BEKLENEN OLDU, DAĞ FARE DOĞURDU!

BEKLENEN OLDU, DAĞ FARE DOĞURDU!

Ertan URUNGA
(E) Yargıç Albay

Geçtiğimiz hafta Covid-19 Pandemisinin yükselişe geçtiği günlerde, CB’nın millete bir müjdesi olduğu, ancak bunun 21.08.2020 Cuma günü yapılacak bir basın toplantısı ile açıklanacağı haberinin duyulması üzerine, böyle bir uygulamaya ilk kez tanık olan toplum heyecanlı bir merak içinde o günün gelmesini sabırsızlıkla beklerken, doğal olarak devletten beklentisi olan değişik kesimlerin de bu müjdenin kendi beklentileri doğrultusunda olacağı umuduna kapıldıkları ve bunların yazılı basına da yansıdığı görülmüştür.

Toplumun Beklentisi

Bu “müjde” teranesinin ne olduğuna geçmeden önce, kimi siyasal partiler ile STÖ üyelerinin kestirimlerine kısaca değinmek, toplumun beklentilerini öğrenmek açısından yararlı olacaktır:

– Seyit TORUN, CHP Gn. Bşk. Yrd. – CB’nın istifa etmesi,                                
– Aytun ÇIRAY, İYİ Parti Mv. – Covid-19 aşısının bulunması, asgari ücretin iki katına çıkarılması,
– Ömer Faruk YAZICI, SP. Gn. Bşk. Yrd.- Güçlü bir Türkiye için hak ve adaletin tesis edilmesi,
– Selçuk ÖZDAĞ, Gelecek Partisi Gn. Bşk. Yrd. – Şeffaf ve demokratik Türkiye’nin inşa edilmesi,
– Erkan BAŞ, TİP Gn. Bşk. – CB’nın istifa etmesi,                       
– Önder İŞLEYEN, Sol Parti Bşkl. Krl. Üyesi – CB’nın görevi bırakıp gitmesi,
– Mehmet DURAKOĞLU, İst. Baro Bşk. – Bağımsız yargı için üzerindeki gölgenin kaldırılması,
– Erinç SAĞKAN, Ank. Barosu Bşk. – HSK yapısının ve Yargının bağımsız duruma getirilmesi,
– Dr. Arzu ÇERKEZOĞLU, DİSK. Gn. Bşk. – İşçi hakları korunup, asgari ücretten vergi alınmaması,
– Ergün ATALAY, TÜRK İŞ Gn. Bşk. – Ülke yararına milletin olan her şeyin kabul edilmesi,
– Canan GÜLLÜ, TKDF. Bşk. – İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması için talimat verilmesi,                                     

– Feray Aytekin DOĞAN, Eğt. Sen Gn. Bşk. – Eğitim sorunları giderilerek eşitliğin sağlanması

olduğunu, nedenleri ile birlikte açıklamışlardır. (Bkz. Müjdemi İsterim, 21.08.2020 tarihli Cumhuriyet gazetesi, s. 1-9)

Toplumun büyük bir kesimin beklentilerinin bu yönde olmasına karşın; bunların daha çok karşıt/muhalif çevrelerin görüş ve tercihlerini yansıttığı için bir öneminin bulunmadığına ilişkin savların da toplumu güdülmesi gereken bir koyun sürüsü gibi gören, değişik görüşlere yer vermeyen çağ dışı kalmış devletlere özgü bir anlayışın ürünü olduğuna kuşku yoktur. Oysa bugün, insanı ‘kutsal sayılan hak ve özgürlüklere sahip onurlu bireyler’ olarak kabul eden demokratik devlet anlayışında, bu safsataların bir değeri bulunmadığı için geçiyoruz.

Müjde Dedikleri…

Beklenen gün ve saat gelince, partili CB kürsüye çıkıp Fatih sondaj gemisinden naklen yapılan canlı yayın eşliğinde, bütün bir toplumun soluğunu tutarak beklediği müjdesini açıklamıştır. Buna göre Fatih Sondaj Gemisi’nin Karadeniz’de 320 milyar m3 (metreküp) doğalgaz rezervi keşfettiğini (!) ve bunun Türkiye’nin 7-8 yıllık doğalgaz gereksinimini karşılayacak en büyük keşif olduğunu (?) ve dağıtıma başlanması için uzmanlar 4-5 yıl demişler ama, bunu 2023 yılına yetiştirmeleri için talimat (!) verdiğini de muştuladıktan sonra, “Her arayan bulamaz ama, bulanlar daima arayanlardır. Arayanlar da mutlaka bulur” şeklindeki sözleri de ‘Arayanlar Mevla’sını da bulur, belasını da’ özdeyişini anımsatmıştır bize, her nedense… Biz de bu müjdeyi alınca, “Yaşasın, aradığımızı bulduk!” diyerek, sevinçten ayaklarımız yerden kesildi ve Elhak onca zaman beklediğimize de değdi doğrusu…
Öyle ya, 18 yıldan beri akıl ve hukuk dışı keyfi uygulamaları ile ülkemizi yangın yerine çeviren AKP iktidarı ve onun yüksek okul diploması olmadan Cumhurbaşkanı olan liderinden demokratik yollarla kurtulmanın umarını/çaresini fellik mellik ararken, arayanların -Allah’ın izniyle- aradıklarını bulacağını en yetkili ağızdan öğrenince, biz de aradığımızı mutlak bulacağımıza ikna olduk, inandık! Bundan daha büyük bir müjde, ancak ‘istifa ettiğini açıklaması’ olabilirdi ki o da olmadı, olamazdı da bence.
Çünkü kişinin kendi kusurunu bilmesi; ancak çağdaş demokratik ülkelerde rastlanan, saygın ve erdemli yöneticilere özgü bir davranış olduğu için, bedevi Arap kültürünü İslam dini olarak benimsemiş olan ve bunu bütün bir topluma dayatan tutucu bir politikacının bu erdemi göstermesini beklemek abes olurdu ve ne yazık ki öyle de oldu, umudumuzu pekiştirmiş olsak da ülkemiz adına bir avuç hüzün kaldı geriye…
Kim Söyleyebilir?
Öte yandan, bulunan doğalgaz rezervinin 66.000.000.000.$ (altmış altı milyar Dolar) olduğu söylenen parasal değerine sevinebilirdik ama, bunun da ‘Kendin Çıkar Kendin Sat’ modeli (!) ile yabancı bir şirkete 30 yıllığına, güvencesi/garantisi de devletin kesesinden (yurttaşın cebinden!) verilerek satılmayacağını -yüzlerce örneği orta yerde dururken- kim söyleyebilir ki?
Kaldı ki bulunan ve henüz kesin oylumu, kapasitesi de belirlenmeden açıklanan rezervin, gün ışığına çıkarılıp satışının yapılabilmesi için yeni kuyular açılıp deniz üstünde düzlem/platform kurularak gerekli teknik araç ve gereçlerle donatılması için Koronavirüs bulaşının tavan yaptığı, ekonominin de dibe vurduğu günlerde 3-5 milyon Dolar ek harcama yapılması gerektiğinin uzmanlarca dile getirilmesi de “Dağ fare doğurdu” dememize neden olmuştur.
Tez Zamanda Anlaşılacak
Bütün bu sorunlar ve daha çoğunun, bilimsel akılcılığa dayalı gerçekçi uygulamalarla giderilmesi beklenirken; siyasal getiri sağlamak için kalkıp da can ve geçim derdi arasında sıkışan toplumla alay eder gibi doğalgaz bulduğunu ve 66’ya bağladığını söyleyerek milleti aldatmanın, nasıl bir müjde ve ne büyük bir aymazlık olduğu tez zamanda anlaşılacaktır elbet.
Sonuç : Covid-19 Pandemisi ile ekonomik krizinin yarattığı açmazların tüm ağırlığı ile yaşandığı şu günlerde, gerçek gündemi değiştirmekten başka bir amacı olmadığı anlaşılan müjde teranesini artık bir yana bırakıp ayaklarımızı yere basarak; dünyayı ve ülkemizi bir karabasan gibi saran somut olgulara yüzümüzü çevirip, alanında uzman bilim adamlarının sesine kulak verip, yakıcı gerçeklerle yüzleşerek direnmekten başka bir seçenek kalmamıştır.
Bu bağlamda, Halk Sağlığı ve Sağlık Hukuku uzmanı, ayrıca Mülkiye’li Prof. Dr. Ahmet SALTIK‘ın sitesinde paylaştığı Biyofizik uzmanı (E) Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR’IN “Çevre Felaketi Yaşıyoruz” başlıklı yazısı ile sayın SALTIK’ın bu yazıya değerli katkılarını içeren Çevresel Yıkım, Masum Kurbanlar ve İktidarın Sorumluluğu başlıklı çarpıcı gerçekleri gözler önüne seren Bilimsel Akılcılığa dayalı uyarıcı – eleştirel yazılarının mutlak okunmasını önerirken (http://ahmetsaltik.net/2020/08/21/cevresel-yikim-masum-kurbanlar-ve-iktidarin-sorumlulugu/); elde kalan umudu da tüketmemek için
– daha çok evde kalın,
– daha çok sağlıcakla kalın ve
– daha çok umutla kalın!

