Etiket arşivi: BOP; Büyük Ortadoğu Projesi

MELTEM TV konuşmamız : TÜRKİYE’NİN DEMOGRAFİK Yapısını dinamitleyerek parçalamak!

Dostlar,

Dün, 25 Mart 2022 günü akşam haberlerinde MELTEM TV‘de idik.

23 Mart 2022 günü saat 14:00’te FLASH TV‘de Sn. Gülgün Feyman Budak ile yaptığımız programı yineleyecektik.

Konu : «TÜRKİYE’NİN DEMOGRAFİK Yapısını dinamitleyerek parçalamak!» idi.

Sn. Budak’ın bir engeli çıkınca, Meltem TV’de Sn. Kerem Aktacir bizi konuk aldı.

Saat 19:00 – 20 haber kuşağında 30. dakikada başlayan konuşmamız 25 dk. sürdü.

(1021) CANLI YAYIN (HABERİN İÇİNDEN) – YouTube

Özellikle R.T. Erdoğan’ın neden ülkemize 10 milyona yakın “yabancı” yı soktuğunu (kabul ettiğin değil!!) irdeledik.
BOP Eşbaşkanı olduğunu kezlerce TV’lerde açıklayan Erdoğan, ülkemizin ulusal çıkarlarını korumuyor. Tam tersine, BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile öngörüldüğü çerçevede parçalanmasına yol açacak politikalar izleniyor.  Bu harita çok açık ve Haziran 2006’da ABD Armed Forces Journal’de yayınlandı (E. Alb. Ralph Peters). Aşağıdaki harita dikkatle incelendiğinde ülkemizin doğu  güneydoğu topraklarının Kürdistan ve Ermenistan’a verilmesinin tasarlandığı görülmekte.


Bu bağlamda ABD, 2011’de Arap Baharını başlattı ve Suriye’de iç savaş çıkardı, İslamcı ve köktendinci terör örgütlerini de kullanarak. Türkiye ile Suriye ve Erdoğan ile B. Essad dost idiler ancak birden bire seçilmiş devlet başkanı B. Essad, ABD ağzıyla “Esed” oldu AKP’nin de dilinde. BM tarafından tanınan uluslararası hukukça meşru Suriye devleti ve hükümeti, “rejim” diye nitelenmeye ve başlandı. Türkiye, BD taşeronu olarak Suriye’yi parçalama planına katıldı ve ardından milyonlarca Suriye’li ülkemize aktı.

Türkiye’deki Suriye’li sayısı 8,3 m olarak kestirilmekte. Irak, İran, Afganistan, Libya… pek çok ülkeden gelenlerle birlikte toplam “yabancı”  sayısı 10 milyonu aşmakta. 2021 nüfusu 85+ m olan ülkemizde, yerli nüfusunun %10’undan çok “yabancı” var farklı uluslararası konumlarda (statülerde). Bir kez bu çok yüksek sayı ve oran, orantılılık ilkesiyle çelişmekte.

Kadın başına doğum Suriye’li kadınlarda 5,3, Türk kadınlarında 1,9. Vatanından olmuş, gurbet ellerde bu insanlar neden bunca çok çocuk yapar?? Hatay oldu “SATAY”.. her yer satılmakta. 2011’den bu yana 1,3 milyon Suriye’li bebek doğdu bu ülkede. Böyle giderse önümüzdeki yıllarda Suriye’li Arap nüfus daha da hızla çoğalacak ve 2050’de 50 milyonu aşarak ülkemiz nüfusunun 1/3’üne erişecek. Bu kez etnik azınlık hakları gündeme getirilecek. Arapça 2. resmi dil olsun, nüfusun yoğun olduğu yerlerde yerel özerklik verilsin. Milletvekillerimiz, Bakanlarımız olsun, TBMM’de kotamız ve Arap partisi olsun..

Bunların AKP = RTE tarafından öngörülmediği söylenebilir mi?
Bir yandan da vatandaşlık dağıtımı sürüyor.. Ulufe gibi..
Yeryüzünde belki de en ucuz vatandaşlık bizimki! 250 bin Dolar getirip ev alan vatandaş oluyor! Suriye’liler bir yandan gettolaşırken bir handan da örneğin Altın ticaretiyle varsıllaşıyor. 250 bin Dolara ev alan zaten vatandaşlığı cebine koyuyor.

Bu insanlar uluslararası hukuka göre “göçmen” değiller…
Mülteci olmak isteyen “sığınmacı” da değiller.
Mültecilik başvurusu yapan ve sonlandırılanların sayısını bilmiyoruz. Bu istem olumsuz yanıtlandığında, BM Cenevre Andlaşmasına göre 1-2 yıl içinde yurt dışına çıkarılması gerekiyor. Türkiye kendince “uydurma” bir sözcük – konum üretti : Geçici Koruma Altına olanlar.. Adı üstünde, “geçici”… Ama kaç yıl? Cenevre Sözleşmesinde bu süre 1-2 yıl.

AB Türkiye’yi depo ülke olarak aşağılıyor ve horluyor. Gelen parasal destek komik düzeyde ve ülkemizin onurunu aşağılıyor. Sanıyoruz 3+3 milyar Avro düzeyinde. Ancak Türkiye’in harcamalarının 45 milyar Doları aştığı belirtilmekte ve sürekli bir gider. Türkiye dışında da sınırın güneyinde, İdlip yöresinde 3,5 m dolayına Suriyeli’nin yaşam desteği de ülkemizce sağlanmakta. Bu yüke hangi ulusal Hazine dayanabilir??

AKP = RTE ülkemizin laik – uygar – Batı’ya dönük yüzünü ilkelleştirmek, toplumu ÜMMETLEŞTİRMEK hevesinde. Cumhuriyetçi – aydınlanmacı kesimlerden oy alamıyor ve onları marjinalleştirmek, psikolojik olarak baskılamak ve sürü toplumdan oy almak istiyor. 2023 seçimleri de AKP = RTE için yaşamsal. Elinden gelen her şeyi yapmaya kararlı ve mahkum.

Kamuoyu yoklamalarında AKP seçmeni %84 oranında bu yabancıların çok büyük oranda ülkelerine gönderilmeleri eğiliminde. Öbür kesimlerde de bu beklenti çok yüksek. Ancak Erdoğan ısrarla bu insanların geri gönderilmeyeceklerini belirtmekte ve bir anlamda politik risk almakta. Niçin acaba? Erdoğan seçeneksiz mi? Öyle görünüyor.. taşeron bir iktidar ülkesini her bakımdan çıkmaza sokacak politikalar izliyor… ekonomide duvara dayandık. Öte yandan ABD Senato Başkanı, Erdoğan’ın malvarlığını açıklama tehdidi savuruyor ve tık çıkmıyor. Dolayısıyla,

  • Erdoğan ve partisi her bakımdan tutsak alınmıştır ve ülkemizin çıkarlarını koruyabilecek durumda değildir, tersi yönde ise yönlendirilmektedir. 

    Tüm bu gerekçelerle, Suriye – Esad ile barış temelli komşuluk ilişkilerinin yeniden kurulmasını beklemek gerçekçi değil.

AKP = RTE iktidarının gerçek yüzünün halka tarafından yaygın olarak öğrenilmesi zorunludur. Böylelikle 2023 Haziran seçimlerinde iktidardan uzaklaştırılabilir. Türkiye, demografik yapısının hızla ve hoyratça bozulması üzerinden ciddi biçimde kararsızlaştırılacak, demografik bomba toplumda patlatılacaktır. Tek yol, tüm bunları halka yaygın olarak anlatmak ve bir an önce bu iktidardan seçimle kurtulmaktan geçiyor.

25 dakika boyunca ayrıntılı olarak anlatmaya çabaladık. Erişke (link) yukarıda ve aşağıda.. Tıklanıp izlenmesi, paylaşılması ve gereğinin hızla yapılması dileğimizdir.

Sevgi ve saygı ile. 26 Mart 2022

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik

DEMOGRAFİK DİNAMİT

DEMOGRAFİK DİNAMİT

Konuk yazar :
Av. Hüseyin Özbek

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Babam, kısadan önü alınabilecekken ihmal nedeniyle ölümcül sonuçlara yol açan hastalıklar için; “Dirhem ile girer batman ile çıkmaz” derdi.
Benzetme, kişisel sağlık açısından olduğu kadar toplumsal sağlık açısından da geçerlidir.

Bireysel aymazlığın ceremesini kişiler çeker, toplumsal aymazlığın faturası ise tüm millete çıkar.
Bugünümüzü ve yarınımızı emanet ettiğimiz siyasal iktidarların hataları toplumsal geleceğimizin tümüyle yitirilmesine yol açabilir. Hatanın büyüklüğü hali ise tarih sahnesini sonsuza dek  terk etmeye dek gidebilir.

Ülkenin ve ulusun yazgısı, tarih bilinci ve yönetim ehliyetinden yoksun kimi idarecilerin keyfiliğine bırakılmışsa, çöküş kaçınılmaz demektir.

Stratejide yapılan hataları taktikle düzeltmenin olanaksızlığını tarih bize göstermektedir. Sözü daha çok uzatmadan yakın geçmişte, “Stratejik Derinlik” makyajıyla pazarlanan “Stratejik Cinnetin” faturasını, batman ve dirhem üzerinden ele almanın zamanıdır.

Çizilen pembe tabloların, köpürtülen hayallerin, yükseltilen beklentilerin, Şam’da Emevi Camisinde kılınacak Cuma Namazının erken alınıp, tazelenmeyen abdestinin Türk Milletine maliyeti hiç kuşkusuz bu yazının boyutlarının çok ötesindedir.

Mantıksal içerikten yoksun tekrarların, uluslararası güç denklemini ve ülke gerçekliğini dikkate almayan anlamsız vurguların, kimi dönemler kitleler üzerinde toplu hipnoz etkisi yarattığını tarih bize göstermektedir.

Nasreddin Hoca’nın tantanacılarca iç edilen yorganı misali, Şam’da Cuma Namazı hayaliyle başlayan uzun rüyanın sabahının gerçekliği, 4 milyona yakın Suriye’linin Türkiye’yenin kentine köyüne, dağına ovasına yayılmış olmasıdır!

Toplumsal huzur, ülke güvenliği, hukuk düzeni, demokratik rejim ve gelecek açısından ağır sorunlara yol açması kaçınılmaz bir demografik dinamit ne yazık ki Türkiye’nin kucağındadır! Daha vahimi, Türkiye’nin, her an patlamaya (patlatılmaya) hazır bu demografik dinamiti zararsız hale getirecek devlet aklından yoksun bir görüntü vermesidir!

Buraya dek yazdıklarımızı özetleyelim: Türkiye’nin Suriye’ye yönelik stratejik cinneti, akıl ve gerçeklik dışı bir siyasal şizofreninin kaçınılmaz sonucudur. Şark Meselesinin (Doğu Sorunu) güncellenmişi olan BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ise, oyun kurucu emperyal aklın stratejik atağıdır.

Türkiye’nin toplumsal dengelerini, uluslaşma sürecini, güvenlik ve huzurunu paramparça edecek dört milyona yakın Suriye’linin Türkiye’ye yığılmasının kamuoyuna onaylatılması, Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçü ve Ensar – Muhacirin söylemi üzerinden gerçekleştirilmiştir.

