Etiket arşivi: “DEVLET AKLI”

TÜRKİYE’de SEÇİM ve GEÇİM SORUNLARI

TÜRKİYE’de SEÇİM ve GEÇİM SORUNLARI

Ertan URUNGA
(E) Askeri Yargıç

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

31 Mart’ta yapılacak olan Yerel Seçimlere sayılı günler kala, AKP Genel Başkanı RTE’nin her vesileyle “Pazara kadar değil, İnşallah mezara kadar” diyerek, duacısı olduğu Cumhur İttifakı’nın, 31.01.2019 tarihinde il ve ilçe adaylarını belirleyip, törenlerle tanıtımını yapmıştır. Anamuhalefet partisinin ise yine işi ağırdan alıp uzun uğraşlardan sonra, ancak 10.02.2019’da 12 maddelik Seçim Bildirgesi ile birlikte kesin adaylarını açıklayabildiği görülmüştür.

Adayların tanıtımında görülen bu manzara karşısında, mütedeyyin halkımızın da her ikisine koca bir “MAŞALLAH” çekip; yerel seçimlerde işi Allah’a havale etmekten başka yapacağı bir şey kalmamıştır. Öyle ya, gönlündeki şövalye -attan düşmekle özürlü olsa da- herkesten önce atına binip kılıcını savurarak, rakiplerine meydan okuması yetmiştir müritlerine…

Oysa bugün, devlet işlerinin ‘İnşallah ve Maşallah’ ile doğru yürüyeceğini sanan, devlet aklından yoksun aymazlara; artık bedevi Arap toplumlarında bile rastlanmamaktadır. Ancak bizdeki aymazların, her seçimde atı alıp Üsküdar’a geçmeyi becerdikleri gibi halkı din ile Allah ile aldatmak söz konusu olduğunda da El-hak üstlerine yoktur hani!

Bu durumda, amaca ulaşmak için her şeyin mubah (dince günah sayılmayan işler) olduğuna inandırılıp kavrama yetisi köreltilen dindar halkımıza; aklın ve bilimsel düşüncenin erdemini anlatmakta yaşanan açmazların başat nedeninin de bu olduğunu bilmeyen kalmamıştır artık!

Ekonomide Tehlike Çanları

Ne var ki bu seçimlerin, dinsel etmenlerden daha çok son birkaç aydan beri başgösteren ve ABD Başkanı Trump’ın, devlet etiği ve geleneğiyle asla bağdaşmayan Türkiye Kürtlere saldırırsa, Türkiye’yi ekonomik olarak mahvederiz sözlerinden sonra giderek yükselen bir eğilime giren Ekonomik Krizin gölgesinde kalacağı anlaşılmaktadır. Nitekim öteden beri çeşitli yol ve yöntemlerle uyutulan, ancak bütün çabalara karşın derin uykusundan uyanması önlenemeyen Enflasyon canavarı, bu kez son yıllarda görülmeyen bir hızla yoksul ve dar gelirli aileler başta olmak üzere, tüm toplumu bir ahtapot gibi sarıp sarmalamaya başlamıştır.

Bugün bilisiz ve duyarsız yöneticilerin elinde 470 milyar Dolar barca batırılan, Cumhuriyetin kazanımı olan ulusal öz kaynakları da özelleştirme adı altında, haraç-mezat satılarak tüketilen Türkiye’nin; bütün uyarılara karşın inatla sürdürülen tüketim ekonomisiyle üretiminin dibe vurup işsizliğin tavan yapması yüzünden, dış borçlarının faizlerini bile ödeyemeyeceği bir duruma düşmesine karşın, yaklaşan tehlike çanlarının ayırdına varıl(a)madığı görülmektedir.

Bunun sonucu olarak da bırakınız enflasyon canavarının hortlamasını bir yana, 1958’de Bayar- Menderes ikilisinin devr-i iktidarında olduğu gibi “Devletin iflası demek olan MORATORYUM (vadesi dolan borçlarını yasayla ertelemesi) ilanına bile gidilebileceği ve yine IMF’nin kapısının çalınacağı, hatta bu konuda görüşmelere de başlandığı kimi uzmanlarca dile getirilmektedir. Bu vahim durumun, devletin tepelerinde “Domates, Biber, Patlıcan Terörü” diye hafife alınması ve Tanzim Satış Mağazaları gibi yeterli etkinliği olmayan palyatif (geçici) önlemlerle giderilemeyeceği için, mutfaktaki yangının da artarak süreceği anlaşılmaktadır.

Seçimler Baştan Kara

YSK’nun açıkladığı seçim takvimine göre 01.01.2019’da başlayan yerel seçim süreci ile birlikte, bu seçimlerde de yolsuzluk yapılacağına ilişkin sav ve belgelerin, her seçim öncesi olduğu gibi mutada inkiyaden ortalıkta dolaşmaya başladığı görülmüştür. Örneğin boş arazilerde, tapuda kayıtlı olmayan bina, daire ve konutlar için sahte seçmen listeleri düzenlendiğinden tutun da kimi mahalle, ilçe ve illerdeki hayali seçmen sayısının, bu yerlerdeki insan nüfusunu bile aştığına; hatta bu yüzden kimi ilçelerin girişlerindeki nüfus tabelalarının değiştirilip sayının şişirildiğine ve YSK’nun da seçmen sayısının yaklaşık iki katına yetecek oy pusulası bastırdığına dek, çeşitli savların sosyal ve genel medyada günlerce yer aldığı bilinmektedir.

Bu nesnel olgulara kaşın, Anayasanın 79/2. maddesinde belirtildiği gibi seçimlerin düzen ve güven içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapmak ve yaptırmak; seçim konularına ilişkin bütün yolsuzlukları, yakınma ve itirazları kesin karara bağlamakla görevli olan YSK’unca; seçimlerde uygulanan SEÇSİS (Seçim Bilişim Sistemi)’nin, dışarıdan gelebilecek yolsuzluklara açık ve seçim güvenliği için sakıncalı olduğu gözetilerek; parmak boyası da dahil kimi ek önlemlerin ivedilikle alınması beklenirken; “Yapılan incelemede sahte/hayali seçmen tespit edilemediği, haberlerde algı operasyonu yapıldığına” ilişkin açıklamalar da adil ve güvenli bir seçime hasret Türk toplumu arasında oluşan haklı kuşkuları gidermeye yetmemiştir.

Yetmemiştir, çünkü bu açıklamayı yapan ve geçen yıl rejim değişikliğiyle sonuçlanan kuşkulu halkoylaması sırasında, yasanın açık hükmüne aykırı olarak mühürsüz oy pusulalarını geçerli sayan YSK’nun, Başkanı da dahil altı üyesi ile ilgili olarak; seçimlere üç ay kala hiç beklenmeyen ve kamuoyunca ‘Skandal’ olarak nitelendirilen yasal bir düzenleme yapılmıştır.

Anayasaya Aykırı Yasa

Öyle ki 28.12.2018’de RG’de yayımlanan 7159 sayılı Torba Yasanın 10. maddesi ile 7062 sayılı YSK Yasasının geçici 1. maddesine eklenen, Kurul üyelerinden; 2019 yılında görevi sona ereceklerin yerine 2020 yılı Ocak ayında, ..yenileme seçimi yapılır.hükmü ile Başkan ve üyelerin –deneyimli oldukları gerekçesiyle- görev süreleri bir yıl uzatılmıştır.

Ancak önümüzdeki yerel seçimler için kurgulanarak uygulanmasına da başlanan bu hükmün, devlet ciddiyetinden yoksun keyfi ve yersiz gerekçelere dayalı olması bir yana, yürürlükteki AY’nın 67. maddesinin son fıkrasındaki Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz. kuralına mutlak aykırı olduğu için, üç ay sonra yapılacak bir seçimde uygulanması da asla olası değildir.

Çünkü Anayasanın anılan emredici kuralına karşın, yasama organının; seçim yasaları içinde yer aldığına kuşku bulunmayan 7062 sayılı YSK Yasasının bir maddesinde Anayasaya açıkça aykırı olan bir yasa ile değişiklik yapması durumunda, kaynağını Anayasadan almayan bir yetkiyi kullanmış olur ki; bu da AY’nın 6/3 maddesinde yazılı Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz kuralına olduğu ölçüde, yine AY’nın 11. maddesinde yer alan “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” içerikli buyruğuna da mutlak aykırı bulunduğu yadsınamaz.

