Ekrem İmamoğlu’na kurulan kumpas

Ekrem İmamoğlu’na kurulan kumpas

Örsan K. Öymen

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

AKP Genel Başkanı ve “Cumhurbaşkanı” RecepTayyip Erdoğan ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İstanbul’un tarihinde en yüksek oyla seçilen belediye başkanlarından birisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı Ekremİmamoğlu’nu baskı altında tutmaya devam ediyorlar.

31 Mart’taki (2019) İstanbul belediye seçimini hukuka ve yasalara aykırı bir biçimde iptal ettirdikleri yetmiyormuş gibi, yinelenen seçimde açık ara farkla kazanan ve halkın büyük desteğini alan Ekrem İmamoğlu’na hâlâ meydan okuyorlar. Halkın oyunu ve milletin iradesini yok sayan bu faşist dikta zihniyeti aslında, Ekrem İmamoğlu üzerinden halka yönelik bir tehdit ve baskı uygulamaktadır.

Büyükşehir belediye başkanlarını Ankara’ya davet eden Erdoğan, medyanın önünde, Ekrem İmamoğlu’nu geçmiş uygulamaları sorgulamaması ve belediyedeki kadroları olduğu gibi koruması konusunda uyarmıştır. Erdoğan, toplantının medyaya kapalı bölümünde, bu konudaki kişisel görüşlerini açıklamış olsaydı, bu kendisi açısından belli bir ölçüde anlaşılabilirdi. Ancak bir kişiyi hem makamına davet edip hem de medyanın önünde eleştirip şov yapması, büyük bir kabalık olmuştur.

Seçilen bir belediye başkanının, geçmiş dönemlerdeki olası yolsuzlukları, usulsüzlükleri, israfları ve belediyecilik hizmetiyle uyuşmayan uygulamaları sorgulaması kadar doğal bir şey olamaz. Bunların sorgulanması, halkın kendisine verdiği yetkinin ve belediyede temiz bir geleceğin inşa edilebilmesinin bir gereğidir.

Seçilmiş bir belediye başkanının, kendi kadrolarıyla çalışmayı istemesi kadar doğal bir şey de olamaz. Sonuçta belediye hizmeti bir ekip işidir. Belediye başkanı ve belediyedeki ilgili müdürlükler ve daireler, uyum içinde çalışabilecekleri kendi kadrolarını kuramazlarsa, halka da hizmet veremezler.

Bu bağlamda, eski dönemde belediyede müdürlük ve daire başkanlığı yapmış olanların, belediyeyi AKP il başkanlığına dönüştürüp AKP amigoluğu yapanların, hukuka ve yasaya aykırı bir biçimde iptal edilen 31 Mart seçiminin ardından, bir sonraki seçim gerçekleşmeden işe alınanların ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesindeki demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti ilkesine aykırı faaliyetlerde bulunanların ve belediyedeki yetkileri bu faaliyetler için kullananların işine veya görevine son verilmesi ölçüsünde doğal ve doğru bir şey olamaz.
Hem belediyede hem de merkezi hükümette iktidar olduğunda on binlerce çalışanın işine son verip devletin kadrolarını, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkesine karşı faaliyette bulunanlarla dolduran AKP’nin, bu konuda söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. AKP bu konuda CHP’ye de, Ekrem İmamoğlu’na da hiçbir ders veremez. İşten çıkarmalarda, yukarıda belirtilen kapsama girmeyen az sayıda istisna uygulama varsa, bunlar da araştırılır ve yine belediye tarafından düzeltilir.

Bahçeli’nin de önceki gün yaptığı açıklamada, Ekrem İmamoğlu’nu hedef alarak

  • Yenikapı’yaotomobil sergisi açacak kadar çıldıran kırık sandalyelilernereye varmak istemektedir? Türk milletinekafa tutmanın akıbeti kafanın kopmasıdır,terör örgütünü bekleyen son da budur. CHP yönetimide terör örgütüyle ortaklığından bir an öncevazgeçmelidirbiçiminde ifadeler kullanması, Bahçeli’nin düzeyini ve çapını bir kez daha ortaya koymuştur. Bahçeli, bununla da yetinmeyip CHP’yi “emperyalizmin gece bekçisi” ve “Türkiyedüşmanlarının kule nöbetçisi” ilan etmiştir!

Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeynden uzaklaştırarak emperyalizme en büyük desteği veren AKP’nin yedek lastiği olan Bahçeli, CHP’ye emperyalizm dersi verecek son kişidir!

1970’lerde CIA destekli Kontr-Gerilla’nın taşeronluğunu üstlenerek emperyalizme en büyük desteği veren MHP, CHP’ye emperyalizm dersi veremez!

Emperyalizmin 7/24 bekçiliğini yapan MHP’nin ve Bahçeli’nin bu konularda söyleyecek hiçbir sözü olamaz!

Kırık sandalye işine gelince, onlarca belediye başkanı içinde yalnızca Ekrem İmamoğlu’nun sandalyesinin kırılmasını bir rastlantı ile açıklamak oldukça zordur!
======================================

Dostlar,

“Kırık sandalye“ sorununu biz de sitemizin manşetinde irdelemiştik :

İstanbul BŞBB İmamoğlu’na sarayda kırık sandalye verilmesi ağır bir politik skandaldır ve asla rastlantısal değildir.

Huylu huyundan vazgeçmiyor.. İmamoğlu’na son derece banal bir yöntemle özel ileti (mesaj) veriliyor; “seni her an indirebilirim!“

İmamoğlu’nun partili CB Erdoğan’ın “israfa yol açtınız“ sözleri kurgunun tamamlayıcısı ya da bilerek – bilmeyerek deşifre edilmesidir.

Bereket İmamoğlu düzeysizsenaryoyu algılamış ve “2. kez sandalyeye oturunca daha sağlam oturduğunu“ söyleyerek taşı gediğine koymuştur.

AKP = Erdoğan çoook zordadır ve çoooook güç yitirmiştir. AKP’den resmi kayıtlara göre (Yargıtay C. Başsavcılığı) 60 bini aşkın istifa gerçekleşmiştir.
Barış akademisyenleri yargıda aklanmaktadır..
Cumhuriyet çalışanları Yargıtay’da aklanmıştır.
Ekonomide fırtına dindirilememektedir; borçlar, bütçe açığı ve resmen %13’ü aşan işsizlik ülkeyi bunaltmaktadır. İnsanlar parasızlıktan kendini yakmakta, intihar etmektedir.
Çocuk tecavüzleri, kadın cinayetleri, artan can – mal güvensizliği, Çorlu faciası,
AKP kadrolaşması….. bu iktidarın ülkemize – halkımıza dayatmasıdır.
Dış politika çıkmazdadır.
……………….
AKP = Erdoğan’ın her cephede çatışma sürdürecek gücü yoktur. Oyları düşmektedir hızla. Bu bakımdan, ön alarak “uzlaşmacı“ rolü oynamakta, aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmemektedir.

Bu tür narsisitik politik kişiliklerin değişmeyen / değiştirilemeyen iç yapılarını aşağıdaki karikatür ustalıkla sergilemektedir (Z. Temuçin, Cumhuriyet 12.9.19).

AKP = Erdoğan’ın durdurulamayan, durdurulamayacak olan çöküşüdür izlediğimiz. 2023’e kalmaz kanımızca. Tüm topal ördek iktidarları gibi.. Muhalefetin ustalığına ve halka önderliğine bağlı.. Elbette, hemen her alanda nal toplayan iktidar blokunun kaçınılmaz hatalarına da..

HDP’nin kriminalize edilmesi politikasına dikkat!
(Bkz. “Kürt sorunu devam ettikçe gerillaya katılım da olacak, çatışma da olacak, savaş da olacak..” mı acaba??)

Millet İttifakını dağıtma hedefli AKP politikaları. HDP, PKK ile ilişkisini kesin olarak kesip bu oyunu bozmalı!