Tarihten hiç kuşkusuz ders alınmalıdır. Fakat tarihte yaşananların, dönemin koşulları, tarafların konumları ve talepleri, sosyo-ekonomik yapı, neden – sonuç ilişkisi göz önüne alınmadan bire bir yinelenmesini beklemek bilim ve mantık dışı bir durumdur.

İslam Peygamberi Hz. Muhammed (M.S. 570-632) döneminde Mekke’nin nüfusu 25 bin, Medine’nin nüfusu 10 bin dolayındadır. Hz. Muhammed’in ardından Mekke’den Medine’ye göç etmek zorunda kalan Müslümanların (Muhacirin) sayısı 186 kişidir.

Bu denli az sayıdaki göçmenin (muhacirin), yeni göçtükleri kentin dengelerini alt üst etmeleri şöyle dursun, ekonomik ve sosyal yaşamın gelişmesine ciddi katkıları olmuştur. Üstelik Mekke ahalisi de Medine ahalisi de aynı dil ve etnisiteden gelmekte, Arapça konuşmaktadırlar! Bu nedenle her iki taraf açısından bir olumsuzluk yaşanmadan kolaylıkla uyum sağlanmıştır.

Hz. Muhammed’in M.S. 622’de hicreti ile 4 milyona yakın Suriye’linin kapakları açılan etnik barajdan boşalan demografik sel örneği bütün Türkiye’yi kaplamasını aynılaştırmak, akıl ve izan tutulmasından başka türlü tanımlanamaz.

Hukuksal olarak mülteci veya göçmen olarak tanımlanamayacak 4 milyona yakın homojen bir etnisite, Türkiye’nin ekonomik, sosyal, siyasal dengelerini alt üst etme potansiyeli taşıyan demografik bir dinamit olarak önümüzdedir.

Siyasal Kürtçü etnik kalkışmanın ağır maliyeti ortada iken Siyasal Arapçı yeni bir kalkışmanın Türkiye’ye olası maliyetini kestirmek zor değildir.

Cumhuriyet’in çok zengin hukuksal, bürokratik, diplomatik, askeri potansiyeli yok edilip bu zor coğrafyada ülke ve millet olarak var olabilmenin olmazsa olmazı olan devlet aklı bir yana atıldığında neler yaşanacaksa onlar yaşanmaktadır.

Stratejik cinnetin yarattığı narkozun etkisi geçtiğinde ortada görülen, 4 milyona yakını Suriye’li olmak üzere 8 milyon yabancı ile yol geçen hanına dönmüş, kucağına konmuş demografik dinamiti nasıl etkisizleştireceğ konusunda hiçbir fikri olmayan bir Türkiye görünümüdür!
================================
Dostlar,

TÜRKİYE’de 4 MİLYONA YAKIN
SURİYE – IRAK İNSANI NE OLACAK?!

Sn. Av. Hüseyin Özbek‘in yukarıdaki kaygıları ve uyarıları yerindedir. Çok boyutlu, uzun erimli ve çok ağır faturaları olan ve olacak olan bir sorun kümesiyle yüz yüzeyiz..

Suriye’liler yaklaşık 3,5 milyon, Irak’lılar yaklaşık yarım milyon, toplam 4 milyon insan Türkiye nüfusunun 1/20’sidir. Her 20 insandan biri ülkemizde uluslararası hukuk açısından yurttaş, sığınmacı (mülteci) – göçmen statüsü olmaksızın bulunmaktadır. 3,5 milyon Suriye’linin 1,6 milyonu 0-18 yaş arası çocuktur. Bu kitlelerde akılları zorlayan bir yüksek doğurganlık yaşanmaktadır. AKP iktidarı doğum kontrolünü çağ dışı saydığından, ”Allah ne verdiyse” ilkelliği ile engellediğinden, bu hizmetleri gereğince vermediğinden (Anayasa md. 41 ve 2827 s. Nüfus Planlaması Yasasını suç işleyerek uygulamadığından), ”üretim” sınır tanımadan sürmektedir.

Bu insanlar için 30 milyar Doları aşan harcama yapıldığını Erdoğan dile getirdi. Bu rakam sürekli artmakta elbette. Ayrıca arada yandaş şirketler var ve onlar da zengin edilmekte! Günümüzde yaşadığımız ekonomik bunalımda uçan kuştan medet umarken, Katar’ın 15 milyar dolarlık yatırımı kim bilir hangi ağır ödünlerle sağlanacak!

Bir başka boyutu, 4 milyonu aşan bu  ”nitelikli olmayan” ezici bölümü Müslüman Arap kitle, Türkiye’nin AKP = Erdoğan karşıtı laik – Cumhuriyetçi kesimlerine karşı bir dengeleme, bu uygar insanların toplumda oransal olarak geriletilmesi amacı da taşıyor. Nitekim vatandaşlığa alınanların 30 bini aştığını biliyoruz. Bu kitleler herhalde kendilerini AKP = Erdoğan‘a medyun duyumsuyorlardır, nitekim bir AKP milletvekili bile taşındı TBMM’ye..

Bu kitle Türkiye’ye, Erdoğan’ın olağanüstü yanlış, ABD güdümlü Suriye politikası yüzünden taşınmıştır. Bu hatalar zincirinin uzantısı olarak ciddi askeri operasyon harcamaları yapılmıştır, yapılmaktadır.. Güncel ekonomik çöküş böylesine göz göre göre ve adım adım gelmiştir
Erdoğan hala, inatla, Esad ile el sıkışmaya yanaşmamaktadır. Oysa Suriye’de barış ve Suriyeli 3,5 milyon insanın ülkesine dönmesinin başkaca yolu gözükmemektedir. Aynı biçimde Irak’lı yarım milyon insan.. Bu kitle mutlaka ülkelerine gönderilmelidir yakın erimde. Türkiye bir yol geçen hanı olamaz. ”Ensar olduk” masallarına karnımız tok. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı öylesine ucuz değildir.

Öte yandan, 4 milyonu aşkın bu kitlenin bir yandan ülkemiz kültürüne – sistematiğine entegrasyonu (assimilasyonu değil!) çabasının özenle ve çok planlı olarak yürütülmesi zorunluğu da vardır. Buna ilişkin bir AKP planı, TBMM’en geçmiş yasa bilmiyoruz..

AKP = Erdoğan 16 yılda ülkemizi hemen her bakımdan ciddi yıkıma uğrattı. Tüm ama tüm çabalara karşın Erdoğan’da vahim – korkunç yanlışlarını görme ve düzeltme istenci görmüyoruz! Son olarak 26 Ağustos’u yok sayıp Malazgirt, Ahlat taraflarına gitti.. Ülke yangın yeri iken, bir de Ahlat’ta saray yaptıracakmış! Alpaslan’ın mirasçısı olacakmış Türkiye böylelikle. Akıllara seza!

AKP = Erdoğan’a şunları söylemek ve anımsatmak isteriz çok işe yaramasa da :

  • “Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.” (Falih Rıfkı Atay Çankaya, syf. 363)
  • 26 Ağustos’ta Dumlupınar yerine başka yerlere gidenler… Alpaslan’ın 1071’de bize sunduğu Anadolu’yu, sizin övündüğünüz Osmanlı, Sevr ile Batı’ya terketti. Malazgirt ve İstanbul dahil. 3,5 yıl süren işgali, Osmanlı’nın düşmanla işbirliğine karşın Mustafa Kemal önderliğinde bu halk sonlandırdı. Osmanlının kabul ettiği Sevr’i 1. Meclis yırtıp, onay verenleri vatan haini ilan etmese idi, bu gün ne Erdoğan ne de kulları olurdu.. ve Malazgirt Türk toprağı değildi! Tarihe ve bu toprakların mazlum insanlarına ihaneti bırakın.. ATATÜRK havalanını hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç mi hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç gerek yokken kapatıp – taşıtıp, adını silip, Alpaslan Havaalanı yapmak, ülke ekonomik bunalımda iken Ahlat’ta saçma sapan gerekçe ile Saray hülyası kurmak.. çok yönlü oyunlar ve tarih gerçekleri yazacak, bunları yapanları ise bu Ulus asla bağışlamayacaktır!

Sevgi ve saygı ile. 27 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Erdoğan ‘Koprolali’ hastalığına yakalanmış

CHP Grup Başkan Vekili Engin Altay: Erdoğan ‘Koprolali’ hastalığına yakalanmış, şifa diliyorum

(Bizim çok kapsamlı irdelememiz yazının altındadır..)
Meclis’in Çankaya Kapısı önünde açıklama yapan CHP’li Engin Altay, Erdoğan’ın son günlerde kullandığı söylemlerin ulusal birlik açısından büyük sorunların habercisi olduğunu söyledi.

CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, “Vahim bir tablo ile karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanının son günlerdeki söylem ve eylemleri, Türkiye’nin selameti ve esenliği, ulusal birliğimiz açısından büyük sorunların habercisi niteliğindedir” dedi.

Altay, TBMM Çankaya Kapısı önünde basın açıklaması yaptı. Başbakan Binali Yıldırım’ın “Afrin, iktidar ile muhalefeti birleştirdi” ifadelerini hatırlatan Altay, bu durumun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı rahatsız ettiğini söyledi.

CHP’nin Afrin ile ilgili içtenlikli uyarılarda bulunduğunu ifade eden Altay, “Neden rahatsız oluyor, biz anlamıyoruz. Bizim bu uyarılarımızın asıl altında yatan bir önemli nokta da geçmişteki yanlışların tekerrür etmemesidir. Geçmişte ‘PKK, FETÖ, DEAŞ bizi kandırdı’ diyen Erdoğan’ın yarın, öbür gün de ‘ÖSO bizi kandırdı’ dememesi için biz bu uyarıları yaptık.” diye konuştu.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, harekat başladığı andan itibaren desteğini açıkladığını, buna rağmen “yerlilik ve millilik” polemiği ile eleştirilere maruz kaldıklarını anlatan Altay, “Vahim bir tablo ile karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanının son günlerdeki söylem ve eylemleri Türkiye’nin selameti ve esenliği, ulusal birliğimiz açısından büyük sorunların habercisi niteliğindedir.” ifadelerini kullandı.