Bu nedenle, YSK’nun görev süresi dolan başkan ve üyelerinin katılımı ile aldığı ve alacağı bütün kararların, seçimlerden sonra siyasal parti ya da adaylardan birinin yüksek mahkemeye başvuruda bulunması durumunda, yok hükmünde sayılabileceğini de şimdiden söyleyebiliriz.

Öte yandan AKP’li TBMM Başkanının da Anayasanın 94/son maddesi ile Siyasal Partiler Yasası’nın  24/2 maddesinin açık hükmüne göre, “..üyesi bulunduğu siyasi partinin Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine -görevinden istifa etmeden- katılamayacağı” açıkça belirtildiği halde, istifaya  gerek duymadan İstanbul BŞB başkanlığına aday olup faaliyetlerde bulunması, yapılan eleştiriler üzerine de sanki ülkede kendine özgü başka bir hukuk düzeni varmış gibi ‘Seçimler siyasal faaliyet sayılmaz, Hukukun olduğu yerde etik konuşulmaz’ şeklinde ve ancak ulemaların fetvalarına yaraşan bir gerekçeye sığınarak, aday listelerinin YSK’ya verilmesinin son günü istifa etmekle, çağdaş ve laik hukuk düzenini tanımadığını göstermiştir.

Partili CB ve Beka Sorunu

Yaşanan hukuksuzluklar yalnızca bunlarla sınırlı olmayıp Anayasanın 104. maddesinde yazılı, “Cumhurbaşkanı, Devlet başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk ulusunun birliğini temsil eder.” buyruğunun doğal bir sonucu olarak, Cumhurbaşkanının artık siyasal bir partinin genel başkanı hatta üyesi bile olamayacağı halde, devletin bütün olanaklarını da kullanarak partisinin propaganda etkinliklerine katılmasının; hukuksal ve etik değerlere olduğu ölçüde, seçim hukukunun Eşitlik, Adalet, Güven ilkelerine de mutlak aykırı düştüğüne kuşku yoktur.

Kaldı ki, Anayasanın 103. maddesinde yazılı CB andına göre; ..Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağına, ..Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerine aldığı görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücüyle çalışacağına büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda namusu ve şerefi üzerine ant içen CB’nın; görevi süresince yaptığı tüm işlerde hangi ilkelere bağlı kaldığı, hangi değerleri koruyup yücelttiği ve hangi görevi yansızlıkla yerine getirdiğini sorgulayıp gereğini yapmak da  her yurttaşın anayasal hakkıdır elbet. Bunları gereği gibi yap(a)madığı ve istifa da etmediği takdirde, çözüm yeri seçim sandığıdır.

Ancak devleti yönetenlerin, başka bir amaçla bilerek ve isteyerek yükümlülüklerinin aksine davranması durumunda, meşruluğunu da yitirmiş olacağı ve işte ancak o zaman devletin bekası tehlikeye düşeceği için egemenliğin gerçek sahibi olan her ulusun direnme hakkının doğacağı, dünyanın çağdaş ülkelerince de kabul edildiği; demokratik ve laik Anayasal devlet düzeninin de esas olarak bu temel ilkeler üzerine kurulduğunu da burada belirtmek isteriz.

SON SÖZ’ü, eşsiz öngörüsü ile zor günlerimizde yolumuzu aydınlatan yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’e bırakıyoruz:

  • Kendi kişisel çıkarları için yabancılarla işbirliğine giren ve gücünü halktan almayan küçük bir azınlığın dışındaki tüm güçler; aralarındaki etnik, dinsel ve siyasal ayrımları erteleyerek, ulusal kurtuluş mücadelesi yolunda birleşmelidirler.
    ==============================================
    Dostlar,

Sayın (E) Askeri Yargıç Ertan URUNGA‘nın son derece yetkin makalesi herkese yol göstermekte. Özelikle iktidar partisine ve başındaki Erdoğan’a.

AKP = ERDOĞAN’ın KENDİNDEN BAŞKA DÜŞMANA GEREKSİNİMİ YOK!

17 yıllık tek başına iktidarın siyaset biliminde ve tarihte yerini bulan kaçınılmaz – doğal sonuçlarını AKP = Erdoğan örneğinde tipik olarak görüyor ve izliyoruz.

Güç sarhoşluğu ve türevi yanlışlar birbirini izliyor.. üstelik yapılan hatalar çok belirgin (major)!

Örneğin “Millet ittifakı”nı kapkara zeminde zillet – illet – terörist… vb. biçimde suçlamak hangi akla hizmettir? Erdoğan, bu akıl almaz cik iletisini (tweet’i) bilerek mi yayınlamıştır? Danışmanlar hazırladı ise, bu ağır ve bağışlanmaz “irrasyonalite” danışmanlar ordusunun genelinde de egemen midir? Bu son sorunun yanıtı “evet” ise ülkemizin yönetimi için asıl “beka” sorunu bu yüzden var demektir!? Yanıt “hayır” ise, 2 ucu _oklu değnek örneği, böylesine halkı bölücü hatta düşmanlaştırıcı, giderek iç çatışma tohumlayıcı bir siyaset niçin izlenebilir??

Beka sorunu masalı” halkı “aptal” yerine koymak değil midir? 17 yıldır ülkemizi tek başına yönetenler neden “beka sorunu” içine sürüklemiştir Türkiye’yi? Ortalama yurttaş bu soruyu sormaktadır doğallıkla.. Ayrıca 31 Mart 2019’da yapılacak olan genel değil yerel seçimdir. AKP – MHP koalisyonunun yerel seçimlerde yenilmesi neden Türkiye için beka sorunu yaratsın ki?! Erdoğan, CB olarak, Padişahlarda bile olmayan yetkilerle iktidarda, TBMM’de ortağı MHP ile salt çoğunluğa sahip.. Genel seçimler olağan koşullarda 2023 Haziranında.. Daha 4+ yıl var.

İktidarda tam bir ürkü (panik) egemen.. Olağan demokratik rejimlerde seçim kazanmak ve yitirmek eşdeğer olgunlukla karşılanır. Geldiğiniz gibi gidersiniz.. Demirel kezlerce “gitmiş” ve “gelmişti”.. İslamcı AKP, halkın dinsel değerlerini en utanç verici biçimde siyasete alet eden iktidar, neden seçim yitirmekten bunca anormal derecede korkmaktadır?

Bu kritik sorunun 2 yanıtı vardır :

  1. İktidar partisi çoooooooooooooooooooook suç işlemiştir ve bunun yargıda hesabını vermekten ödü patlamaktadır; bu yüzden asıl beka sorunu kendileri içindir..
  2. İktidar partisi “hala” asıl hedefi olan “Türkiye İslam Cumhuriyeti” ni eylemli (fiili) olarak ve resmen ilan edememiştir, oysa 2023 hedefi gerçekte bu amaca dönüktür, “kutsal misyon” = cihad henüz tamamlan(a)mamıştır; yerel seçimde “ciddi – ağır” bir yenilgi erken genel seçimi tetikleyebilir ve orada da büyük “risk” söz konusudur…

Ne var ki; baştan sona ağır ve ciddi yanlışlarla dolu ekonomi politikalarının kibir ve kör inatla, dahası ülkeyi –belki de bilerek çökertme pahasına!?– dayatılmasının kaçınılmaz (deterministik) sonuçları alev alev bir ekonomi, çevrilemeyen borçlar, katlanılmaz yaşam pahalılığı, işsizlik, yoksulluk, özekıyımlar (intiharlar), dışa göçler, üretimsizlik, devlet bakkallığı (!), 1 kişilik işe 6 bini aşkın başvuru, açım aç!” diye kameralar önünde haykıran anneler, öğrencisizlikten kapatılan imam-hatip liseleri, Erdoğan’ın Erzurum mitinginde yaşanan açık hüsran… Tüm bunların elbette ağır politik bir faturası ve olağan koşullarda sandığa yansıması olacaktır..

