Etiket arşivi: Barış İçin Akademisyenler bildirisi

AYM’NİN HAK İHLALİ KARARI ÜZERİNE…

AYM’NİN HAK İHLALİ KARARI ÜZERİNE

– Barış Akademisyenleri Davası, Bireysel Başvurular Nedeniyle –

Ertan URUNGA
(E) Yargıç Albay
e.urunga@yahoo.com.tr
Gemlik, 18.08.2019’da güncellenmiş biçimi

(AS: Bizim güncelleme öncesi katkımız yazının altındadır.)

Anayasa Mahkemesi (AYM), 11.01.2016 tarihinde “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” başlığını taşıyan bir metni imzalayan akademisyenler hakkında, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 7/2. maddesinde yazılı ‘Terör Örgütünün Propagandasını Yapmak’ suçundan yerel mahkemelerce verilen mahkûmiyet kararının kesinleşmesinden sonra, hükümlülerin bir bölümü tarafından değişik tarihlerde yapılan Bireysel Başvuruları birleştirerek karara bağlamış ve hukuksal gerekçelerini de 30.07.2019 tarihinde kamuoyuna açıklamıştır.

Yüksek Mahkemece yapılan inceleme sonunda; yerel mahkemece başvurucuların mahkumiyetine karar verilmesinin Anayasanın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlali (çiğnemi) niteliğinde olduğu gibi, demokratik toplumsal düzenin gereği ile  de bağdaşmadığı kabul edilerek Hak İhlaline; ayrıca başvurucuların her birine 9.150 TL manevi tazminat ödenmesine ve kararın birer örneğinin yeniden yargılama yapılması için yerel mahkemelerine gönderilmesine; Başkan ve yedi üye dışında kalan sekiz üyenin -ihlale ilişkin karşı oyu- ve 8/8 oy oranı ile 26.7.2019 tarihinde karar vermiştir.

AYM’nin tarihsel nitelikteki bu kararının gerekçelerinin kamuoyuna açıklandığı 30.07.2019 tarihinde Sayın Prof. Dr. Ahmet SALTIK da bu Açıklamayı, medyaya yansıdığı biçimi ile kendi sitesinde (http://ahmetsaltik.net/2019/07/30/ aym-hak-ihlali-kararinin-gerekcesini-acikladi/) paylaşmakla kalmayıp; aynı gün sıcağı sıcağına kaleme aldığı irdeleme yazısında; açıklamaya ve medyadaki olumsuz tepkilere ilişkin eleştirilerini, kararı veren yüksek yargıçları bile kıskan-dıracak bir yetkinlikle dile getirmiştir. (AS: Sn. Urunga bizi utandırıyor…)

Biz de adaletin mumla arandığı bugünkü karanlık ortamda, insanlığın onuru ve erdemi sayılan hak ve özgürlüklerimizin en büyük güvencesi olan yüksek yargı organları arasında hala hak ve adalet için direnen cesur ve aydın insanların bulunduğunu görmenin coşkusu içinde, anılan karara ilişkin daha önce sosyal medyada paylaştığımız kimi konuları, bu site (www.ahmetsaltik.net) okurları için yeniden ele alıp genişleterek paylaşmak gereğini duyduğumuzu belirtmek isteriz.

Genel Değerlendirme

– Öncelikle belirtelim ki bu Karar, siyasal iktidarın öteden beri ayrımcılığı körük-leyen, ulusal ve demokratik olmayan dinci politikaları yüzünden, bir karpuz gibi ikiye ayrılan Türk toplumu arasındaki bölünmüşlüğün, AYM üyeleri ile akademisyenler arasında da var olduğunu ortaya koymuştur.

– Yine bu kararda, amaca ulaşmak için her şeyi ve mubah ve meşru gören, ulusal egemenliği ve güçler ayrılığını dışlayan bir yönetimin hükümranlığı altında bulunan ülkemizde yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ile hukukun üstünlüğü ilkesinin tek adamın insafına bırakılmasına karşın; Yüksek Mahkemenin bize eski günleri anımsatan hukuksal gerekçelerle adil bir sonuca varması; 8/8 sınır oyla da olsa, geniş kesimlerce sevinçle karşılanmasına neden olmuştur.

