30 Ağustos uyanışında FETÖ – PKK – IŞİD – PYD emperyal ürünleri

30 Ağustos uyanışında FETÖ – PKK – IŞİD – PYD emperyal ürünleri

Şükran Soner

Şaka değil genç kuşakların yaşam sü­reçlerini, bizlerin en baskın son 17 yılına el konulmuş olarak, “aç parantez, kapa parantez” olarak ilan edilmiş tüm değerle­ri, kazanımları ile yok sayılmaya çalışılan Cumhuriyet kazanımları söz konusu.. Za­fer Bayramı’nın çoğunluk yıllarda uyduruk gerekçelerle kutlanmaması adına yaşatıl­mış onca yasaklardan sonra, Türkiye’nin emperyal çıkarlar adına acımasızca sıkıştırıldığı bir süreçte, var olma, yaşam koşulları dayatmasında, en tepeden va­tandaşlık kimliği olan her bireye, dahası ülkemize sığınmış milyonlara.. zorunluluk olan değerlerimize sarılma günleri..
***
Gönüllülük üzerinden görkemli, anlamı­na uygun kutlama iradesi ile sokaklara, anlam katacak her etkinliğe dökülen mil­yonların 30 Ağustos’un anlamına ilişkin bilinçli duruşları, uyanışları çok daha de­ğerli. Kamerada söz hakkı yakalayanların 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın anlamına ilişkin uyanışları gerçekten muhteşem.. Diyanet’in yok sayması, hutbe yayımla­mayı atlaması öfkesiz, kinayeli serzenişle “unutmuş olabilirler, gecikmeden uyarıları dikkate alabilseler..” türünden cümlelerle uyarı konusu yapılıyor.. Kurtuluş Savaşı destanının yazılmasında en olumsuz ko­şullarda bu ülkenin tüm vatandaşlarının, en yoksul, en çaresiz koşullarda, kadınla­rı, çocukları ile, ırk, inanç ayırımcılığı ya­pılmaksızın, gönüllü katkıları, kahraman­lıklarından örneklerle sıralanıyor..
***
Daha da anlamlısı 30 Ağustos üzerin­den, günümüz gündemine geçişleri, uya­rıcı dersler çıkarabilme çabaları.. Ülke­mizin, kuşkusuz asla aynısı olamayacak koşullarda ama emperyalizmin günümüz gündemi, çıkarları üzerinden sıkıştırıldığı gelişmelere ilişkin, ulaşabildikleri doğru olduklarına inandıkları sonuçlara dönük görüşler açıklamalarındaki yarışları..
Elbette siyasal, toplumsal kimlikleri, örgüt sorumlulukları, aydınlanma bilinçleri olanlar için, eşyanın tabiatına, sorumlu­luklarına ilişkin bir durum, olması gere­ken bu. Sevindirici olanı, dikkatinize de sunmak isterim, en yandaş medyada var olma yarışındakilerin, örgütlenmelerin so­rumlu yöneticilerinin de, galiba ellerinde olmadan, gelişen yeni reflekslerine dikka­tinizi çekmek isterim. Sadakatinden kuş­ku duyulmaması adına bir sürü açıklama yaptıktan sonra, ellerindeki verilere dayalı konuşmak gereğini duydukları noktalar, boyutlar, satır araları arttıkça artar gibi bir durum söz konusu oluyor..
Ya işin içinde oldukları için söyleye­medikleri, bizden çok bildikleri ve kaygı duydukları gelişmelerde bir patlama var. Ya da sonsuza kadar yandaşlığın sürebi­leceği maddi koşullar tepetaklak. Kaçınıl­maz gelişmeler üzerinden verilen bilgilerin cümleleri ile saf değiştirmiş konumlara bile düşebiliyorlar.. Haydi Memur-Sen’in düştüğü acınılası  konumda, bir bir borç­lu olduğu örgütlülüğünün var oluşunun gerçekliğinde imzalayamadığı sözleşme masası metninin, aslında varılmış kimi çalışma koşulları iyileştirmelerini de yitirmiş olarak tahkim sisteminden çıkan sözleşme metni karşısında, “Biz imzala­yamazdık, yargı karar verdi..” demenin ötesinde bir çıkışı, çaresi yok.

Saraya en yakın uzman yorumcuların ağızlarından çıkan, “işin bu tarafı da var, o da çok doğru ve anlamlı sorun, gerçek..” cümlelerinin, bire bir işten, görevlerinden atılmalarına neden olmamak adına, ay­rıntılarına girmeden artık çok sık tanıklık etmekte olduğumuzu anımsatmakla ye­tinmeliyim..
Günümüzün sıcak ve bizi çok ilgilendi­ren gündemine ilişkin, sınır boyu güvenlik adına sıkıştırılmamızın, sıcak savaşın bataklığına çekilmemiz tuzakları üzerin­den ağızlardan artık çok sık çıkan sözler içinde, en çok duyulan örnekler içinde PYD-IŞİD, PKK-FETO ilişkilerinin kaçınıl­mazlığından somut örnekler, tahterevalli ilişkileri de var ki.. Önümüzdeki sıcak gelişmeler, gündemler üzerinden çok sık sorgulamak, tartışmak konumunda ola­cağız..
==================================
Dostlar,

Evet, artık ciddi bir uyanış gözlüyoruz toplumda..
Kitleler, somut biçimde, kendi yaşantılarında ve dayandıkları ölçütlerle ülkenin duvara dayandığını ve tıkandığını algılıyor.
Bu tablodan, 17 yıldır tek başına iktidar olan ve hiçbir özür üretemeyecek olan AKP = RTE‘nin doğrudan sorumlu olduğunu da..
Ne var ki iktidarın tepesinde iklim gene aynı iklim..
Erdoğan 26 Ağustos’ta Malazgirt’e gitmeyi ve halkın geçmişe, bin yıl önceye dönük gurur olaylarını sömürmeyi seçiyor..
Oysa 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’e Alpaslan ordularının kapılarını açtığı Anadolu bile Osmanlı’nın imzaladığı Sevr ile elden çıkıyordu..
Mustafa Kemal Paşa millete öncülük etmese idi..
İyi, güzel, Millet kahramanca dövüştü de onları bir araya kim getirdi, kim öncülük etti??

Bütün dünyanın gıpta ile andığı ve belirleyici rolünü kabul ettiği Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yı görmezden gelmek niyedir?

  • Bu hastalıklı bir ruhsal durumdur.. davranış bozukluğudur, vefasızlık, nankörlük hatta tek sözcükle İHANETTİR!

Erdoğan, birlik – beraberlik nutuklarının içini doldurma istiyorsa, Malazgirt’ten 4 gün sonra 30 Ağustos’ta da Dumlupınar’a gitmeli idi..
Hala geç değil..
9 Eylül’de İzmir’e gitsin ve uygun bir konuşma ile birleştirici olsun..

Sevgi ve saygı ile. 31 Ağustos 2019, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

AYRAÇ Dergisi sayı 4 – 2019; Türkiye’de Aydın Hekim Olmak : Prof. Dr. Ahmet SALTIK ile Ropörtaj

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi D4 Öğrencilerinin çıkardığı AYRAÇ dergisi ile söyleşi..