AKP = Erdoğan gemileri yakmış görünüyor!?..

Bir yerel seçim için ülkenin 90 yıllık muazzam birikimi, barışı, esenliği, birliği, demokrasisi, hukuku, ekonomisi, bilim-sanatı, dış ilişkileri… geleceği nasıl hoyratça feda edilebilir?

Bu anormal ve kabul edilemez politika, belirtilen 2 nedenle esas olarak sürdürülebilir de değildir! Önümüzdeki 4 haftada, çok tehlikeli düzeye tırmandırılan gerilimin mutlaka düşürülmesi gereklidir. Bu, AKP = Erdoğan başta, herkesin yararına olacaktır.

  • AKP = Erdoğan mutlaka ama mutlaka ve de hızla sağduyuya dönmelidir;
  • tersi, tükeniş ve giderek yok oluşu hızlandırmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır.
  • Asla unutulmasın; baki olan Türkiye’dir; her iktidar gibi AKP = Erdoğan iktidarı da fanidir.

Sevgi ve saygı ile. 03 Mart 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

2018 yılının son çığlığı

2018 yılının son çığlığı

Ertan URUNGA, (E) Askeri Yargıç
Cumhuriyet
, 21.1.19

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Bugün değersizleşen şey, dinci ve kinci olduğu kendi söylem ve uygulamaları ile anlaşılan siyasal iktidarın, çağdaş Türk toplumuna dayattığı hukuka aykırı politikalarla, bunlara bilerek destek olan kimliğini yitirmiş muhalefet partileriyle siyaset ve hukuk adamlarının “devlet aklı” ile bağdaşmayan görüş ve düşüncelere dayalı fetvalarıdır.

Geçen yıl yayımladığı “Elveda Anayasa” kitabı ile kamuoyunun ilgisini çeken ve kendisini hukuksal pozitivist (olgucu, kuralcı) bir anayasa hukukçusu bilim adamı olarak tanımlayan Sn. Prof. Dr. Kemal Gözler, önce 06.12.2018 tarihinde ”Hukuk Nereye Gidiyor”, bir hafta sonra da “Demokrasi Nereye Gidiyor” başlıklı iki makalesini kendisine ait web sitesinde (www.anayasa.gen.tr) okurlarıyla paylaşmıştır. Ancak biz burada, ikinci makalesini anayasa ve siyaset bilimcilerine bırakıp, yalnızca “Hukuk Nereye Gidiyor?” başlıklı makalesi üzerinde tartışmak ve hoşgörüsüne sığınarak kimi eleştirilerde de bulunmak istiyoruz. 
Bu makalede, hukuk ve anayasanın bugünkü yürekler acısı durumuna değinip “Ülkemizde ve derecesi farklı olmakla birlikte, diğer bazı ülkelerde demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve hürriyetlerin günden güne gerilediğini” dile getirdikten sonra, şu gözlemlerde bulunuyor: 
√ Bugün hukuk, burnunun üstüne kocaman bir yumruk yedi. 
√ Temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla tasarlanan anayasa ve hukuki mekanizmalar, temel hak ve hürriyetlere müdahale etme aracı haline dönüştü. 
Hâkimler, temel hak ve hürriyetleri koruyan değil, tersine temel hak ve hürriyetlere müdahale eden görevliler haline geldi. 
√ Olan biteni açıklamak bakımından, hukuk bilimi çaresizlik, ..anayasa ve idare hukukçuları derin bir ümitsizlik içindeler
√ Artık üzülerek görüyorum ki ..hukuk bilimiyle uğraşmak, havanda su dövmek veya meleklerin cinsiyetini tartışmak misali işe yaramaz bir faaliyet haline geldi vb. 
Bu gözlemlerden sonra, “Başta anayasa hukuku olmak üzere ülkemizde hukuk biliminin değersizleşmesi sürecini yaşıyoruz. Buna yol açan şey, bizatihi hukukun değersizleşmesidir” diyerek, bizi şaşırtan bir saptamada da bulunuyor. Daha sonra insana üzüntü veren bir umarsızlık (çaresizlik) içinde, kendisinin verecek bir yanıtının olmadığını belirttiği sorularına da, “..genelde hukuk bilimi, özelde anayasa hukuku bilimi, varlıklarını sürdürmek istiyorlarsa bu soruları tartışmak ve bir cevap vermek zorundadır.” diyerek bitiriyor.

Hukukun değeri 
Hemen belirtelim ki Sn. Gözler, ülkemizin üzerine çöken kasvetli havadan yakınırken; ulusal tarihimizin, ordumuzun, yargımızın, eğitimimizin, Andımızın, Laik Cumhuriyetimizin, kültür ve sanatımızın, kısacası bir toplumu “ulus” yapan bütün değerlerin, siyasal İslamcı bir parti tarafından itibarsızlaştırılıp ayaklar altına alınmasının, sanki bir önemi yokmuş gibi bunlara hiç değinmeden, “Hukuk biliminin değersizleştiği ve buna yol açan şeyin de aslında ‘bizatihi hukukun değersizleşmesi’ olduğunu” söyleyip, bütün olumsuzlukların nedenini hukuka yüklemekle, büyük bir yanılgıya düşüldüğü kanısındayız. 
Çünkü hukuk, bugün değerini yitirmemiş; tam aksine yaşanan hukuksuzlara koşut olarak daha da değer kazanmıştır. Bir hukuk adamının hukukun değersizleştiğini söylemesi, onun başat amacı olan adaletin de değersizleştiği anlamına gelir ki o zaman da uğrunda mücadele edip koruyacağımız toplumsal bir değerimiz kalmayacağı için, ortaya çıkacak kargaşanın (kaosun) önüne geçilmesi de bir düş olur ancak.
Nitekim bir düşünürün de dediği gibi “Hukuku, adaleti, bir değer, bir ideal olarak kabul etmeyen bir ulus, bu felaketini hiçbir başarı ile telafi edemez.” Bu nedenle, günümüzde hukuk biliminin saygınlığını yitirdiği söylenebilir ise de siyasal iktidarın hukuk dışı söz ve uygulamaları yüzünden yokluğu günden güne daha iyi anlaşılan “hukuk”un değersizleştiği söylenemez.

Sorunların nedenleri 
Bu hazin durumun başlıca nedenlerinden biri, AKP’nin iktidara geldiği 03.11.2002 tarihinden bugüne dek geçen sancılı süreçte sinsice uygulanan emperyal bir proje kapsamında T.C. Anayasası başta olmak üzere; Türk Medeni Kanunu, Türk Borçlar Kanunu, Türk Ceza Kanunu ile bunların yöntemine ilişkin temel yasaların sil baştan değiştirilip, yaklaşık yüz yıllık bilimsel ve yargısal birikimin (külliyatın) çöpe atılması sonucu metamorfoza (başkalaşıma) uğrayan sosyal kesimlerin önemli bir bölümünün ulusal bilinç ve kimliğine yabancılaşmasıdır. 
Bir diğeri de yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, o görkemli İstiklal Savaşı sonunda kurduğu çağdaş Türkiye Cumhuriyeti devleti yerine; Türk ulusunu orta çağ karanlığına sürükleyecek teokratik bir devlet kurmak amacı güttüğü bilinen, gerici ve ümmetçi bir partinin çağ dışı kalmış ilkel politikalarını bilerek destekleyen; sapkınlık içindeki muhalefet partileri ile iktidara bağımlı kılınan, anayasal kurumlardaki siyaset ve hukuk adamlarının yozlaşmasıdır.

Sonuç

Sonuç olarak, Sn. Gözler’in yakındığı sorunların çözümünün de hukukun değersizleşmiş olmasında değil, ancak ülkeyi yönetenlerin tarihsel süreç içinde yaptığı uygulamaların, bir “izm”e bağlı kalmadan salt hukuka uygunluk (meşruiyet) ölçütü içinde aranması gerektiğini belirtirken; ünlü anayasa ve idare Hukuku duayeni Prof. Leon DUGUİT’in konumuza ışık tutan şu sözlerini de burada anmak isteriz:

  • “Bir devlet adamı hukuka, ancak istediği için, istediği zaman ve istediği ölçüde boyun eğiyorsa, aslında hiç boyun eğmiyor demektir.”

