AYM’NİN HAK İHLALİ KARARI ÜZERİNE…

AYM’NİN HAK İHLALİ KARARI ÜZERİNE

– Barış Akademisyenleri Davası, Bireysel Başvurular Nedeniyle –

Ertan URUNGA
(E) Yargıç Albay
e.urunga@yahoo.com.tr
Gemlik, 18.08.2019’da güncellenmiş biçimi

(AS: Bizim güncelleme öncesi katkımız yazının altındadır.)

Anayasa Mahkemesi (AYM), 11.01.2016 tarihinde “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” başlığını taşıyan bir metni imzalayan akademisyenler hakkında, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 7/2. maddesinde yazılı ‘Terör Örgütünün Propagandasını Yapmak’ suçundan yerel mahkemelerce verilen mahkûmiyet kararının kesinleşmesinden sonra, hükümlülerin bir bölümü tarafından değişik tarihlerde yapılan Bireysel Başvuruları birleştirerek karara bağlamış ve hukuksal gerekçelerini de 30.07.2019 tarihinde kamuoyuna açıklamıştır.

Yüksek Mahkemece yapılan inceleme sonunda; yerel mahkemece başvurucuların mahkumiyetine karar verilmesinin Anayasanın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlali (çiğnemi) niteliğinde olduğu gibi, demokratik toplumsal düzenin gereği ile  de bağdaşmadığı kabul edilerek Hak İhlaline; ayrıca başvurucuların her birine 9.150 TL manevi tazminat ödenmesine ve kararın birer örneğinin yeniden yargılama yapılması için yerel mahkemelerine gönderilmesine; Başkan ve yedi üye dışında kalan sekiz üyenin -ihlale ilişkin karşı oyu- ve 8/8 oy oranı ile 26.7.2019 tarihinde karar vermiştir.

AYM’nin tarihsel nitelikteki bu kararının gerekçelerinin kamuoyuna açıklandığı 30.07.2019 tarihinde Sayın Prof. Dr. Ahmet SALTIK da bu Açıklamayı, medyaya yansıdığı biçimi ile kendi sitesinde (http://ahmetsaltik.net/2019/07/30/ aym-hak-ihlali-kararinin-gerekcesini-acikladi/) paylaşmakla kalmayıp; aynı gün sıcağı sıcağına kaleme aldığı irdeleme yazısında; açıklamaya ve medyadaki olumsuz tepkilere ilişkin eleştirilerini, kararı veren yüksek yargıçları bile kıskan-dıracak bir yetkinlikle dile getirmiştir. (AS: Sn. Urunga bizi utandırıyor…)

Biz de adaletin mumla arandığı bugünkü karanlık ortamda, insanlığın onuru ve erdemi sayılan hak ve özgürlüklerimizin en büyük güvencesi olan yüksek yargı organları arasında hala hak ve adalet için direnen cesur ve aydın insanların bulunduğunu görmenin coşkusu içinde, anılan karara ilişkin daha önce sosyal medyada paylaştığımız kimi konuları, bu site (www.ahmetsaltik.net) okurları için yeniden ele alıp genişleterek paylaşmak gereğini duyduğumuzu belirtmek isteriz.

Genel Değerlendirme

– Öncelikle belirtelim ki bu Karar, siyasal iktidarın öteden beri ayrımcılığı körük-leyen, ulusal ve demokratik olmayan dinci politikaları yüzünden, bir karpuz gibi ikiye ayrılan Türk toplumu arasındaki bölünmüşlüğün, AYM üyeleri ile akademisyenler arasında da var olduğunu ortaya koymuştur.

– Yine bu kararda, amaca ulaşmak için her şeyi ve mubah ve meşru gören, ulusal egemenliği ve güçler ayrılığını dışlayan bir yönetimin hükümranlığı altında bulunan ülkemizde yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ile hukukun üstünlüğü ilkesinin tek adamın insafına bırakılmasına karşın; Yüksek Mahkemenin bize eski günleri anımsatan hukuksal gerekçelerle adil bir sonuca varması; 8/8 sınır oyla da olsa, geniş kesimlerce sevinçle karşılanmasına neden olmuştur.

