AYM’NİN HAK İHLALİ KARARI ÜZERİNE…

AYM’NİN HAK İHLALİ KARARI ÜZERİNE

– Barış Akademisyenleri Davası, Bireysel Başvurular Nedeniyle –

Ertan URUNGA
(E) Yargıç Albay
e.urunga@yahoo.com.tr
Gemlik, 18.08.2019’da güncellenmiş biçimi

(AS: Bizim güncelleme öncesi katkımız yazının altındadır.)

Anayasa Mahkemesi (AYM), 11.01.2016 tarihinde “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” başlığını taşıyan bir metni imzalayan akademisyenler hakkında, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 7/2. maddesinde yazılı ‘Terör Örgütünün Propagandasını Yapmak’ suçundan yerel mahkemelerce verilen mahkûmiyet kararının kesinleşmesinden sonra, hükümlülerin bir bölümü tarafından değişik tarihlerde yapılan Bireysel Başvuruları birleştirerek karara bağlamış ve hukuksal gerekçelerini de 30.07.2019 tarihinde kamuoyuna açıklamıştır.

Yüksek Mahkemece yapılan inceleme sonunda; yerel mahkemece başvurucuların mahkumiyetine karar verilmesinin Anayasanın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlali (çiğnemi) niteliğinde olduğu gibi, demokratik toplumsal düzenin gereği ile  de bağdaşmadığı kabul edilerek Hak İhlaline; ayrıca başvurucuların her birine 9.150 TL manevi tazminat ödenmesine ve kararın birer örneğinin yeniden yargılama yapılması için yerel mahkemelerine gönderilmesine; Başkan ve yedi üye dışında kalan sekiz üyenin -ihlale ilişkin karşı oyu- ve 8/8 oy oranı ile 26.7.2019 tarihinde karar vermiştir.

AYM’nin tarihsel nitelikteki bu kararının gerekçelerinin kamuoyuna açıklandığı 30.07.2019 tarihinde Sayın Prof. Dr. Ahmet SALTIK da bu Açıklamayı, medyaya yansıdığı biçimi ile kendi sitesinde (http://ahmetsaltik.net/2019/07/30/ aym-hak-ihlali-kararinin-gerekcesini-acikladi/) paylaşmakla kalmayıp; aynı gün sıcağı sıcağına kaleme aldığı irdeleme yazısında; açıklamaya ve medyadaki olumsuz tepkilere ilişkin eleştirilerini, kararı veren yüksek yargıçları bile kıskan-dıracak bir yetkinlikle dile getirmiştir. (AS: Sn. Urunga bizi utandırıyor…)

Biz de adaletin mumla arandığı bugünkü karanlık ortamda, insanlığın onuru ve erdemi sayılan hak ve özgürlüklerimizin en büyük güvencesi olan yüksek yargı organları arasında hala hak ve adalet için direnen cesur ve aydın insanların bulunduğunu görmenin coşkusu içinde, anılan karara ilişkin daha önce sosyal medyada paylaştığımız kimi konuları, bu site (www.ahmetsaltik.net) okurları için yeniden ele alıp genişleterek paylaşmak gereğini duyduğumuzu belirtmek isteriz.

Genel Değerlendirme

– Öncelikle belirtelim ki bu Karar, siyasal iktidarın öteden beri ayrımcılığı körük-leyen, ulusal ve demokratik olmayan dinci politikaları yüzünden, bir karpuz gibi ikiye ayrılan Türk toplumu arasındaki bölünmüşlüğün, AYM üyeleri ile akademisyenler arasında da var olduğunu ortaya koymuştur.

– Yine bu kararda, amaca ulaşmak için her şeyi ve mubah ve meşru gören, ulusal egemenliği ve güçler ayrılığını dışlayan bir yönetimin hükümranlığı altında bulunan ülkemizde yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ile hukukun üstünlüğü ilkesinin tek adamın insafına bırakılmasına karşın; Yüksek Mahkemenin bize eski günleri anımsatan hukuksal gerekçelerle adil bir sonuca varması; 8/8 sınır oyla da olsa, geniş kesimlerce sevinçle karşılanmasına neden olmuştur.

– Keza kararda yer alan ve yedi sayfayı bulan “AYM’nin Değerlendirmeleri” bölümünde (syf. 25); olay, suç ve sanıklarla ilgili nesnel olgu ve hukuksal kavramların çağdaş ve bilimsel bir yaklaşımla ele alınıp değerlendirilmesi sonunda, Hak İhlaline ilişkin gerekçede göreceli esasta hakça bir sonuca varılmıştır. Bizim de kimi çekincelerle olumlu bulduğumuz bu karara karşı yandaş medyada; hukuksal eleştirilerden daha çok siyasal tepkilerin öne çıktığı, hatta YÖK Başkanının karara tepki gösterilmesi için tüm Üniversitelere çağrıda bulunacak ölçüde ileri gidip haddini aştığı da görülürken; her nedense yansız hukuk çevrelerinden görebildiğimiz ölçüde –Yargıtay Onursal Daire Bşk. Sn. Hamdi Yaver AKTAN dışında– bir ses çıkmamıştır. (Bkz. 06.08.2019 tarihli Cumhuriyet)

– Ancak kararın “Nihai Değerlendirme” bölümünde (syf. 32) ise, Yüksek Mahkeme kararlarında daha önce hiç rastlamadığımız ve sanki birilerine diyet borcu varmış da hesap veriyor gibi; “AYM’nin hiçbir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında olabilir.. Bu bildirinin, Anayasanın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğünün korumasından yararlanması gerektiği yönündeki yorumları, AYM’nin bildiride suç olan (!) düşünceleri paylaştığı ya da desteklediği anlamına gelmez” yönünde yanlış algılara neden olabilecek gereksiz açıklamalara üç sayfa boyunca yer verilmesi; kamuoyunda merakla beklenen kararın değerini hafifletmiş, saygınlığına gölge düşürmüştür.

Oysa bir yargıç için bağlayıcı olması gereken tek şey, kararının başkaları üzerinde yaratacağı etki ya da tepkiler değil; özgür istencine ve hukukun üstünlüğüne dayanan vicdanıdır.  Mitolojide, Adalet Tanrıçası Themis’in gözleri kapalı olarak betimlenmesiyle de yargıçların, birilerine bağlı olmadan ve kimsenin etkisi altında kalmadan tam bir yansızlıkla karar vermelerinin adalet için önemi vurgulanırken, korkak ve edilgen yargıçlarla adaletin asla tecelli edemeyeceği, yerini bulamayacağının da anlatılmak istendiği unutulmamalıdır.

Hukuksal Değerlendirme

Bütün bunlar bir yana, yerel mahkemesinin akademisyenler hakkında sübuta erdiği kabul edilen suçun, 3713 sayılı Yasanın 7/2. maddesinde yazılı tipik bir propaganda suçu ve ifade özürlüğü ile bitişikliği, moda deyişle iltisaklı olduğu konusunda bir kuşku yoktur. Ancak AYM’nin yaptığı değerlendirmede; yüklenen suça ilişkin nesnel öge ve kavramların ayrı ayrı ele alınıp hukuksal tanımı da yapılarak geniş ve ayrıntılı biçimde açıklanmasına karşın; her nedense ifade özgürlüğü ile doğrudan ilgisi bulunan ve suçun olmazsa olmaz (sine qua non) koşulu niteliğinde sayılan “propaganda” kavramının hukuksal tanımı yapılmayıp boş (meskut) geçilmesinin, akla uygun bir açıklaması olmadığı için önemli gördüğümüz bu noksanlığın üzerinde kısaca durmak isteriz.