    Asıl sorgulanması gereken de budur bence.
    =======================================
    Dostlar,

    Değerli dostumuz ve sitemizin yazarlarından (E. Alb.) Askeri Yargıç Sn. Ertan Urunga’ya bu değerli irdelemesi için teşekkür borçluyuz..
    Prof. Gözler’in söz konusu 2 makalesini web sitemizde daha önce yayımlamıştık.
    Biz de görüşlerimiz katmıştık, Sn. Urunga da kısa bir yorum yapmıştı.
    Şimdi daha kapsamlı olarak okuyoruz Sn. Urunga’yı.. Akademiden değil ama yaşamın içinden.. Onlarca yıl Türk Ulusu adına adalet dağıtan askeri yargıçlık makamından…
    Bizim de üyesi olduğumuz Mülkiyeliler Birliği başkanı dostumuz sevgili Dr. Dinçe Demirken’tin Sn. Gözler’e eleştirel makalesini yine sitemizde yayınlamıştık.
    ****
    Hukuk’un en yüce idesinin “ADALET” olduğu tartışma dışı genel hatta evrensel kabuldür.
    Yargıçlar, özellikle bu bağlamda adı dillerden düşmeyen, parlak ve sarsıcı görüşleri de belleklerden silinmeyen hukuk bilimcisi Ronald Dworkin’i hep dikkate almalı bize göre..

    Dworkin, yargıcın her somut – verili durumda adaleti mutlaka gerçekleştirmek zorunda olduğu peşin kabulünü a priori olarak koyduktan sonra, görüşlerinin rahat anlaşılması ve unutulmaması bağlamında bir metafor yaratır : HERKÜL YARGIÇ!

Dolayısıyla, eldeki normatif – pozitif mevzuat metinlerinin sözleri, literal anlamları geri düzleme düşer – itilir ve eldeki somut uyuşmazlığa adil çözüm üretiminde yaratıcı çözümler aranır (a posteriori aşama) . Bu çabaların başında, mevzuat kurallarının (yazılı hukuk) adaletsizliği öngöremeyeceği kabulü a fortiori olarak zorunluluk olur. Öyleyse, pozitif hukuk normlarına can veren hukukun evrensel kabul gören temel ilke ve değerlerine (jus cogens), standartlarına başvurulacaktır. Böylelikle gerçekte “yorum” dan başka bir şey olmayan Hukuk, gerçek işlevine, ADALET sunmaya, ama yalnızca ve yalnızca ve her durumda yüksek ADALET ÜLKÜSÜNE yönlendirilmiş ya da tersine, adaletsizlik üretmekten alıkonmuş, korunmuş olacaktır!

Anımsanacağı üzere AYM (Anayasa Mahkemesi), önüne getirilen ve Anayasaya aykırılığı asla su götürmez OHAL KHK’lerini (AKP iktidarının seri olarak ve kurgu ile çıkardığı) pozitivist yaklaşımla incelemeyi reddetmiş ve ülkemiz yapısal olarak bu metinlerle köktenci biçimde değiştirilerek hukuk devleti olmaktan çıkarılmıştı. Sn. Gözler ve kendisi gibi düşünenler o sıralarda pozitivist konumlarını koruyarak Anayasanın ilgili maddesinin sözel anlamının çok açık olduğu ve ve OHAL KHK’lerinin AYM tarafndan gerek biçim gerekse içerik açısından anayasa yargısına soyut norm denetimi bağlamında konu edilemeyeceğini savlamışlardı.

Şimdi pişmandırlar… yazdıkları çığlık çığlığa özeleştiridir yarı açık – yarı kapalı..

Ne var ki, atı alan Üsküdar’a geçmiştir söz konusu Cumhuriyet düşmanı, kökü dışarıda projenin mimarı Erdoğan’ın kendi sözleriyle.
Şimdi, ağır yaralı hukuk, dolayısıyla hukuk devleti, kendi yarasını nasıl saracaktır?
Pozitivizmle mi, Dworkin’in “Herkül yargıcı” nın mucizesiyle mi, neyle, nasıl ve ne zaman?

Buna ivedi ve etkin çare bulunmalıdır.. “Hukuk tartışmalı ve başının çaresine bakmalı” ile olur mu? Üstelik egemen, ha bire “hukuk” a işkence yapmayı sürdürür, onun yaralarını dağlarken!?

Sevgi, saygı ve derin KAYGI ile. 22 Ocak 2019, Ankara

Ahmet SALTIK MSc, BSc
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Anayasa Hukuku PhD öğrencisi
www.ahmetsaltik.net
     profsaltik@gmail.com

DEMOGRAFİK DİNAMİT

DEMOGRAFİK DİNAMİT

Konuk yazar :
Av. Hüseyin Özbek

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Babam, kısadan önü alınabilecekken ihmal nedeniyle ölümcül sonuçlara yol açan hastalıklar için; “Dirhem ile girer batman ile çıkmaz” derdi.
Benzetme, kişisel sağlık açısından olduğu kadar toplumsal sağlık açısından da geçerlidir.

Bireysel aymazlığın ceremesini kişiler çeker, toplumsal aymazlığın faturası ise tüm millete çıkar.
Bugünümüzü ve yarınımızı emanet ettiğimiz siyasal iktidarların hataları toplumsal geleceğimizin tümüyle yitirilmesine yol açabilir. Hatanın büyüklüğü hali ise tarih sahnesini sonsuza dek  terk etmeye dek gidebilir.

Ülkenin ve ulusun yazgısı, tarih bilinci ve yönetim ehliyetinden yoksun kimi idarecilerin keyfiliğine bırakılmışsa, çöküş kaçınılmaz demektir.

Stratejide yapılan hataları taktikle düzeltmenin olanaksızlığını tarih bize göstermektedir. Sözü daha çok uzatmadan yakın geçmişte, “Stratejik Derinlik” makyajıyla pazarlanan “Stratejik Cinnetin” faturasını, batman ve dirhem üzerinden ele almanın zamanıdır.

Çizilen pembe tabloların, köpürtülen hayallerin, yükseltilen beklentilerin, Şam’da Emevi Camisinde kılınacak Cuma Namazının erken alınıp, tazelenmeyen abdestinin Türk Milletine maliyeti hiç kuşkusuz bu yazının boyutlarının çok ötesindedir.

Mantıksal içerikten yoksun tekrarların, uluslararası güç denklemini ve ülke gerçekliğini dikkate almayan anlamsız vurguların, kimi dönemler kitleler üzerinde toplu hipnoz etkisi yarattığını tarih bize göstermektedir.

Nasreddin Hoca’nın tantanacılarca iç edilen yorganı misali, Şam’da Cuma Namazı hayaliyle başlayan uzun rüyanın sabahının gerçekliği, 4 milyona yakın Suriye’linin Türkiye’yenin kentine köyüne, dağına ovasına yayılmış olmasıdır!

Toplumsal huzur, ülke güvenliği, hukuk düzeni, demokratik rejim ve gelecek açısından ağır sorunlara yol açması kaçınılmaz bir demografik dinamit ne yazık ki Türkiye’nin kucağındadır! Daha vahimi, Türkiye’nin, her an patlamaya (patlatılmaya) hazır bu demografik dinamiti zararsız hale getirecek devlet aklından yoksun bir görüntü vermesidir!

Buraya dek yazdıklarımızı özetleyelim: Türkiye’nin Suriye’ye yönelik stratejik cinneti, akıl ve gerçeklik dışı bir siyasal şizofreninin kaçınılmaz sonucudur. Şark Meselesinin (Doğu Sorunu) güncellenmişi olan BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ise, oyun kurucu emperyal aklın stratejik atağıdır.

Türkiye’nin toplumsal dengelerini, uluslaşma sürecini, güvenlik ve huzurunu paramparça edecek dört milyona yakın Suriye’linin Türkiye’ye yığılmasının kamuoyuna onaylatılması, Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçü ve Ensar – Muhacirin söylemi üzerinden gerçekleştirilmiştir.