– Keza kararda yer alan ve yedi sayfayı bulan “AYM’nin Değerlendirmeleri” bölümünde (syf. 25); olay, suç ve sanıklarla ilgili nesnel olgu ve hukuksal kavramların çağdaş ve bilimsel bir yaklaşımla ele alınıp değerlendirilmesi sonunda, Hak İhlaline ilişkin gerekçede göreceli esasta hakça bir sonuca varılmıştır. Bizim de kimi çekincelerle olumlu bulduğumuz bu karara karşı yandaş medyada; hukuksal eleştirilerden daha çok siyasal tepkilerin öne çıktığı, hatta YÖK Başkanının karara tepki gösterilmesi için tüm Üniversitelere çağrıda bulunacak ölçüde ileri gidip haddini aştığı da görülürken; her nedense yansız hukuk çevrelerinden görebildiğimiz ölçüde –Yargıtay Onursal Daire Bşk. Sn. Hamdi Yaver AKTAN dışında– bir ses çıkmamıştır. (Bkz. 06.08.2019 tarihli Cumhuriyet)

– Ancak kararın “Nihai Değerlendirme” bölümünde (syf. 32) ise, Yüksek Mahkeme kararlarında daha önce hiç rastlamadığımız ve sanki birilerine diyet borcu varmış da hesap veriyor gibi; “AYM’nin hiçbir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında olabilir.. Bu bildirinin, Anayasanın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğünün korumasından yararlanması gerektiği yönündeki yorumları, AYM’nin bildiride suç olan (!) düşünceleri paylaştığı ya da desteklediği anlamına gelmez” yönünde yanlış algılara neden olabilecek gereksiz açıklamalara üç sayfa boyunca yer verilmesi; kamuoyunda merakla beklenen kararın değerini hafifletmiş, saygınlığına gölge düşürmüştür.

Oysa bir yargıç için bağlayıcı olması gereken tek şey, kararının başkaları üzerinde yaratacağı etki ya da tepkiler değil; özgür istencine ve hukukun üstünlüğüne dayanan vicdanıdır.  Mitolojide, Adalet Tanrıçası Themis’in gözleri kapalı olarak betimlenmesiyle de yargıçların, birilerine bağlı olmadan ve kimsenin etkisi altında kalmadan tam bir yansızlıkla karar vermelerinin adalet için önemi vurgulanırken, korkak ve edilgen yargıçlarla adaletin asla tecelli edemeyeceği, yerini bulamayacağının da anlatılmak istendiği unutulmamalıdır.

Hukuksal Değerlendirme

Bütün bunlar bir yana, yerel mahkemesinin akademisyenler hakkında sübuta erdiği kabul edilen suçun, 3713 sayılı Yasanın 7/2. maddesinde yazılı tipik bir propaganda suçu ve ifade özürlüğü ile bitişikliği, moda deyişle iltisaklı olduğu konusunda bir kuşku yoktur. Ancak AYM’nin yaptığı değerlendirmede; yüklenen suça ilişkin nesnel öge ve kavramların ayrı ayrı ele alınıp hukuksal tanımı da yapılarak geniş ve ayrıntılı biçimde açıklanmasına karşın; her nedense ifade özgürlüğü ile doğrudan ilgisi bulunan ve suçun olmazsa olmaz (sine qua non) koşulu niteliğinde sayılan “propaganda” kavramının hukuksal tanımı yapılmayıp boş (meskut) geçilmesinin, akla uygun bir açıklaması olmadığı için önemli gördüğümüz bu noksanlığın üzerinde kısaca durmak isteriz.

Propaganda ve Tanımı

Bilindiği üzere, 1990’lı yıllarda suç sayılan Komünizm propagandası bağlamında karşımıza çıkan ve hukukçular arasında yoğun tartışmalara neden olan ‘propa-ganda’ kavramının; “Bir görüş ve düşüncenin, taraftar kazanmak için söz, yazı, resim vb. gibi araçlarla sürekli ve sistematik olarak yapılan fiiller” şeklinde tanımının, 2004 yılında çıkarılan yasalarla TCK ile CMK’nın sil baştan değiştirilmesinden sonra da geçerliğini koruduğuna, akademisyenlerin önceden hazırlanan bildiriye imza atmaktan ibaret bulunan eylemlerinin süreklilik arz etmediği ve kişileri ikna/razı edecek yoğunlukta da bulunmadığına göre suçun öbür ögelerinin varlığı şöyle dursun, salt propagandanın varlığından bile söz edilemez. (Bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 1990/336 Esas Sayılı Kararı)