“KOPROLALİ HASTALIĞINA YAKALANMIŞTIR”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik eleştirilerde bulunan Altay, şunları söyledi:

  • “Siyasette devletin en tepesindeki insandan partisinin bütün sözcülerine kadar– ‘terbiyesiz,
    – edepsiz,
    – ulan ahlaksız’ lafları havalarda uçuşuyor. Öncelikle şunun bilinmesi lazım :
  • Tarafsız kalacağına dair namusu ve şerefi üzerine yemin edip bu yemini çiğneyen birinden Türkiye’de hiç kimsenin alacağı ahlak dersi olamaz. Bir hastalık var tıpta ‘koprolali‘ diye. ‘Koprolali‘ hastalığı şu demek. ‘Bir kişinin istemsiz bir şekilde küfürlü ve saldırgan sözler söylemesi’.
  • Üzülerek, ifade etmek lazım. Recep Tayyip Erdoğan ‘koprolali’ hastalığına yakalanmıştır. Allah’tan şifa diliyorum. Türkiye’nin selameti için kendisinin bu hastalıktan bir an önce hastalıktan kurtulması gerekir. Şimdi burada ‘ahlaksız’ kavramından kastedilen tabii ki siyasi ahlaktır; ama kime ‘siyasi ahlaksız’ denildiğine de bir bakmak lazım.
  • Bir siyasetçi, üstelik devletin en tepesindeki siyasetçi gerilimden, kutuplaşmadan, kamplaşmadan besleniyorsa o bir siyasi ahlaksızdır.
  • Namusu ve şerefi üzerine ettiği yemini çiğneyen bir siyasetçi siyaseten ahlaksızdır.
  • Mehmetçik, kan akıtıp, can verirken bunu ‘bir tek adam şovu’na çevirmek isteyen siyasetçi, siyaseten ahlaksızlığın daniskasını yapmaktadır.
  • ‘Koprolali’ hastalığından bir an önce kurtulmasını kendisine tavsiye ediyoruz.”

“LOZAN, BU ÜLKENİN TAPU SENEDİDİR”

Konuşmasının ardından basın mensuplarının sorularını da yanıtlayan CHP’li Altay, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Lozan Antlaşması ile ilgili açıklamalarının hatırlatılması üzerine “Lozan, bu ülkenin tapu senedidir. Güney ve doğu sınırlarımızla ilgili bu kadar büyük bir tehdit varken Lozan’ı yeniden gündeme getirerek, polemik yapmak, ahlaksızlığın en büyüğüdür” dedi.
=========================================
Dostlar,

ERDOĞAN’ın SORUNU GERÇEKTEN ve
SALT KOPROLALİ Mİ; YOKSA… ?

AKP güdümüne –medyanın büyük katkısı ile– bütünüyle sokulan Siyaset Kurumu, ne yazık ki ülkemizin ağır ve çok çeşitli sorunlarına çözüm üretmek yerine daha da çıkmaza sokuyor. Ağırlaşan ve çeşitlenen sorunların üstesinden gelmek bir yana, altında ezilen – boğulan iktidar, son derece sağlıksız ve tehlikeli ancak siyaset biliminde iyi bilinen davranışlara yöneliyor :

– şiddet söylemi,
– gözdağı – korkutma
– ötekileştirme,
– ayrıştırma, toplumu kutuplaştırma,
– ölçüsüz ve öfke dolu hamaset,
– gündemi değiştirme,
– halkın dikkatini iç sorunlardan uzaklaştırmak için ulusal duyguları sömürme amaçlı
dış sorunlar yaratma
– hatta sınırlı – denetlenemeyen dış çatışmalara – savaşa sürükleme

Tablo klasiktir ancak gerçekten ürkütücüdür. AKP kadroları, balık baştan kokar örneği, Genel Başkanları Erdoğan’ı izlemekte hatta O’nunla yarışmakta. Bizim burada yazmaktan bile utanacağımız sözler, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı AKP’li Erdoğan’ın ağzından uluorta saçılmaktadır. Kendisine çook sınırlı dokundurmalar bile eleştiri sınırı dışında görülerek hakaret savıyla yargıya taşınmakta ve Türk Ceza Yasası md. 299 üzerinden 1-4 yıl hapisle insanlar yargılanmakta  – süründürülmektedir. “Hakaret” kamuya açık yapıldı -ki hemen hemen tümü bu durumda..- ise ceza %50 ağırlaştırılmaktadır. Oysa Erdoğan, bir CHP milletvekiline “Ulan ahlaksız!” diye seslenebilmektedir! Görülmemiş bir rezalettir, fiyaskodur, skandaldır.

Sayın Engin Altay “Koprolali” açıklaması yapıyor.. Bir hekim olarak açıklayalım ki, “kopro” Latince “dışkı” demektir; “Koprolali” sözcüğü, Etimolojik olarak “dışkı” sözcüğünden türetilmiştir. Argoca ya da çok açıkça yazmak gerekirse “ağzından _ _ k saçmak” demektir!

Türkiye neden bu sefil durumlara sürüklenmiştir?

  • Erdoğan neden Afrin operasyonuna bunca dev umutlar bağlamıştır??

Bir seçim daha kazanmak, AKP iktidarını 4 yıl daha uzatmak, Cumhurbaşkanlığında bir 5 yıl daha…. bunca çılgınlığa, ülkeye bunca ağır faturaya değer mi??
2019 veya daha erken yapılacak seçimlerde HİLE bir yana; AKP, çekilecek en güçlü ve sanırız son kozunu oynamaktadır pek çok yönüyle soru işaretleri ile sarılı Afrin operasyonu ile..

Nedendir bu iktidara – iktidarda kalmaya mahkumiyet? Yargılanma korkusu mu??

Erdoğan gerçekten sinirlerine egemen olamadığı için mi bunca edep dışı söz etmektedir?
Yoksa, daha önce söylediği gibi “öfke de bir hitabet sanatı” mıdır??
Her ikisi de ülkemiz içi 40 katır ve/veya 40 satır işlevindedir.
Ülkemiz ve AKP’liler dahil insanımız, ikisini de hak etmiyor.
Erdoğan hem tıbbi yardım almalı ve dürtü – öfke denetimini gereğince başarmalıdır hem de “öfke de bir hitabet sanatı” düşüncesini bir yana bırakmalıdır.  Yazıktır ülkeye, askere…

Mart 2011’de ABD, BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında Afganistan…. Irak’tan sonra Suriye’yi işgale ve bölerek bir kukla Kürt devleti adı altında 2. İsrail’i = Büyük İsrail’i kurmak üzere Siyonist lobilerce yönlendirildiğinde, Türkiye’nin elinden gelen her türlü desteği bu Proje için cömertçe verdiğini yerli, özellikle yabancı basın çoook yazdı. Erdoğan bir biçimde gene ikna edilmiş ya da kandırılmıştı. Ne var ki, 7. yılını bitirmekte olan bölgesel savaşta / Suriye’de çıkarılan iç savaşta eksenler kaydı ve AKP = Erdoğan için hüsran başladı. 911 km’lik Suriye sınırı, “Erdoğan’ın dostları” (!?) ABD Başkanlarınca PKK türevi bölücü terör örgütlerine ağır silahlarla – sınırsız lojistik destekle devredildi. Şam’da Emevi camisinde namaz kılma hülyası, bir bumerang gibi geriye dönerek sahibini vurmuştu. Erdoğan oyunu – aldatıldığını (?) çooook geç gördü. İçerideki uyarılar yetmedi.. Narsisistik kişilik direniyordu.. Rusya – Putin ve İran olağanüstü sabırlı – usta çabalarla AKP = Erdoğan’ı sınırlamayı, çelmeyi güçlükle başardılar.

Açık söyleyelim;

– Afrin operasyonu günah çıkarmadır…
– Afrin operasyonu kendim ettim kendim buldumdur..
– Afrin operasyonu, kendi hatasını düzeltmedir (çok üzgünüz ama pisliğini temizleme)..

Bu uğurda Mehmedimiz şehit – gazi olmakta, ülkemiz milyarlarca dolar fatura ödemektedir.
Gerçekte Erdoğan sorunun içyüzünü bilmektedir, acı ve çıplak gerçekle yüzleşmiştir.
Bu yüzleşme O’nu çok ama çok, haddinden fazla rahatsız etmektedir.
Sanırız, bilinç altına itme dahil, yansıtma (projection), yadsıma (denial), mantığa bürünme (rationalization)… dahil tüm psikolojik savunma mekanizmalarını aşırı dozda kullanmaktadır; buna adeta mahkumdur ruh sağlığını – dengesini korumak açısından. Dolayısıyla gerilimi olağanüstüdür. Öfke patlamaları, dürtüsellik.. hem denetim dışı hem istendiktir korkarız.

Kim ağzını açar, Erdoğan’ın son derece nazik – kırılgan dengelerini – ütopyalarını zorlar – silkelerse müthiş tepki almaktadır, alacaktır. Küfür, hakaret, hedef gösterme, linç, yargıya taşıma.. İşte Türk Tabipleri Birliği, işte barış isteyen 170 aydın – sanatçı – bilimci.. Erdoğan’ın bu kişi – kurumlarla rasyonel – serinkanlı politik tartışmaya girmesini ummak akıl dışıdır. 80 milyon afsunlanacak, asla çatlak ses çıkmayacak, karşı çıkanlar kim olursa olsun ezilip geçilecek ve muazzam ego zedelenmeden tatmin edilecek, narsisistik kişilik okşanacaktır. Kimbilir, vicdanlarda açılan derin yaralar (??) belki bu yolla sarılabilecektir??

Siyaset tarihinde bir ülkenin – halkın başına gelebilecek en ağır bunalımlardan biridir Türkiye’nin yüz yüze olduğu. 2002’de Batı emperyalizminin kurgusuyla iktidar yapılan siyasal kadro; Android’lerin, yaratıcıları “Andros” u fena halde köşeye sıkıştırmasına benzetilebilir mi?

AKP = Erdoğan dönüşü olmayan çok tehlikeli bir yoldadır. Hem ülkemiz hem iktidar bedel ödeyecektir, ödemektedir. Bu süreç AKP = Erdoğan’ın siyasal iktidardan uzaklaşmasını hızlandıracaktır. Türk Ulusu kendisine aptal – ahmak işlemi (muamelesi) yapılmasını, aşağılanmasını, ulusal – mili dava diye istismar edilmesini bağışlamayacaktır. Şehitlerin ruhu da!

Hiç kuşku yok; şehit – gazi Mehmetlerimizin ve ailelerinin acısı yüreğimizi kavurmaktadır; hem de “..gerçekten böyle olmak zorunda mıydı??” sorusunun çengeli beynimizi kemirerek..

Not : Konuyla bağlantılı olarak “AKP = ERDOĞAN’ın DIŞ POLİTİKA – ASKERİ OPERASYONLARA MAHKUMİYETİ!” başlıklı yazımızı da okuyabilirsiniz..

Sevgi, saygı derin KAYGI ve ACI ile. 28 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Lütfü Kırayoğlu: Türkiye’ye Musul’da Kurulan Tuzak

Türkiye’ye Musul’da Kurulan Tuzak

portresi

Lütfü Kırayoğlu
ADD GYK Üyesi

İşte Musul harekâtı, kurulacak bu kukla devletin ekonomik olarak en zengin kesiminin en “güvenilir” güçlere teslimini amaçlamaktadır.

Doğrusu aynı “koalisyon” güçlerinin son 25 yılda Musul bölgesini kaçıncı kez kurtardığı da hiç sorgulanmamaktadır. 1991 yılındaki 1. Körfez Savaşında Irak’ın Kuzeyinde uçuşa yasak bölge ve Çekiç Güç sayesinde bir kez “kurtarılan” bölge, 2003 yılındaki 2. Körfez Savaşında hiç dokunulmayarak Barzani güçlerine terk edilmişti. Suriye’de başlatılan iç savaş sırasında adını duyduğumuz IŞİD adlı örgütün Musul’u ele geçirerek Irak petrollerini nasıl yağmaladığını ve bu yağmadan bize düşen payı da Rus hava fotoğraflarından görmüştük.