AYASOFYA’NIN KARA YAZGISI                               

Ertan URUNGA
E. Yargıç Albay, Antalya

Ayasofya, Ayasofya olalı böyle zulüm görmemiştir! Talihsiz ve dilsiz Ayasofya, eski adıyla Hagia Sofya (Kutsal Bilgelik)’nın tarihsel süreç içinde başına gelenlere serencamına bir göz atarsak eğer; bu yargıya varmamızın nedeni anlaşılacaktır.

Bilindiği üzere Ayasofya, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü dönemde İmparator 1. Justinianus tarafından MS. (532-537) yılları arasında ve zamanına göre kısa sayılan Beş Yıl içinde Patrik Katedrali olarak yapılmış ve yaklaşık Bin Yıl (Milenyum) boyunca, amacına uygun biçimde kullanılmıştır. Sessiz ve sakin geçen bu süreçten sonra Osmanlı hükümdarı Fatih Sultan Mehmed-2’nin 29.05.1453 tarihinde Bizans’ı fethetmesiyle birlikte, zamanın en büyük yapısı ve Hıristiyanlığın da simgesi olan bu Kilisenin Cami’ye çevrilmesi, Fatih’in şanına ve Ehli İslam’ın inancına yaraştığı söylenemez sanırız.

Fatih Ne Yaptı?                                                                                                           

Hak dini İslam’ı benimsemiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun, her alanda büyük başarılar elde edip gücünün doruğa tırmandığı bir dönemde, Hıristiyan aleminin başkenti sayılan ve son derecede korunaklı bir konumda bulunan Bizans’ı, tüm engelleri de aşarak; dayanıklı surları yıkarak, gemileri tepelerden yürüterek, zincirleri kırarak   fethetmek başarısını gösteren Fatih’in, başka bir dinin kutsalı sayılan ibadet yerini camiye çevirme nedenini, kimi tarihçilerin ileri sürdüğü gibi bir ‘güç, gövde gösterisi’ olduğunu söyleyerek basite indirgemek olası değildir.   

Çünkü İslamiyet’in doğuşundan sonra, Osmanlı egemenliği altında bulunan Türk yurdu Anadolu ile çevre ülkelerde yayılmasının önüne geçmek için 1096 yılında Papa 2. Urbanus ve keşiş Pierre L’Hermit’in, bağnaz Katolik – Ortodoks Avrupa halklarını kışkırtmasıyla başlayan ve aralıklarla 176 yıl süren Haçlı Seferleri sırasında, başta Kudüs olmak üzere işgal edilen komşu ülkelerdeki İslam’a ait cami, mescit gibi kutsal yerlerin kiliseye dönüştürülmesi; din duygularını incitici böylesi uygulamaların zaman içinde olağanlaşmasının, İslam dünyasında haklı  infiale neden olduğunun kabulü, tarihsel gerçeklere uygun düşecektir sanırız. 

Bu tarihsel gerçeklik karşısında, Bizans’ı ele geçirmekle gücünü fazlasıyla kanıtlamış olan Fatih’in, Ayasofya’yı Cami’ye çevirmekteki amacının da ‘güç gösterisi’ yapmak değil; ancak Haçlıların işgal ettiği yerlerde Camileri kiliseye çevirme fırsatçılığına karşı bir ‘misilleme’ olduğunu söylemenin, akla uygun ve gerçekçi bir yaklaşım olacağı anlaşılmakta ise de Tarihçiler buna ne der bilmem!

Osmanlı Döneminde Ayasofya                                                                       

Sonradan mimari, sanatsal ve tarihsel özellikleriyle öne çıkan Ayasofya’nın, saçı başı yolunarak; heykeller sökülüp freskler (yaş sıva üzerine yapılan duvar resmi) ve mozaikler sıvanarak, tuğladan bir minare bir de beyaz mermerden mihrap eklenerek Camiye çevrilmesinden sonra, yaklaşık Beş Yüzyıl boyunca Osmanlı halkının (tebaasının) ibadet yeri olarak kullanılmış; iç isyanlar ve depremlerde meydana gelen kubbe ve duvar hasarları, sonradan Mimar Sinan tarafından onarılmış ve bir daha da büyük çapta bir onarım görmemiştir.

Ancak 1914- 1918 yılları arasında meydana gelen 1. Dünya Savaşı sonunda, Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken; ayakta kalmayı başaran Ayasofya’nın yazgısını da etkileyecek önemli bir gelişme olmuş; Osmanlının külleri arasından bir güneş gibi yükselen çağdaş Türkiye Cumhuriyeti 29.10.1923 tarihinde kurulmuştur. 

Çünkü Ayasofya, 1991 yılından itibaren Müslüman yurttaşlarca Cami olarak kullanıldığı, resmî bir imamının da bulunduğu gibi dünyada da Türk ulusunun Lozan’da elde ettiği egemenlik hakkını, bugüne kadar Antlaşmayı imzalamadığı için tanımayan ABD dışında, başkaca bir devletin bulunmadığı da bilinmektedir.

Cumhuriyet ve Ayasofya

Türkiye’de Cumhuriyet’in kurulup yeni bir dönemin başlaması üzerine, yaşama geçirilen devrimlerle birlikte yabancı ülkelerin Ayasofya’ya ilgisi de artmıştır. 1929 yılı haziran ayında dünyanın önde gelen zenginlerinden sekiz Amerikalı iş adamının İstanbul’a gelip, Bizans yapıtlarının onarılarak insanlığa kazandırılması amacıyla Bizans Enstitüsünü kurmalarından iki yıl sonraki 07.06.1931 tarihinde ABD’nin Ankara Büyükelçisi Joseph C. GREW’in de araya girmesiyle Ayasofya’nın üzerleri sıvanarak kapatılmış olan fresk ve mozaiklerin ortaya çıkarılmasına Cumhuriyet hükümetince izin verilmiştir.

