Sistem çürüyerek çöküyor : Sol, halk muhalefetine sahip çıkmalı

Sistem çürüyerek çöküyor:
Sol, halk muhalefetine sahip çıkmalı

BİRGÜN Pazar, 30.12.18
Prof. Dr. Korkut BORATAV

Korkut Boratav ile Pazar söyleşimizin bu ayki konusu Sarı Yelekliler hareketi oldu. Sarı Yelekliler eylemleri üzerinden ‘Sistem Krizini’ ve ‘Sol Arayışları’ tartıştık. Yılın sonunda bir anlamda bir dönem değerlendirmesini içeren söyleşimizin sonunda Türkiye ekonomisini yeni yıldaki seyrini de masaya yatırdık.

► Sarı Yelek giyerek sokağa çıkanların ‘kim’ olduğu çok tartışıldı. Bu eylemin sınıfsal karakterine ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

“Sarı yelek”, Fransa’da araçların kaza, arıza hallerinde sürücülerin giymeleri gereken bir “üniforma”. Eylemler başladığında Türkiye’de gözlemsel ilk algılama ‘araba sahiplerinin protestosu’ , ‘orta sınıf tepkisi’ olarak küçümsendi. Öncelikle şunun altını çizmek gerekir: Otomobil, Batı işçi sınıfları için “ücret malı”dır. Marx’a göre “iş gücünün değeri”, ücretli emeğin varlığını sürdürebilmesi için gereken, tarihsel ve sosyal olarak belirlenen bir  zorunlu tüketim miktarı ile belirlenir. Bunun altındaki bir ücret düzeyi, işçi tarafından yeterli görülmez ve kabul edilmez.

ABD’de de kentleşme öyle bir biçim almıştır ki bir işçinin konutundan işyerine araç sahibi olmadan gitmesi bile mümkün değildir. Avrupa için de benzer bir durum söz konusudur. Büyük kentlerde toplu taşımacılık yaygındır ama banliyölere yayılan emekçiler için araç sahipliği yaşamın vazgeçilmez bir öğesidir. Fransa’da da çalışan herkesin sarı yeleği vardır. Dolayısıyla araç sahipliğini işaret eden sarı yeleğe bakılarak, bu hareket orta sınıf tepkisi olarak küçümsenemez.

MACRON’UN CİLASI DÖKÜLDÜ

► Bu hareketin Fransa’daki siyasi sürece ilişkin etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sarı yelek eylemlerini değerlendirirken Fransız toplumunun bir başka özelliğine de dikkat çekmek gerekir. Sol parti ve sendika örgütleri zayıflamış olsa bile Fransa halkı toplumsal istemlerini sokağa çıkarak savunur. Kimi neo-liberal uygulamaların önlenmesini sağlayan, parlamento değil, sokak olmuştur. Sokakta öğrenciler vardır, örgütsüz emekçiler vardır; sendikalar ve partiler de flamaları, bayraklarıyla katılır. Fransa bu anlamda devrimci bir geleneğe sahiptir ve bu geleneği daima hatırlar. Sarı yelekliler hareketi de sokağa çıkma geleneğinin bir parçası olarak gelişti. Bizim Haziran 2013 kalkışmasına, nasıl Gezi Parkı’nda ağaç kesilmesi vesile olmuşsa, sarı yelekliler eylemine de akaryakıt fiyatlarına zam vesile oldu. Ama bu vesile, çok daha genel bir hoşnutsuzluğu da açığa çıkardı.

Genel hoşnutsuzluğu kapitalizmin siyasi krizinin bir boyutu olarak düşünebiliriz. Başkan Macron, Fransız partileşmesinin sol-sağ ayrımına meydan okuyarak iktidara geldi. Sosyalist parti hükümetinin bir bakanı olarak siyasete adım attı; sonrasında Fransız halkının, önceki iki Başkan döneminde temsili demokrasiye duyduğu tepkiyi kanalize etmeye çalıştı. Kendi partisini de reddetti; geleneksel sol / sağ partilerin dışında bir siyaset önererek yıldızlaştı. Sonrasında cilası hızla döküldü. Neoliberal modelin ilerletilmesi dışında hiçbir yenilik taşımadığı anlaşıldı. Benzin zammı halk tepkilerini tetikledi. Eşzamanlı olarak Hollande döneminde gerçekleşen servet vergisini kaldırması, Macron’un sınıfsal konumunu iyice açığa çıkardı; bu olgu da sokağa taşındı.

TEMSİLİ DEMOKRASİNİN KRİZİ DEVAM EDİYOR

► Sistem Krizleri nasıl sonuçlar üretiyor?

Batı toplumlarının tümünde, halk, sermayenin kapsamlı politikası olan neoliberalizmin ve küreselleşmenin darbeleriyle karşılaşınca sokakta ve sandıkta tepki gösteriyor; reddediyor; ama tepkileri temsil edecek siyasi bir seçenek bulamıyor. Temsilî demokrasi krizi budur. Sermaye, bu tepkileri kanalize etmeye çalışıyor. Fransa’da temsil krizinden doğan boşluk, geleneksel siyasetle bağını koparan Macron’la doldurulmaya çalışıldı ve “sarı yelekliler” hareketi, bu numaranın da tutmadığını gösterdi.

Ne olacak bundan sonra? Batı’da geleneksel siyaset itibarsızlaşınca halkın karşısına iki seçenek çıkıyor. Siyaset krizinde sermayenin programı olan neofaşizm mi? Her ülkeye özgü sosyalizm birikimlerini yeniden canlandıran ve emekçi sınıfların siyasetini temsil eden sol mu?

► Sistem krizine soldan da yanıt verilemiyor. Fransa’daki eylemlerle solun ilişkisi açısından bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hollande döneminde Sosyalist Parti’nin sermayeye teslimiyeti, tüm sol partileri ve sendikaları da itibarsızlaştırdı. Sarı yelekliler partiler ve sendikalar tarafından örgütlenerek değil, büyük ihtimalle sosyal medyadan zincirleme haberleşme ile sokağa çıktılar. Başlangıçta hiçbir parti bu hareketi tam olarak sahiplenmedi. Sendikalar da önce uzak durdu. Daha sonra CGT destek verdi; sendikalı işçiler ise eylemlere ilk günden başlayarak katılıyordu. Soldan en yakın sahiplenme Melenchon’dan geldi; zaten bu hareketi sahiplenebilecek en doğal aday odur.

Sarı yelekliler, bir hareket olarak devam etmeyecek; ama Macron’un Fransa’da temsilî siyaset krizinden doğan boşluğu doldurma çabası da bu hareketle iflas etmiş oldu. Fransa’da diğer ülkeler gibi iki seçenekle karşı karşıya: Halk muhalefeti ya neofaşist akım içinde kaynayacak ya da sosyalist birikimlerin mirasını canlandırmayı beceren sola yönelecek. Macron, 10 Aralık’ta sarı yeleklilere ödün verdiği konuşmasında “Fransız halkının derin kimliği”ne değinerek “göçmen sorununu da halletmemiz gerekiyor” demiş. Bu tavır, sermayenin tipik tercihini yansıtıyor: Halk muhalefetini milliyetçi / ırkçı söylemlerle neo-faşizme yöneltmek… Tipik bir burjuva siyasetçisi olarak, Fransa’da büyük sermayenin çözümünün klasik sağ ile neo-faşist sağın ittifakı olduğunu Macron da bu söylemiyle göstermiş oluyor.

SOL HALK MUHALEFETİNE SAHİP ÇIKMALI

► Sol parlamaların ötesine geçerek, bir seçenek olabilmeyi başarabilmesi nasıl sağlanabilir. 