Propaganda ve Tanımı

Bilindiği üzere, 1990’lı yıllarda suç sayılan Komünizm propagandası bağlamında karşımıza çıkan ve hukukçular arasında yoğun tartışmalara neden olan ‘propa-ganda’ kavramının; “Bir görüş ve düşüncenin, taraftar kazanmak için söz, yazı, resim vb. gibi araçlarla sürekli ve sistematik olarak yapılan fiiller” şeklinde tanımının, 2004 yılında çıkarılan yasalarla TCK ile CMK’nın sil baştan değiştirilmesinden sonra da geçerliğini koruduğuna, akademisyenlerin önceden hazırlanan bildiriye imza atmaktan ibaret bulunan eylemlerinin süreklilik arz etmediği ve kişileri ikna/razı edecek yoğunlukta da bulunmadığına göre suçun öbür ögelerinin varlığı şöyle dursun, salt propagandanın varlığından bile söz edilemez. (Bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 1990/336 Esas Sayılı Kararı)

Gerekçedeki Yanılgı

Bu durumda yerel mahkemece, propaganda tanımına uygun düşmeyen ve ceza yasalarında başkaca bir suçu da oluşturmayan tek bir eylem nedeniyle, 5271 Sayılı CMK’nin 223/9. maddesi gereğince derhal beraat kararı verilmesi gereği gözetilmeden mahkûmiyet kararı verilmesi, Anayasanın 38 ve TCK’nin 2. maddesinde yer alan “suç ve cezaların yasallığı” ilkesine açıkça aykırı düştüğü için, AYM’nin de bu gerekçeye dayanarak hak ihlaline karar vermesi gerekirken, daha hafif bir ihlal olan ‘suç ögelerinin oluşmadığı’ gerekçesi ile aynı kararın verilmesi, şeklen doğru olsa da, yerindelik ilkesine ve hukuka aykırı düşmüştür.

Çünkü Yüksek Mahkemece, başvurucuların eylemi ceza yasalarında suç olarak tanımlanmadığı için, evrensel nitelikteki suç ve cezaların yasallığı ilkesinin ihlal edildiği gerekçesiyle, doğru olarak hak ihlaline karar verilmiş olsaydı eğer; başvurucular hakkında hükmolunan manevi ödence (tazminat) miktarının da ölçülülük ilkesi doğrultusunda hakkaniyete uygun ve daha yüksek bir düzeyde olacağı gibi, yeniden yargılama aşamasında aleyhe sonuç doğurabilecek olası uygulamaların da önüne geçilmiş olacağı yadsınamaz.

SONUÇ

Yukarıda açıklanan nedenlerle AYM’nin, somut olayda yerel mahkemelerce sanıkların beraatları yerine mahkumiyetlerine karar verilmesinin hak ihlali niteliğinde olduğunun gerekçesinde yanılgıya düşerek, değişik gerekçe ile yazılı olduğu şekilde karara varmasının; salt bu yönden hukuka ve hakkaniyete aykırı bulunması nedeniyle, başvurucular aleyhinde yeni bir hak ihlalinin bu kez AYM tarafından yapılmış olduğunu üzülerek söyleyebilsek de, “Özgürlüğün yanında ödencenin sözü mü olur?!” diyenlere, söyleyecek bir sözümüz yoktur.  

=======================================
Dostlar,

(E) Yargıç Albay Sayın Urunga’nın irdelememize ilişkin övücü sözlerine teşekkür borçluyuz..

AYM kararının tümünü gerekçeleri ile okuyarak yazmış değildik o yorumumuzu (http://ahmetsaltik.net/2019/07/30/aym-hak-ihlali-kararinin-gerekcesini-acikladi/).

Ancak Sn. Urunga oldukça önemli bir belirleme yapmakta :

Terör örgütünün propagandasını yapmak gibi bir suç tanımının olmamasına dayanılması gerektiğini vurguluyor. Oysa AYM’nin, suçun yasal tanımının yapılmamış olmasını geçip, yapılmayan tanımın nesnel ögelerinin gerçekleşip gerçekleşmediği irdelemesine dayalı hüküm kurduğunu öne çıkarıyor.

Yargılamanın yenilenmesinde umarız bu yanılgı yeni hak çiğnemlerine yol açmasın. Bu arada salıvermelerin başladığını sevinerek izliyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 15 Ağustos 2019, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Anayasa Hukuku PhD Öğrencisi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

İSTANBUL SEÇİMİNİ DÖNÜŞTÜRME ÇABALARI 

İSTANBUL SEÇİMİNİ DÖNÜŞTÜRME ÇABALARI 

Ertan URUNGA
(E) Askeri Yargıç    
 

31 MART 2019 tarihinde yapılan yerel seçimler sonunda, öbür büyük kentler gibi İstanbul BŞB. Başkanlığını da CHP’nin adayı Ekrem İMAMOĞLU’nun kazanmasını içine sindiremeyen partili CB’nin, TV kameraları karşısına geçip “13-14 Bin Oy’la İstanbul Kazanılmaz” diyerek, hep yaptığı gibi kamuoyu önünde kendi avanesine (yardakçılarına) örtülü direktif vermekten kaçınmamıştır.

 Bunun üzerine başlatılan itirazlar silsilesi ve bitmek bilmeyen oy sayımlarından da sonucu tersine çevirmenin olanaklı ol(a)mayacağı anlaşılınca, bu kez daha önce nüfuz ve vesayeti altına aldığı YSK eliyle, İstanbul BŞB Başkanlığı seçiminin iptali ile yenilenmesine, kerhen de olsa 4/7 oyçokluğuyla karar verilmesi sağlanmıştır.

Böylece İstanbul seçmeninin sandıktan çıkan istenci (iradesi) yok sayılarak seçme hakkı, Sayın İmamoğlu’nun da seçilme hakkı hukuka aykırı ve siyasal nitelikte karakuşi (keyfi) bir kararla gasp edilerek yeni bir skandala daha imza atılması, halk arasında haklı tepkilere neden olmuştur. Nasıl olmasın ki; çağdaş ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel devlet ve askeri yapısı ile ulusal ve tinsel değerlerini, hatta demokratik ve laik düzenini teokratik yapıda ucube bir Tek Adam Rejimine dönüştüren dinci, kinci ve ayrılıkçı AKP iktidarının, şimdi de halkın sandıktan çıkan istencini tersine çevirirken, toplumun bu kıyıma sessiz  kalması beklenemezdi elbet.

YSK’nin Dayanılmaz Hafifliği                                                                     

Türk Seçim Hukukuna göre seçimlerin baştan sona bir düzen içinde Eşitlik, Adalet, Güven ilkeleri doğrultusunda dürüstlükle yapılmasını sağlamak, yakınma (şikâyet) ve itirazları kesin karara bağlamakla görevli ve birinci derecede sorumlu olan YSK, önceki seçimlerde olduğu gibi son seçimde de süreci iyi yönetememiştir. Ancak bundan daha kötü ve ürkünç (vahim) olanı, yargıçların kişisel çıkarları için dürüstlük ve yansızlık (tarafsızlık) ilkelerine bilerek aykırı davranıp siyasal yetkeye (otoriteye) teslim olduğu savlarına duyarsız kalarak, halk arasında adalete güvenin yitirilmesine neden olmalarının dayanılmaz hafifliğidir. Nitekim AKP’nin olağanüstü itirazı üzerine verilen 06.05.2019 tarih ve 4219 sayılı İstanbul Kararının, ülkenin saygın hukuk adamlarınca açıklanan yerinde ve haklı gerekçelerle akla ve hukuka aykırı, hatta ‘yok hükmünde’ bulunduğu yeterince anlatıldığı için, bu Kararın önemsediğimiz kimi sonuçlarına kısaca değinmek isteriz.

