DEMOGRAFİK DİNAMİT

DEMOGRAFİK DİNAMİT

Konuk yazar :
Av. Hüseyin Özbek

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Babam, kısadan önü alınabilecekken ihmal nedeniyle ölümcül sonuçlara yol açan hastalıklar için; “Dirhem ile girer batman ile çıkmaz” derdi.
Benzetme, kişisel sağlık açısından olduğu kadar toplumsal sağlık açısından da geçerlidir.

Bireysel aymazlığın ceremesini kişiler çeker, toplumsal aymazlığın faturası ise tüm millete çıkar.
Bugünümüzü ve yarınımızı emanet ettiğimiz siyasal iktidarların hataları toplumsal geleceğimizin tümüyle yitirilmesine yol açabilir. Hatanın büyüklüğü hali ise tarih sahnesini sonsuza dek  terk etmeye dek gidebilir.

Ülkenin ve ulusun yazgısı, tarih bilinci ve yönetim ehliyetinden yoksun kimi idarecilerin keyfiliğine bırakılmışsa, çöküş kaçınılmaz demektir.

Stratejide yapılan hataları taktikle düzeltmenin olanaksızlığını tarih bize göstermektedir. Sözü daha çok uzatmadan yakın geçmişte, “Stratejik Derinlik” makyajıyla pazarlanan “Stratejik Cinnetin” faturasını, batman ve dirhem üzerinden ele almanın zamanıdır.

Çizilen pembe tabloların, köpürtülen hayallerin, yükseltilen beklentilerin, Şam’da Emevi Camisinde kılınacak Cuma Namazının erken alınıp, tazelenmeyen abdestinin Türk Milletine maliyeti hiç kuşkusuz bu yazının boyutlarının çok ötesindedir.

Mantıksal içerikten yoksun tekrarların, uluslararası güç denklemini ve ülke gerçekliğini dikkate almayan anlamsız vurguların, kimi dönemler kitleler üzerinde toplu hipnoz etkisi yarattığını tarih bize göstermektedir.

Nasreddin Hoca’nın tantanacılarca iç edilen yorganı misali, Şam’da Cuma Namazı hayaliyle başlayan uzun rüyanın sabahının gerçekliği, 4 milyona yakın Suriye’linin Türkiye’yenin kentine köyüne, dağına ovasına yayılmış olmasıdır!

Toplumsal huzur, ülke güvenliği, hukuk düzeni, demokratik rejim ve gelecek açısından ağır sorunlara yol açması kaçınılmaz bir demografik dinamit ne yazık ki Türkiye’nin kucağındadır! Daha vahimi, Türkiye’nin, her an patlamaya (patlatılmaya) hazır bu demografik dinamiti zararsız hale getirecek devlet aklından yoksun bir görüntü vermesidir!

Buraya dek yazdıklarımızı özetleyelim: Türkiye’nin Suriye’ye yönelik stratejik cinneti, akıl ve gerçeklik dışı bir siyasal şizofreninin kaçınılmaz sonucudur. Şark Meselesinin (Doğu Sorunu) güncellenmişi olan BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ise, oyun kurucu emperyal aklın stratejik atağıdır.

Türkiye’nin toplumsal dengelerini, uluslaşma sürecini, güvenlik ve huzurunu paramparça edecek dört milyona yakın Suriye’linin Türkiye’ye yığılmasının kamuoyuna onaylatılması, Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçü ve Ensar – Muhacirin söylemi üzerinden gerçekleştirilmiştir.

Tarihten hiç kuşkusuz ders alınmalıdır. Fakat tarihte yaşananların, dönemin koşulları, tarafların konumları ve talepleri, sosyo-ekonomik yapı, neden – sonuç ilişkisi göz önüne alınmadan bire bir yinelenmesini beklemek bilim ve mantık dışı bir durumdur.

İslam Peygamberi Hz. Muhammed (M.S. 570-632) döneminde Mekke’nin nüfusu 25 bin, Medine’nin nüfusu 10 bin dolayındadır. Hz. Muhammed’in ardından Mekke’den Medine’ye göç etmek zorunda kalan Müslümanların (Muhacirin) sayısı 186 kişidir.

Bu denli az sayıdaki göçmenin (muhacirin), yeni göçtükleri kentin dengelerini alt üst etmeleri şöyle dursun, ekonomik ve sosyal yaşamın gelişmesine ciddi katkıları olmuştur. Üstelik Mekke ahalisi de Medine ahalisi de aynı dil ve etnisiteden gelmekte, Arapça konuşmaktadırlar! Bu nedenle her iki taraf açısından bir olumsuzluk yaşanmadan kolaylıkla uyum sağlanmıştır.