– Keza kararda yer alan ve yedi sayfayı bulan “AYM’nin Değerlendirmeleri” bölümünde (syf. 25); olay, suç ve sanıklarla ilgili nesnel olgu ve hukuksal kavramların çağdaş ve bilimsel bir yaklaşımla ele alınıp değerlendirilmesi sonunda, Hak İhlaline ilişkin gerekçede göreceli esasta hakça bir sonuca varılmıştır. Bizim de kimi çekincelerle olumlu bulduğumuz bu karara karşı yandaş medyada; hukuksal eleştirilerden daha çok siyasal tepkilerin öne çıktığı, hatta YÖK Başkanının karara tepki gösterilmesi için tüm Üniversitelere çağrıda bulunacak ölçüde ileri gidip haddini aştığı da görülürken; her nedense yansız hukuk çevrelerinden görebildiğimiz ölçüde –Yargıtay Onursal Daire Bşk. Sn. Hamdi Yaver AKTAN dışında– bir ses çıkmamıştır. (Bkz. 06.08.2019 tarihli Cumhuriyet)

– Ancak kararın “Nihai Değerlendirme” bölümünde (syf. 32) ise, Yüksek Mahkeme kararlarında daha önce hiç rastlamadığımız ve sanki birilerine diyet borcu varmış da hesap veriyor gibi; “AYM’nin hiçbir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında olabilir.. Bu bildirinin, Anayasanın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğünün korumasından yararlanması gerektiği yönündeki yorumları, AYM’nin bildiride suç olan (!) düşünceleri paylaştığı ya da desteklediği anlamına gelmez” yönünde yanlış algılara neden olabilecek gereksiz açıklamalara üç sayfa boyunca yer verilmesi; kamuoyunda merakla beklenen kararın değerini hafifletmiş, saygınlığına gölge düşürmüştür.

Oysa bir yargıç için bağlayıcı olması gereken tek şey, kararının başkaları üzerinde yaratacağı etki ya da tepkiler değil; özgür istencine ve hukukun üstünlüğüne dayanan vicdanıdır.  Mitolojide, Adalet Tanrıçası Themis’in gözleri kapalı olarak betimlenmesiyle de yargıçların, birilerine bağlı olmadan ve kimsenin etkisi altında kalmadan tam bir yansızlıkla karar vermelerinin adalet için önemi vurgulanırken, korkak ve edilgen yargıçlarla adaletin asla tecelli edemeyeceği, yerini bulamayacağının da anlatılmak istendiği unutulmamalıdır.

Hukuksal Değerlendirme

Bütün bunlar bir yana, yerel mahkemesinin akademisyenler hakkında sübuta erdiği kabul edilen suçun, 3713 sayılı Yasanın 7/2. maddesinde yazılı tipik bir propaganda suçu ve ifade özürlüğü ile bitişikliği, moda deyişle iltisaklı olduğu konusunda bir kuşku yoktur. Ancak AYM’nin yaptığı değerlendirmede; yüklenen suça ilişkin nesnel öge ve kavramların ayrı ayrı ele alınıp hukuksal tanımı da yapılarak geniş ve ayrıntılı biçimde açıklanmasına karşın; her nedense ifade özgürlüğü ile doğrudan ilgisi bulunan ve suçun olmazsa olmaz (sine qua non) koşulu niteliğinde sayılan “propaganda” kavramının hukuksal tanımı yapılmayıp boş (meskut) geçilmesinin, akla uygun bir açıklaması olmadığı için önemli gördüğümüz bu noksanlığın üzerinde kısaca durmak isteriz.