Dostlar,

AÜTF (Ankara Üniv. Tıp Fak.) D4 öğrencilerimizden Güler Gözüdeli ve Mehmet Dinçay Yar 28.12.2018’de bizimle bir söyleşi yaptılar (aşağıdaki fotoğrafta AÜTF’deki odamızda Dinçay ile). Çıkarmakta oldukları AYRAÇ adlı derginin 4. sayısında, 2019 başında yayınladılar. Dergi satışını olumsuz etkilememesi bakımından birkaç ay erteledikten sonra bu söyleşiyi paylaşmak istiyoruz..

Bu gün 7 Nisan 2019..
Dünya Sağlık Örgütü 72 yaşını bitirdi..
Bir hekim, koruyucu hekimlik Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği alanında uzmanlaşmış ve yaşamını bu alana adamış bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak, bu söyleşinin ve vermeye çalıştığımız iletisinin Ulusumuza bir “çam sakızı – çoban armağanı” olarak kabulünü dileriz.

Asla unutulmasın ki, Sağlık doğuştan kazanılmış bir insanlık hakkıdır!

Bizler, piyasalaştırılmış sağlık hizmetlerinin sömürülerek aşağılanan “müşterisi” olmayı reddediyoruz!

Sosyal devlet sorumluluğu ile herkese eşit ve nitelikli, kamusal, önceliği kesin olarak koruyucu sağlık hizmetlerine veren bir sağlık sistemi hepimizin hakkıdır.

Yine unutulmasın, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ve kurucusu eşsiz önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün sözleri ve buyruğu herkese rehber olmalıdır :

    • Devlet olma savındaki siyasal kuruluşların EN BİRİNCİ görevi halkın sağlığıdır!

Öğretim üyeliğinde 31 yılı tamamlamış olmanın gururu ve süren – artan sorumluluğu ile..

Sevgi ve saygı ile. 07 Nisan 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

================================================
Söyleşinin başlığı aşağıdaki gibi :

  • Türkiye’de Aydın Hekim Olmak :
    Prof. Dr. Ahmet SALTIK ile Röportaj

Ocak 2019, sayı 4 Güler Gözüdeli ve Mehmet Dinçay Yar

Ayraç: Kendi sözlerinizle akademisyen nedir, aydın nedir tanımlayabilir misiniz? Akademisyen ne yaparsa aydın tutum (tavır) sergilemiş olur?

Ahmet Saltık: Bu sorunuzdan anladığım ölçüde her akademisyen aydın olamayabiliyor gibi bir çıkarımınız var. Bu varsayım üzerinden gidersek gerçekten de aydın olmak bambaşka bir şey. Gelişmekte olan ülkelerde ateşten gömlek!

Akademisyen o ülkenin yasal yapısına göre birtakım akademik unvanları alabilmek için bilimsel gereklilikleri yerine getiren, bildiri sunan, makale – tez yazan, sınavlar geçen kişidir.

Akademisyen unvanını kazanmak a fortiori (zorunlu) olarak aydın olmanızı sağlamaz. Aydın olmanın ilk koşulu, salt kendi beklentileriyle uğraşmayıp yaşadığı çağda, coğrafyada, giderek tüm dünyada insanlara karşı sorumluluk duymaktır. Bu sorumluluğun gereği olarak daha gönençli, mutlu, adaletli, barışçı… bir toplum düzeni kurmak için gözlemcilik eder ve çaba içinde olur aydın (filantropik insan aşaması).

İkinci koşul “aklını inançtan – bilimi dinsel takıntılardan özgürleştirmek“tir. Aydınlanma’nın evrensel tanımı budur. Bu, akademisyenin inançsız olması anlamına gelmez ancak laboratuvarın, kütüphanenin ve ders vereceği amfinin.. kapısında tüm inançlarını dışarıda bırakmalıdır. Bilimsel bilginin ve akıl yürütme sürecinin önüne hiçbir önkoşul koymamalıdır. Somut örnek vermek gerekirse Nobel Tıp ödüllü Prof. Aziz Sancar Hocamız

  • “Ben Evrime de Tanrı’ya da inanıyorum. Evrim bilimsel bir gerçektir.” sözlerini etmişti.

Ama günümüzde Türkiye ve Dünya’da giderek tırmandırılan post-modern öğretiler; toplumsal yaşamı dünyevi – laik olmaktan çıkarıp dincileştirme çıkmazına sokuyor. Bu da doğru değil, örneğin Türkiye’de çok farklı inanç kesimleri ve heterojenlik varken, şu veya bu toplum kesiminin seçimlerini bir başka kesime dayatmak akılcı, adaletli ve olanaklı değil. Dolayısıyla aydın, günümüzde laik – seküler bir yaşamdan yana olmak zorundadır; kendi inançlarını iç dünyasında elbette ki saygınlıkla, dinginlikle yaşayabilir. Buna engel olunmaması da seküler düzenin gereğidir.

Özetlemek gerekirse aydının etnisite, inanç temelli çatışmaları kökten çözecek biçimde seküler (laik) tutum alması beklenir. İnsanlar hem akademinin getirdiği bilgi ve beceriye sahip olur hem de aydın tutum alırsa, uygarlığın daha az sancı ile gelişimine çok büyük katkı sunarlar kanısındayım.

Ayraç: Tıpta Halk Sağlığı Uzmanlığınızın üzerine 2016’da SBF – Mülkiye’de Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi bölümünden de diploma aldınız. Türkiye’deki tek Tıbbiyeli ve Mülkiyeli’siniz. Bu iki okulu da seçmenizin nedenini öğrenmek istiyoruz.

Ahmet Saltık: Annem ev kadını, babam küçük bir memurdu. Bu nedenle beni entellektüel olarak geliştirici bir ortamda büyüdüm diyemem ancak zor yaşam koşullarının bende uyandırdığı sorumluluk bilinci, bir şeyler yapmam gerektiğini düşündürdü. Van Atatürk Lisesini hiçbir dersane, laboratuvar, deney.. görmeden bitirip 1971’de Hacettepe Tıp’ı kazandım. 2 yıl okuduktan sonra ailem İstanbul’da olduğu ve Ankara’da maddi olarak sıkıntı çektiğim için İstanbul Tıp Fakültesi’ne geçtim ve okuduğum yıllar harçlığımı çıkarmak için çalıştım. Türk Tıp Derneği üyelerinden ödentileri topluyordum ve % 20’sini bana veriyorlardı. 4. sınıfta İstanbul Hukuk Fakültesi’nden Prof. Edip Çelik Hoca Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersimize girdi. Edip Hoca çok karizmatikti, beni çok etkiledi, hukuka ilgimi uyandırdı. Aynı zamanda hukuk da okumak istedim ama tıp fakültesini bırakamazdım. Sınava girerek hukuk fakültesine de kayıt yaptırdım Tıbbın son 2, hukukun ilk 2 yılını orada tamamlamış oldum. Ancak sonraki yıllarda hukuku bitirmek olanaklı olmadı.

