OKURLARLA DERTLEŞMEK!

Konuk yazar      : Ertan URUNGA, E. Askeri Yargıç

OKURLARLA DERTLEŞMEK!
Antalya, 11.05.2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Sevgili Dostlar,

Bildiğiniz gibi uzun zamandan beri ülkemizi hallaç pamuğu gibi atıp savuran kinci ve dinci bir iktidarın yönetimi altında, geriye kalan ömrümüzü çoğu zaman “Ne olacak bu memleketin hali pür melali?” diyerek, kimi zaman da Bu kadarı da olmaz ki! diye yakınarak, sancılar içinde sürdürmeye çalışıyoruz.

Öyle ki bugün; yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün kurtuluş ve kuruluş devrimleriyle başımızın göğe erdiği o aydınlık günlerin onur ve kıvancını yaşayan sade yurttaşlar olarak, çağdaş ve güzel ülkemize asla yakıştıramadığımız AKP’nin devr-i iktidarında geçen 16 karanlık yıldan beri bütün ekonomik varlık ve ulusal değerlerimizin arsız bir mirasyedi hovardalığı içinde vahşice tüketildiğini, ulusumuzun şan ve şerefinin büyük bir sapkınlık içinde haince ayaklar altına alındığını, giderek artan iç ve dış sorunlarımızın yanında yoksulluk ve yolsuzluk savlarının da halk içinde doruğa çıktığını görmeyen, görüp de söylemeyen kimse kalmamıştır artık. Hatta bu manzarayı gören yabancı dostlar (!),  İzmir’de denize döktüğümüz o Emperyalist uşakları bile, “Bizim o tarihte yapamadığımızı, şimdi Akepeliler yapıyor”diye, hani neredeyse buzuki çalıp sirtaki oynayacaklar!

Bunu kendileri de görüp telaşa kapılmış olacak ki; çareyi OHAL koşullarında Meclisin kararını beklemeye bile gerek görmeden Erken Seçim ilan etmekte bulmuş, böylece kaygan ve eğik bir zeminde kerhen seçim yarışına girilmiştir.

İKTİDARIN AYMAZLIĞI                                                                                                

Bu şekilde, ülke koşullarının uygun olmadığı bir zamanda alınarak bütün topluma dayatılan Baskın Seçim Kararı, aslında bağnaz AKP iktidarının ülkeyi yönetemediğinin açık itirafı ve hezimetidir. Durumun bu denli ürkünç (vahim) olmasına karşın; büyük bir aymazlıkla devletin Anayasal yapısını değiştiren, ülkenin sabit ekonomik varlıklarını kendi çıkarları için sonuna dek kullanan ve halen Türk ulusunun yaşam alanı olan Vatan topraklarını, Cumhuriyetin mirası ve kamunun malı olan Fabrikaları, ‘Özelleştirme’ adı altında yabancılara haraç-mezat satmayı sürdüren iktidar partisinin; bu akıl almaz aymazlığı karşısında, yarın iktidara gelecek partinin bu zorlukları aşması için yılların yetmeyeceğine kuşku yoktur.

PUSUDAKİ TEHLİKE                                                                                                            

Bu nedenle, seçim yarışına balıklama atlayan muhalefet partilerinin bunları da düşünüp gerekli önlemleri şimdiden alması, ülkemizin geleceği açısından olduğu ölçüde, kendileri için de yararlı olacaktır. Aksi takdirde enkaz altında kalınacağı ve iktidarın yeniden Cumhuriyet düşmanlarının eline geçmesi gibi pusuda bekleyen büyük bir tehlikenin de ortaya çıkacağının, asla göz ardı edilmemesi gerekir.

Öte yandan, geçen yıl Anayasa’da yapılan değişiklikler, 16.04.2017’de yapılan Halkoylaması ile kabul edildiğinden; 24 Haziran 2018’de 600 milletvekili ile birlikte, Devlet içindeki bütün erklerin tek kişinin elinde toplandığı ve adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen, dünyada bir örneğine bile rastlanmayan, kerameti kendinden menkul bir Rejimin; Cumhurbaşkanı mı – Devlet Başkanı mı – Parti Başkanı mı, neyin başı olacağı önceden bilinmeyen ‘Tek Adam’ için de oylama yapılacak olması, bu seçimlerin büyük önem kazanmasına yetmiştir.

SEÇİM YARIŞI SÜRÜYOR

Cumhur İttifakına karşı CHP’nin adayının kim olacağı merakla beklenirken,  siyasal partilere tanınan sürenin son gününde yapılan açıklamayla bu adayın, partinin emektarlarından Sayın Muharrem İNCE olduğunu öğrendik. Toplum içinde dik duruşu, dürüstlüğü ve mücadeleci kişiliğiyle öne çıkan ve bizim de Atatürk ilkelerine bağlılığı ile tanıyıp ülkemizi aydınlık günlere taşıyacağına güvendiğimiz Sn. İNCE’nin adaylığının ülkemize hayırlı olmasını dileriz.

Bu arada Mecliste gurubu bulunmadığı için gerekli olan yüz bin seçmenin imzasını toplamakta zorlanan Vatan Partisi’nin adayı Sayın Doğu PERİNÇEK’in de, aday gösterme yönteminde mevcut hukuk dışı anti-demokratik engelleri; değişik partilerden aydın yurttaşların ‘demokrasinin erdemi adına’ verdiği imza desteğiyle, sürenin son günü barajı aşarak adaylığının kesinleşmiş olmasını biz de sevinçle kutlarken, kendisinden daha önce ulusal davalarımızda gösterdiği o övülesi çabaları ile elde ettiği zaferlerine yenilerini katmasını da bekleriz elbet!