IŞİD denilen bu kanlı örgütün her ne kadar “İslamcı” olduğu söylense de, başta “koalisyon” ülkeleri olmak üzere dünyanın her tarafından toplanmış ipini koparmış takımı olduğunu ve yine aynı ülkeler tarafından eğitilip, beslenip büyütüldüğünü bilmeyen yok.

“Koalisyon” güçleri şimdi Musul’u kendi yarattıkları bu canavardan kurtarıp bir kez daha “fethederken” bir başka fetihçiyi, Osmanlı özentilerini tahrik ediyor. Ama daha önemli olan bu tahrik ile Türkiye’nin başlattığı “Fırat Kalkanı” harekâtının önünü kesip, oluşmakta olan Kürt koridorunu engelleyen Türk Silahlı Kuvvetlerinin dikkatini dağıtıp bir ders vermek.

Sonuçta “Fırat Kalkanının” hedefi değiştirilecek ve Türkiye Musul’da yüz yıl sonra bir darbe daha alarak terbiye edilecek.

Musul ile ilgili her türlü gelişme ülkemiz için yaşamsal önemdedir. Fetihçi politikalarla “bizim b ve c planlarımız var” diyerek bir macera peşine düşülemez. Emperyalizmin sadece b ve c planları değil z planları da vardır. Üstelik bu planlar yüz yıllık planlardır.  Yüz yıllık planlar maceracı politikalar ile değil gerçekçi politikalarla yenilgiye uğratılır.

Tıpkı yüz yıl önce Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının başardığı gibi… Bu başarıyı sürdürebilmek ise Atatürk’e, Lozan’a saldırarak değil, sahip çıkmakla olabilir. (17.10.2016)

===============================

Değerli arkadaşımız Sn. Lütfü Kırayoğlu’na bu nitelikli irdelemesi için teşekkür ederek  ve katılarak paylaşıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
21 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

İSTANBUL BAROSU : BÖLÜCÜ TERÖRE KARŞI MÜCADELE KARARLILIKLA SÜRDÜRÜLMELİDİR

Istanbul_Barosu_Logosu
BÖLÜCÜ TERÖRE KARŞI MÜCADELE KARARLILIKLA SÜRDÜRÜLMELİDİR

Bölücü terör örgütü tarafından Bitlis, Diyarbakır, Elazığ ve Van’da gerçekleştirilen saldırılarda güvenlik güçlerinden şehitler verilmiş, çok sayıda yurttaşımız yaralanmıştır. Ülkenin bölünmez bütünlüğü uğruna yaşamını yitiren şehitlerimize rahmet, yakınlarına ve halkımıza başsağlığı, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz.

Emperyalizmin taşeronu olarak sahaya sürülen bölücü terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına yönelik saldırılarının son dönemde yoğunlaşması dikkat çekicidir. Geçen yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması projesi ŞARK MESELESİ ( Doğu Sorunu ) olarak tanımlanıyordu.  Dünün Şark Meselesinin günümüzde BOP ( Büyük Ortadoğu Projesi ) olarak güncellendiğini görüyoruz.

Emperyalist destekli etnik bölücülük ile din maskeli FETÖ arasındaki tarihsel ittifak üzerinde düşünülmelidir. İngiliz-Fransız bağlaşıklarının işgalindeki Mütareke İstanbul’unda 1918’lerde ortaya çıkan Kürdistan Teali Cemiyeti ile İslam Teali Cemiyeti’nin kimi yöneticilerinin aynı kişilerden oluşması tarihsel ittifakın köklerini göstermesi açısından son derece ilginçtir. Günümüzde PKK ve paralel yapı ile türevleri olarak güncellenen ihanet ittifakının ülke bütünlüğüne yönelik kalkışmaları aynı merkezden yönlendirilmektedir.

Fıratsız, Diclesiz, GAP’sız, siyasi sınırları küçültülmüş, bölgesinde iddiası ve itibarı kalmamış bir Türkiye programının tetikçilerince kanlı terör kampanyasının şiddetinin önümüzdeki dönemde daha da  artacağı anlaşılmaktadır. Bölücü terörün teşhisi, tanımı ve etkisizleştirilmesine yönelik aymazlık ve gevşekliğin acı sonuçlarını ulusça yaşamaktayız.

Siyasi iktidar, hukuk meşruiyeti içinde bölücü ve kökten dinci teröre karşı her türlü önlemi almak, kararlılıkla mücadele etmek sorumluluğunu taşımaktadır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur. 26.08.2016

İstanbul Barosu Başkanlığı

=========================================

Dostlar,

Bu açıklamaya biz de aynen katılıyoruz.
Son derece önemli tarihsel saptamalar yapılmakta ve günümüzle bağlanmaktadır.
Yeterli birikiminiz olur ve ustaca kullanılırsa Tarih, hem günü anlamanız cdiddi katkı verir
hem de geleceği yordamanıza.. Ülke yöneticilerinin tarih birikimi ve bilinci büyük önem taşıyor. Okullarımızda Tarih öğretimine hakettiği önem verilmelidir. Üniversitelerde Siyasal Tarih, Dünya Tarihi gibi dersler, ilgili bölümler dışında hiç olmazsa seçimlik olmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
27 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ZAFER BAYRAMI İÇİN

ZAFER BAYRAMI İÇİN

 portresi_Anit_Kabir'de

Suay Karaman

 

 

26 Ağustos 1922 günü başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos 1922 günü Başkumandan  Meydan Savaşı ile Ordumuzun zaferiyle sonuçlandı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde başarılan Ulusal Kurtuluş Savaşı, 400 yıldır dünyayı sömüren kapitalizmin yenilebileceğini tüm dünyaya gösterdiği gibi, sömürülen uluslara da
örnek olmuştur. 93 yıl önce vatanımızı emperyalizmin işgalinden kurtararak, özgürlüğümüze kavuşturan Kuvayi Milliye Şehitleri’ni şükranla anmaktayız.
Ancak bugün ülkemizde yaşananlar için büyük önderimiz Atatürk’e ve
Kuvayi Milliye Şehitleri’ne karşı başımız eğiktir.

Mustafa Kemal’in önderliğinde az zamanda çok ve büyük işler başarılarak,
Türkiye Cumhuriyeti’nin her alanda dünyanın önemli ülkeleri arasında yer alması sağlanmıştır. Tam bağımsızlık ve emperyalizm karşıtlığı ile Atatürk ilke ve devrimleriyle yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik ve çağdaş bir ülke olma yolunda büyük atılımlar gerçekleştirmişti. Ancak eşsiz önderimiz Atatürk’ün erken ölümü sonrasında, bu atılımlar durdurulmuş ve emperyalizm yeniden kendini göstermeye başlamıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşında emperyalistlere karşı dimdik duran ve zafer kazananların torunları, günümüzde emperyalizmin buyruğuna girerek, ihanete ortak olmaktadırlar.

93 yıl sonra bu gün, yaşadığımız günlerde ülkemiz siyasal ve ekonomik yönden
büyük belirsizlikler içindedir. Yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik ve terör ülkemizin gündemindeki en önemli konulardandır. Bölücülük ve şeriat tehlikesinin büyük boyutlara ulaştığı günümüzde, toplum umutsuzluk içinde savrulmaktadır.

  • “İster kabul edilsin, ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir.”

diyen bir sultan ile hukuk ve anayasa tanımazlık açıklanmıştır. Yıllardır çoğu kişinin söyleyemediği ya da söylemek istemediği sivil darbe, ‘ileri demokrasi’ olarak topluma yutturulmaktadır.

Medya, yargı, üniversiteler, devlet kurumları ele geçirilmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri ise sahte ve uydurma belgelerle düzenlenen operasyonlar sonucu etkisiz duruma getirilmiştir (AS: bir ölçüde). 93 yıl önce emperyalistlere karşı dünyanın en haklı savaşını vererek, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı kazanan şanlı ordumuzun, bugün içine düşürüldüğü acıklı durum ortadadır. Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, verilecek görevlerin yerine getirildiği, emperyalist işgallere aracılık eden bir ordu istenmektedir!?

Kuvayi Milliye’nin, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ve o büyük zaferle sonuçlanan günlerin bilincini kavrayamayanlar, coşkusunu duymayanlar bugün emperyalizme meze olmaktadırlar. 30 Ağustos Zaferi’nden 93 yıl sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün
Gençliğe emanet ettiği Cumhuriyetimize sahip çıkamayıp, Ülkemizin yeniden
işgal edilmesine sessiz, duyarsız ve seyirci kalan herkes bugünlerin sorumlusudur.

Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı kalmak koşuluyla, bilinçli ve kararlı bir biçimde
örgütlenerek, demokratik ve laik cumhuriyetimizi padişah heveslilerine, şeriat yanlılarına ve emperyalistlere bırakmadan mücadele etmek zorunluğumuz bulunmaktadır.
Doğru siyaset ve planlamayla, doğru insanlar ve kadrolarla, emperyalizmin yeniden yenilip kovulması için ve güzel ülkemizi yeniden aydınlık günlere getirmek için
mücadele ederek, çok çalışmalıyız.

Vatan Partisi’nin Tahran temasları : BOP’a karşı BAPP

BOP’a karşı BAPP

Vatan Partisi’nin Tahran temaslarıyla bölgede barışı sağlamak için ilk adım atıldı. Kurulan ortak platform için Korkmazcan, ‘Bu Türkiye için değil dünya barışı adına zorunlu bir
inşa hareketidir.’
dedi

BOP'a karşı  BAPP
Aydınlık / Ankara

VATAN Partisi‘nin Tahran temaslarının sonunda Türkiye ve İran arasında Batı Asya Parlamenterler Platformu’nun (BAPP) temeli atıldı. Platformun Türkiye temsilcisi,
Türk Parlamenterler Birliği Onursal Başkanı Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hasan Korkmazcan olarak belirlenirken İran temsilcileri ise eski İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ile İran İslami Danışma Meclisi Dış Siyaset ve Milli Güvenlik Komisyonu Başkanı Alaaddin Burucerdi oldu. Vatan Partisi heyeti, İran ziyaretini önceki gün tamamladı. Vatan Partisi
Genel Başkan Yardımcısı E. Korgeneral İsmail Hakkı Pekin ile Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hasan Korkmazcan, temaslara ilişkin değerlendirmelerini basın mensuplarına aktardı.
Hasan Korkmazcan, BAPP’ın kurulduğu müjdesini verdikten sonra sözlerine şöyle devam etti:
“Artık emperyalist ülkelerin belirlediği ölçülerle bu ülkelerin dış politikaları güvenlik
ve ekonomi politikaları tespit edilemeyecek, bölge ülkeleri karşılıklı saygı çerçevesinde, karşılıklı çıkarlarını ortaklaşa belirleyebilmek amacıyla değişik alanlarda kurullar oluşturacaklar. Bunun siyasi alanı da Batı Asya Parlamenterler Platformu‘dur.
Şu anda bölgedeki siyaseti BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) belirliyor.
Biz BOP’a karşı BAPP diyoruz.”