Anadolu’da bir yıl çalıştıktan sonra Hacettepe’ye dönüp Toplum Hekimliği dalında uzmanlık eğitimine başladım. Bu kararımda, 1. sınıfta Sosyal Tıp derslerimize giren Prof. Nusret Fişek’in 1971-72’de bende bıraktığı derin etki vardır. Uzmanlık eğitimim sürerken Türkiye’nin örgütlenme ve politik yapısına, kamu yönetimine ilgim büyüdü; bu nedenle Siyasal Bilgilerin Hukuk okumaya göre daha uygun olacağını düşündüm. Ankara SBF’yi kazandım ancak uzmanlık eğitimi bitince Ankara dışına gitmem gerektiğinden bu Okulu bitiremedim. 2011’de Af Yasasıyla Mülkiye’ye kaydımı yeniledim. Ak saçlarımla, çocuğum yaşındaki gençlerin ara-sında çok sınırlı sayıda derse katılarak 4 yıllık lisans eğitimimi tamamladım. Bu eğitimin beni çok olgunlaştırdığını ve tamamladığını düşünüyorum. Son olarak da Sağlık Hukuku alanında master (yüksek lisans) yaptım (2018).

Ayraç: 2 fakülte bitirdiniz ve her dakikanızda okuyorsunuz. Bizim kuşağımızın “Tıp okuyorum başka bir şeye zaman bulamıyorum” içerikli kendini sınırlandıran bir kaygısı var. Bu konu hakkında biz genç meslektaşlarınıza bir öneride bulunmak ister misiniz?

Ahmet Saltık: Tavsiye etmek hakkım yok belki ancak deneyimlerimi paylaşıp yüksek sesle düşüncelerimi söyleyebilirim. Bu noktada aklıma zaman yönetimi geliyor ki günümüzde Bilgi’nin elektronik ortamda olması sayesinde zaman yönetimi çok daha kolay. Örneğin yü-rürken, dolmuşta.. cep telefonumdan okuma olanağı bulabiliyorum önceki yıllarda yürürken kitap –  gazete – dergi okurdum. Bir tıp öğrencisinin bu fakülteye girmesi, yüksek zeka düzeyini kanıtlar dolayısıyla tıp eğitimi yanında güzel sanatlara, başkaca ilgilere zaman ayırması olanaklıdır. Ne olur; biraz daha az uyur ve zamanınızı daha iyi yönetirsiniz.

Ayraç: Sağlık Hukuku yüksek lisansınızdan söz etmiştiniz hocam, bu çabanızı anlatır mısınız?

Ahmet Saltık: Anayasa Mahkemesi, Kasım 2015’te “Ben çocuklarıma aşı yaptırmak istemiyorum” içerikli 2 bireysel başvuruyu “Evet, yaptırmayabilirsiniz” yönünde onaylayan kararlar aldı ne yazık ki. Ben Toplum Hekimiyim, temel görevim daha sağlıklı bir topluma erişmeyi sağlamak; ancak aşı yapılmayan toplumda bu olası değildir. Bu sorunu incelemek istedim ve Sağlık Hukuku master programına kayıt oldum, bir tez yazdım:

  • Anayasa Mahkemesi’nin Zorunlu Aşı Uygulamasının Yasal Düzenleme Bulunmaması Gerekçesiyle Hak İhlali Olduğuna İlişkin Bireysel Başvurular Üzerine Verdiği Kararların Değerlendirilmesi” tıp ve hukuk alanlarının ara kesitinde oldu.

    Eğer SBF eğitimim olmasaydı bu konunun sağlık hukuku boyutunu irdelemekte zorluk çekebilirdim. Umarım Sağlık Bakanlığı daha çok gecikmeden yasal düzenleme yaparak çocukluk aşılarını zorunlu kılar ve hem etik hem de bilimsel açıdan savunulması olanaksız
    bu karar düzeltilir.

Ayrıca İstanbul Hukuk kaydımı da 2018 af yasasıyla yeniledim ve şu anda Ankara Hukuk Fakültesinde öğrenciyim, çok sınırlı sayıda da olsa lisans eğitimi derslerine gidiyorum. Emekliliğime az kaldı, umarım daha az yoğun bir yüküm söz konusu olunca sağlık hakkını hem tıbbi hem de hukuksal bağlamda yazmak, kitap, makale.. üretmek, savunmak isterim. Bundan sonraki yıllar için de tasarımım böyle.

Ayraç: Türkiye’de hekim olmanın özellikle aydın bir hekim olmanın sorumluluğu ve karşılaşılan zorluklar nedir?

Ahmet Saltık: Zor bir konum ve rol bu. Daha dün TTB Merkez Konseyi üyesi meslektaşları-mız Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı. Yargılamanın gerekçesi “Savaş Bir Halk Sağlığı Sorunudur” tümcesi oldu. Ben dün web sitemde de yazdım, bu sözü yineliyorum.. dedim. Savaş bir Halk Sağlığı sorunudur; çünkü bu net bir bilimsel gerçektir. Türkiye’de bir biçimde kimi hukuk insanlarının bunu suç olarak görmeye çalışmaları hatta mahkemelerden suç işlendiği yönünde karar çıkması, hatta bu kararların üst yargı organlarında onaylanmış olması bile yalın bilimsel gerçekliği değiştirmez. Bu suç değildir bilimsel gerçekliktir. Bunu söylemek bir aydın tutumudur ve yükümüdür, altında başka şey aramak bilimsel akılcılıkla örtüşmüyor. Meslektaşlarımızın aklanacağını düşünüyorum. En son AİHM’ye gittiğinde kesin olarak – daha önce verilmiş benzer kararlar var– döneceğini düşünüyorum.

Ben hekimim, öncelikli görevim insanı –sağlıklı– yaşatmak!

Kadim Hipokrat’tan beri Hekimler buna yemin eder. Savaşlar insan sağlığını, gönencini en çok olumsuz etkileyen olgudur. Gencecik insanlar ölüyor, engelli kalıyor. Çok tipik örnek bizim Kurtuluş Savaşımız, ne denli çok yitik verdik; ancak Kurtuluş Savaşımız bütünüyle meşru bir savaştı. Çünkü Batı emperyalizmi tarafından işgal edilmişlik ve parçalanmışlığa başkaldırmamamız düşünülemezdi. Bunu yaptık, kanımızla canımızla milyonlarca yitik (şehit) vererek özgürlüğümüzü ve bağımsızlığımızı kazandık. Bunun tersini düşünmek bile istemiyorum, dolayısıyla Büyük Atatürk’ün sözüyle bağlarsam;

  • Savaş bir milletin yaşamı tehlikeye girmedikçe cinayettir.”

buyurmuştu. Ben de aynı şeyi yineliyorum. Savaş, insanımızın yaşamı tehlikeye girmedikçe cinayettir. Dolayısıyla Türk insanının yaşamının tehlikeye girdiğini, Türkiye’yi savaşa sokmak isteyenler veya bu söylemi suç olarak öne sürenlerin tezlerini kanıtlaması gerekir. Neden Türkiye insanının yaşamı tehlikeye girmiştir, kamuoyunda yaygın bir ortak kanı oluşmalıdır. Bu kanı oluşmadığı ve paylaşılmadığı takdirde elbette itiraz edenler de olacaktır ki demokratik bir rejimde bunu da hoşgörüyle karşılamak zorunludur.

