Etiket arşivi: Deniz Gezmiş

Deniz Olunmalı…

authorZAFER ARAPKİRLİ

Şiirin küresel ustası Nâzım Hikmet’in, kuşkusuz kendisini tanımadan yazdığı dizelerde ne de güzel anlatılmıştır, “Deniz Olmak”

“Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa?
Ne o, ne, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla…”

Bu ülke topraklarında yaşayan herkese ve hattâ ezilen – sömürülen – bağımsızlık – devrim – kurtuluş mücadelesi veren tüm coğrafyalara örnek olan simge isim Deniz Gezmiş yoldaşımızın mücadelesini görse, duysa, tanık olsa, belki de ona ithaf ederdi şiirini.

Belki de şöyle derdi: “Yüreğiyle, vicdanıyla, devrim aşkıyla, cesaretiyle
Deniz olunmalı, oğlum.”

Kısacık ama onurlu yaşamları ve mücadeleleri ile bir döneme damga vuran yiğitlerimizi, faşist diktatörlüğün darağacında katlettiği üç fidanımızı, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı saygı ile andığımız bu günde, onları kendilerinden sonraki ve hatta bizden sonraki kuşaklara tarif etmek için bundan daHa güzel 2 kelime kullanılamazdı:

“Deniz olunmalı…”

Antiemperyalist meşaleyi yakan Mustafa Kemal Atatürk’ün bu toprakları düşman çizmesinden kurtarmak için verdiği mücadelenin üzerine Marksist – Leninist öğretiyi rehber alarak “Sosyalist Devrim”i eklemeyi bir “tamamlayıcı ödev” belleyen o genç ve yiğit insanlar kuşağının anıları önünde, eğilmemek mümkün mü?

Mahir Çayan’ların, Hüseyin Cevahir’lerin, Ulaş Bardakçı’ların, İbrahim Kaypakkaya’ ların “Ucunda kurşuna dizilmek, işkence tezgahlarında doğranmak, darağaçlarında sallanmak bulunan bir kavgayı, sıradan bir gencin yaşamına tercih etme yüceliği” karşısında parmak ısırmamak büyük bir haksızlık olmaz mı?

Kendilerinden sonraki kuşağa, benim de mensubu olduğum 78 kuşağına yol gösterici bu ışıl ışıl yanan mücadele geleneğine bakıp da, Can Yücel Usta’nın şu dizelerini hatırlamamak ağır bir ihmal sayılmaz mı?

“En uzun koşuysa elbet Türkiye’de devrim
O, onun en güzel yüz metresini koştu.
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak…
En hızlısıydı hepimizin.
En önce o göğüsledi ipi…
Acıyorsam sana anam avradım olsun
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun.”

Anaların babaların asla tercih etmeyecekleri, ama Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in örneklerinde olduğu gibi, dünya döndükçe de kuşkusuz “gurur duyacakları” ölümlerdir Üç Fidan’ın sonsuzluğa yürüyüşleri.

  • Cellatların ve onların sahiplerinin suratlarına kavganın tüm ateşini üfleyerek…

1972’nin bir puslu Mayıs sabahında darağacında boşuna sallanmadıklarını bilseler, belki daha da yüksek sesle haykırarak koşarlardı ölüme.

“Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye
Yaşasın Marksizm – Leninizmin yüce ideolojisi
Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi
Kahrolsun emperyalizm!
Yaşasın işçiler, köylüler”
diye seslenişi, 1980 faşist darbesine giden yolda ve sonrasında kim bilir kaç bin devrimcinin yolunu aydınlatmış, kim bilir daha da sonrasında verilen tüm hak ve özgürlük mücadelelerinde, ülkenin dört bir yanında ışıldayan 2013’ün Şanlı Gezi Direnişi’ne bile Taksim Meydanı’ndan tutulan bir projektör olmuştur.

Aslında onların mücadelesi, bugün bile devam eden “Emperyalist 6’ncı Filo’ya secde edenler ile 6’ncı Filo’yu denize dönmek üzere Dolmabahçe’ye koşar adım gidenler”in kavgasıdır.

Aslında onların mücadelesi, bugün sürmekte olan “Emek sömürüsünü kendine hak görenler ile emeğin ve alın terinin hakkını kuruşuna kadar almak için sınıf bilincini ayağa kaldırmaya çalışanların” kavgasıdır.

Aslında onların mücadelesi, “Bu ülkenin taşına toprağına, ağacına, suyuna, deresine denizine sahip çıkanlar ile talan etmeye çalışanların” kavgasıdır.

Ve “Denizler”, o kavganın ilham kaynağı, o kavganın “Bayrak isimleri” olduğu için yüreklerimize kazınmış kahramanlardır.

Evet, Bertolt Brecht «Galileo»da şu diyaloğu yazmıştı haklı olarak:

“- Kahramanı olmayan bir toplum ne kadar talihsizdir.
– Hayır Andrea. Asıl talihsiz olan, kahramanlara ihtiyacı olan bir toplumdur…”

Geri dönüp 1947 – 1972 arasındaki 25 yıla bir “Abidevi” öykü sığdıran Deniz Gezmiş’e ve yoldaşlarına baktığımızda.

“Talihli bir toplum” saymak istiyorum kendimizi.

Anıları, sonsuza dek yaşayacak.

6 Mayıs 1972’de katledildiler, ama azimleri ve mücadeleleri bugün bile taptaze.

Kısacası, oğlum: Deniz olunmalı…

Sunay Akın / Bir Çift Ayakkabı

Samsun’da spor malzemeleri satan bir mağazadan içeri giren 24 genç insan, 24 çift beyaz renkli lastik ayakkabı satın alırlar. Kente otobüsle, sabah 08:30’da gelmiş olmalarına rağmen, aynı gün yürüyerek, ayrılırlar
Samsun’dan, ayakkabıları gibi yüreklerinde taşıdıkları bembeyaz umutlarla..
Ankara yolunda yürüyen kafilenin en önünde ay yıldızlı bayrak taşınırken, arkasındaki pankartta şunlar yazılıdır :

“Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü”

Gençler, 20 Ekim 1968 günü başlattıkları yürüyüş gerekçesini şöyle açıklarlar :

  • ”Biz Mustafa Kemal gençliği olarak, Türkiye’nin istiklalinin zedelendiğini, elden gittiğini görüyoruz. Onun için atılması gereken devrimci adımın ‘İstiklali tam Türkiye’ için olacağına, gerçekleştirilmesi gereken ilk amacın ‘Tam Bağımsız Türkiye’ olduğuna inanıyoruz.”

Akşama doğru, yürüyüşün 20. kilometresinde polis tarafından durdurulurlar.
Ertesi gün, izinsiz gösteri ve yürüyüş yapmaktan gözaltına alınan gençler mahkemeye çıkarılır. Duruşma esnasında aralarından biri, “Burada yargılanan biz değil, Gazi Mustafa Kemal’dir” deyince, yargıç oturduğu kürsüden, hepsinin yüreklerine su serpen ve ülkede “Bağımsızlık” rüzgarının engellenemediğini dile getiren şu karşılığı verir :

  • “Burada bütün hakimlik sıfatımı ve titrimi bir kenara bırakarak şunu belirtmek isterim ki, Türkiye’de hiçbir mahkemenin Atatürk’ü yargılamaya gücü ve yetkisi yoktur.”

