1920’nin Yüzüncü Yılı ve İki Denklem

1920’nin Yüzüncü Yılı ve İki Denklem

1920’nin Yüzüncü Yılı ve İki Denklem

Serdar Şahinkaya yazdı:

(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

“Türkiye’nin kendi yaratıcı güçlerinin sahnede olduğu 1923 – 1938 döneminde Cumhuriyet, sanayi temelli ulusal bir ekonomiyi emperyalist çıkarların kesiştiği bir coğrafyada ve iki dünya savaşı yıllarının olağanüstü çalkantılı ortamında yaratmıştır. Bu yaratma, toplum yaşamından ekonomiye, hukuktan eğitime, siyasetten uluslararası ilişkilere, yarı sömürgeden bağımsız bir ulus devlete, bilinçli bir tercih, tutarlı bir stratejiyle köklü bir biçimde gerçekleştirilmiştir.”

1. Gazi Mustafa Kemal Paşa 10 Ekim 1922’de TBMM Gizli Oturumunda diyor ki: “Mantığın emrettiği şudur efendiler; Ordu, vazifesini yapmış ve tamamlamıştır. Bundan  sonra temini lâzım gelen bütün neticeler, siyaseten – diplomatik yolla hallonulacaktır”.

1 Kasım 1922’de Saltanat Kaldırılır. Artık, İstanbul Hükümeti yoktur, Ankara Meclisi vardır. 5 Kasım 1922’de İsmet Paşa başkanlığındaki heyet Lozan’a uğurlanır.

2. Bu arada şu da not edilmelidir: 16 Kasım 1922’de Halife-i Müslimin M. Vahdeddin imzası ile, işgal orduları başkumandanı General Harrington’a şu mesaj gönderilir:

  • “İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere Devleti fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahalli ahâra naklimi talep ederim efendim.”

3. Ve, Gazi Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Ankara’da yeni bir özdeşlik / denklem kurmuşlardır; (Misak-ı Millî + Teşkilat-ı Esasiye) =  Bağımsızlık ve Ulusun Egemenliği = (Kapitülasyonlara Son + Halk İdaresi),

4. Yoksulların zaferi olarak adlandırabileceğimiz Kurtuluş Savaşımız sonrası 1923’te Cumhuriyetin kuruluşu, 20. yüzyıla girme adımıdır. Bir anlamda 20. yüzyılın dünyasına, bilimine ve geç kalınmış Aydınlanmasına giriştir. 1923 Cumhuriyeti, yoksun ve bitkin bir köylüler ülkesinde geri kalmışlığı aşabilme davası, iddiasıdır. Osmanlıyı yıkan iktisadi ve mali hastalıkların tümünü geride bırakarak, 17 Şubat 1923’de İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde Gazi Mustafa Kemal’in dediği gibi bu vatanı yeniden yurt yapma özleminin çelikleşmiş ifadesi olan “çalışkanlar diyarı” yapma kararlığıdır 1923 Cumhuriyeti.

5. Köhne imparatorlukların cenaze töreni de sayılabilecek I. Dünya Savaşı. 1912 – 1922 yıllarında en derin izlerini Türkiye’de bırakmıştır. 18 milyon nüfusu barındıran Anadolu, on yıl içinde 5 milyon yurttaşını yitirmiştir.

6. Kurtuluş Savaşı, yurdun dinden de ırktan da daha önemli olduğunu öğretmiş ve Kurtuluş, Kuruluşla tamamlanmıştır. Bu süreç yeniden değerlendirilmeli ve dersler çıkarılmalıdır: “Büyük devletlerin kurtlar sofrasında yutulmak üzere olan, yenik, batık ve yıkık bir halkın başkaldırıp direnerek yenen, kurtulan ve yeniden devlet kuran bir ulusa dönüşmesi. Kısacası, Mustafa Kemal Mucizesi.”

  • Ve bu devlet, Lozan’da, dünyanın bütün efendilerini eşitlik dansına kaldırmanın onurunu yaşamış, yaşatmıştır.