Son olarak;  güzel Antalya’da Büyükşehir ve Muratpaşa Belediyesi Meclis üyeliği görevlerinden istifa ederek CHP saflarında milletvekili aday adayı olduğunu kamuoyuna ilk duyuran ve Antalya’nın dünyanın gözde kentleri arasında yer almasında büyük emeği geçen, gazetemizin sahibi ve yazarı olarak da hepinizin yakından tanıdığı Sayın Songül BAŞKAYA’nın, coşkun alkışlarla karşılanan bu kararını açıklarken; bir kadın milletvekili olarak TBMM çatısı altında “7 gün 24 saat halkımızın hizmetinde olacağım” sözü de Antalya’nın Gururu olmuştur.

Bu olumlu gelişmelere bakınca, ben de Kırk Haramilere; Artık TAMAM diyorum.

Değerli okurlara da umut ve umut dolu, aydınlık günler olsun!
Saygı ve sevgilerle..
======================================
Dostlar,

ERDOĞAN’ın DERİN AÇMAZLARI ve
İFLAH OLMAZ DİNCİ HAYALLERİ..

Değerli Em. Askeri Yargıç Sayın Ertan Urunga‘nın sitemize “yazarak” gösterdiği ilgi bizleri mutlu kılıyor. Engin birikimi ve deneyimi başlıbaşına önemli ve öğretici, ayrıca kalemi de (artık klavye!) oldukça güçlü Sn. Urunga’nın.. Tüm titizliğimize karşın yazılarında önemli içerik – biçim, noktalama yanlışları göremiyoruz.. Ne güzel !

Ertan bey yazısını bize e-ileti ekinde sunarken, yazıların altında bizim koymaya (ç)alıştığımız katkıları çok değerli bulduğunu da eklemiş sağolsunlar..
(…Siz de uygun görürseniz, yazımın sitenizde yayımlanmasını ve hatta büyük bir yetkinlikle kaleme alıp yazılara renk ve anlam kazandıran o harika değerlendirmelerinizi de esirgemezseniz eğer, buna da çok sevinirim elbet…)

Hoşgörünüzle bu yazının bizde uyardığı çağrışımları kısaca aktaralım :

Erdoğan bir konuşmasında karşısındakilere;

Dindar bir nesil yetiştireceğiz..
Dininizi ve kininiz eksik etmeyin.. buyurmuştu!?

Her 2 tümce de ciddi – ağır yanlışlar içeriyor. İlki bakımından şunlar söylenebilir :
T.C. Anayasasında (md. 2 ve 24 vd.), LAİK bir devlet olarak tanımlanmaktadır. Laik devlet, siyaset bilimi ve kamu – anayasa hukuku öğretisinde (doktrininde) yurttaşlarının dinsel inanç ve kanaatleri ile ilgilenmeyen, Ernest Rennan‘ın tanımıyla bu değerlere adeta sağır – kör olan Devlettir (AYM kararlarında kaynak gösterilmiştir). Dolayısıyla Laik devlet herhangi bir din – mezhep – inanç kümesine hizmet edemeyeceği gibi karşısında da olamaz ve ülkenin laik ulusal eğitim sistemini bu kapsamda tanımlayıp dönüştüremez; “dindar kuşaklar” (!?) yetiştirmeyle işlevlendiremez. Böylesi bir görevi ve yetkisi yoktur. Toplum, aileler uygun gördükleri din eğitimini çocuklarına sağlarlar. Erdoğan’ın bu sözü ve eylemi Anayasamıza açıkça aykırıdır; eylemli olarak (de facto) anayasa çiğnemidir (ihlalidir) ve TCK karşısında açık suçtur.

İkinci tümce daha da ürkünçtür (vahimdir). Hiçbir Dinsel inanç sistemi “kin – kindarlık” öğütlemez ve bu kavramları dışlar. İslam dininde de, Kuran’da da bu yönde bir içerik yoktur. Daha somut söylemek gerekirse “Müslüman kindar olamaz!” Erdoğan bu sözü ile bir ideolojik dinci militan gibi davranmış ve açıkça “DİN DIŞINA DÜŞMÜŞTÜR!”

Geçelim öbür dinsel inançları, İslamiyette “kin – kindarlık” yok – tur”!

  • Erdoğan insanları dinden çıkarmakta, adeta dinlerinden etmektedir!

Bu durumun, Müslümanlığı ile övünen ve bunu siyasete açıkça alet eden Erdoğan için “vahim ötesi” bir açmaz olduğu kesin ve nettir. Ne yazık ki, bir fetva kurumu olmasa da Diyanet, bu bağlamda herhangi bir açıklama yapmayarak fiyaskoya, – ağır suç şirk koşmaya- ortak olmuştur!

İlahiyat fakültelerinden de “tık” çıkmamaktadır. Kahreden bir suskunluk ve teslim oluş niyedir!?

Ülke genelinde itiraz eden sınırlı kişi – çevrelerin çığlıkları ise yandaş hatta sahibinin sesi basın (!?) tarafından boğulmuştur, boğulmaktadır

Ancak halkın sağduyusu, derinden ve sessizce, bu arsız saptırmayı etkisizleştirmededir bereket!
Kadim Anadolu insanının gelenekleri ve töresi, giderek bilgeliği bu hırçın dalgaları kırmış, kıracak görünüyor.. Ne denli içtenlikli – bilinçlidir bilinmez ama Erdoğan da çark etmiş ve 24 Haziran 2018 kritik seçimi eğik düzleminde “Gençler, sıkıldınız değil mi? Sizleri belli kalıplara zorlamayacağız..” demek zorunda kalmıştır. Ancak Erdoğan’ın söz ve eylemlerindeki tutarsızlıklar ciddi bir güven bunalımı doğurmuştur. Bu, yeni ve zorunlu bir taktik takiyye midir?