Vatan Partisi olarak İran’la her alandaki çalışmayı entegre bir plan çerçevesinde yürüteceklerini vurgulayan Korkmazcan, “Türkiye-İran ilişkilerinin, küresel siyasete
çok etki edecek bir çekirdek hareketi başlattığı kanaatindeyim.”
dedi.
AVRASYA’NIN AĞIRLIĞI
Korkmazcan, BAPP’ın neden kurulduğuna ilişkin bilgi verdi. Korkmazcan,
“Küresel açıdan dünyadaki bütün eğilimler, bütün araştırmalar Avrasya bölgesinin ağırlığının önümüzdeki on yıllarda artacağını gösteriyor. Türkiye’de çok ciddi bir siyasi paradigma değişikliğine ihtiyaç var. Bu sadece Türkiye için değil dünya barışı için de zorunlu bir
inşa hareketidir.” açıklamasını yaptı.
Bölgesel ve küresel sorunları konuştuklarını belirten İsmail Hakkı Pekin, “Ahmedinejad’ı
ziyaret ettik. Kendisi antiemperyalist bakışıyla bilgiler verdi ve bizim partimizi ve önerilerimizi desteklediğini söyledi. Stratejik Araştırma Merkezleri arasındaki çalışma gruplarıyla Türkiye ve İran’da bölgesel ve küresel olaylarla ilgili senaryolar ve düşünceleri değerlendireceğiz.” dedi.
Gezinin çok verimli geçtiğini ifade eden Pekin, “İranlı yetkililer Türkiye ile bölgesel sorunları görüşmeye hazırlar. Ama Türkiye’nin çıkışları onları korkutuyor. İran’la ilişkilerimizde
çok daha dikkatli davranmamız gerekiyor. İran bölgede bizim dayanak olabileceğimiz,
barış sağlayabileceğimiz bir ülke olursa, bölge barışını tesis edebileceğimiz büyük, geniş
ve olanakları olan bir ülke.” diye konuştu.

VATAN PARTİSİ İRAN MECLİSİ’NDE

Genel Başkan Yardımcısı İsmail Hakkı Pekin başkanlığındaki Vatan Partisi heyeti önceki gün İran Meclisi’nin Merkez Bankası konulu oturumuna katıldı. Heyet, İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Siyaset Komisyonu Başkanı Alaeddin Burucerdi ile görüştü. Burucerdi, Vatan Partisi heyetinin BAPP önerisinin İran tarafından kabulünü ilan etti. Yaklaşık 2 saat süren toplantının gündemi ise bölgesel gelişmeler, emperyalizme karşı mücadele ve
Batı Asya Birliği oldu.
Vatan Partisi heyetini İran Meclisi’nde ağırlamaktan duyduğu mutluluğu dile getiren Burucerdi, AKP Hükümeti’nin özellikle Suriye’de uyguladığı dış politikayı da sert bir şekilde eleştirdi. Burucerdi, “Vatan Partisi’nin devrimci ve dik duruşunu takdir ediyoruz. Ayrıca bölge ülkelerinin işbirliği halinde Amerika burada hiçbir şey yapamaz.” dedi.
==========================================

Dostlar,

Vatan Partisi’nin bu girişimi gözden kaçırılMAmalı..
Son derece önemlidir..Bu sitede BOP = Türkiye’yi bölerek Büyük İsrail denklemi kuruldu ve yazılar yazıldı.
AKP’nin ilk genel başkanı Bay RTE de onlarca kez, kameralar önünde

“Biz BOP eşbaşkanıyız ve bu görevi yapıyoruz..” buyurmuştu.BOP_haritasi

BOP’un bölücü anlamı ve işlevi yukarıdaki haritada..Bu eylemin hukukta karşılığını yazamıyoruz.. Suç oluyor..
Suçun konusunu oluşturan kabul edilemez hukuk dışı eylemi apaçık yapan ve meydan okuyarak itiraf edenlere birşey yapılamıyor ama bu tabloyu açıklayanlara hakaret davası açılıyor..

Böylesi rejimler siyasal yazında (literatürde) DİKTATÖRLÜK – DESPOTİZM – FAŞİZM’dir.
Türkiye tam da böylesi bir dayatma içindedir.

Bu bakımdan Vatan Partisi’nin BOP’u çöplüğe atacak BAPP girişimi son derece önemlidir ve sahip çıkılması gerekmektedir. Ortadoğuya barış, Batı Emperyalizminin bu bölgede koçbaşı / taşeronu olarak rol üstlenen Türkiye ile getirilemez. Bugüne dek yapılan tam da budur ve
ağır sonuçları ortadadadır. Bölge kan gölüdür ve ülkeler iç savaşla parçalanmaktadır.
Filistin, Lübnan, Ürdün, Suriye, Irak, Libya, Sudan.. parçalanmıştır. Türkiye de bu tehlikeli
ve kabul edilemez aşamanın kritik eşiğine sürüklenmiştir.

Bir an önce bu tehlikeli – ülkemizi iç savaş ve bölünmeye sürükleyen politikalar bırakılmalı
ve Bölge ülkeleri ile dayanışma içinde Küreselleşme = Yeni emperyalizme karşı direnişi Küreselleştirmelidir!

Vatan Partisi’ne bu ufuklu – derinlikli stratejik girişimleri için teşekkür ederiz..
Başbakan Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabını – tezlerini nereye koymalı bu arada?

Sevgi ve saygı ile.
2 Mayıs 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

TÜRKER ERTÜRK : Dışarıda neler oluyor?


Dostlar
,

Em. Tuğamiral Türker Ertürk, AYDINLIK‘ta yer alan dünkü (24.5.14)
uzun makalesinde “Dışarıda neler oluyor?” sorusuna yanıt arıyor.

Haklı.

Biz gündem oyunları içinde kurgu (dizayn) gereği boğulurken, “büyük oyun” un sahnelenmesi sürüyor. Kuşku yok ki iç ve dış gündem, birbirini tamamlayan halkalar.
Bu bakımdan söz konusu makalenin zamanlaması çok yerinde.

Ancak içerik ve vardığı temel sonuç üzerinden genelgeçerin epey dışında kalıyor.
KüreselleşTİRme yazınında (“TİR” hecesine dikkat; bizim önerimizdir!)
genelde varılan sonuç, artık yabanıl KüreselleşTİRmenin (“TİR” hecesine dikkat;
bizim önerimizdir!) sürdürülemediği, duvara dayandığı, tek kutuplu
ABD hegemonyasının gerçekleştirilebilirliğinin pek kalmadığı yönünde..
Pek çok da gözlem ve gerekçe ve bu tez için. Örn. Güney Amerika ülkelerinin
kendi aralarında birliği ve DB (Dünya Bankası) yerine Güney Bankasını kurmaları..

Örn. BRICS ülkelerinin (Brezilya + Rusya + Hindistan + Çin + Güney Afrika) kapsamlı stratejik işbirliği.. Örn. Şangay 6’lısı.. Örn. AB’nin giderek büyüyen bütünsel (konglomera) yapısı.. 28 ülke, 500+ milyon nüfus (Rusya’nın 3,5 katı, ABD’nin 1,7 katı!) ve 9 milyon km2’ye yaklaşan bir coğrafya hinterlandı.. Tüm bunların KüreselleşTİRme senaryosunun gereği olduğu savlanamaz; tersine bu sürece ikincil tepkisel oluşumlardır.

Öte yandan ABD ekonomisindeki durgunluk ve yavaşlama, hatta inişe geçiş..
BRICS ülkelerinde ise tersine genel bir ekonomik tırmanış..
Özellikle Çin’de muazzam bir istikrarlı başarım (performans)..

ABD’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da başarıya ulaşamayan GKAOP (Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Ortadoğu Projesi) ya da sınırlı BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) stratejisinin büyük ölçüde çuvallaması.. Irak ve Suriye’de, İran’da tüm yüklenmelere karşın istenen sonuçların alınamayışı..

Biraz daha uzatılabilir ama son bir örnekle yetinelim :

Rusya ile Çin arasında stratejik enerji işbirliği..

Birkaç on yıllık, birkaç bin km’lik boru hatları ve 400 milyar $ gibi muazzam bir
parasal boyuta varan anlaşma.. Gerçekleştirilmesinin önünde herhangi bir engel de gözükmüyor.. Öğrendiğimiz ölçüde Dolar kullanılmaksızın!..

Hatta doğrudan Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick‘in sözlerine bakalım :

  • Dünyada eski düzenin bittiğini vurgulayan R. Zoellick,
  • “Şimdi zaman yitirmeden, normal büyüme ve “sorumlu küreselleşme”yi sağlayacak kurumları yürürlüğe sokabiliriz.” derken, DB’sını rolünün de değişeceğini belirtti. (Cumhuriyet, 07.10.09; DB-IMF İstanbul toplantısı)

Sanırız Türker Paşa bu tezini biraz açmalı ve kanıtlar eklemeli..
Her durumda da Türkiye devlerin ayakları altında kalmayacak,
Büyük Atatürk’ün akıllı dış politika ilkelerini sürdürmeli :

– Anti – emperyalist ve anti – kapitalist
– Tam bağımsızlıkçı
– Yurtta barış – dünyada barış
– Herkesle dostluk kurma ama hiçbir ittifaka girmeme 
  (NATO’dan çekilme dahil, hatta başta!)

Büyük Atatürk
‘ün 12 yıl (1925-37) kesintisiz Dışişleri Bakanlığını yapan meslek büyüyüğümüz (tıp doktoru) Dr. Tevfik Rüştü ARAS, o dönem Türk dış politikasının özünü şöyle betimlemişti :

  • “Bizim dış politikamız basit ve doğrudur.
    Herkesle dostluk kurmak isteriz ama
    hiçbir ittifak ve bloklaşmaya girmeksizin..”

Sevgi ve saygıyla
26.5.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

================================================

Dışarıda neler oluyor?

turkererturk

TÜRKER ERTÜRK

AYDINLIK, 24 Mayıs 2014 

Bu aralar yoğun gündem nedeniyle hep ülkemiz içinde gelişen olayları ve dönen dolapları yazdık ve anlatmaya çalıştık. Esasında içerideki gündem yine yoğun ama kafayı kaldırıp biraz dışarıya bakmakta yarar var. Çünkü bugün Türkiye’de yaşadıklarımız, bölgemizde ve tüm dünyada sahneye konan oyunun ayrılmaz bir parçası.

Erdoğan’ın bulunup desteklenip iktidara getirilmesi, açılımlar, Ergenekon ve Balyoz gibi davalar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin itibarsızlaştırılması, askerlerin, siyasetçilerin, aydınların ve gazetecilerin zindanlara atılması, yargıya, medyaya ve ana muhalefet partisi CHP’ye operasyon yapılması, Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisine ve Atatürk’e düşmanlık bölgemizde ve dünyada sahneye konan büyük oyunun senaryosuna dahildir.

Yerkürenin tamamında sahneye konan bu oyun, ABD’nin tek kutuplu dünya düzenini, küresel liderliğini ve askeri üstünlüğünü devam ettirebilmesi amacına yöneliktir. ABD küresel hedeflerine ulaşabilmek ve dünyanın halen Atlantik üzerinde bulunan ekonomik, siyasi ve askeri ağırlık merkezinin doğuya Asya-Pasifik bölgesine doğru kayışını durdurabilmek için 2014 itibarıyla her yerde atağa geçmiştir.