Tarihten hiç kuşkusuz ders alınmalıdır. Fakat tarihte yaşananların, dönemin koşulları, tarafların konumları ve talepleri, sosyo-ekonomik yapı, neden – sonuç ilişkisi göz önüne alınmadan bire bir yinelenmesini beklemek bilim ve mantık dışı bir durumdur.

İslam Peygamberi Hz. Muhammed (M.S. 570-632) döneminde Mekke’nin nüfusu 25 bin, Medine’nin nüfusu 10 bin dolayındadır. Hz. Muhammed’in ardından Mekke’den Medine’ye göç etmek zorunda kalan Müslümanların (Muhacirin) sayısı 186 kişidir.

Bu denli az sayıdaki göçmenin (muhacirin), yeni göçtükleri kentin dengelerini alt üst etmeleri şöyle dursun, ekonomik ve sosyal yaşamın gelişmesine ciddi katkıları olmuştur. Üstelik Mekke ahalisi de Medine ahalisi de aynı dil ve etnisiteden gelmekte, Arapça konuşmaktadırlar! Bu nedenle her iki taraf açısından bir olumsuzluk yaşanmadan kolaylıkla uyum sağlanmıştır.

Hz. Muhammed’in M.S. 622’de hicreti ile 4 milyona yakın Suriye’linin kapakları açılan etnik barajdan boşalan demografik sel örneği bütün Türkiye’yi kaplamasını aynılaştırmak, akıl ve izan tutulmasından başka türlü tanımlanamaz.

Hukuksal olarak mülteci veya göçmen olarak tanımlanamayacak 4 milyona yakın homojen bir etnisite, Türkiye’nin ekonomik, sosyal, siyasal dengelerini alt üst etme potansiyeli taşıyan demografik bir dinamit olarak önümüzdedir.

Siyasal Kürtçü etnik kalkışmanın ağır maliyeti ortada iken Siyasal Arapçı yeni bir kalkışmanın Türkiye’ye olası maliyetini kestirmek zor değildir.

Cumhuriyet’in çok zengin hukuksal, bürokratik, diplomatik, askeri potansiyeli yok edilip bu zor coğrafyada ülke ve millet olarak var olabilmenin olmazsa olmazı olan devlet aklı bir yana atıldığında neler yaşanacaksa onlar yaşanmaktadır.

Stratejik cinnetin yarattığı narkozun etkisi geçtiğinde ortada görülen, 4 milyona yakını Suriye’li olmak üzere 8 milyon yabancı ile yol geçen hanına dönmüş, kucağına konmuş demografik dinamiti nasıl etkisizleştireceğ konusunda hiçbir fikri olmayan bir Türkiye görünümüdür!
================================
Dostlar,

TÜRKİYE’de 4 MİLYONA YAKIN
SURİYE – IRAK İNSANI NE OLACAK?!

Sn. Av. Hüseyin Özbek‘in yukarıdaki kaygıları ve uyarıları yerindedir. Çok boyutlu, uzun erimli ve çok ağır faturaları olan ve olacak olan bir sorun kümesiyle yüz yüzeyiz..

Suriye’liler yaklaşık 3,5 milyon, Irak’lılar yaklaşık yarım milyon, toplam 4 milyon insan Türkiye nüfusunun 1/20’sidir. Her 20 insandan biri ülkemizde uluslararası hukuk açısından yurttaş, sığınmacı (mülteci) – göçmen statüsü olmaksızın bulunmaktadır. 3,5 milyon Suriye’linin 1,6 milyonu 0-18 yaş arası çocuktur. Bu kitlelerde akılları zorlayan bir yüksek doğurganlık yaşanmaktadır. AKP iktidarı doğum kontrolünü çağ dışı saydığından, ”Allah ne verdiyse” ilkelliği ile engellediğinden, bu hizmetleri gereğince vermediğinden (Anayasa md. 41 ve 2827 s. Nüfus Planlaması Yasasını suç işleyerek uygulamadığından), ”üretim” sınır tanımadan sürmektedir.

Bu insanlar için 30 milyar Doları aşan harcama yapıldığını Erdoğan dile getirdi. Bu rakam sürekli artmakta elbette. Ayrıca arada yandaş şirketler var ve onlar da zengin edilmekte! Günümüzde yaşadığımız ekonomik bunalımda uçan kuştan medet umarken, Katar’ın 15 milyar dolarlık yatırımı kim bilir hangi ağır ödünlerle sağlanacak!

Bir başka boyutu, 4 milyonu aşan bu  ”nitelikli olmayan” ezici bölümü Müslüman Arap kitle, Türkiye’nin AKP = Erdoğan karşıtı laik – Cumhuriyetçi kesimlerine karşı bir dengeleme, bu uygar insanların toplumda oransal olarak geriletilmesi amacı da taşıyor. Nitekim vatandaşlığa alınanların 30 bini aştığını biliyoruz. Bu kitleler herhalde kendilerini AKP = Erdoğan‘a medyun duyumsuyorlardır, nitekim bir AKP milletvekili bile taşındı TBMM’ye..

Bu kitle Türkiye’ye, Erdoğan’ın olağanüstü yanlış, ABD güdümlü Suriye politikası yüzünden taşınmıştır. Bu hatalar zincirinin uzantısı olarak ciddi askeri operasyon harcamaları yapılmıştır, yapılmaktadır.. Güncel ekonomik çöküş böylesine göz göre göre ve adım adım gelmiştir
Erdoğan hala, inatla, Esad ile el sıkışmaya yanaşmamaktadır. Oysa Suriye’de barış ve Suriyeli 3,5 milyon insanın ülkesine dönmesinin başkaca yolu gözükmemektedir. Aynı biçimde Irak’lı yarım milyon insan.. Bu kitle mutlaka ülkelerine gönderilmelidir yakın erimde. Türkiye bir yol geçen hanı olamaz. ”Ensar olduk” masallarına karnımız tok. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı öylesine ucuz değildir.

Öte yandan, 4 milyonu aşkın bu kitlenin bir yandan ülkemiz kültürüne – sistematiğine entegrasyonu (assimilasyonu değil!) çabasının özenle ve çok planlı olarak yürütülmesi zorunluğu da vardır. Buna ilişkin bir AKP planı, TBMM’en geçmiş yasa bilmiyoruz..

AKP = Erdoğan 16 yılda ülkemizi hemen her bakımdan ciddi yıkıma uğrattı. Tüm ama tüm çabalara karşın Erdoğan’da vahim – korkunç yanlışlarını görme ve düzeltme istenci görmüyoruz! Son olarak 26 Ağustos’u yok sayıp Malazgirt, Ahlat taraflarına gitti.. Ülke yangın yeri iken, bir de Ahlat’ta saray yaptıracakmış! Alpaslan’ın mirasçısı olacakmış Türkiye böylelikle. Akıllara seza!

AKP = Erdoğan’a şunları söylemek ve anımsatmak isteriz çok işe yaramasa da :

  • “Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.” (Falih Rıfkı Atay Çankaya, syf. 363)
  • 26 Ağustos’ta Dumlupınar yerine başka yerlere gidenler… Alpaslan’ın 1071’de bize sunduğu Anadolu’yu, sizin övündüğünüz Osmanlı, Sevr ile Batı’ya terketti. Malazgirt ve İstanbul dahil. 3,5 yıl süren işgali, Osmanlı’nın düşmanla işbirliğine karşın Mustafa Kemal önderliğinde bu halk sonlandırdı. Osmanlının kabul ettiği Sevr’i 1. Meclis yırtıp, onay verenleri vatan haini ilan etmese idi, bu gün ne Erdoğan ne de kulları olurdu.. ve Malazgirt Türk toprağı değildi! Tarihe ve bu toprakların mazlum insanlarına ihaneti bırakın.. ATATÜRK havalanını hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç mi hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiç gerek yokken kapatıp – taşıtıp, adını silip, Alpaslan Havaalanı yapmak, ülke ekonomik bunalımda iken Ahlat’ta saçma sapan gerekçe ile Saray hülyası kurmak.. çok yönlü oyunlar ve tarih gerçekleri yazacak, bunları yapanları ise bu Ulus asla bağışlamayacaktır!