Propaganda ve Tanımı

Bilindiği üzere, 1990’lı yıllarda suç sayılan Komünizm propagandası bağlamında karşımıza çıkan ve hukukçular arasında yoğun tartışmalara neden olan ‘propa-ganda’ kavramının; “Bir görüş ve düşüncenin, taraftar kazanmak için söz, yazı, resim vb. gibi araçlarla sürekli ve sistematik olarak yapılan fiiller” şeklinde tanımının, 2004 yılında çıkarılan yasalarla TCK ile CMK’nın sil baştan değiştirilmesinden sonra da geçerliğini koruduğuna, akademisyenlerin önceden hazırlanan bildiriye imza atmaktan ibaret bulunan eylemlerinin süreklilik arz etmediği ve kişileri ikna/razı edecek yoğunlukta da bulunmadığına göre suçun öbür ögelerinin varlığı şöyle dursun, salt propagandanın varlığından bile söz edilemez. (Bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 1990/336 Esas Sayılı Kararı)

Gerekçedeki Yanılgı

Bu durumda yerel mahkemece, propaganda tanımına uygun düşmeyen ve ceza yasalarında başkaca bir suçu da oluşturmayan tek bir eylem nedeniyle, 5271 Sayılı CMK’nin 223/9. maddesi gereğince derhal beraat kararı verilmesi gereği gözetilmeden mahkûmiyet kararı verilmesi, Anayasanın 38 ve TCK’nin 2. maddesinde yer alan “suç ve cezaların yasallığı” ilkesine açıkça aykırı düştüğü için, AYM’nin de bu gerekçeye dayanarak hak ihlaline karar vermesi gerekirken, daha hafif bir ihlal olan ‘suç ögelerinin oluşmadığı’ gerekçesi ile aynı kararın verilmesi, şeklen doğru olsa da, yerindelik ilkesine ve hukuka aykırı düşmüştür.

Çünkü Yüksek Mahkemece, başvurucuların eylemi ceza yasalarında suç olarak tanımlanmadığı için, evrensel nitelikteki suç ve cezaların yasallığı ilkesinin ihlal edildiği gerekçesiyle, doğru olarak hak ihlaline karar verilmiş olsaydı eğer; başvurucular hakkında hükmolunan manevi ödence (tazminat) miktarının da ölçülülük ilkesi doğrultusunda hakkaniyete uygun ve daha yüksek bir düzeyde olacağı gibi, yeniden yargılama aşamasında aleyhe sonuç doğurabilecek olası uygulamaların da önüne geçilmiş olacağı yadsınamaz.

SONUÇ

Yukarıda açıklanan nedenlerle AYM’nin, somut olayda yerel mahkemelerce sanıkların beraatları yerine mahkumiyetlerine karar verilmesinin hak ihlali niteliğinde olduğunun gerekçesinde yanılgıya düşerek, değişik gerekçe ile yazılı olduğu şekilde karara varmasının; salt bu yönden hukuka ve hakkaniyete aykırı bulunması nedeniyle, başvurucular aleyhinde yeni bir hak ihlalinin bu kez AYM tarafından yapılmış olduğunu üzülerek söyleyebilsek de, “Özgürlüğün yanında ödencenin sözü mü olur?!” diyenlere, söyleyecek bir sözümüz yoktur.  

=======================================
Dostlar,

(E) Yargıç Albay Sayın Urunga’nın irdelememize ilişkin övücü sözlerine teşekkür borçluyuz..

AYM kararının tümünü gerekçeleri ile okuyarak yazmış değildik o yorumumuzu (http://ahmetsaltik.net/2019/07/30/aym-hak-ihlali-kararinin-gerekcesini-acikladi/).

Ancak Sn. Urunga oldukça önemli bir belirleme yapmakta :

Terör örgütünün propagandasını yapmak gibi bir suç tanımının olmamasına dayanılması gerektiğini vurguluyor. Oysa AYM’nin, suçun yasal tanımının yapılmamış olmasını geçip, yapılmayan tanımın nesnel ögelerinin gerçekleşip gerçekleşmediği irdelemesine dayalı hüküm kurduğunu öne çıkarıyor.

Yargılamanın yenilenmesinde umarız bu yanılgı yeni hak çiğnemlerine yol açmasın. Bu arada salıvermelerin başladığını sevinerek izliyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 15 Ağustos 2019, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Anayasa Hukuku PhD Öğrencisi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Görevden Uzaklaştırılan Meslektaşlarımızın Yanındayız!