Uygar dünyanın birkaç yüzyıl önce çok kanlı iç savaşlar sonrasında çözdüğü ve kalıcı barışa erişmesini sağlayan laik – seküler düzeni 21. yy’ın şafağında Türkiye’de sorunsal yapmak, hele güncel siyasete alet etmeye – istismara kalkışmak hiç kimsenin haddi olmamalıdır, olamaz da.

Hele hele Suudi Arabistan bile, ABD dayatması olduğunu Veliaht Prens Salman’ın ağzından itiraf ettiği “Vahhabi İslamı – Çöl şeriatını” terk ederken! Suudi Arabistan’ı Türkiye ile ikame etmeye kalkmak, akıl fukaralığının en son kertesi olsa gerektir ve bu topraklarda yeri yoktur!

Not   : S. Arabistan ile aynı saatlerde namaz kılmak için yaz saati uygulamasını yasayla kaldıran ve küçücük çocuklar dahil sabahın karanlığında insanların yollara düşmesini dayatan zorba uygulama, tarihin sayfalarına kaydedilmiştir.. Hazindir ki; S. Arabistan Hicri takvimi terk edip Miladi takvime geçince, Türk insanı bu dinci – faşist takıntı eziyetinden kurtulabilecektir..

Sevgi ve saygı ile. 15 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

UNUTULAN İŞÇİ BAYRAMI

UNUTULAN İŞÇİ BAYRAMI

Konuk yazar : 
Ertan URUNGA,
Emekli Askeri Yargıç         
e.urunga@yahoo.com.tr 

Her yıl bütün dünya ile birlikte ülkemizde de kutlanan 1 Mayıs İşçi Bayramı (Emek ve Dayanışma Günü), bu yıl da yurdun çeşitli kentlerinde ve değişik İşçi Sendikalarının öncülüğünde yapılan yürüyüş ve törenlerle kutlanmıştır. Tabii buna “kutlamak” denirse…

Bayrama işçiden çok, çeşitli Sivil Toplum Örgütleri ile bir kısım milletvekilli ve yurttaşlar dışında, devlet katından kimsenin katılmadığı görülmüştür. Buna geçtiğimiz günlerde alınan Baskın seçim kararı üzerine Türkiye’nin seçim atmosferine girmesinin neden olduğu söylenebilir mi bilmiyorum. Ancak emeğiyle ülkemizin kalkınıp gelişmesinde büyük katkısı olan işçi ve emekçilerimizin bu evrensel nitelikteki Resmi Bayramına, Bakanlık düzeyinde de olsa birilerinin katılması beklenirdi ama, devletin tepelerinden katılan kimse olmamıştır.

Medyanın Sessizliği                                                                                         

Öte yandan, Doğan Medya gurubunun bilinen nedenlerle satılmasından sonra %90’ı siyasal iktidarın eline geçen genel Medyanın, birkaç gazete ve TV kanalı dışında beklenen ilgiyi gösterdiği de söylenemez. Söylenemez çünkü, kutlanması bile devletçe belirlenen alanlarda yapılan İstanbul’daki Bayram töreninde DİSK Genel Sekreteri Sayın Uzman Dr. Arzu ÇERKEZOĞLU’nun,

  • “Bu 1 Mayıs, ülkemizin tek kişinin ağzından çıkan sözle yönetilmesine
    emekçinin itirazıdır!”

şeklinde özetlenen konuşmasına kulak verip itirazlarını, istem ve önerilerini halka duyurmak, sorunlarını dile getirmek, çözüm yollarını araştırmak, yaşanan gelişmelerden yurttaşları doğru olarak bilgilendirmek, toplumum ‘ortak sesi’ olan Medyanın başat görevi değil midir? Yoksa bütün bunlar bir tevatür (yaygın söylenti) de biz mi yanılıyoruz, anlayamadık doğrusu…

Peki, yalnız bunlar mı? O gün muhalefet partileri, yerel yönetimler, toplum katında ağırlığı olan Sivil Toplum Örgütleri, işçi dostu aydınlar ve halk neredeydi, bir gören ve bilen var mı?  O zaman biz de Eyy Medya, Eyy Muhalefet, Eyy Halk;  nedir bu sessizlik, bu edilgenlik, bu biat diye, sorarız elbet!

Cumhurbaşkanlığı Mesajı

Öyle sanıyoruz ki bütün bunların nedenlerini anlayabilmek için Bayramdan bir gün önce Cumhurbaşkanlığınca yayımlanan 1 Mayıs Mesajını okumak gerekir. Bu mesajda, işçi ve emekçinin giderek ağırlaşan yaşam koşulları, önlen(e)meyen iş cinayetleri ile işsizliğin ve yoksulluğun candan ettirip çalışanların ‘yana yana kül olduğu’ bir ortamda;

“Son 15 yılda emekçilerin hak ve hukukunu gözetmeye, sorunlarını ‘devlet imkânları ve ülke kaynakları el verdiğince’ çözmeye gayret ettik.  .. Sahiden meselesi işçi hakkı olan, gerçekten emekçilerin özlük hakları için mücadele eden ‘sendikalarla, sivil toplum kuruluşlarıyla şartsız, önyargısız masaya oturduk, konuştuk, uzlaştık. …İşçilerimizin hakkının, hukukunun korunması doğrultusunda yapılacak her türlü ‘samimi çalışmayı desteklemeye’ devam edecek, işçi ve emekçi kardeşlerimizle ‘sonuna kadar kol kola, omuz omuza’ yürüyeceğiz. Tüm dünyada birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü olarak kutlanan, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nün anlamına uygun şekilde, ‘provokasyonlardan uzak bir bayram havasında’ kutlanmasını, çalışanların sorunlarının dile getirilmesine ve çözüm yollarına ışık tutmasına vesile olmasını temenni ediyorum”

denilerek; sanki her şey yolundaymış gibi işçi ve emekçinin sorunlarına ve çözümüne hiç değinilmeden; işçi kuruluşlarına istek, vaat ve temenni kılıfıyla, örtülü mesajlar verilmiştir.

