüyüşü, ille de konvoy oluşturup Ankara – İstanbul arasındaki yolu katetmek değildir. Bu yürüyüş, antifaşist tüm güçleri direnişe çağırmak olarak algılanmalıdır. Bunun bin türlü başka yolu vardır.

CHP bugüne kadar yaptığı (ama geçen kez Adalet Yürüyüşü’nde aştığı) üzere, “sokak” lafından umacı gibi korkmaktan vazgeçmelidir. Anayasada toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Sokakta gösteri, miting, yürüyüş yapmak, “provokasyon” ve “terörizm” olarak algılatılması çabaları tersine döndürülmelidir. “Bizi sokağa çekmek istiyorlar. Oyuna gelmeyelim” söylemi terk edilmeli, iktidarın “Susss” işareti yaparak parmağını dudaklarına götürme tavrına meydan okunmalıdır.

Darbe önlenmeli, boşa çıkarılmalıdır.

DARBE

DARBE

Suay Karaman 
11 Mayıs 2020

Başta AKP genel başkanı olmak üzere siyasal iktidar, bir darbe yapılacak söylentisini ortaya çıkartmaktadır. Muhalefet partisi sözcülerinin cümlelerinden kelime cımbızlayarak, özellikle CHP’nin darbeyi davet ettiğini yaymaktalar. AKP genel başkanı yaptığı konuşmalarda sürekli olarak “Ce Ha Pe zihniyetine” yüklenmekte, çok ağır eleştiriler yapmaktadır.

Yapılan bu konuşmalar gündem değiştirmek amaçlıdır.

  • Bugün ekonomik olarak batış gündemdedir, iflas gündemdedir. Bu ekonomik iflas, ülkemizin çok sıkıntılı günler geçireceğinin, şiddetli açlığın, işsizliğin, yoksulluğun habercisidir.

AKP genel başkanı, ne olduğu belirsiz cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini savunurken, bu sistem darbeler dönemini sona erdirecek demişti. Türkiye’de darbeler dönemi kapanmıştır derken, şimdi bu darbe söylemlerini gündeme getirmek anlamlıdır.

“Ne istediler de vermedik”, “bitsin bu hasret” sözleriyle içli dışlı oldukları Fethullah Gülen ve ekibi ile birlikte Ergenekon, Balyoz gibi sahte kanıtlarla Ordumuza ve milletimize kumpas kuranlar unutulmadı. İktidar, ekonominin dibe vurmasını, başta maske dağıtılamaması olmak üzere salgın dönemindeki beceriksizlikleri, dövizin sürekli yükselmesindeki başarısızlıkları, “darbe yapılacak” yalanıyla perdelemek ve gündemi değiştirmek istemektedir. Yandaş basın da, bu konuda siyasal iktidarın hizmetindedir.

Evet, yıllardır ülkemizde bir darbe söz konusudur; çünkü sivil darbe yapılmaktadır. Askeri vesayete son veriyoruz diyenler, sivil darbe yapmaktadırlar. Bir siyasal iktidarın, yasama, yürütme ve yargıyı kendine bağlayarak, her koşulda sürekli kendi istediğini yapmak için uğraşması, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli bir şekilde kadrolaşması ve kendilerine karşı olanları bir şekilde yargılayıp, susturması açıkça sivil darbedir. Elindeki siyasal gücü, rejimin kuralları dışına çıkarak hukuksuz amaçlara yönelmek, hukuk dışı tutum ve davranışlarda bulunmak, sivil darbedir.

Sivil darbe öyle bir aşamaya geldi ki, siyasal iktidara karşı söz söyleyenler hemen tutuklanmaktadır. Sivil darbe öyle bir aşamaya geldi ki, ülkemizin doğal güzellikleri ve kaynakları keyfi olarak, rant için talan edilmekte, yağmalanmaktadır. Sivil darbe öyle bir aşamaya geldi ki, meslek örgütlerini demokratik seçimlerle kazanamayan siyasi iktidar, yasal düzenleme yoluyla işlevsizleştirmek ve denetlemek istemektedir.