7. 1920’li ve 1930’lu yıllar. Bir yanda kendi zeminini inşa etmiş ve köklerini sağlamlaştırmış kapitalizm, öbür yanda yeni şekillenmeye başlamış sosyalizm… Bir yanda patronluğu devretmekte direnen İngiltere, patronun yerini gözüne kestirmiş temiz aile çocuğu ABD, mızmız çocuk Fransa ve mahallenin kabadayısı Almanya. Ve iki köylü ülkesinde iki isyancı çocuk; Lenin’in Sovyetler Birliği ve Gazi Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti. Böyle bir uluslararası konjonktürde, ilk hedef Akdeniz’di, ikinci hedef iktisat şiarıyla yola koyulan Cumhuriyet kadroları, zaman zaman karşılaştıkları sorunlarla ilgili pratiğe ilişkin noktalarda deneme – sınama yöntemiyle de olsa korumacılıktan planlamaya bir kestirim olarak değil de halkçılık – devletçilik bağlamında bir stratejik tercihte bulunmuşlardır. Bu stratejik tercihin ikinci denklemi;

  • Sanayileşme + Demiryolları = Devletçilik biçiminde not edilebilir.

8. Stratejik tercihin oturduğu zeminin bir ideolojik paketi vardır. Akıl ve bilimi miras olarak bırakmak başlı başına ideolojik bir pakettir. Paket, akıl ve bilimle uygarlığın en ileri aşamalarına varan bir ülke idealini sarıp sarmalar. Bunun yanı sıra, özünde mali bağımsızlığın yattığı tam bağımsızlığın bir ülke için varlık ve yokluk demek olduğu düşüncesi ve buna uygun bir inşa politikası da vardır. Ve bu inşa politikası, halkın bütününün çıkarını gözetir. Dünya tarihinde başka bir örneği yoktur.

9. Türkiye’nin kendi yaratıcı güçlerinin sahnede olduğu 1923 – 1938 döneminde Cumhuriyet, sanayi temelli ulusal bir ekonomiyi emperyalist çıkarların kesiştiği bir coğrafyada ve iki dünya savaşı yıllarının olağanüstü çalkantılı ortamında yaratmıştır. Bu yaratma, toplum yaşamından ekonomiye, hukuktan eğitime, siyasetten uluslararası ilişkilere, yarı sömürgeden bağımsız bir ulus devlete, bilinçli bir tercih, tutarlı bir stratejiyle köklü bir biçimde gerçekleştirilmiştir.

Bir sürü iç ve dış dirence karşı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu stratejik tercihin yol gösterici önderidir.

Bu tercih sayesindedir ki, Cumhuriyet Türkiye’si; Sanayi temelli üretim alanına,

– Dış ticaret, borçlanma ve finansal akımlardan oluşan dolaşım alanına,

-Bölüşüm alanına,

-Fikir alanına,

sahip, yeni ‘özgür ve bağımsız’ bir ülke olarak yaratılmıştır.

10. Yaratılmıştır yaratılmasına ama Cumhuriyetin kadroları, hem yeni bir sanayi hareketini, hem de yeni bir toprak rejimi tasarımını kurgularken iki ciddi yoklukla yüz yüze gelmişlerdir: Biri, ileri atılacak ve tarihi rol üstlenecek bir burjuvazinin yokluğuDiğeri, topraksız, az topraklı, maraba, yarıcı, ortakçı, mevsimlik işçi olan ve yine tarihin akışı içinde toprağı ve toprak – tarım rejimini talep etmesi, bunu eylemlerle gösterecek bir köylülüğün kitlesel suskunluğu ve yokluğu. 1930’dan başlayarak Cumhuriyetçi kadrolar iki ciddi yokluğu görerek, fakat herhangi bir sınıfsal destek almadan bu iki taşıyıcı kolonu inşa etme ve böylece geri kalmışlığın kalın kabuğunu kırma davasını omuzladılar ve başardılar.

11. Unutulmamalıdır ki; tarihin hükmünü değiştirme fikri, düşünce ve belki de efendi değiştirmek kadar kolay değildir.

  • Ve unutulmamalıdır ki;
  • tarihle oynayan, hükmüne katlanacaktır!

==================================
Dostlar,

Çok değerli dostumuz Dr. Serdar Şahinkaya’yı bu nefis irdelemesi için gönülden alkışlıyoruz..

Sözünün üstüne söz söylemek haddimiz değil..

Ancak, Cumhuriyet kadrolarının bulaşıcı hastalıklardan kırılan – dökülen – kitlesel olarak salgınlara kurban giden bahtsız halkını bu “yok oluş” sürecinden çekip alan görkemli destanlarını da anmak ve haklı bir gururla övünmek boynumuzun borcu ve hakkımızdır..