İstanbul Kararının Sonuçları

1)
Her şeyden önce seçim sürecini gereği gibi yönetemeyen YSK’nın bu kararı, sorunu çözememiş; ancak yeni sorunlar üretip seçimi “mundar” etmiştir. Geçtiğimiz yıllarda verdiği hukuka aykırı kararları uzun tartışmalara neden olan YSK, son 3 yıl içinde yapılan, biri yenileme 4 seçimin topluma yüklediği mali külfeti yanında; adaleti sağlamakta hukuka aykırı keyfi kararları ile toplumun güven ve saygınlığını yitirip ülkeye ağır zararlar veren şaibeli bir duruma gelmiş olmakla, artık aynı kadro ile varlığını sürdürmesinin de olası bulunmadığı anlaşılmıştır.

 2) AKP iktidarının ise demokrasinin ‘olmazsa olmaz’ koşulu olan seçimlere öteden beri fitne ve fesat karıştırmayı kendine yol edinip, amaca ulaşmak için her şeyi mübah sayan Makyavelist bir anlayışla, demokrasiyi araç olarak kullanarak krizleri fırsata çevirdiği gibi, son seçimde de ulusal istence fesat karıştırıp lehine çevirmesi; bundan sonra yapılacak seçimlerin de güven ve selameti açısından hukuk adamlarını endişeye düşürmekle kalmamış, toplum içinde demokrasi ve adalete olan inancın yitirilmesi de siyasal ayrımcılığı artırarak, irticanın hortlamasına neden olmuştur.

 3) Geçen yıl, yürürlükteki Anayasanın Geçici 21. maddesi gereğince 03.11.2019 tarihinde yapılması gereken Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin, baskın bir kararla öne alınarak 24.06.2018 tarihinde yapılmasına, başta Anamuhalefet partisi CHP olmak üzere, öteki partilerin Anayasaya açıkça aykırı bulunan erken seçimi bir direnç göstermeden kabul edip edilgen kalmaları; o tarihte CHP’nin CB adayı olan Sayın Muharrem İNCE’nin; bütün engellere karşı başarıyla yürüttüğü CB’lığı seçimi kampanyasını, son anda yine bir ‘oldu-bitti’ ile yitirdiğine ilişkin kuşkuları pekiştirmiştir.

 4) Anayasanın 79/4.maddesi uyarınca, 7 asıl 4 yedek olmak üzere 11 üyesi bulunan YSK’nın, 7 asıl üye ile toplanıp salt çoğunlukla karar vermesi anayasal bir zorunluk olmasına karşın; uzun zamandan beri üye tam sayısı olan 11 üye ile toplanıp karar vermeyi bir gelenek durumuna getirmesi Anayasaya aykırıdır. Nitekim asıl üyelerle toplantı yeter sayısının sağlanamadığı durumlar dışında, yedek üyelerin toplantıya katılıp karar vereceğine ve konunun yasa ile düzenleneceğine ilişkin ayrık bir hükme anayasada yer verilmemiştir. Bu durumda 298 sayılı Seçim Kanununun 113/3. maddesinde yer alan “Yüksek Seçim Kurulu, seçimin sonunda verilecek tutanaklara karşı yapılan itirazların incelenmesinde üye tam sayısı ile toplanır” hükmü ile toplantı ve karar yeter sayısına ilişkin öbür hükümlerin Anayasaya aykırılığı nedeniyle, iptali için ivedilikle Anayasa Mahkemesine başvurulması gerektiği anlaşılmıştır.

 5) Daha önce yapılan seçimlerde, iktidar partisinin hile ve tertiplerine karşı süreci yönetmekte yetersiz kalıp yenik düşen CHP’nin, başına gelenlerden ders alan ve kısa sürede yenilikçi siyaset tarzı, birleştirici / barışçı söylemleri, haksızlık ve yolsuzluklara karşı savaşım (mücadele) azmi ile geniş kitlelerin sevgi ve güvenini kazanan Ekrem İmamoğlu olgusu ve O’nun “Her şey çok güzel olacak” savsözü siyasete damgasını vururken, öteden beri toplumsal ve ekonomik bunalımın ağırlığı altında ezilen çağdaş Türk toplumu arasında geleceğe ilişkin umutların da yeniden yeşermesine neden olmuştur.

Sonuç
Bütün bunlardan sonra, siyasal iktidarın inatla sürdürdüğü İstanbul seçimini lehine çevirmeye yönelik boşuna (beyhude) çabalarına ve onulmaz hastalıklı tutumuna karşı, çilekeş İstanbul seçmeninin haramilere boyun eğip teslim olacağını hiç sanmadığımız için, 23 Haziran günü yenilenen seçimde; en güzel yanıtı yine sandıkta, haktan ve mağdurdan yana verip aydınlık günlere taşıyan bilinçli tepkisini görmekten elbette sonsuz bir mutluluk ve güven duyuyoruz.
Artık hiçbir şey, AKP’li CB Erdoğan ve partisi için asla eskisi gibi olmayacak, durdurulamayan çöküş sürecektir. Bu süreçte AKP = Erdoğan’ın yapacağı hatalar, “sonu” hızlandıracaktır.

TÜRKİYE’de SEÇİM ve GEÇİM SORUNLARI

TÜRKİYE’de SEÇİM ve GEÇİM SORUNLARI

Ertan URUNGA
(E) Askeri Yargıç

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

31 Mart’ta yapılacak olan Yerel Seçimlere sayılı günler kala, AKP Genel Başkanı RTE’nin her vesileyle “Pazara kadar değil, İnşallah mezara kadar” diyerek, duacısı olduğu Cumhur İttifakı’nın, 31.01.2019 tarihinde il ve ilçe adaylarını belirleyip, törenlerle tanıtımını yapmıştır. Anamuhalefet partisinin ise yine işi ağırdan alıp uzun uğraşlardan sonra, ancak 10.02.2019’da 12 maddelik Seçim Bildirgesi ile birlikte kesin adaylarını açıklayabildiği görülmüştür.

Adayların tanıtımında görülen bu manzara karşısında, mütedeyyin halkımızın da her ikisine koca bir “MAŞALLAH” çekip; yerel seçimlerde işi Allah’a havale etmekten başka yapacağı bir şey kalmamıştır. Öyle ya, gönlündeki şövalye -attan düşmekle özürlü olsa da- herkesten önce atına binip kılıcını savurarak, rakiplerine meydan okuması yetmiştir müritlerine…

Oysa bugün, devlet işlerinin ‘İnşallah ve Maşallah’ ile doğru yürüyeceğini sanan, devlet aklından yoksun aymazlara; artık bedevi Arap toplumlarında bile rastlanmamaktadır. Ancak bizdeki aymazların, her seçimde atı alıp Üsküdar’a geçmeyi becerdikleri gibi halkı din ile Allah ile aldatmak söz konusu olduğunda da El-hak üstlerine yoktur hani!