Yunanistan, İspanya, Portekiz hatta İngiltere’deki sol hareketlere baktığımızda, ilk üç ülkede geleneksel komünist partilerin marjinalleşmediğini; ancak neoliberalizme direnen diğer sol akımların da etkili olduğunu görüyoruz. Syriza dahi, geleneksel Komünist Partisi’nin bir türevidir. İspanya’da Podemos Latin Amerika’nın sosyalist geleneği ile yakın ilişki kurmuştur. Portekiz Sosyalist Partisi de, Komünistlerin ve Sol Cephe’nin desteğiyle iktidardadır.

Kendi ülkesinin sosyalist geleneği ile bağ kurmayan bir sol bugün de etkili olamıyor. İtalya’da bunu görebiliriz. İtalya’da, eski Komünist Parti mirasını alıp yok eden Demokrat Parti, sermayenin ana temsilciliğini üstlendi. Burada sol gelenek Demokrat Parti’de sahipsiz kalınca heba oldu; seçmenlerinin bir bölümü 5 Yıldız Hareketi’ne yöneldi; ama bu yeni parti de neo-faşizmle iktidar ittifakını yeğledi. İtalya’da bu anlamda sol kaybolmuştur.

Jeremy Corbyn ise İngiliz İşçi Partisi’nin sol geleneğini tümüyle benimsedi. Blair’ci çizgiyi, partisini genç, militan üyelere açılarak yenilgiye uğrattı. Her ülkede solun anlamlı bir güç olabilmesi için kendi devrimci mirası ile sosyalist birikimi bütünleştirmesi gerekiyor. Bunu doğru algılayan düşünürlerden birisi Samir Amin’di. Ölümünün hemen öncesinde yeni bir enternasyonal kurulması çağrısı yayımladı: Uluslararası işçi sınıfı hareketi ile Üçüncü Dünya’nın anti-emperyalist mücadelesini temsil eden bir enternasyonal… Dünya halklarının iki düzen-karşıtı mücadelesinin bir bileşkesi…

► Halk muhalefetinin kaybolması ya da bastırılması kapitalizmin krizini aşmasına imkan tanır mı?

Buradan şöyle bir tarihsel sorun çıkar.

  • Kapitalizm artık bir sistem olmaktan çıkmıştır; hayatiyeti kalmamıştır.
  • Ya devrimci bir dönüşümle yeni bir düzene geçecek; sosyalizme, giderek komünizme yönelecek. Ya da çürüyerek, çözülerek, dağılarak son bulacaktır.

Bir sistem bütün unsurlarını baskı, uzlaşma veya ikna yoluyla bütünleştiren bir sistemdir. İkna yeteneğini kaybettiği andan başlayarak salt baskı kalır. İki türlü baskı: Devlet baskısı ve sermaye baskısı. Emperyalizme bakın: Geçmişte, hem tahripkâr, hem de inşacı idi. Bu nedenle bir sistem özelliği taşıyordu. Bugünkü emperyalizm ise, girdiği, etkilediği her yeri sadece yıkıyor; parçalıyor; tahrip ediyor. Çağdaş emperyalizmin en açık örneği Ortadoğu değil mi? Bu coğrafyanın iki ülkesinde Mısır ve Tunus’ta devrimci halk kalkışmaları, 2011’de emperyalizm ile bütünleşmiş iki yoz, soyguncu iktidarı devirdi. Emperyalizm ise gerici Müslüman Kardeşler’i iktidara taşımak işlevini üstlendi. Her iki ülkede de halk emperyalizmin seçeneğine direndi; ama ihanete uğradı. Emperyalizm bugün Tunus halkını IMF programları cenderesine sürükledi. Mısır’da askerî faşizmle ittifak içindedir. Hemen ardından Libya ve Suriye’de cihatçılarla ittifak halinde rejim değişikliğine yönelik silahlı saldırıları tezgâhladı. Bu tablo, bir sistemin çökerek, çürüyerek yok olma tablosudur.

Şimdi ABD emperyalizmi Suriye’den çekip gitmeye kalkışıyor. Sonuç belirsizdir. Çünkü sistem krizi emperyalizmin bütünlüğünü de; tutarlı karar verme yeteneğini de kaybetmesi anlamına geliyor. Amerikan emperyalizmi bugün en az üç karşıt akım arasında mücadele içinde savruluyor. Sistemin içsel çelişkileri Ortadoğu’da odaklanmış olarak karşımıza çıkıyor. Bu da bize gelecekteki ihtimallerden birisinin çürüme ve yozlaşma olabileceğini gösteriyor. O yüzden devrimci, sosyalist geleneği temsil eden insanların sorumluluğu, halk muhalefetini sahipsiz bırakmamaktır. Lenin’in de ifade ettiği gibi kendiliğinden halk muhalefetinin sınırları var, bu muhalefet sendikal muhalefet olur ve orda kalır. Bunun en açık örneklerinden birisi İngiliz işçi sınıfı hareketidir. Çartist hareket kapitalizmin en güçlü işçi sınıfı hareketlerinden birisiydi; ama sosyalizmi gündemine alması çok zaman aldı. Halk muhalefetinin ileri taşınması şu andaki sol, sosyalist akımlara düşüyor.

  • Halk muhalefetinin sahipsizliğinin bir sonucu da bugün faşizme sürüklenen Türkiye’de yaşanıyor.

    ABD ORTADOĞU’YA SADECE MELANET, FELAKET, KAN VE KIYIM GETİRDİ

► ABD’nin çekilme kararından hareketle, özellikle Türkiye’de bu konudaki tutumlardan birisinin ABD’nin bölgede kalması yönünde bir çağrı ve çabanın söz konusu olduğunu da görüyoruz. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Ne söylenebilir? Türkiye’nin acı kaderinin parçalarıdır. Bölgeye sadece melanet, felaket, kan ve kıyım getiren Amerika’ya “çıkma, kal” demek olacak şey mi? Bu konuda tartışmaya girmek yerine geçmiş bir belgeye referans vereceğim. Aralık 2011’de Orta Doğu’ya dönük emperyalist saldırı nedeniyle Cezayir İşçi Partisi’nin düzenlediği bir Dayanışma Konferansı’na Türkiye’den dört meslektaş davet edilmiştik. Suriye’de çalkantılar patlak vermişti; ABD; Körfez ve Türkiye destekli cihatçı saldırı ise o tarihte başlamamıştı. Konferans, bizin önerimiz üzerine aşağıdaki ifadeyi Sonuç Bildirgesi’ne ekledi:

“Konferans, Suriye halkının toplumlarının demokratikleşmesi özlemi ile dayanışma içindedir; ancak, emperyalist güçlerin ve taşeronlarının bu özlemleri Suriye’de rejim değiştirme amaçlı askerî ve siyasî müdahale vesilesi olarak kullanmasını şiddetle lanetler.” 

O tarihte söylediklerimiz bir sağduyu ifadesiydi. Sonrasını biliyoruz. Şimdi emperyalizm ve ortaklarının yarattığı çıkan insanî enkazı çaresizce gözlüyoruz. Bugün yedi yıl önce söylenenlerden başka ne denilebilir ki?

► Önümüzdeki süreçte Türkiye’deki muhalefet için neler söylersiniz?

İktidar özgürlük alanlarını sürekli daraltıyor. Onun için bu alanları hem korumamız, hem de mümkün mertebe genişletmemiz gerekir. Yerel seçimler de bu açıdan önemli. Üst yönetimi Türkiye toplumunun ilerici birikimlerini rahatça heba etmiştir; Cumhuriyet değerlerine sırtını dönmüştür. Ama CHP belediyeleri hala Türkiye’nin önemli özgürlük, özerklik mekânlarıdır o yüzden kaybetmemek; genişletmek gerekir. Meslek odalarımızın, sendikalarımızın hayatiyetleri çok önemlidir. İşçi sınıfındaki direnme eğilimlerini sahiplenen tüm sendikalar desteklenmelidir.