1 Kasım 1968’de serbest bırakılan gençler, yürüyüşlerini Ankara’ya doğru, türküler ve marşlar eşliğinde sürdürürler. Yürüyüş esnasında tutulan günlükte, en büyük destekçileri olarak öğretmenleri gördüklerini yazarlar.

Yolda, uğradığımız her yerde öğretmenlerden büyük ilgi gördük. Bu yürüyüş karşısında, Türk öğretmenlerinin ve aydınlarının tutumu milliyetçi nitelikteydi. Hareketin başarıya ulaşması için ellerinden gelen fedakarlığı gösterdiler. Atatürkçü ve laik Türkiye Cumhuriyeti‘nin en etkin kuvveti olan öğretmen tabakasının, Türkiye’deki ilerici güçler arasında önemli bir yeri vardır. Bu niteliğiyle öğretmenler, memleketimizde bazı çıkarcı çevrelerle sık sık çatışmak zorunda kalırlar. Zira asla karşı devrimden yana değildirler. Sonuna dek laik, demokratik, bağımsız Türkiye mücadelesinin içindedirler.

3 Kasım günü Alaca’ya ulaşan gençler, kasabaya dikilecek Atatürk heykeline karşı gösteri yapanların tehdidine aldırmadan, büstün dikileceği yere taş taşırlar..
7 Kasım günü Aşık Nesimi çıkar karşılarına ve sazıyla onlara deyişler okur..

Yürüyüş boyunca katılanlarla sayıları üç yüze ulaşan gençlerin Ankara’ya 10 Kasım günü girip, Anıtkabir’de saygı duruşu yapmaları istenmez.
Amaçları olay çıkarmak olmayan gençler dağılırlar ve 10 Kasım günü, ikişerli üçerli gruplar halinde gelerek Anıtkabir’de toplanırlar.
10 Kasım 1968’de ziyaretçi defterine şunlar yazılır :

  • ”Amerikan emperyalizmine karşı 2. milli kurtuluş savaşımız yok edilemez. Onu yok etmek için bütün Türk milletini yok etmek gerekir.
    İmza : Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşçüleri.”

O gençlerden biri olan Deniz Gezmiş‘i, 6 Mayıs 1972 günü, saat 01:25’te, Ankara Ulucanlar Cezaevi’nin avlusunda asarlar..
Darağacına çıkmadan önce görevliye şöyle seslenir :

  • “Postallarımın bağlarını bile bağlamaya vakit bırakmadan beni apar topar buraya getirdiler. Postallar bu haliyle sehpada ayağımdan düşecek. Düşmelerini istemiyorum. Onları bağla da düşmesinler.”

Görevli, Deniz Gezmiş’in hayattaki son isteğini yerine getirir ve önünde eğilerek postallarının bağcıklarını bağlar.
Deniz Gezmiş, birkaç dakika sonra “Bağımsızlık” tutkunlarının yüreğinde dünya döndükçe sürecek olan büyük yürüyüşüne hazırdır !..

Deniz Gezmiş’den sonra aynı darağacında Yusuf Aslan katledilir.
Sırada Hüseyin İnan vardır. Düşünce suçlusu genç adam, asılmadan önce avukatı Halit Çelenk’ten, yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesiyle şu ricada bulunur :

  • “Babam yarın ayağımdaki bu lastik ayakkabıları görünce, oğlumun doğru dürüst bir ayakkabısı yokmuş diye üzülecek. Ayakkabımı bile giyemeden beni apar topar buraya getirdiler. Babama söyleyin, ayakkabım yoktur diye üzülmesin. Ayakkabılarım cezaevinde kaldı. Onlara hediyem olsun.”

Üç gencin ölüm infaz tutanağındaki son nokta şöyledir :

  • “Cesetler bilahare Ankara Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’ne teslim edildi.”

İnfazın olduğu gün, Ankara Kızılay Meydanı’nda öğleye doğru bir genç kız, iki polis tarafından yakalanarak mahkemeye çıkarılır. Genç kızın suçu, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan‘ın mezarlarına yapacağı ziyaret için kır çiçekleri satın almaktır !..

Yine aynı gün, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden bir genç kız tutuklanır. Suçu, asılanlar için ağlamak, arkalarından gözyaşı dökmektir..

Birileri korkuyordu.. Çünkü biliyorlardı ki tarih, kendi yaşamlarının sonu için geçerli olacak “ceset” tanımına asla o 3 Devrimciyi sığdıramayacaktır…

Sunay Akın / Bir Çift Ayakkabı

Deniz olunmalı

Zafer Arapkirli
Zafer Arapkirli
07 Mayıs 2021, Cumhuriyet

 

“Bulut mu olsam, gemi mi yoksa? Balık mı olsam, yosun mu yoksa?” diyen ünlü mısralarından akılda kalan en güzel satır şudur Nâzım’ın:

“Ne o, ne o, ne o… Deniz olunmalı oğlum…”

Deniz Gezmiş’le bir süreliğine aynı yıllarda bu gezegende yaşamış olmasına rağmen hayatı boyunca hiç tanışmamış ve yolları kesişmemiş bir sosyalistin aklından bile geçmemiştir, bu dizelerin o yiğit devrimci sosyalist çocuğa bu kadar yakışacağı.

Gerçekten de “Deniz olunmalı…”

Her yerde ve her zaman.

Samsun’dan, bir grup arkadaşı ile Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü başlattığı 29 Ekim 1968 gününde, bir meşale gibi bu ülke gençliğinin yolunu aydınlatan, Cumhuriyetin kurulduğu gün başlatılan o yürüyüşü 10 Kasım günü Anıtkabir’de noktalamayı hedeflemişti. Dünyanın tüm antiemperyalist hareketlerine örnek olacak Kurtuluş Mücadelesi’nin kahramanından söz ederken şunları söylüyordu Deniz:

“…Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa, onlar da bizleriz. Onun, istiklali tam Türkiye idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz…”

Bu cümlesi ile hem bu coğrafyanın yetiştirdiği en büyük devrimci Mustafa Kemal’in “asıl mirasçısı” olduklarını hem de Yüce Önder’in de “İstanbul Hükümeti tarafından hain ilan edilerek hakkında idam kararı alındığını” hatırlatarak Türkiye solunun on yıllardır (ve hâlâ) görmezlikten gelme ve utangaç biçimde üstü kapalı bir inkârla ATATÜRK’ü “Yüce Önder” olarak kabullenmeme tavrının da bir eleştirisiydi bu.

İşte tam da bu yüzden “Deniz olunmalı.”

Emperyalizmle mücadelenin gerçek ilham kaynağı olan Mustafa Kemal’in meşalesine sarıldığı için Deniz olunmalı.

Bugün de geçerlidir bu şiar.

“Deniz olarak” faşizmin her tür ve kılıkta, her görünümde olanına karşı mücadele etmeli. Gericilerle, küçük burvuja oportünistleri ile her ikisini de “bazı hataları mazur görülebilir ve zaman zaman belli noktalarda kol kola girilebilir” bulanlara karşı da mücadele ederek Deniz olunmalı. Emperyalist uşakları, din bezirgânı, gerici ve laiklik karşıtları ile müttefiklik ilişkisine girişenlere inat Deniz olunmalı.

“Deniz olarak” temel insan haklarına düşman, yine Nâzım’ın deyişiyle “Yeşile, doğaya, kurda, kuşa, insana, ümide, akarsuya, meyve çağında ağaca, serpilip gelişen hayata düşman” yani İkizdere’ye, Kaz Dağları’na, Cerattepe’ye, Kuzey Ormanları’na ve bilcümle tabiat zenginliğine düşman olanların suratına “Durun!..” diye haykırabilmeli.