Sevgi ve saygı ile. 18 Eylül 2019, Datça

Dr. Ahmet SALTIK​ MD, MSc, BSc​
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı​ -​ Ankara Üniv. Tıp Fak.
​Mülkiyeliler Birliği Üyesi​​ – Sağık Hukuku Bilim Uzmanı​
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

AYM ‘hak ihlali’ kararının gerekçesini açıkladı

AYM ‘hak ihlali’ kararının gerekçesini açıkladı

AYM ‘hak ihlali’ kararının gerekçesini açıkladı

Anayasa Mahkemesi, “Barış İçin Akademisyenler” bildirisi hakkında aldığı ‘ihlal’ kararına dair kamuoyu açıklaması yaptı. Mahkeme, “AYM’nin içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilir” şeklinde açıklama yaptı.

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Anayasa Mahkemesi (AYM), Barış Akademisyenleri’nin ifade özgürlüğünün ihlal edilmesi üzerine aldığı karara ilişkin bir açıklama yayınladı. Açıklamada, “Anayasa Mahkemesi’nin hiç bir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilir. Bir ifade ya da açıklamanın ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığı değerlendirilirken söz konusu ifadelerin doğru ya da rahatsız edici olup olmadıkları belirleyici olmaz.” ifadeleri kullanıldı.

AYM’den yapılan duyuruda, bildirinin tek yanlı olduğu, abartılı yorumlar içerdiği, güvenlik güçlerine karşı incitici ve saldırgan ifadeler içerdiği iddia edildi. Mahkemenin değerlendirmesinde şu ifadelere yer verildi:

“Anayasa Mahkemesi, son kırk yıldır ülkenin büyük kısmında olağanüstü hâl ilan edilmesini gerektiren, can kayıplarına yol açan terör olaylarının meydana geldiği bölgedeki, güvenlik durumunu ciddileştirecek sözler ve eylemler konusundaki endişelerin bilincindedir.

Dahası Anayasa Mahkemesi, başvurunun odağında yer alan bildirinin belirli bir perspektiften ve tek yanlı hazırlandığı, abartılı yorumlar içerdiği, güvenlik güçlerine karşı incitici ve saldırgan bazı ifadeler barındırdığının da farkındadır. Bu bildirinin Anayasa’nın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğünün korumasından yararlanması gerektiği yönündeki yorumları Anayasa Mahkemesinin bildiride yer alan düşünceleri paylaştığı veya desteklediği anlamına gelmez.

Başvurucuların altına imza attıkları açıklama gerçekten de toplumun büyük çoğunluğu için kabul edilemez bir içeriğe sahiptir. Terörle mücadele eden devleti, halka “katliam”, “kıyım” ve “işkence” yapmakla suçlayan bir açıklamaya katılmak elbette mümkün değildir.

Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesinin hiçbir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilir. Bir ifade ya da açıklamanın ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığı değerlendirilirken söz konusu ifadelerin doğru ya da rahatsız edici olup olmadıkları belirleyici olmaz. Bu noktada kullanılan sözlerin terör örgütünün şiddet ve tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Açıklanan bir düşüncenin yetkilileri sert biçimde eleştirmesi, suçlayıcı keskin bir dil kullanması ve hatta tek taraflı, çelişkili ve subjektif olması; şiddete yönlendirdiği, topluma, devlete ve demokratik siyasal düzene yönelik olarak bir tehlike ortaya çıkarttığı ve buna bağlı olarak kişileri kanunlara aykırı eylemler yapmaya teşvik ettiği anlamına gelmez.

Devlete yönelik eleştirinin sınırlarının bireylere yöneltilen eleştirilere göre çok daha geniş olduğunda bir tereddüt yoktur. Yaklaşık on ay boyunca, on bir şehirde terör örgütüne karşı yürütülen ve milyonlarca insanın hayatını etkileyen operasyonların kamuoyu tarafından takip edilmesi ve operasyonlar hakkında değerlendirmeler yapılması normal karşılanmalıdır.

Başvurucuların imzaladığı bildirideki düşüncelerin toplumun büyük çoğunluğundan açıkça farklı olduğu ortadadır. Ancak tam da bu sebeple, bu tür açıklamalara karşı yargısal tepki verilmesi noktasında daha hassas davranılması gerekir. Çünkü bu tür müdahaleler kamuoyunun ülkede meydana gelen son derece önemli olayların farklı bir bakış açısından -onların büyük çoğunluğu için bu bakış açısının kabul edilmesi ne kadar zor olursa olsun- öğrenme hakkına ağır bir sınırlama getirmektedir.