Sendikaların Ataleti

Türkiye’de ‘sosyal devlet’ ilkesinin 1961 Anayasasına girmesinden sonra hızla gelişen İşçi ve Memur Sendikaları da, 2000’li yıllardan bu yana işlevini yitirerek, bugün tam bir atalet (durgunluk, uyuşukluk) içine düşülmüştür. Sözü daha çok uzatmadan şunu söyleyelim ki; 1980’li yıllarda 40 milyon nüfusu olan ülkemizde 1,5 milyon sendikalı işçimiz olduğu halde (işçilerin 1/3’ü), bugün 81 milyona ulaşan nüfusa karşın gene 1.5 milyon dolayında sendikalı işçinin olması (tüm işçilerin %12’si!), bu gerçeği çarpıcı şekilde otaya koymaktadır. Üstelik toplu sözleşme yapabilenler bu oranın da yarısıdır.. Burada, yeri gelmişken Sendika Ağalarına da şunu sormak isteriz:

Türkiye’nin en büyük demokratik kitle örgütü olarak, her zaman bu ataletin önüne geçecek gizil gücünüz olduğu halde; AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte estirilen rüzgâra kapılıp ‘beraber yürüdüğünüz o yollarda’ çamura saplanmanız, bugün başımıza gelenlerin nedeni değil midir?

Kazanan Halk Olacak

Sonuç olarak, bütün bu açmazlardan ülkemizin kurtulup erince kavuşabilmesi için önümüzde büyük bir fırsat var. O da 24.06.2018 tarihinde yapılacak seçimlerde bütün iç dinamiklerin birlik ve dayanışma içinde hareketinin önemsendiği bir ortamda sandığa gidilecek olmasıdır.

Ancak, hukuk dışı uygulamalarıyla öne çıkan iktidarı devirmek, güç olsa da olanaksız değildir. Kaldı ki, öteden beri sürdürülen çabaların olumlu sonuçları görülmeye başlanmış, estirilen rüzgârların yönü değişmiş, toplumun büyük kesimi at izi ile it izinin ayırdına varmıştır artık!

Bu bağlamda, özgün konuşmayla 1 Mayıs’a damgasını vuran Sayın Dr. Arzu ÇERKEZOĞLU’nun,Bu ülkeyi karanlığa teslim etmeyeceğiz, bu memleketi ‘kahreden ve yaratan ellerimizle’,  emekçi ellerimizle durduracak, bu ülkeyi kendi ellerimizle yeniden kuracağızşeklindeki sözleri de her şeye karşın, umutlarımızın yeşermesine yetmiştir.

Görünen o ki bu kez kazanan halk olacaktır!
=============================================

Değerli dostumuz
Emekli Askeri Yargıç Sayın Ertan URUNGA‘nın yazısına gönülden katılarak sitemizde yer veriyoruz.. Kendilerine sitemize gösterdikleri özen için teşekkür ederiz.
DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu’nun Patoloji gibi önemli bir tıp dalında uzman hekim olduğunu çok az insan bilir.. Bunu da paylaşmak istedik.. Bir emekçi hekim.. Bir kadın uzman hekim.. Bir devrimci sendika yöneticisi tıp doktoru!

  • Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır (sonsuza dek yaşayacaktır)!

Yüce ATATÜRK‘ün hedef attığı şaşmaz (gayr-ı kabili rücu!) bir Ok’tur.. Böyle biline!

Sevgi ve saygı ile. 08 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

BASKIN SEÇİM DARBESİ 

BASKIN SEÇİM DARBESİ 

Konuk yazar : Ertan URUNGA
Emekli Askeri Yargıç
e.urunga@yahoo.com.tr 26.04.2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’nin başına 16 yıldan beri at sineği gibi musallat olan ve başından beri erken seçimlerle ülkeyi yönetmeyi alışkanlık haline getiren AKP iktidarı, geçen hafta yine bir Erken Seçim kararı almıştır. Ancak bu kez 15.07.2016 tarihinde yaşanan sözde darbe girişiminden Beş gün sonra ilan edilen ve halen süregelen OHAL koşullarında ve her şeyin yolunda gittiğinin söylendiği bir zamanda, hem de erken seçim istemenin vatana ihanet olduğunu söyleyenler tarafından Erken Seçim Kararı Alınması, halk arasında yeni bir tertip olduğuna ilişkin haklı kuşkuların ve Baskın Seçim tartışmalarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Kaldı ki geçen yıl 16 Nisan’da yapılan Halkoylaması ile kabul edilen Anayasanın geçici 21/A maddesi uyarınca 03.11.2019 tarihinde yapılması gereken bu Seçimin, yine kendilerinin yaptığı Anayasa’ya göre Altı Ay içinde çıkarılması gereken uyum yasalarının çıkarılmasına ve TBMM kararının beklenmesine “Kervan yolda düzülür” anlayışıyla gerek görülmemiş olacak ki yaklaşık iki ay sonraki 24.06.2018 tarihine çekilmesine ivecenlikle karar verilmiştir.

Muhalefetten Beklenen

Ancak bu kararın alınmasındaki usulsüzlükten tutun da seçme ve seçilme hakkının güven ve düzen içinde kullanılması için sorgulanması gereken bir dizi sorundan ayrı olarak, geçen yıl yapılan Halkoylamasında YSK’nun geçersiz oyların sayılması dair Kararından yakınıcı ve hatta davacı olan Muhalefet partilerinin; bu seçime de öncelikle karşı çıkıp yasal zemine çekilmesi için ortak tepki koymaları beklenirken, tam aksine her şey normalmiş gibi “Hodri Meydan, Biz de Varız, Biz Kazanacağız” şeklindeki hamasi söylemlerle meşrulaştırıldığı görülmüştür.