“Deniz olarak” yurdum insanı koronadan inim inim inlerken, onları hayatta tutabilecek 3-5 dolarlık iki doz aşıyı temin etmek bir yana, her türlü güvenceden yoksun biçimde virüsle baş başa bırakarak fabrikada, tarlada, büroda üretime zorlayan açgözlü kompradorlara karşı durabilmeli.

“Deniz olarak” bir yandan bu ülkenin tüm kaynaklarını ve vatandaşların vergilerini har vurup harman savuran, ballı yandaş müteahhitlere peş keş çeken, elde ettiği rantla da zevk-u sefa içinde yaşayan bir avuç azınlığın ipliğini pazara çıkarabilmek için her türlü tehdide ve baskıya boyun eğmeyip gözünü kırpmadan savaşabilmeli.

“Deniz olarak” hukuksuzlukların üzerine yürüyebilmeli. Mahkeme kararlarını tanımayan, akademisyeninden gazetecisine, işçisinden memuruna, muhalif siyasetçisinden öğrencisine hoşuna gitmeyen kim varsa zindana atmak ve orada tutmak hırsı ile yanıp tutuşan ceberut iktidarla yiğitçe mücadele edebilmeli.

“Deniz olarak” fikir ve ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün insanoğlunun en temel, vazgeçilmez, ekmek kadar, su kadar, hava kadar kutsal bir hak olduğunu savunabilmeli.

  • Deniz olunmalı… Yusuf olunmalı… Hüseyin olunmalı…

O üç yiğit memleket evladının yaptığı gibi gerektiğinde kendi (kısıtlı süreli) yaşamının üzerinde düşünebilmeli toplumun çıkarını. Yaşına başına bakmamalı. “Daha doğru dürüst bir gün görmedik. Bir şey kazanmadık. Şu dünyanın sefasını sürmedik” demeden, 23-25 yaşında ölümün üzerine yürüyebilmeli.

Eğer bir taş daha koymak gerekiyorsa faşizme karşı öreceğimiz duvara, eğer bu taş kendi naçiz bedenimiz olacaksa, onuruyla, vatan için çarpan yüreğinin durması pahasına, yağlı urgana boynunu uzatabilmeli insan.

Son nefesinde bir Rodrigo konçertosuna kulak vermeyi dileyecek kadar da naif ve yüce bir ruhla…

Can Yücel’in o efsane dizelerindeki gibi:

“Aşk olsun sana çocuk, aşk olsun…
Elbette Türkiye’de en uzun koşuysa Devrim.
Onun en güzel yüz metresini koştu.
İlk o fırladı lüverden en sekmez mermisiynen.
Aşk olsun…”

DENİZ GEZMİŞ VE DEVRİM

GÜNGÖR BERK
ADD Fethiye Şb. Eski Bşk.
Onlar 20’li yaşlarındaydılar…

27 Mayıs 1960 Devrimi’nden sonra demokratik düzene 1961 Anayasası yapılarak devam edilmişti.

  • Bir çağdaşlaşma belgesi olan 1961 Anayasası ile sosyal devlet dönemi başlamıştı.

1961 Anayasası geniş bireysel ve toplumsal haklar, özgürlükler getirmişti. Bu ortamda toplumu ileriye taşıyacak siyasal partiler ve demokratik kitle örgütleri de hızla yerlerini almıştı. “Bilimsel Sosyalizm” gün yüzüne çıkmış ve siyasal bir parti olarak “emperyalizme karşı” örgütlenmişti. Toplum ve insanlar çağdaş bir Türkiye için uyanmaya başlıyordu.

Türkiye İşçi Partisi, işçi sınıfı öncülüğünde ve parlamenter sistem içinde iktidara gelmeyi amaçlayan sosyalist bir parti olarak kurulmuştu. Tüzüğünde: “Türkiye İşçi Partisi, Türkiye İşçi Sınıfının ve onun tarihsel ve bilime dayanan demokratik öncülüğü etrafında toplanmış, onunla kader birliğinin bilinç ve mutluluğuna varmış bütün emekçi sınıf ve tabakaların kanun yolundan iktidara yürüyen demokratik, bağımsız, sosyalist örgütüdür” deniyordu.

Dönemin özgürlük ortamında “az gelişmiş” ülkelerin hızlı kalkınma modelleri de tartışmaya açılmıştı. “Türkiye’nin Düzeni”ni sorgulayan aydınların üzerinde birleştiği ve sosyal adalet içinde uygulamaya konulacak bir “planlı devletçilik” modelini benimseyen “zinde kuvvetler” siyasal iktidar arayışına başlamıştı.

Türkiye İşçi Partisi 1961- 1971 yıllarında işçi, köylü ve aydınların umudu oldu, 1965 seçimlerinde parlamentoya girdi, başarılı muhalefet yaptı. Türkiye İşçi Partisi’ne göre: Türkiye’nin önündeki devrim “Sosyalist Devrim”di. Feodal kalıntılara karşı yapılacak demokratik ve emperyalizme karşı yapılacak ulusal mücadele sosyalizm için verilecek mücadeleden ayrı düşünülemezdi.

Ama ülkenin “geri bıraktırılmışlığı”, sivil – asker aydın kesimde hızlı kalkınma modeli arayışları, seçim sisteminin değiştirilmesiyle getirilen engeller, sosyalist bir partinin yaşatılmasındaki zorluklar, parti içinde öne çıkan muhalefet ise ufuktaki bir Sosyalist Devrim’in, iktidar umudunun azalmasına neden oldu.

Türkiye İşçi Partisi içindeki muhalefete göre: Türkiye’nin önündeki devrim aşaması “Sosyalist Devrim” değildi. İlk aşama, Sosyalist Devrim’in koşullarını hazırlayacak olan “Milli Demokratik Devrim”di. Milli Demokratik Devrim tamamlandıktan sonra Sosyalist Devrim aşamasına geçilecekti.

Altmışlı yıllar antiemperyalizm ve tam bağımsızlık bilincinin yüceldiği, işçi ve öğrencilerin “halktan yana çağdaş bir düzen özlemiyle” ayağa kalktığı ve tek yol olan devrime koştuğu, “gerçekten tam bağımsız Türkiye”nin yaratılacağı umut edilen yıllardır. İşçinin yanı sıra gençlik de sosyalizmden etkilenmiş ve önemli ölçüde siyasal hareketlerin içinde yer almıştır.

Üniversitelerde lider olarak Deniz Gezmiş’in öne çıktığı boykot ve işgaller… Amerika Altıncı Filosu askerlerinin denize dökülmesi… Hakları peşindeki işçilerin yaygın grevleri… Toplum polisiyle çatışmalar… Peş peşe gözaltı ve tutuklamalar… Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü… Dünya gençliğinin özgür bir dünya için 1968 kalkışması… 1969 Kanlı Pazarı

Deniz Gezmiş on sekiz yaşını tamamladığında, genel seçimler ertesinde, 11 Ekim 1965’te, Türkiye İşçi Partisi Üsküdar Şubesi üyesi olmuştu. Ertesi yıl da ilçe yönetim kuruluna seçilerek ilçe sekreterliği görevini üstlenmişti. 30.07.1967 günü yapılan Üsküdar ilçe kongresinde, işçi olmayan kesimden, il delegeliğine seçilmişti.