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türk Tabipleri Birliği (TTB), Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubesi ve Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) İzmir 3 No’lu Şubesi, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından haklarında soruşturma yürütülen 13 akademisyenin 28 Haziran 2017 tarihinde rektörlük tarafından görevden uzaklaştırılmalarına tepki gösterdi.

TTB, SES İzmir Şube ve Eğitim Sen İzmir 3 No’lu Şubesi tarafından açığa alınan akademisyenlere destek amacıyla 29 Haziran 2017 tarihinde Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi önünde basın açıklaması gerçekleştirildi. Açıklamaya TTB Merkez Konseyi İkinci Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, TTB Merkez Konseyi üyeleri Prof. Dr. Funda Obuz ve Dr. Şeyhmus Gökalp katıldılar.

İzmir Şube Başkanı Dr. Fatih Sürenkök, Eğitim Sen İzmir 3 No’lu Şube Başkanı Kıyaseddin Yasa ve açığa alınan akademisyenler adına TTB Merkez Konseyi eski üyesi ve TTB Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu (UDEK) eski başkanı Prof. Dr. Cem Terzi, kısa birer konuşma yaparak açığa alınmaya tepki gösterdiler.

TTB İkinci Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman tarafından okunan ortak açıklamada, “Meslektaşlarımızın yanında olduğumuzu, görevlerine dönmesi için tüm kurumsal ve hukuksal olanaklarımızla mücadelemizi sürdüreceğimizi kamuoyuyla paylaşırız.” denildi.

28 Haziran 2017 tarihli rektörlük yazısıyla “soruşturmanın selameti açısından” görevden alınanlar arasında Tıp Fakültesi Öğretim Üyeleri Prof. Dr. Cem Terzi, Prof. Dr. İzge Günal, Prof. Dr. Halil Resmi, Doç. Dr. Halis Ulaş, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr Ayşen Uysal, Prof. Dr. Yeşim Ediz Şahin, Dr. Nuri Erkin Başer, Araştırma Görevlilerinden Aydın Arı, Serap Sarıtaş, Dilek Karabulut, Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Seçkin Aydın ve Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Görevlisi Emel Yuvayapan  bulunuyor.
(29.06.2017, http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/ihraclar-6746.html)

Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Görevden Uzaklaştırılan Meslektaşlarımızın Yanındayız!

Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle haklarında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma yürütülen 12 akademisyen, 28 Haziran 2017 tarihli rektörlük yazısıyla “soruşturmanın selameti açısından” görevden uzaklaştırılmıştır. Görevden alınanlar arasında Tıp Fakültesi Öğretim Üyeleri Prof. Dr. Cem Terzi, Prof. Dr. İzge Günal, Prof. Dr. Halil Resmi, Doç. Dr. Halis Ulaş, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr Ayşen Uysal, Prof. Dr. Yeşim Ediz Şahin, Dr. Nuri Erkin Başer, Araştırma Görevlilerinden Aydın Arı, Serap Sarıtaş, Dilek Karabulut, Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Seçkin Aydın ve Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Görevlisi Emel Yuvayapan  bulunmaktadır.

Daha önce görevden uzaklaştırılan veya ihraç edilenler gibi, meslektaşlarımız iyi hekimlik değerlerini, akademik özgürlükleri savundukları, emek, barış ve demokrasi mücadelesi verdikleri için hedef seçilmişlerdir.

OHAL ile birlikte toplumun her alanında eşitlik, özgürlük, barış ve demokrasi isteyenler susturulmak istenmekte, işinden ve özgürlüklerinden olmaktadır. Ülkemizde umut kesilen adalet, büyük bir toplum kesimini harekete geçirmiş ve onu arayanları ortak bir hedefte birleştirmiştir.

Emeğin, demokrasinin, hukukun, toplumsal barışın ve iyi hekimlik değerlerinin güçlenmesi ve görevlerine son verilen meslektaşlarımızın öğrencilerine ve hastalarına bir an evvel yeniden kavuşmaları talebini güçlü bir şekilde dile getiriyoruz. Meslektaşlarımızın yanında olduğumuzu, görevlerine dönmesi için tüm kurumsal ve hukuksal olanaklarımızla mücadelemizi sürdüreceğimizi kamuoyuyla paylaşırız.