Türkiye’yi yöneten makamlarda gözlenen iç tutarsızlıkları, düzeysizlikleri küçümsemek yanlıştır. Tutarlılık ve bürokratik düzey, faşizmin tüm kurallarını sistemli bir biçimde uygulamak için gerekli değildir. Amaçlarına ulaşmakta başarılı olduklarını görüyoruz. İki emektar, değerli sanatçıya uygulanan baskı, etkili sindirme, yıldırma yöntemleridir. Bu tür baskılara maruz kalan düşünce, sanat, bilim insanları, faşizm-öncesi Türkiye’nin heba edilemeyecek, saygın düşünsel ve estetik birikimini temsil ederler. Onlarla dayanışma, katkılarını sahiplenme, yaşatma önceliklidir.

2019’DA DA BİRGÜN’Ü SAHİPLENELİM

► BirGün okurlarına yeni yıl mesajınız var mı hocam…

Gazetemiz BirGün bu karanlık, güç günlerde Türkiye basınının sosyalist, aydınlanmacı, ilerici geleneğini temsil etmekte; başarıyla sürdürmektedir. 2019’da da BirGün’ü sahiplenelim; okuyalım; okutalım; aktif katkı yapalım; elbirliğiyle geliştirelim…
***
EKONOMİDE ASIL ŞOK ŞİMDİ BAŞLIYOR

► Türkiye ekonomisinin 2019’daki seyri nasıl olacak?

İçinde yaşadığımız krizin farklı ivmeleri var. İlk ivme döviz krizi ile patlak verdi. İktidarın seçim takvimi nedeniyle ekonomiyi pompalamasının yarattığı gerilimler döviz piyasasına yansıdı. Cumhurbaşkanı, finans çevrelerine karşı Mayıs ayında meydan okuyan bir söylem tutturarak bu gerilimin tırmanmasına katkı yaptı. Önceki tüm seçimlerde sermayenin kolektif iradesini temsil eden borsa, AKP’nin seçim zaferlerinden sonra yükselmiştir. Zira, neoliberal programı itirazsız uygulayan tek parti iktidarının devamı olumlu karşılanmıştır. Uluslararası finans çevrelerine karşı yürütülen meydan okuma nedeniyle Haziran 2018’de bu değerlendirme gerçekleşmedi. Ekonominin başına, finans sermayesinden siyasete geçmiş Mehmet Şimşek yerine Albayrak’ın getirilmesi, ek bir güvensizlik etkeni daha oldu.

Bu etkenler, birlikte, döviz krizini tırmandırdı. Ağustos sonunda durumun sürdürülemez olduğu ortaya çıktı. Eylül’de Albayrak Londra’da uluslararası finans çevreleri ile görüştü. “IMF’siz bir IMF programı” önce Merkez Bankası’nın faizleri yükseltmesiyle, sonra da 2019 bütçesine esas olacak Yeni Ekonomi Program ile kabul edildi.

Bu adımlar dövizdeki yükselişi engelledi. Bunalımın döviz krizi aşaması son bulurken üretim, istihdam ve milli gelir verilerine yansıyan kritik aşaması başladı. Türkiye ekonomisi Ağustos-Ekim aylarında cari işlem fazlası verdi. Bu fazla, olumlu bir yapısal dönüşümden değil; iç talepteki çöküşün ithalatı daraltmasından; yani yoksullaşmadan kaynaklandı. Dış ticaret döviz tasarrufu sağlamaya başlayınca dövizdeki yükseliş durdu. Ekonominin gidişatı döviz fiyatlarından algılanmaz.. Reel ekonomideki bunalım, son milli gelir verileriyle ortaya çıktı. Ekonomi 2018’in son çeyreğinde 2019’un ilk yarı yılında küçülecek ve küçülmenin sosyal maliyeti ağır olacak.

Ekonomik krize girilirken

Ekonomik krize girilirken…

Prof. Dr. Korkut Boratav
sol.org.tr
, 10.08.2018

Bu yazı kaleme alınırken (10 Ağustos’ta) Türkiye, çalkantı içinde ekonomik krize sürüklenmektedir. Günceli yazıya dökmenin anlamı yok; ortaya çıkan politika seçeneklerine yazı sonunda değineceğim. Kriz ortamına gidişin ana etkenlerini, verilerini tartışmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum. Bunlara “serin kanlılıkla” bakalım; ipuçlarını izleyelim; belki de bugünün (10 Ağustos’un) çöküntüsüne ulaşırız.

Tipik Bir Kriz Senaryosu

“Dış kaynak girişlerinde ani duruş veya tersine dönüş…”

Bu ifade, neoliberal dönemde sermaye hareketlerini serbestleştiren; ekonomilerini finans kapitale sınırsızca açan  ülkelerde ortaya çıkan bir kriz türünün nedeni olarak kullanılıyor.

Bu tür kriz örnekleri “Güney” coğrafyasında, çevre ekonomilerinde yoğunlaştı: 1980’li yıllarda Latin Amerika’nın borç bunalımı; 1997-2001’de Doğu Asya’da patlak verip hızla yaygınlaşan kriz dalgası; 2008’de Batı’daki büyük finansal bunalımın kırılgan çevre ekonomilerine yansıması; bazı özellikleriyle 2011 sonrasında Avro Bölgesi’nin  çeperini, zayıf halkalarını sarsan borç krizi…

Türkiye, “serbest sermaye hareketleri” dalgasına 1989’da katıldı. 1994, 1998/99, 2001 ve 2008/9’da bu tür dört krizden geçti. Nasıl tetikleniyor; gelişiyor?

Uluslararası finans kapital, sistemin çevresine taşarken, hem ekonomik canlılık getirir; hem de yapısal çarpıklıklar,  kırılganlıklar yaratır. Böylece, ileri tarihlerdeki bunalımın tohumlarını da taşımış olur.

Örneği bizzat yaşadık: 2003-2007 Türkiyesi’nde  yüksek tempolu yabancı sermaye girişleri, hem büyüme hızını yukarı çekti;  hem de üretimin ithalata bağımlılığını tırmandırdı; durgunlukta bile ortadan kalkmayan dış açıkları ekonominin yapısal bir özelliği haline getirdi.

“Dış kaynaklarda sert durma ve çıkışın” bunalıma yol açıp açmayacağı, “giriş” aşamasında oluşan dış kırılganlıkların, yapısal çarpıklıkların yoğunluğuna bağlıdır. Örneğin 1997-98’deki krizden ders alan Doğu Asya ülkelerinin çoğu, cari açıklarını adım adım ortadan kaldırmayı başardı; 2008’de ABD’de patlak veren  finansal krizden pek etkilenmedi.

Türkiye bu “dersi” öğrenmedi. Aynı koşullarla yoğun dış kırılganlıklar içinde karşılaştı. 2008-2009’da küçülen az sayıda çevre ekonomisinden biri olarak dikkat çekti.

2018 Konjonktürüne Geliş

2009 sonrasında Batı merkez bankalarının ölçüsüz likidite genişlemesi ile beslenen finans kapital, emperyalizmin çevresine de taştı; buralarda ekonomik  canlanmayı besledi. FED 2013’te bu konjonktüre son verme işareti verdi; 2016’da  parasal daralmayı başlattı. Şubat 2018’de Batı borsalarında sert düşüşler, finansal balonlaşmanın son bulma işareti olarak algılandı. 10 yıllık ABD tahvili kritik bir eşik olarak görülen %3 sınırına ulaştı.

Uluslararası finans kapitalin ilk tepkisi, çevre ekonomilerinden adım adım çekilmek olur. En zayıf, “kırılgan” halkalardan başlayarak… Hangileri? 2013’te Morgan Stanley, “yükselen ekonomilerin beş kırılganı” başlığı altında bir liste yaptı: Türkiye, Brezilya,  Hindistan, Güney Afrika, Endonezya… Sonraki yıllarda bu liste güncelleştirdi; Türkiye daima yerini korudu.

