2019-2020 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI ÇÖZÜLEMEYEN SORUNLARLA BAŞLIYOR

2019-2020 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI ÇÖZÜLEMEYEN SORUNLARLA BAŞLIYOR

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

2019-2020 eğitim-öğretim yılı, 9 Eylül 2018’de başladı. 18 milyon öğrenci ve 1 milyon eğitim emekçisi bu eğitim öğretim yılına da birikmiş ve çözüm bekleyen sorunlarla, müfredat ve sınav sistemi değişikliği, karma eğitimin kaldırılması girişimleri gibi tümüyle ideolojik bakış açısıyla gerçekleştirilen değişikliklerin gölgesinde girecektir.

Dernek ve vakıflarla imzalanan protokoller, derslik açıkları, kalabalık sınıflar, öğretmensiz okullar, ikili eğitim öğretim, taşımalı eğitim, uluslararası sınavlardaki başarısızlıklar, öğrencilerin tarikat ve cemaatlerin yurtlarına mahkum edilmesi, çocukların örgün eğitim dışına itilmesi, öğretmenlerin özlük sorunları, sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik, öğretmenlerin aile birliğinin sağlanamaması, kadrolaşma, liyakatsizliğin ve yandaşlığın egemen olması gibi sorunlar maalesef bu öğretim yılına da taşınmıştır. Bütün bu sorunların üstüne bir de ekonomik krizin yarattığı olumsuz etki yüklenmiştir.

SINAV SİSTEMİ DEĞİŞİKLİKLERİ ÖĞRENCİLERİ MAĞDUR ETTİ

LGS birçok öğrenciyi istemedikleri okullara gitmeye zorunlu bırakmaktadır. Sınavla öğrenci alan akademik liselerin kontenjanlarının sınırlı tutulması, sınavsız öğrenci alan Anadolu Liseleri’nin kontenjanlarının dolduğu birçok ilde öğrenciler seçeneksiz kalmıştır.

Bu sistemle öğrencilerin istemedikleri okullara yerleştirileceği, birçok ailenin çocuklarını istemedikleri halde meslek, imam hatip lisesi ya da özel okullara göndermek zorunda kalacağı yönündeki kaygılarımız ne yazık ki haklı çıkmıştır. Bu değişikliğin uzun vadede eğitim sistemimizi tümden özelleştirme ve imam hatipleştirme projesinin bir adımı olduğu ortadır.

YKS sonuçları ise ortaöğretimdeki çöküşün aynası olmuştur. 2019 YKS’ye giren 2,5 milyon adayın bir gün içinde sabah ve öğleden sonra yapılan oturumlarda başarı göstermesi beklenmiş ancak sorulara verilen doğru yanıtların ortalaması çok düşük kalmıştır. Birçok öğrenci açıkta kalmamak için istemediği bölümleri tercih etmiştir.

Bugün, eğitimdeki başarısızlığın çözümü için tüm paydaşların görüşü alınarak hazırlanacak, bilimsel düşünmeye ve üretmeye dayalı bir eğitim sisteminin gerekliliği kaçınılmaz hale gelmiştir.

– Kamusal,
– parasız,
– bilimsel,
– laik ve
– karma eğitim

hakkından tüm yurttaşlarımızın yararlanabilmesi mutlaka sağlanmalıdır.

Bu yeni eğitim döneminde de birçok eğitimci yine mesleğine kavuşamayacaktır. Kangrene dönen ataması yapılmayan öğretmenler sorunu giderek büyümüş, mesleğine kavuşturulmayan öğretmen sayısı  700 bine dayanmıştır. Sayıştay’ın denetim raporunda bile yüz binlerce öğretmene ihtiyaç duyulduğu saptamasına karşın, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, bu konuda da bir irade göstermemiştir.

Bir eğitim sisteminin dinamosu, öğretmendir. Öğretmenlerimizin kadrolu çalışma haklarını ellerinden alıp, iş güvencelerini yok eden, eşit işe eşit ücret alma haklarını gasp eden AKP iktidarına karşı, Bakan Selçuk da kendisinden önceki milli eğitim bakanları gibi sessiz kalmıştır. Yani yeni eğitim-öğretim dönemi, yalnızca veliler ve öğrenciler için değil, biz eğitimciler için de bolca kara haber barındırmaktadır.

EĞİTİMDE ÖZELLEŞTİRME SÜRÜYOR!

AKP iktidarı döneminde, eğitimde piyasa merkezli işletmeci anlayışı yerleştirilmeye çalışılmış, özel okullara yönelik doğrudan teşvik uygulamalarında ciddi adımlar atılarak kamusal eğitim alanı daraltılmıştır.