Aydın tutumuna başka bir örnek daha vermek isterim. 80’li yıllarda Hacettepe’de Nusret Fişek Hocamız, Türkiye’de modern Halk Sağlığını kuran, beni de bu alana yönlendiren bilge insan, 80’li yıllarda idam sırasında hekimlerin bulunmaması gerektiğini savunmuştu. Yasalarımız idam edilecek kişinin hekimce muayene edilmesini ve “İdama elverişlidir, idamına tıbbi bir engel yoktur.” (!) içerikli  rapor verilmesini öngörüyordu! Arkasından idam edilen kişinin muayenesini yapması ve “Öldü.” raporu düzenlemesi isteniyordu! Bu uygulama, bizim bir numaralı meslek ilkemiz olan “İnsanı yaşatmak” buyruğuna aykırı düştüğü için, Nusret hoca da bir aydın tutumu sergileyerek hekimlerin bu görevlere katılmaması gerektiğini bildirmişti. Bu sırada Nusret Hoca TTB (Türk Tabipleri Birliği) başkanı idi. O dönemde ne yazık ki yargılandılar ve aklandılar. Günümüzde hiçbir hekim arkadaşımızın böyle bir “görevi” (!) yok; çünkü bunlar aydın tutumuyla savaşımlarla kazanılmıştır. Son olarak bu bağlamda aydın hekimin her durumda yaşam hakkını savunması gerektiğini düşünüyorum.

  • Sağlık hizmetlerinin piyasaya konu hizmetler değil, devletin yükümlülüğü altında herkese doğuştan kazanılmış bir hak olarak sunulması gerektiğini savunur aydın hekim.

O halde Türkiye’de aydın sorumluluğu, sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılmasına açık, net, köktenci bir tutum almayı gerektirir. Benim tıpta Toplum Hekimliği uzmanlık alanını seçişim de bundandır. Yapıp ettiklerimiz, yalnız varsıl kişilerin değil, tüm toplumun sağlık haklarını savunmayı gerektirir. Ve dahası, bu hizmetin insanlar hastalanmadan önce yapılması ilkesine dayanır.

21. yy’da aydın hekim, hasta – hekim ilişkisini ticarileştirmeyen, giderek en sağlıklı topluma erişmenin kolektif çabası içinde olan hekimdir diye düşünüyorum.

Ayraç: Son olarak öğrencilik yaşamınızı merak ediyoruz hocam, biraz anlatabilir misiniz?

Ahmet Saltık: Hacettepe Tıp 1. sınıfta, Tuzluçayır’da ailemle bir gecekonduda kalıyorduk.
2. yıl ailem İstanbul’a gitti ben yurtta kalmak zorundaydım. Babam beni polis yurduna yerleştirdi. Burası polis çocuklarının ve polis akademisinde okuyan öğrencilerin kaldığı bir yerdi. Bir apartman dairesi salonunda 8 ranzada 16 kişi kalıyorduk ve sigara da içiliyordu o zaman. Küçük bir çalışma salonumuz vardı oraya taşınırdım hep. Bu koşullarda Hacettepe 2. sınıfta, ağır derslerime çalışma ortamı bulamadım.

Dönemin başbakanı Ferit Melen Van milletvekili ve Başbakandı. Ben de Van Lisesini birincilikle bitirmiştim. Bir tıp öğrencisi olarak gittim, kapısını çaldım. Beni kabul etti ve yurt koşullarımın iyi olmadığını, özel yurtlara paramın yetmediğini, Vehbi Koç Öğrenci Yurdunu istediğimi aktardım. 2. yarıyılda Vehbi Koç Yurdunda kalmama karşın, maddi olarak zorlandığım için, yatay geçişle ailemin yanına, İstanbul’a gitmek zorunda kaldım.

Üniversitede okurken çalıştım. Genel cerrahi hocamız Prof. Ünal Değerli’ye gitmiştim “Hocam geçim sıkıntım var, ne yapabilirim?” diye. Kendisi Türk Tıp Derneği’nin başkanıydı, bana derneğin ödentilerini toplama görevi (işi) verdi. Hiç unutmuyorum, yıllık ödenti 150 TL idi, bunun 30 lirasını bana veriyorlardı. Zaman zaman tüm gün derse gidemediğim oluyordu sabah çıkıyordum, tüm İstanbul’da derneğe üye hekimlerin yanlarına gidiyordum. Böylelikle tıp eğitimimi tamamladım.

Bir de tıp eğitimi hakkında öğrencilerime sürekli önerim; klasik kaynak kitapları izlemeleridir. Ders notları ile asla yetinmeyip İngilizce textbook okumalarıdır. Derslere de olanak  ölçüsünde girmelerini öneririm; çünkü ben çalışmaktan dolayı derslere istediğim oranda giremedim tıp eğitimimin son yıllarında. 40 yıl sonra, katıldığım derslerden belleğimde yer edinen çokça şey varken, katılamadıklarımda yeterince iz yok. Kalıcı öğrenme sağlamak bakımından derse devam, hocayla etkileşim ve meslektaşlarla tartışmanın çok verimli ve gerekli olduğu kanısındayım.

Van Lisesinin son sınıfında biz 3 arkadaştık ve ağır koşulları görmüştük. Olağanüstü çalışmaz-sak hiçbir çıkışımızın olmadığını kavramıştık. Üçümüz de tıbbiyeye girdik. Vahit Özmen bugün İstanbul Tıpta genel cerrahi hocasıdır. Ahmet Arvas Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde sosyal pediatri hocasıdır. Dolayısıyla azmedilirse birçok şeyin başarılabileceği inancını taşıyorum.

Son tümcem şöyle olsun: Bu söyleşiyi siz istediniz; ben, kendimden söz etmekten utanan bir terbiye aldım. Anlattıklarımın yalnızca bir insanın deneyimleri, zor koşulları, neler başarabileceği olarak görülmesini dilerim.

İşte SOSYAL DEVLET, böylesi derin eşitsizlikleri kaldırmak içindir. Türkiye’de ve dünyada bunun için çaba göstermeliyiz.

  • Adil, eşitlikçi, barışçı, seküler (laik), insan onuruna dayanan, bilimsel, demokratik – hukuk temelli, sömürüsüz ama dayanışmacı bir toplum, devlet ve giderek dünya..

Bu söyleşi için AYRAÇ’a ve size çok çok teşekkür ederim.
***

 

 

 

 

 

Dahiyi anlamak : ATATÜRK ÜZERİNDEN TARTIŞMAK

Dahiyi anlamak :
ATATÜRK ÜZERİNDEN TARTIŞMAK
– Yılmaz Özdil ve kitabı üzerindeki tartışmalar…

Prof. Dr. Süleyman ÇELİK 
scelik44@gmail.com

Atatürk Nutuk’ta der ki, “Milli Mücadeleye birlikte başladığımız yolculardan bazıları, ulusal yaşamın bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet yasalarına kadar uzayan gelişmeleri, kendi düşünme, kavrama ve hayal etme sınırlarını aştıkça bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardır” (M. K. Atatürk, Nutuk, c.1, s.16).

Atatürk burada Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Adnan- Halide Adıvar gibi sivil ve asker yol arkadaşlarından söz etmektedir.

Gerçekte zaferden sonra Atatürk’ün yaptıkları (devrimler), yalnız yolları ayrılan arkadaşlarının değil, yanında kalıp birlikte yola devam eden İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Celal Bayar gibi arkadaşlarının da “düşünme, kavrama ve hayal etme” sınırlarını aşmaktaydı. Fakat bunlar Atatürk’ün o güne dek başardığı olağanüstü işlerin yakın tanığı olmaları nedeniyle, ona inandıkları/ “o ne yaparsa doğru yapar” diye düşündükleri için ayrılmadılar, onunla birlikte yola devam ettiler.

Atatürk’ün diğerlerinden farkı ne idi?..