2018’inin ilk yarısında bu listenin durumunu Morgan Stanley’den değil, döviz piyasalarından izleyelim. Bank of International Settlements (BIS), ülke döviz piyasalarının  verilerini derler; yayımlar.  BIS’in Ocak-Haziran 2018 istatistiklerinde doların fiyatına veya ülkeler-arası enflasyon farklarını da dikkate alan döviz sepetinin reel efektif kuruna göz atalım. Türkiye, Arjantin’in arkasından “ikinci en kötü” durumdadır. Meksika, Endonezya, Hindistan ve Brezilya bu iki ülkeyi bir hayli geriden izlemektedir.  Morgan Stanley’in ilk listesindeki kırılganlara Meksika ve Arjantin eklenmiş; Güney Afrika çıkmıştır.

Tam da o tarihte (Haziran 2018’de) Arjantin, krize girdiğini resmen ilan etti; 50 milyar dolarlık bir kredi anlaşması imzalayarak IMF’ye teslim oldu. Haziran sonrasında tamamen “çılgınlaşan” döviz piyasaları ile Türkiye sıraya girdi. Arka planda elbette  sermaye hareketleri yatıyor. Son ödemeler dengesi istatistiklerine odaklanalım.

Ocak-Şubat 2018’de “Balonlaşma”…

Birkaç ay önce bu köşede, Ocak-Şubat 2018 ödemeler dengesi istatistiklerini, “ekonomide balonlaşma” başlığı altıda incelemiştim. Gerçekten de bu iki ayda, Türkiye ekonomisi sermaye hareketleri bakımından coşkulu bir konjonktürde görünüyordu.

Bir önceki yılın (2017’nin) aynı aylarıyla karşılaştırarak özetleyelim:

“Çılgınlaşan” döviz piyasalarının pompaladığı yabancı sermaye girişleri  %78 oranında artıyordu. Kayıt dışı sermaye çıkışları son buluyor; TCMB rezervleri yükseliyordu. Yabancı, yerli ve kayıt dışı öğelerinden oluşan  toplam sermaye hareketleri de 2017’deki “net çıkış” olgusuna son veriyordu. AKP seçim konjonktürü uygulamaktaydı. 2018 başında Batı piyasalarındaki canlılık hâlâ sürmekteydi ve yüksek tempolu büyümenin dış kaynak gereksinimi şimdilik karşılanabiliyordu.

Ne var ki, iç talep genişlemesi üretim sınırlarına tosladı. Enflasyon, ithalat tırmandı. Ocak-Şubat cari açığı %100’ü aşan bir tempoda genişledi.  Sermaye girişleri, “balonlaşma”yı besledi. IMF, canlanmanın sürdürülemeyeceği teşhisini ve  ekonomideki “sıcaklaşma” olgusunu Mart’ta bir Türkiye Raporu’nda ortaya koydu. Ana öğelerini ve politika önerilerini bu  yazımda aktarmış, tartışmıştım.

Mart-Haziran 2018 Gerilimi

Ödemeler dengesinin Mart-Haziran 2018 verilerini tabloda bir önceki yılla karşılaştırıyorum. Son dört aylık veriler ekonominin küçülmesini tetikleyecek bir krizin ön işaretlerini taşıyor mu? Yazının başında ifade ettiğim “yükselen piyasa krizlerini tetikleyen ana etken”, yani dış kaynak girişlerinde, bir önceki yıla göre  ani duruş veya tersine dönüş, Mart-Haziran 2018’de gözlenmekte midir?

Yanıt, tablonun ilk satırında yer alıyor:  Yabancı sermaye girişleri Mart-Haziran 2018’de on iki ay öncesine göre %85 oranında daralmıştır (Satır 1). Bu  sert yavaşlamayı “duruş” olarak, bir krizin başlangıç dürtüsü olarak  nitelendirebiliriz.  İki yılın dört ayında dış kaynak girişlerindeki azalma 19 milyar dolardır; 2017 dolarlı milli gelir toplamının yüzde 2,2’sine ulaşan olumsuz bir şok…

Toplamda “net çıkış” göstermeyen yabancı sermaye,  Haziran’da “eksi” değer vermiştir. Bu durumun Temmuz-Ağustos’ta  da süregeldiği anlaşılıyor. Yani, “tam gaz kriz” süreci içindeyiz.

Dış kaynak girişlerindeki daralma, hangi tür akımlara yansımıştır? Bunları, “sıcak, dış borçlanma ve doğrudan yatırım” türlerine ayıralım. Sıcak para ve dış borçlanmada, daralma ötesine geçilmiş; net çıkış başlamıştır. Dış kredilerin döndürülmesinde krizi derinleştirici güçlükler gündemdedir. Yabancı sermayenin en istikrarlı türü olan doğrudan yatırımlarda ise, ılımlı bir artış gerçekleşmiştir.

Yabancı, yerli ve kayıt dışı öğelerin tümünü oluşturan toplam sermaye hareketleri de kriz işareti vermektedir: On iki ay öncesine göre %52’lik gerileme (Satır 6)…  Türkiye ödemeler dengesi  istatistiklerinin “esrarengiz” bir öğesiyle tekrar karşılaşıyoruz: Kayıt dışı sermaye girişlerinde 6,9 milyar dolarlık net giriş (Satır 2)… AKP’li yıllarda dış kaynak hareketlerinde gözlenen her olumsuz dönemde, kayıt dışı para girişleri “can kurtaran simidi” olmuştur. Bu karanlık öğenin kaynaklarını uzun yıllar tartışacağımız anlaşılıyor.

Ekonominin küçülmeye başlaması, Haziran ithalatını ve cari işlem açığını aşağı çekmiştir. Ne var ki, önceki ivme sayesinde dört aylık dış açık %20 dolayında artırmıştır (Satır 5). Rezervlerdeki aşırı (11,9 milyar dolarlık) erime, cari açığın %62’sini karşılamıştır (Satır 4).  Elbette sürdürülemeyecek bir durum…

Finans kapitale teslimiyet biçimleri

İktidar, finans kapitale teslim olacaktır. Tek hamlede mi? Aşamalı olarak mı? IMF’li mi? IMF’siz mi? Birkaç seçenek gündemdedir.

IMF’li programın önceliği, bir dış borç krizini önlemektir. Hazine, T.C. bankalarının dış kredilerini devralır; bu borçlar IMF kredi taksitleriyle ödenir. Kemer sıkma politikaları milli geliri küçültür,  cari açık bu sayede “sürdürülebilir” düzeye indirilir. Böylece,  bir borç krizi önlenir; ama “kemer sıkma” ve “yapısal reform”, öncelikle emekçilere yüklenir. Finans kapital, emekçilerin sırtından kurtarılmış olur.

Bu program, emeğin gelirleri ve kazanımları dışında kamu yatırımlarını kısacak; iktidarın kader ve çıkar birliği yaptığı ayrıcalıklı sermaye çevrelerini de bunalıma sürükleyecektir. İktidar bu nedenle IMF’siz ve aşamalı seçenekler arayacaktır.

IMF’siz ve “aşamalı” seçenekler,  topu TCMB’ye atan “kozmetik” bir programla başlayabilir. Rahip  Brunson operasyonuyla birleşirse sıcak para girişinin hızlanması umulur. Ne var ki, spekülatif sermaye girişleriyle dış kredilerin döndürülmesi, finansmanı sağlanamaz. Uluslararası bankaların güvence arayışları, talepleri farklı aşamaları gündeme getirebilir.

Köşeye sıkıştığında iktidar, döviz kısıtlarına zorlanabilir. Cumhurbaşkanı Bayburt’ta bu seçeneğe değinmiştir. Döviz kısıtları, sistematik, yaygın bir model olan sermaye hareketlerinin denetlenmesi değildir. Yozlaşmış faşizme uyan, kapkaççı, keyfî, kayırmacı, cezalandırmacı  uygulamalara dönüşür. AKP geleneği ile uyumludur. “Yarenler” takımı kriz ortamında kurtarılır; mümkünse daha da ihya edilir. Döviz tahsisleri, transferleri, şirket kurtarma operasyonları, yukarıya, emir-komuta zincirine bağlanır.