Hz. Muhammed’in M.S. 622’de hicreti ile 4 milyona yakın Suriye’linin kapakları açılan etnik barajdan boşalan demografik sel örneği bütün Türkiye’yi kaplamasını aynılaştırmak, akıl ve izan tutulmasından başka türlü tanımlanamaz.

Hukuksal olarak mülteci veya göçmen olarak tanımlanamayacak 4 milyona yakın homojen bir etnisite, Türkiye’nin ekonomik, sosyal, siyasal dengelerini alt üst etme potansiyeli taşıyan demografik bir dinamit olarak önümüzdedir.

Siyasal Kürtçü etnik kalkışmanın ağır maliyeti ortada iken Siyasal Arapçı yeni bir kalkışmanın Türkiye’ye olası maliyetini kestirmek zor değildir.

Cumhuriyet’in çok zengin hukuksal, bürokratik, diplomatik, askeri potansiyeli yok edilip bu zor coğrafyada ülke ve millet olarak var olabilmenin olmazsa olmazı olan devlet aklı bir yana atıldığında neler yaşanacaksa onlar yaşanmaktadır.

Stratejik cinnetin yarattığı narkozun etkisi geçtiğinde ortada görülen, 4 milyona yakını Suriye’li olmak üzere 8 milyon yabancı ile yol geçen hanına dönmüş, kucağına konmuş demografik dinamiti nasıl etkisizleştireceğ konusunda hiçbir fikri olmayan bir Türkiye görünümüdür!
================================
Dostlar,

TÜRKİYE’de 4 MİLYONA YAKIN
SURİYE – IRAK İNSANI NE OLACAK?!

Sn. Av. Hüseyin Özbek‘in yukarıdaki kaygıları ve uyarıları yerindedir. Çok boyutlu, uzun erimli ve çok ağır faturaları olan ve olacak olan bir sorun kümesiyle yüz yüzeyiz..

Suriye’liler yaklaşık 3,5 milyon, Irak’lılar yaklaşık yarım milyon, toplam 4 milyon insan Türkiye nüfusunun 1/20’sidir. Her 20 insandan biri ülkemizde uluslararası hukuk açısından yurttaş, sığınmacı (mülteci) – göçmen statüsü olmaksızın bulunmaktadır. 3,5 milyon Suriye’linin 1,6 milyonu 0-18 yaş arası çocuktur. Bu kitlelerde akılları zorlayan bir yüksek doğurganlık yaşanmaktadır. AKP iktidarı doğum kontrolünü çağ dışı saydığından, ”Allah ne verdiyse” ilkelliği ile engellediğinden, bu hizmetleri gereğince vermediğinden (Anayasa md. 41 ve 2827 s. Nüfus Planlaması Yasasını suç işleyerek uygulamadığından), ”üretim” sınır tanımadan sürmektedir.

Bu insanlar için 30 milyar Doları aşan harcama yapıldığını Erdoğan dile getirdi. Bu rakam sürekli artmakta elbette. Ayrıca arada yandaş şirketler var ve onlar da zengin edilmekte! Günümüzde yaşadığımız ekonomik bunalımda uçan kuştan medet umarken, Katar’ın 15 milyar dolarlık yatırımı kim bilir hangi ağır ödünlerle sağlanacak!

Bir başka boyutu, 4 milyonu aşan bu  ”nitelikli olmayan” ezici bölümü Müslüman Arap kitle, Türkiye’nin AKP = Erdoğan karşıtı laik – Cumhuriyetçi kesimlerine karşı bir dengeleme, bu uygar insanların toplumda oransal olarak geriletilmesi amacı da taşıyor. Nitekim vatandaşlığa alınanların 30 bini aştığını biliyoruz. Bu kitleler herhalde kendilerini AKP = Erdoğan‘a medyun duyumsuyorlardır, nitekim bir AKP milletvekili bile taşındı TBMM’ye..