Sevgi ve saygı ile. 27 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN GENETİĞİ ve GELENEKLERİ ile OYNAMAYIN; TÜRK MİLLETİNİ ORDUSUZ ve SAVUNMASIZ BIRAKMAYIN

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN GENETİĞİ ve
GELENEKLERİ ile OYNAMAYIN;
TÜRK MİLLETİNİ ORDUSUZ ve SAVUNMASIZ BIRAKMAYIN

Istanbul_Barosu_Logosu

(AS. Bizim değerlendirmemeiz yazının altındadır..)

İstanbul Barosu olarak, Anayasal sisteme ve devletin varlığına yönelik vahim kalkışmada başından beri birlik ve beraberlik çağrısı yaptık. Siyasal iktidarı soğukkanlılık, devlet aklı, hukuk ve demokrasi eksenli duyarlılığa davet ettik.

Siyasal iktidarın, halk arasında oluşan ulusal birlik ve dayanışma ruhunun sürmesini sağlayacak bir tutum ve uygulama içinde olmadığını üzülerek gözlemlemekteyiz. Devletin ve özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri‘nin yeniden yapılandırılması söylemi ve bu doğrultudaki düzenlemelerle amaçlananlara ilişkin kuşkularımızı kamuoyu ile paylaşmayı zorunlu görmekteyiz.

Öncelikle vurgulamak ve dikkat çekmek istediğimiz husus, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinden kaynaklanan temel dinamiklerinin, dönemsel güç dengelerine göre değişmezliğidir. Bu anlamda ulus devletten, tekil (üniter) yapıdan, uygar dünyadan, çağdaş demokrasiden yana kesin tercih, teokratik rejim niyetlerini stratejik tehdit olarak görme Türkiye Cumhuriyeti’nin kırmızı çizgileri olagelmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sistematiğinde, Türk Silahlı Kuvvetleri, devletin varlığına, ülkenin bölünmez bütünlüğüne, Anayasal rejime yönelik iç ve dış tehditlere karşı caydırıcı bir rejim dinamiği olarak tasarlanmıştır. Ordu, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Nizam-ı Cedit’ten günümüze uzanan süreçte  ülkenin modernleşmesinin, çağdaşlığın, askeri alanın dışına taşarak toplumun genelini kapsayan çağdaş atılımların temel dinamiklerinden biri olagelmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadroları, aynı zamanda  Kurtuluş Savaşı’nın (1919-22) asker ağırlıklı önderleridir. Bu nedenle halkımız, kendisini tutsaklıktan kurtaran, işgalcileri kovan, devlet kuran Ordusuna saygı ve güvenini başından beri sürdüregelmiştir. Ordu’nun, Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet sistematiği içinde önerileri dikkate alınan, yaşamsal konularda görüşlerine başvurulan, özelikle dış tehditlere karşı Türkiye’nin elini güçlendiren saygın bir kurum olmasının arka planı üzerinde düşünülmelidir. Sözü, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğüne ve rejime karşı üniformalı şakirtlerin Paralel Kalkışmasının suçunun Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsallığı üzerine yıkarak, fırsattan yararlanarak Ordu’nun temelli tasfiyesini hedefleyen girişimlere getirmek istiyoruz:

Türk Silahlı Kuvvetleri‘nin hiyerarşisini, geleneksel konumunu, rejim içindeki ağırlığını ve saygınlığını son derece olumsuz etkileyecek olan düzenlemeler, Darbenin tozu dumanı arasında çıkarılan KHKler ile oldubittiye getirilmiştir.  Ordu’nun bundan sonra darbe yapamayacak duruma getirilmesi söylemine sığınarak; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin itibarsızlaştırılması ve sıradanlaştırılması, ülke bütünlüğünü hedefleyen iç ve dış hasımlar karşısında hiçbir caydırıcılığının kalmaması sonucunu doğuracak düzenlemeler yapıldığı giderek daha belirgin duruma gelmektedir. Ortak akıl ve uzlaşıya dayanmadan, TBMM’yi devre dışı bırakarak, doğuracağı vahim sonuçlar hesap edilmeksizin, konjonktürü fırsata çevirme aceleciliği ile Ordu’nun, devlet aklının belirlediği rejim için güvence, sistem için denge konumunu alt üst edecek  “panik” düzenlemelere gidildiğini, Ordunun genetik yapısı ve gelenekleri ile oynadığını kaygı ile izlemekteyiz.

Bu çerçevede yürürlüğe sokulan KHK (AS 668 sayılı) ile askeri eğitim sistemi, emir komuta zinciri ile ilgili kökten kararların alındığı, son derece olumsuz sonuçlara, ulusal güvenlik açısından ciddi zaaflara yol açabilecek biçimde yapısal değişikliklere gidildiği görülmektedir. Buna göre askeri okullar kapatılmakta, kuvvet komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmakta, Yüksek Askeri Şura’nın yapısı değiştirilerek, askeri hastaneler Sağlık Bakanlığı’na devredilerek “sivilleştirilmekte”, Harp Okullarının ana kaynağı olan askeri liseler kapatılmakta, sivilleşme bahanesiyle Ordu’nun geleneksel disiplin kültürü içinde yetişmiş nitelikli subay kaynağı yok edilmektedir. Her yurttaş için milli yükümlülük olan, ülkenin değişik yörelerinden gelen halk çocuklarının kaynaştığı, millet olma duygusunun pekiştiği asker ocağının yerine konulacak uzman ordu ile askerlik, iş arayanların istihdam edileceği bir hizmet sektörü haline getirilmek istenmektedir.

Genelkurmay Başkanı’nın Kuvvet Komutanları arasından seçilmesi uygulaması kaldırılmakta, Cumhurbaşkanı ve Başbakana gerekli gördüklerinde Kuvvet Komutanları ve bağlı kişilere doğrudan emir verebilme yetkisi getirilmektedir. Bunlara ek olarak Genelkurmay Başkanı’nın Cumhurbaşkanlığına bağlanması planlanmaktadır. Bu “panik” düzenlemeler, kimi çevrelerin bilerek ya da bilmeyerek Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal kimliğini, yapısını hedef alan, saygınlığını, toplum katındaki algı ve güvenilirliğini zedeleyen söylemlerin yaşama geçirilmesi dışında bir yarar sağlamayacağı gibi; çok ciddi güvenlik sorunları ve zafiyetleri yaratacaktır.

Gerçekten              :

1)  Kezlerce dile getirdiğimiz gibi, 15 Temmuz kalkışmasında bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri değil; içine sızmış, sızdırılmış, çöreklenmiş dış destekli, emperyalizmin maşası bir çetedir. TSK ise Türk Milleti ve Türk Polisi ile birlikte bu kalkışmayı önlemiştir. Bu nedenle paralel kalkışmanın faturası TSK’ya çıkarılamaz, yapısı ve genetiği ile oynamak için 100 yılın altın  fırsatı olarak görülemez.

2)  Yaşanan vahim kalkışmadan sonra elbette ki Oordu içinde kimi önlemlerin alınması gereklidir. Ancak bu önlemler aceleci olunmadan, geniş bir değerlendirme ve katılımla, sonuçları iyi hesap edilerek yapılmalı, sürece TBMM ve tüm ilgililer katılarak ortak devlet aklı ile hareket edilmelidir. Siyasal iktidarın TBMM’yi ve ilgilileri devre dışı bırakarak tek başına, üstelik bir KHK ile bu düzenlemeleri yapması son derece yanlış, ve sakıncalıdır.

3)  Ordunun “sivilleştirmesi” ve ordu üzerinde “sivil kontrol”kavramları üzerinden yapılan bu düzenlemelerin, öteden beri Avrupa Birliği ve bazı “Sivil Toplum Kuruluşları”(!) raporlarındaki önerilerle neredeyse birebir örtüşmesi kuşku ve kaygımızı artırmaktadır.