Barolar hukuk dışına çıkılmasına direnince, Tabip Odaları gerçekleri dile getirince,  mühendis ve mimar odaları talana karşı hukuk mücadelesi yaparak, ülkenin yararını savununca kuduran siyasal iktidar, şimdi yapacağı yeni düzenlemeyle, sivil darbesine yeni bir halka daha ekleyecektir. AKP genel başkanının açıklamaları otoriter bakış açısının yansımasıdır. Kendi fikirlerini anayasadan ve yasalardan, hatta hukuktan üstün gören bu anlayış, demokratik değildir. Üstelik bu anlayışa “ileri demokrasi” adı verilerek, cahil halk kandırılmaktadır.

Bugün Ordu, MİT, jandarma, polis, istihbarat, yargı, basın, üniversiteler, kamu kurumları iktidarın elindedir. Darbe kimler tarafından ve nasıl yapılacaktır? Şu ortamda yalnızca halk, siyasal iktidarı hile karıştırılmayan bir seçimle değiştirebilir. Bu da muhalefetin başaracağı olumlu çalışmaların yanında, göstereceği yetkin ve seçkin adaylar ile sağlanabilecektir ki bunu zaman gösterecektir.

Darbe ya da darbe ortamlarının yaşanmaması, hukuk devleti ve demokrasinin hiçbir biçimde kesintiye uğramaması için, ülkeyi yöneten iktidarların hukuk devleti ilkelerine sıkı sıkıya bağlı kalarak, gerçek demokrasiyi etkin hale getirmeleri gerekir. İşte bu nedenle her zaman, her koşulda gerçek demokrasi etkin kılınmalı, hukukun üstünlüğü gerçek anlamda sağlanmalıdır. Sivil yönetimler demokrasiyi benimsedikleri ve hukuk ilkelerine bağlı kaldıkları zaman, darbe ortamlarının yaşanmadığı herkes tarafından görülecektir. 18 yıldır ne olduğu, ne yaptığı görülen siyasi iktidar kendi başarısızlığını yine başkalarına yüklemek amacıyla ortaya attığı darbe söylemiyle, kendini kurtarmak istemektedir. Ancak yolun sonu gözükmektedir.

BERABER YÜRÜDÜK

BERABER YÜRÜDÜK

Suay Karaman

28 Ağustos 2008 ile 27 Ağustos 2010 arasında 26. Genelkurmay Başkanı olarak görev yapan Orgeneral İlker Başbuğ, 14 Nisan 2009’da Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmada cemaat ile tarikatların demokrasi dışı yapılanmaları ve TSK aleyhinde olumsuz çalışmalar yaptığı üzerinde durmuştu. Bu konuşma ile FETÖ’nün hedefi olduğu gibi FETÖ ile beraber yürüyenlerin de tepkisini çekmişti.

28 Ocak 2020’da bir TV kanalında programa katılan Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’un açıklamaları kimi beraber yürüyenleri kızdırdı. Kızmalarının nedeni ise Başbuğ’un FETÖ’nün siyasi ayağına ilişkin söylediği sözlerdi. Özellikle görev süresinde yaptığı kimi hatalara karşın, İlker Başbuğ’un bu TV programındaki konuşmaları çok önemlidir.

Herkesin FETÖ’nün siyasi ayağını arayıp da bulamadığı bir ortamda Başbuğ, “Ergenekon’dan Çıkış” kitabında yazdığı somut olayları TV programında anlattı ve şunları söyledi:

    • “FETÖ’nün siyasi ayağı var mıdır? Vardır. Yok dersek, gerçeği inkâr olur. Askere sızmış, polise sızmış, yargıya sızmış, üniversiteye sızmış bir örgütün siyasal partilere sızmadığını düşünmek akla ziyandır. Mutlaka vardır, hatta her partide de vardır. Kimdir? Bu konuda ben karar verici ya da yorum yapıcı olamam. Bunu yargının çıkarması lazım. Ama burada siyasi iradenin de ağırlığını koyması lazım.”