Türk Tabipleri Birliği (TTB)
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubesi
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) İzmir 3 No’lu Şube
================================
Dostlar,

Adli – idari Soruşturma ve ardından gerekliyse Koğuşturma hukuk devletinin araçlarıdır.
Ne var ki bizzat AKP Gn. Bşk. Erdoğan’ın acı itirafı ile “at izi it izine karışmıştır” ve kuru ile birlikte yaş da yanmaktadır. Bu durum kabul edilemez.

İktidar, tek 1 vatandaşının bile hukukunu sonuna dek kollamak ve korumak zorundadır.
Anayasa md. 130 / 6 son derece nettir :

  • Üniversite yönetim ve denetim organları ile öğretim elemanları; Yükseköğretim Kurulunun veya üniversitelerin yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamazlar.

İktidar, pervasızca yaptıklarından ürkmüş olmalı ki (?) bu kez maşa kullanılmış,
OHAL KHK’sı yerine Üniversite Rektörlüğü kullanılmıştır. Rektörlük de İstanbul C. Başsavcılığının istemini (varsa?!) yerine getiriyor gözükmektedir. Oysa bu isteme, savcılık soruşturmasının suç konusu edilen eylemden 1,5 yıl sonraya sarkmasının hukuk dışılığına dayanarak direnebilirdi.. Bir bildiri söz konusu ve imza konalı 1,5 yıl olmuş. Başkaca “suç” (!?) kanıtı yok.. Bu insanlar görevde kalarak, aradan 1,5 yıl geçmesine karşın başlatılan adli soruşturmada nasıl olumsuz etkili olabilirler? Tüm kanıt bir barış bildirisi.. Neden görevden uzaklaştırırsınız bu yüzden? Daha savcılık iddianamesi mahkemece kabul bile edilmiş değil.. Bildiğimiz ölçüde, açılan davada da 1128 “sanık” tutuksuz yargılanmaktalar. İleride aklandıklarında doğan kişisel maddi – manevi zarar ve toplumun zararı nasıl telafi edilebilecektir?

Neresinden tutsanız hukuka uyar  iler – tutar yanı yok..
Türkiye’nin hızla normalleştirilmesi başta iktidar olmak üzere herkesin sorumluluğu. AKP = RTE sıklıkla Türkiye’nin beka sorunu niteliğinde ağır ve ciddi sorunlarla kendilerinin boğuştuğunu ileri sürerek ülkenin öbür ağır sorunlarını gözden kaçırmaya, ikincilleştirmeye çalışırken, iç cephede yeni sorunlar yaratmayı sürdürüyor. Oysa AKP = RTE’nin savı doğru ise, bu beka sorunlarıyla savaşmak için öncelikle iç cepheyi pekiştirmek, Ulusu birleştirmek kaçınılmaz bir öncelik değil midir??

Gelişmeler bizi çok üzüyor ve kaygılandırıyor..
AKP = RTE’yi uyarmaktan yorulduk..
Ne yazsak, ne söylesek duvara çarpıyor..
Bu gidiş gidiş değil.. Ülkemiz için de AKP = RTE için de “hayırlı” değil..
Erdoğan “umutsuz vaka” demek istemiyoruz ama görünen köy ne yazık ki böyle.

Sevgi ve saygı ile. 01 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Uluslararası Af Örgütü’nden çarpıcı OHAL raporu: Amaç partiye sadık kadrolar yaratmak

International Amnesty ile ilgili görsel sonucu

Uluslararası Af Örgütü’nden çarpıcı OHAL raporu:
Amaç partiye sadık kadrolar yaratmak