Bu sitede ve birkaç yerde yazdık.. Cumhuriyet dönemi sağlık hizmetlerinin inanılmaz başarı öykülerini..

Onlardan biri Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü‘dür ki; 2 Kasım 2011’de 663 s. KHK ile kapısına kilit vurulmuş, adı silinmiş, köhnemeye bırakılmıştır ve de “Korona günleri“nde Mustafa Kemal’in mazlum halkı elini duaya açmış; dün kovaladıkları emperyalist uzantılarının aşı ve / veya ilaç geliştirmesine yakarmaktadır…

Oysa temel / kritik miras, BİLİMSEL AKILCILIK idi!

İşte tarihin tekerrürü –ders almasını bilmeyen zavallılar için– böylesine kahredici olabilmektedir.

Hala ders almamakta direnen insansılar için ise sanılmasın ki, tarihin acımasızlığına bir sınır vardır!

Sevgi ve saygı ile. 19 Nisan 2020, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı Uzmanı, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

ŞEYHİM NE DERSE ODUR

ŞEYHİM NE DERSE ODUR


Zeki Sarıhan
zekisarihan.com 10 Aralık 2019

Geçenlerde siyasetin tepelerinde ilginç bir olay yaşandı. Kömürle çalışan enerji santrallerinin bacalarına, çıkan dumandaki zehri süzecek düzenekler takılmasını 2.5 yıl erteleyen yasa iktidar partisi milletvekillerinin olarıyla Meclisten geçti. Bu dumanların havayı ve dolayısıyla insanlar da içinde olmak üzere canlı hayatını nasıl zehirlediği günlerce dile getirilmiş, muhalefet partileri iktidarı uyarmıştı.

Fakat bu fabrikaların sahiplerinin yürüttükleri lobi faaliyeti sonucunda öneri iktidar partisinin çoğunluk oyuyla kabul edilmişti.

Çok geçmeden duyuldu ki Cumhurbaşkanlığı yetkilerini de kullanan AKP Genel başkanı kanunu veto etmiş!

Normal bir demokratik parlamenter sistemde Meclisin kabul ettiği bir yasayı cumhurbaşkanının veto etmesi normaldir. Parlamentonun kararlarını bir de cumhurbaşkanlığının gözden geçirmesi ve konunun üzerinde bir daha düşünülmesi için Meclis’e geri göndermesi bir emniyet supabıdır.

İşin normal olmayan yanı, cumhurbaşkanından habersiz üzerinden kuş uçamayan bir partinin bu kanunu kabul ederken bundan cumhurbaşkanının habersiz olamayacağıdır. Fakat ne olmuşsa cumhurbaşkanı fikir değiştirmiş ve kanunu iade etmiştir. Buraya kadarını da normal sayalım ama vetodan sonra AKP milletvekillerinin sıraya girip bu vetodan ötürü Cumhurbaşkanını hararetle kutlamalarına ne diyelim?

Bu gelişme Türkiye’deki tek adam rejimi açısından çok düşündürücüdür. Aslında tek adam rejimine bağlı milletvekillerinin kendilerine ait bir iradeleri yoktur. Her şeye reisleri karar vermektedir. Reisleri bir yönü gösterirse bütün müritlerin parmakları o tarafa dönmekte, ertesi gün reisleri öteki tarafa bakarsa bütün gözlerin oraya çevrilmektedir. İradeler bir tek kişiye teslim edilmiştir! En iyisini her zaman o düşünmekte, diğerleri de körü körüne onu savunmaktadır. Onun sözleri ve tavırları dışında hiçbir çaba ve kanıt onları ikna edememektedir! Ne kadar itibar kırıcı bir durum!

Toplumun içinde dal budak salmış bütün tarikatlarda da durum böyledir. Şeyh ne derse doğrudur. Bugün söylediği de, yarın söyleyeceği de doğrudur! Onun elbet bir bildiği vardır ve müritlerin bir sürüden farkı yoktur.

AYDINLANMA NERDE KALDI?

Ne yazık ki adını çok sık andığımız “aydınlanma” tam da bunun tersini gerektirir. Aydınlanmış insanın kendisinin bir mantığı vardır. Araştırır, soruşturur, kanıtları karşılaştırır ve kafasında tartar, bir sonuca ulaşır. Aydınlanma insanlara kişilik kazandırır. Her şef veya reis, kendi mensuplarına bir öneride bulunacağı zaman bunun kabul edilmesini garanti görmez. Çünkü karşısında her birisi kişilik sahibi insanlardan oluşan bir topluluk vardır.