Bu durumda, amaca ulaşmak için her şeyin mubah (dince günah sayılmayan işler) olduğuna inandırılıp kavrama yetisi köreltilen dindar halkımıza; aklın ve bilimsel düşüncenin erdemini anlatmakta yaşanan açmazların başat nedeninin de bu olduğunu bilmeyen kalmamıştır artık!

Ekonomide Tehlike Çanları

Ne var ki bu seçimlerin, dinsel etmenlerden daha çok son birkaç aydan beri başgösteren ve ABD Başkanı Trump’ın, devlet etiği ve geleneğiyle asla bağdaşmayan Türkiye Kürtlere saldırırsa, Türkiye’yi ekonomik olarak mahvederiz sözlerinden sonra giderek yükselen bir eğilime giren Ekonomik Krizin gölgesinde kalacağı anlaşılmaktadır. Nitekim öteden beri çeşitli yol ve yöntemlerle uyutulan, ancak bütün çabalara karşın derin uykusundan uyanması önlenemeyen Enflasyon canavarı, bu kez son yıllarda görülmeyen bir hızla yoksul ve dar gelirli aileler başta olmak üzere, tüm toplumu bir ahtapot gibi sarıp sarmalamaya başlamıştır.

Bugün bilisiz ve duyarsız yöneticilerin elinde 470 milyar Dolar barca batırılan, Cumhuriyetin kazanımı olan ulusal öz kaynakları da özelleştirme adı altında, haraç-mezat satılarak tüketilen Türkiye’nin; bütün uyarılara karşın inatla sürdürülen tüketim ekonomisiyle üretiminin dibe vurup işsizliğin tavan yapması yüzünden, dış borçlarının faizlerini bile ödeyemeyeceği bir duruma düşmesine karşın, yaklaşan tehlike çanlarının ayırdına varıl(a)madığı görülmektedir.

Bunun sonucu olarak da bırakınız enflasyon canavarının hortlamasını bir yana, 1958’de Bayar- Menderes ikilisinin devr-i iktidarında olduğu gibi “Devletin iflası demek olan MORATORYUM (vadesi dolan borçlarını yasayla ertelemesi) ilanına bile gidilebileceği ve yine IMF’nin kapısının çalınacağı, hatta bu konuda görüşmelere de başlandığı kimi uzmanlarca dile getirilmektedir. Bu vahim durumun, devletin tepelerinde “Domates, Biber, Patlıcan Terörü” diye hafife alınması ve Tanzim Satış Mağazaları gibi yeterli etkinliği olmayan palyatif (geçici) önlemlerle giderilemeyeceği için, mutfaktaki yangının da artarak süreceği anlaşılmaktadır.

Seçimler Baştan Kara

YSK’nun açıkladığı seçim takvimine göre 01.01.2019’da başlayan yerel seçim süreci ile birlikte, bu seçimlerde de yolsuzluk yapılacağına ilişkin sav ve belgelerin, her seçim öncesi olduğu gibi mutada inkiyaden ortalıkta dolaşmaya başladığı görülmüştür. Örneğin boş arazilerde, tapuda kayıtlı olmayan bina, daire ve konutlar için sahte seçmen listeleri düzenlendiğinden tutun da kimi mahalle, ilçe ve illerdeki hayali seçmen sayısının, bu yerlerdeki insan nüfusunu bile aştığına; hatta bu yüzden kimi ilçelerin girişlerindeki nüfus tabelalarının değiştirilip sayının şişirildiğine ve YSK’nun da seçmen sayısının yaklaşık iki katına yetecek oy pusulası bastırdığına dek, çeşitli savların sosyal ve genel medyada günlerce yer aldığı bilinmektedir.

Bu nesnel olgulara kaşın, Anayasanın 79/2. maddesinde belirtildiği gibi seçimlerin düzen ve güven içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapmak ve yaptırmak; seçim konularına ilişkin bütün yolsuzlukları, yakınma ve itirazları kesin karara bağlamakla görevli olan YSK’unca; seçimlerde uygulanan SEÇSİS (Seçim Bilişim Sistemi)’nin, dışarıdan gelebilecek yolsuzluklara açık ve seçim güvenliği için sakıncalı olduğu gözetilerek; parmak boyası da dahil kimi ek önlemlerin ivedilikle alınması beklenirken; “Yapılan incelemede sahte/hayali seçmen tespit edilemediği, haberlerde algı operasyonu yapıldığına” ilişkin açıklamalar da adil ve güvenli bir seçime hasret Türk toplumu arasında oluşan haklı kuşkuları gidermeye yetmemiştir.

Yetmemiştir, çünkü bu açıklamayı yapan ve geçen yıl rejim değişikliğiyle sonuçlanan kuşkulu halkoylaması sırasında, yasanın açık hükmüne aykırı olarak mühürsüz oy pusulalarını geçerli sayan YSK’nun, Başkanı da dahil altı üyesi ile ilgili olarak; seçimlere üç ay kala hiç beklenmeyen ve kamuoyunca ‘Skandal’ olarak nitelendirilen yasal bir düzenleme yapılmıştır.

Anayasaya Aykırı Yasa

Öyle ki 28.12.2018’de RG’de yayımlanan 7159 sayılı Torba Yasanın 10. maddesi ile 7062 sayılı YSK Yasasının geçici 1. maddesine eklenen, Kurul üyelerinden; 2019 yılında görevi sona ereceklerin yerine 2020 yılı Ocak ayında, ..yenileme seçimi yapılır.hükmü ile Başkan ve üyelerin –deneyimli oldukları gerekçesiyle- görev süreleri bir yıl uzatılmıştır.

Ancak önümüzdeki yerel seçimler için kurgulanarak uygulanmasına da başlanan bu hükmün, devlet ciddiyetinden yoksun keyfi ve yersiz gerekçelere dayalı olması bir yana, yürürlükteki AY’nın 67. maddesinin son fıkrasındaki Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz. kuralına mutlak aykırı olduğu için, üç ay sonra yapılacak bir seçimde uygulanması da asla olası değildir.

Çünkü Anayasanın anılan emredici kuralına karşın, yasama organının; seçim yasaları içinde yer aldığına kuşku bulunmayan 7062 sayılı YSK Yasasının bir maddesinde Anayasaya açıkça aykırı olan bir yasa ile değişiklik yapması durumunda, kaynağını Anayasadan almayan bir yetkiyi kullanmış olur ki; bu da AY’nın 6/3 maddesinde yazılı Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz kuralına olduğu ölçüde, yine AY’nın 11. maddesinde yer alan “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” içerikli buyruğuna da mutlak aykırı bulunduğu yadsınamaz.

Bu nedenle, YSK’nun görev süresi dolan başkan ve üyelerinin katılımı ile aldığı ve alacağı bütün kararların, seçimlerden sonra siyasal parti ya da adaylardan birinin yüksek mahkemeye başvuruda bulunması durumunda, yok hükmünde sayılabileceğini de şimdiden söyleyebiliriz.