Seçimlere Odaklanmak

Bu durumda seçim süreci eğik ve kaygan bir düzlemde resmen başlamış bulunduğundan, artık hukuka aykırılık nedenlerini ve muhalefetin zaaflarını tartışmaya açmanın daha çok zaman yitirmekten başka bir işe yaramayacağını gözeterek, bu konulara hiç girmeden bütün gücümüzle seçim yarışına odaklanmamız gerekir. Burada bir haksızlık yapmamak için şunu da belirtelim ki; altyapısı oluşturulmadan ve muhalefete yeterli zaman tanınmadan topluma dayatılan Erken Seçim Kararına karşı, haklı gerekçelerle derhal tepki gösterip muhalefet görevini yerine getiren tek parti, TBMM’de gurubu bulunmayan Vatan Partisi olmuştur.

Bütün bunlar bir yana, 24.06.2018 tarihinde yapılacak seçimlerde Cumhurbaşkanlığı seçimi de yapılacağı için Türkiye ilk kez devlet içindeki Erklerin (Yasama, Yürütme, Yargı) tek bir kişide, yaygın deyişle TEK ADAM’da toplandığı ve dünyada eşi benzeri olmayan kerameti kendinden menkul “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” adı altında Rejim değişikliği de yaşama geçecektir. Bu durumda;

– insan hak ve özgürlüklerinin en büyük güvencesi olan Kuvvetler Ayrılığı ilkesine dayalı demokratik Parlamenter düzene
– ve bütün işlemlerinde hukukun üstünlüğünü gözetmekle kendisini yükümlü sayan
Hukuk devletine de veda
edilmiş olacaktır.

Egemenlik Hakkına Sahip Çıkmak

Çünkü bu sistemle birlikte Türk ulusu, tarihi boyunca şehitler vererek canı ve kanı pahasına elde edip kayıtsız koşulsuz kendisine ait bulunan ve yüce önder ATATÜRK’ün,

  • “Eşitliğin de Özgürlüğün de Adaletin de dayanağı Ulusal Egemenliktir”

diye tanımlayıp, TBMM’ni kurduktan sonra da;

  • “Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet,
    hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır, o da Ulusal Egemenliktir.
    Yalnız bir makam vardır, o da Türk ulusunun kalbi ve vicdanıdır. ”

diyerek önemini bütün dünyaya duyurduğu Egemenlik Hakkı’nın, anılan tarihte yapılacak erken seçim darbesiyle elimizden alınıp tek bir kişinin hegemonyasına verilerek, Osmanlı artığı köhnemiş kulluk ve esaret düzenine dönülmek istendiğini, ancak ırmağı tersine akıtmaya kimsenin gücü yetmeyeceği için heveslerinin de kursaklarında kalacağını anlatarak sözü daha fazla uzatmaya gerek var mı, bilmiyorum.

Ancak şunu biliyor ve inanıyorum ki; Atatürk’ün izinde tarihsel zaferlere ulaşan yüce Türk ulusu, dün erken bir seçimle iktidara gelip başımıza konan Akbabaları; yarın yine erken bir seçimle iktidardan indirip başımızdan atarak, çıktıkları kafese tıkmasını da bilecektir elbet!
============================================
Dostlar,

24 HAZİRAN 2018 BASKIN – TUZAK SEÇİMİNİN
HUKUKA UYAR YANI VAR MI??

E. Askeri Yargıç dostumuz Sn. Ertan Urunga‘nın ağırbaşlı ama anlayana ders dolu özlü yazısı yukarıda. Biz de bu içeriği paylaşarak site okurlarımıza sunuyoruz.
Teşekkür ederiz katkınız için Sn. Urunga.
*****
Bu seçimler herhangi bir seçim değil :

– Ülkemizin yönetim sistemi köktenci biçimde değiştiriliyor..
EGEMENLİĞİN BAĞSIZ KOŞULSUZ SAHİBİ TÜRK ULUSU, tuzak bir seçimle bu vazgeçilmez – devredilemez – paylaşılamaz hakkından yoksun bırakılmak isteniyor.
RTE, günümüze dek yaptıklarına ek, Ulus egemenliğini bütünüyle gasp etmeyi planlıyor.
– Tüm oyun 2 aya sıkıştırılıyor; hukuk güvenliği – hukuksal öngörülebilirlik ayaklar altında.
– 1,5 yıl sonra zamanında yapılsaydı oy kullanabilecek – aday olabilecek yaklaşık 1,5 milyon gencin seçme – seçilme hakkı ellerinden alınıyor..
– 16 ay erken seçimi savunmak için halkı korkutacak üstü kapalı ifadelerle algı yönetimi yapılıyor.
– Belki de en fecisi – kabul edilemez olanı; OHAL altında seçime sürükleniyoruz!
RTE Cumhurbaşkanı gibi davranmıyor, AKP’nin militan genel başkanı gibi herkese – her yere laf yetiştiriyor.. Azarlıyor, hakaret ediyor, aşağılıyor, tehdit ediyor, gözdağı veriyor, yargıya talimat veriyor, suçlu ilan ediyor, hatta yurt dışına kovuyor, alay ederek “biletini de alalım..” diyor! Her gün birkaç yerde bıktırırcasına konuşuyor.. Artık yineleme yapıyor; yeni birşey yok!
– Sporda bile taraf tutarak toplumu ayrıştırıyor..
FETÖ’nün AKP içindeki kökleri halkla dalga geçercesine aydınlatılmıyor..
– Hep bağırıyor, çağırıyor, hamaset yapıyor; özellikle ekonomide gerçekleri söylemiyor..
– Hemen her olayda – durumda din ve dince kutsal duygu ve değerleri istismar ediyor..
– Basın bastırılmış ve sahibinin sesi kılınmış neredeyse % 80-90’ları aşan oranda..
****
Saymakla bitmez…
Gerçekte özgür – demokratik – hukuka uygun – adil.. seçim koşullarının hiçbiri yok ortada!
Kendisi eleştirildiğinde hemen “Cumhurbaşkanına hakaret kılıcı” çekiliyor. Olacak şey değil! CB kalkanıyla önüne gelene en ağır hakaretleri – aşağılamayı – dışlamayı yap; yanıt verilince de çifte standart..  Kendi meşrebinden soralım :

  • Bunun dinde yeri var mı??