ABD’nin çöktüğü, yıkılmak üzere olduğu, Ortadoğu’da yenildiği, geri çekildiği ve artık savunmaya geçtiği doğru değerlendirmeler değildir. Eğer mücadelenizi bu kabulün veya yanlış değerlendirmenin üzerine bina ederseniz sonuç hüsran olur.

Kuşatmak ve istikrarsızlaştırmak

Kuşatmak, istikrarsızlıklar yaratmak, silahlanma yarışına sokmak, stratejik enerji ve hammadde kaynaklarına egemenlik sağlamak, rakipsiz bir donanma ile tüm dünya denizlerinde ve okyanuslarında hâkimiyet, ekonomik manipülasyon (AS: manüplasyon), darbe yaptırmak, hedef ülke iktidarlarını ele geçirmek ve kontrol altına almak, medya ve STK’larla (Sivil Toplum Kuruluşları) algı operasyonları ve toplum mühendisliği, hedef ülkelere karşı bilgi harbi ve siber savaş bu mücadelede ABD’nin yoğun olarak kullandığı yöntemlerdir.

ABD artık tüm dünyada hedeflerini ele geçirebilmek ve elde tutabilmek için ateş ve manevranın asli unsur olmadığı, çatışma, diplomasi ve barış arasındaki çizgilerin belirsiz olduğu 4. Nesil hatta 5. Nesil Savaş’a geçmiştir.

Sürdürülen bu savaşta ABD açısından sıklet merkezleri; Asya-Pasifik, Afrika, Ortadoğu, Rusya çevresi (Baltık Cumhuriyetleri, Ukrayna, Kafkasya, Türk Cumhuriyetleri, Moğolistan) ve Güney Amerika’dır. Birinci öncelikli sıklet merkezi ise Asya-Pasifik bölgesidir.

Rusya, Avrupa’daki son kalesi olan Sırbistan’ı kaybetmek üzeredir. Geçtiğimiz günlerde Balkanlar’da meydana gelen ağır sel felaketi ve sonrasında Sırbistan dahil bölgeye gelen AB yardımları bile bu amaca yönelik olarak kullanılmaktadır.

Batı günümüzde Moskova’nın 1990 öncesi Avrupa’da bulunan arka bahçelerini tamamen ele geçirmiş ve o gün evi durumunda olan Ukrayna’ya bile girmiştir. Ukrayna fiili olarak ikiye bölünmüş kuşatma Moskova’ya doğru biraz daha yaklaşmıştır.

Yeşil Kuşak

Asya-Pasifik bölgesinde kuşatma ve Çin’e çevre ülkeleri ele geçirme faaliyetleri tüm hızıyla devam etmektedir. Bölgede istikrarsızlık had safhadadır. Doğu ve Güney Çin Denizi’nde Çin ile bölge ülkeleri arasında bulunan egemenlik hakları sorunları üzerinden her an sıcak çatışma çıkabilir. Ayrıca Malezya ve Endonezya başta olmak üzere diğer bölge ülkelerin Müslümanları da radikalleştirilerek aynen Sovyetler Birliği’ne yapıldığı gibi Çin’e karşı da Yeşil Kuşak inşa edilmekte ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi karıştırılmaya çalışılmaktadır. Geçtiğimiz günlerde bölge ülkesi olan Tayland’a yapılan darbenin arkasında ABD’nin olduğu bilinmektedir.

Önce istikrarsızlık ve güvenlik sorunu yaratmak sonra istikrarı ve güvenliği sağlamak için bölgeye girmek eski, bilinen ama her zaman yedirilen yöntemdir. Afrika’ya da böyle girilmektedir. Boko Haram, El Kaide gibi aynı güç tarafından kurdurulmuştur. Fransa şimdilik ABD’nin Afrika’da en yakın ortağıdır. Türk Deniz Kuvvetleri’nin dört harp gemisiyle yaptığı Afrika seferi ülkemizin çıkarlarına değil, ABD’nin Afrika planlarına yöneliktir.

ABD, Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltmak ve savaşımında AB’yi oyuncu olarak kullanabilmek için Doğu Akdeniz havzasının doğal gazını Kıbrıs ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya boru hatlarıyla taşımak istemektedir. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden bu nedenle Kıbrıs’a gelmiştir. Kıbrıs yeniden bu gerekçeyle pişirilmektedir.

Ortadoğu’da etnik, dinsel ve mezhepsel ayrıştırmaya planlandığı gibi devam edilmektedir. Bölgede Kürt devleti kurmak için parçalarının ana gövdelerinden gevşetilmesi, birbiri ile entegrasyonu ve uluslaştırma süreci adım adım gerçekleştirilmektedir. Bizim de bulunduğumuz bölgede yaygın istikrarsızlaştırma ve “Yaratıcı tahrip” (Creative destruction) yöntemleri uygulanmaktadır.

Özetle anlatmaya çalıştığım bu küresel planlardan ülke olarak asgari zayiatla atlatabilmeniz için öncelikle bu oyunu, yapılmak istenenleri ve arkasındaki gücü doğru anlamanız lazım. Yenildiler, çöküyorlar, yıkıldılar gibi nesnel analizden uzak slogan türü değerlendirmeler olsa olsa emperyalizmin ekmeğine yağ sürer.

Saygılar sunarım.

AKP HÜKÜMETI HALA MEŞRU MUDUR?


Dostlar
,

Yiğit Em. Albayımız Sayın Erdal SARIZEYBEK;

– cesaretle
– birikimle
– akıl ve bilimle
– yurtseverlikle

ülkemizin yakıcı sorunlarının üstüne gidiyor ve gündem yaratıyor..
Çözüm önerileri sunuyor..

Çoook akıllıca – düşündürücü sorular soruyor..

Aşağıdaki yazısı da bu bağlamda..

Sorduğu kritik soruyu biz de yıllarca sorduk BOP odaklı konferanslarımızda..
Hem de E. Alb. Ralph Peters‘in resmi makalesinden önce!
(Batı’nın Ortadoğu Planları ve Türkiye. İzmit / Körfez ADD, 25.06.04
Büyük Ortadoğu Projesi, Kastamonu / Cide ADD, 03.07.04 vd.)

Türkiye’yi, ABD Ordusunun resmi dergisinde yayımlanan (Haziran 2006) makale ve harita kapsamında parçalamayı öngördüğü apaçık ilan edilen
BOP sürecinde Eşbaşkan olmak, bu projeyi ABD başkanı ile birlikte yürüterek Türkiye’yi parçalamaktır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, böyle bir projede eşbaşkan olamaz! Türkiye bir akıl tutulması mı yaşıyor, mankurtlaştık mı? Derhal en yüksek düzeyde, etkili biçimde uyarılmalı ve bu görevi bıraktığını açıklamalıdır ya da Başbakanlık görevini bırakmalı, bu görevden alınmalıdır…

diye yazdık, söyledik.. Kendisi de (RTE) 30’u aşkın kez görüntülü olarak
BOP eşbaşkanı olduğunu ve bu görevi yaptığını pervasızca (?) söyledi..
Adeta meydan okudu.. Ya da ne yaptığının ayrımında (farkında) değil !?!

Gaflet ya da dalalet.. Vardığı yer İHANET!..

  • Türkiye bu yaşamsal BOP eşbaşkanlığı sorunsalını (problematiğini)
    hızla aşmak zorunda.. Plan 8. yılına girdi.. AKP iktidarı 11. yılında..  
    Yarın çook geç olabilir.

Hedef 2023‘ün kodları nelerdir, artık bunlar öngörülebilir çıplaklıktadır.

Haydİ Türkİye, geleceğİne sahİp çık!

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 8.9.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=======================================

AKP HÜKÜMETİ HALA MEŞRU MUDUR?

ERDAL SARIZEYBEK


“AKP Hükümeti hala meşru mudur?” 
sorusunu artık sormanın zamanı gelmiştir. Çünkü ister savaş ister barışta, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü hedef almış bir plan ve projede yer alan bir hükümetin bu eylemi anayasal bir suçtur, hem de öyle bir suç ki, adına “vatana ihanet” denilebilecek kadar ağır bir suç…

Türkiye’de BOP haritası sıkça yayınlandı ama bu haritanın ne şekilde hayata geçirileceğine dair yani “ülkemiz ve bölgemizde neler yaşanacak ki bu harita hayata geçirilecek?”, işte bunu anlatanımız belki de hiç olmadı. Öyle ya 22 ülkenin sınırlarını değiştireceği zorbalığıyla ortaya çıkan ABD’nin bu işi nasıl adım adım gerçekleştirebileceği konusu hep karanlıkta kaldı. Bunu aydınlatacağız…

Öte yanda BOP haritası yayınlandı yayınlanmasına ama bu haritanın bir eki yok mudur yani bu haritayı çizenler bunu neden yaptıklarını bir plan
ya da makale ile anlatmamış mıdır? Elbette bu harita tek başına değil, bunun da bir açıklaması var ve biz bunu da sizlerin bilgisine sunacağız…

BOP yani sözüm ona Büyük Ortadoğu Projesi 4 aşamalıdır:

1. Yönetimi ele geçirme,
2. Kaynakların yönetimini ele geçirme,
3. Etnik ve dinsel temelde ayrıştırma ve
4. Parçalama…

1. Aşama:
 Hedef ülkelerin yönetimlerini ele geçirme: Bunun için seçenek çok, ya “doğrudan işgal” tıpkı Irak’ta yapıldığı gibi, ya “iç karışıklık ve iç çatışma” çıkartmak yoluyla tıpkı Libya ve Mısır’da yaptıkları gibi, ya “hem iç savaş hem müdahale” yoluyla tıpkı Suriye’de halen yaşanmakta olduğu gibi ya da demokrasi eliyle demokratik seçimlerle o ülkenin yönetimini işbirlikçiler vasıtasıyla ele geçirmek tıpkı ülkemizde yaşanmakta olduğu gibi.

2. Aşama: Hedef ülkelerin kaynaklarının yönetimini ele geçirmek:
Bunun için de seçenek çok, ya “özelleştirme” diyerek o ülkenin stratejik kaynaklarını doğrudan satın almak, ya da “yabancı sermaye” diyerek işbirlikçi yerli sermaye eliyle kaynakları dolaylı satın almak tıpkı ülkemizde, Libya ve Mısır’da olduğu gibi, veyahut doğrudan müdahale yoluyla işgal edilmiş ülkelerin kaynaklarına silahlı güçlerle el koymak,
tıpkı Irak’ta olduğu gibi. Böylece yeraltı ve yerüstü ekonomik hatta
insan kaynaklarının yönetimini ele geçirmek…

3. Aşama: Hedef Ülkelerdeki insanları ayrıştırmak ve ayrışan gurupları güçlendirmek: Hedef ülkelerde birlikte yaşamakta olan insanları etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar temelinde, “ileri demokrasi, insan hakları ya da özgürlükler” diyerek ayrıştırmak tıpkı Başbakan Erdoğan’ın etnik ve mezhep vurguları yaparak ayrıştırdığı gibi. Ve yasal düzenlemeler ya da hükümet uygulamaları ile ayrışan gurupları güçlendirmek tıpkı ülkemizde Türk-Kürt; Alevi-Sünni diye ayrıştırma gayretlerinin olduğu gibi.