Bu kitle Türkiye’ye, Erdoğan’ın olağanüstü yanlış, ABD güdümlü Suriye politikası yüzünden taşınmıştır. Bu hatalar zincirinin uzantısı olarak ciddi askeri operasyon harcamaları yapılmıştır, yapılmaktadır.. Güncel ekonomik çöküş böylesine göz göre göre ve adım adım gelmiştir
Erdoğan hala, inatla, Esad ile el sıkışmaya yanaşmamaktadır. Oysa Suriye’de barış ve Suriyeli 3,5 milyon insanın ülkesine dönmesinin başkaca yolu gözükmemektedir. Aynı biçimde Irak’lı yarım milyon insan.. Bu kitle mutlaka ülkelerine gönderilmelidir yakın erimde. Türkiye bir yol geçen hanı olamaz. ”Ensar olduk” masallarına karnımız tok. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı öylesine ucuz değildir.

Öte yandan, 4 milyonu aşkın bu kitlenin bir yandan ülkemiz kültürüne – sistematiğine entegrasyonu (assimilasyonu değil!) çabasının özenle ve çok planlı olarak yürütülmesi zorunluğu da vardır. Buna ilişkin bir AKP planı, TBMM’en geçmiş yasa bilmiyoruz..

AKP = Erdoğan 16 yılda ülkemizi hemen her bakımdan ciddi yıkıma uğrattı. Tüm ama tüm çabalara karşın Erdoğan’da vahim – korkunç yanlışlarını görme ve düzeltme istenci görmüyoruz! Son olarak 26 Ağustos’u yok sayıp Malazgirt, Ahlat taraflarına gitti.. Ülke yangın yeri iken, bir de Ahlat’ta saray yaptıracakmış! Alpaslan’ın mirasçısı olacakmış Türkiye böylelikle. Akıllara seza!

AKP = Erdoğan’a şunları söylemek ve anımsatmak isteriz çok işe yaramasa da :

  • “Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.” (Falih Rıfkı Atay Çankaya, syf. 363)
  • 26 Ağustos’ta Dumlupınar yerine başka yerlere gidenler… Alpaslan’ın 1071’de bize sunduğu Anadolu’yu, sizin övündüğünüz Osmanlı, Sevr ile Batı’ya terketti. Malazgirt ve İstanbul dahil. 3,5 yıl süren işgali, Osmanlı’nın düşmanla işbirliğine karşın Mustafa Kemal önderliğinde bu halk sonlandırdı. Osmanlının kabul ettiği Sevr’i 1. Meclis yırtıp, onay verenleri vatan haini ilan etmese idi, bu gün ne Erdoğan ne de kulları olurdu.. ve Malazgirt Türk toprağı değildi! Tarihe ve bu toprakların mazlum insanlarına ihaneti bırakın.. ATATÜRK havalanını hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç mi hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç gerek yokken kapatıp – taşıtıp, adını silip, Alpaslan Havaalanı yapmak, ülke ekonomik bunalımda iken Ahlat’ta saçma sapan gerekçe ile Saray hülyası kurmak.. çok yönlü oyunlar ve tarih gerçekleri yazacak, bunları yapanları ise bu Ulus asla bağışlamayacaktır!

Sevgi ve saygı ile. 27 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Erdoğan ‘Koprolali’ hastalığına yakalanmış

CHP Grup Başkan Vekili Engin Altay: Erdoğan ‘Koprolali’ hastalığına yakalanmış, şifa diliyorum

(Bizim çok kapsamlı irdelememiz yazının altındadır..)
Meclis’in Çankaya Kapısı önünde açıklama yapan CHP’li Engin Altay, Erdoğan’ın son günlerde kullandığı söylemlerin ulusal birlik açısından büyük sorunların habercisi olduğunu söyledi.

CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, “Vahim bir tablo ile karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanının son günlerdeki söylem ve eylemleri, Türkiye’nin selameti ve esenliği, ulusal birliğimiz açısından büyük sorunların habercisi niteliğindedir” dedi.

Altay, TBMM Çankaya Kapısı önünde basın açıklaması yaptı. Başbakan Binali Yıldırım’ın “Afrin, iktidar ile muhalefeti birleştirdi” ifadelerini hatırlatan Altay, bu durumun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı rahatsız ettiğini söyledi.