Türkiye İşçi Partisi’nin gençlik eylemlerine partili gençlerin katılımını engellemeye çalışması, solcu – sağcı öğrenci çatışmasına dönüşen eylemlerde kan dökülmesi, yaklaşmakta olan 12 Mart 1971 faşist darbesinin ayak seslerinin duyulmaya başlaması Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını parti mücadelesi döneminin aşıldığı düşüncesinde birleştirecektir. Sonunda sosyalist parti bırakılacak ve “Devrimci Öğrenci Birliği” kurulacaktır. Ama düşünce ayrılıkları kısa sürede yol ayrılıklarını, yol ayrılıkları ayrı örgütlenmeleri, silahlı mücadeleyi doğuracaktır.

Deniz Gezmiş ve devrimci arkadaşlarının bundan sonraki koşusu “Tam Bağımsız Türkiye için, Amerikan emperyalizmine karşı, Milli Kurtuluş Mücadelesidir”. Kısa süren bu mücadele faşist 12 Mart asker darbesi ile son bulacak, yükselen toplumsal gelişmenin de önü kesilecektir. Onurlu ve cesur duruşlarından geri adım atmayan Deniz Gezmiş ve devrimci gençler Kızıldere’de, Nurhak dağlarında, idam sehpalarında ölümle buluşacaktır.

Mare Nostrum’u ozanımız Can Yücel yazdı:

En uzun koşuysa elbet Türkiye’de de Devrim
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak…
En hızlısıydı hepimizin
En önce göğüsledi ipi…”

Bitmeyen bağımsızlık kavgasında, çağdaş bir Türkiye için ölümü göze almış bu devrimci kuşak, Deniz Gezmiş’in adında yaşamaya devam ediyor.

#6mayıs darağacında 3 #fidan #denizgezmiş Sen Ölmedin Deniz… Mavi sularında geleceğe yelken açacak özgür bireyler için ölümsüzleştin…

(Not: Fotoğraf tarafımızdan eklenmiştir… Ahmet Saltık)

Halit Çelenk Ödülü DİSK Tarihi kitabına verildi

Ülkemizin önde gelen hukuk insanlarından ve insan hakları savunucularından Av. Halit Çelenk anısına oluşturulan Halit Çelenk Hukuk Ödülü, editörlüğünü Aziz Çelik‘in yaptığı ve DİSK tarafından yayımlanan DİSK Tarihi Kuruluş Direniş Varoluş (1967-1975) kitabına verildi.

Prof. Dr. Rona Aybay, Prof. Dr. Korkut Boratav, Dr. Öğr. Üyesi İlker Kılıç, Av. Erşen Şansal, Av. Başar Yaltı, Av. Barış Aybay, Serpil Çelenk Güvenç, Ali Rıza Aydın ve Av. Özlem Şen Abay‘dan oluşan Seçici Kurul 2021 Halit Çelenk Hukuk ödülünü DİSK Tarihi kitabına vermeyi kararlaştırdı.

Yaşamda ve hukukta devrimci duruşun, adaletsizliğe karşı mücadelenin sim­gelerinden olan Halit Çelenk’in hukuk mücadelesi ve eserleri doğrul­tusunda, toplumsal ilişkiler ile hukuk arasında bağlantı kuran yayın, tez veya diğer eserler üretilmesini teşvik etmek amacıyla 2015 yılında oluşturulan Halit Çelenk Ödülü bu yıl 7. kez verilmiş oldu.

Seçici Kurul tarafından yapılan açıklamada “Değerlendirme sürecini tamamlayan Ödül Seçici Kurulu, 2021 YILI HALİT ÇELENK HUKUK ÖDÜLÜNÜ DİSK Araştırma Merkezi tarafından yayına hazırlanan ve Editörlüğünü Aziz Çelik’in yaptığı “DİSK TARİHİ Kuruluş-Direniş-Varoluş, 1. Cilt (1967-1975)” isimli kitaba vermiştir” denildi.

Akademik Destek Ödülü bu yıl iki eser arasında paylaştırılmıştır. Söz konusu eserler; Burak Yücekaya’ya ait “Hukukun Piyasalaşma Uğrağı Olarak Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yöntemleri ve Arabuluculuk Kurumu” konulu yüksek lisans tezi, Melike Orçin’e ait Avrupa İnsan Hakları Hukuku ve Türk Hukukunda Tutuklu ve Hükümlülerin Dış Dünya ile İletişim Kurma Hakkı” konulu yüksek lisans tezidir. Seçici Kurul Teşvik Ödülü bir esere verilmiştir. Söz konusu eser; Volkan Bora Uğur’a ait  “Sanatın Mülkiyeti”  konulu makaledir.

Halit Çelenk Hukuk Ödülleri Seçici ve Düzenleyici Kurulu tarafından yapılan açıklamaya göre “ödül töreni bu sene içinde bulunduğumuz koşullar nedeniyle zoom üzerinden online olarak 6 Mayıs’ta davetliler ile gerçekleştirilecektir.”

Halit Çelenk (1921-2011)
Halit Çelenk (1921-2011) Yaşam öyküsü için tıklayınız

Halit Çelenk haksızlığa uğrayan, ezilen, sömürülen, işkence gören, tutuklanan, yargılanan işçilerin, öğrencilerin, gençlerin, aydınların, sanatçıların, parti, sendika ve dernek yöneticilerinin davalarına baktı. DİSK davasının avukatları arasında da yer alan Halit Çelenk, aralarında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve arkadaşlarının yargılandığı dava ile TÖS, TİP, TÖB-DER, Barış Derneği ve Aydınlar dilekçesi davalarının da olduğu neredeyse Türkiye’deki bütün büyük hak ihlalleri davasında demokrasi, hukuku ve insan haklarını savundu. Türkiye Öğretmenler Sendikası TÖS’ün hukuk danışmanlığına getirildi. Sendikanın Anayasal varlığı ortadan kalkıncaya dek bu görevini sürdürdü. Daha sonra TÖS’ün devamı olan Tüm Eğitim ve Öğretim Emekçileri Birleşme ve Dayanışma Derneği TÖB-DER’in hukuk danışmanlığını yaptı. 1921 yılında doğan Çelenk 2011 yılında yaşamını yitirdi.

DİSK Tarihi Kuruluş-Direniş-Varoluş 1967-1975 adını taşıyan DİSK Tarihi kitabının 1. cildi DİSK’in mücadele ve deneyim hafızasını bugünlere ve yarınlara taşıma amacıyla hazırlandı. Kitap, DİSK’in yarım yüzyılı aşkın mücadelesin ve deneyimini birincil kaynaklara dayalı olarak kapsamlı ve nesnel biçimde ele almayı hedefledi. DİSK-AR tarafından hazırlanan kitabın editörlüğünü Aziz Çelik, yayın danışmanlığını ise Can Şafak ve Ergün İşeri yaptı. DİSK öncesi işçi sınıfı hareketine iliş-kin gelişmelerin de yer aldığı 1. Cilt, 1967-1975 dönemini kapsıyor.