4. ve Son Aşama: Hedef ülkeleri parçalamak: İşbirlikçi yönetimler eliyle
ele geçirilmiş olan hedef ülkelerdeki devlet mekanizmasının ve kaynak yönetiminin gücünü kullanarak ya anayasal düzenlemelerle ya da ayrışan ve güçlendirilen gurupları çatıştırmak yoluyla bir iç kargaşa yaratarak ve bunun sonucunda yine anayasal düzenlemeyle hedef ülkeleri parçalamak.

İşte “BOP BOP” diyerek bölgemizdeki ülkelerinin parçalanması ve sınırlarının değiştirilmesi için uyguladıkları planın satır başları budur.
Peki bu parçalama stratejisinde ABD’nin görülen gerekçeleri nedir?

BOP Haritasını çizen Amerikalı bir asker Alb. Ralph Peter’s’dir. Çizdiği harita ve bu haritaya ek gerekçeleri “Kanlı Sınırlar, Daha İyi Bir Ortadoğu” başlığı altında açıklamış ve bu ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Haziran 2006 baskısında yayınlanmıştır. BOP haritası öylesine açık yazılmıştır ki
“bu planın uygulanması sonucunda Türkiye’nin kaybedeceği” vurgusu da uluslararası ilişkiler açısından hiçbir kaygı duyulmaksızın yapılmıştır. Aşağıda bu makalenin tam tercümesini bulacaksınız, önce okuyunuz sonra konuşmamızı yine sürdürelim…

*****

“Uluslararası sınırlar hiçbir zaman tamamen adil değildir. Fakat sınırların birbirlerine zorladığı veya ayırdığı tarafları maruz bıraktığı adaletsizliğin derecesi çok önemli bir fark yaratır. Bu fark çoğu zaman özgürlük veya baskı, hoşgörü veya mezalim, kanunun veya terörizmin hüküm sürmesi hatta barış veya savaş arasındaki farktır.

Dünyadaki en gelişigüzel ve tahrif edilmiş sınırlar Afrika ve Orta Doğu’dadır. Kendi çıkarlarını düşünen (kendi sınırlarını tanımlarken yeteri kadar problem yaşamış olan) Avrupalılar tarafından çizilmiş olan Afrika’nın sınırları milyonlarca yerli sakinin ölümünü provoke etmeye devam etmektedir. Ancak Orta Doğu’daki adaletsiz sınırlar – Churchill’den bir alıntı ile – yerel olarak tüketilebilecek miktardan daha fazla sorun üretir.

Orta Doğu’nun işlevsiz sınırlardan çok daha fazla problemlere sahip olmasına karşın – kültürel tıkanıklıktan, skandal eşitsizlikler ve
ölümcül dini aşırılıklara kadar- bölgenin toplu başarısızlığını anlama çabasındaki en büyük tabu İslam değil, kendi diplomatlarımız tarafından tapınılan çirkin ancak kutsal uluslararası sınırlardır.

Tabi ki ne kadar katı olursa olsun, hiç bir sınır değişikliği Orta Doğu’daki tüm azınlıkları aynı anda mutlu edemez. Bazı durumlarda etnik ve dini gruplar bir arada yaşamakta, birbirleri ile evlenmekte ve birbirlerine karışmaktadır. Başka yerlerde kan bağı veya inanç bağı temelli birleşmeler günümüzdeki taraftarlarının beklediği kadar mutluluk verici olmayabilir. Bu makale ile birlikte verilen haritalarda öngörülen sınırlar, Kürtler, Beluclar, Şii Araplar gibi en kayda değer“kandırılmış” nüfus gruplarının maruz kaldığı yanlışları düzeltmeye çalışmakla birlikte Orta Doğu Hıristiyanları, Bahailer, İsmaililer, Nakşibendiler ve diğer birçok sayısal olarak küçük olan azınlıkları yeteri derecede temsil etmez.

Ve unutulması güç bir yanlış, bölge ile ödüllendirmekle asla düzeltilemez: Ölmekte olan Osmanlı İmparatorluğu tarafından Ermenilere uygulanan soykırım.

Ancak burada yeniden tasavvur edilen sınırların düzeltemediği tüm haksızlıklara rağmen, bu derece büyük hudut revizyonları olmadan, daha barış içinde bir Orta Doğu asla göremeyiz. Sınırlar ile oynanmasına şiddetle karşı çıkan kişiler bile, mükemmel olmasa dahi, İstanbul Boğazı ve İndus ırmağı arasındaki ulusal sınırların daha adil bir şekilde değiştirilmesine yönelik bir çalışma ile iştigal etmekten fayda göreceklerdir. Uluslararası devlet idaresinin hatalı sınırların yeniden düzenlenmesi için hiç bir zaman etkili araçlar -savaşa ramak kala- üretmediğini kabul ederek, Orta Doğu’nun “organik” sınırlarını anlamak üzere zihinsel bir çaba gösterilmesi önümüze çıkan ve çıkmaya devam edecek olan zorlukların derecesini anlamamıza yardımcı olur. Düzeltilene kadar nefret ve şiddet üretmeye devam edecek insan yapısı muazzam deformasyonlarla karşı karşıyayız.

“Düşünülemez” olanı düşünmeyi reddeden ve sınırların değişmemesi gerektiğini söyleyenlerin yüzyıllar boyunca sınırların sürekli değiştiğini hatırlamalarında fayda vardır. Sınırlar hiçbir zaman statik olmadılar ve Kongo’dan, Kosova ve Kafkaslara kadar olan sınırlar günümüzde bile hala değişiyorlar.

5,000 yıllık tarihten bir diğer kirli sır da şudur: Etnik temizlik işe yarar.

Amerikalı okuyucular için en hassas olan sınır konusu ile başlayalım: İsrail’in komşuları ile makul bir seviyede barış içinde yaşamak için herhangi bir ümide sahip olması için, 1967 yılından önceki sınırlarına -meşru güvenlik kaygıları için gerekli yerel ayarlamalar yapılarak – geri dönmesi gereklidir. Fakat binlerce yıllık kan ile lekelenmiş bir şehir olan Kudüs’ü çevreleyen bölgelerin durumu bizim ömrümüz süresince çözümsüz kalabilir. Tüm tarafların tanrılarını birer emlak kodamanı haline getirdiği bir konuda toprak için yapılan savaşlar en az petrol zenginliği veya etnik çatışmalar için yapılan savaşlar kadar açgözlülük barındırır. Bu sebeple üstünde fazlasıyla çalışılmış olan bu konuyu bir tarafa bırakalım ve göz ardı etmek için çok uğraşılmış konulara dönelim.

Balkanlar ve Himalayalar arasındaki adaletsizliği ile ünlü topraklardaki en göz alıcı haksızlık bağımsız bir Kürt devletinin yokluğudur. Orta Doğu’da bitişik bölgelerde yaşayan 27 ile 36 milyon arasında Kürt vardır (bu rakamlar muğlaktır zira hiçbir devlet dürüst bir nüfus sayımı yapılmasına müsaade etmemiştir). Günümüz Irak nüfusundan daha büyük olan
bu grup, düşük nüfus tahminini bile göz önünde bulundurduğumuzda Kürtleri dünyanın kendine ait bir devleti olmayan en büyük etnik grubu yapmaktadır. Daha kötüsü, Kürtler, Ksenofon’un zamanından beri yaşadıkları tepe ve dağların bulunduğu bölgeyi kontrol eden her devlet tarafından ezilmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri ve koalisyon ortakları Bağdat’ın düşmesinden sonra bu haksızlığı düzeltmek için ellerine geçen muhteşem fırsatı görememişlerdir. Uyumsuz parçaların birbirlerine Frankenştayn canavarını andıran şekillerde dikilmesinden oluşan bir devlet olan Irak, o anda üç küçük devlete bölünmeliydi. Korkaklık ve vizyon eksikliğinden bunu başaramadık ve Iraklı Kürtleri yeni Irak hükümetini desteklemeleri konusunda zorladık – ki bunu iyi niyetimize karşılık olarak isteyerek yapıyorlar. Ancak özgür bir halk oylaması gerçekleştirilecek olsaydı, hiç şüpheniz olmasın ki, Irak Kürtlerinin neredeyse %100’ü bağımsız olmak için oy verirlerdi.

Şiddetli askeri baskılara maruz kalan ve on yıllar boyunca “dağ Türkü” olarak nitelendirilmek suretiyle kimlikleri yok edilmek istenen Türkiye Kürtleri de aynı şekilde oy verirlerdi. Ankara’nın önünde bulunan Kürt sorunu son on yıl içinde bir miktar kolaylaşmış olmasına rağmen baskı yakın tarihlerde tekrar yoğunlaştı ve Türkiye’nin doğusundaki beşte birlik bölümü işgal edilmiş bir bölge olarak görülmelidir. Suriye ve İran Kürtleri de mümkün olsa bağımsız bir Kürdistan’a katılmak isterlerdi.
Dünyanın meşru demokrasilerinin Kürt bağımsızlığını muzaffer kılmayı reddetmeleri medyamızı sık sık heyecanlandıran beceriksizce yapılan hafif günahlardan çok daha kötü bir insan hakları ihmalidir.
Ayrıca Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır.

Bölgede yapılacak adil bir düzenleme Irak’taki üç Sünni ağırlıklı bölgeyi budanmış bir devlet haline getirecektir ve bu bölgeler zaman içinde Akdeniz’e yönelmiş bir Büyük Lübnan’a, kıyılarını kaybetmiş olan Suriye ile birleşmeye karar verebilir ki bu durumda Fenike yeniden doğmuş olur.

Eski Irak’ın Şii güneyi, Basra Körfezinin çoğunu çevreleyecek bir
Arap Şii Devletinin temelini oluşturur. Ürdün mevcut bölgesini koruyacak ve güneye doğru Suudi’lerden alacağı bir bölge ile genişleyecektir. Doğal olmayan Suudi devleti, Pakistan kadar büyük
bir parçalanma görecektir.

Müslüman dünyasındaki geniş tıkanıklığın temel sebeplerinden biri Suudi Kraliyet Ailesinin Mekke ve Medine’ye kendi hükümranlıkları gibi muamele etmeleridir. İslam’ın en kutsal ibadet yerlerinin dünyanın en yobaz ve baskıcı rejimlerinden birinin – hak edilmemiş muazzam petrol zenginliğini yöneten bir rejim- polis-devlet kontrolü altında olması sayesinde Suudiler, disiplinci ve toleranssız inançlarına ait Vahabi vizyonlarını kendi sınırlarından çok ötesine yansıtma imkanını bulmuşlardır. Suudilerin zenginliğe ve bu sayede nüfuza sahip olmaları peygamberin zamanından bu yana Müslüman dünyasının, ve Osmanlı işgalinden (Moğol işgali değil idiyse) bu yana Arapların başına gelen en kötü şey olmuştur.