Öte yandan AKP’li TBMM Başkanının da Anayasanın 94/son maddesi ile Siyasal Partiler Yasası’nın  24/2 maddesinin açık hükmüne göre, “..üyesi bulunduğu siyasi partinin Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine -görevinden istifa etmeden- katılamayacağı” açıkça belirtildiği halde, istifaya  gerek duymadan İstanbul BŞB başkanlığına aday olup faaliyetlerde bulunması, yapılan eleştiriler üzerine de sanki ülkede kendine özgü başka bir hukuk düzeni varmış gibi ‘Seçimler siyasal faaliyet sayılmaz, Hukukun olduğu yerde etik konuşulmaz’ şeklinde ve ancak ulemaların fetvalarına yaraşan bir gerekçeye sığınarak, aday listelerinin YSK’ya verilmesinin son günü istifa etmekle, çağdaş ve laik hukuk düzenini tanımadığını göstermiştir.

Partili CB ve Beka Sorunu

Yaşanan hukuksuzluklar yalnızca bunlarla sınırlı olmayıp Anayasanın 104. maddesinde yazılı, “Cumhurbaşkanı, Devlet başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk ulusunun birliğini temsil eder.” buyruğunun doğal bir sonucu olarak, Cumhurbaşkanının artık siyasal bir partinin genel başkanı hatta üyesi bile olamayacağı halde, devletin bütün olanaklarını da kullanarak partisinin propaganda etkinliklerine katılmasının; hukuksal ve etik değerlere olduğu ölçüde, seçim hukukunun Eşitlik, Adalet, Güven ilkelerine de mutlak aykırı düştüğüne kuşku yoktur.

Kaldı ki, Anayasanın 103. maddesinde yazılı CB andına göre; ..Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağına, ..Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerine aldığı görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücüyle çalışacağına büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda namusu ve şerefi üzerine ant içen CB’nın; görevi süresince yaptığı tüm işlerde hangi ilkelere bağlı kaldığı, hangi değerleri koruyup yücelttiği ve hangi görevi yansızlıkla yerine getirdiğini sorgulayıp gereğini yapmak da  her yurttaşın anayasal hakkıdır elbet. Bunları gereği gibi yap(a)madığı ve istifa da etmediği takdirde, çözüm yeri seçim sandığıdır.

Ancak devleti yönetenlerin, başka bir amaçla bilerek ve isteyerek yükümlülüklerinin aksine davranması durumunda, meşruluğunu da yitirmiş olacağı ve işte ancak o zaman devletin bekası tehlikeye düşeceği için egemenliğin gerçek sahibi olan her ulusun direnme hakkının doğacağı, dünyanın çağdaş ülkelerince de kabul edildiği; demokratik ve laik Anayasal devlet düzeninin de esas olarak bu temel ilkeler üzerine kurulduğunu da burada belirtmek isteriz.

SON SÖZ’ü, eşsiz öngörüsü ile zor günlerimizde yolumuzu aydınlatan yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’e bırakıyoruz:

  • Kendi kişisel çıkarları için yabancılarla işbirliğine giren ve gücünü halktan almayan küçük bir azınlığın dışındaki tüm güçler; aralarındaki etnik, dinsel ve siyasal ayrımları erteleyerek, ulusal kurtuluş mücadelesi yolunda birleşmelidirler.
    ==============================================
    Dostlar,

Sayın (E) Askeri Yargıç Ertan URUNGA‘nın son derece yetkin makalesi herkese yol göstermekte. Özelikle iktidar partisine ve başındaki Erdoğan’a.

AKP = ERDOĞAN’ın KENDİNDEN BAŞKA DÜŞMANA GEREKSİNİMİ YOK!

17 yıllık tek başına iktidarın siyaset biliminde ve tarihte yerini bulan kaçınılmaz – doğal sonuçlarını AKP = Erdoğan örneğinde tipik olarak görüyor ve izliyoruz.

Güç sarhoşluğu ve türevi yanlışlar birbirini izliyor.. üstelik yapılan hatalar çok belirgin (major)!

Örneğin “Millet ittifakı”nı kapkara zeminde zillet – illet – terörist… vb. biçimde suçlamak hangi akla hizmettir? Erdoğan, bu akıl almaz cik iletisini (tweet’i) bilerek mi yayınlamıştır? Danışmanlar hazırladı ise, bu ağır ve bağışlanmaz “irrasyonalite” danışmanlar ordusunun genelinde de egemen midir? Bu son sorunun yanıtı “evet” ise ülkemizin yönetimi için asıl “beka” sorunu bu yüzden var demektir!? Yanıt “hayır” ise, 2 ucu _oklu değnek örneği, böylesine halkı bölücü hatta düşmanlaştırıcı, giderek iç çatışma tohumlayıcı bir siyaset niçin izlenebilir??

Beka sorunu masalı” halkı “aptal” yerine koymak değil midir? 17 yıldır ülkemizi tek başına yönetenler neden “beka sorunu” içine sürüklemiştir Türkiye’yi? Ortalama yurttaş bu soruyu sormaktadır doğallıkla.. Ayrıca 31 Mart 2019’da yapılacak olan genel değil yerel seçimdir. AKP – MHP koalisyonunun yerel seçimlerde yenilmesi neden Türkiye için beka sorunu yaratsın ki?! Erdoğan, CB olarak, Padişahlarda bile olmayan yetkilerle iktidarda, TBMM’de ortağı MHP ile salt çoğunluğa sahip.. Genel seçimler olağan koşullarda 2023 Haziranında.. Daha 4+ yıl var.

İktidarda tam bir ürkü (panik) egemen.. Olağan demokratik rejimlerde seçim kazanmak ve yitirmek eşdeğer olgunlukla karşılanır. Geldiğiniz gibi gidersiniz.. Demirel kezlerce “gitmiş” ve “gelmişti”.. İslamcı AKP, halkın dinsel değerlerini en utanç verici biçimde siyasete alet eden iktidar, neden seçim yitirmekten bunca anormal derecede korkmaktadır?

Bu kritik sorunun 2 yanıtı vardır :

  1. İktidar partisi çoooooooooooooooooooook suç işlemiştir ve bunun yargıda hesabını vermekten ödü patlamaktadır; bu yüzden asıl beka sorunu kendileri içindir..
  2. İktidar partisi “hala” asıl hedefi olan “Türkiye İslam Cumhuriyeti” ni eylemli (fiili) olarak ve resmen ilan edememiştir, oysa 2023 hedefi gerçekte bu amaca dönüktür, “kutsal misyon” = cihad henüz tamamlan(a)mamıştır; yerel seçimde “ciddi – ağır” bir yenilgi erken genel seçimi tetikleyebilir ve orada da büyük “risk” söz konusudur…

Ne var ki; baştan sona ağır ve ciddi yanlışlarla dolu ekonomi politikalarının kibir ve kör inatla, dahası ülkeyi –belki de bilerek çökertme pahasına!?– dayatılmasının kaçınılmaz (deterministik) sonuçları alev alev bir ekonomi, çevrilemeyen borçlar, katlanılmaz yaşam pahalılığı, işsizlik, yoksulluk, özekıyımlar (intiharlar), dışa göçler, üretimsizlik, devlet bakkallığı (!), 1 kişilik işe 6 bini aşkın başvuru, açım aç!” diye kameralar önünde haykıran anneler, öğrencisizlikten kapatılan imam-hatip liseleri, Erdoğan’ın Erzurum mitinginde yaşanan açık hüsran… Tüm bunların elbette ağır politik bir faturası ve olağan koşullarda sandığa yansıması olacaktır..