Çalışmalarına 2016 Eylül ayında başlanan ve özgün arşiv kaynaklarından, belge, yayın ve fotoğraftan yararlanılarak hazırlan kitap büyük boy ve 704 sayfadan oluşuyor. Kitabın araştırma ve arşiv çalışmaları Deniz Beyazbulut, Zeynep Kandaz ve Meliha Kaplan tarafından yürütüldü. Süreyya Algül, Zafer Aydın, Aziz Çelik, M. Hakan Koçak, Can Şafak, Melih Biçer, Kıvanç Eliaçık, Ece Göktürk, Tevfik Güneş, Ergün İşeri ve Necdet Okcan kitaba yazar olarak katkıda bulundular. Kitabın tasarımı ise DİSK İletişim Dairesi uzmanı Can Kaya tarafından yapıldı.

DİSK Tarihi kitabı bu bağlantıyı veya aşağıdaki görseli tıklayarak ulaşabilirsiniz.

 

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 13 Mayıs 2020

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 13 Mayıs 2020

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

RÜŞVETÇİLER

Kültür ve Turizm Bakanı Ersoy,  telekonferansta Serik Belediyesi’nin günübirlik alanda işyeri bulunan bir işletme sahibinden 500 bin lira aldığını söyleyerek belediye başkanına çıkıştı.

Nerde yasal işlem? Nerde CHP’liler “zırt” deyince dava açan savcılar?…

KONUM

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un şikayeti üzerine CHP’li Özgür Özel ve Engin Özkoç hakkında soruşturma başlatıldı. Gerekçe, Altun’un Boğazda kaçak yapılanması ile ilgili açıklamaları.

Muhalif yazar Özdil’in tadilatı idamlık suça dönüştürülürken, RTE’ye yakın adamın yaptığını araştırmak ve dile getirmek bile suç.

Önemli olan konut değil konum…

GÜZEEEL

Diyarbakır Valisi Hasan Güzeloğlu, AKP il ve ilçe başkanları ile video konferans sistemiyle toplantı düzenledi.

Ya İstanbul’a vali, ya bakan…

YANDAŞ

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK), Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü (BOREN) ve Nadir Toprak Elementleri Araştırma Enstitüsü’nün (NATEN) kapatılarak, Türkiye Enerji, Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) adı altında birleştirildi.

Bilimsel kuruma ne gerek, yandaşa arpalık gerek…

KAZ

Kaz Dağları’nda altın madeni projesine karşı 288 gündür nöbet tutan çevrecilere 57,240 lira idari para cezası kesildi. Ceza gerekçesi “toplum düzenini, genel ahlakı, genel sağlığını, çevreyi ve ekonomik düzeni bozmak .”

Ceza dağdan kaz…

VİCDAN

Aydınlık gazetesi yazarı Oktay Yıldırım, Odatv’nin kapatılmasını ve Barışların cezaevinde tutulmasını eleştirdi. Yıldırım yazısında, “Vicdanım buna sessiz kalmama izin vermiyor” ifadelerini kullandı.

Aydınlık’ta da vicdanlı birileri var…

BAĞIMSIZLIK

Saray Cumhuriyet Savcısı, Saray İlçe Belediyesi çalışanının “Tam bağımsız Türkiye için canlarını feda eden Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının ölüm yıldönümü” paylaşımı için soruşturma açtı.

Tam bağımsızlık ne ki?

Ne kadar kötü ki?..

TEHDİT

İktidara yakın Ülke TV’de Esra Elönü’nün sunduğu “Arafta Sorular” programında Sevda Noyan, “Bizim aile şöyle bir 50 kişiyi götürür. Onu söyleyeyim. Biz çok donanımlıyız bu konuda maddi ve manevi olarak. Biz liderimizin yanındayız. Asla yedirmeyiz. Ayaklarını denk alsınlar. Bizim hala sitede var 3-5. Benim listem hazır açıkçası” dedi.

Muhalif kanal ve şahıs olsa RTÜK şimdiye cezayı kesmiş, savcılar resen soruşturma açmıştı…

ASBEST

ABŞB’nın AKP ve MHP’li Belediye Meclisi Üyeleri, Ankaralılara zehir saçan asbestli su borularının değişimi için M. Yavaş’ın borçlanma talebini reddettiler.

Hay sizin siyasetinizi…

FATURA

Karar gazetesi Ekonomi yazarı İbrahim Kahveci, iktidarın yaptığı projelerde faturayı milletin ödediğini belirtirken, İstanbul-İzmir Otoyolu için yapılan ihaleyle ilgili de; “Temel atılırken (2011): Kur 1,80 ve maliyet 6 milyar dolar. Kurdele kesilirken (2019): Kur 5,50 ve maliyet 11 milyar dolar.” bilgisini paylaştı.

Bitmeyen pandemi…

KURT

AKP’de seçim sistemi üzerinde çalışmalar yapıldığı konuşulmaya başlayınca Bahçeli, “Üç hilalin tek başına iktidar olma zamanı geldi” diyerek “ayağını denk al!” mesajı çekti.

RTE, “Hiçbir şey Cumhur ittifakını bozamaz” diyerek elindeki kozları anımsattı.

Eski kurtlaaaar, eski kurtlar…

CÜPPE

DİB’lığının eşcinsellik konusundaki açıklamasını destekleyen Perinçek için

Cübbeli Ahmet, “Diyânet’i destekleyen ve değerlerimizi azîz tutan Doğu Perinçek kardeşimize şükrânlarımızı arz ederiz” dedi.

Uyum…

SOLUNUM

İzmir Çiğli Belediyesi Başkanı az bir maliyetle (700 TL); dayanışma ve imece usulüyle yerli ve milli solunum cihazı üretti.

Ruhsat alamaz, soruşturma açılır…

SEVİYESİZ

Vatan Partisi Genel Sekreteri, partisinin AKP ve MHP ile ilişkilerini göklere çıkarıyor ve partiden ayrılanlar için şöyle diyor:

“…hepimiz aynı gemide olmayanları kusarak içimizden çıkardık. Ak Parti de kustu, MHP de kustu. Bakmayın ayrı parti kuramadılar ama Vatan Partisi de kustu. Şimdi hepsi ABD gemisinde buluştular.”

Benim bildiğim bir kişi bile partiden çıkarılmadı. Herkes VP’nin gidişini görüp kendi ayrıldı.

İfadenin ve ifade edenin seviyesizliğine bakın.

Kusmuk…

DEKAN

Gazi Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanı Orhan Acar, video konferans görüşmesinde yayını açık unutup ‘Kızların resimlerini de görüyoruz böylece ha, çaktırma’ dedi.

Pislik…

ŞAFAK

Yeni Şafak Gazetesi, FETÖ’nün bir numaralı ayağı olarak İsmet İnönü’yü gösterip RTE ve diğer AKP’liler dışındaki bir sürü devlet adamını sıraladı.

Şafak batıdan atıyor ve güneş dünyanın etrafında dönüyor değil mi?..

Darağacında Bayrak Olmak…

Darağacında Bayrak Olmak…

Lütfü KIRAYOĞLU
06 Mayıs 2020

Her 6 Mayıs günü, boğazımıza oturan öfke yumağı, umuda, mücadele azmine ve bilince dönüşüyor. 6 Mayıs 1972 günü cellatların darağacında sallandırdıkları üç yiğit genç, büyük yürüyüşün en önündeki bağımsızlık bayrağına ve mücadele pankartlarına dönüşüyor.

Her 6 Mayıs günü, üç devrimci genci idam sehpasına gönderenlerin başlarını öne eğdikleri utanç günü oluyor. Onları idama gönderenler bile artık “keşke…” ile başlayan sözler kekeliyor.