Atatürk, öncelikle düşmanlarının bile kabul ettiği gibi müstesna bir dâhi idi (Aydın Sayılı, Atatürk Bilim ve Üniversite, Belleten, vol.45, Ankara 1981, s.27-42).

Ayrıca, kendi deyişi ile “çocukluğundan beri eline geçen iki kuruştan biri ile kitap alarak” çok okuyan bir insandı.

Atatürk’ün okumaya ilgisi o kadar fazladır ki daha lise öğrencisi iken mevcut Türkçe kitaplar O’na yeterli gelmedi. Bunun üzerine okumak için yabancı dil öğrenmeye karar verdi. Bu amaçla Manastır’da, gönüllü Katolik rahiplerin işlettiği yerel bir misyoner okulunda Fransızca dersleri aldı. Yaz tatillerinde gittiği Selanik’te de Fransız Hıristiyan frerlerin açtığı dil kursuna devam etti ve kısa sürede Fransızca kitapları okuyabilecek derecede yabancı dilini geliştirdi. Harp Okulu ve Akademisi’nde Almanca öğrenimi gördü ve bu dili de kitap çevirisi yapabilecek derecede ilerletti.

Cephede, yurtiçi gezilerde vs. her koşulda kitap okuyabilecek ortam oluşturuyor ve zaman yaratıyordu. Okuduğu kitap sayısının 10 binlerce olduğu kestirilmektedir. (Sinan Meydan, Akl-ı Kemal- Atatürk’ün Akıllı Projeleri, Cilt.1, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2012)

Ölene kadar okumayı sürdürdü. Öyle ki, hasta yatağında yatarken Le Monde gazetesinde Maya tarihi ile ilgili yeni bir kitap yazıldığını okuyunca hemen alınmasını istedi. Ne yazık ki bu kitabı okumaya ömrü yetmedi. Askerlik, tarih, hukuk, iktisat, coğrafya, sosyoloji, felsefe, antropoloji, mantık, matematik vs. her konuda, konuların uzmanları kadar kitap okuduğu görülmektedir (Bilal Şimşir, Atatürk’ün Kitap Sevgisi, Atatürk Dönemi- İncelemeler, Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ankara, 2006, s. 251-262). Çanakkale muharebelerinin en kızgın döneminde Madam Corinne’e yazdığı mektupta, “savaşın sıkıntılarından kendisini bir an olsun uzaklaştıracak romanlar göndermesini” isteyecek kadar edebiyatı da sevdiği bilinmektedir.

Tarihe çok önem veren Atatürk’ün saptanabilen 879 tarih kitabı okumuş olduğu belirlenmiştir. Yalnız siyasal ve savaşlar tarihini değil, sanat, dinler, uygarlık ve bilim tarihi ile ilgili kitapları ve başta Kur’an olmak üzere kutsal kitapları da okumuştur.

Yeryüzünde neredeyse hiçbir asker, hiçbir devlet adamı ve hiçbir devrimci, bu derece derin ve geniş bir entelektüel birikime sahip değildir.

Yapılan incelemeler kitapları eleştirel akılcı bakış açısıyla okuduğunu göstermektedir. (Recep Cengiz, Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, 24 cilt, Anıtkabir Derneği yayını, Ankara, 2001). Bu şekilde okumak, aklı geliştirir. Böylece Atatürk, bilgi ve birikimini artırdığı gibi dehasını daha da geliştirmiş ve sonuçta, Clinton’ın deyişiyle “yüzyılın” değil,  “milenyumun” yani “Bin Yılın Dahisi” olmuştur.

1930’lu yıllarda üniversitelerde bilim tarihi kürsüsü yoktur. Ancak o sıralarda Harvard Üniversitesi’nden Prof. George Sarton, “Bilim Tarihine Giriş” adlı bir kitap yazmıştır. Atatürk bu kitabı hemen getirtip okumuş ve seçtiği bir öğrenciyi Harvard Üniversitesi’ne göndererek Prof. Sorton’un yanında doktora yapmasını sağlamıştır. Dünyanın ilk bilim tarihi doktoru unvanını kazanan bu öğrenci, daha sonra Ord. Prof. olacak Aydın Sayılı’dır.

Dünyada üniversite özerkliğinin yeni yeni konuşulduğu o yıllarda Atatürk, Osmanlı’dan kalan tek yükseköğretim kurumu olan Darülfünun’a idari ve mali özerklik vermiştir.

Bunlar Atatürk’ün entelektüel kişiliğinin, zamanının çok ilerisinde olduğunun göstergesidir.

Uygarlıklar insanlığın ortak kültür mirasıdır. İlk uygarlıklar, Tarım Devrimi’nden sonra Çin, HintSümer ve Mısır’da oluşmuş; Babil, Asur vd. uygarlıklarından sonra Anadolu, uygarlıkların beşiği olmuş; bu topraklarda Urartu, Hitit,… İyon  vb. 40’ın üzerinde uygarlık doğmuştur. Roma İmparatorluğu bu uygarlıkların üzerinde büyümüş ve Avrupa’yı uygarlık ile tanıştırmıştır. Onun çökmesi ile Ortaçağ bağnazlığının söndürmek istediği uygarlık ateşini, İslam dünyası sahiplenmiş ve İslam Uygarlığı doğmuştur. İnsanlığın son uygarlığı olan Avrupa veya  Batı uygarlığı, tüm bu uygarlıkların birikimi üzerinden, Rönesans, Reform, bilimsel ve Aydınlanma Devrimi aşamalarından geçerek, uzun bir evrim sürecinin ardından oluşmuştur.

Uygarlık ve bilim tarihini çok iyi bilen Atatürk, mirasçısı olduğu Anadolu uygarlıklarına ait eski eserlerin yok olmaması için, daha Sakarya Muharebeleri sürerken, bunların toplanıp koruma altına alınmasını buyurmuş ve Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin çekirdeğini oluşturmuş; Cumhuriyet’ten sonra kurduğu Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’nde Sinoloji, Sümeroloji, Hititoloji vb. Kürsüleri açtırmış, arkeoloji öğrenimi için yurt dışına öğrenciler göndermiş, kazılar başlatmıştır.

Kendisini Avrupa uygarlığının mirasçısı olarak gören Atatürk, elbette “Aydınlanmacı”dır; ancak Sanayi Devriminden sonra ortaya çıkan kapitalist emperyalizmin, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkeleri üzerinde yükselmiş Aydınlanma değerlerini yok ettiğini ve Avrupa uygarlığının temellerini yıktığını anlamıştır.

Sömürü ve savaşın olmadığı, “yurtta ve dünyada barış”ın egemen olacağı yeni bir uygarlık yaratılması gerektiğini düşünmüş olan Atatürk, Sayın Prof. Dr. Özer Ozankaya’nın deyişiyle uygarlık tasarımı sahibi bir devrimcidir. “Çağdaş uygarlığın üzerine çıkmak” derken, bundan söz eden Atatürk, bir kuramcı değil eylemci olduğu için, ülkemiz çevresinde kurulmasına öncülük ettiği paktlarla, bu düşüncesini yaşama geçirmeyi çalışmıştır

Sonuç olarak, O çağdaşlarının gerçekleştirilmesini hayal bile edemedikleri büyük devrimler yapmış, adeta mucizeler yaratmış, zamanının çok ilerisinde bir dev adamdır. Başta dediğimiz gibi, O’nun yanında çok cüce kalan, birlikte yola çıktığı yakın arkadaşlarından bazıları ile yolları ayrılmış, O’na inanıp yola devam edenler de öldükten sonra, O’nun yolundan ayrılmış ve karşı devrimin kapılarını açmışlardır.