03.02.1932 tarihinde Ayasofya’nın yeniden gün ışığına çıkarılan eski çehresine ve özgün kimliğine kavuşmasından sonra, uzun yıllar iki değişik dinin kutsal yeri, mabedi olarak kullanılması, iki büyük İmparatorluğun yapıtlarının da bulunması karşısında, değişen çağdaş anlayışa (konjonktüre) göre kilise ya da cami olarak kalmasının uygun olmayacağı gözetilerek, yeni kurulan TC. Devletinin barışçıl ve insancıl ilkeleri doğrultusunda, Ayasofya’nın insanlığın “ortak tarihsel mirası” olarak kabul edilmesinin doğru ve uygun olacağı görüşü benimsenmiştir.

Kaldı ki Osmanlı devletinin inkırazından (çöküntüye uğramasından) sonra, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarında, bu görüşe aykırı bir kuralın bulunmadığının anlaşılması üzerine, kurucu önder ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün buyruğu üzerine çıkarılan 24.11. 1934 tarih ve 2/1589 sayılı Kararname ile Müze olarak kullanılmasına karar verilmiştir.           

Bu akılcı, barışçı, insancıl olduğu kadar, Atatürk’ün devrimci karakteriyle de bağdaşan Karar, hiç kuşku yok ki kuruluş aşamasında başlatılan aydınlanma/çağdaşlaşma hareketinin bir sonucudur. Ne var ki bağnaz ve gerici odaklar, 80 yıldan beri Ayasofya’yı karşıdevrim hareketinin bir simgesi olarak kullanmışlar ve hala da kullanmaktalar!..

Bu anıtsal yapı, 01.02.1935 tarihinde insanlığın ortak tarihsel mirası olarak her dinden ve soydan insanın ziyaretine açılmış, birkaç gün sonra da Atatürk tarafından ziyaret edilmekle, yeni bir dönem başlamıştır.

Ne var ki bu kez de kararın çağdaş, insancıl ve evrensel boyutlarını idrak edemeyip, durumdan rahatsız olan siyasal İslamcı, gerici ve mukaddesatçı çevrelerin aralıklarla günümüze kadar süren tepkileri nedeniyle yeniden karanlığa bürünmüştür, talihsiz Ayasofya!

İnsanlık Sorunu

Burada yeri gelmişken şunu da belirtelim ki siyasal İslamcıların öteden beri dillerine doladıkları gibi ‘Ayasofya’nın sonsuza kadar cami olarak kalması’ Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Fatih Vakfiyesinde (Vakıf Belgesi/Senedi) de yer alan vasiyeti olduğu ve bunun asla değiştirilemeyeceğini ısrarla ileri sürerken, yine ayni belgede yer aldığı söylenen Osmanlı devleti çöktüğünde vakfın mütevellisinin (yönetiminden sorumlu olanın) kurulacak yeni devletin yöneteni olacağına her nedense bir yanıt ver(e)medikleri gibi 1. Dünya Savaşı sonunda yenik düşerek, bütün varlığı ve birikimi (müktesebatı) ile tarihe gömülen Osmanlı devleti yasalarının da artık hukuken bir hükmü kalmadığı halde, Fatih’in vasiyetinden, vakfiyesinden  söz edilerek tartışılması hukuksal bir gaf olmaktan öte, tam bir rezalettir skandaldır.   

Geçenlerde Danıştay’ın siyasallaşan yargıçlarınca, çağdaş Cumhuriyet hukuku açıkça dışlanarak verilen 10.07.2020 tarihli Karardan sonra, zaten TC. Devletinin egemenliği altında bulunan ve 86 Yıl önce kurucu önder Atatürk’ün buyruğu üzerine müzeye çevrilen Ayasofya’yı yeniden fethedip, egemenliğin de yeniden kazanılmasıyla (!) bütün sorunların üstesinden gelindiği algısı yaratılarak, içine düştükleri aymazlığın ayırdına bile varamadıkları karanlık bir döneme girilmiştir.

Oysa Hıristiyan dünyasının simgesi sayılan Ayasofya, Türkiye’de devrim karşıtı siyasal İslamcı, mukaddesatçı odaklarca öteden beri ileri sürüldüğü gibi bir dinsel inanç ve ibadet özgürlüğü ya da ulusal egemenlik sorunu değil; ancak ahde vefa ve insanlık sorunu olarak, yeniden karşımıza çıkmıştır bugün.

Burada bir parantez açıp, şunu belirtelim ki bu yazımızın amacı; demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş yasalarına göre karar vermekle yükümlü olduğu halde, padişah fermanlarıyla yönetilen ve artık tarihte kalan Osmanlı İmparatorluğu’nun -çağının diğer devletlere göre ileri düzeyde de olsa- bağlı olduğu dinin uhrevi kurallarını öne çıkararak, Cumhuriyet hukukunu dışlayan; ayrıca davacının yetkisizliği, hak düşürücü süre, daha önce kesin hükmün (kaziyeyi muhkemenin) varlığı gibi davanın esasına girmeden reddedilmesini gerektiren yöntem (usul) kurallarını da bugüne kadar sadece Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas davalarında gördüğümüz bir umarsızlıkla yok sayan ve bu nedenle de yok hükmünde (keenlemyekun) bulunduğu açık seçik anlaşılan Danıştay Kararını eleştirerek zaman yitirmek olmayıp, ancak bu kararın kesinleşmesi ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler bağlamında yaratacağı olası sakıncalarını değerli okurlarla paylaşmaktan ibarettir.

Bilindiği üzere yüce önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, 24.11.1934 tarihinde o eşsiz sezişi ve öngörüsü ile Ayasofya’yı Camiden müzeye çevirmekle, o günkü genel koşullar/konjonktür içinde en doğru kararı verdiğini; ancak sonradan gelen iktidarların ya siyasal getiri (rant) sağlamak ya da zora düştüklerinde gündem değiştirmek için Ayasofya üzerinden Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yaparak, bu kez ahde vefa ve insanlık sorunu yarattıkları anlaşılmaktadır.

Dünya Mirası Ayasofya(*)

İnsanlığın karşılaştığı dünyanın en büyük yıkımların/felaketlerin başında yer alan 2. Dünya savaşı, milyonlarca insanın ölümüne, insanlığın geleceği için büyük önem taşıyan tarihsel ve kültürel varlıkların da yok olmasına neden olmuştur.

Bu durumu gözeten ve üye ülkeler de elde kalan tarihsel ve kültürel varlıkları ‘dünya mirası’ kabul edip koruma altına alındığı ve geleceğe taşımak amacıyla 1945 yılında UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) kuruduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’nin de kurucuları arasında bulunduğu bu örgütün Kuruluş Sözleşmesi, 20.05.1946 tarihinde çıkarılan 4895 sayılı yasa ile onanmıştır. Böylece sevgili Atamızın On yıl önce Ayasofya için yaşama geçirdiği düşünceleri, çağdaş ülkelerce de benimsenerek dünyayı sarmış oldu. 

 Türkiye, bu örgüte danışmanlık yapan ve kökü 1964 yılına kadar giden İCOMOS (Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) olarak anılan UNESCO için raporlar, bildiriler hazırlayan profesyonel bir örgüt daha var ki o da tarihsel ve kültürel varlıkların “Dünya Mirası Listesine” alınması gibi uzmanlık gerektiren teknik konularda danışmanlık yapmaktadır.