Okul bitirmekle aydınlanmanın bir ilişkisi olduğu farz edilirdi. Bunun herkes için doğru olmadığını ülkemizde yaşadığımız olgulardan anlıyoruz. Birçokları yüksek okullar bitirdiği halde aydınlanmadan nasibini alamamıştır.

HAYRETTEN AĞZIM AÇIK KALIYOR!

Dün yurdumuz, halkımız ve dünya halkları için bir takım temel görüşleri birlikte savunduğumuz bazı arkadaşların bugün bunlardan tornistan etmesini, tam tersine bir tutum aldıklarını gördükçe hayretten ağzım açık kalıyor. Bu arkadaşların özelliği, bu konularda kendilerine ait bir görüşlerinin olmayışıdır. Dün reis ne derse onu savunmuşlardı, bugün reis fırıldak gibi dönse de onun görüşlerini savunmaktadırlar. Hiçbir inisiyatifleri yoktur.

İnisiyatif kullanabilenler bulundukları örgütten istifa ederek dairenin dışına kapağı atmıştır. İçeride kalanlar kendilerine bakan gözler karşısında sıkıntı içindedirler. Fakat dairenin dışına çıkacak cesaretten yoksundurlar. Bunun nedeni, orada bulunmanın artık bir çıkara dayanmakta oluşudur. Kimi partide bir unvan sahibidir, kimi gazetenin yazarlarındandır, kimi parti televizyonunda programcıdır. Müritler orada kendilerine bir yuva yapmışlardır. Orayı terk ederlerde sudan çıkmış balığa döneceklerdir. Bağımsız kalmaya veya kendilerine başka bir çevrede yer edinmeye cesaretleri yoktur.

Son zamanlarda televizyon kanallarındaki tartışmacılar arasına yeni katılan, büyük bir ihtimalle oraya külliyenin emirleriyle çağrılan bazı insanları gördükçe hayretler içinde kalıyorum. Seçimlerde halktan ayrıldıkları küçücük destek gitgide daha da düşen bir mihrak, kapağı iktidar partisinin yanına atarak iktidarın küçük bir parçası olmaya mı hazırlanıyor? Bu düşüncelerini başka bir vesileyle yazdığım 4 Mayıs 2017 günkü yazımda da anlatmıştım. Yazının başlığı “Şeyhim Ne derse Doğrudur” idi. Anlaşılan aynı veya benzer başlıkları sık sık kullanmak zorunda kalacağım.

Atatürk’ü anlayabilmek ve anlatabilmek için…

Atatürk’ü anlayabilmek ve anlatabilmek için…

Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet
, 10 Kasım 2019

(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

Sevgili okurlarım, siz bu satırları okurken ben Almanya’da, Türk Üniversiteliler Derneği’nin davetlisi olarak Köln Üniversitesi’ndeki bir toplantıda Atatürk’ü anlatıyor olacağım.

Atatürk’ü anlayabilmek ve anlatabilmek için hem insanlık tarihini hem de insanlık tarihi içinde özellikle dinler tarihi ile Selçuklu-Osmanlı-Cumhuriyet tarihini, savaşlar, siyasal rejimler ve devrimler açısından iyi bilmek, özümlemiş olmak gerekmektedir. Ancak bu bilgilerle, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aksakallı acımasız tarihi nasıl mağlup ettiğini, onun karşı konulmaz gücüne nasıl boyun eğdirdiğini anlayabilir ve anlatabilirsiniz.
***
İnsanlık tarihini iyi bilecek ve iyice özümlemiş olacaksınız:

Toplayıcılık-Avcılık Dönemi’ndeki göçebe toplumları, Tarım Devrimi’yle ortaya çıkan din-tarım imparatorluklarını, Endüstri Devrimi’yle oluşan ulusal devletleri, Bilişim Devrimi’nin etkilerini öğrenmiş, onlar hakkındaki bilgileri sindirmiş olacaksınız.

Siyasal tarihi, devrimler tarihini ve dinler tarihini iyi bileceksiniz.

Siyasal tarih içinde dinlerin rolünü iyi anlayacaksınız. Din ve siyaset ilişkilerini devrimler tarihi açısından özümlemiş olacaksınız.