CHP’nin Afrin ile ilgili içtenlikli uyarılarda bulunduğunu ifade eden Altay, “Neden rahatsız oluyor, biz anlamıyoruz. Bizim bu uyarılarımızın asıl altında yatan bir önemli nokta da geçmişteki yanlışların tekerrür etmemesidir. Geçmişte ‘PKK, FETÖ, DEAŞ bizi kandırdı’ diyen Erdoğan’ın yarın, öbür gün de ‘ÖSO bizi kandırdı’ dememesi için biz bu uyarıları yaptık.” diye konuştu.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, harekat başladığı andan itibaren desteğini açıkladığını, buna rağmen “yerlilik ve millilik” polemiği ile eleştirilere maruz kaldıklarını anlatan Altay, “Vahim bir tablo ile karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanının son günlerdeki söylem ve eylemleri Türkiye’nin selameti ve esenliği, ulusal birliğimiz açısından büyük sorunların habercisi niteliğindedir.” ifadelerini kullandı.

“KOPROLALİ HASTALIĞINA YAKALANMIŞTIR”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik eleştirilerde bulunan Altay, şunları söyledi:

  • “Siyasette devletin en tepesindeki insandan partisinin bütün sözcülerine kadar– ‘terbiyesiz,
    – edepsiz,
    – ulan ahlaksız’ lafları havalarda uçuşuyor. Öncelikle şunun bilinmesi lazım :
  • Tarafsız kalacağına dair namusu ve şerefi üzerine yemin edip bu yemini çiğneyen birinden Türkiye’de hiç kimsenin alacağı ahlak dersi olamaz. Bir hastalık var tıpta ‘koprolali‘ diye. ‘Koprolali‘ hastalığı şu demek. ‘Bir kişinin istemsiz bir şekilde küfürlü ve saldırgan sözler söylemesi’.
  • Üzülerek, ifade etmek lazım. Recep Tayyip Erdoğan ‘koprolali’ hastalığına yakalanmıştır. Allah’tan şifa diliyorum. Türkiye’nin selameti için kendisinin bu hastalıktan bir an önce hastalıktan kurtulması gerekir. Şimdi burada ‘ahlaksız’ kavramından kastedilen tabii ki siyasi ahlaktır; ama kime ‘siyasi ahlaksız’ denildiğine de bir bakmak lazım.
  • Bir siyasetçi, üstelik devletin en tepesindeki siyasetçi gerilimden, kutuplaşmadan, kamplaşmadan besleniyorsa o bir siyasi ahlaksızdır.
  • Namusu ve şerefi üzerine ettiği yemini çiğneyen bir siyasetçi siyaseten ahlaksızdır.
  • Mehmetçik, kan akıtıp, can verirken bunu ‘bir tek adam şovu’na çevirmek isteyen siyasetçi, siyaseten ahlaksızlığın daniskasını yapmaktadır.
  • ‘Koprolali’ hastalığından bir an önce kurtulmasını kendisine tavsiye ediyoruz.”

“LOZAN, BU ÜLKENİN TAPU SENEDİDİR”

Konuşmasının ardından basın mensuplarının sorularını da yanıtlayan CHP’li Altay, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Lozan Antlaşması ile ilgili açıklamalarının hatırlatılması üzerine “Lozan, bu ülkenin tapu senedidir. Güney ve doğu sınırlarımızla ilgili bu kadar büyük bir tehdit varken Lozan’ı yeniden gündeme getirerek, polemik yapmak, ahlaksızlığın en büyüğüdür” dedi.
=========================================
Dostlar,

ERDOĞAN’ın SORUNU GERÇEKTEN ve
SALT KOPROLALİ Mİ; YOKSA… ?

AKP güdümüne –medyanın büyük katkısı ile– bütünüyle sokulan Siyaset Kurumu, ne yazık ki ülkemizin ağır ve çok çeşitli sorunlarına çözüm üretmek yerine daha da çıkmaza sokuyor. Ağırlaşan ve çeşitlenen sorunların üstesinden gelmek bir yana, altında ezilen – boğulan iktidar, son derece sağlıksız ve tehlikeli ancak siyaset biliminde iyi bilinen davranışlara yöneliyor :

– şiddet söylemi,
– gözdağı – korkutma
– ötekileştirme,
– ayrıştırma, toplumu kutuplaştırma,
– ölçüsüz ve öfke dolu hamaset,
– gündemi değiştirme,
– halkın dikkatini iç sorunlardan uzaklaştırmak için ulusal duyguları sömürme amaçlı
dış sorunlar yaratma
– hatta sınırlı – denetlenemeyen dış çatışmalara – savaşa sürükleme