  • Krizin tüm ön koşullarını yaratan; alkışlayan; bunlardan nemalanan iktidar ve sermaye çevreleri köşeye sıkışmıştır.

Bugünün yozlaşmış ortamında iktidarın, burjuvazinin siyasî ve iktisadî seçeneklerini sadece teşhir etmekle yükümlüyüz. Karşılaştıkları seçeneklerden “halkçı, doğru” öğeler türetilemez.

Hakiki cumhuriyetçiysen Kürt hareketiyle çözüm ararsın

Hakiki cumhuriyetçiysen
Kürt hareketiyle çözüm ararsın

Prof. Dr. Korkut Boratav

AKP’nin de-facto bir İslamcı rejim inşa etmeyi ve cumhurbaşkanlığına süresiz dokunulmazlık kazandırmayı öncelik edindiğini söyleyen Prof. Korkut Boratav’a göre AKP ile Fethullahçılar çatışmasalar, önlerini kimse alamazdı. Öte yandan Boratav’a göre mevcut gidişata karşı durabilecek toplumsal ve siyasal güçler ortak bir cephe oluşturamaz ama ortak bir muhalefet inşa edebilir. Boratav, laik-demokrat Kürt hareketiyle “aydınlanmacı Kemalistler” ve bunun ortasında kalan muhaliflerin tek seçeneğinin de ortak muhalefette olduğu görüşünde.

Bir yanda defnedilmiş bir anneyi toprağın altından çıkarmakla tehdit eden ırkçı güruh, diğer yandan bu vahşetin dehşetine kapılanlar. Türkiye ortadan ikiye değil, her yanından çatlayıp yüzlerce parçaya bölünmüş görünüyor. Kendinden başka herkesi düşman belleyenlerin başlattığı savaşa karşı direnenler de var, onlara uyum sağlayanlar da; bu dehşet saçan vahşete karşı direnenler de var, sessiz kalıp seyre dalanlar da. Peki, tarihin neresindeyiz? Bu sorunun yanıtını kestiremeyecek düzeyde karanlık bir tünelde gibiyiz.
*****
………………….
…………………….
MUSTAFA KEMAL ve İNÖNÜ PROLETARYA DEVRİMCİLİĞİNE RAKİPTİR

Peki bu ülkede neden çoğunlukla sağ akımlar egemen oldu?

Aydınlanmacı akımın egemen olduğu dönemleri unutmayın. Türkiye’deki Ortaçağ kurumlarını tasfiye eden büyük dönüşümü sağ değil, aydınlanmacı kanat yapmıştır. Hilafetin kaldırılması, cumhuriyetin ilanı, tevhid-i tedrisat, tekke ve zaviyelerin kapatılması…

Ama çok partili hayata geçişle birlikte çeşitli kesintiler bir yana Demokrat Parti,
Adalet Partisi, ANAP ve AKP’ye kadar devam eden bir süreç var.

Büyük dünya dengeleri içinde Türkiye, esas olarak Amerikan yörüngesine oturmayı tercih etti. İsmet Paşa’nın bütün aydınlanmacı özelliklerine rağmen, Sovyet sempatizanlığının sınırı vardı. Mustafa Kemal’in de vardı. Her ikisi de sosyalist değil ve aydınlanmacılıkları sosyalizme varılmaz. Marksist literatürle konuşacak olursak, küçük burjuva devrimcileri olarak proletarya devrimciliğiyle rakiptirler. Birleşebilirlerdi ama bu biraz da iç sınıfsal dengelere bağlıydı.

Mustafa Kemal, Milli Mücadele’yi kongrelerle örgütledi; Sovyetleri örnek aldı. Ama Türkiye toplumu kongrelerinin bileşimini esas olarak Anadolu’nun orta ve üst mülk sahibi sınıflarının katılımıyla gerçekleştirdi. Küçük burjuva radikalizmi o sınıfları sürükledi. Dolayısıyla bu bir proleter devrimciliği değildi ve aralarında daima bir mesafe oldu.
******
……….
………
SARRAF DAVASINI AMERİKAN USULÜ
BİR UĞUR MUMCU YAZINCA ANLAYABİLECEĞİZ

Sizce Batı şu an nasıl bir Türkiye tahayyül ediyor?

Siyasi odaklar büyük ihtimalle Türkiye için daha ılımlı bir geçiş modelini tercih edecekler. Yani keşke büyük bir koalisyon gelse diyorlardır. Fazla belirsizleşen bir iktidar yerine daha istikrarlı bir ittifak oluşması özlemleri olduğunu tahmin ediyoruz. Ama bu özlemi hayata geçirme manivelaları yoktur. Onun için kısa vadede gidişat değişmeyecek, acılarını da biz çekeceğiz.

ABD, Rıza Sarraf davasından ne amaçlıyor sizce?

Amerika’nın amaçlarının ne olduğu; kimlerce manüple edildiği belli değil şu an. ABD yönetiminin büyük bir karışıklık ve belirsizlik içinde olduğunu biliyoruz. Onun için bu davanın iç dünyasını deşifre etmek çok zor. Mesela Trump’a yakın bir isim olan Rudolph Giuliani, Sarraf tarafından avukat olarak tutuldu ve Türkiye’ye geldi. Trump’ı mı, müvekkilini mi yoksa Türkiye yöneticilerini mi temsil ediyor, bilmiyoruz. Burada kiminle ne görüştüğü de belli değil. Sarraf, New York Federal Mahkemesi’nde yargılanıyor. Suçlamaları yapan Bharara görevden alındı, yeni atanan savcı devam ediyor. New York Federal Mahkemesi’nin savcısı büyük ihtimalle Trump tarafından atanmıştır. Trump’ın iradesine rağmen bu suçlamalara devam eder mi, etmez mi? Trump’ın henüz tam kontrol edemediği bir de Adalet Bakanı var. Dolayısıyla bu iş kontrolden çıkmış dahi olabilir. Bir gün Amerikan usulü bir Uğur Mumcu bunları yazacak ve biz de o zaman hikâyeyi anlamış olacağız.
===========================================
Dostlar,

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinin nam salmış (duayen) hocalarından yaşı 80’i aşan (13 yıldır emekli) Sayın Prof. Dr. Korkut Boratav ile yapılan 9 sayfalık kapsamlı bir söyleşiyi paylaşmak istedik. Söyleşinin künyesi şöyle :

İrfan Aktan iaktan@gazeteduvar.com.tr  15 Eylül, 2017
https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/09/15/korkut-boratav-hakiki-cumhuriyetciysen-kurt-hareketiyle-cozum-ararsin/

Yazı uzun olduğundan giriş, gelişme ve sonuçtan seçmeler sunduk.

Tam metin için lütfen tıklayınız : Hakiki_cumhuriyetciysen_Kurt_hareketiyle_cozum_ararsin

Sevgi ve saygı ile. 14 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Finans sermayesi ve AKP: Bir gezinti

Finans sermayesi ve AKP: Bir gezinti


Prof. Dr. Korkut Boratav
http://ilerihaber.org/yazar/finans-sermayesi-ve-akp-bir-gezinti-64452.html, 09.12.2016

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Finans sermayesi Türkiye’ye, özellikle de AKP’ye nasıl bakıyor? Bir kriz ortamına girerken önemli bir soru… Nesnel göstergelerle, başta sermaye hareketlerini inceleyerek yanıtlayabiliriz. Veya, bunların kaynağındaki yatırım bankalarında, fon yöneten şirketlerde, kurumlarda yönetici, uzman kişilerin görüşlerini, değerlendirmelerini izlemeye çalışırız. Bu malzemenin bir bölümüne Batı basınından ulaşabiliyoruz. Özellikle sermaye çevreleriyle içli-dışlı olan Financial Times, Wall Street Journal gibi gazeteler, Bloomberg gibi siteler, finans haberlerini, sözünü ettiğim şirket, kurum, banka yetkilileriyle görüşerek verirler.