4)  Bu düzenlemelerle birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gelenekleri ortadan kaldırılmakta, genetik yapısı bozulmakta, emir-komuta zinciri, birliği, disiplin mekanizması, tarihsel dokusu tahrip edilmekte, sıradanlaştırılmakta, siyasal etkiye açılmaktadır. Bu şekilde gerçekleşen yapısal bir “değişiklik” olmayıp tahribattır”.

5)   Önemle belirtmek isteriz ki; 15 Temmuz kalkışmasının nedeni TSK’nın teşkilat yapısı değil, izlenen yanlış politikalar, göz yummalar, kimi önlemlerin zamanında alınamamış olmasıdır. Kaldı ki; sivil okullardan Ordu’ya alımlar yapılacak olduğu kolullarda, bu karanlık yapının “sivil” okullarda kadrolaşmadığı ileri sürülemeyeceği gibi, Cumhuriyetin değerlerini benimsemeyip onu ortadan kaldırmak isteyen, emperyalizmin güdümünde veya onunla işbirliği yapan başka bazı cemaat ve benzeri yapıların TSK’ya daha kolay sızmasının da önü açılacaktır.

6) Hal böyleyken Türk Silahlı Kuvvetleri; “sivilleşme” ve “sivil kontrol” adı altında, sürekli darbe düşünen bir yapı olarak gösterilerek gerçekleştirilen algı operasyonlarına bağlı olarak etkisizleştirilmekte, işlevsiz kılınmakta, tümden siyasi iktidarların denetiminde bir “polis” veya “zabıta” gücü durumuna dönüştürülerek, itibarsızlaştırma operasyonları kapsamında etrafı kalıcı olarak “çöp kamyonları” ile kuşatılarak ülke savunması tehlikeye atılmaktadır.

7) Tüm bu düzenlemeler, kalkışmanın en önemli amaçlarından birisinin Türkiye’nin parçalanması bakımından en önemli engel olarak görülen TSK’ni zayıf düşürmek olduğu kuşkusunu güçlendirmekte, emperyalizmin ülkemiz üzerindeki oyunlarına katkı sağlamaktadır.

Mehmetçik, Mehmetçik olarak; polis polis olarak kalmalıdır.

Ordunun“polisleştirilmesi”, polisin “ordulaştırılması” son derece hatalı ve tehlikeli sonuçlara yol açacaktır. Bunlar birbirlerinin “alternatifi”, “karşıtı” kurumlar olmayıp, bir bütünün parçaları, Türk milletinin savunma mekanizmalarıdır. Ancak farklı konum ve işlevlere sahiptir. Ordu ile polisin, Ordu ile milletin karşı karşıya getirilmemesi, bunlar üzerinden siyasal hesapların yapılmaması gerekir.

8) Gerçekten, yaşadığımız coğrafyada, özellikle emperyalizmin Türkiye’yi bölme, parçalama planları, terör tehdidi ve kuşatması, ayaklanma provaları dikkate alındığında güçlü bir Ordu, Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve Türk milletinin en büyük güvencesidir. Güçlü ordusu olmayan bir Türkiye, varlığı ve birliği bakımından büyük tehlike altına girecektir. Yine bu değişikliklerin Ordu’nun terörle, iç ve dış tehditlerle mücadelede etkinliğini, şevkini, azmini olumsuz yönde etkileyeceğinden, Ordu’nun yerleşik sisteminin felce uğratılacağından, Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanlarında cesaret ve cüret yaratacağından kaygı duymaktayız.

Sonuç olarak; devletin ve ordunun yeniden yapılandırılmasında günlük, kısa vadeli siyasi amaçlarla hareket edilmemelidir.  Oluşan birlik ve bütünlüğü zedelemeden, devlet aklı ve soğukkanlılığı ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve uzmanların görüşleri dikkate alınarak, O’rdunun dönemsel siyasetten etkilenmeyen kurumsallığını, caydırıcılığını bozmaksızın bir yaklaşım sergilenmelidir. Atatürk’ün 29 Ekim 1938 tarihli son mesajıyla; 

  • “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan ve her zaman zaferle beraber medeniyet nurları taşıyan Kahraman Türk Ordusu!

Memleketini, en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyet’in bu günkü feyizli devrinde  de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.”

Cümleleriyle tarihi sorumluluğunu hatırlattığı Türk Ordusu’nun kurumsallığına ve itibarına yönelik tasfiyeci tutuma ilişkin kaygılarımızı  kamuoyuna saygıyla duyururuz. (10.08.2016)

İSTANBUL  BAROSU BAŞKANLIĞI

===================================

Dostlar,

İyi ki varlar.. Türkiye Barolar Birliği ve İstanbul Barosu.. Ülkemizin bu zor ve dar döneminde gerçekten son derece sağduyulu, ağırbaşlı ve hukuk temelli değerlendirmeler ve çözümler üretiyorlar. Onlara şükran borçluyuz.

AKP ve Erdoğan gerçekten bu ciddi darboğazı aşmakta kararlı ve iyiniyetli ise, toplumun sağlıklı seslerine  kulak kabartmak zorundadır. Dahası, demokrasinin katılımcılık ve çoğulculuk ilkeleri ancak böyle işletilebilir. Yok “ben seçim kazandım, istediğimi yaparım..” denilirse başımız beladan kurtulmuyor.. Nitekim AKP – RTE ikide bir “kandırıldık, yanıldık”.. demekteler. Bu kabul edilemez bir demokrasi hazımsızlığı ve kibir, kendini beğenme hatta megalomani durumudur ve  patolojiktir. Ülkenin ve Uusun yazgısı tehlikeye atılamaz. Halktan, saçma sapan ve son derece adaletsiz bir seçim sistemi ile, TBMM’de hakedilmeyen ölçüde fazla temsil olanağı ile iktidar olsanız bile; bu durum size “dilediğinizi yapma” hakkı – yetkisi vermez.. Demokrasi, güçler dengesine dayanmak zorundadır.

Siyasal iktidarlar her durumda akla ve bilime dayalı olmak zorundadırlar.
Halk onlara dilediklerini yapmaları için değil, ülke için en iyiyi yapmaları için oy veriyor. Bunca badireden ve 14 yıllık tek başına iktidardan sonra (lanetli yıllar!) AKP – RTE’nin bu kadarcık olsun demokrasiyi içselleştirmelerini beklemek hakkımızdır. Tersi durumda, varılacak kesin kanı, AKP’nin örtük – saklı din devleti gündemi olduğu ve her ama her fırsatı -15 Temmuz darbe girişimi de başta olmak üzere- o amaca dönük kullandığı kararına varılacaktır..

O zaman da ulusun meşru direnme hakkı doğacaktır ki; bu iç savaşa çağrı demektir!..

AKP – RTE, kapalı devreyi kırmalı ve ulusun sesine, uzmanlara, kurumlara danışmalıdır. İlk iş olarak TBMM etkin olarak çalışmalıdır. AKP – RTE her türlü dayatmacılığı bırakmalı, uzlaşmacı olmalı ve özellikle TSK’ya zarar verebilecek her türlü girişimden geri durmalıdır. Kamuda yaraşırlık (liyakat) vazgeçilmez olmalıdır. Vahşi özelleştirme talanı gündemden düşürülmelidir.

668 sayılı OHAL Kararnamesinin TSK ile ilgili hükümleri derhal geri çekilmelidir.

Sevgi ve saygı ile.
14 Ağustos  2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

PKK’ya Son 30 Yılın En Ağır Darbesi Vuruldu

 

PKK’ya Son 30 Yılın En Ağır Darbesi Vuruldu

PKK'ya Son 30 Yılın En Ağır Darbesi Vuruldu
“Tamamen temizlenene kadar” sloganıyla içeride ve sınırötesinde devam eden operasyonlarda, yüksek teknoloji, anlık ve havadan istihbarat ile başarılı koordinasyon öne çıkıyor. PKK‘ya ağır darbe indiren uygulama, “son 30 yılın en etkili operasyonları” olarak nitelendiriliyor.İHANET DEPOLARI PKK‘YA MEZAR OLDU

Kuzey Irak‘taki terör kamplarına Türk Silahlı Kuvvetleri‘nin düzenlediği hava harekatlarıPKK‘ya darbe üstüne darbe indiriyor. Çözüm sürecini suistimal eden örgütün son yıllarda bölgeye yaptığı silah ve mühimmat yığınağının çok büyük bir kısmı, 23 Temmuz’dan buyana icra edilen operasyonlarla imha edildi. Milli yazılım ve sistemlerle nokta hedefe giden akıllı bombalar, Metina, Avaşin, Basyan, Zap, Gara ve Kandil‘de bulunan ihanet depolarını 2 bini aşkın teröriste mezar etti.