Tablo klasiktir ancak gerçekten ürkütücüdür. AKP kadroları, balık baştan kokar örneği, Genel Başkanları Erdoğan’ı izlemekte hatta O’nunla yarışmakta. Bizim burada yazmaktan bile utanacağımız sözler, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı AKP’li Erdoğan’ın ağzından uluorta saçılmaktadır. Kendisine çook sınırlı dokundurmalar bile eleştiri sınırı dışında görülerek hakaret savıyla yargıya taşınmakta ve Türk Ceza Yasası md. 299 üzerinden 1-4 yıl hapisle insanlar yargılanmakta  – süründürülmektedir. “Hakaret” kamuya açık yapıldı -ki hemen hemen tümü bu durumda..- ise ceza %50 ağırlaştırılmaktadır. Oysa Erdoğan, bir CHP milletvekiline “Ulan ahlaksız!” diye seslenebilmektedir! Görülmemiş bir rezalettir, fiyaskodur, skandaldır.

Sayın Engin Altay “Koprolali” açıklaması yapıyor.. Bir hekim olarak açıklayalım ki, “kopro” Latince “dışkı” demektir; “Koprolali” sözcüğü, Etimolojik olarak “dışkı” sözcüğünden türetilmiştir. Argoca ya da çok açıkça yazmak gerekirse “ağzından _ _ k saçmak” demektir!

Türkiye neden bu sefil durumlara sürüklenmiştir?

  • Erdoğan neden Afrin operasyonuna bunca dev umutlar bağlamıştır??

Bir seçim daha kazanmak, AKP iktidarını 4 yıl daha uzatmak, Cumhurbaşkanlığında bir 5 yıl daha…. bunca çılgınlığa, ülkeye bunca ağır faturaya değer mi??
2019 veya daha erken yapılacak seçimlerde HİLE bir yana; AKP, çekilecek en güçlü ve sanırız son kozunu oynamaktadır pek çok yönüyle soru işaretleri ile sarılı Afrin operasyonu ile..

Nedendir bu iktidara – iktidarda kalmaya mahkumiyet? Yargılanma korkusu mu??

Erdoğan gerçekten sinirlerine egemen olamadığı için mi bunca edep dışı söz etmektedir?
Yoksa, daha önce söylediği gibi “öfke de bir hitabet sanatı” mıdır??
Her ikisi de ülkemiz içi 40 katır ve/veya 40 satır işlevindedir.
Ülkemiz ve AKP’liler dahil insanımız, ikisini de hak etmiyor.
Erdoğan hem tıbbi yardım almalı ve dürtü – öfke denetimini gereğince başarmalıdır hem de “öfke de bir hitabet sanatı” düşüncesini bir yana bırakmalıdır.  Yazıktır ülkeye, askere…

Mart 2011’de ABD, BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında Afganistan…. Irak’tan sonra Suriye’yi işgale ve bölerek bir kukla Kürt devleti adı altında 2. İsrail’i = Büyük İsrail’i kurmak üzere Siyonist lobilerce yönlendirildiğinde, Türkiye’nin elinden gelen her türlü desteği bu Proje için cömertçe verdiğini yerli, özellikle yabancı basın çoook yazdı. Erdoğan bir biçimde gene ikna edilmiş ya da kandırılmıştı. Ne var ki, 7. yılını bitirmekte olan bölgesel savaşta / Suriye’de çıkarılan iç savaşta eksenler kaydı ve AKP = Erdoğan için hüsran başladı. 911 km’lik Suriye sınırı, “Erdoğan’ın dostları” (!?) ABD Başkanlarınca PKK türevi bölücü terör örgütlerine ağır silahlarla – sınırsız lojistik destekle devredildi. Şam’da Emevi camisinde namaz kılma hülyası, bir bumerang gibi geriye dönerek sahibini vurmuştu. Erdoğan oyunu – aldatıldığını (?) çooook geç gördü. İçerideki uyarılar yetmedi.. Narsisistik kişilik direniyordu.. Rusya – Putin ve İran olağanüstü sabırlı – usta çabalarla AKP = Erdoğan’ı sınırlamayı, çelmeyi güçlükle başardılar.

Açık söyleyelim;

– Afrin operasyonu günah çıkarmadır…
– Afrin operasyonu kendim ettim kendim buldumdur..
– Afrin operasyonu, kendi hatasını düzeltmedir (çok üzgünüz ama pisliğini temizleme)..