Muhalefet belki de tüm bunları tartışmanın yerindesizliğini, kısır döngüyü dikkate alarak AKP = RTE‘nin restini gördü.. Siyaset pokeri oynanmaya başladı. Ne var ki; ülkenin – ulusun geleceği üzerinde birilerinin kumar oynayabileceği bir değer asla olamaz; o kutsal ve dokunulmaz olmak gerekir!

Halkımız, kanı ve canı ile Yüce ATATÜRK‘ün eşsiz önderliği ile elde ettiği egemenlik hakkını TEK ADAMA asla devretmemelidir, etmeyecektir!

Sevgi ve saygı ile. 29 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı – AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

“Mühürsüz oy pusulalarının tamamında ‘Evet’ çıktı” üzerine bir yorum

“Mühürsüz oy pusulalarının tamamında
‘Evet’ çıktı” üzerine bir yorum

Ertan URUNGA  
Emekli Yargıç Albay

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Sayın SALTIK,

Öncelikle belirteyim ki, YSK Başkanı olan kişinin mühürsüz zarfların ve oy pusulalarının geçerli sayılmasına ilişkin Basın Açıklamasının; sizin de belirttiğiniz gibi tutulacak bir yönü olmayıp tümüyle kendi ayıbının ve hukuksuzluğunun bir ilanı ve itirafıdır.

Hele bu gün yurt dışındaki mühürsüz zarf ve oy pusulalarının geçersiz sayıldığına ilişkin haberden sonra bu açıklama, tam bir hukuksal rezalet ve hatta skandala dönüşmüş; ünlü şairimiz Tevfik Fikret’in “Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi” dizesini de anımsatmıştır bize.

Ancak benim asıl belirtmek istediğim konu ise bu gün CHP’nin yalnızca YSK’ya yaptığı başvuru ile kalmayıp, ayrıca seçimlerin genel yönetim ve denetimini yapmakla görevli ve yetkili kılınan, kararları aleyhine başka bir merciye başvurulamayan, ancak Anayasada yüksek yargı organları arasında yer almayan ve kendine özgü (sui generis) yetkilerle donatılmış yönetsel nitelikte bir kurum olan YSK’nın, yasaya ve hukuka mutlak aykırı olduğu için yok hükmünde (keenlemyekun) bulunan Kararının İptali için Danıştay nezdinde (AS: katında) işin ivediliği nedeniyle yürütmenin durdurulması istemiyle dava açmasının da sonraki durumlar için gerekli ve uygun olacağı kanısındayım.

Her ne kadar Anayasanın 79/2. maddesinin son cümlesinde, “Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz” denilmekte ise de bu Hükmün;

1- Anayasanın metninden sayılan Başlangıç bölümünün özellikle üçüncü fıkrasında yer alan egemenliği “.. millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun,
bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş
hukuk düzeni dışına çıkamayacağı
buyruğu,

2– Yine Anayasanın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesi,

3– Keza Anayasanın 125/1. maddesinde belirtilen “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır” kuralı, birlikte değerlendirildiğinde; seçimleri yönetmek, denetlemek ve yolsuzluklara ilişkin şikâyet ve itirazları inleyip karara bağlamakla görevli bir Kurulun, yukarıda belirtilen evrensel nitelikteki bağlayıcı hukuk kurallarına karşın,

  • mevcut hukuk düzeni dışına çıkıp yöntem ve yasaya açıkça aykırı işlem ve kararlarının
    yargı denetimi dışında bırakılmasının bir hukuk devletinde asla kabul edilemeyeceği için,
    böyle bir davanın –amaçsal bir yorumla- açılıp görülmesine engel teşkil etmeyeceğini (AS: oluşturmayacağını) rahatlıkla söyleyebilirim. Yeter ki siyasetin, yargıdan elini çekip yargı bağımsızlığı sağlanabilsin. İşte o zaman, adalet de er ya da geç yerini bulunacaktır elbet!

Saygılarımla… (18.04.2017)
====================================
Dostlar,

Sayın E. Yargıç Albay Ertan Urunga‘ya teşekkür ediyoruz sitemize yazdığı için.. Bizim konuya ilişkin değerlendirmemize (18.4,17; YSK’nin MÜHÜRSÜZ OYLAR KARARININ DAYANILMAZ SAÇMALIĞI ÜSTÜNE!) yorum olarak eklediği metni olgunlaştırıp gönderdi ve çok kıdemli bir hukukçunun son derece önemli, özlü, yerinde bilgilendirme ve uyarısını paylaşmak istiyoruz.*

Herkes aklına güzelce koysun; AKP-RTE, Adalet Bakanlığı yapan Bekir Bozdağ, yandaşlar….