Yine UNESCO tarafından 1972 yılında kabul edilen Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme de Türkiye tarafından 14.04.1982 tarih ve 2658 sayılı yasa ile uygun bulmuştur. Bu sözleşme ile taraf devletler, dünyanın tarihi, kültürel ve doğal mirasını korumayı, bunları gelecek kuşaklara oldukları gibi bırakmayı, ‘Üstün Evrensel Değer’in korunmasını kabul ve taahhüt ederler.

Benzer örgütlerin, Avrupa’da da bulunduğu ve Türkiye’nin üyesi olduğu, bunların son derecede geniş ve ayrıntılı düzenlemelerle, dünya kültür ve doğal varlıklarını korumak için üye devletlere kimi yükümlülükler getirdiği gözetildiğinde, 1985 yılından beri müze olarak Dünya Mirası Listesinde yer alan Ayasofya’nın camiye çevrilmesi yüzünden, listeden çıkarılması durumunda, ne yazık ki Türkiye’nin zarara uğraması bir yana, Balkanlar’da bulunan Camilere misilleme yapılmasının da  gündemden hiç düşmeyeceğini söyleyebiliriz.     (Uzmanından daha geniş bilgiye aşağıdaki link/erişke’den ulaşabilirsiniz)

Zafer Dedikleri…

Ancak Türkiye’de din bekçiliğine soyunan devrim karşıtlarınca, Ayasofya’nın cami yapılmasını egemenlik hakkının bir gereği sayıp bunu her fırsatta siyasal iktidarlara, onlar da devlet olanaklarını kullanarak vesayeti altına aldıkları yargı erki dahil, bütün bir topluma dayatarak geçtiğimiz günlerde Danıştay kararının kesinleşmesi bile beklenmeden, ivecenlikle Camiye çevrilmesi için Diyanete devredildiği ve buna da ‘zafer’ dedikleri, esefle ve şaşkınlıkla görülmüştür.

Bu çakma zaferin, Türk ulusunun istilacı devletlere karşı giriştiği Kurtuluş savaşı sonunda düşmanı denize dökerek kazanması üzerine, savaşa katılan taraf devletlerce 24.07.1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın 97. Yıldönümüne isabet eden, 24 Temmuz Cuma günü törenlerle, şölenlerle, toplu namazlarla kutlanacağını medyadan öğreniyoruz. Tesadüfün güzelliğine bakın!

Anlaşılan o ki, o gün hem bağımsızlığı ve egemenliği resmen kazandığımız günün 97. Yıldönümünü, hem de Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilip ibadete açılmasıyla egemenliği yeniden kazandığımızı günü kutlayacağız! O zaman sormazlar mı adama, “Türk ulusu, direnerek ya da savaşarak kazandığı egemenliğini hangi savaşta kaybetti de neyi kazanacak” diye?

Karşıdevrim Hareketi

Bu durum da gösteriyor ki bağımsızlık ve egemenlik, bir Kilise/Müze’nin camiye dönüştürülmesi ya da bir caminin Kilise/Müze’ye çevrilmesi gibi basit yönetsel uygulamalarla değil; ancak direnerek veya savaşarak kazanılır ya da kaybedilir. Kaynağı da iç hukukta anayasalar, dış hukukta uluslararası antlaşmalardır.

Atatürk’ün Ayasofya’yı müze yapmasıyla “…milletin egemenliğini çiğneyerek millete ihanet ettiğini…” hiç utanmadan dile getiren siyasal İslamcılar; devlet geleneğinde yeri olmayan bu salvolarından vazgeçerler mi bilinmez ama, Ayasofya’nın camiye çevrilmesiyle egemenliği yeniden kazandıkları düşü ile kutlamaya hazırlandıkları 24.07.2020 tarihinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin şanlı Tarihine ‘Karşıdevrim Hareketi’ olarak geçeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Çünkü Türkiye’de Ayasofya’yı camiye çevirmesini bilen siyasal iktidarın, bunun bir karşı devrim hareketi olduğunu bilmediği söylenemez; söylense de kabul görmez.

SONUÇ : Biz de o gün, Lozan Barış Anlaşması’nın 97. Yıldönümünü kutlamak ve yüce önder Atatürk ve silah arkadaşlarını her yıl daha da artan özlem ve saygıyla anıp, şükranlarımızı sunmak için bayraklarımızla yine alanlarda olacağız elbet!

Ancak bu arada olur ya, egemenliğimizi yeniden kaybedebiliriz diye, başımızı göğe erdiren günü şimdiden kutlayalım: Lozan Barış Antlaşması’nın 97. Yılı Türk Ulusuna Kutlu Olsun! Yaşasın Tam Bağımsız ve Egemen Türkiye Cumhuriyeti!

(*) https://www.turkishnews.com/tr/content/2020/06/10/yasofya-muzesinin-statusunu-degistirilmesi-pulat-tacar/

SALGINLA SAVAŞA BEKLENMEYEN DARBE!..

SALGINLA SAVAŞA BEKLENMEYEN DARBE!..

Ertan URUNGA
Emekli Yargıç Alb.
e.urunga@yahoo.com.tr 

12.04.2020 tarihinde bu sitede yayımlanan “Toplumsal Dayanışma ve Ötesi başlıklı yazımıza son verirken; Ankara ve İstanbul B.Ş. Belediyelerince başlatılan Bağış Kampanyalarının, İçişleri Bakanlığı tarafından yasaklanarak banka hesaplarının bloke edildiği (geçici olarak elkonduğu) haberleri üzerine, bu karara ilişkin eleştirilerimizi başka bir yazıya bıraktığımız için, bu yazımızı kaldığımız yerden sürdürmek istiyoruz.

O gün de sıcağı sıcağına belirtiğimiz gibi Belediyelerin bağış kampanyalarının ‘izin alınmadığı’ gerekçesiyle yasaklanmasının, bilinen yasal kurallara ve yerleşik uygulamalara aykırı düştüğünü görünce “Bakanlığın akıllara ziyan bu kararı, salgınla savaşta ortaya çıkan toplumsal dayanışmaya vurulan bir darbe olmuştur aslında” diye yazmıştık!                  

Nitekim devlet örgütlenmesi/teşkilatı içinde; Anayasal bir kurum (AY m.127) olarak Mahalli İdareler (yerel yönetimler) arasında sayılan ve özel yasası da bulunan Belediyelerin, yerinden yönetim ilkesine göre kuruldukları il ve ilçelerde toplumsal yaşamın her alanındaki kamusal görev ve sorumlulukları geniş biçimde sayıldıktan sonra, bağış toplamalarına ilişkin yetki ve imtiyazları (ayrıcalıkları) da ilgili yasalarda, aşağıda belirtildiği şekilde düzenlenmiştir.