25 Haziran 2009’da TBMM’de AB’ye uyum süreciyle ilgili olarak ‘Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’ tasarısı görüşülürken gece yarısı 2 önerge verildi. 1. önergeyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 3. maddesine ekleme yapıldı, 2. önergeyle aynı yasanın 250. maddesinin 1. fıkrasında değişiklik yapıldı. Her 2 önerge askeri yargının konusu olan kimi soruşturmaların FETÖ’nün elindeki özel yetkili mahkemelere geçmesini sağlayacak düzenlemeleri içermekteydi. Bu önergeleri verenler belli, önergelere katılanlar belli, oy verenler bellidir; o zaman FETÖ’nün siyasi ayağına ulaşmak kolaydır.

1. önerge ile asker olmayan kişilerin askeri mahkemelerde yargılanmasına son verilmesi amaçlanmıştı. 2. önerge ile savaş durumu dışında askeri kişilerin askeri yerlerde işledikleri suçlar nedeniyle sivil mahkemelerde yargılanmasının önü açılıyordu. 2. önerge ile getirilen değişiklik Anayasanın 145. maddesine aykırıydı ama ‘ileri demokrasilerde’ böyle aykırılıkların olması doğaldı (!). Doğal olmayan, hukuk devletinde böyle bir uygulamanın olmasıydı. Buna “sivil darbe” adı verilmektedir. İlker Başbuğ tarafından Anayasaya aykırılığının kezlerce anlatılmasına karşın, bu yasanın dönemin cumhurbaşkanı tarafından nasıl onaylandığı da sorgulanmamıştır.

1. önerge 12 Haziran 2009’sa Albay Dursun Çiçek’e kurulan İrticayla Mücadele Eylem Planı kumpasıyla ilgiliydi ve bu sayede dosya, askerin elinden alınarak FETÖ’nün savcılarına teslim edildi. Bu olayla ilgili olarak Erzincan Cumhuriyet Savcısı İlhan Cihaner de tutuklandı. 2. önerge ise 4 Mart 2009’da Kayseri’de Hava Kuvvetleri’nin bilgisayar sistemine sahte evrak sokan asker ve sivillerden oluşan gizli bir yapılanmayla ilgiliydi, FETÖ’cülerin suçüstü yakalandığı bir dosyaydı. Suçu işleyen askerler ışık evlerinde yetiştiklerini itiraf etmiş, FETÖ ile bağlantıları ortaya çıkarılmıştı. Asker, FETÖ’yü açığa çıkarmak için somut delil bulmuşken yasa değişikliği ile bu dosya da askerden alınarak FETÖ’cü savcılara teslim edildi. Bu iki önergeden en çok yararlananın FETÖ olduğu bellidir. Eğer bu iki değişiklik yapılmasaydı Kayseri ve Erzincan soruşturmaları sonucunda 2009’da bile FETÖ’ye ciddi bir darbe vurulabilirdi.

CHP ve MHP bu değişikliklere karşıydı. CHP, bu yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu ve 21 Ocak 2010’da iptal edilmesini sağladı. Ancak bu değişiklik, 12 Eylül 2010 halk oylamasıyla Anayasa değişikliği paketinin içine konarak, yasalaştı. CHP ve MHP, bu değişikliğe de hayır oyu vermişti. Bu halk oylamasından sonra yüksek yargı da FETÖ’cülerin denetimine girdi.

Bu önergelerden sonra kabul edilen yasa ile yaklaşık 70 general ve amiral ile 25 albay yargılandı, haksız yere ceza aldı ve hapse atıldı. Türk Silahlı Kuvvetlerinde çok geniş çaplı bir tasfiye gerçekleştirildi. Cumhuriyet değerlerine bağlı subayların Orduyla ilişikleri kesildi. Bu subaylardan boşaltılan yerlere de FETÖ’cü subaylar getirildi.

İlker Başbuğ, 6 Ocak 2012 ile 7 Mart 2014 arasında ‘silahlı terör örgütü yöneticiliği ve hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçlamalarından tutuklandı. Zamanın başbakanı Tayyip Erdoğan, İlker Başbuğ’un tutuklanmasının yanlış olduğunu ve bir örgüt elemanıymış, bir örgütün mensubuymuş gibi yaklaşımları da kesinlikle çok çirkin bulduğunu açıklamıştı.