Gerekçedeki Yanılgı

Bu durumda yerel mahkemece, propaganda tanımına uygun düşmeyen ve ceza yasalarında başkaca bir suçu da oluşturmayan tek bir eylem nedeniyle, 5271 Sayılı CMK’nin 223/9. maddesi gereğince derhal beraat kararı verilmesi gereği gözetilmeden mahkûmiyet kararı verilmesi, Anayasanın 38 ve TCK’nin 2. maddesinde yer alan “suç ve cezaların yasallığı” ilkesine açıkça aykırı düştüğü için, AYM’nin de bu gerekçeye dayanarak hak ihlaline karar vermesi gerekirken, daha hafif bir ihlal olan ‘suç ögelerinin oluşmadığı’ gerekçesi ile aynı kararın verilmesi, şeklen doğru olsa da, yerindelik ilkesine ve hukuka aykırı düşmüştür.

Çünkü Yüksek Mahkemece, başvurucuların eylemi ceza yasalarında suç olarak tanımlanmadığı için, evrensel nitelikteki suç ve cezaların yasallığı ilkesinin ihlal edildiği gerekçesiyle, doğru olarak hak ihlaline karar verilmiş olsaydı eğer; başvurucular hakkında hükmolunan manevi ödence (tazminat) miktarının da ölçülülük ilkesi doğrultusunda hakkaniyete uygun ve daha yüksek bir düzeyde olacağı gibi, yeniden yargılama aşamasında aleyhe sonuç doğurabilecek olası uygulamaların da önüne geçilmiş olacağı yadsınamaz.

SONUÇ

Yukarıda açıklanan nedenlerle AYM’nin, somut olayda yerel mahkemelerce sanıkların beraatları yerine mahkumiyetlerine karar verilmesinin hak ihlali niteliğinde olduğunun gerekçesinde yanılgıya düşerek, değişik gerekçe ile yazılı olduğu şekilde karara varmasının; salt bu yönden hukuka ve hakkaniyete aykırı bulunması nedeniyle, başvurucular aleyhinde yeni bir hak ihlalinin bu kez AYM tarafından yapılmış olduğunu üzülerek söyleyebilsek de, “Özgürlüğün yanında ödencenin sözü mü olur?!” diyenlere, söyleyecek bir sözümüz yoktur.  

=======================================
Dostlar,

(E) Yargıç Albay Sayın Urunga’nın irdelememize ilişkin övücü sözlerine teşekkür borçluyuz..

AYM kararının tümünü gerekçeleri ile okuyarak yazmış değildik o yorumumuzu (http://ahmetsaltik.net/2019/07/30/aym-hak-ihlali-kararinin-gerekcesini-acikladi/).

Ancak Sn. Urunga oldukça önemli bir belirleme yapmakta :

Terör örgütünün propagandasını yapmak gibi bir suç tanımının olmamasına dayanılması gerektiğini vurguluyor. Oysa AYM’nin, suçun yasal tanımının yapılmamış olmasını geçip, yapılmayan tanımın nesnel ögelerinin gerçekleşip gerçekleşmediği irdelemesine dayalı hüküm kurduğunu öne çıkarıyor.

Yargılamanın yenilenmesinde umarız bu yanılgı yeni hak çiğnemlerine yol açmasın. Bu arada salıvermelerin başladığını sevinerek izliyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 15 Ağustos 2019, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Anayasa Hukuku PhD Öğrencisi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

AYM ‘hak ihlali’ kararının gerekçesini açıkladı

AYM ‘hak ihlali’ kararının gerekçesini açıkladı

AYM ‘hak ihlali’ kararının gerekçesini açıkladı

Anayasa Mahkemesi, “Barış İçin Akademisyenler” bildirisi hakkında aldığı ‘ihlal’ kararına dair kamuoyu açıklaması yaptı. Mahkeme, “AYM’nin içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilir” şeklinde açıklama yaptı.