İslam tarihini bütün öteki dinlerin tarihleriyle birlikte, siyasetteki rolünü anlayarak en ince ayrıntılarına kadar bileceksiniz.

Selçuklu-Osmanlı-Cumhuriyet tarihini çok iyi bileceksiniz.
Bu tarihin, insanlığın gelişmesi içindeki yerini, katkılarını, eksiklerini, öteki toplumlarla ve devletlerle olan ilişkilerini, rolünü iyi değerlendirmiş olacaksınız.
***
Bu genel bilgileri iyice sindirdikten sonra, özellikle Amerikan, Fransız, Rus ve Türk Devrimlerini çalışacaksınız.
Siyasal akımları, sömürgeciliği, liberalizmi, kapitalizmi, emperyalizmi, faşizmi, Marksizmi, Leninizmi, demokrasiyi öğreneceksiniz.
İşte ancak ondan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun, aksakallı merhametsiz tarihin ellerinde son nefesini nasıl verdiğini, Sevr Antlaşması’na nasıl mahkûm edildiğini anlayabilir…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yalnızca Kurtuluş Savaşı’yla değil, Atatürk Devrimleriyle de bu tarihe Trakya ve Anadolu’da nasıl diz çöktürdüğünü ve Lozan ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin farkını görebilirsiniz!
***
Ben aile ve toplumsal değişme üzerinde ihtisaslaşmaya çalışan bir toplumbilim öğrencisi olarak akademik yaşamımın çok önemli bir bölümünü Türk Devrimi’ni ve elbette onun lideri olan Atatürk’ü öğrenmeye ve anlamaya vakfettim.

Hâlâ da bilgilerimin çok eksik olduğunu fark ediyorum; bu nedenle de bıkmadan, usanmadan, okumaya öğrenmeye devam ediyorum.

Siz bu satırları okurken, “Atatürkçü Devrim Modeli” çerçevesindeki bilgilerimi Almanya’daki dinleyicilerime aktarıyor olacağım.

  • YAŞASIN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK:
  • YAŞASIN O’NUN KURDUĞU DEMOKRATİK TÜRKİYE CUMHURİYETİ!
    ===========================================
    Dostlar,

Çok değerli Aydınlanmacı yazar, düşünür, bilim ve eylem insanı, Atatürkçü – Devrimci savaşım (mücadele) insanı Sn. Prof. Dr. Emre Kongar’a çok şey borçluyuz..
80 yalına dayanan bu bilge insan, alçakgönülülüğü ile de örnek oluyor..
Ankara Üniversitesi SBF – Mülkiye’yi (Siyasal Bilgiler Fakültesi) bitirdikten sonra 60 yıla yakın zamandır Sosyoloji çalışan Prof. Kongar, kendisini “hala bir Sosyoloji öğrencisi” olarak tanıtmakta.
Son 1-2 yıldır da TELE1’de hafta içi her akşam saat 20:00’de 18 dakika (sıklıkla aşılıyor doğallıkla) programını, yine çok değerli ve yürekli – çalışkan – üretken gazetecei -yazar Sayın Merdan YANARDAĞ ile gündemi yorumlayarak çözüm yolları öneriyorlar..
Bu programın kaçırılmamasını öneriyoruz..

Bu verile ile Sn. Kongar ve Sn. Yanardağ’a teşekkür eder, şükranlarımızı sunarız.

(Not : Bu arada, bizim da 1996’dan bu yana AYDINLANMA konferanslarımız yurt içi, dışı.. 1520’yi buldu! Ülkemize, insanımıza, Yüce Atatürk’ün ışıklı yoluna bizden de bir tutam katkı..)

Sevgi ve saygı ile. 11 Kasım 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

GERÇEKTEN BİR GECEDE CAHİL Mİ BIRAKILDIK?

GERÇEKTEN BİR GECEDE CAHİL Mİ BIRAKILDIK?

NEJLA DOĞAN
BİRGÜN, 30.10.2019

Osmanlıcanın zor olması basitçe okur-yazar olmayı bile engelliyordu. Cumhuriyet kurulduğunda 12 milyonluk ülke nüfusunun ancak % 10’u okur-yazardı. Bu oran kadınlarda %2’ye dek geriliyordu. Dahası modern (AS: çağdaş) dünyaya ait terimlerin Osmanlıca karşılığı üretilemediği için birçok yabancı sözcük dilin bir parçası haline geliyordu.