Yasal Düzenlemeler
Yürürlükte bulunan yasalarda, Belediyelerin bağış toplama yetkisine ilişkin kurallar arasında; 03.07.2005 tarih ve 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun ‘Belediyenin Yetki ve İmtiyazları’ başlığını taşıyan 15/1-i maddesinde, “Borç almak, bağışları kabul etmek” yetkisinin, ‘Meclisin Görev ve Yetkileri’ başlığını taşıyan 18/1-g maddesinde “Şartlı bağışları kabul etmek” yetkisinin, ‘Belediye Başkanının Yetkisi’ başlığını taşıyan 38/1-l maddesinde “..şartsız bağışların kabul edilmesi” yetkisinin mevcut bulunduğuna yer verilmiş; ‘Belediyenin Gelirleri’ başlığını taşıyan  59/1-g maddesinde ise “Bağışlar” ın gelirler, 60/1-i maddesinde “Şartlı bağışlarla ilgili harcamalar” da giderler içinde sayılmıştır.
Ayrıca 10.07.2004 tarih ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun ‘Büyükşehir Belediye Başkanının Görev ve Yetkileri’ başlığını taşıyan 18/1-g maddesinde “Yetkili organların (Belediye Meclisi) kararını almak şartıyla, karşılıksız bağışları kabul etmek ve gerekli tasarruflarda bulunmak” görev ve yetkisinin bulunduğu vurgulanmış, ‘Büyükşehir Belediyesinin Gelirleri” başlığını taşıyan 23/1-n maddesinde “Şartlı ve şartsız bağışlar” ın Belediyelerin denetime açık gelirleri arasında sayıldığı, diğer konuların da Belediye Kanunu’na koşut (paralel) olarak düzenlendiği anlaşılmıştır.
Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu yasal düzenlemeler karşısında; doğal ve geleneksel olarak seçildiği yerin Şehremini (güvenilir adamı) kabul edilen Belediye Başkanlarının; bugün olduğu gibi olağanüstü dönemlerde sıkıntıya düşen işsiz, dar gelirli ve yoksul yurttaşların zorunlu gereksinimlerini karşılamak için sosyal hizmet ve yardımda bulunmak; bu amaçla bağış kabul etmek, kampanyalar düzenlemek görev ve yetkisinin bulunduğu gibi bunları kullanmak için başkaca bir orunun (makamın) izin ve onayı da aranmadığından, öteden beri kullanageldikleri herkesçe bilinen bir gerçekliktir.
Bu somut gerçeklere karşın, yurttaşların sağlıklı bir çevrede güven ve erinç içinde yaşamasını sağlamakla birincil derecede görevli ve sorumlu olan İçişleri Bakanlığının, belediyelerce başlatılan bağış kampanyalarını desteklemesi beklenirken, tutarsız kimi gerekçelerle gönüllü Bağış kampanyalarını hakkaniyete aykırı şekilde  yasaklamasının; Toplumsal Birlik ve Dayanışmaya olduğu kadar, halen büyük kayıplar verilerek yürütülmekte olan salgınla savaşa vurulan ağır ve haksız bir darbe olduğunu da söyleyebiliriz elbet.
Bakanlığın Gafleti mi?
İçişleri Bakanlığının 30.03.2020 tarih ve 6051 sayılı genelgesinde, Ankara ve İstanbul Belediyelerinin Bağış kampanyalarını yasaklama gerekçesini, 23.06.1983 tarih ve 2860 Sayılı Yardım Toplama Kanunu’nun 6. maddesindeki “Kişi ve kuruluşlar, yetkili makamdan izin almadan yardım toplayamazlar.” hükmüne dayandırmıştır.
Oysa bu yasa, genel gerekçesi ve 1’nci maddesinde belirtilen amacından da açıkça anlaşılacağı üzere sadece gerçek kişiler ile dernekler, vakıflar, sendikalar gibi tüzel kişi ve kuruluşların yardım toplamasına ilişkin olup, kamu kurumu niteliğinde ve kendine özgü yasası olan Belediyeler hakkında uygulanması olasılığının bulunmadığı bilindiği halde, Bakanlıkça uygulamada gaflete (!) düştüğünden de asla söz edilemez elbet.
Kurumlara Tanınan Ayrıcalıklar  
Kaldı ki yasakoyucu, değişik anlam ve uygulamaların önüne geçmek için kimi kurum ve kuruluşların kapsam dışında bırakıldığını vurgulamak amacıyla, yasanın 31’ncimaddesinde “Mevzuat hükümlerine göre bazı derneklere, vakıflara, meslek kuruluşlarına ve kamu kuruluşlarına tanınmış hak ve ayrıcalıklar saklıdır.” hükmüne yer vermiştir.
Yasanın bu buyruğu ile özel yasalarında Bağış toplama ‘yetki ve imtiyazı’ tanınmış olan Belediyeler gibi kamu kurumu niteliğinde olan kuruluşlar için Yardım Toplama Kanunu’nun uygulanmayacağı anlatılmak istemiş ama, bu emredici kural bile Bakanlığın anlamasına yetmemiş olacak ki, böylesine ucube bir genelgeyi hiç yüksünmeden topluma dayatabilmiştir.
Günümüzün çağdaş demokratik devletlerinde artık rastlanmayan, ‘hükümet tasarrufu’ (yönetimin, yasal dayanağını bulamadığı konularda inisiyatif kullanması) niteliğinde bulunan bu keyfi işlemin; hukuka ve yerleşik uygulamalara mutlak aykırı ve yok hükmünde bulunması karşısında, geleceğe yönelik olarak Kaldırılması ya da Geri Alınması yoluyla hukuksal varlığına derhal son verilmesi, hukuka bağlılığına inanmak istediğimiz bir yönetimden beklenirken; tam tersine yapılan yeni bir işlemle anılan Belediye Başkanları hakkında idari ve cezai soruşturma açıldığı kaygı ve esefle görülmüştür. Şaka gibi ama, ürkütücü bir gerçek!..
Sokağa Çıkma Yasağı
Ne var ki İçişleri Bakanlığının akıl almaz işlemleri bunlarla sınırlı kalmayıp, 10.04.2020’de Korona salgını kapsamında, iki gün süre ile sokağa çıkılmasını “CB’nın direktifleri üzerine” yasaklarken; uygulamanın başlamasından iki saat önce durumu öğrenen halkın sokaklara dökülmesi sonucu, salgına karşı alınan önlemlerin çökmesine neden olan 09.04.2020 tarih ve 153 sayılı Genelgesi de akıl ve hukuk dışı uygulamaların tipik bir örneği olarak, Adalet tarihinin kara sayfalarında yerini alıp belleklerden hiç silinmeyeceğini şimdiden söyleyebiliriz.
Çünkü sari (bulaşıcı) hastalıkların neden olduğu salgınlarla ilgili olarak sağlık kurullarınca gerekli görülen tüm önlemlerin alınması ve bunların denetlenmesi görevinin, Anayasanın 56. ve 1593 Sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun hükümleri gereğince doğrudan Sağlık Bakanlığına; yürütme yetkisinin de Cumhurbaşkanına (AY m.104) ait olduğu bilinirken; sanki  ülkede başka bir hukuk düzeni varmış gibi yetkisi bulunmayan İçişleri Bakanlığınca yürürlüğe konan bu Genelgenin de “yetkisizlik” nedeniyle hukuka aykırı düştüğü anlaşılmaktadır.                                                                                                                                                  
Sonuç                               
İşte, birlik ve dayanışmaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız olan şu Koronalı günlerde, ‘hal-i pür melalimiz’ ne yazık ki böyle, sevgili okurlar! Bu durum karşısında, yarın ne olacağını bilemediğimiz için burada şunu da belirtmek isteriz ki; öteden beri ülkemizi saran ve devletin tepelerine kadar sinsi bir virüs gibi yayılan başına buyruk bağnaz zihniyetin; her gün kanayan yüreğimizin acısıyla kıyasıya savaştığımız küresel salgından daha büyük bir tehlike olduğunu ve önü alın(a)mazsa giderek artacağını da asla unutmadan evde kalın, sağlıcakla kalın!

ULUSAL TARİHİMİZ ONURUMUZDUR!