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Anayasa Mahkemesi (AYM), Barış Akademisyenleri’nin ifade özgürlüğünün ihlal edilmesi üzerine aldığı karara ilişkin bir açıklama yayınladı. Açıklamada, “Anayasa Mahkemesi’nin hiç bir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilir. Bir ifade ya da açıklamanın ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığı değerlendirilirken söz konusu ifadelerin doğru ya da rahatsız edici olup olmadıkları belirleyici olmaz.” ifadeleri kullanıldı.

AYM’den yapılan duyuruda, bildirinin tek yanlı olduğu, abartılı yorumlar içerdiği, güvenlik güçlerine karşı incitici ve saldırgan ifadeler içerdiği iddia edildi. Mahkemenin değerlendirmesinde şu ifadelere yer verildi:

“Anayasa Mahkemesi, son kırk yıldır ülkenin büyük kısmında olağanüstü hâl ilan edilmesini gerektiren, can kayıplarına yol açan terör olaylarının meydana geldiği bölgedeki, güvenlik durumunu ciddileştirecek sözler ve eylemler konusundaki endişelerin bilincindedir.

Dahası Anayasa Mahkemesi, başvurunun odağında yer alan bildirinin belirli bir perspektiften ve tek yanlı hazırlandığı, abartılı yorumlar içerdiği, güvenlik güçlerine karşı incitici ve saldırgan bazı ifadeler barındırdığının da farkındadır. Bu bildirinin Anayasa’nın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğünün korumasından yararlanması gerektiği yönündeki yorumları Anayasa Mahkemesinin bildiride yer alan düşünceleri paylaştığı veya desteklediği anlamına gelmez.

Başvurucuların altına imza attıkları açıklama gerçekten de toplumun büyük çoğunluğu için kabul edilemez bir içeriğe sahiptir. Terörle mücadele eden devleti, halka “katliam”, “kıyım” ve “işkence” yapmakla suçlayan bir açıklamaya katılmak elbette mümkün değildir.

Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesinin hiçbir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilir. Bir ifade ya da açıklamanın ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığı değerlendirilirken söz konusu ifadelerin doğru ya da rahatsız edici olup olmadıkları belirleyici olmaz. Bu noktada kullanılan sözlerin terör örgütünün şiddet ve tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Açıklanan bir düşüncenin yetkilileri sert biçimde eleştirmesi, suçlayıcı keskin bir dil kullanması ve hatta tek taraflı, çelişkili ve subjektif olması; şiddete yönlendirdiği, topluma, devlete ve demokratik siyasal düzene yönelik olarak bir tehlike ortaya çıkarttığı ve buna bağlı olarak kişileri kanunlara aykırı eylemler yapmaya teşvik ettiği anlamına gelmez.

Devlete yönelik eleştirinin sınırlarının bireylere yöneltilen eleştirilere göre çok daha geniş olduğunda bir tereddüt yoktur. Yaklaşık on ay boyunca, on bir şehirde terör örgütüne karşı yürütülen ve milyonlarca insanın hayatını etkileyen operasyonların kamuoyu tarafından takip edilmesi ve operasyonlar hakkında değerlendirmeler yapılması normal karşılanmalıdır.

Başvurucuların imzaladığı bildirideki düşüncelerin toplumun büyük çoğunluğundan açıkça farklı olduğu ortadadır. Ancak tam da bu sebeple, bu tür açıklamalara karşı yargısal tepki verilmesi noktasında daha hassas davranılması gerekir. Çünkü bu tür müdahaleler kamuoyunun ülkede meydana gelen son derece önemli olayların farklı bir bakış açısından -onların büyük çoğunluğu için bu bakış açısının kabul edilmesi ne kadar zor olursa olsun- öğrenme hakkına ağır bir sınırlama getirmektedir.

Bildirinin imzalanmasına neden olan operasyonları yürüten kamu gücüne karşı ağır eleştirilerde bulunulabileceğinin öngörülmesi ve demokratik çoğulculuk açısından bunlara daha fazla tahammül edilmesi gerekir. Tüm bu bilgiler dikkate alındığında başvurucuların mahkûmiyetlerinin zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık gelmediği sonucuna ulaşılmıştır.

Öte yandan başvurucular hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırılmıştır. Bir başvurucu dışındaki başvurucuların mahkûmiyet kararlarının açıklanması ise ertelenmiş ve başvurucular denetimli serbestlik tedbiri altına alınmışlardır.