Bu uğurda Mehmedimiz şehit – gazi olmakta, ülkemiz milyarlarca dolar fatura ödemektedir.
Gerçekte Erdoğan sorunun içyüzünü bilmektedir, acı ve çıplak gerçekle yüzleşmiştir.
Bu yüzleşme O’nu çok ama çok, haddinden fazla rahatsız etmektedir.
Sanırız, bilinç altına itme dahil, yansıtma (projection), yadsıma (denial), mantığa bürünme (rationalization)… dahil tüm psikolojik savunma mekanizmalarını aşırı dozda kullanmaktadır; buna adeta mahkumdur ruh sağlığını – dengesini korumak açısından. Dolayısıyla gerilimi olağanüstüdür. Öfke patlamaları, dürtüsellik.. hem denetim dışı hem istendiktir korkarız.

Kim ağzını açar, Erdoğan’ın son derece nazik – kırılgan dengelerini – ütopyalarını zorlar – silkelerse müthiş tepki almaktadır, alacaktır. Küfür, hakaret, hedef gösterme, linç, yargıya taşıma.. İşte Türk Tabipleri Birliği, işte barış isteyen 170 aydın – sanatçı – bilimci.. Erdoğan’ın bu kişi – kurumlarla rasyonel – serinkanlı politik tartışmaya girmesini ummak akıl dışıdır. 80 milyon afsunlanacak, asla çatlak ses çıkmayacak, karşı çıkanlar kim olursa olsun ezilip geçilecek ve muazzam ego zedelenmeden tatmin edilecek, narsisistik kişilik okşanacaktır. Kimbilir, vicdanlarda açılan derin yaralar (??) belki bu yolla sarılabilecektir??

Siyaset tarihinde bir ülkenin – halkın başına gelebilecek en ağır bunalımlardan biridir Türkiye’nin yüz yüze olduğu. 2002’de Batı emperyalizminin kurgusuyla iktidar yapılan siyasal kadro; Android’lerin, yaratıcıları “Andros” u fena halde köşeye sıkıştırmasına benzetilebilir mi?

AKP = Erdoğan dönüşü olmayan çok tehlikeli bir yoldadır. Hem ülkemiz hem iktidar bedel ödeyecektir, ödemektedir. Bu süreç AKP = Erdoğan’ın siyasal iktidardan uzaklaşmasını hızlandıracaktır. Türk Ulusu kendisine aptal – ahmak işlemi (muamelesi) yapılmasını, aşağılanmasını, ulusal – mili dava diye istismar edilmesini bağışlamayacaktır. Şehitlerin ruhu da!

Hiç kuşku yok; şehit – gazi Mehmetlerimizin ve ailelerinin acısı yüreğimizi kavurmaktadır; hem de “..gerçekten böyle olmak zorunda mıydı??” sorusunun çengeli beynimizi kemirerek..

Not : Konuyla bağlantılı olarak “AKP = ERDOĞAN’ın DIŞ POLİTİKA – ASKERİ OPERASYONLARA MAHKUMİYETİ!” başlıklı yazımızı da okuyabilirsiniz..

Sevgi, saygı derin KAYGI ve ACI ile. 28 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Lütfü Kırayoğlu: Türkiye’ye Musul’da Kurulan Tuzak

Türkiye’ye Musul’da Kurulan Tuzak

portresi

Lütfü Kırayoğlu
ADD GYK Üyesi

İşte Musul harekâtı, kurulacak bu kukla devletin ekonomik olarak en zengin kesiminin en “güvenilir” güçlere teslimini amaçlamaktadır.

Doğrusu aynı “koalisyon” güçlerinin son 25 yılda Musul bölgesini kaçıncı kez kurtardığı da hiç sorgulanmamaktadır. 1991 yılındaki 1. Körfez Savaşında Irak’ın Kuzeyinde uçuşa yasak bölge ve Çekiç Güç sayesinde bir kez “kurtarılan” bölge, 2003 yılındaki 2. Körfez Savaşında hiç dokunulmayarak Barzani güçlerine terk edilmişti. Suriye’de başlatılan iç savaş sırasında adını duyduğumuz IŞİD adlı örgütün Musul’u ele geçirerek Irak petrollerini nasıl yağmaladığını ve bu yağmadan bize düşen payı da Rus hava fotoğraflarından görmüştük.

IŞİD denilen bu kanlı örgütün her ne kadar “İslamcı” olduğu söylense de, başta “koalisyon” ülkeleri olmak üzere dünyanın her tarafından toplanmış ipini koparmış takımı olduğunu ve yine aynı ülkeler tarafından eğitilip, beslenip büyütüldüğünü bilmeyen yok.