KAFASINI ÇIKARAN TAKİBE ALINIYOR

Gerek insanlı-insansız hava araçlarının gerekse de harekata katılan F16 ve F4-2020 savaş uçaklarının kameralarına yansıyan görüntülerde çoğu kez, ‘bomba’ bırakılan depolardansaatler boyunca patlamalar yükseldi. Savunma sanayiindeki milli hamlelerle kritik bazı teknolojik imkanlara kavuşan Mehmetçik, artık neredeyse, mağaradan kafasını çıkaran her teröristi takip edebiliyor. Bu da tabii, ihanet odaklarının huzurunu kaçırmaya yetti.

90’LARDAN ÇOK FARKLI

Halen devam eden operasyonlarda PKK‘nın barınakları, kış hazırlığı için takviye edilen gıda ve malzeme depoları, doçka (uzun menzilli silah) mevzileri, lojistik depoları tam isabetle vurularak yerlebir edildi. Mücadeleye, özellikle ‘havadan istihbarat’ damgasını vurdu. Alınan bilgi üzerine insanlı ve insansız hava araçlarıyla (İHA) tespit edilen hedefler işaretleniyor, F-16 ve F4-2020 uçakları havalanıyor ve hedefleri vuruyor, ardından tekrar havalanan İHA’lar bölgeyi tarıyor. Hareketlilik sürüyorsa taarruz helikopterleri devreye giriyor. İHA’lar tekrar bölgeyi tarıyor ve hala hareketlilik varsa savaş uçakları hedefi bir kez daha bombalıyor. Gerektiğinde karadan jandarma özel harekat ve özel kuvvetler de devreye sokuluyor. Hedef ‘tamamen temizlenene kadar’ yürütülen operasyonlar, PKK‘yla mücadelede ‘son 30 yılın en etkili operasyonları’ olarak nitelendiriliyor.

İNLERİNE GİRİYOR

Edinilen bilgiye göre, hava harekatında TÜBİTAK ve ASELSAN‘ın ortak geliştirdiği ‘Sentetik Açıklıklı Radar’ yani ‘SAR’ sistemleri etkin olarak kullanıldı. Dünyanın en gelişmiş sığınak delici bombası yerli NEB’in ucuna takılan TÜBİTAK yapımı ‘TEBER’ hassas güdüm kitine lazerle nokta hedef vermeyi sağlayan SAR, terör yuvalarını darmadağın ediyor. SAR teknolojisinin hava şartlarından etkilenmeksizin görevini tam yapması da PKK‘nın bilindik taktiklerine ağır darbe vurdu. Örgütün özellikle ‘yağmurlu ve puslu havalarda’ kurduğu tuzaklar, ‘ıslak şemsiye’ ile ilerleme yöntemleri artık bir işe yaramıyor. Dağlıca‘da 16 askerimizin şehit düştüğü saldırıyı puslu havada yapan PKK, beklediğinin aksine, saldırının hemen ardından başlatılan operasyonlarda büyük kayıplar verdi.

KURŞUN YALNIZ TERÖRİSTE

Suriye‘nin kuzeyinde batılı devletlerin ajanlarından ‘şehir savaşı eğitimi’ alarak Türkiye‘ye dönen ve birçok il-ilçede ayaklanma başlatmak isteyen örgüt üyeleri, ‘serhildan’ girişiminde de çuvalladı. Sokakları bomba tuzaklı hendeklerle kapatan PKK‘lılar, güvenlik güçlerinin titiz davranıp sivillere zarar vermeden yaptığı operasyonlarla şoke oldu. Çünkü örgütün hedefi, bölgeyi yargısız infazların yapıldığı 90’lı yıllara döndürmekti. Devletin yalnızca teröristi cezalandırdığını gören ve hassas muamelenin farkında olan yöre halkı ise, evinin önüne bombalı barikat kuran huzur ve istikrar düşmanı PKK‘dan tiksinir hale geldi. Terörle mücadelede en büyük başarının bu faktör olduğu belirtiliyor.

CİRİT’İ FIRLAT HEDEFİ VUR

PKK‘ya karşı yürütülen operasyonlarda milli helikopterimiz ATAK da etkili olarak kullanılıyor. Uçakların bombaladığı hedeflerden kaçan unsurlar ATAK ile ateş altına alınıyor. ATAK’ın ana mühimmatı 8 kilometre menzilli yerli CİRİT füzesi hainlere kaçış imkanı tanımıyor.

GARA KAMPI YİNE VURULDU

Hava araçlarının SAR sistemleriyle donatılması, Türk savaş uçaklarına hassas atış imkanı sağladı. Hedefi görme yolunda her türlü doğal engeli kaldıran SAR radarı, bombaların ucundaki hassas güdüm kitine verdiği bilgilerle, mühimmatı akıllı bombaya dönüştürüyor. Hem GPS hem de INS gibi küresel konumlandırma sistemleriyle teçhiz edilen hassas güdüm kiti, her hava şartında görebilen SAR’la birlikte ölümcül bir aparata dönüşüyor. Bombanın hedefine yaklaşırken sağa-sola veya yukarı-aşağı düzeltme hareketi otomatik olarak kanatçık kumandası ile gerçekleştiriliyor. Özellikle milli imkanlarla geliştirilen ‘nüfuz edici bomba’ NEB, bir mağaranın kapısından içeri girip kayayı metrelerce deldikten sonra patlıyor. Bombalar, orta irtifa 22 km, yüksek irtifa 27 km uzaktan bırakılabildiği için, NEB’leri taşıyan jetler, yerdeki uçaksavar ve hafif füzelerin tehdidi dışında kalıyor. 10 kilometreden fazla yükseklikte uçaklardan bırakılan ve 25 kilometre uzaktaki hedefi vuran akıllı bombalar, barınma alanlarını teröristler için cehenneme çeviriyor. Bunun son örneği dün Kuzey Irak‘taki Gara bölgesinde yaşandı. Uçaklar Gara’da 13 ayrı noktadaki sığınak, barınak ve malzeme depolarını attığı bombalarla imha etti.

(http://www.haberler.com/pkk-ya-son-30-yilin-en-agir-darbesi-7724039-haberi/, 27.9.2015)

===================================

Dostlar,

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “devlet aklı” ile yönetecek kadrolar elinde elbette bu belayı
artık defedebilmelidir.

30 yılı aşan Batı emperyalizminin maşası bölücü örgüt tasfiye edilmelidir.

Devletin, AKP iktidarında Devlet aklından uzak yönetimi,
sözde “AÇILIM” saçmalığı bataklık doğurmuştur..

AKP’nin seçim kazanma amaçlı, göstermelik, kalıcı olmayan PKK atağı yanıltıcıdır.
Halkımızz bu seçim tuzağına düşmemelidir.
Amaç CHP ve MHP’den ulsalcı oyları almak;
daha da önemlisi HDP’yi baraj altına iterek tek başına iktidar olmaktır..
AKP – RTE her fırsatta söylemektedirler; AÇILIMA devam edeceklerdir ancak “bunlarla olmaz..”gibisinden belirsiz ve boşlukta sözler ederek geleceğe zemin hazırlamaktadırlar.

PKK’nın kalıcı tasfiyesi ULUSALCI HÜKMETLER ile olur..
Son haftalarda kazanılan başarı Ordumuzun ve güvenlik güçlerinindir.
Ordumuz ve güvenlik güçleri AKP iktidarınca son yıllarda PKK karşısında adeta felç edilmiştir.
Serbest bırakıldıklarında ise görevlerini şehit – gazi vere vere kahramanca yapmaktadırlar..

AKP iktidarı -ve başkaları- gölge etmesinler yeter..

Sevgi ve saygı ile.
28 Eylül 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com