Bugünlerde yine 1 Kasım Harf Devrimi’nin yıldönümü nedeniyle bir gecede cahil kaldık” “atalarımızın mezar taşını okuyamıyoruz vb. söylemlerle karşılaşacağız… Öncelikle “cahil sözcüğünün anlamına bakalım: F. Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Sözlüğü’nde “bilimsiz bilgisiz olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla sorun mezar taşı okumaksa, bunun cehaletle ilgisi yok. Ama sorun cahil kalındığı iddiası ise; bu iddianın tarihsel gerçekliğine bakmak gerekiyor. Gerçekten bir gecede “bilimsiz bilgisiz” mi kaldık yoksa yüzyıllar süren ve kökleşen bir cehaleti temsil eden dilin kaldırılması mı asıl sorun?

Bilgi ve bilimin üretilmesi dinamik bir süreçtir. İçinde yaşanılan çağın ekonomik toplumsal koşulları ile birbirini besler karşılıklı bir etkiye ve dönüşüme neden olurlar. Bu dönüşüme kapalı olan toplumlar tarihsel sürecin belli bir aşamasında dışa bağımlı hale (AS: duruma) gelirler. Tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi… Osmanlı’nın çöküşünün temelinde yeni dünyanın ürettiği bilgi sistemlerine yabancı oluşu vardı. Bu yabancılık başta eğitim, ekonomi ve teknolojide; ardından toplumsal yaşamın hemen her alanında Batı’ya karşı zincirleme bir bağımlılık ilişkisi yarattı.

MEDRESELERDE CEHALET KURUMSALLAŞTI

Batı’da Rönesans’la başlayıp Aydınlanma ile süren düşünsel gelişim ve Sanayi Devrimi’yle somutlaşan ekonomik dönüşüm yaşanırken, Osmanlı’nın başat eğitim kurumu olan medreseler ne yapıyordu? Yanıt önemli; çünkü Batı’daki değişimin Osmanlı coğrafyasına dek nüfuz etmesi karşısında çözüm üretecek temel kurum, bilginin tekelini elinde tutan medreselerdi. Ancak Osmanlı ulema sınıfı, dönüşüme karşı dini bir reddiye içindeydi. Yaşanan dönüşümü Avrupa’ya özgü kabul ediyor, bunu Osmanlının dinsel-geleneksel yapısına karşı bir tehdit olarak görüyor ve uzak durulması gerektiğini düşünüyordu.

Dolayısıyla medrese skolastiği, zorunluktan kaynaklanan yenileşme arayışlarına bile yanıt veremiyordu. Buna karşın kendisini hâlâ ümmetin koruyucusu sayıyor, tüm bilgi ve görüşler ancak ulemanın onayıyla halkla buluşabiliyordu. Cehalet kurumsallaşmış, toplum koyu bir dogmatizme hapsedilmişti. Bu dogmatizmin dili ise; büyük halk kitlelerinin yabancı olduğu Osmanlıcaydı.

ARİSTOKRASİNİN DİLİ KALDIRILDI!

Osmanlıca dinsel ve yönetsel elitin üst dili olarak ortaya çıkmış saray ve medrese çevresinde gelişmişti. Toplumdan kopuktu ve Anadolu’daki halk diliyle arasında uçurumlar vardı. Yazı dili olarak Arap alfabesini konuşma dili olarak Arapça-Farsça-Türkçe karışımını içeren bu yapay dili, ancak iyi bir medrese eğitimi almış ayrıcalıklı kesimler öğrenebiliyordu. Ama bu ayrıcalıklı kesimin çağdaş bilgiyle ilişkisi sınırlıydı, ürettikleri bilgi de genel olarak geçmişin yinelenmesine dayanıyordu. Niyazi Berkes’in anlatımıyla 1800’lerin sonlarına gelindiğinde bile “Osmanlıca olarak basılmış kitaplar bir duvardaki kitap rafını dolduramayacak ölçüde azdı. ”