Türkiye’nin yer aldığı bu tür haber ve yorumlarla ilgili hızlı bir tarama yaptım. Bunlara bakarak finans kapitalin Türkiye’ye dönük ruh halini yakalamaya çalıştım. 2013 ortalarından bugüne kadar kritik dönemeçlerde, finans kapitalin temsilcileri Türkiye’ye, AKP’ye hangi gözlüklerle bakmaktadır?

AKP’NİN BUNALIMLI SEKİZ AYI: HAZİRAN VE 2013 SONRASI 

Önce Gezi kalkışması (AS: Haziran 2013); polis şiddetiyle  bastırılması… Aralık’ta da (AS: 17-25 Aralık 2013) ses kayıtlarıyla ortaya çıkan, başlatılan yolsuzluk soruşturmaları; hukuk devleti normlarını çiğneyen bir karşı saldırıyla bunların  da bastırılması… AKP iktidarının sekiz bunalımlı ayı söz konusudur. İki ay boyunca (31 Kasım 2013- 31 Ocak 2014) dolar %12 tırmanmıştır. 17 Şubat’ta The Telegraph’tan Ambrose Evans-Pritchard, finans çevrelerinde ortaya çıkan endişeli ortamı aktarmaktadır: “Türkiye’yi hep istikrarlı gören fon yöneticileri, şimdi sözleşmelerin uygulanıp uygulanmayacağından endişe ediyorlar. S&P’nin ülke puanını negatif gözleme almasında, siyasi gerilimler, kurumsal güvencelerin ve dengelerin aşınması rol oynamıştır.”

Finans kapitalin bu endişesi, artık, zaman zaman karşımıza çıkacaktır: Hukuk devleti normlarının ihlâli, sözleşmelerin ve mülkiyet haklarının  güvencesini de tehdit edecek midir? 

Bir ay sonra, AKP duruma hâkim olmuş; hukuk devleti değilse bile istikrar geri gelmiştir. Kamuoyu anketleri de yerel seçimlerde AKP’yi önde göstermektedir. Financial Times (27 Mart 2014), finans çevrelerinin Türkiye’ye bakışını aktarmaktadır:

Geçen yıl Türkiye’den uzak duran yabancı yatırımcılar geri gelmeye hazırlanıyorlar. YouTube’u susturma haberleri çıktığında Türkiye kâğıtları, borsa yükseldi; zira yatırımcılar Erdoğan’ın seçimlerden yara almadan çıkacağını umuyorlar. Standard Bank’tan Tim Ash’a göre seçimde başarı kazanırsa ‘yatırımcılar burunlarını tıkayarak’ Türkiye havuzuna tekrar dalacaklardır.”

Gazete, UBS ve Global Source Partners’den uzman görüşlerini aktarıyor. Bunlara  göre, “Erdoğan politikaların sürekliliğini gözetecektir. AKP seçimleri devamlı kazanmayı becerecek; Türkiye’yi felaketlerden uzak tutacaktır.”

Hangi felâketler? Aydınlanmacı-demokrat milyonların protestoları mı? Ciddi yolsuzluk dosyaları mı? Önemli olan nedir? “Seçimleri kazanma becerisi ve politikaların sürekliliği”…

2014-2015 SEÇİMLERİ: FİNANS ÇEVRELERİ MUTLU, BAZEN TEDİRGİN 

Mart 2014 yerel seçimlerinden AKP’nin galip çıkması, ay sonunda dolar kurunu iki ay öncesinin %5 altına çekti. Beş ay sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de Erdoğan’ın kazanma beklentisi güçlendi. Yerel seçimlerden bir gün sonra  Société Générale’den bir yatırım danışmanı müşterilerine “Türkiye’ye girin” diyor. Zira, “cumhurbaşkanlığı seçimi de ufuktayken, yerel seçim sonuçları, siyasî belirsizliği ve istikrarsızlığı hafifletmiştir.” (Financial Times, 31 Mart).  

Mart’ta başlayan olumlu konjonktür, Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birleşti; yabancı sermaye girişleri Ocak 2015’e kadar yüksek tempoda süregeldi. 2015’te “Güney”e dönük sermaye hareketlerinde yavaşlama başlar. Türkiye de bu etki altındadır; ama AKP’nin tek parti iktidarına son veren 7 Haziran 2015 seçimleri iç ve dış finans çevreleri için ek bir şok olur. Üç gün içinde dolar %4 pahalılaşır; borsa endeksi %6 düşer.

Ambrose Evans-Pritchard, 7 Haziran 2015 seçimlerini, hemen ertesi gün The Telegraph’ta yorumluyor: “Seçim, Türkiye’nin liberal, laik güçleri ve Kürtler için bir zaferdir. AKP  %41 oyla yine öndedir; ama bölünmüş bir ülkeyi koalisyonla yönetecektir. Erdoğan’ın Müslüman demokrasisi vitrini, pırıltısını çoktan yitirmiştir.”

Hemen arkasından bir yatırım uzmanının değerlendirmesi aktarılıyor: “Yükselen siyaset çirkinleşirse işin içinden çıkamazsınız. [Seçim sonrasında] Türkiye’nin yükselen piyasa ülkeleri içinde en kırılganının Türkiye olduğunu düşünüyoruz.”

Bankere göre siyasetin çirkinleşmesi” olarak görülen 7 Haziran tablosu, kan-revan içinde kazanılan 1 Kasım seçimiyle “düzelecektir.” Yabancı finans çevrelerinin ertesi gün yayımlanan yorumunu Financial Times’tan aktaralım: “Piyasalar siyasette güçlü adamı severler; belirsizlikten ise nefret ederler. İstikrar bozucu üçüncü bir seçim artık devre dışıdır. Uluslararası yatırımcılar da zafer karşısında Erdoğan’ın âlicenap olmasını; ekonomik reforma odaklanmasını yeğliyorlar.”

Türkiye’ye fon girişleri canlanır; seçim arifesi ile sonrası arasında dolar %3,8 oranında ucuzlar.

SEÇİM ZAFERİNDEN 15 TEMMUZ 2016 VE SONRASINA 

Erdoğan’ın “âlicenap ol” tavsiyesini 1 Kasım’dan sonra umursamadığını; büyük Batı medyasında siyasî eleştirilerin sıklaştığını biliyoruz. Ne var ki finans kapital, bu eleştirileri umursamadı. 2016 başında canlanan uluslararası sermaye hareketlerinden 28 milyar dolar, altı ayda Türkiye’ye aktı. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında  aksayan sermaye girişleri, Ağustos’ta canlanır. Finans kapital bu aşamada “normale dönüş” algılaması içindedir. Ne var ki OHAL uygulamaları Türkiye ile ABD/AB arasında siyasî gerilimlere yol açtıkça, finans sermayesi bu uygulamaların ekonomiye yansıyan boyutlarına odaklandı. Tedirginlikler arttı. Sıcak para hareketlerinde hızlı bir çıkış, herkesi sürükleyebilir. Sürü hareketleri benzetmesi yaygındır. Finans uzmanlarının Türkiye’ye bakışlarına Bloomberg ve Financial Times’tan  derlenmiş bazı örnekler verelim:

Kötümserler var: “Hızlı çıkışlar başlarsa sermaye hareketlerini sınırlayacak ülkelere ilk aday Türkiye’dir… Ülkenin kurumları zayıflıyor; iktisat politikası ise uzağı görmüyor… Bir ordunun darbe yaptığı yerde durum ciddidir; kalınmaz, çıkmak gerekir…”

İhtiyatlı iyimserler ağır basıyor: “Sağlıklı bir ekonomi, genç, rekabetçi bir işgücü; ama patlamaya hazır bir siyasi hayat… Erdoğan’ın ve AKP’nin halk desteği güçlüdür, iniş-çıkışlar doğaldır; yükselen piyasalar için daha toleransı olmak gerekir… Temel soru şudur: Siyasette değişiklikler, yatırım rejiminde ciddi kaymalara yol açacak mı; yoksa, [askeri müdahale sonrası] Tayland’daki gibi ekonomik süreklilik sağlanacak mı?… Riskler var; ama tamamen çıkış abartılı olur. Düşük faizli bir dünyada yatırımcılar paralarını işletmek zorundadır… Türkiye borçlarının en çekici yönü ABD tahvillerinin altı misli getiri sağlamasıdır. Gelişmiş ülke varlıkları sıfıra yakın getiri verirken yatırımcılar dolarla borçlanıp TL kâğıtlarına geçince sadece Ağustos’ta Türkiye’den % 2,9 getiri sağladılar…” 

(Burada sözü geçen %2,9’luk getirinin 1,9’u, Ağustos’ta doların ucuzlaması ile sağlanmıştır.)