ULUSAL TARİHİMİZ ONURUMUZDUR!

Ertan URUNGA
(E) Askeri Yargıç, e.urunga@yahoo.com.tr

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır.)

Hep biliyoruz ki; Türk ulusunun yakın tarihi, başımızı göğe erdiren ve her yıl kıvanç ve coşku ile anıp kutladığımız büyük utkularla doludur ve bütün bunlar da ulusal onurumuzdur.

Ne var ki; geçmişte ülkemizi istila eden emperyalist devletlere karşı başlattığı görkemli bir Kurtuluş savaşı sonunda, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK ile silah arkadaşlarının ve hatta dünyanın imrenerek izlediği devrimlerinin, tarih bilincinden yoksun kimi şer odaklarınca –ihanete varan iftira ve yalanlarla– küçük düşürülerek, değersizleştirilmek istendiği hemen her gün üzüntü ve esefle izlenmektedir. 

Bu durum karşısında, tarihsel gerçekleri kişisel çıkarları için çarpıtmaya kalkışanların yalanlarını hiç bıkıp usanmadan dile getirerek, toplumu doğru bilgilendirmenin de Türk aydınlarının başat görevi olduğuna kuşku yoktur. 

Sayın (E) Alb. Osman ARAS da 21.10.2019’da Prof. Dr. Ahmet SALTIK’ın web sitesinde  yayınlanan “19 EKİM 1922’den GÜNÜMÜZE” başlıklı özlü yazısında kendisine düşeni yapmış ve dönemin en büyük emperyalist devleti İngiltere’nin tarihi kadar ulusal tarihimiz açısından da önem taşıyan gerçekleri kısaca dile getirmiştir. (http://ahmetsaltik.net/2019/10/21/19-ekim-1922den-gunumuze/)

Tarihten Bir Kesit

Biz de sözü daha çok uzatmadan, Sayın ARAS’ın 19.10.1922 tarihinde İngiliz Parlamentosunda yaşanan olayları anlatan bu yazısının, tarihi çarpıtmaya çalışan aymazlara ibret olması dileğiyle, aşağıda aynen, 1 kez daha paylaşmakta yarar görüyoruz:
*****

19 EKİM 1922’den GÜNÜMÜZE 

19 Ekim 1922: “AZILI TÜRK DÜŞMANI” İNGİLİZ BAŞBAKANI LLOYD GEORGE, TBMM ORDULARININ BAŞKOMUTANI GAZİ MAREŞAL MUSTAFA KEMAL PAŞA’yı “DÂHİ” OLARAK TANIMLAYIP, GÖREVİNDEN İSTİFA ETTİ….

1. Dünya Paylaşım Savaşı yenilgisinin ardından parçalanan Osmanlı devletinin toprakları üzerindeki “emperyal emellerini” gerçekleştirmek için; Yunan işgaline her türlü desteği sağlayan (Büyük Britanya Birleşik Krallığının) İngiliz Başbakanı Lloyd George’un siyasal kariyeri, Yunan Ordusu’nun 30 Ağustos 1922 günü Dumlupınar’daki “Başkomutan Meydan Muharebesinde” bozguna uğraması üzerine, hüsrana uğrayarak 19 Ekim 1922’de görevinden istifası ile sona ermiştir.

İngiltere Başbakanı Lloyd George (1863-1945) istifa gerekçesini şu sözlerle açıklamıştır:

  • Arkadaşlar, Yüz yıllar nâdiren dâhi yetiştirir…Şu talihsizliğimize bakın ki; O büyük dâhi, çağımızda Türk Ulusu’na nasip oldu ve bizim karşımıza çıktı… Mustafa Kemâl’in dehâsına karşı elimden ne gelebilirdi ?”
    (KAYNAKÇALI ATATÜRK GÜNLÜĞÜ, Prof. Dr. Utkan Kocatürk, 1988-İŞ Bnk. yay. no 294)

DÜŞMANLARININ BİLE TAKDİRİNİ / HAYRANLIĞINI KAZANAN GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN; DÜŞMAN İŞGALİNDEN KURTARDIĞI AZİZ VATANIMIZDA YAŞADIĞI HALDE… HİÇ SIKILIP / UTANMAKSIZIN… O’NA DİL UZATABİLEN (GAFLET – DALALET – İHANETİ) MİLLETÇE TEL’İN EDİYORUZ !.. 

Ebedî Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü her zaman rahmetle, hürmetle, minnetle anıyoruz… MEKÂNI CENNET OLSUN”
*****
Değerli dostlar,

Sevgili Atamızın “En Büyük Eserim” dediği bizlere armağan ve kutsal emanet Cumhuriyetimizin 96. Yıldönümünü kutladığımız geçtiğimiz hafta;

O’nu salt bedensel olarak sonsuzluğa uğurladığımız ama gönlümüze ve bilincimize kazıdığımız Büyük Atatürk’ü 81 yıl sonra bir 10 Kasım günü (2019) bir kez daha anarkan;

Şu sıkıntılı günlerde olduğu gibi tarihte iz bırakan öbür önemli günlerimizi de coşku ile kutlayarak ulusal tarihimize her koşulda sahip çıkmak; bir yurttaşlık görevi olduğu kadar, ulu önderimiz ATATÜRK başta olmak üzere ulusal kahramanlarımıza, aziz şehit ve gazilerimize karşı savsaklanmaması gereken bir vefa borcu ve onurumuz olduğu da asla unutulmamalıdır.

Yüce Türk ulusuna da bu yakışır elbet.

Birbirine geçen Cumhuriyet ve Atatürk’ü anma haftalarında görkemli Cumhuriyetimizi ve  Bayramımızı kutlarken; Cumhuriyetimizin kurtarıcı ve kurucusu, insanlık tarihinin seçkin önderi – devlet adamı, ilk Cumhurbaşkanımız Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK’ümüze sonsuz şükranımızı sunuyoruz!

Gerçekte O’nun gereksindiği tek şeyin;

  • Türkiye Cumuriyeti’nin çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarak başı dik, onurlu, tam bağımsız saygın bir devlet olarak sonsuza dek yaşaması – yaşatılmasıdır.. 

Bu haklı – meşru beklenti, Türk Ulusu’nun boynunun sorumluluğu, vefa – namus borcudur.
========================
Dostlar,

Türk Ordusu’nun 2 saygın emekli Albayı, görece ilerlemiş yaşlarında, Türkiye Cumhuriyeti devletimize sahip çıkmayı sürdürüyorlar.. Ne onurlu bir görev ve davranış, ne engin bir sorumluluk bilinci.. İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin Ordusu, “bir zamanlar” böylesine yurtsever ve çok nitelikli bir eğitim – öğretim vermekte ve değerler kazandırmakta idi Mustafa Kemal’in “Zabitan” ına.. (Kemalizm’den ayrılan 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerini ayrık tutuyoruz..)

Günümüzde, 15 Temmuz 2016 “darbe girişimi” ni fırsata dönüştürerek TSK’yı paramparça eden AKP = Erdoğan iktidarı, doğması kaçınılmaz ağır olumsuz sonuçlardan kesinlikle sorumludur.

Majestelerinin orduları” na dönüştürülen ulusal ordular, tarih boyunca hem o totaliter rejim özlemcilerine hem de o halka – ülkeye çok ağır bedellere mal olmuştur. Dolayısıyla, daha çok gecikilmeden, TSK’nın akıl ve bilim dışı, kabul edilemez ve stratejik olarak çok tehlikeli şimdiki çok parçalı – parçalanmış yapısına son verilmeli ve askeri ve bilimsel olarak zorunlu olan emir – komuta zinciri ve ayrılmaz parçalarıyla (eğitim – sağlık kurumları..) bütüncül (integral, holistik) yapısı yeniden sağlanmalıdır.