“Koalisyon” güçleri şimdi Musul’u kendi yarattıkları bu canavardan kurtarıp bir kez daha “fethederken” bir başka fetihçiyi, Osmanlı özentilerini tahrik ediyor. Ama daha önemli olan bu tahrik ile Türkiye’nin başlattığı “Fırat Kalkanı” harekâtının önünü kesip, oluşmakta olan Kürt koridorunu engelleyen Türk Silahlı Kuvvetlerinin dikkatini dağıtıp bir ders vermek.

Sonuçta “Fırat Kalkanının” hedefi değiştirilecek ve Türkiye Musul’da yüz yıl sonra bir darbe daha alarak terbiye edilecek.

Musul ile ilgili her türlü gelişme ülkemiz için yaşamsal önemdedir. Fetihçi politikalarla “bizim b ve c planlarımız var” diyerek bir macera peşine düşülemez. Emperyalizmin sadece b ve c planları değil z planları da vardır. Üstelik bu planlar yüz yıllık planlardır.  Yüz yıllık planlar maceracı politikalar ile değil gerçekçi politikalarla yenilgiye uğratılır.

Tıpkı yüz yıl önce Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının başardığı gibi… Bu başarıyı sürdürebilmek ise Atatürk’e, Lozan’a saldırarak değil, sahip çıkmakla olabilir. (17.10.2016)

===============================

Değerli arkadaşımız Sn. Lütfü Kırayoğlu’na bu nitelikli irdelemesi için teşekkür ederek  ve katılarak paylaşıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
21 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

İSTANBUL BAROSU : BÖLÜCÜ TERÖRE KARŞI MÜCADELE KARARLILIKLA SÜRDÜRÜLMELİDİR

Istanbul_Barosu_Logosu
BÖLÜCÜ TERÖRE KARŞI MÜCADELE KARARLILIKLA SÜRDÜRÜLMELİDİR

Bölücü terör örgütü tarafından Bitlis, Diyarbakır, Elazığ ve Van’da gerçekleştirilen saldırılarda güvenlik güçlerinden şehitler verilmiş, çok sayıda yurttaşımız yaralanmıştır. Ülkenin bölünmez bütünlüğü uğruna yaşamını yitiren şehitlerimize rahmet, yakınlarına ve halkımıza başsağlığı, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz.

Emperyalizmin taşeronu olarak sahaya sürülen bölücü terör örgütünün Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına yönelik saldırılarının son dönemde yoğunlaşması dikkat çekicidir. Geçen yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması projesi ŞARK MESELESİ ( Doğu Sorunu ) olarak tanımlanıyordu.  Dünün Şark Meselesinin günümüzde BOP ( Büyük Ortadoğu Projesi ) olarak güncellendiğini görüyoruz.

Emperyalist destekli etnik bölücülük ile din maskeli FETÖ arasındaki tarihsel ittifak üzerinde düşünülmelidir. İngiliz-Fransız bağlaşıklarının işgalindeki Mütareke İstanbul’unda 1918’lerde ortaya çıkan Kürdistan Teali Cemiyeti ile İslam Teali Cemiyeti’nin kimi yöneticilerinin aynı kişilerden oluşması tarihsel ittifakın köklerini göstermesi açısından son derece ilginçtir. Günümüzde PKK ve paralel yapı ile türevleri olarak güncellenen ihanet ittifakının ülke bütünlüğüne yönelik kalkışmaları aynı merkezden yönlendirilmektedir.

Fıratsız, Diclesiz, GAP’sız, siyasi sınırları küçültülmüş, bölgesinde iddiası ve itibarı kalmamış bir Türkiye programının tetikçilerince kanlı terör kampanyasının şiddetinin önümüzdeki dönemde daha da  artacağı anlaşılmaktadır. Bölücü terörün teşhisi, tanımı ve etkisizleştirilmesine yönelik aymazlık ve gevşekliğin acı sonuçlarını ulusça yaşamaktayız.