Yukarıda adı geçen Tim Ash de Türkiye için, bir hayli iyimserdir: “Puanı düşürülse bile Türkiye toparlanır. Önemli olan hızlı büyümedir; kamu borcu/milli gelir oranının düşük (%34) olmasıdır; güçlü bir banka sistemidir; devlette ve toplumda iş çevreleri [sermaye] lehine güçlü bir kültürün varlığıdır.” (Financial Times, 10 Ağustos).

23 Eylül’de Moody’s, Türkiye’nin yatırım puanını düşürdü ve gerekçeler içinde Gülen’ci şirketlere dönük uygulamaları, anayasa değişikliği girişimlerini de gösterdi. Bu olgular, yatırım ortamını, kurumsal istikrarı zedelediği için sakıncalı görülmekte; mülkiyet hakları ihlalleri ima edilmektedir.

Kasım başında IMF’nin Türkiye ile ilgili bir ön-raporunda da, “kamunun kurumsal kapasitesinin güvenceye alınması ve yasal sistemin etkinliğinin pekiştirilmesi temel öncelikler” olarak vurgulanıyordu. Finans çevreleri, yine de, kötümserliğe savrulmak istemiyorlar.  Londra’dan kıdemli bir yatırım danışmanının tepkileri tipiktir: “Erdoğan’ın baskıcı olması, hatta zamanla diktatörleşmesi yatırımcıların umurunda değildi. Onlar istikrara önem verirlerdi. Şimdiki durum ise kargaşalı bir geçiş sürecidir. Müşterilerim   itiş-kakıştan; yalpalamalardan hoşlanmıyorlar. Türkiye’ye şunu demek istiyorlar: ‘Ne olmak istiyorsan ol; sonra da bize haber ver [ki gelelim.’].” (Financial Times, 29 Kasım 2016).

Yine Financial Times ve Bloomberg’ten  birkaç örnek aktarayım:

Kritik şey güvendir. Bu karanlık bulutları dağıtacak bir şey bulsak rahatlayacağız… Riskler yatırımcıları ürkütüyor; ama nereye gidebilirler? Diğer büyük yükselen piyasalar: Rusya, Brezilya, İran mı? Oralarda da yaptırımlar, küçülme, siyasî felç var. Yatırımcılar farkında ki Türkiye güç bir dönemden geçiyor; ama piyasanın büyüklüğüne bakın… Yükselen piyasalar içinde, yurttaşlarına sınırsız yabancı para tutma imkânı veren tek ülke Türkiye’dir…”
***
Verdiğim örnekler, finans kapitalin kısa vadeli, “sıcak” akımlarını sürükleyen rantiye katmanı ile ilgilidir. Bu akımlar, 2010-14’te Türkiye’ye giren yabancı sermayenin yarısına yaklaşmaktadır.  AKP iktidarına, adeta tutkulu destek dikkat çekicidir. Uzun vadeli kredileri denetleyen bankaların ve doğrudan (üretken) yatırımlara dönük sermaye gruplarının ölçütleri farklılaşabilir. Ancak, yukarıda değindiğim “mülkiyet hakkını güvenceye alan kurallar” ve “yatırım rejiminde süreklilik” güvenceleri bunlar için de yaşamsal önem taşır.

Hepsini birleştiren bir ortaklığa da işaret edelim:

  • Sözünü ettiğim güvenceler süregeldikçe, finans kapital açısından, siyasi iktidarın niteliği; demokrat veya faşist, laik veya şeriatçı olması önem taşımamaktadır. 

=======================================
Dostlar,

Korkut Boratav” olmak kolay mı??
80 yaşını aşan bir bilge – deha İktisatçının, yurtsever “Mülkiyeli” nin olağanüstü irdelemesi yukarıda. Erdoğan’ın ekonomi danışmanlarının hangisinin kıratı Boratav’ın rüzgarına yetişebilir ki? Jöleli olduğu söylenen salt yükseklisans eğitimliler mi örneğin??

Hani IMF’ye borçlar bitirilmişti hatta Türkiye borç alan olmaktan çıkıp “borç veren” konuma terfi etmişti? Oysa AKP ile borçlar ulusal gelirden daha hızlı büyü(tül)dü! 3’e katlandı ve 600 milyar doları aşarak ulusal gelire yaklaştı.. Kişi başına gelir 10 bin doları bulamıyor ve düşüyor.. Gelir dağılımı iyileşmiyor, eşitsizlik artıyor, işsizlik patlıyor, yoksulluk, cahillik, dinci yobazlık , tecavüzler… ve anayasayı askıya alan baskıcı yönetim….. ülkeyi kavuruyor.. Katar ve S. Arabistan gibi çağdışı rejimlerden akan, “net hata noksan” kalemi diye uyduruk bir yafta ile üstü örtülen serseri ve açgözlü milyar dolarlar artık gelmiyor değil mi??

Hani MB döviz rezervi 130 milyar Dolarlara erişmiş, nerdeyse 100 milyar dolar büyütülmüştü??

Hani Türkiye 2002’ye göre 3 kez zenginleşmişti?

Hani Türkiye 2023’te Dünyanın en büyük 10 ekonomisi içine girecekti?? %3’ten küçük bir büyüme ile, (%1,35’lik devasa nüfus artış hızını da düşmek gerekecek!) 2016 sonunda G20’den düşmemiz bile beklenebilir!?
*****
Uzatmayalım.. Tayyip bey çıplak gerçeği en acı biçimde itiraf etmek zorunda kaldı :

  • “Tulumbada su kalmadı.. “

Peki nereye gitti bunca varlığı ülkenin?? Ayakkabı kutularında, günboyu boşaltılamayan özel bölmeli evlerde saklanan nakit dolar ve avrolar nereye uçtu? Birkaç haramzadenin kursağında, kaçak hesaplarda İsviçre ve off shore bankalarında mı?? Birkaç yiğit savcı çıkıp MASAK ve MİT’ten bu hesapları istemez mi? TBMM’de yüzyılın bu muazzam soygunu görüşülmeyecek de ne görüşülecek??

Boratav hocanın yazısı yeterince kapsamlı. Biz daha çok uzatmayalım. Ama son tümceye dikkat:

  • Sözünü ettiğim güvenceler süregeldikçe, finans kapital açısından, siyasi iktidarın niteliği; demokrat veya faşist, laik veya şeriatçı olması önem taşımamaktadır. 

Sermayenin dini – imanı – vatanı – vicdanı – insafı… yok..
Tunç yasa kadim mi kadim : Maksimum kâr!

Başkanlık dayatmasını geri çekin.. 
OHAL’i uzatmayın..
Cumhuriyet ile kavganızı derhel kesin, Ulusu birleştirici olun..
Komşularla doğrudan ilişkilerle normalleşin..
Üretim ve tasarruf seferberliği ilan edin..
Aklınızı başınıza alın, aynı hataları yinelemeyin..

Ülke batıyor, SOS’ler kulakları sağır ediyor… kör ve sağır mısınız??