  • Yasa vb. yazılı mevzuat metinlerinin belli yorum teknikleri vardır. Bu metinlerin salt mekanik anlamı – sözü (lafzı) ile yetinilemez. Bu anlamlar çok net olsa da.. Anlamsal yoruma ek
    amaçsal yorum yöntemi de büyük önem taşır. Mevzuat metnini düzenleyen organ bu içerikle neyi amaçlamıştır, ona bakılır.
  • Ek olarak, ne denli katı normatif pozitivist de olsanız, bu mevzuat normlarının da araçsallaştırılması, YÜCE ADALET ÜLKÜSÜ’ne her somut olayda erişmek için düzenlendiklerini kabul etmek gerekir.
  • Giderek, hukukun evrensel kabul gören ilke, kural ve standartlarının üstünlüğü (jus cogens – grund norm) tartışma dışıdır. Her görece çetrefil olayda Ronald Dworkin’in “Herkül yargıcı” na gereksinim yoktur. Yargıç(lar), önlerine gelen her somut karar sorununda (decision problem) öncelikle ADİL KARARI üretmeli, ardından da bu özgül adil karara hukuksal norm dayanağı aramalıdırlar; arayınca mutlaka bulacaklardır. Ama ulusal, ama uluslararası, ama bir pozitif norm, ama bir evrensel hukuk ilkesi.. “Buyurucu” (emredici) açık normlar karşısında, bağlı yetki sorunu bile aşılabilir! Yeter ki en yüce erdem ADALET’e erişilsin..

Dolayısıyla AYM önüne götürülecek bireysel başvuru(lar)da Yüksek Mahkeme, en adil karar için elbette yetkin bir çaba gösterecektir, göstermelidir. OHAL KHK’leri ile ilgili verdiği yetkisizlik kararının ülkemizde ve hukuk dünyamızda yarattığı yıkım çok ürkünçtür. Bu bağlamda ikinci bir kritik hata hem Yüksek Mahkemeyi “yok – göstermelik” kertesine indirebileceği gibi, demokratik hukuk devletini özünden ve kökünden yaralayacak, yalnızca
16 Nisan Halkoylamasının değil rejimin meşruluğu tartışmaları engellenemeyecektir ki;
bu tablonun türevi tehlikeli gelişmeler tanımlanma gereksinimli değildir (izahtan varestedir).

Son bilgilerle CHP Danıştay’a başvuruyor.. YD (Yürütmeyi durdurma) istemli..
Dileriz ulusal düzlemde bu açık aykırılık düzelir, düzeltilir, gecikmez; YSK halkoylamasını yeniler ve AİHM’ne gitmek gerekmez. Danıştay kararı olumsuz olursa hemen AYM’ye gitmeli eş zamanlı olarak da AİHM’ne başvurulmalıdır.. İç hukuk yollarının umutsuzluğu, beklemenin yararsızlığı ve adil yargı hakkını ortadan kaldıracağı… gibi gerekçelerle. AİHM’in benzer davalarda “kabul” yönlü yerleşik içtihatları var..

Bir de Sn. Prof. Dr. D. Ali ERCAN‘dan pratik bir öneri var :

  • Benim bir uzlaşı/çözüm önerim var YSK na… 
    Mevcut durumda Evet Hayır oyları arasındaki fark 1,38 milyon olduğuna göre,
    a) Eğer bu mühürsüz pusulalarda Evet-Hayır farkı 1,35 milyondan daha az ise bırakalım gitsin, YSK’nin yakasını bırakalım.
    b) Bu zarflardaki Evet-Hayır Farkı 1,35 milyondan büyük ise Referandum İptal edilsin…
    Var mısın YSK bu teklife ?

Sevgi ve saygı ile. 21 Nisan 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

*”Yargıtay’dan adalete balyoz!”, Sn. Urunga’nın sitemizde 01.06.2014’te yer verdiğimiz bir başka önemli yazısıdır..

Yargıtay’dan adalete balyoz!


Yargıtay’dan adalete balyoz!

ertanurunga
ERTAN URUNGA
Emekli Askeri Yargıç

AYDINLIK, 01 Haziran 2014

17.12.2013’te yapılan ve 4 bakanla çocuklarının da adının karıştığı yolsuzluk operasyonu üzerine, AKP ile kendisine başından beri destek olan cemaatler arasındaki çıkar ilişkileri bozulup ipler kopunca, kamuoyunun esef ve şaşkınlıkla izlediği karşılıklı suçlamalar arasında kimi “sırların” da dallarından kapan sonbahar yaprakları gibi sokaklara döküldüğü görülmüştür.

Tam da bu sırada, Başbakan RTE’nin siyasal danışmanı olduğu bilinen Yalçın Akdoğan’ın, 24.12.2013 tarihli Star gazetesindeki köşesinde; ülkenin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına kumpas yapıldığını yazdığı, bundan birkaç gün sonra da Başbakan’ın kumpas olayını doğrulayıcı açıklamalarda bulunduğu ibretle izlenmişti.
Ne var ki, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mensuplarının yargılandığı Ergenekon ve
Balyoz gibi davaların, öteden beri planlanarak yapılan bir kumpasın sonucu olduğu gerek sanıklar ve vekilleri, gerekse duruşmaları izleyen tarafsız basın mensuplarınca da dile getiriliyordu zaten.

Öte yandan, yapılan kumpas ve tertipler nedeniyle kendilerini tutuklu değil tutsak sayan TSK’nin değerli mensupları ve aileleri ile onlara yapılan haksızlığı yüreğinde duyumsayan yurttaşların; yıllardan beri her cumartesi günü Vardiya Bizde Platformu çerçevesinde bir araya gelerek yaptıkları “Sessiz Çığlık” eylemi halen sürmektedir. Ayrıca kumpasın yetkili kişilerce de kabulünden sonra, Anayasa Mahkemesi önünde başlatılıp, kesintisiz olarak sürdürülen “Adalet Nöbeti” ile uğranılan mağduriyetlerin
bir an önce giderilmesi için seslerini kamuoyuna duyurmaya çalıştıklarını da
bilmeyen kalmamıştır.

İnsanlık sorunu

03.11.2002 tarihinden beri AKP ve cemaatler koalisyonunun sultası altında,
kinci ve gerici bir anlayışla yönetilmekte olan ülkemizde ortaya çıkan toplumsal kargaşanın, yine Soma’da meydana gelen ve yüzlerce insanımızın ölümü ile sonuçlanan “işçi kıyımı” yüzünden yaşanan onulmaz acıların sorumluluğunun da tümüyle siyasal iktidara ait bulunduğu yadsınamaz.