(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Af Örgütü’nün OHAL KHK’leriyle ihraç edilen kamu görevlilerine ilişkin raporu
‘Gelecek Karanlık’ başlığını taşıyor. Rapora göre ihraçlar siyasi saiklerle yapılıyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün (UAÖ) OHAL döneminde ihraç edilen kamu görevlileri ile ilgili hazırladığı “Gelecek Karanlık” başlıklı raporda çarpıcı görüşler ve iddialar yer aldı. İhraç edilen 33 kişi ile resmi yetkililer, sendika ve sivil toplum örgütü temsilcileri ve avukatlar olmak üzere 61 kişiyle yapılan görüşmeler sonunda hazırlanan raporda ihraçların usul hükümlerine uymadan yapılmasının insan haklarını ihlal ettiği belirtildi. UAÖ’nün “Gelecek Karanlık – Türkiye’de ihraç edilen kamu çalışanlarına yönelik sonu gelmeyen baskılar” adını taşıyan raporunda OHAL KHK’lerinin Meclis’in ya da mahkemelerin denetimi dışında olduğu vurgulandı. Hükümetin KHK’lerle ihraç edilen kamu görevlilerinin “terör örgütüyle aidiyeti, iltisakı ya da irtibatı” bulunduğu şeklinde genel bir gerekçe sunmakla yetindiği ifade edilen raporda ihraç edilen hiçbir kamu görevlisine bireysel bir gerekçe sunulmadığının altı çizildi.

İhraçların çok büyük bir kısmının keyfi, adaletsiz veya siyasi saiklerle yapıldığına ilişkin endişeler olduğu belirtilen raporda, “KHK’lerle ‘terörist’ olarak yaftalanarak ihraç edilenlerin birçoğu başka bir iş bulamadı. Bazıları aileleriyle birlikte, işlerine bağlı konut ve sağlık hizmeti desteklerini kaybettiler. Pasaportları da iptal edildiği için, yurt dışında da iş arayamıyorlar” denildi. İhraç edilenlerin başvurabilecekleri mahkeme olmadığını ve AİHM’nin de buna karşın
iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunu aradığı kaydedilen raporda; 16 Mayıs’ta üyeleri atanan OHAL Komisyonu’nun ise bağımsız olmadığı ve 2 yıllık görev süresi içinde günde yüzlerce başvuruya ilişkin karar vermesi gerekeceği vurgulandı. İhraçların ve bunlarla bağlantılı olarak alınan tedbirlerin, insan haklarını tehdit ettiği görüşü dile getirilen raporda şöyle denildi:

  • “Darbe girişiminde yer alan askerlerin bulunduğu vakalar örneğinde olduğu gibi, bazı ihraçların meşru ve kanıt sunulabilir nitelikte olduğunun not edilmesi gerekiyor. Dolayısıyla da incelenip itiraz edilecek delillerin sunulmamış olması, hem hükümetin ihraçların darbecilere karşı mücadele edilmesi için gerçekleştirildiği iddiasının inandırıcılığını sarsıyor, hem de keyfi ihraçlardan ötürü ciddi zorluklar yaşayan çok sayıda insanın ve ailelerinin haksız yere lekelenmesine neden oluyor”

‘Dayanaksız sebepler!’

İhraç edilen 100 binden fazla kamu görevlisi olduğunu ve bunların yaklaşık

– 33 bininin öğretmen,
– 24 bininin polis,
– 8 bininin TSK mensubu,
– 6 bininin doktor ve diğer sağlık çalışanı,
– 5 bininin akademisyen,
– 4 binden fazlasının hâkim ve savcı,
– 3 binden fazlasının da Başbakanlık ve bağlı kuruluş çalışanlarından oluştuğu anlatıldı.

Barış İçin Akademisyenler bildirisini imzalayan akademisyenlerden 372 kişi, yani ilk imzacıların yaklaşık 3’te 1’i ihraç edildi. İhraç edilenlerin tamamının FETÖ bağlantılı olmadığı belirtilen raporda “hükümeti eleştirenler ve muhalif duruş izlenimi uyandıranların” da ihraç edildiği ifade edildi. İhraçların devleti korumaktan öte kamu çalışanlarının hükümete sadık olmalarının güvence altına alınmasına yönelik olduğu savunulan raporda İçişleri ve Milli Eğitim bakanlıklarının görüşme teklifini reddettiği, Adalet ve Sağlık Bakanlıkları yetkilileriyle ise görüşme yapıldığı anlatıldı. Rapora göre Adalet Bakanlığı yetkilileri ihraçların kişilerin “terör” örgütüyle bağlantısı bulunduğunu ortaya koyan ve illa suç teşkil eden bir fiil olmasa da somut ve söz konusu kişilerin “töhmet altında bırakan” hareketlerine dayanılarak gerçekleştirildiğini ifade etti. Yetkililer, kişilerin hangi sebeplerden ötürü ihraç edildiklerine ilişkin olarak Gülen’in Ekim 2015’teki çağrısının ardından Digiturk aboneliklerini iptal edenleri ve Bank Asya’ya para yatıranları örnek gösterdi. Bakanlık yetkilileri, bu örnekler dışında, diğer binlerce ihraca neden teşkil edecek bireysel fiillere dayalı başka bir gerekçe sunmadı. Sağlık Bakanlığı yetkilileri ise hangi kıstaslara göre ihraç edildiklerine dair bir açıklamada bulunmadı ancak 15 Temmuz’da yaralananları tedavi etmediklerini ifade ettikleri doktorları örnek gösterdi.