Somut olayın koşullarında başvurucular hakkında -bazıları ertelenmiş olsa da- zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık gelmediği kabul edilen müdahalenin hedeflenen terör örgütü ve terörizmle mücadele kapsamında kamu düzeninin korunması amacıyla orantılı olduğunun gösterilemediği sonucuna ulaşılmıştır.

Kamu gücünü kullanan organlar, devlet politikalarına yönelik eleştirilere cevap verilmesi hususunda ülkedeki herkesten daha fazla imkâna sahiptir. Özellikle son derece saçma ve ilgisiz bile görünse muhaliflerin haksız saldırı ve eleştirilerine farklı yollardan cevap verme imkânının olduğu durumlarda ceza kovuşturmasına başvurulmamalıdır.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.”
===============================

Dostlar,

ANAYASA MAHKEMESİNİN BARIŞ AKADEMİSYENLERİ İÇİN VERDİĞİ HAK İHLALİ KARARININ
HUKUKSAL İRDELEMESİ

Söz konusu Bildiri yayınlandığında biz web sitemizde, Bildiri’nin içeriğinde katılmadığımız yerler olduğunu belirtmiş ancak gene de insanların görüşlerini açıklama hak ve özgürlükleri olduğunu belirtmiştik. Açıklamanın düşünce açıklama özgürlüğü sınırları içinde olduğunu yazmıştık:

  • “..Konusu suç oluşturmayan bir bildiriye imza atmak, tartışmasız bir demokratik haktır…” demiştik. (http://ahmetsaltik.net/2016/09/04/khkler-imzaci-akademisyenleri-cezalandirma-firsatciligina-mi-donusuyor/)

Halen de aynı görüşteyiz ve bu bağlamda AYM’nin 8/8 kritik oy dengesi ile dün verdiği “hak ihlali” kararını yerinde, hatta epey gecikmiş buluyoruz. Gerekçeyi de paylaştığımızı söyleyebiliriz.

AYM, bu olağanüstü haksızlıklara yol veren OHAL KHK’larını incelemeyi reddederek bu ağır tabloların gelişmesinde sorumluluk sahibidir. Anamuhalefet CHP tarafından önüne iptal istemiyle getirildiğinde, “OHAL KHK’si adını taşıyorsa ben kapağını bile açmam..” dememeli; Anayasa m. 148/1’in arkasına sığınmamalıydı :

  • Ancak, olağanüstü hallerde ve savaş hallerinde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz..

Çünkü bu “OHAL KHK” si denen (!?) metinlerin içinde OHAL ilanını gerektirmeyen ve hukukun evrensel ilkelerini ayaklar altına alan ölçüsüz – orantısız – hukuksuz, kişisel olmayan intikamcı uygulamalar vardı ve bu nedenlerle, gerçekte Anayasanın OHAL KHK’lerine sağladığı AYM’nin yargısal denetimi dışında kalma kalkanından yararlanmamaları gerekiyordu. Anayasa m. 119/6’da öngörülen “..olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda..” koşulu pervasızca çiğneniyordu.

Öte yandan AYM’nin kararını savunurken bunca ürkek, çekingen, alttan almaya çalışan, tepkilerden çoook ürken…. bir tablo çizmesini değerlendirmekte zorlanıyoruz. Nedendir ki bunca utangaçlık hatta suçluluk – pişmanlık duygusu ve psikolojisi içine girilmiştir? Bir “gönül alma” yükümü hiç de gerekmediği halde duyumsanıyorsa, bu eylem Barış Akademisyenlerine dönük olmalıdır; onların infazı için çığlıklar atan kimi akademisyenlere ve çevrelere değil!.

Anayasamız ve genel olarak çağdaş hukuk sistemleri “hukukun ne olduğunu“, “mevzuatın ne dediğini“, “mevzuatı yorumlamayı” o egemen ülkenin Ulusu adına Yargı erkine bırakmaktadır.

Anayasa m. 9 : Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.

Öte yandan;

Anayasa m. 138 – Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler.

Dahası;

Anayasa m. 138/2,3 : Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

  • Şimdi sıra Anayasa m. 138/son fıkranın gereğini “gecikmeden” yerine getirmeye gelmiştir :

Anayasa m. 138/son : Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.