Bildirinin imzalanmasına neden olan operasyonları yürüten kamu gücüne karşı ağır eleştirilerde bulunulabileceğinin öngörülmesi ve demokratik çoğulculuk açısından bunlara daha fazla tahammül edilmesi gerekir. Tüm bu bilgiler dikkate alındığında başvurucuların mahkûmiyetlerinin zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık gelmediği sonucuna ulaşılmıştır.

Öte yandan başvurucular hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırılmıştır. Bir başvurucu dışındaki başvurucuların mahkûmiyet kararlarının açıklanması ise ertelenmiş ve başvurucular denetimli serbestlik tedbiri altına alınmışlardır.

Somut olayın koşullarında başvurucular hakkında -bazıları ertelenmiş olsa da- zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık gelmediği kabul edilen müdahalenin hedeflenen terör örgütü ve terörizmle mücadele kapsamında kamu düzeninin korunması amacıyla orantılı olduğunun gösterilemediği sonucuna ulaşılmıştır.

Kamu gücünü kullanan organlar, devlet politikalarına yönelik eleştirilere cevap verilmesi hususunda ülkedeki herkesten daha fazla imkâna sahiptir. Özellikle son derece saçma ve ilgisiz bile görünse muhaliflerin haksız saldırı ve eleştirilerine farklı yollardan cevap verme imkânının olduğu durumlarda ceza kovuşturmasına başvurulmamalıdır.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.”
===============================

Dostlar,

ANAYASA MAHKEMESİNİN BARIŞ AKADEMİSYENLERİ İÇİN VERDİĞİ HAK İHLALİ KARARININ
HUKUKSAL İRDELEMESİ

Söz konusu Bildiri yayınlandığında biz web sitemizde, Bildiri’nin içeriğinde katılmadığımız yerler olduğunu belirtmiş ancak gene de insanların görüşlerini açıklama hak ve özgürlükleri olduğunu belirtmiştik. Açıklamanın düşünce açıklama özgürlüğü sınırları içinde olduğunu yazmıştık:

  • “..Konusu suç oluşturmayan bir bildiriye imza atmak, tartışmasız bir demokratik haktır…” demiştik. (http://ahmetsaltik.net/2016/09/04/khkler-imzaci-akademisyenleri-cezalandirma-firsatciligina-mi-donusuyor/)

Halen de aynı görüşteyiz ve bu bağlamda AYM’nin 8/8 kritik oy dengesi ile dün verdiği “hak ihlali” kararını yerinde, hatta epey gecikmiş buluyoruz. Gerekçeyi de paylaştığımızı söyleyebiliriz.

AYM, bu olağanüstü haksızlıklara yol veren OHAL KHK’larını incelemeyi reddederek bu ağır tabloların gelişmesinde sorumluluk sahibidir. Anamuhalefet CHP tarafından önüne iptal istemiyle getirildiğinde, “OHAL KHK’si adını taşıyorsa ben kapağını bile açmam..” dememeli; Anayasa m. 148/1’in arkasına sığınmamalıydı :

  • Ancak, olağanüstü hallerde ve savaş hallerinde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz..

Çünkü bu “OHAL KHK” si denen (!?) metinlerin içinde OHAL ilanını gerektirmeyen ve hukukun evrensel ilkelerini ayaklar altına alan ölçüsüz – orantısız – hukuksuz, kişisel olmayan intikamcı uygulamalar vardı ve bu nedenlerle, gerçekte Anayasanın OHAL KHK’lerine sağladığı AYM’nin yargısal denetimi dışında kalma kalkanından yararlanmamaları gerekiyordu. Anayasa m. 119/6’da öngörülen “..olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda..” koşulu pervasızca çiğneniyordu.

Öte yandan AYM’nin kararını savunurken bunca ürkek, çekingen, alttan almaya çalışan, tepkilerden çoook ürken…. bir tablo çizmesini değerlendirmekte zorlanıyoruz. Nedendir ki bunca utangaçlık hatta suçluluk – pişmanlık duygusu ve psikolojisi içine girilmiştir? Bir “gönül alma” yükümü hiç de gerekmediği halde duyumsanıyorsa, bu eylem Barış Akademisyenlerine dönük olmalıdır; onların infazı için çığlıklar atan kimi akademisyenlere ve çevrelere değil!.