Öte yandan dilin zor olması, basitçe okur-yazar olmayı bile engelliyordu. Cumhuriyet kurulduğunda 12 milyonluk ülke nüfusunun ancak %10’u okur-yazardı. Bu oran kadınlarda %2’ye dek geriliyordu. Osmanlıcanın kaldırılıp yeni harf sistemine geçilmesi okur-yazarlığı kısa sürede artırmayı amaçlıyor, bunun yanı sıra Anadolu halkının konuşma diline uygun bir alfabenin geliştirilmesi gereksinimine işaret ediyordu. Kaldı ki Latin alfabesi, dönüşüm kaçınılmaz duruma geldiğinde, günü kurtarma telaşı içinde olan Osmanlı’da zaten kullanılmaya başlanmıştı! Bilgi ve teknolojide dışa bağımlı olan Osmanlı, yükseköğretimde askeri ve teknik okullarda Avrupa kökenli bilimsel yayınlar okutuyor; bu nedenle zorunlu olarak Latin alfabesini kullanıyordu. Dahası, modern dünyaya ait bilim, felsefe, siyaset, ekonomi ve hukuk alanındaki terimlerin Osmanlıca karşılığı üretilemediği için, birçok yabancı sözcük dilin bir parçası haline geliyordu.

BUGÜN OSMANLICA DERSLERİ İLGİ GÖRMÜYOR

Kısacası Osmanlıca; yapay, halktan uzak ve dilin çağdaşlaşması konusunda engel oluşturan bir dildi. Kendini kutsallık zırhına bürümüş, gücünü anlaşılmazlık üzerine kuran ve egemene hizmet eden bir dildi. Tam da bu nedenle bugün yeni Osmanlıcılık hayaliyle açılan Osmanlıca kursları ilgi görmüyor seçmeli dersler seçilmiyor. Çünkü bu dil halkı değil bir saray ideolojisini temsil ediyor.
(https://www.birgun.net/haber/gercekten-bir-gecede-cahil-mi-birakildik-274366)

30 Ağustos uyanışında FETÖ – PKK – IŞİD – PYD emperyal ürünleri

30 Ağustos uyanışında FETÖ – PKK – IŞİD – PYD emperyal ürünleri

Şükran Soner

Şaka değil genç kuşakların yaşam sü­reçlerini, bizlerin en baskın son 17 yılına el konulmuş olarak, “aç parantez, kapa parantez” olarak ilan edilmiş tüm değerle­ri, kazanımları ile yok sayılmaya çalışılan Cumhuriyet kazanımları söz konusu.. Za­fer Bayramı’nın çoğunluk yıllarda uyduruk gerekçelerle kutlanmaması adına yaşatıl­mış onca yasaklardan sonra, Türkiye’nin emperyal çıkarlar adına acımasızca sıkıştırıldığı bir süreçte, var olma, yaşam koşulları dayatmasında, en tepeden va­tandaşlık kimliği olan her bireye, dahası ülkemize sığınmış milyonlara.. zorunluluk olan değerlerimize sarılma günleri..
***
Gönüllülük üzerinden görkemli, anlamı­na uygun kutlama iradesi ile sokaklara, anlam katacak her etkinliğe dökülen mil­yonların 30 Ağustos’un anlamına ilişkin bilinçli duruşları, uyanışları çok daha de­ğerli. Kamerada söz hakkı yakalayanların 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın anlamına ilişkin uyanışları gerçekten muhteşem.. Diyanet’in yok sayması, hutbe yayımla­mayı atlaması öfkesiz, kinayeli serzenişle “unutmuş olabilirler, gecikmeden uyarıları dikkate alabilseler..” türünden cümlelerle uyarı konusu yapılıyor.. Kurtuluş Savaşı destanının yazılmasında en olumsuz ko­şullarda bu ülkenin tüm vatandaşlarının, en yoksul, en çaresiz koşullarda, kadınla­rı, çocukları ile, ırk, inanç ayırımcılığı ya­pılmaksızın, gönüllü katkıları, kahraman­lıklarından örneklerle sıralanıyor..
***
Daha da anlamlısı 30 Ağustos üzerin­den, günümüz gündemine geçişleri, uya­rıcı dersler çıkarabilme çabaları.. Ülke­mizin, kuşkusuz asla aynısı olamayacak koşullarda ama emperyalizmin günümüz gündemi, çıkarları üzerinden sıkıştırıldığı gelişmelere ilişkin, ulaşabildikleri doğru olduklarına inandıkları sonuçlara dönük görüşler açıklamalarındaki yarışları..
Elbette siyasal, toplumsal kimlikleri, örgüt sorumlulukları, aydınlanma bilinçleri olanlar için, eşyanın tabiatına, sorumlu­luklarına ilişkin bir durum, olması gere­ken bu. Sevindirici olanı, dikkatinize de sunmak isterim, en yandaş medyada var olma yarışındakilerin, örgütlenmelerin so­rumlu yöneticilerinin de, galiba ellerinde olmadan, gelişen yeni reflekslerine dikka­tinizi çekmek isterim. Sadakatinden kuş­ku duyulmaması adına bir sürü açıklama yaptıktan sonra, ellerindeki verilere dayalı konuşmak gereğini duydukları noktalar, boyutlar, satır araları arttıkça artar gibi bir durum söz konusu oluyor..
Ya işin içinde oldukları için söyleye­medikleri, bizden çok bildikleri ve kaygı duydukları gelişmelerde bir patlama var. Ya da sonsuza kadar yandaşlığın sürebi­leceği maddi koşullar tepetaklak. Kaçınıl­maz gelişmeler üzerinden verilen bilgilerin cümleleri ile saf değiştirmiş konumlara bile düşebiliyorlar.. Haydi Memur-Sen’in düştüğü acınılası  konumda, bir bir borç­lu olduğu örgütlülüğünün var oluşunun gerçekliğinde imzalayamadığı sözleşme masası metninin, aslında varılmış kimi çalışma koşulları iyileştirmelerini de yitirmiş olarak tahkim sisteminden çıkan sözleşme metni karşısında, “Biz imzala­yamazdık, yargı karar verdi..” demenin ötesinde bir çıkışı, çaresi yok.