Bugün o önergelere verdikleri imzalara sahip çıkanlar, FETÖ’nün kurduğu kumpasa da sahip çıkmaktadırlar. Buradan yola çıkarak, Ergenekon, Balyoz ve Askeri Casusluk gibi davalara da sahip çıkmaktadırlar. O gün Ergenekon davasının savcısı olduğunu söyleyenler (AS: o dönemin Başbakanı RTE), bugün kandırıldıklarını söylemektedirler!

5 Şubat 2020’de AKP’nin grup toplantısında konuşan genel başkan Tayyip Erdoğan şunları söyledi:

  • “Zaman zaman yanlış değerlendirmeleriyle kamuoyunun önüne çıkan eski bir Genelkurmay Başkanı, 25 Haziran 2009’da yapılan düzenlemeyi bahane ederek, Meclisimizi toptan itham eden birtakım açıklamalar yapmıştır. Bu düzenlemenin amacı darbelere zemin hazırlanmasını önlemekti. Darbelere zemin hazırlayan, hukukun işlemesinin önüne geçen yanlış bir uygulamanın düzeltilmesidir. Tüm partilerin desteği ile çıkarılan bir düzenlemenin üzerine FETÖ gölgesi düşürülmeye çalışılması en hafif tabiriyle Meclis’e saygısızlıktır.
  • Bütün milletvekillerini Başbuğ hakkında dava açmaya çağırıyorum.”

Bunun üzerine 25 Haziran 2009’da önergelerin altında imzası bulunan AKP milletvekilleri Bekir Bozdağ, Ahmet Aydın, Mustafa Elitaş, Mehmet Ceylan, Ahmet Müfit Doğan ve Yahya Doğan, genel başkanlarının talimatına uyarak, avukatları aracılığıyla savcılığa suç duyurusunda bulundular. İlker Başbuğ’un “FETÖ’nün siyasi ayağına yönelik iddialarına” aradan 10 gün geçtikten sonra suç duyurusunda bulunulması da dikkat çekicidir.

17-25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet olaylarının ardından, FETÖ ile ipler koparıldı. Birçok kişinin yaşamını yitirmesine, intiharlara neden olan davaların kumpas olduğu ortaya çıktı ve sanıkların hepsi aklandı. Fethullah Gülen ile ortaklık kuranlar, kutlu doğum haftası düzenleyenler, “ne istedi de vermedik” diyenler, kandırıldık diyerek işin içinden sıyrılmaya çalıştılar.

Özellikle 17-25 Aralık öncesinde yapılan anayasal ve yasal düzenlemelerden FETÖ’nün yararlandığına ve kendi amaçlarına ulaşmak için Türk Silahlı Kuvvetleri’nde geniş çaplı bir tasfiye yapılmasına dikkat çeken İlker Başbuğ’un, TBMM’yi toptan FETÖ’cü ilan ettiğini öne sürmek açık bir çarpıtmadır. Başbuğ’un sözleri TBMM’yi itham etmiyor ancak FETÖ için yapılan yasal düzenlemenin arkasındaki aklı sorgulamayı önermektedir.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı 15 Temmuz Genelkurmay Çatı Davası’nın iddianamesinde “FETÖ’nün 2008-2014 yılları arasında Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ele geçirdiği, 2013 yılı Yüksek Askeri Şura‘sı sonrasında terfi eden generallerin neredeyse tamamının FETÖ üyesi olduğu, tüm düzenlemelerin siyasi otoriteye yaptırıldığı” açıklanmıştır. Bu iddianame, İlker Başbuğ’un açıklamalarını doğrulamaktadır. Şimdi akla şu soru gelmektedir: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı için de herhangi bir yaptırımda bulunulacak mıdır?

CHP, TBMM’de FETÖ’nün siyasi ayağının tartışılmasını istedi ancak AKP ile MHP bunu kabul etmedi.

“Beraber yürüdük biz bu yollarda,
beraber ıslandık yağan yağmurda,
ne istediler de vermedik,
bitsin bu hasret..”

sözlerinin arkasına sığınarak, FETÖ’nün siyasi ayağına ulaşmak zordur. Ancak bir gün kesinlikle bu olayların perde arkasındaki gizli ilişkiler açığa çıkarılacak ve gerekenler yapılacaktır.