Her 6 Mayıs günü, emperyalizme karşı ilk mücadeleyi başarmış bir ulusun çocuklarının tıpkı idam fermanı boynundaki Mustafa Kemal ve arkadaşları gibi korkmadan ölümün üzerine yürüyebileceklerini anımsatıyor. Bu nedenle de Onları ölüme gönderenlerin yüreğine korku salıyor.

Her 6 Mayıs günü, Dolmabahçe rıhtımında, Amerikan 6. Filo askerlerinin denize dökülebileceğini yeniden anımsıyoruz. Beyoğlu’nun ara sokaklarında üzerindeki beyaz denizci üniformaları mürekkebe bulanmış fiyakalı ABD Deniz Piyadelerinin korkuyla kaçışları gözlerimizin önüne geliyor.

Her 6 Mayıs günü, Samsun’dan Ankara’ya, önde Türk bayrağı, devrim şarkılarıyla yürüyen inançlı gençliği ve onun devrimci önderlerinin güven verici duruşlarını anımsıyoruz.

Her 6 Mayıs günü, parasız, özerk ve bilimsel üniversite özleminin önüne engel olarak çıkartılan özel okullara karşı İstanbul-Ankara yürüyüşünü ve Anayasa Mahkemesinin özel yüksek okullarını kapatmak zorunda kalışını anımsıyoruz.

Her 6 Mayıs günü, özerk bilimsel eğitim için “sağ sol yok, boykot var” sloganı ile bütün gençliği birleştiren, gençlerin ise kendilerini ezmek isteyen güvenlik güçlerini Hürriyet Meydanında, Cağaloğlu’nun ara sokaklarında darmadağın edişini anımsıyoruz.

Her 6 Mayıs günü, devrimci gençlerin Filistin’de, Siyonizme ve Emperyalizme karşı mücadele için devrimci duygularla yardıma koşmalarını anımsıyoruz.

Her 6 Mayıs günü, zamanın İçişleri Bakanının Deniz Gezmiş’i yakalayan polisleri iteleyerek O’nunla anı fotoğrafı çektirerek ünlü olmaya çalışmasını anımsıyoruz.

Her 6 Mayıs günü, idam edileceğini bile bile, kendisini yargılayan mahkeme heyeti üzerinden düzenden hesap soran, asla eğilmeyen devrimci gençleri anımsıyoruz.

Her 6 Mayıs günü, şafak sökerken idam sehpasının yanındaki cellatlarının, onların gözlerindeki korkuyu görmek istemelerine aldırmayarak altındaki tabureyi korusuzca kendisi itmeden önce bağımsızlık sloganlarını haykıran yiğit devrimcileri anımsıyoruz.

Evet… 6 Mayıs Türkiye devrimci hareketinin tarihinde acı bir gün.

Öte yandan anlamsız tartışmalarla, küçük hesaplarla bir türlü birleşemeyen devrimcileri, solcu aydınları, Atatürkçüleri, bağımsızlıktan yana olanları, gerçek yurtseverleri birleştiren bir gün.

Her gün bir birleri ile didişenler, her 6 Mayıs günü, Ankara Karşıyaka mezarlığında birleşiyorlar. İstanbul Dolmabahçe rıhtımında birleşiyorlar, İstanbul Üniversitesi bahçesinde, İTÜ’de, ODTÜ’de, Siyasal Bilgiler kantininde öğrenci yurtlarında birleşiyorlar.

  • Deniz Gezmiş ve arkadaşları yarım asır sonra bile bizleri birleştirmeyi başarıyor.

6 Mayıs 1972 günü darağacına çekilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın bedenleri artık Türkiye Bağımsızlık hareketinin simgesi, mücadele bayrağı haline geldi.

Darağacındaki bayrak, 48 yıldan bu yana ayağa kalkan gençliği sindirmeye çalışanlara korku salıyor.

Korku salmaya da devam edecek.

  • Darağacındaki “Üç Fidan” orman oldu… Bayraktı…. Bayrak Deniz’i oldu…

Şekibe abla uğurlandı..

Şekibe abla uğurlandı..

68 kuşağının “Şekibe ablası” Şekibe Çelenk 99 yaşında yaşama veda etti.

Yavuz ALATAN
SÖZCÜ,

Şekibe abla uğurlandı

Deniz Gezmiş’in avukatı Halit Çelenk‘in eşi Şekibe Çelenk son yolculuğuna uğurlandı. 1962 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) katılarak, yerel seçimlerde TİP’in radyo propagandasındaki ilk kadın konuşmacı olan Şekibe Çelenk, 99 yaşında yaşama veda etti. Çelenk eşi Halit Çelenk’in yanına, Karşıyaka mezarlığına defnedildi.

FOTO: SÖZCÜ

Türkiye’deki 1968 gençlik kuşağının öncü adlarından Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın avukatı olan Halit Çelenk ve eşi Şekibe Çelenk dönemin öne çıkan isimleri arasındaydı. 6 Mayıs 1972’de idam edilmeden önce Deniz Gezmiş, Şekibe Çelenk’e selam göndererek, “Şekibe ablaya selam söyleyin, arkadaşlara çok emeği geçti” demişti. Cenaze törenine CHP eski milletvekili Mustafa Balbay da katıldı.

=========================================
Dostlar,

Merhum Avukatlar Halit ve Şekibe Çelenk çifti ile tanışma olanağımız oldu 2007’de
Kuşkusuz, Deniz’lerin savunmalarında olağanüstü çabalarını biliyorduk, okumuş ve izlemiştik.
10 Mart 2007 günü, merhum Çelenk’lerin kitap imza günü vardı..
Muzaffer İlhan Erdost’un yayınevinde idik.. Kardeşi Veteriner  Hekim İlhan Erdost’u Hakkari’de işkenceye kurban veren ve O’nun adını da alan yüreği derinden yaralı Muzaffer Erdost‘un..

Halit beyin yerine kitaplarını kızı Ferda Özyurda imzalıyordu.. Ferda hoca, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalında halen oda komşumuz Prof. Dr. Ferda Çelenk Özyurda.. Aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi.. Ferda’nın kızının adı Deniz..

Halit beyi 2011’de yitirdik. Şekibe hanım biraz daha asıldı yaşama.. taa ki 22 Şubat 2020’ye dek.

Çoook güzel insanlardı..

Boz kanatlı atlara binip bizleri yoksun ve öksüz bırakıp gittiler..

 

Yaşamları boyunca yapıp – ettikleri, insancıl felsefeleri, devrimci eylemleri, değerleri, kararlı savaşımları yolumuzu ışıtmayı sürdürecek.

Sevgili meslektaşlarım Ferda’ya, eşi Ümit’e, tüm aileye ve ülkemize başsağlığı diliyoruz..