*****

AYM’ye bireysel başvuruda bulunan 10 Barış Akademisyeni hakkında hüküm kuran ilk derece Ağır Ceza Mahkemeleri, Anayasanın yukarıda aktarılan m. 138/son ve aşağıda sunulan 153. maddesi uyarınca “geciktirmedenyargılamayı yenilemek ve AYM’nin gerekçesi doğrultusunda hak ihlali doğuran önceki hükümlerini kaldırmak, bir başka deyimle tam tersine kararla bu yurttaşlarımızı Anayasa md. 26 bağlamında düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında, haklarını kullandıkları için aklamak zorundadırlar.

Bir kadın akademisyen cezaevindedir, ivedilikle serbest bırakılması gerekmektedir.
Kalan 9 akademisyen için verilen ama açıklaması geriye bırakılan (HAGB) hükümler (5271 sayılı CMK m. 231) ve güvenlik tedbirleri hızla kaldırılmalıdır.

Anayasa m. 153 – Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir…

*****

1071 Ruhu” (!?) kavramından yapay ve zorlantılı biçimde kalkarak bir propaganda operasyonu ile kamuoyunu, AYM’yi ve AYM’nin söz konusu kararının gereklerini yerine getirmeye zorunlu olan ilk derece Ağır Ceza Mahkemelerini psikolojik baskı altına alma girişimi traji-komiktir. İktidar güdümlü olduğu ve epey beceriksiz biçimde kurgulandığı izlenimi edinilmektedir. Böylesi bir politik yönlendirmeye (manüplasyona) akademisyenlerin, üstelik akademisyen meslektaşları aleyhine “alet olmaları” her şeyden önce akademik etik dışı bir tutum ve davranıştır. “Akademia”nın temel, vazgeçilmez (sine qua non) “özgürlük” varsayımı ve ruhuna cepheden ve apaçık aykırıdır.

İlk derece yargı organları olarak ilgili Ağır Ceza Mahkemelerinin saygın yargıçlarının, salt hukukun gereğini yerine getireceklerini, yukarıdaki Anayasa maddelerine ek olarak Anayasa md. 2’de vurgulanan Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez – değiştirilmesi bile önerilemez temel niteliklerinden biri olan HUKUK DEVLETİ olmasının vazgeçilemezliği ve aşılamazlığı karşısında hak ihlalini kaldıran kararları geciktirmeden ve kendiliğinden vereceklerini düşünüyor ve umuyoruz. Tersine en küçük bir direnme bile başta Anayasa m. 2’nin ve yukarıda gönderme yapılan hükümlerin açık çiğnemi (ihlali) olacak ve TCY (Türk Ceza Yasası) m. 309/1 kapsamında Anayasayı çiğneme suçu oluşturacaktır ki yaptırımı “…ağırlaştırılmış müebbet hapis” tir!

Öte yandan, AYM’nin bu son kararı da elbette edeple, terbiye ile, ağırbaşlılıkla, tek koşulla HUKUKSAL ZEMİNDE bilimsel eleştiriye sonuna dek açıktır.. Yüksek Mahkemenin tüm kararlarında olduğu ve gelecekte de olacağı gibi..

Sevgi ve saygıyla. 30.07.2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Anayasa Hukuku PhD (Doktora) öğrencisi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Barzani’nin düzenlediği Referandumun Düşündürdükleri

Barzani’nin düzenlediği
Referandumun Düşündürdükleri

Onur Öymen 

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır.)