  • Kamusal kaynaklar, eğitimin ticarileştirilmesi için özel sermayeye aktarılırken kamusal eğitimin niteliği düşürülmüştür. (AS: AKP sermaye iktidarıdır!)

MEB verilerine göre, 2018-2019 eğitim öğretim yılında Türkiye’de 54 bin 732 resmi, 13 bin 679 özel okul bulunmaktadır. 2003’te özel okulların resmi okullara oranı % 2 iken, 2019’a gelindiğinde bu oran % 25’e yükselmiştir. 2002-2003 eğitim ve öğretim yılında tüm özel okullarda kayıtlı öğrencilerin toplam öğrenci sayısına oranı % 1 iken, 2018-2019 eğitim ve öğretim yılında 8 kat artarak % 8,2’ye çıkmıştır.

TAŞIMALI EĞİTİM DEVAM EDECEK, ÇOCUKLARIMIZ TARİKAT VE CEMAATLERİN YURTLARINA MAHKUM EDİLECEK

4+4+4 düzenlemesi ile birlikte 2012-2013 eğitim öğretim yılından başlayarak çok sayıda köy okulu kapatılmış ve taşımalı eğitim uygulamaları yaygınlaşmıştır.

2013-2014 eğitim öğretim yılında taşınan ilkokul ve ortaokul öğrenci sayısı 825 bin 90 iken, 2018-2019 eğitim öğretim yılında taşınan öğrenci sayısı 1 milyon 324 bin 960’a çıkmıştır.

Eğitimlerine devam etmek için yerleşim yerlerine en yakın ilçelere giden öğrenciler Aladağ’da olduğu gibi devlete ait yurt olmadığı için yine cemaat ve tarikatların yurtlarına yönlendirilecektir. Taşımalı eğitim sisteminde özellikle kız çocukları mağduriyet yaşamakta ve eğitimden kopmaktadırlar.

Özellikle ilköğretim ve lise çağındaki çocuklarımız devletin bizzat hizmet verdiği yurtlarda barınma ihtiyacını karşılamalı, hiçbir yolla özel girişim, dernek, vakfın faaliyetine izin verilmemelidir.

OKULLAŞMA ORANI HALA DÜŞÜKTÜR

21. yüzyılın Türkiye’sindeki okullaşma oranları da içler acısıdır. Önümüzdeki dönem içinde de çözülmeyeceği belli olan okullaşma oranı, bugün bizzat Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk tarafından itiraf edilmiştir. Bakan Selçuk, ilkokullarda okullaşma oranını %91,5,  ortaokullarda ise %94,47 olarak açıklamış ve bunu iyi bir tablo gibi sunmuştur. Ancak bu rakamların gerisinde yatan gerçek, 17 yıldır iktidarda olan AKP’nin, ilkokul çağındaki çocukların yaklaşık % 10’unu, ortaokul çağındaki çocukların yaklaşık %6’sını okula gönderemediğidir. Bu kayıpçocuklar düzeni de elbette ki iktidarın, çocukları yine dolaylı olarak tarikatlara yönlendirme taktiği olarak devam edecektir.

KRİZ BAHANESİYLE MEB BÜTÇESİNDEN YAPILAN KESİNTİ YENİ EĞİTİM ÖĞRETİM YILINI OLUMSUZ ETKİLEYECEK

Yaşanan ekonomik krizi bahane eden AKP iktidarının, Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinin 2 milyar TL’sini kesmesi yeni eğitim öğretim yılını olumsuz etkileyecektir. En çok kesintinin okul onarımları ve öğrenciler için verilen yardımlardan yapılması, siyasal iktidarın eğitime verdiği önemin göstergesi olmuştur!

Öğrenci sayısının artmasıyla birlikte okul, derslik ve öğretmen açığı hızla büyümektedir. Bugün Türkiye’de halen öğretmeni olmayan okullar bulunmaktadır. Türkiye’deki okulların yarısından çoğunda ikili eğitim yapılmakta, birleştirilmiş sınıflarda eğitim ve taşımalı eğitim uygulamasına devam edilmektedir. Okullardaki altyapı ve donanım eksiklikleri, nitelikli bir eğitim politikasının yürütülmesinin önünde büyük bir engeldir. Okul yetersizliği ve derslik açığının yanında, acil çözüm bekleyen en önemli sorun, öğretmen açıklarıdır.