Dr. Ahmet Saltık, 24.02.2020

Erdoğan’a fırlatılan idam ipi

Erdoğan’a fırlatılan idam ipi

Barış Terkoğlu
Cumhuriyet
, 25.3.19

Akit’in kadrolu provokatörü, parmağıyla darağacını gösterdi. Kılıçdaroğlu’nun idamını beklediklerini söyledi. 
Parmak tanıdık. Sahibi Mehmet Özmen. “Kadrolu” dedim ya, tesadüf değil. Biraz geriye gidin, eminim hatırlayacaksınız. İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu’nda kürsüyü işgal eden, avukatlar indirmeye çalışınca yalandan kalp krizi geçiren o. Cumhur İttifakı’nın olmadığı günlerde, MHP Genel Merkezi’ne gidip kışkırttığı ülkücüler tarafından dışarı atılıp baygınlık geçirme numarasıyla ambulans bekleyen o. Gezi Parkı’nda bir eylemcinin düşürdüğü ajandayı “birileri” nedense ona servis ediyor. O ise kendisini “Sol gazetesi muhabiri” olarak tanıtıp rehberdeki isimleri teker teker arayıp başka bir provokasyon yapıyor. 
Uzatmayayım…
Adını sorgulayın, hiçbir ciddi işi yok. Haber yapmaktan çok haber oluyor. “Linç edildi”, “dayak yedi”, “saldırıya uğradı” tezgâhlarının kadrolu oyuncusu o. Her kışkırtıcının ipini tutan biri olduğuna göre soralım: İdam sehpası gösteren parmak aslında kimin?

Ulucanlar’ı nasıl müze yaptılar? 
Darağacına dikkat ettiniz mi? Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nindi. 
Tarihi cezaevi, iktidarın demokrasi maskesi taktığı günlerde, 2006’da, kapatıldı. AKP’li Altındağ Belediyesi talip oldu, 2009 yılında müzeye dönüştürüldü. 2010’da açıldı. 
Bitsin bu hasret” dedikleri Pensilvanya’daki Hocalarının “mezardakiler kalkıp oy kullansın” dediği referandum dönemleriydi. Ellerini öptükleri Eylülist paşaların, önlerinde diz çöktükleri şeyhlerin, evlerinde buluştukları patronların işledikleri suçları Cumhuriyete yüklüyorlardı. Kırlarda koşan gelinlik kız gibi güzel Cumhuriyetin ilkelerini, kurumlarını, hukukunu iğfal için gerekçe yaratıyorlardı. Ulucanlar Müzesi vitrindi. 
Erdoğan, o zamanlar kürsüdeyken, idam edilen devrimciler Necdet Adalı’nın ve Erdal Eren’in adını söylerken ağlıyordu. Müze’nin sergisine Deniz Gezmiş’in Roma hukuku ders notlarını, Yusuf Aslan’ın kaşkolunu, Hüseyin İnan’ın asıldığında üzerinden çıkardıkları fanilasını koydular. Hoparlörlerden verilen çığlık sesleriyle, balmumundan yapılmış mahkûmlarla, “burası aslında hapishaneydi” dediler. Yetmedi, isteyen ücretini ödeyip kelepçelenerek hücreye bile atılabiliyordu. 
Dikkat ettiniz mi? Provokatör’ün önünde durduğu idam sehpası demir parmaklıkların ardındaydı. 18 kişinin can verdiği darağacını “müebbet olarak hapsettik” diyerek bunu yapmışlardı. 2004’te partimiz idamı ‘bir daha asla’ diyerek kaldırdı” diye anlatıyorlardı.

Erdoğan’a atılan ip 
Peki, biz “müebbete mahkûm” yağlı urganın önüne nasıl yeniden geldik? 
Parmağa bakmaktan Erdoğan’ın açıklamalarını görmemiş olabilirsiniz. 
19 Mart’ta Zonguldak Ereğli’de kürsüye çıktı ve “Bir yanlış yaptık, idamı kaldırdık. Eğer parlamento karar verirse ben onaylarım” dedi. Üstelik ilk de değil… 
Bir yıl önce, Erdoğan’ı cumhurbaşkanı yapan son 24 Haziran seçimiydi. Sayılı günler kala Kocaeli mitingindeydi. HDP’nin adayı Demirtaş’tan bahsederken alandakiler “idam” diye bağırmaya başladı. “Parlamento bunlarla ilgili kararı bana göndermiş olsaydı, ben bunu çoktan onaylardım” diye yanıt verdi. 
Hadi bir sene daha geri gidelim… 16 Nisan 2017 Başkanlık Referandumu’na sadece 5 gün var. 
Erdoğan, Şanlıurfa’da kürsüde. Kalabalık yine “idam” diye bağırıyor. 
Yanıt gecikmiyor: “Parlamento kararını verecek, ondan sonra da idam çıkacak. ‘Efendim Avrupa Birliği ne der?’ George ne derse desin, Hans ne derse desin, Helga ne derse desin, benim için önemli olan Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin, Ayşe, Fatma, Hatice ne der, o önemli.” 
Bu işin tarihi o kadar eskiye gidiyor ki… 2004’te idamı kaldıran Erdoğan, 2007’de seçim meydanlarında MHP lideri Bahçeli’yi “Apoyu neden idam etmedin” diye fırçaladı. Bahçeli sonunda dayanamadı. Erzurum’da kürsüdeyken “129 milletvekilimiz vardı, sizin kadar olsaydı asılıp asılmadığını görürdünüz. Sen neden asmadın? Oğluna gemi alacak para buluyorsun, asacak ip mi bulamıyorsun?” diye bağırdı. Herkesin şaşkın bakışları arasında “alın o zaman şu ipi de, asın” diyerek kürsünün altından yağlı urganı çıkardı. Apo’yu assın diye Erdoğan’a fırlattı.

‘Sopalı seçim oyunu’nun kurucusu

İdam, miting meydanlarındaki bir vaat mi yoksa muhalefete gösterilen sopa mı? Dahası idam, anketlerdeki “milliyetçi kararsızlar”a açılmış bir yol mu? Her seferinde “Meclis getirsin onaylarım” diyor. Sanki AKP’li vekiller o “tak” dese “şak” diye yapmayacaklarmış gibi! Üstelik Bahçeli, “AKP hazırsa, MHP dünden razıdır”, Kılıçdaroğlu “Getirsinler bakalım” dediği halde… Erdoğan her seçim öncesi aynı silahı gösterip sonra tekrar duvara asıyor. 
Devlet imkânlarının partinin önüne dizilmesine, el konmuş medyanın parti megafonu gibi çalışmasına alıştık da… 
Akit’teki provokatörün parmağına bakarken, hapis tehdidinden idam ipine uzanan “sopalı seçim oyunu”nun kurucusunu görmeyi unutmayalım.

HALK KÜLTÜRÜNDE AĞITLAR

Konuk yazardan kitap tanıtımı..
Mustafa AYDINLI

HALK KÜLTÜRÜNDE AĞITLAR

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ağıtlar geçmişten geleceğe halk kültürümüzün bir parçasıdır. İslamiyet öncesinde toplumun önde gelen ve sevilen kişilerin ölümü üzerine söylenen şiirlere SAGU denilmekteydi. Sagular Türk Halk şiirinde AĞIT temalı şiirlerin temelini oluşturmaktadır. Ağıtlar Türk halk şiirinde önemli bir yere sahiptir. Televizyon, internet gibi iletişim kanallarının olmadığı dönemlerde başlı başına kültürel etkinlik olarak kullanılan bir yazın türüydü. Elli yaş üzeri pek çoğumuz bilir ve anımsarlar ki ağıtlar destanlara dökülür, destanlar pazarlarda sesli olarak okunarak satılır. Pazara gelen halk tarafından önemli ilgi görür ve alınırdı. Pek çok köy evinde bu destanlardan, aynen halk hikayeleri kitapları gibi birkaç tane bulunurdu. Soğuk ve uzun kış geceleri bu kitaplar ve destanlar okunurdu.