Barzani, 25 Eylül’de Bağımsız bir Kürdistan devleti kurulmasını amaçlayan referandum düzenlenmesi kararında ısrarlı olduğunu açıkladı. İsrail Başbakanı Netenyahu, son yıllarda böyle bir devleti derhal tanıyacakları yolundaki söylemini tekrarladı.
Amerika’nın ve diğer bazı ülkelerin Irak’ın toprak bütünlüğüne önem verdikleri yolundaki söylemleri, öyle anlaşılıyor ki, Barzani’yi referandum kararından caydıracak kadar güçlü olmadı. Aynı şekilde Irak Hükümetinin referanduma karşı tavrını açıklamasının da Barzani’yi etkilemediği görülüyor.
Barzani’nin kararının en çok etkileyeceği ülkelerin başında Türkiye geliyor. Birinci Dünya Savaşı yıllarından beri İngilizlerin ‘Türklerin Kerkük petrollerini ele geçirmeyi amaçlayabilecek bir hareketini engelleme amacıyla tampon görevi yapacak bir Kürt devleti kurulması” politikasını kuvvetle savundukları İngiliz arşiv belgelerinde yer alıyor.
Sevr Antlaşmasının 62 ve 64. maddeleri  Bağımsız Kürt Devleti kurulmasına götürecek hükümlere yer vermesi de aynı politikanın bir sonucudur.
Atatürk daha Lozan Antlaşması imzalanmadan yaptığı bir konuşmada İngilizlerin Kuzey Irak’ta bir Kürt Hükümeti kurmak istediklerini söylemiş ve bunun Türkiye açısından yaratacağı olumsuz sonuçlara değinmişti. Lozan’da Musul’un bir plebisitle Türkiye’ye bağlanması yolundaki taleplerimizin altındaki sebeplerden biri de kuşkusuz buydu.
5 Haziran 1926 tarihinde Ankara’da Türkiye, İngiltere ve Irak arasında imzalanan Antlaşma uzun müzakerelerden sonra varılan mutabakatı yansıtıyordu. Bu antlaşmanın 5. maddesinde aynen şöyle denilmekteydi: “Taraflardan her biri, 1. maddede belirlenen sınır hattının kesin ve bozulmaz olduğunu kabul ederek bunu değiştirmeye matuf her türlü teşebbüsten sakınmayı taahhüt ederler.”
Bağımsız bir Kürdistan devletinin kurulması bu antlaşmadaki taahhüdü tamamen ortadan kaldıracak ve Türkiye ile Irak arasında ortak sınır kalmayacaktır.
Antlaşmanın 6.-10. maddeleri, sınırdan 75 km derinliğe kadar olan bölgede yağmacılık ve eşkıyalık faaliyetlerinin engellenmesi için alınacak tedbirlerle ilgili yükümlülükleri sıralamaktadır.
Barzani’nin son yıllarda o bölgede yerleşen terör örgütüyle ilgili hiçbir önleyici tedbir almaması, anlaşmanın o maddelerinde yer alan anlayışın hayata geçirilmeyeceğinin açık bir işaretidir.
1936 yılında Türkiye’yle Irak arasında imzalanan protokolle bu antlaşmanın geçerliliğinin devamı kararlaştırılmıştı.
Barzani her ne kadar referandumdan hemen sonra derhal bağımsızlık ilan edilmeyeceğini, Irak hükümetiyle bir müzakere sürecinin başlayacağını söylese de bu gelişmenin nasıl bir sonuca götüreceği şimdiden bellidir.
Üstelik referandum kapsamına giren alanın içine Kerkük gibi Irak Türklerinin yaşadığı bölgenin de dahil edilmesi, ayrıca 1990’lı yıllarda ülkemizden kaçırılarak Kuzey Irak’a yerleştirilen vatandaşlarımızın bulundukları Mahmur’un da bu referandumun öngördüğü alanın içinde bulunması konunun Türkiye için taşıdığı önemi ve ciddiyeti ortaya koymaktadır.
ABD Hükümetine yakın Rand Corporation isimli örgütün bu konuda 2016 yılında yayınladığı raporda Türkiye’nin bağımsız Kürdistan devleti kurulmasına evvelce gösterdiği şiddetli tepkinin giderek yumuşatıldığı görüşüne yer verildiği de dikkatten kaçmamıştır.
Bütün bu gelişmelerin ışığında Türkiye’nin iktidarı ve muhalefetiyle ülkemizin stratejik çıkarlarını yakından ilgilendiren bu konuyu daha fazla gecikmeden milli bir mesele olarak ele alması ve Irak’ın toprak bütünlüğünün korunarak bu gibi girişimlerin engellenmesi için her türlü çabayı göstermesi kaçınılmaz bir görev haline gelmiştir.