AKP = Erdoğan gemileri yakmış görünüyor!?..

Bir yerel seçim için ülkenin 90 yıllık muazzam birikimi, barışı, esenliği, birliği, demokrasisi, hukuku, ekonomisi, bilim-sanatı, dış ilişkileri… geleceği nasıl hoyratça feda edilebilir?

Bu anormal ve kabul edilemez politika, belirtilen 2 nedenle esas olarak sürdürülebilir de değildir! Önümüzdeki 4 haftada, çok tehlikeli düzeye tırmandırılan gerilimin mutlaka düşürülmesi gereklidir. Bu, AKP = Erdoğan başta, herkesin yararına olacaktır.

  • AKP = Erdoğan mutlaka ama mutlaka ve de hızla sağduyuya dönmelidir;
  • tersi, tükeniş ve giderek yok oluşu hızlandırmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır.
  • Asla unutulmasın; baki olan Türkiye’dir; her iktidar gibi AKP = Erdoğan iktidarı da fanidir.

Sevgi ve saygı ile. 03 Mart 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

BİTMEYEN SOYKIRIM YALANLARI…

BİTMEYEN SOYKIRIM YALANLARI…

Ertan URUNGA
(E) Askeri Yargıç  

Antalya, 08 Şubat 2019

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Geçenlerde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel MACRON, 1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşanan Tehcir (Zorunlu Göç) olayının başlangıcı kabul edilen 24 Nisan gününü, sözde “Ermeni Soykırımını Anma Günü” ilan etmiş ve bu konuda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı bilgilendirdiğini de açıklamıştır. Bu açıklamanın ardından, T.C. Cumhurbaşkanlığı sözcüsü tarafından bu kararın şiddetle kınandığı, 06.02.2019 tarihinde kamuoyuna duyurulmuştur.

Bay Macron’un, bize “Ayıdan post, gâvurdan dost olmaz” atasözünü anımsatan bu talihsiz kararının amacı; yakın bir zaman önce Fransa’da yaşanan “Sarı Yelekliler” direnişinde yitirdiği saygınlığını yeniden kazanmak ve daha önce Ermeni kopuntularına (diyasporasına) yaranmak için seçim vaadi olarak verdiği ‘soykırımı tanıma’ sözünün gereğini yerine getirmek olduğu anlaşılmaktadır..

Gözardı Edilenler…
Ne var ki, tarihsel ve hukuksal gerçeklere aykırı ve siyasal nitelikte olduğuna da kuşku bulunmayan böyle bir girişimin; AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) Büyük Dairesinin 15.10.2015 tarihli PERİNÇEK v. İsviçre Kararında,

  • “1915 yılında meydana gelen olayların ‘soykırım’ olduğuna ilişkin bir Mahkeme kararının mevcut olmaması karşısında, soykırım yapılmadığını savunmanın da düşünce özgürlüğü bağlamında bir suç oluşturmayacağı; kaldı ki o tarihte böyle bir suç tanımının bulunmadığı ve uluslararası hukuk literatüründe de yer almadığı”

şeklindeki hukuksal gerekçeleri (argümanları) gözardı edilerek yapılmış olduğu da yadsınamaz.

Oysa Türkiye’nin, İnsan Hak ve Özgürlüklerinin bir güvencesi olarak gördüğü AİHM’nin, soykırıma ilişkin kararlarıyla asla bağdaşmayan bu girişimin, tümüyle öznel ve siyasal bir getirim (rant) sağlamaya yönelik bulunması bir yana, kendi Mahkeme kararlarına bile uymayarak (AS: Avrupa Konseyi organı olan AİHM kararları, AİHS uyarınca üye 47 ülke için, elbette Fransa da dahil, bağlayıcıdır..) hukukun tepelenip ayaklar altına alındığı gözetildiğinde; öbür AB üyesi devletler için bağlayıcı nitelikte olmasa bile, Türk toplumuna karşı haddini aşan ayrılıkçı bir tutum olduğunu hiç duraksamadan söyleyebiliriz.

Ne yazık ki bugün, kimi Avrupa devletleri gibi tarihsel süreç içinde yaptığı sosyal ve hukuksal devrimlerle İnsan Hak ve Özgürlüklerinin yayılıp gelişmesinde büyük katkıları olduğunu her zaman övgüyle dile getirdiğimiz Fransa’nın, küçük bir kesimin “soykırım” sav ve iftiralarına alet edildiğini ve halen kısır siyasal çıkarlar için kullanıldığını görmekten derin üzüntü duyduğumuzu da belirtmek isteriz.

İnsanlığın Geleceği İçin…

Yukarıda kısaca açıkladığımız hukuksal gerekçelere karşın sözde Ermeni soykırımını tanıyan Avrupa ülkeleri şunu bilmelidir ki; çağdaş Türk ulusu, yüzyılı aşkın bir zamandan beri, gerçekte var olmayan ve işlendiği de kanıtlanamayan asılsız bir suçlamadan ötürü ağır töhmet altında bırakılmasını ve saygın diplomatlarımızla ailelerinin Fransa’da yuvalanan ASALA Ermeni Terör Örgütü tarafından kalleşçe şehit edilmelerinin onulmaz acısını unutmamış, ancak insanlığın barışçıl geleceği için yüreğine gömmüştür.

Sonuç olarak Bay Macron’un; “İşlendiği zamanın yasalarına göre suç sayılmayan bir eylemden ötürü kimsenin suçlanamayacağı ve cezalandırılamayacağına” ilişkin evrensel hukuk kuralını (AS: Nulla poena sine lege, nullum crimen sine lege; 2000 yıllık kadim Roma hukuku kuralıdır..), yine AİHM’nin bir olayın soykırım olduğuna Cumhurbaşkanları ile yasama ve yürütme organlarının karar veremeyeceğini; bu yetkinin tarihçilerle hukukçulara ait olduğu yolundaki kararlarını, keza geçmişte Fransa’nın, Cezayir ile öbür Afrika ülkelerinde dinsel ve emperyal amaçlarla yaptığı linç ve kıyımları bilmediği ya da haberi olmadığı söylenemeyeceğine göre; tepkiyle karşıladığımız ayrılıkçı tutumuna karşı en iyi yanıtı; aydın Fransız toplumu ile dünya İnsanlık Ailesinin vereceğine inanıyoruz.

Çünkü biliyoruz ki; çağdaş Türk toplumu, Ermeni kopuntularının dayattığı bitmeyen soykırım yalanları ile didişerek değil; adil bir dünyada erinç ve barış içinde, onuru ile hep birlikte yaşamak istemektedir.

Adaletin erdemine inanan dünyanın bütün aydınları; gelin siz de katılın bize ki, bitsin artık bu asılsız zillet!
======================================
Dostlar,

Sayın E. Askeri Yargıç Ertan URUNGA’nın yukarıda sunduğumuz makalesine biz de elbette bütünüyle katılmaktayız. Kendilerinin ve okuyucularımızın engin hoşgörüsüne dayanarak yazı içinde birkaç yerde anlama dokunmayan teknik – destekleyici katkılar verdik..