Siyasi iktidar, hukuk meşruiyeti içinde bölücü ve kökten dinci teröre karşı her türlü önlemi almak, kararlılıkla mücadele etmek sorumluluğunu taşımaktadır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur. 26.08.2016

İstanbul Barosu Başkanlığı

=========================================

Dostlar,

Bu açıklamaya biz de aynen katılıyoruz.
Son derece önemli tarihsel saptamalar yapılmakta ve günümüzle bağlanmaktadır.
Yeterli birikiminiz olur ve ustaca kullanılırsa Tarih, hem günü anlamanız cdiddi katkı verir
hem de geleceği yordamanıza.. Ülke yöneticilerinin tarih birikimi ve bilinci büyük önem taşıyor. Okullarımızda Tarih öğretimine hakettiği önem verilmelidir. Üniversitelerde Siyasal Tarih, Dünya Tarihi gibi dersler, ilgili bölümler dışında hiç olmazsa seçimlik olmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
27 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ZAFER BAYRAMI İÇİN

ZAFER BAYRAMI İÇİN

 portresi_Anit_Kabir'de

Suay Karaman

 

 

26 Ağustos 1922 günü başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos 1922 günü Başkumandan  Meydan Savaşı ile Ordumuzun zaferiyle sonuçlandı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde başarılan Ulusal Kurtuluş Savaşı, 400 yıldır dünyayı sömüren kapitalizmin yenilebileceğini tüm dünyaya gösterdiği gibi, sömürülen uluslara da
örnek olmuştur. 93 yıl önce vatanımızı emperyalizmin işgalinden kurtararak, özgürlüğümüze kavuşturan Kuvayi Milliye Şehitleri’ni şükranla anmaktayız.
Ancak bugün ülkemizde yaşananlar için büyük önderimiz Atatürk’e ve
Kuvayi Milliye Şehitleri’ne karşı başımız eğiktir.

Mustafa Kemal’in önderliğinde az zamanda çok ve büyük işler başarılarak,
Türkiye Cumhuriyeti’nin her alanda dünyanın önemli ülkeleri arasında yer alması sağlanmıştır. Tam bağımsızlık ve emperyalizm karşıtlığı ile Atatürk ilke ve devrimleriyle yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik ve çağdaş bir ülke olma yolunda büyük atılımlar gerçekleştirmişti. Ancak eşsiz önderimiz Atatürk’ün erken ölümü sonrasında, bu atılımlar durdurulmuş ve emperyalizm yeniden kendini göstermeye başlamıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşında emperyalistlere karşı dimdik duran ve zafer kazananların torunları, günümüzde emperyalizmin buyruğuna girerek, ihanete ortak olmaktadırlar.

93 yıl sonra bu gün, yaşadığımız günlerde ülkemiz siyasal ve ekonomik yönden
büyük belirsizlikler içindedir. Yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik ve terör ülkemizin gündemindeki en önemli konulardandır. Bölücülük ve şeriat tehlikesinin büyük boyutlara ulaştığı günümüzde, toplum umutsuzluk içinde savrulmaktadır.

  • “İster kabul edilsin, ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi değişmiştir.”

diyen bir sultan ile hukuk ve anayasa tanımazlık açıklanmıştır. Yıllardır çoğu kişinin söyleyemediği ya da söylemek istemediği sivil darbe, ‘ileri demokrasi’ olarak topluma yutturulmaktadır.

Medya, yargı, üniversiteler, devlet kurumları ele geçirilmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri ise sahte ve uydurma belgelerle düzenlenen operasyonlar sonucu etkisiz duruma getirilmiştir (AS: bir ölçüde). 93 yıl önce emperyalistlere karşı dünyanın en haklı savaşını vererek, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı kazanan şanlı ordumuzun, bugün içine düşürüldüğü acıklı durum ortadadır. Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, verilecek görevlerin yerine getirildiği, emperyalist işgallere aracılık eden bir ordu istenmektedir!?

Kuvayi Milliye’nin, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ve o büyük zaferle sonuçlanan günlerin bilincini kavrayamayanlar, coşkusunu duymayanlar bugün emperyalizme meze olmaktadırlar. 30 Ağustos Zaferi’nden 93 yıl sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün
Gençliğe emanet ettiği Cumhuriyetimize sahip çıkamayıp, Ülkemizin yeniden
işgal edilmesine sessiz, duyarsız ve seyirci kalan herkes bugünlerin sorumlusudur.

Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı kalmak koşuluyla, bilinçli ve kararlı bir biçimde
örgütlenerek, demokratik ve laik cumhuriyetimizi padişah heveslilerine, şeriat yanlılarına ve emperyalistlere bırakmadan mücadele etmek zorunluğumuz bulunmaktadır.
Doğru siyaset ve planlamayla, doğru insanlar ve kadrolarla, emperyalizmin yeniden yenilip kovulması için ve güzel ülkemizi yeniden aydınlık günlere getirmek için
mücadele ederek, çok çalışmalıyız.