“Bin Yılın Dahisi”, 100 yıl sonra hala bir dev ve O’nun yanında bizler hala birer cüceyiz. Hala O’nun yaptıklarını anlayamadık. Aydınlanmadan ve kapitalizmin yarattığı yozlaşmadan habersiz, (sözde) modernler olarak Batı taklitçiliğini Atatürkçülük sanıyoruz.

Yüz yıl geçti, hala O’nu tanıyamadık. Körlerin fil tarifi gibi kendimize göre bir tanım yapıyor ve esası anlayamadığımız için sözcükler ve şekiller üzerinden büyük kavgalar yaşıyoruz:

Kendilerini ilerici aydın sananlar böyle işlerle uğraşırsa; hala Ortaçağ karanlığında yaşayan, uygarlıktan nasibini almamış, İslam Uygarlığından bile habersiz, Atatürk’ün savaş zamanında toplanıp koruma altına alınmasını istediği eski eserlere, 100 yıl sonra “kırık çanak çömlek” gözüyle bakan gericilerin, O’nun yaptıklarına “gavurluk” demeleri ve ışığından rahatsız oldukları için ülkeyi karartarak O’ndan kurtulacaklarını sanmaları doğaldır.

Birinci Meclis’te “uygarlık nedir?” diye soran bir mollaya, Atatürk’ün “uygarlık adam olmaktır Hocaefendi, adam!” demesi gibi, adam olmak gerek. Adam olmak için de Atatürk gibi çok okumak, ama Atatürk gibi okumak, Atatürk gibi düşünmek, adam gibi tartışmak gerek. Yoksa gideceğimiz yer belli; önümüzde örnekler var, Afganistan gibi, Pakistan gibi….
======================================
Sevgili dostumuz Sn. Prof. Dr. Süleyman Çelik’e bu anlamlı derlemesi için teşekkür ediyoruz…

Dr. Ahmet Saltık
07.02.2019, Ankara

Sapere Aude

Sapere Aude

Enver Aysever
Cumhuriyet
, 18.10.18
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..
Yaygın umutsuzluğu salt iktisadi gerekçelere, içinden geçtiğimiz siyasal sürece bağlamak yeterli bir açıklama olmaz. Kaç gündür, özellikle sosyal medya ahalisinin gevezelikleri üzerinden, itiş kakış yapılan tartışmalara bakıyorum, içim sıkılıyor. Köksüz, içeriksiz, uçuşan kavramlar üzerinden savrulan fikir kırıntıları, bütünlüklü bir düşünce doğuramıyor. Ülke aklı askıya aldığı, düşünmekten vazgeçtiği için açmazda. Ağzına gelen her sözü değerli sanan insanlar arasında kaybolur yaratıcı, özgün fikirler. Hep böyledir, gürültü altında eziliyoruz. 
Aydınlanma akşamdan sabaha gerçekleşmiş dönüşüm değildir. Doğayı anlama, bilimle yön bulma, aklı mutlak egemen kılma insanlık için zorlu, kanlı süreçtir. Farklı düşünürlerin yaklaşımlarıyla uzun zamanla gelinmiş felsefi, toplumsal düzeyden söz ediyoruz. İnsan aklının üzerinde herhangi bir gücü, iradeyi kabul etmemek cesaret işidir. Bugün yığınların bunu başardığını düşünmek saflık olur. İnanmak kolaydır, sorgulamak güçtür. Temel çelişki burada başlar. Biri, başına geleni yazgı olarak görür, Tanrı’nın emri sayar. Diğeri edimleri ile sonuca varır. Nedenlerle meseleleri kavrar ve sorumluluktan kaçmaz. 
KantAydınlanma, insanın kendi ayağıyla içine düştüğü toyluktan kurtulmasıdır.
Toyluk, insanın kendi aklını bir başkasının rehberliğine ihtiyaç duymaksızın kullanamamasıdır. İnsanın bu toyluğa kendi ayağıyla düşmesinin nedeni de akılsız olması değil, aklı başkasının rehberliği olmaksızın kullanma kararlılığı ve cesaretini
gösterememesidir” der. 
Bundan dolayı, Aydınlanma’nın sloganı şudur: 
* “Sapere aude! (Kendi aklını kullanma cesareti göster)” 
“Toyluk” özenle seçilmiş sözcük. Suçlama yok, erken dönem zaafı olarak görüyor Kant bunu. İnsanlık öğrendikçe, geliştikçe bu toyluktan kurtulacak, iradesine sahip olarak, tercihlerini buna uygun yapacak, beklenti bu yönde. Peki, öyle mi? Tanrı fikrinin bir tarihi var. İnanç belli ki insanın doğasında var. Bunu belli dengede tutmak mümkün… Eğer aklın egemenliğini baskılarsa sonu felaket oluyor. Devrimler çağına yakından bakmak gerek. Bahis uzun, bize dönelim… 
Cumhuriyet aydınlanma fikri üstüne inşa edildi. Kapitalistleşmeyle birlikte kaçınılmazdı Osmanlı’nın yıkılması. Yerine ne konacağı önemliydi. Cumhuriyet ancak devrimle kurulabilirdi, öyle oldu. Mustafa Kemal başardı. Osmanlı’yı onarma fikri gericidir, Cumhuriyet kurmak ilericidir! Namık KemalŞinasi gibi isimler aydınlanmacıydı, devrimci değillerdi. Her devrim yeni sorular, sorunlar getirir kuşkusuz… Genç Cumhuriyet bu çatışmaları yaşadı, üzücü olan ilerleme beklentisinin boşa çıkmasıdır, uzun zamandır ricat söz konusu. 
Kapitalizm feodal toplumsal yapıya yönelik ciddi itirazdı başlangıçta. Endüstrileşme işçi sınıfını doğurdu, Aydınlanma etkisiyle kapitalizm ilerici rol üstlendi. Demokrasi bunun ürünüdür. Tanrı’dan güç alan hükümdarın egemenliği altında herkes onun kulu, kölesi, mülküydü. Kapitalizm mülkiyeti Tanrı eliyle kullanmak yerine, akılla elde edilen beceri sonucunda yurttaşlara dağıtmayı vaat etti ve başardı. Demokrasi burada önemli işlev gördü. Lakin insanlar eşit değildi. Uluslar aynı güce sahip değildi. Mülk/para güçlü olanın elinde birikti. Eşitsiz toplumsal yapı, patronların hızla güçlenmesine neden oldu. Mülkiyeti elinde bulunduran yeni, büyük başka güçler doğdu. Buna karşılık işçi sınıfı oluştu ve onun hak mücadelesi başladı. Kapitalizm muhafazakârlaştı, gericidir.
* İşçi sınıfı, kavgası doğası gereği ilericidir, sosyalist olmak zorundadır. 
Cumhuriyet aydınlanmanın ürünü insanlar yarattı, bu toplam, kaçınılmaz biçimde sınıfsal bilinç edinmeye başladı. Köy Enstitüleri bunun somut örneğidir. Üreten, okuyan, bilime uygun davranan insan elbet soracak, itiraz edecekti. Kapitalizm bu insandan korkar. Aklı, aydınlanmayı askıya almak ister. Patronlar saltanatları yıkılacağı için komünizmi öcü olarak sundu. Gericiliği beslemeye başladı düzen. Bunun sonucudur 1954’te Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin kurulması. İlk başkanı ülkücü İlhan Darendelioğlu’dur. Fahri başkan Cemal Gürsel’dir. 
Komünizmle Mücadele Dernekleri ülke siyasetini o günden bu tarafa yönetmektedir. Adnan Menderes, Celal Bayar, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Recai Kutan, Abdullah Gül, Numan Kurtulmuş, Ahmet Davutoğlu ve Recep Tayyip Erdoğan bu derneğin üyesidir. Sıkı durun, Fethullah Gülen Erzurum kurucu üyesidir. Aydınlanmanın okullarında yetiştiler, ancak kapitalizme uygun düşündüler. Akla uygun davranır gibi görünseler de sorgulanması pek mümkün olmayan ilahi bir güce dayandırdılar iktidarlarını. Kapitalizm bunu istemekteydi, piyasa koşullarının egemenliği için işçinin düşkün kalması zorunluydu. Milliyetçilik, dincilik buna uygundur.
* İlerici ilkelerle yola çıkan Cumhuriyet gericileşti. Çöküşün nedeni budur! 
Son günlerde mülkiyet tartışması sürerken yukarıdaki verilere iyi bakmak gerek. AB, NATO, BM türü kurumlar neden gericidir anlamak için hangi egemen güce hizmet ettiğini görmek gerek. Elbet küçük mülkünü korumak kaygısıyla Komünizmle Mücadele Derneği önderleriyle yan yana düşmemeye de dikkat etmek gerek.
Dediğim gibi, ilericiliği biçime indirgerseniz yanılırsınız!
RTE muhalifliği ilerici olmaya yetmez!
======================================
Dostlar,
Cumuriyet‘in yeni yazarlarından Enver Aysever, uygarlık tarihinin kilit kavramlarından AYDINLANMA‘yı, Aklı, Sorgulamayı…. ve Siyasal Düşünce Tarihinin – Siyaset Felsefesinin en parıltılı düşünürlerden ünlü Alman filozof İmmanuel Kant’a yer veriyor bu önemli yazısında.
SAPARE AUDE“, Aydınlanma Felsefesinin 1784’e tarihlenen bir çığlığıdır adeta.
Bizim de doğrusu kulaklarımızdan hiç eksilmiyor..
Kant, 1784’te bir “Aydınlanma mektubu” yazar insanlığa.. Yaklaşık 5 sayfa olan bu metnin erişkesini (linkini) sunuyoruz, okunmasını ve paylaşılmasını, üzerinde düşünülmesini dileriz :
Çağdaş bağlamda Aydınlanma (Enlightenment);
Aklın inançtan, Bilimin de dinden özgürleşmesidir. 