Sevgi ve saygı ile.
10 Aralık 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

KİTAP : Tarımda suçlu kim; Doğa mı uygulanan politikalar mı ?

KİTAP     : Tarımda suçlu kim:
Doğa mı uygulanan politikalar mı ?

Tarım alanları hızla azalıyor. Türkiye tarımsal ürünlerde net ithalatçı durumunda. Dünyada
tarım ürünleri fiyatları düşerken Türkiye’de artıyor. Ülke politikacıları ise hep suçu, sel, kuraklık, don gibi doğal afetlerde buluyor. Oysa insanların gıda, giyim gibi temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik tarım gibi stratejik sektöre çok daha ciddi yaklaşmak gerekir.  
 
Hatta, sahip olduğu doğal kaynaklar (toprak, su), coğrafi konumu, iklim koşulları gibi özelliklerinden dolayı tarım potansiyeli oldukça yüksek bir ülkede gelinen bu nokta,
tarım politikalarının bütünlüklü bir şekilde eleştirilmesi şarttır. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi ve Notabene Yayınları’nın ortaklaşa yayımladığı

Türkiye’de Tarımın Ekonomi-Politiği (1923-2013)

başlıklı kitap böylesi bir ihtiyacı karşılamaya dönük ihtiyacın bir ürünü!
Kitap, Osmanlı’nın son döneminden başlayarak bugüne dek gelen tarımsal dönüşüme
ışık tutuyor.
 
SERMAYE BİRİKİMİ ve TARIM
 
Tarımın tarihsel gelişimi, ekonominin bütününün nasıl bir seyir izlediği ile doğrudan ilişkili. “Türkiye’nin 90 yıllık sermaye birikim tarihi hangi evrelerden oluşuyor, nasıl dönemlendirilebilir, bu dönemlendirmelere etki eden faktörler nelerdir?” gibi sorular önemlidir.
Tarımın her alt döneme göre şekillendiği bir gerçektir; iç talebe dönük birikim dönemlerinde farklı bir tarım, dış dünya ile bütünleşmeye geçilen dönemlerde farklı bir tarım. Kitapta bu analizlerin yapılmasını kolaylaştıracak makro çerçeve “90 Yıllık Sermaye Birikimi Sürecinin Kilometre Taşları, 1923-2013” başlıklı yazıda Mustafa Sönmez tarafından çiziliyor.
 
TARIMDA IMF GÖZETİMİ
 
Türkiye’de tarımın neoliberal politikalar doğrultusunda dönüştürülmesi IMF-Dünya Bankası programları doğrultusunda 2000’li yıllarda gerçekleştirildiği söylenebilir.
 
Prof. Dr. Oğuz Oyan’ın bu dönemde “farklı iktidarlara karşın tek politika seçeneği”nin
geçerli olduğunu vurguladığı
“Tarımda IMF-DB Gözetiminde 2000’li Yıllar”
başlıklı yazısında; bu politikalar sonucunda tarımda desteklemenin nitel ve nicel olarak gerilediği, gelir dağılımının bozulduğu, gıda güvenliğinin zayıfladığı, tarım dış ticaretinde
net ithalatçı konuma gelindiği, girdi fiyatları ile ürün satış fiyatları arasındaki makasın açılması nedeniyle çiftçinin üretimden soğuduğu ve milyonlarca hektar arazinin ekim alanı dışına çıktığı ortaya koyuyor.
 
GDO FAYDALI MI ZARARLI MI?
 
Endüstriyel tarımın günümüzde artık iyice belirginleşen olumsuzluklarına karşı, yine onun içinden bir mekanizma çözüm olarak ortaya atıldı: GDO’lar. İnsanlara; dünya çiftçilerinin özellikle de
küçük çiftçilerin hızla GDO’lu tohumlara yöneldiği, bu tohumların verimi yükselttiği, dolayısıyla açlığa çare olacağı, tarım ilacı kullanımını azalttığı, iklim değişikliğine çare olacağı, daha besleyici oldukları, sağlığa hiçbir olumsuz etkilerinin olmadığı anlatıldı.
Durum gerçekten bizlere anlatıldığı gibi mi? Ahmet Atalık’ın “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)” başlıklı yazısında GDO’ların aslında bize anlatıldığı gibi sevimli olmadığı, ülkemizdeki biyogüvenlik mevzuatı, bu çerçevede referans alınan küresel kurumların GDO şirketleri ile ilişkileri ve GDO projesinin gerçekte neyi hedeflediği irdeleniyor.
 
TOPRAK YOK OLUYOR!
 
Doç. Dr. Ertuğrul Aksoy ve Yrd. Doç. Dr. Gökhan Özsoy tarafından kaleme alınan
“Tarım Arazilerinde Amaç Dışı Kullanım ve Sürdürülebilir Arazi Yönetim Sorunları”
başlıklı yazıda; en önemli doğal varlıklarımızdan biri olan toprakların yanlış kullanımlar sonunda erozyon, sanayi ve yerleşim alanı olarak kullanılma, çoraklaşma ve kirlenme nedeniyle ya tümden yok olduğu veya eski üretkenliklerine kavuşmaları için uzun yıllar ve pahalı yatırımlar gerektirecek ölçüde verimsizleşmekte ve bozulmakta olduğu ayrıntılandırılmış. Ayrıca toprak ve arazi kavramı; yönetmelikli ve yasalı dönemler temelinde tarım arazileri ve yasal süreçler ilişkisi; erozyon, amaç dışı arazi kullanımı, çevre kirliliği ve çoraklaşma konularını tartışılmış, amaç dışı arazi kullanımının önlenmesi ve sürdürülebilir arazi yönetimi koşulları değerlendirilmiştir.
 
KORKUT BORATAV’DAN 3 MAKALE
 
Kitapta, Prof. Dr. Korkut Boratav’ın,
“Birikim Biçimleri ve Tarım” ile
“Tarımsal Fiyatlar, İstihdam ve Köylülüğün Kaderi”
başlıklı yazılarını dışında
“Son 15 Yılın Bölüşüm Göstergeleri”
başlıklı 3.  bir analizi bulunuyor. Korkut Boratav son yazısında, 1998-2012 dönemine ait
reel ücretler, emek verimi, işsizlik ve iç ticaret hadleri gibi sınıflar-arası bölüşüm göstergelerini irdeliyor.


Kitapta ayrıca çok değerlli bilim insanı ve uzmanların,

  • “Tarım politikalarının tarihsel gelişimi”,
    “Bitkisel ve hayvansal üretimdeki gelişmeler”,
    “Tohumda Tekelleşme ve Etkileri”

    yazılarının yanı sıra tarımda neo-liberal reçetelerin sıkı bir eleştirisi yer alıyor.

http://www.guvenlicalisma.org/index.php? 24.07.2015

=====================================

Dostlar,

Ankara’ya döner dönmez edinip okuyacağımız kitapların başında olacak

Tarımda suçlu kim; Doğa mı uygulanan politikalar mı ?

adlı kitap…

Emek verenlere, yazanlara – yazdıranlara ve yayımlayanlara ve de duyuranlara şükranla..

Gördüğünüz gibi Türkiye’de iyi – güzel “şeyler” de olmakta.. Olmaya devam edecek..

Ülkemiz AKP – RTE …… de kurtulacak..

Durup dururken oraya -boş bıraktığımız yere- hakettikleri olumsuz bir sıfat / sıfatlar koyup
“iyi saatte olsunlar”ın gazaplarını üstümüze çekmeyelim. 90+ yaşındaki emekli albay babası dedeyi bile TSK’ya mektubundan dolayı savcılığa çağırmışlar.. Bilinçli psikolojik savaşla yıldırma politikası.. Ama nereye dek ?? Baskıcı rejimlerin son dönemleri hep böyle oluyor..

Okuyucu oraya içinden geçen sıfatı / sıfatları kendi koyarak gönlünce okusun..
Yaratıcılığı sınırlamayalım..

Sevgi ve saygı ile.
11.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com