İslam’ın kutsal şehirlerinin yönetiminde bir değişikliğe gidilmesine Müslüman olmayanların bir etkisi olamayacak olmasına rağmen, Mekke ve Medine’nin İslami Kutsal bir Devlet – Müslüman Vatikan’ı gibi bir oluşum- içinde dünyanın en önemli Müslüman okulları ve hareketlerinin temsilcilerinden oluşan dönüşümlü bir konsey tarafından yönetiliyor olması ve bu sayede muazzam bir inancın geleceği hakkında fetva verilmesi değil tartışılabilmesine imkan tanındığını hayal edin. Gerçek adalet -ki hoşumuza gitmeyebilir- Suudi Arabistan’ın kıyısal petrol sahalarını bu bölgede nüfusu yoğunluğu bulunan Şii Araplara ve güney doğu çeyreğini ise Yemen’e verir. Riyad çevresindeki bakiye Suudi Bağımsız bölgesine sıkışan Suudiler, İslam’a ve dünyaya çok daha az zarar verebilme imkanına sahip olacaktır.

Ele avuca sığmayan sınırları ile İran, topraklarının büyük bir bölümünü Birleşmiş Azerbaycan, Özgür Kürdistan, Arap Şii Devleti ve Özgür Belucistan’a kaybedecek, ancak günümüz Afganistan’ında bulunan Herat bölgesini kazanacaktır, bu bölge tarihsel ve dilbilimsel açıdan Pers İmparatorluğuna eğilimlidir. İran aslında tekrar etnik bir Pers devleti haline gelecektir ve cevaplanması gereken en zor soru Bandar Abbas limanını tutması mı yoksa Arap Şii Devleti’ne mi terk etmesi gerektiği olacaktır.

Afganistan’ Batı’da Pers’e kaybedeceği bölgeyi Pakistan’ın kuzey batı cephesindeki kabilelerin Afgan kardeşleri ile birleşmesi neticesinde (yaptığımız bu egzersizin amacı olmasını istediğimiz şekilde harita çizmek değil, yerel halkın tercihleri doğrultusunda harita çizmektir) doğuda kazanacaktır.

Doğal olmayan bir başka devlet olan Pakistan, Beluc bölgesini Özgür Belucistan’a kaybedecektir. Geriye kalan “doğal” Pakistan, Karaçi yakınlarında batıya doğru bir bölge haricinde tamamiyle İndüs’un doğusunda kalacaktır.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin şehir devletlerinin karışık bir kaderi olacaktır-gerçekte de muhtemelen olacağı gibi. Bir kısmı Arap Şii Devletine katılarak Basra Körfezinin çoğunu çevreleyebilir (Pers İran’ına müttefikten ziyade karşı denge olarak gelişmesi ihtimali olan bir devlet). Tüm katı kuralcı kültürler ikiyüzlü olduğu için, Dubai’nin de ihtiyaçtan zengin ahlaksızlar için oyun bahçesi statüsü korunacaktır. Kuveyt mevcut sınırları içerisinde kalacaktır, Umman gibi.

Her durumda yapılan bu sınırların teorik olarak yeniden çizilişi, etnik yakınlık veya dini eyaletçiliği yansıtır- bazı durumlarda ikisini birden yansıtır. Tabi ki eğer sihirli bir değnek sallayarak konuştuğumuz sınırları değiştirebilecek olsak, bu değişikliği seçici ve titiz olarak yapmayı arzu ederiz. Ancak, değiştirilmiş haritayı incelediğimiz ve bugünkü sınırları gösteren harita ile karşılaştırdığımızda, 20nci. yüzyılda İngiliz ve Fransızlar’ın çizdiği sınırların,19ncu yüzyıldaki büyük utanç ve yenilgilerden çıkmaya çalışan bölgede sebep olduğu büyük yanlışlıklar hakkında bir fikir sahibi olmamız mümkündür.

İnsanların isteklerini yansıtan bir şekilde sınırların düzeltilmesi imkansız olabilir. Şimdilik. Ancak zamanla – ve kaçınılmaz sonucu olarak kan döküldüğünde- yeni ve doğal sınırlar ortaya çıkacaktır. Babil birçok kere düşmüştür. Bu esnada üniforma giyen erkek ve kadınlarımız terörizme karşı güvenliğimiz, demokrasi umudu ve kendiyle savaşması kaderi olan bir bölgedeki petrol kaynaklarına erişim için savaşmaya devam edecekler. Ankara ve Karaçi arasındaki bölgedeki mevcut insani bölünmeler ve zoraki ittifaklar, bölgenin kendine verdiği acılar ile birleştiğinde aşırı dincilik, suçlama kültürü ve teröristlerin istihdamı için mümkün olabilecek en uygun zemini sunmaktadır. Erkekler ve kadınlar sınırlarına pişmanlık ile baktıkça, düşmanlar için de hevesli bir şekilde bakarlar. Dünyanın ihtiyaç fazlası teröristleri ve kısıtlı enerji kaynakları ile Orta Doğu’nun mevcut deformasyonları, düzelecek değil aksine kötüleşecek bir durum vaat etmektedir. Ulusalcılığın sadece en kötü yönlerinin tutunduğu ve dinin en bayağı yönlerinin, hayal kırıklığına uğramış bir inanca hükmetmekle tehdit ettiği bir bölgede, Amerika Birleşik Devletleri, müttefikleri ve hepsinden önemlisi, silahlı kuvvetlerimiz sonu gelmeyen krizleri bekleyebilirler. Irak, ümit ile ilgili karşıt bir örnek teşkil ediyor olsa bile – eğer gereğinden önce topraklarını terk etmez isek- bu büyük bölgenin geri kalan kısımları hemen hemen her cephede daha kötüye giden problemler sunmaktadır.

Eğer büyük Orta Doğu’nun sınırları, kan bağı ve inanç bağının doğal bağlantılarını yansıtacak şekilde değiştirilemez ise, bölgede dökülen kanın bir bölümünün bizim kanımız olmaya devam edeceği hususunu dini bir inanç hususu gibi kabul etmemiz gerekecektir.

Kim kazanır – Kim Kaybeder

Kazananlar: Afganistan, Arap Şii Devleti, Ermenistan, Azerbaycan, Özgür Belucistan, Özgür Kürdistan, İran, İslami Kutsal Devlet, Ürdün, Lübnan, Yemen

Kaybedenler: Afganistan, İran, Irak, Kuveyt, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Suriye, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Batı Şeria

E. Alb. Ralph Peters

*********************************************

İşte harita BOP haritası bu, ABD’yi görünürde BOP’a sevk eden gerekçeler ve hedefe giden yollar da bu, bu ama hepsi bu değil,
çünkü bu plan salt ABD planı değil, aynı zamanda bir İsrail ve bir AB planıdır ve ABD-AB-İsrail’in ortak çıkarları BOP sayesinde hayata geçirilmek istenmektedir

Bu ülkelerin farklı ama ortak çıkarları şu yöndedir:

ABD; enerji kaynakları, yönetimi ve bu enerjinin Batı’ya güvenli yollarla sevki.

AB; Anadolu’nun yönetimi, Hıristiyanlaştırılması, Türk kimliği ve
tarihinin yok edilerek bin yıl önceki Bizans’a dönüştürülmesi.

İsrail; bölgedeki ülke yönetimlerinin ele geçirilerek Müslümanlara karşı Yahudi varlığının ve ABD-AB çıkarlarının Ortadoğu’da korunması.

Hatta Rusya ve Çin’in bile yeri geldiğinde bu projeyi desteklemesinin ulusal çıkarına olduğu düşünebilir, özellikle de Kürdistan diye bir devletin kurularak Asya’daki Türk dünyası ile Anadolu’nun bağının kesilebilmesi için. Çünkü zengin enerji kaynaklarına sahip Asya Türk dünyasının Anadolu Türk dünyası ile birleşmesi halinde doğacak büyük gücün kendilerine tehdit olabileceğini düşünebilirler, böyle düşünüyorlarsa eğer, hiç de haksız değiller öyle ya
Çin Seddi kime karşı yapılmıştı!

Günümüz dünyasında bir devletin bir başka devleti ele geçirme, parçalama ve yönetme emelleri olabilir tıpkı bin yıllık Bizans emeli gibi. Ancak bir devlet bu emelini kendi resmi organlarında yayınlayarak tüm dünyaya duyurabilecek kadar fütursuzsa, hedefteki ülkenin yapabileceği işler de vardır, “Nota vermek” gibi, “ilişkileri askıya almak” gibi, o devlete ait “askeri üsleri kapatmak” gibi… Amerika hiçbir kaygı duymadan Türkiye’yi açık açık hedef ülke gösterebiliyorsa eğer, bu, “Türkiye’deki siyasi iktidardan hiçbir korkusu ya da endişesi yok” anlamındadır.

Öte yandan, Amerika bu projenin işleyeceğini düşünerek Irak ve Afganistan gibi hedef ülkelerde doğrudan eyleme de geçebiliyorsa eğer, bu da, “Amerika bu konuda Türkiye’nin sahip olduğu tüm güç ve kaynaklarıyla desteğini almış” anlamındadır.

İşte bu noktada asıl sorun Amerika’nın BOP haritasında değil, Türkiye’nin tüm güç ve kaynaklarını yöneten AKP Hükümeti’nde ortaya çıkmaktadır. Çünkü bizzat Başbakan tarafından “BOP’un eşbaşkanı” olduğunun açıklanmış olması ve gerek iç siyasetteki özelleştirme ve ayrıştırma uygulamaları, gerekse dış siyasetteki BOP’a uygun Irak ve Suriye politikalarıyla bu AKP Hükümeti, anayasamızın değiştirilemez maddesi olan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütündür” ilkesini resmen ve alenen ihlal etmiş demektir.
Hala da ihlal etmeye devam etmektedir.

Bu durumda

  • “AKP Hükümeti hala meşru mudur?”

sorusunun ülkemizin kıymetli hukukçuları tarafından cevaplanması gerekmektedir. Çünkü ister savaş ister barışta, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü hedef almış bir plan ve projede yer almış olan bir hükümet,
açıkça suç işlemektedir, hem de öyle bir suç ki, adına “vatana ihanet” denilebilecek kadar ağır bir suç!

Bu, Osmanlı zamanındaki Damat Ferit Hükümeti’nin ülkemiz ve milletimizin varlık ve bekasına karşı İngilizlerle işbirliği yapması kadar ağır bir suçtur, nitekim bu suçu işleyenler o dönemde vatan haini ilan edilerek yurt dışında kovulmuşlardır…

  • Türkiye, ülkemiz ve milletimizin bölünmez bütünlüğünü hedeflemiş ve kendi hükümetinin de yer aldığı bu BOP projesinin işleyişini durdurmak zorundadır.
  • Aksi halde zaten ağır ve yakın bir tehdit altında olan Türkiye,
    varlık ve bekasını sürdürme imkanı bulamayacaktır.

Irak’ta olan bitenler, Suriye’de halen yaşanmakta olan süreç bu tespitimizin doğruluğunu destekleyen açık kanıtlardır.

  • Eğer ki, bir siyasi iktidar düşmanla işbirliği yaparak bir ulusun ve devletin varlık ve bekasını açıktan tehlikeye düşürüyorsa, böylesi bir siyasi iktidara karşı
    bir ulusun direnişi suç değil anayasal meşru müdafaadır.