Saraya en yakın uzman yorumcuların ağızlarından çıkan, “işin bu tarafı da var, o da çok doğru ve anlamlı sorun, gerçek..” cümlelerinin, bire bir işten, görevlerinden atılmalarına neden olmamak adına, ay­rıntılarına girmeden artık çok sık tanıklık etmekte olduğumuzu anımsatmakla ye­tinmeliyim..
Günümüzün sıcak ve bizi çok ilgilendi­ren gündemine ilişkin, sınır boyu güvenlik adına sıkıştırılmamızın, sıcak savaşın bataklığına çekilmemiz tuzakları üzerin­den ağızlardan artık çok sık çıkan sözler içinde, en çok duyulan örnekler içinde PYD-IŞİD, PKK-FETO ilişkilerinin kaçınıl­mazlığından somut örnekler, tahterevalli ilişkileri de var ki.. Önümüzdeki sıcak gelişmeler, gündemler üzerinden çok sık sorgulamak, tartışmak konumunda ola­cağız..
==================================
Dostlar,

Evet, artık ciddi bir uyanış gözlüyoruz toplumda..
Kitleler, somut biçimde, kendi yaşantılarında ve dayandıkları ölçütlerle ülkenin duvara dayandığını ve tıkandığını algılıyor.
Bu tablodan, 17 yıldır tek başına iktidar olan ve hiçbir özür üretemeyecek olan AKP = RTE‘nin doğrudan sorumlu olduğunu da..
Ne var ki iktidarın tepesinde iklim gene aynı iklim..
Erdoğan 26 Ağustos’ta Malazgirt’e gitmeyi ve halkın geçmişe, bin yıl önceye dönük gurur olaylarını sömürmeyi seçiyor..
Oysa 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’e Alpaslan ordularının kapılarını açtığı Anadolu bile Osmanlı’nın imzaladığı Sevr ile elden çıkıyordu..
Mustafa Kemal Paşa millete öncülük etmese idi..
İyi, güzel, Millet kahramanca dövüştü de onları bir araya kim getirdi, kim öncülük etti??

Bütün dünyanın gıpta ile andığı ve belirleyici rolünü kabul ettiği Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yı görmezden gelmek niyedir?

  • Bu hastalıklı bir ruhsal durumdur.. davranış bozukluğudur, vefasızlık, nankörlük hatta tek sözcükle İHANETTİR!

Erdoğan, birlik – beraberlik nutuklarının içini doldurma istiyorsa, Malazgirt’ten 4 gün sonra 30 Ağustos’ta da Dumlupınar’a gitmeli idi..
Hala geç değil..
9 Eylül’de İzmir’e gitsin ve uygun bir konuşma ile birleştirici olsun..

Sevgi ve saygı ile. 31 Ağustos 2019, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com