Ağıtlar yalnızca önemli ve sevilen bir kişinin ölümü veya dramından ibaret değildi. Aynı zamanda toplumsal ve doğal olaylar da destanlaştırılabilir, ağıtlar yazılabilirdi. Deprem, dolu yağması, kuraklık, sel gibi toplumu etkileyen ve kötü sonuçları olan olaylar karşısında ağıtlar yazılabilmektedir. İletişimin zayıf olduğu dönemlerde ağıtlar ve destanlar üzüntünün belirtilmesi ile birlikte bir tür ve haber duyurma özelliği de taşımaktaydı. Destan satışları hem bir sektör, hem iletişim kaynağıydı. Toplumların sosyo- ekonomik, kültürel ve iletişim kanallarının değişimi ile birlikte Kültürel etkinlikleri de doğal olarak değişmektedir. Destanlar fiziksel olarak tümüyle yok olmuş gibi gözükse de ağıt nitelikli yazında konusuna göre rastlamak olasıdır. Örneğin Mustafa KEMAL için binlerce ağıt yazılmasına karşın, ozanlık yaşamına başlayan pek çok yeni halk ozanları bu geleneği sürdürebilmektedir. Yine Deniz GEZMİŞ ve arkadaşları için, Uğur MUMCU için yazılan ağıtlar, İbrahim KAYPAKAYA için annesinin yazdığı ağıt, belleklerimize en çok yer etmiş olanlardır. Pek çoğunun da bestelenerek okunduğuna sık rastlıyoruz.

Daha önce halk ozanı olarak şiirleri ile tanıdığımız Hasan KORKMAZ’ı (Korkmazi) bu kez bir araştırmacı olarak görüyoruz. Uzun emekler sonucu ÖYKÜLERİYLE ÇORUM YÖRESİ AĞITLARI kitabını ortaya koymuş. Kitap, Kültür Ajans tarafından basılmış. Yöresel anlamda önemli bir kültürel boşluğu gidermiştir. Bu övülmeye değer bir kültürel çalışma ve hamaratlıktır. Geleceğe duyulan kültürel sorumluluktur. Kim bilir pek çok yörenin ne çok ağıtları – destanları vardı. Fakat bir Hasan KORKMAZ’ı yoksa hepsi yok olup gidiyor. Arşivlere giremiyor. Gelecekteki araştırmacıların eline bir rehber verilemiyor. Bizi biz yapan değerler de silinip gidiyor.

Kitaba önsöz yazan Sayın Prof Dr. Hayrettin İVGİN “Türk halk şiirinin ve türkülerin ana kaynağı ağıtlardır. Şuna inanın, özellikle türkülerin sözlerine bakın, büyük oranda ağıt parçalarıdır. Ağıtların derlenmesi toparlanması bir araya getirilmesi önemlidir. Önemlidir çünkü bu parçalar, bizim kaynağımızdır. Literatürümüzdür.” diyor.

Yine ülkemizin saygın şair ve yazarlarından sayın Can YOKSUL kitap için şöyle diyor : “Ağıtlar insanların dünyaya gelişiyle başlar. Ölünceye dek sürüp gider. Her toplumun kendisine özgü ağıtları olduğu gibi insanların, öbür canlıların da kendine özgü ağıt biçimleri vardır. Yalnız insanlar değil, birçok hayvan da ağlarken gözyaşı döker. Kesilen bir ağacın koparılan bir bitkinin de ağıdı kendine özgüdür.”

Tarihin en eski boylarından olan Türklerin başından hep destansı olaylar geçmiştir.

Acıyı, sevinci, mutluluğu, mutsuzluğu iç içe yaşamıştır. Bitip tükenmeyen göçler, doğal yıkımlar (afetler), savaşlar, kıtlıklar ve ölümler vardıkları coğrafyada hep ağıt olarak dile gelmiştir.  Ağıtlar yalnız bir kişinin, bir ailenin değil, bütün toplumun yüreğinin sesidir.’’

Ağıtlar bir yürek burkulması, titremesi sonucu oluşan duyguların dizelere dökülmesi, hatta sazla – sözle destanlaşmasıdır. Ağıt yazmak yerine, ağıt yakmak deyimini kullanıyoruz. Bu, Türk halk ozanlarına özgü bir terimdir. Yanmayan yürek ağıtı nasıl yakıp tutuşturabilir. Yanmayan yüreğin alevi olmaz ki, ağıtı yakabilsin.

Dileriz ki hiçbir canlı ağıt yakılacak duruma düşmesin.
===============================================
Dostlar,

Bu önemli kültür hizmetini bize ulaştıran dostumuz, sitemizin konuk yazarlarından Sn. Mustafa Aydınlı‘ya teşekkür ederiz. Sn. Aydınlı bu kitabı okuyarak bize özetleyip tanıtıyor. Bir o denli teşekkürümüz de elbette bu kültür kaynağını derleyip yazan Sn. Hasan Korkmaz‘a.

Ağıt sürecinin ve kavramının sosyo-ekonomik, kültürel, antropolojik.. tarihsel boyutlarını somut örnekleriyle irdeleyen yapıtın okunmasını, okutulmasını dileriz..

Uzamış yas sendromu” Psikiyatride iyi bilinen bir sorundur. Kerbela‘ya ne demeli? 1380+ yıldır insanlar Hz. Muhammet’in soyu olan Hz. Hüseyin ve ailesine (Ehli Beyt’e) Kerbela’da yapılan tarifsiz zulmü ve katliamı unut(a)mamakta ve yasını, Muharrem orucunu tutmaktadır.

Elbette asıl olan bu tür insanın insana – doğaya – hayvanlara zulmünü / şiddetini önlemek, en aza indirmektir. Bu bağlamda erdem eğitimi insanlara verilmeli ve değerler kazandırılmalıdır. Dolayısıyla insan davranışında şiddetin en ağır derecesi olan zulmün ve savunma – tepki aracı olan AĞIT kurumunun tüm boyutlarının bilimsel araştırmalarla aydınlatılması gereklidir.

Yakın tarihimizde, 1980’ler başında Çorum’da Alevi kardeşlerimize dönük ölçüsüz vahşet ve yüzü aşkın savunmasız insanın hunharca öldürülmesi belleklerden haklı olarak silin(e)memiştir.. Dolayısıyla uzayan yas sendromunu, insanların çok ağır örselenmeleri (travmaları) belleklerinden uzun yüzyıllar sonra bile silemeyişlerini  doğal ve insancıl karşılamak olanaklıdır ve gereklidir. Mazlum ve savunmasız insanlar Devletten bile can güvenliği sağlayamadıklarında, bir tür ortak (kollektif) savunma – dayanışma refleksi olarak, yaşadıkları örselenmeleri unut(a)mayarak uyanık kalma zorunluğu duyumsamakta, içlerine kapanmakta ve şizoid – introvert (içe dönük) tutum ve davranışlar geliştirebilmektedirler.

Bu olgu öte yandan, toplumsal kaynaşmaya, bütünleşmeye hatta Uluslaşmaya ciddi engeldir.

Mustafa Kemal Paşa gene yol gösteriyor 100 yıl öncesinden :

  • YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ
  • YAŞAMDA EN GERÇEK YOL GÖSTERİCİ AKIL VE BİLİMDİR..

Dileriz bu Ulus bir daha, şanlı Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı gibi görkemli yapıtlarına gerek duymasın.. İnsanlık da..

Sevgi ve saygı ile. 25 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com