* İnsanın Aydınlanmasına ömürlerini, canlarını – yaşamlarını veren tüm erenlere selam olsun..

Hallac-ı Mansur’dan Giardano Bruno’ya,
İbni Sina’dan Galileo Galile’ye,
İbni Haldun’dan Jan Huse’a,
Farabi’den Copernicus’a..
……………
Türkiye Cumhuriyetini kuran ve Anadolu Aydınlanmasını başlatan başta Mustafa Kemal ATATÜRK olma üzere dava yoldaşlarına,
Son dönemlerin Aydınlanma bilgesi İlhan Selçuk‘a ve 19 yıl önce bu gün kalleşçe öldürülen Ahmet Taner Kışlalı‘ya…. selam olsun, selam olsun, selam olsun!

İnsanlığın geleceği, hiç ama hiç, zerrece kuşku olmaksızın “bilimsel akılcılığın” egemen olacağı bir eksende kurulacak ve yükselecektir..

Sevgi ve saygı ile. 22 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

2018-2019 Öğretim Yılı Ders Zili Çalarken EĞİTİMDE KIYAMET KOPACAK MI?

2018-2019 Öğretim Yılı Ders Zili Çalarken
EĞİTİMDE KIYAMET KOPACAK MI?

Nazım MUTLU
Ulusal Eğitim Derneği ve Öğretmen Dünyası Dergisi adına
17.09.2018, Ankara

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Yeni öğretim yılına, göreve 8 Temmuz günü atanan “Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’tan Beklentiler Yılı” desek yanlış olmaz.

Kimi toplantı ve televizyon izlencelerindeki konuşmalarıyla, basına verdiği demeçlerle böyle bir sonucun oluşmasını sağlayan Sayın Selçuk, en son 8-9 Eylül günleri İstanbul’daki “2023’e Doğru Türk Eğitim Sistemi” konferansında yaptığı açış konuşmasındaki Eğitimde kıyameti koparmamız lazım çıkışı ses getirmişti. Bu konuşmasının başlığının “Yusuf’un hakkını vermek” olduğunu söyleyen Selçuk, “Bizim Yusuf’un hakkını vermemiz  lazım. Eğitim meselesini çok uzun yıllardır dava edinmiş, üzerinde düşünmeyi görev addetmiş birisi olarak Yusuf’un hakkını çok önemsiyorum.” da dedi.

Bu toplantının adına “Bulma Konferansı” dediklerini de ekleyen Milli Eğitim Bakan Selçuk, bunun asimetrik bir düşünce olması için yapılmadığına dikkat çekerek, “Bu toplum Katip Çelebi’den beri arıyor. 1610’lardan beri arıyor. Artık bulalım..” dileğinde de bulundu.

“Araştırma, sorgulama akıl ve kalp için buradayız. Eğitim, antropolojidir. Nörobilimdir. Biyolojidir. Eğitim ilahiyattır, felsefedir. Eğitim sadece ‘eğitim’ değildir. Sadece eğitim olursa kısır kalır. (…) Bir şey yapmak lazım. Dahi sayısı, üstün zekalı sayısı bizim ülkemizin nüfusu kadar olan ülkeler var dünyada. Başka bir rekabet var. Başka bir bilim ve teknoloji var dünyada. Bizim kıyameti koparmamız lazım eğitimde. ‘Bir şey yapmak lazım’ın ötesinde kıyameti koparmamız lazım.”

Öyleyse Sayın Selçuk’un burada özetlenen saptama ve dileklerine katkıda bulunalım.

“Kıyameti koparmak” hakkında

Sayın Selçuk, şimdi sizin oturduğunuz koltukta daha önce oturan kişiler zamanında eğitimle ilgili irili ufaklı sayısız kıyamet kopmuş, koparılmış; ancak özellikle Cumhuriyet Devrimlerinden, Aydınlanma düşüncesinden, bilim ve sanattan intikam alma güdüsüyle yola çıkan ve tam bir militan iştahıyla güç zehirlenmesi yaşayan bu kişiler kulaklarına beton dökmüş, gözlerine kara perde çekmiş, dolayısıyla o sırada kopan kıyamet çığlıkları bir kulaklarından girip öbüründen çıkma şansı bile bulamamıştır.

Erkan Mumcu’yla başlayıp Hüseyin Çelik’le hızlanan, bugüne dek ara verilmeksizin sürdürülen, yandaş sendika üyesi ya da tarikat-cemaat militanı olma dışında hiçbir liyakat ölçüsüne bakılmaksızın yürütülen kadrolaşmaya karşı kaç kez kıyamet koptu, sizinkiler oralı bile olmadı.