Bilindiği gibi “Soykırım” eyleminin BM’nin temel organlarından olan UAC (Uluslararası Ceza Mahkemesi) tarafından suç olarak tanınması 1948 yılına denk düşer. Ancak biz Türkiye olarak salt bu tarihe ve tanıma dayanmıyoruz. Gerçekte suçun kendisi olan “eylem” yani Ermeni Osmanlı tebaasına dönük sistemli bir biçimde yok etme amaçlı kitlesel öldürme eyleminin kendisi “yok” tur, böylesi bir eylem olmamıştır. Suçun “fiili” yoktur! Batılı kışkırtmalarla savaştaki Osmanlı ordularını ve Anadolu halkını arkadan vurarak devletine ihanet eden Ermeni tebaası, Irak içlerine (kuzeyine) zorla göç ettirilmiştir. Bu işlemin Batı dillerinde karşılığı vardır : Deportasyon…

Örn. 2. Büyük Dünya Paylaşım Savaşında ABD, ülkesindeki 100 bin dolayında Japon’u, ülkesinin içlerinde güvenli bir bölgede “interne” etmiştir. Bu bir zorunlu ikamet – göç, Arapça “tehcir” ve Batı diliyle “deportation” dur. Ermeni tebaa bu zor koşullarda kısmen kırılmış ve acı çekmiş, kaçınılmaz biçimde ama kasıtlı olmayan bedel ödemiştir. Yerel halk kendini Ermeni saldırılarına karşı nefsi müdafaa kapsamında korumak istemiş ve bu süreçte ne yazık ki karşılıklı bir kırım (mukatele) yaşanmıştır.

Türkiye tüm Osmanlı arşivlerini incelemeye açmıştır. Ermenistan ve öbür ülkeler bunu yapamamaktadır. Kaldı ki, Ermeni Başbakan Ohannes Kaçaznuni‘nin itirafları kitaplaşmıştır ve elde, suçlarını itiraf eden somut belgedir.

Batı uygarlığına -ki elleri çoooook kanlıdır- artık bu “düzeysiz – ucuz” politik girişimler yakışmamaktadır. Sayın Urunga’nın da vurguladığı  üzere, aydın Batı kamuoyu tepkisini koymalıdır. Unutulmasın, AİHM’nin kararı, İsviçre hükümetinin ilgili Dairenin kararını temyiz etmesi üzerine Büyük Daire tarafından verilmiş kesin hükümdür ve AİHS uyarınca üye tüm Konsey ülkelerini bağlayıcıdır. Aksine davranışların, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesince uyarılması gerekir; iç politikaya oynayan Bay Macron da dahil.. Uluslararası hukuk, gelenek, norm ve kurumlar kolay oluşturulamıyor.. Uzun yüzyılları gerektiriyor, öyle ucuz değil Bay Macron!

BM Güvenlik Konseyi’nin kezlerce aldığı (6!?) karara karşın, Azerbaycan toprağı Dağlık Karabağ’ı işgaline son vermeyen, Azeri katliamının hesabı sorulmayan ve bu eylemini Rusya’nın ısrarlı ve inatçı, hukuk dışı vetosuna dayandıran Ermenistan’ın şımarık ve BM’yi ve BM Andlaşması’nı hiçe sayan işgalciliğine ne buyurur Mösyö Macron?

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

2018 yılının son çığlığı

2018 yılının son çığlığı

Ertan URUNGA, (E) Askeri Yargıç
Cumhuriyet
, 21.1.19

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Bugün değersizleşen şey, dinci ve kinci olduğu kendi söylem ve uygulamaları ile anlaşılan siyasal iktidarın, çağdaş Türk toplumuna dayattığı hukuka aykırı politikalarla, bunlara bilerek destek olan kimliğini yitirmiş muhalefet partileriyle siyaset ve hukuk adamlarının “devlet aklı” ile bağdaşmayan görüş ve düşüncelere dayalı fetvalarıdır.

Geçen yıl yayımladığı “Elveda Anayasa” kitabı ile kamuoyunun ilgisini çeken ve kendisini hukuksal pozitivist (olgucu, kuralcı) bir anayasa hukukçusu bilim adamı olarak tanımlayan Sn. Prof. Dr. Kemal Gözler, önce 06.12.2018 tarihinde ”Hukuk Nereye Gidiyor”, bir hafta sonra da “Demokrasi Nereye Gidiyor” başlıklı iki makalesini kendisine ait web sitesinde (www.anayasa.gen.tr) okurlarıyla paylaşmıştır. Ancak biz burada, ikinci makalesini anayasa ve siyaset bilimcilerine bırakıp, yalnızca “Hukuk Nereye Gidiyor?” başlıklı makalesi üzerinde tartışmak ve hoşgörüsüne sığınarak kimi eleştirilerde de bulunmak istiyoruz. 
Bu makalede, hukuk ve anayasanın bugünkü yürekler acısı durumuna değinip “Ülkemizde ve derecesi farklı olmakla birlikte, diğer bazı ülkelerde demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve hürriyetlerin günden güne gerilediğini” dile getirdikten sonra, şu gözlemlerde bulunuyor: 
√ Bugün hukuk, burnunun üstüne kocaman bir yumruk yedi. 
√ Temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla tasarlanan anayasa ve hukuki mekanizmalar, temel hak ve hürriyetlere müdahale etme aracı haline dönüştü. 
Hâkimler, temel hak ve hürriyetleri koruyan değil, tersine temel hak ve hürriyetlere müdahale eden görevliler haline geldi. 
√ Olan biteni açıklamak bakımından, hukuk bilimi çaresizlik, ..anayasa ve idare hukukçuları derin bir ümitsizlik içindeler
√ Artık üzülerek görüyorum ki ..hukuk bilimiyle uğraşmak, havanda su dövmek veya meleklerin cinsiyetini tartışmak misali işe yaramaz bir faaliyet haline geldi vb. 
Bu gözlemlerden sonra, “Başta anayasa hukuku olmak üzere ülkemizde hukuk biliminin değersizleşmesi sürecini yaşıyoruz. Buna yol açan şey, bizatihi hukukun değersizleşmesidir” diyerek, bizi şaşırtan bir saptamada da bulunuyor. Daha sonra insana üzüntü veren bir umarsızlık (çaresizlik) içinde, kendisinin verecek bir yanıtının olmadığını belirttiği sorularına da, “..genelde hukuk bilimi, özelde anayasa hukuku bilimi, varlıklarını sürdürmek istiyorlarsa bu soruları tartışmak ve bir cevap vermek zorundadır.” diyerek bitiriyor.

Hukukun değeri 
Hemen belirtelim ki Sn. Gözler, ülkemizin üzerine çöken kasvetli havadan yakınırken; ulusal tarihimizin, ordumuzun, yargımızın, eğitimimizin, Andımızın, Laik Cumhuriyetimizin, kültür ve sanatımızın, kısacası bir toplumu “ulus” yapan bütün değerlerin, siyasal İslamcı bir parti tarafından itibarsızlaştırılıp ayaklar altına alınmasının, sanki bir önemi yokmuş gibi bunlara hiç değinmeden, “Hukuk biliminin değersizleştiği ve buna yol açan şeyin de aslında ‘bizatihi hukukun değersizleşmesi’ olduğunu” söyleyip, bütün olumsuzlukların nedenini hukuka yüklemekle, büyük bir yanılgıya düşüldüğü kanısındayız. 
Çünkü hukuk, bugün değerini yitirmemiş; tam aksine yaşanan hukuksuzlara koşut olarak daha da değer kazanmıştır. Bir hukuk adamının hukukun değersizleştiğini söylemesi, onun başat amacı olan adaletin de değersizleştiği anlamına gelir ki o zaman da uğrunda mücadele edip koruyacağımız toplumsal bir değerimiz kalmayacağı için, ortaya çıkacak kargaşanın (kaosun) önüne geçilmesi de bir düş olur ancak.
Nitekim bir düşünürün de dediği gibi “Hukuku, adaleti, bir değer, bir ideal olarak kabul etmeyen bir ulus, bu felaketini hiçbir başarı ile telafi edemez.” Bu nedenle, günümüzde hukuk biliminin saygınlığını yitirdiği söylenebilir ise de siyasal iktidarın hukuk dışı söz ve uygulamaları yüzünden yokluğu günden güne daha iyi anlaşılan “hukuk”un değersizleştiği söylenemez.