Yine bu iktidar tarafından daha önce polis ve yargı organları da kullanılarak yapılan kumpas ve tertipler sonucu yıllarca tutsak edilip inanılmaz ağırlıkta cezalara çarptırılan askerlerin durumu ise en yetkili kişilerin kumpas itirafından sonra, artık yargısal bir yanılgı olmaktan çıkıp halk arasındaki adalet duygusunu da yok eden bir insanlık sorunu haline gelmiştir.

Nitekim kumpas itirafının üzerinden yaklaşık altı ay geçmesine karşın; onun sahiplerinin tam bir sessizliğe gömülmesi ve yargı erkinin de iktidara bağımlı bir duruma getirilmesi haksızlığı daha da ağırlaştırırken, toplumsal tepkilerin de bir çığ gibi büyümesine
neden olmaktadır.

Hukuksal durum

Bu durum karşısında, sorunun ivedilikle çözümü için daha önce kimi hukuk çevrelerince de belirtildiği gibi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, 5271 sayılı CMK’nın 308. maddesinin kendisine tanıdığı itiraz hakkını kullanarak, dosyanın Yargıtay
Ceza Genel Kurulu
’na göndermesinden başka yasal bir yol olmadığını biliyoruz. Ancak Yargıtay C. Başsavcılığı, sanık vekillerince açıklanan hukuksal gerekçeleri yerinde ve haklı görmediği için bunlara katılmıyor olsa bile, yine de bu yola adalet için başvurması gerektiği, ülkenin önde gelen seçkin hukukçuları tarafından dile getirilmesine karşın; sanki adaleti sağlamak görevi değilmiş gibi,
bunu yapmaktan ısrarla kaçındığı dikkatlerden kaçmamıştır.

Nitekim Başsavcılığın, Kumpas itirafından sonra ortaya çıkan kuşkular nedeniyle
sanık vekillerince yapılan suç niteliğine ve sübuta (AS: kanıtlanma) ilişkin itirazların,
“…mahkemece kabul edilen diğer delillerin sıhhatini etkilemeyeceği,
delillerin bütünü karşısında, bu iddianın suçun sübutuna ve vasfına
bir etkisinin olmayacağı…”
gibi ciddiyetten uzak ve yüksek yargı organına yaraşmayan zorlama gerekçelerle reddine karar verildiğini 17.05.2014’te
içimiz sızlayarak basından öğrenince,
asıl balyozun yargı eliyle adalete vurulduğu da anlaşılmıştır.

Ceza yargılamasının amacı

Oysa ceza yargılamasının soncul amacının maddi gerçeği ortaya çıkararak
adaleti sağlamak
olduğuna, yargılama sırasında ortaya çıkan kuşkuların da sanıklar lehine yorumlanmasında yasal zorunluk bulunduğuna göre, Başsavcılığın kendisine tanınan hak ve yetkileri adaletin önünü tıkayacak ve aleyhe sonuç doğuracak biçimde kullanamayacağı izahtan varestedir (AS: açıklaması gerekmez).

Öte yandan, anılan yasa hükmünün açık sözünden de anlaşılacağı üzere;
Daire kararlarına karşı Yargıtay C. Başsavcılığına tanınan itiraz hakkının, eski yasadaki gibi yalnızca kararlardaki maddi hatalara karşı değil; usule ve esasa ilişkin hatalar için de mevcut olduğuna kuşku yoktur. Kaldı ki, Başsavcılığın itirazı ile bağlı olmayan
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, bu yönlerden de resen (AS: kendiliğinden)
inceleme yapıp bir karar vereceği anılan maddenin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir.

Kilitlenen adalet

Bu durum karşısında, Yargıtay C. Başsavcılığı savunmanın sübuta ilişkin itirazlarında, kendisine tanınan takdir hakkını kullanırken; bu takdirin kişiye, zamana ve duruma göre değişebileceğini ve esasen sanıklar lehine kuşkuların da ortaya çıktığını gözeterek, dosyanın adalet adına bir karar verilmesi için doğrudan Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na göndermesi gerekirken, ne yazık ki bu yapılmadığı için bir çözüm de sağlanamamış; adaletin bu aşamada kilitlendiği görülmüştür.

Sonuç

Bu gelişmelerden sonra, artık bütün gözler Anayasa Mahkemesinin vereceği karara çevrilmiştir. Bilindiği üzere, sanıkların hukuksal güvenliğinin ve adil yargılanma haklarının ihlal edilmesi nedeniyle, hak ve özgürlüklerin iç hukukumuzdaki son kalesi olan bu Mahkeme nezdinde daha önce yaptıkları bireysel başvuruları hakkında
henüz bir karar verilmemiştir. Bu yüzden de umutsuzluğa kapılmadan,
adalet arayışlarının kararlılıkla sürdürülmesi gerekir.

Çünkü adaletin gözleri kapalı olsa da kılıcı keskin, terazisi hassastır.
Zamanı geldiğinde çözemeyeceği bir düğüm, açamayacağı bir kilit yoktur.
Kaldı ki, zulmün ve haksızlığın, adalete galebe çaldığı da (AS: üstün geldiği)
tarihte daha görülmemiştir.

Sonuç olarak, sanıklar hakkında bilerek yapıldığı açık seçik ortaya çıkan
haksız uygulamalar yüzünden uğradıkları ağır hak ihlallerinin yüksek Mahkemece de saptanmasından sonra verilecek adil bir kararla, sorunun -her şeye karşın-
yine yargı eliyle çözüleceğine
; adaletin de er ya da geç yerini bulacağına inanıyoruz.

Çünkü onlar, lütuf ya da merhamet değil yalnızca adalet istiyorlar.