İhraç edilen kamu görevlileri anlatıyor

-8 yıllık polis: “Amirlerimden biri tarafından bir görüşme yapmak üzere çağrılmıştım. Bana istihbarat raporunun olumsuz geldiğini söyledi. Sadece bu. Başka hiçbir bilgi verilmedi.”

-Başbakanlık çalışanı: “Neden ihraç edildiğimi sorduğumda bana nedenini söyleyemeyeceklerini, sadece tüm soruşturmaların birbirinden farklı olduğunu söylediler.”

-Bölgesel Kalkınma Ajansı Çalışanı: “Darbe girişiminin ardından ajansın başına getirilen İstanbul Vali Yardımcısı Ahmet Önal, çalışanları 17-25 Aralık’la ilgili görüşleri hakkında sorguladı ve çalışanlardan, HDP’ye oy veren meslektaşlarını tespit etmelerini istedi.”

-KESK temsilcileri: “KESK’e bağlı sendikalara üye olanlar ile özellikle aktivist ve yöneticilerimiz ihraç edildi. 2016 sonuna kadar, üyelerimizden 2 bin 94’ü ihraç edildi.”

-Öğretmen:“Meslekte geçen dokuz yıl içinde hakkımda hiçbir disiplin cezası verilmedi.
29 Aralık 2015 tarihinde devletin Güneydoğu politikalarını protesto etmek amacıyla yapılan
bir günlük greve katıldığım için gözaltına alındım. Benim gibi bu greve katılan çok sayıda meslektaşım ihraç edildi.”

-Akademisyen: “İmzacı akademisyenlerin ihracını görünce doğum iznindeyken yedi aylık bebeğimle birlikte Almanya’ya gitmeye karar verdim. 7 Şubat 2017’de de ihraç edildim. Almanya’da, ihraç edilen 30 imzacı akademisyen yaşıyor.”

-Belediye görevlisi: “Birileri sizi kurumdan silmek istiyorsa, adınızı Gülen’ci olarak vermeleri yeterli. Amirlerimi sosyal medyada eleştirdiğim için ihraç edildim.”

-Hakkari’de görev yapmış bir asker: “Ben terörle mücadele eden, dağlarda operasyonlara giden, rahat yataklarda yatamayan, doğru düzgün yemek yiyemeyen veya temiz içme suyu bulamayan bir askerdim. Arkadaşlarımın gözlerimin önünde öldüklerini gördüm. Toplum beni kahraman olarak görüyordu. Fakat şimdi bir terörist ve bir hain olarak görülüyorum. Asker arkadaşlarımdan biri uğradığımız bir saldırıda yaralanmıştı, yedi ay işe gelemedi, neredeyse ölüyordu. Döndükten bir ay sonra ihraç edildi.”
(http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/745483/Uluslararasi_Af_Orgutu_nden_carpici_OHAL_raporu__Amac_partiye_sadik_kadrolar_yaratmak.html, 22.5.17)
====================================
Dostlar,

Yaşanan süreci olağan olarak nitelemek ve kabul etmek olanak dışıdır.

Yıllarca FG ve Cemaatı ile içli – dışlı olan AKP kadrolarından dişe dokunur bir FETÖ tasfiyesi, 10 aydır ceberrut biçimde sürdürülen OHAL rejimiyle günümüze dek yapıl(a)mamıştır.