Cumhuriyet’i dönüştürme çabası içindeki AKP iktidarı, en büyük engel olarak gördüğü Cumhuriyetin Kemalist ordusunu tasfiye ederken, yersiz ve us dışı (irrasyonel) rövanşist dürtülerle gözünü karartmıştır. Ancak, hiç unutulmasın ki, Mustafa Kemal ATATÜRK, en büyük yapıtı Cumhuriyeti her yaştan TÜRK GENÇLİĞİNE emanet etmiştir, salt Ordu’ya değil..

Bu gün, 10 Kasım 2019 günü Anıtkabir ziyaretçilerinin tüm zamanların sayısal rekorunu kırdığını sanıyoruz. Oradaydık, coşkunun görkemli boyutlarına nicel ve nitel olarak saatlerce tanık olduk. Gönendik, göğsümüz kabardı ve geleceğe inancımız, güvenimiz, umudumuz çook çok pekişti. AKP = Erdoğan, tarihin tekerini geriye çeviremeyecektir.

  • AKP Genel Başkanı, partili CB Erdoğan, önceki gün Ankara İlahiyat Fakültesi’nde konuşurken “dindar nesil yetiştireceklerini” yinelemiştir. Bu sözler suçtur ve doğrudan, taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeleri (başta İHEB ve AİHS) ile Anayasanın ilgili maddelerini ihlal etmektedir (2, 24, 42 ve 90. maddeleri özellikle..) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca not edilmeli ve gereği yapılmalıdır. Türkiye Cumhuriyetinde hiç kimse, kimseyi kendince “dindar” yetiştirmeye ehil ve yetkili değildir! Laik – hukuk devleti, bu tasarıma açık engeldir!

T.C. Devleti, Devrimlerin uyanık bekçisi Türk Ulusu ile, günümüzde yaşanan uğursuz ayracı (parantezi) da kapatarak çağdaş uygarlık yolunda emin adımlarla ilerlemesini sürdürecektir.

  • Esasen laik-demokratik Cumhuriyet rejimi, 29 Ekim 1923’ten bu yana “olmuş – bitmiş” bir olgudur. 31 Ekim / 1 Kasım 1922 gecesi Saltanatın kaldırılmasına ayak direyenlere Mustafa Kemal Paşa’nın tarihsel uyarısı belleklere kazınmıştır. Dolayısıyla, hele aradan neredeyse koca bir yüzyıl geçmişken, Cumhuriyet karşıtı gerici – şeriat özlemcilerinin boş hülyalarla hem kendilerini hem Ulusu – Ülkeyi meşgul etmekten artık vazgeçmeleri kendilerinin de hayrınadır.

Sevgi ve saygı ile. 10 Kasım 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AYM’NİN HAK İHLALİ KARARI ÜZERİNE…

AYM’NİN HAK İHLALİ KARARI ÜZERİNE

– Barış Akademisyenleri Davası, Bireysel Başvurular Nedeniyle –

Ertan URUNGA
(E) Yargıç Albay
e.urunga@yahoo.com.tr
Gemlik, 18.08.2019’da güncellenmiş biçimi

(AS: Bizim güncelleme öncesi katkımız yazının altındadır.)

Anayasa Mahkemesi (AYM), 11.01.2016 tarihinde “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” başlığını taşıyan bir metni imzalayan akademisyenler hakkında, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 7/2. maddesinde yazılı ‘Terör Örgütünün Propagandasını Yapmak’ suçundan yerel mahkemelerce verilen mahkûmiyet kararının kesinleşmesinden sonra, hükümlülerin bir bölümü tarafından değişik tarihlerde yapılan Bireysel Başvuruları birleştirerek karara bağlamış ve hukuksal gerekçelerini de 30.07.2019 tarihinde kamuoyuna açıklamıştır.

Yüksek Mahkemece yapılan inceleme sonunda; yerel mahkemece başvurucuların mahkumiyetine karar verilmesinin Anayasanın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlali (çiğnemi) niteliğinde olduğu gibi, demokratik toplumsal düzenin gereği ile  de bağdaşmadığı kabul edilerek Hak İhlaline; ayrıca başvurucuların her birine 9.150 TL manevi tazminat ödenmesine ve kararın birer örneğinin yeniden yargılama yapılması için yerel mahkemelerine gönderilmesine; Başkan ve yedi üye dışında kalan sekiz üyenin -ihlale ilişkin karşı oyu- ve 8/8 oy oranı ile 26.7.2019 tarihinde karar vermiştir.

AYM’nin tarihsel nitelikteki bu kararının gerekçelerinin kamuoyuna açıklandığı 30.07.2019 tarihinde Sayın Prof. Dr. Ahmet SALTIK da bu Açıklamayı, medyaya yansıdığı biçimi ile kendi sitesinde (http://ahmetsaltik.net/2019/07/30/ aym-hak-ihlali-kararinin-gerekcesini-acikladi/) paylaşmakla kalmayıp; aynı gün sıcağı sıcağına kaleme aldığı irdeleme yazısında; açıklamaya ve medyadaki olumsuz tepkilere ilişkin eleştirilerini, kararı veren yüksek yargıçları bile kıskan-dıracak bir yetkinlikle dile getirmiştir. (AS: Sn. Urunga bizi utandırıyor…)

Biz de adaletin mumla arandığı bugünkü karanlık ortamda, insanlığın onuru ve erdemi sayılan hak ve özgürlüklerimizin en büyük güvencesi olan yüksek yargı organları arasında hala hak ve adalet için direnen cesur ve aydın insanların bulunduğunu görmenin coşkusu içinde, anılan karara ilişkin daha önce sosyal medyada paylaştığımız kimi konuları, bu site (www.ahmetsaltik.net) okurları için yeniden ele alıp genişleterek paylaşmak gereğini duyduğumuzu belirtmek isteriz.

Genel Değerlendirme

– Öncelikle belirtelim ki bu Karar, siyasal iktidarın öteden beri ayrımcılığı körük-leyen, ulusal ve demokratik olmayan dinci politikaları yüzünden, bir karpuz gibi ikiye ayrılan Türk toplumu arasındaki bölünmüşlüğün, AYM üyeleri ile akademisyenler arasında da var olduğunu ortaya koymuştur.

– Yine bu kararda, amaca ulaşmak için her şeyi ve mubah ve meşru gören, ulusal egemenliği ve güçler ayrılığını dışlayan bir yönetimin hükümranlığı altında bulunan ülkemizde yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ile hukukun üstünlüğü ilkesinin tek adamın insafına bırakılmasına karşın; Yüksek Mahkemenin bize eski günleri anımsatan hukuksal gerekçelerle adil bir sonuca varması; 8/8 sınır oyla da olsa, geniş kesimlerce sevinçle karşılanmasına neden olmuştur.