Sizin Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığınız döneminde, Avrupa Birliğine üye olma heveslerinin zirve yaptığı “yalan rüzgârı” sıralarında görücüye çıkarılmış kız gibi ülkeyi birilerine beğendirmek amacıyla ve ‘kopyala yapıştır’ yoluyla, yerli-yabancı ortaklar eliyle üç ayda çırpıştırılan “küreselleşme” odaklı sözde ders programları (müfredat) konusunda ne kıyametler kopmuştu bilseniz… Ama ne siz duydunuz o yıllardaki “güç bizde artık” çılgınlığı içinde ne de o günkü amirleriniz duydu.

2012’de açık edilen “dindar-kindar nesil” amacına uygun, yamalı bohça örneği 4+4+4 düzeneği hazırlanırken gerek TBMM’de gerekse sokaklarda, okul önlerinde kopan kıyametler “arşı âlâ”yı buldu, ama Cumhuriyete, bilime, laik eğitime karşı ezelden şerbetli öncülleriniz o sırada akşam yemeklerinde buluşup zaferlerini kutlama partileri arasında bunları duymadılar, duyamadılar.

Geçen yıl yürürlüğe konan bilimsiz, Atatürksüz, sanatsız, hurafe ve safsatalarla şişirilmiş sözde ders programlarına karşı kopan kıyametler çok taze. Siz şimdi Eğitim, antropolojidir. Nörobilimdir. Biyolojidir. Eğitim ilahiyattır, felsefedir” diyorsunuz ya, bu dediğinizi sözle, yazıyla binlerce kez anımsattık ama selefiniz İsmet Yılmaz, yaptıklarını “dünyanın en bilimsel ders programı” diye tanımlayıp çıktı işin içinden. Bununla ilgili kıyamet koparma süreci hâlâ bitmiş değil. Siz şimdi Bakansınız, yetki sizde, buyurun, kaldırın bu “müfredat”ı, kıyameti koparmakta içtenlikli iseniz…

“Yusuf’un hakkı” hakkında

 “Yusuf’un hakkını vermek gerek” diyorsunuz. Bu “hak” konusunda verilecek çok örnek var ama sözü unutmamak için bir tanesiyle yetinelim. Şu tablo, MEB’in 2017-2018 verilerinde yer aldı:

 Ne acıdır ki MEB, 16 yıldır bu ve buna benzer verilere hiç bakmadı, başarısızlığı bağıra bağıra anlatan sayıları önüne koyup bir güne bir gün “Bu ne iştir, biz ne yapıyoruz?” demedi. Bu tabloya iyi bakın ve şimdi başında bulunduğunuz köklü kurumun hangi politikalarla 1 milyon 675 bin çocuk ve genci okul dışında tutmayı başardığını bulun, bulmakla yetinmeyip onları okulla buluşturun Sayın Selçuk. “Yusuf’un hakkı” da “Ayşe’nin hakkı” da böyle bir kararlılıkla ödenir ancak.

Buna ek olarak, toplumsal yaşamın doğal gerekliliği nedeniyle bir bütünü oluşturan Yusuf ile Ayşe’nin aynı okulda, aynı sınıfta eğitilmesine savaş açıp “karma eğitimi” hedef tahtası yapan Ortaçağ artıklarına karşı da az kıyamet koparmadık, ama dinleyen kim! En yetkili makamın sahibi olarak bu ilkelliğe bir çift sözünüz olmaz mı acaba?

“Kâtip Çelebi’den beri” hakkında

“Bulma Konferansı”nızda “Bu toplum Kâtip Çelebi’den beri arıyor” diyorsunuz ya… Elbette “aramak”, yaşamın gerektirdiği sürekli bir eylemdir. Bilimde “iyi”nin, “doğru”nun sonu yoktur. Hep öyle olacaktır. Ama örneğin, dönüp kendi eğitim tarihimize baksanız bir… Baksanız ve neleri, bırakalım kendimizi, dünyaya örnek olmuş ne modelleri bulmuş, uygulamışız, bunları görseniz. Görseniz, bunların Karşıdevrim iktidarlarınca nasıl yok edildiklerini söyleseniz, sonra da “Olan olmuş, bundan sonra bütün deneyimlerimizden yararlanarak daha iyisini bulacağız” diyebilseniz keşke…

Sonuç olarak…

Eğitimde içinde bulunduğumuz durumu anlatmak için verilecek çok örnek var. Madem bir “bulma” derdimiz var, bulunacak en temel varlığın “gerçek” olduğunu, yıllardır üretilmiş yalanlarla görünmez olan “gerçek”i bulmamız gerek önce. Okula başlayan yaklaşık 25 milyon çocuk ve gencimiz için önce “gerçek”te buluşalım Sayın Bakan, sonra “doğru”ları hep birlikte, “bilimin kılavuzluğu”nda bulalım.

  • Hurafenin, dinsel inançların, buna destek için de paranın merkeze alındığı bir bakışla eğitimde ne gerçeği bulabiliriz ne doğruyu.
  • Dolayısıyla sözünü ettiğiniz kıyamet de kopmaz.

Öğrencilerimizin, öğretmen ve velilerimizin yeni öğretim yılını bu düşüncelerle kutlarız.
=================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Ulusal Eğitim Derneği ve sürdürümcüsü (abonesi) olduğumuz Öğretmen Dünyası Dergisi adına, sırasıyla Genel Başkan ve Genel Yayın Yönetmeni sıfatlarını kullanmadan bu makaleyi yazan çok değerli dostumuz, on yılların yetkin, özverili ve yürekli Eğitim emekçisi Sn. Nazım Mutlu‘yu kutluyoruz.

Sn. Bakan Selçuk’a verilen krediler henüz tükenmedi, umutlar sürüyor ihtiyat içinde. Göreceğiz. Çok zaman almaz, Sn. Mutlu’nun bu makalesinde dillendirdiği alanlarda Bakan Selçuk’un alacağı tutum turnusol kağıdı işlevi girecektir.

Ne var ki; tepedeki adam Erdoğan tek ve mutlak belirleyici!

Sorunların sonsuzluğu karşısında ne ölçüde hepsine egemen olabilir ve inisiyatifi Bakanlara -gerçekte Sekreterlerine- bırakmak zorunda kalır, onu da göreceğiz. Bakan Selçuk’un arkasında oluruz gerçekten “Eğitimde kıyamet koparacak” ama ÇAĞCIL – BİLİMSEL adımlar atarsa. Değilse biz Aydınlanmacılar “Eğitimde kıyamet koparacak” savaşımımızı (mücadelemizi) sürdüreceğiz. Çünkü biz hem haklıyız hem de hancı!

Şimdiden balonları uçurmak düş kırıklığına yol açabilir..

Bu arada; anababalar da çocuklarının LAİK – BİLİMSEL – AYDINLANMACI – AKILCI – SORGULAYICI… eğitim alabilmeleri için “kıyameti koparmalı”!

Kitaplar, ödevler, çocuktaki gelişim… dikkate alınarak;

  • Resmi okul müfredatı karşısında etkin bir ev – aile eğitimi seçeneği yaşama geçirilmeli..
  • Gönüllü eğitim kooperatifleri kurularak buralarda eğitimdeki gerici – yobaz – dinci karşıdevrime direnilmeli. Eğitim sendikaları halkımıza bu süreçte öncülük etmeli..

Sevgi ve saygı ile. 19 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Ulusal Eğitim Derneği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com