Bir an için Erdoğan’ın TÜM ENGELLEMELERE KARŞIN (!?) tek başına, vargücüyle – içtenlikli bir FETÖ savaşımı verdiği saflığı ile davransak bile, yapılanlar her türlü temel hukuk kuralını ayaklar altına almıştır ve ölçülü / orantılı olma ilkesini FERSAH FERSAH çiğnemiştir.

O denli ki, OHAL KHK’leri ile açık açık anayasa çiğnenmekte, hiçbir savunma almadan onbinlerce insan işten atılmaktadır. Bu işlemler hukuksal terimle “keeenlemyekün” dür =
YOK HÜKMÜNDEDİR..

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, “OHAL kalkmayacak..” diye haykırmıştır dün (21.5.17) AKP kongresinde! 20 Temmuz 2016’dan bu yana 1 yıl tamamlanmak üzeredir. Erdoğan Fransa’yı örnek gösteriyor; orada OHAL uygulaması 1 yılı geçti ama hukuk devletinin zerresi çiğnenmedi. Bizdeki uygulamalar ise geçelim hukuk devletini, yasa devletini bile ayaklar altına aldı ve ülkemiz bir tek parti devletine indirgendi.. Basın özgürlüğünün zerresi kalmadı, dünyada 163. sıraya düştük bu bağlamda.. Avrupa’da ise sonuncu ve 42. sıradayız. AB, Avrupa Konseyi,
çok sayıda uluslararası kurum – kuruluş, hukuk tanımaz baskıları kınıyor fakat akıl almaz bir duvar – direnç ile karşılanıyor AKP – RTE tarafından.. Yargı da HSK ile kökten ele geçirildi..

  • Türkiye’de, baskıcı rejimde hiç kimsenin ne can, ne mal ne de hukuk güvenliği kaldı..Bu durum asla kabul edilemez ve sürdürülemez! OHAL olağanlaştırılamaz, uzatılmamalıdır!
    O denli ki, işlerine iadesini isteyen ve çaresizlik içinde 70 güm aşan bir süredir
    AÇLIK GREVİNE YATAN 2 insan, engellemeye çalışan yakınları ile birlikte bu gün,
    polis zoruyla gözaltına alındı..

    Ne yapacaksınız, zorla mı besleyeceksiniz ulusal ve uluslararası hukuku bir kez daha çiğneyerek? Serum mu taktıracaksınız zorla zindanların revirlerinde??

  • AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan artık fiilen ve resmen kadir-i mutlak TEK ADAMDIR dünden bu yana.. Artık her bir şey kendisinden sorulacaktır, sorulmalıdır.

Ülkenin her yerinde DEMOKRASİ – DEĞİŞİM – REFORM posterleri var Erdoğan’ın portresi ile.. Haydi, kırıntısını görelim de, tam tersinin kurgulandığını – başlatılacağını bile bile Polyanna saflığı ile bir an için olsun “umalım“!?

En iyi savunma saldırı galiba.. Washington’da RTE’nin korumalarının yol açtığı açık ve utandırıcı skandal karşısında 2 ABD’li senatörün bu kişiler hakkında yasal işlem yapılması ve sonucundan bilgi verilmesini isteyen mektuplarına karşılık, ABD Ankara Büyükelçisini Bakanlığa çağırıp “notamsı” bildirimler yapmak..
Reis’in milyonlarca müritleri “yer” nasılsa değil mi??

Hücrelerimize dek utanıyoruz; gerçekte utanılası her şey ve sorumlu özneler adına..

Uluslararası Af Örgütü’nün raporu ‘Gelecek Karanlık’ başlıklı..
Hiç ama hiç kuşku yok ki, Ülkemiz bu lanetli yılları da, ‘Gelecek Karanlık’ ı da aşacak..
Tarih, sayısız örnekleriyle dolu.
“Karanlık gelecek” meşru direnme hakkını kullanan halk için değil, baskıcılar içindir.

Sevgi, saygı, kaygı ve UMUT ile. 22 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com