Saygılar, sevgiler, (15.09.2017)
==============================================
Dostlar,

BARZANİSTAN HALKOYLAMASI VE İÇYÜZÜ

AKP = RTE uzun süre bu konuda top gezdirdi. Karnından konuştu.
Net ve kararlı bir tutum al(a)madı.. “Sonuçları ağır olur” gibisinden belirsiz sözler kullandı.
Geldik bu günlere.. 1 hafta kaldı 25 Eylül’e.. Ne hazindir ki, Irak Kürtleri, İsrail bayrakları üzerinde secde ederek, eğilip onu öperek bir kampanya yürütüyor kendilerince..
Irak’ın Kürdo-Judaik hibrit Kürtleri.. İnsanlık tarihinin en sefil assimilasyon kurbanları ya da ağır geldi ise örnekleri.. İnsanlar geçmiş bağlarına – tarihlerine bu denli mi yabancılaştırılabilir?!
Tek bir Kürdo-Judaik beyni yıkanmamış Irak Kürdü kalmamış mıdır Barzanistan diyarında??
Göreceğiz eğer 3. kez ertelenmez ise bu Irak’ı bölecek, Türkiye’yi Sevr belasıyla yüzyüze getirecek bu oylama yapılabilirse..
Lozan görüşmelerinde Kapitülasyonlar ve Misak-ı Milli sınırları içinde Ermeni – Kürt yurdu KIRMIZI ÇİZGİLER idi. Bu yüzden görüşmeler 4 Şubat 1923’te kesilmiş ve İzmir’de toplanan 17 Şubat 1923 Türkiye İktisat Kongresi kararlılığının ardından yeniden başlatılmış ve bu ödünler verilmemişti.
İsrail Siyonizminin vahşi assimilasyonu ile başkalaştırılan Irak’ın Kürdo-Judaik hibrit Kürtleri  Filistin’i ve 1967’den beri orada süregelen zulmü, işgali unutmuş görünüyorlar.
Bu sözde halkoylamasının BOP’un bir aşaması – parçası olduğunu hiç mi düşünemiyorlar??
Hele hele Fırat – Dicle’nin doğduğu yerlerden başlayıp Şattül Arap adıyla birleşerek Basra Körfezine erişene tüm tüm yatağı ve havzası boyunca “Arz-ı mevud” sapık inancının – dayatmasının gereği olarak geleceğin Yahudi yurdu ilan edildiğini, doğrudan Tevrat’ın buna alet edildiğini bilen – okuyan – duyan Irak’ın Kürdo-Judaik hibrit Kürtleri yok mudur?
Oğul Barzani nerelerde, ne karşılığı devşirilmiştir ve Ortadoğu’nun acılı tarih sahnesine sürülmektedir?
Bir halkı özgürleştirme adına emperyalizmin bitip tükenmeyen kanlı oyunlarına alet etmek midir oğul Barzani’ye biçilen tarihsel misyon?

Çare; Irak federal devleti içinde 1. sınıf bir demokrasi kurmak ve tüm Irak yurttaşlarının eşitliği (eşit yurttaşlık değil!) temelinde bir uygar Cumhuriyet, Irak Ulus Devleti kurmaktır. Ancak böylelikle Irak’ın Kürdo-Judaik hibrit Kürtleri de dahil, tüm Irak halkı bağımsız, onurlu bir devlet olabilir.. Etnik köken, ırki soy, inanç… bakılmadan.. Irak vatandaşlığı temelinde.
Unutulmasın; sınırların değişmezliği, bir sine qua non (olmazsa olmaz) BM hukuku birincil ilkesidir.
*****
Türkiye, net kararını ve tutumunu AKP = RTE‘nin ABD ziyareti sonrasında mı verebilecektir? Ne hazindir… Önce, belki de şu konjonktürde yapılmaması gereken ABD ziyareti, ardından ona ikincil MGK – Bakanlar Kurulu ve 25 Eylül’den 1-2 gün önce afralı – tafralı ama gerçekte içi kof açıklamalar mı gelecek? TBMM neden tatilde?? Toplayıp güçlü bir çıkış yapsaydınız ya! Nerede milli irade? Türkiye bu hazin görünümü hiç ama hiç hak etmiyor.. Eee, BOP eşbaşkanlığı böyle belalı birşeydir işte.. Adamı kıvrandırır, tutsak alır, köleleştirir..
Ne var ki bedeli salt o kişi(ler) ödemez; asıl kurban bu gibilerin ülkeleri- halkı oluyor..

Sevgi ve saygı ile. 17 Eylül 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com