Sorunların nedenleri 
Bu hazin durumun başlıca nedenlerinden biri, AKP’nin iktidara geldiği 03.11.2002 tarihinden bugüne dek geçen sancılı süreçte sinsice uygulanan emperyal bir proje kapsamında T.C. Anayasası başta olmak üzere; Türk Medeni Kanunu, Türk Borçlar Kanunu, Türk Ceza Kanunu ile bunların yöntemine ilişkin temel yasaların sil baştan değiştirilip, yaklaşık yüz yıllık bilimsel ve yargısal birikimin (külliyatın) çöpe atılması sonucu metamorfoza (başkalaşıma) uğrayan sosyal kesimlerin önemli bir bölümünün ulusal bilinç ve kimliğine yabancılaşmasıdır. 
Bir diğeri de yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, o görkemli İstiklal Savaşı sonunda kurduğu çağdaş Türkiye Cumhuriyeti devleti yerine; Türk ulusunu orta çağ karanlığına sürükleyecek teokratik bir devlet kurmak amacı güttüğü bilinen, gerici ve ümmetçi bir partinin çağ dışı kalmış ilkel politikalarını bilerek destekleyen; sapkınlık içindeki muhalefet partileri ile iktidara bağımlı kılınan, anayasal kurumlardaki siyaset ve hukuk adamlarının yozlaşmasıdır.

Sonuç

Sonuç olarak, Sn. Gözler’in yakındığı sorunların çözümünün de hukukun değersizleşmiş olmasında değil, ancak ülkeyi yönetenlerin tarihsel süreç içinde yaptığı uygulamaların, bir “izm”e bağlı kalmadan salt hukuka uygunluk (meşruiyet) ölçütü içinde aranması gerektiğini belirtirken; ünlü anayasa ve idare Hukuku duayeni Prof. Leon DUGUİT’in konumuza ışık tutan şu sözlerini de burada anmak isteriz:

  • “Bir devlet adamı hukuka, ancak istediği için, istediği zaman ve istediği ölçüde boyun eğiyorsa, aslında hiç boyun eğmiyor demektir.”

    Asıl sorgulanması gereken de budur bence.
    =======================================
    Dostlar,

    Değerli dostumuz ve sitemizin yazarlarından (E. Alb.) Askeri Yargıç Sn. Ertan Urunga’ya bu değerli irdelemesi için teşekkür borçluyuz..
    Prof. Gözler’in söz konusu 2 makalesini web sitemizde daha önce yayımlamıştık.
    Biz de görüşlerimiz katmıştık, Sn. Urunga da kısa bir yorum yapmıştı.
    Şimdi daha kapsamlı olarak okuyoruz Sn. Urunga’yı.. Akademiden değil ama yaşamın içinden.. Onlarca yıl Türk Ulusu adına adalet dağıtan askeri yargıçlık makamından…
    Bizim de üyesi olduğumuz Mülkiyeliler Birliği başkanı dostumuz sevgili Dr. Dinçe Demirken’tin Sn. Gözler’e eleştirel makalesini yine sitemizde yayınlamıştık.
    ****
    Hukuk’un en yüce idesinin “ADALET” olduğu tartışma dışı genel hatta evrensel kabuldür.
    Yargıçlar, özellikle bu bağlamda adı dillerden düşmeyen, parlak ve sarsıcı görüşleri de belleklerden silinmeyen hukuk bilimcisi Ronald Dworkin’i hep dikkate almalı bize göre..

    Dworkin, yargıcın her somut – verili durumda adaleti mutlaka gerçekleştirmek zorunda olduğu peşin kabulünü a priori olarak koyduktan sonra, görüşlerinin rahat anlaşılması ve unutulmaması bağlamında bir metafor yaratır : HERKÜL YARGIÇ!

Dolayısıyla, eldeki normatif – pozitif mevzuat metinlerinin sözleri, literal anlamları geri düzleme düşer – itilir ve eldeki somut uyuşmazlığa adil çözüm üretiminde yaratıcı çözümler aranır (a posteriori aşama) . Bu çabaların başında, mevzuat kurallarının (yazılı hukuk) adaletsizliği öngöremeyeceği kabulü a fortiori olarak zorunluluk olur. Öyleyse, pozitif hukuk normlarına can veren hukukun evrensel kabul gören temel ilke ve değerlerine (jus cogens), standartlarına başvurulacaktır. Böylelikle gerçekte “yorum” dan başka bir şey olmayan Hukuk, gerçek işlevine, ADALET sunmaya, ama yalnızca ve yalnızca ve her durumda yüksek ADALET ÜLKÜSÜNE yönlendirilmiş ya da tersine, adaletsizlik üretmekten alıkonmuş, korunmuş olacaktır!

Anımsanacağı üzere AYM (Anayasa Mahkemesi), önüne getirilen ve Anayasaya aykırılığı asla su götürmez OHAL KHK’lerini (AKP iktidarının seri olarak ve kurgu ile çıkardığı) pozitivist yaklaşımla incelemeyi reddetmiş ve ülkemiz yapısal olarak bu metinlerle köktenci biçimde değiştirilerek hukuk devleti olmaktan çıkarılmıştı. Sn. Gözler ve kendisi gibi düşünenler o sıralarda pozitivist konumlarını koruyarak Anayasanın ilgili maddesinin sözel anlamının çok açık olduğu ve ve OHAL KHK’lerinin AYM tarafndan gerek biçim gerekse içerik açısından anayasa yargısına soyut norm denetimi bağlamında konu edilemeyeceğini savlamışlardı.

Şimdi pişmandırlar… yazdıkları çığlık çığlığa özeleştiridir yarı açık – yarı kapalı..

Ne var ki, atı alan Üsküdar’a geçmiştir söz konusu Cumhuriyet düşmanı, kökü dışarıda projenin mimarı Erdoğan’ın kendi sözleriyle.
Şimdi, ağır yaralı hukuk, dolayısıyla hukuk devleti, kendi yarasını nasıl saracaktır?
Pozitivizmle mi, Dworkin’in “Herkül yargıcı” nın mucizesiyle mi, neyle, nasıl ve ne zaman?

Buna ivedi ve etkin çare bulunmalıdır.. “Hukuk tartışmalı ve başının çaresine bakmalı” ile olur mu? Üstelik egemen, ha bire “hukuk” a işkence yapmayı sürdürür, onun yaralarını dağlarken!?

Sevgi, saygı ve derin KAYGI ile. 22 Ocak 2019, Ankara

Ahmet SALTIK MSc, BSc
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Anayasa Hukuku PhD öğrencisi
www.ahmetsaltik.net
     profsaltik@gmail.com