– Keza kararda yer alan ve yedi sayfayı bulan “AYM’nin Değerlendirmeleri” bölümünde (syf. 25); olay, suç ve sanıklarla ilgili nesnel olgu ve hukuksal kavramların çağdaş ve bilimsel bir yaklaşımla ele alınıp değerlendirilmesi sonunda, Hak İhlaline ilişkin gerekçede göreceli esasta hakça bir sonuca varılmıştır. Bizim de kimi çekincelerle olumlu bulduğumuz bu karara karşı yandaş medyada; hukuksal eleştirilerden daha çok siyasal tepkilerin öne çıktığı, hatta YÖK Başkanının karara tepki gösterilmesi için tüm Üniversitelere çağrıda bulunacak ölçüde ileri gidip haddini aştığı da görülürken; her nedense yansız hukuk çevrelerinden görebildiğimiz ölçüde –Yargıtay Onursal Daire Bşk. Sn. Hamdi Yaver AKTAN dışında– bir ses çıkmamıştır. (Bkz. 06.08.2019 tarihli Cumhuriyet)

– Ancak kararın “Nihai Değerlendirme” bölümünde (syf. 32) ise, Yüksek Mahkeme kararlarında daha önce hiç rastlamadığımız ve sanki birilerine diyet borcu varmış da hesap veriyor gibi; “AYM’nin hiçbir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında olabilir.. Bu bildirinin, Anayasanın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğünün korumasından yararlanması gerektiği yönündeki yorumları, AYM’nin bildiride suç olan (!) düşünceleri paylaştığı ya da desteklediği anlamına gelmez” yönünde yanlış algılara neden olabilecek gereksiz açıklamalara üç sayfa boyunca yer verilmesi; kamuoyunda merakla beklenen kararın değerini hafifletmiş, saygınlığına gölge düşürmüştür.

Oysa bir yargıç için bağlayıcı olması gereken tek şey, kararının başkaları üzerinde yaratacağı etki ya da tepkiler değil; özgür istencine ve hukukun üstünlüğüne dayanan vicdanıdır.  Mitolojide, Adalet Tanrıçası Themis’in gözleri kapalı olarak betimlenmesiyle de yargıçların, birilerine bağlı olmadan ve kimsenin etkisi altında kalmadan tam bir yansızlıkla karar vermelerinin adalet için önemi vurgulanırken, korkak ve edilgen yargıçlarla adaletin asla tecelli edemeyeceği, yerini bulamayacağının da anlatılmak istendiği unutulmamalıdır.

Hukuksal Değerlendirme

Bütün bunlar bir yana, yerel mahkemesinin akademisyenler hakkında sübuta erdiği kabul edilen suçun, 3713 sayılı Yasanın 7/2. maddesinde yazılı tipik bir propaganda suçu ve ifade özürlüğü ile bitişikliği, moda deyişle iltisaklı olduğu konusunda bir kuşku yoktur. Ancak AYM’nin yaptığı değerlendirmede; yüklenen suça ilişkin nesnel öge ve kavramların ayrı ayrı ele alınıp hukuksal tanımı da yapılarak geniş ve ayrıntılı biçimde açıklanmasına karşın; her nedense ifade özgürlüğü ile doğrudan ilgisi bulunan ve suçun olmazsa olmaz (sine qua non) koşulu niteliğinde sayılan “propaganda” kavramının hukuksal tanımı yapılmayıp boş (meskut) geçilmesinin, akla uygun bir açıklaması olmadığı için önemli gördüğümüz bu noksanlığın üzerinde kısaca durmak isteriz.

Propaganda ve Tanımı

Bilindiği üzere, 1990’lı yıllarda suç sayılan Komünizm propagandası bağlamında karşımıza çıkan ve hukukçular arasında yoğun tartışmalara neden olan ‘propa-ganda’ kavramının; “Bir görüş ve düşüncenin, taraftar kazanmak için söz, yazı, resim vb. gibi araçlarla sürekli ve sistematik olarak yapılan fiiller” şeklinde tanımının, 2004 yılında çıkarılan yasalarla TCK ile CMK’nın sil baştan değiştirilmesinden sonra da geçerliğini koruduğuna, akademisyenlerin önceden hazırlanan bildiriye imza atmaktan ibaret bulunan eylemlerinin süreklilik arz etmediği ve kişileri ikna/razı edecek yoğunlukta da bulunmadığına göre suçun öbür ögelerinin varlığı şöyle dursun, salt propagandanın varlığından bile söz edilemez. (Bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 1990/336 Esas Sayılı Kararı)

Gerekçedeki Yanılgı

Bu durumda yerel mahkemece, propaganda tanımına uygun düşmeyen ve ceza yasalarında başkaca bir suçu da oluşturmayan tek bir eylem nedeniyle, 5271 Sayılı CMK’nin 223/9. maddesi gereğince derhal beraat kararı verilmesi gereği gözetilmeden mahkûmiyet kararı verilmesi, Anayasanın 38 ve TCK’nin 2. maddesinde yer alan “suç ve cezaların yasallığı” ilkesine açıkça aykırı düştüğü için, AYM’nin de bu gerekçeye dayanarak hak ihlaline karar vermesi gerekirken, daha hafif bir ihlal olan ‘suç ögelerinin oluşmadığı’ gerekçesi ile aynı kararın verilmesi, şeklen doğru olsa da, yerindelik ilkesine ve hukuka aykırı düşmüştür.

Çünkü Yüksek Mahkemece, başvurucuların eylemi ceza yasalarında suç olarak tanımlanmadığı için, evrensel nitelikteki suç ve cezaların yasallığı ilkesinin ihlal edildiği gerekçesiyle, doğru olarak hak ihlaline karar verilmiş olsaydı eğer; başvurucular hakkında hükmolunan manevi ödence (tazminat) miktarının da ölçülülük ilkesi doğrultusunda hakkaniyete uygun ve daha yüksek bir düzeyde olacağı gibi, yeniden yargılama aşamasında aleyhe sonuç doğurabilecek olası uygulamaların da önüne geçilmiş olacağı yadsınamaz.

SONUÇ

Yukarıda açıklanan nedenlerle AYM’nin, somut olayda yerel mahkemelerce sanıkların beraatları yerine mahkumiyetlerine karar verilmesinin hak ihlali niteliğinde olduğunun gerekçesinde yanılgıya düşerek, değişik gerekçe ile yazılı olduğu şekilde karara varmasının; salt bu yönden hukuka ve hakkaniyete aykırı bulunması nedeniyle, başvurucular aleyhinde yeni bir hak ihlalinin bu kez AYM tarafından yapılmış olduğunu üzülerek söyleyebilsek de, “Özgürlüğün yanında ödencenin sözü mü olur?!” diyenlere, söyleyecek bir sözümüz yoktur.  

=======================================
Dostlar,

(E) Yargıç Albay Sayın Urunga’nın irdelememize ilişkin övücü sözlerine teşekkür borçluyuz..

AYM kararının tümünü gerekçeleri ile okuyarak yazmış değildik o yorumumuzu (http://ahmetsaltik.net/2019/07/30/aym-hak-ihlali-kararinin-gerekcesini-acikladi/).

Ancak Sn. Urunga oldukça önemli bir belirleme yapmakta :

Terör örgütünün propagandasını yapmak gibi bir suç tanımının olmamasına dayanılması gerektiğini vurguluyor. Oysa AYM’nin, suçun yasal tanımının yapılmamış olmasını geçip, yapılmayan tanımın nesnel ögelerinin gerçekleşip gerçekleşmediği irdelemesine dayalı hüküm kurduğunu öne çıkarıyor.

Yargılamanın yenilenmesinde umarız bu yanılgı yeni hak çiğnemlerine yol açmasın. Bu arada salıvermelerin başladığını sevinerek izliyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 15 Ağustos 2019, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Anayasa Hukuku PhD Öğrencisi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com