Anayasamız ve genel olarak çağdaş hukuk sistemleri “hukukun ne olduğunu“, “mevzuatın ne dediğini“, “mevzuatı yorumlamayı” o egemen ülkenin Ulusu adına Yargı erkine bırakmaktadır.

Anayasa m. 9 : Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.

Öte yandan;

Anayasa m. 138 – Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler.

Dahası;

Anayasa m. 138/2,3 : Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

  • Şimdi sıra Anayasa m. 138/son fıkranın gereğini “gecikmeden” yerine getirmeye gelmiştir :

Anayasa m. 138/son : Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.

*****

AYM’ye bireysel başvuruda bulunan 10 Barış Akademisyeni hakkında hüküm kuran ilk derece Ağır Ceza Mahkemeleri, Anayasanın yukarıda aktarılan m. 138/son ve aşağıda sunulan 153. maddesi uyarınca “geciktirmedenyargılamayı yenilemek ve AYM’nin gerekçesi doğrultusunda hak ihlali doğuran önceki hükümlerini kaldırmak, bir başka deyimle tam tersine kararla bu yurttaşlarımızı Anayasa md. 26 bağlamında düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında, haklarını kullandıkları için aklamak zorundadırlar.

Bir kadın akademisyen cezaevindedir, ivedilikle serbest bırakılması gerekmektedir.
Kalan 9 akademisyen için verilen ama açıklaması geriye bırakılan (HAGB) hükümler (5271 sayılı CMK m. 231) ve güvenlik tedbirleri hızla kaldırılmalıdır.

Anayasa m. 153 – Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir…

*****

1071 Ruhu” (!?) kavramından yapay ve zorlantılı biçimde kalkarak bir propaganda operasyonu ile kamuoyunu, AYM’yi ve AYM’nin söz konusu kararının gereklerini yerine getirmeye zorunlu olan ilk derece Ağır Ceza Mahkemelerini psikolojik baskı altına alma girişimi traji-komiktir. İktidar güdümlü olduğu ve epey beceriksiz biçimde kurgulandığı izlenimi edinilmektedir. Böylesi bir politik yönlendirmeye (manüplasyona) akademisyenlerin, üstelik akademisyen meslektaşları aleyhine “alet olmaları” her şeyden önce akademik etik dışı bir tutum ve davranıştır. “Akademia”nın temel, vazgeçilmez (sine qua non) “özgürlük” varsayımı ve ruhuna cepheden ve apaçık aykırıdır.

İlk derece yargı organları olarak ilgili Ağır Ceza Mahkemelerinin saygın yargıçlarının, salt hukukun gereğini yerine getireceklerini, yukarıdaki Anayasa maddelerine ek olarak Anayasa md. 2’de vurgulanan Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez – değiştirilmesi bile önerilemez temel niteliklerinden biri olan HUKUK DEVLETİ olmasının vazgeçilemezliği ve aşılamazlığı karşısında hak ihlalini kaldıran kararları geciktirmeden ve kendiliğinden vereceklerini düşünüyor ve umuyoruz. Tersine en küçük bir direnme bile başta Anayasa m. 2’nin ve yukarıda gönderme yapılan hükümlerin açık çiğnemi (ihlali) olacak ve TCY (Türk Ceza Yasası) m. 309/1 kapsamında Anayasayı çiğneme suçu oluşturacaktır ki yaptırımı “…ağırlaştırılmış müebbet hapis” tir!

Öte yandan, AYM’nin bu son kararı da elbette edeple, terbiye ile, ağırbaşlılıkla, tek koşulla HUKUKSAL ZEMİNDE bilimsel eleştiriye sonuna dek açıktır.. Yüksek Mahkemenin tüm kararlarında olduğu ve gelecekte de olacağı gibi..

Sevgi ve saygıyla. 30.07.2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Anayasa Hukuku PhD (Doktora) öğrencisi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com