Ancak siyasal iktidar, MEB bütçesinde kesintiye giderek, kalıcı çözümlerin uzağında kalmakta, dahası eğitimi özelleştirme, eğitimin yükünü yoksul halkın sırtına yükleme anlayışında ısrar etmektedir. Bu anlayışla parasız, nitelikli ve herkese eşit eğitim anlayışının yaşama geçirilmesi olanaklı değildir.

İKİLİ EĞİTİM SORUNU DEVAM EDİYOR

2023 Eğitim Vizyonu’nda, “… ikili eğitime son verme hedefi” öbür programlarda olduğu gibi yinelenmiştir. Ancak bilindiği gibi AKP iktidarında tekli eğitim yapan okullar bile ikili eğitime geçmiş; okul binaları hem içeriden tuğlalarla bölünmüş ve hem de okul bahçeleri küçültülmüş, eğitim sistemi işlevsiz duruma getirilmiştir.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre ilköğretim kurumlarının % 14.4; ortaöğretim okullarının ise % 6.4’ünde ikili eğitim yapılıyor. Yine MEB’in verilerine göre 2019 sonuna dek ikili öğretimin kaldırılması için Türkiye genelinde 57132’si temel eğitimde, 1630’u ise ortaöğretimde olmak üzere toplam 58762 derslik yapılması gerekiyor. Ancak MEB bütçesinden yatırımlara ayrılan pay ile hele ki ekonomik kriz nedeniyle yapılan kesintiden sonra bunu gerçekleştirmek mümkün görünmemektedir.

YENİ ÇALIŞMA TAKVİMİ,
ÖĞRENCİLERİ DENEY TAHTASI HALİNE GETİRECEK 

Eğitimin yığılmış sorunları çözüm üretilmeksizin ortada dururken, daha çok ara tatil içeren yeni çalışma takvimi açıklanmıştır. Bu takvimin bizim sistemimize uygun olup olmadığı büyük bir soru işareti olarak ortada durmaktadır. Her tatil öncesi rehavetin egemen olduğu, okullarda ders işlenmediği, birçok öğrencinin rapor alarak tatilini uzatıp seyahate çıktığı gibi ögeler de hesaba katılmadan açıklanan yeni takvim, bir kuşağı daha deney tahtası haline getirecektir.

SONUÇ:

Eğitim sisteminde yıllardır yaşanan sorunların, Bakan değişikliğine, büyük reformlar gerçekleştirileceği vaadiyle açıklanan vizyon belgelerine karşın, 2019-2020 eğitim öğretim yılında da artarak süreceği görülmektedir. Eğitimde yaşanan yapısal sorunlar karşısında MEB’in somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirmek gibi bir amacının olmadığı, eğitimde yaşanan

– ticarileşme,
– özelleştirme ve
– dinselleştirme

uygulamalarının hız kesmeden süreceği görülmüştür.

Daha önce kezlerce söylediğimiz gibi eğitim sisteminde yıllardır yaşanan sorunların aşılmasının, çocukların nitelikli bir eğitime ulaşabilmesini sağlamak için bugüne dek izlenen bilimsel olmayan eğitim politikalarını tümüyle değiştirmekten geçmektedir.

  • Yaşanan karanlık tablodan çıkışın tek yolu ise
  • eğitimin eşit, parasız, bilimsel, laik ve kamusal niteliğinin artırılmasıdır.

Eğitim-İş olarak parasız, bilimsel, demokratik, laik, ulusal ve karma eğitim mücadelemize, Atatürk’ü ve devrimlerini anlatmaya, haksızlığa, hukuksuzluğa maruz kalmış tüm eğitim emekçilerinin yanında olmaya devam edeceğiz.

  • Yolumuz çağdaş uygarlık yoludur,
  • yolumuz Cumhuriyet yoludur ve
  • bu yoldan asla dönmeyiz.

EĞİTİM-İŞ MERKEZ YÖNETİM KURULU

==========================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ’in yukarıda aktardığımız raporuna bütünüyle katılıyoruz.

Rapor ilk ve orta eğitime odaklanmış.
Okul öncesi eğitim ve yükseköğretim kapsanmamış.
Bu alanlarda da sorunlar ilk ve orta eğitimden geri değil.
AKP iktidarının 17 yılı bulan tek başına iktidarında en çok darbe vurduğu alan kuşku yok ULUSAL EĞİTİM SİSTEMİDİR.
Ulusal eğitime 2 büyük darbe vurulmuştur :

1. Eğitimin laik – bilimsel kanadı kırılmıştır.
2. Eğitim büyük oranda özelleştirilerek
yandaşlara rant alanı açılırken, yoksul çocukları tarikat – cemaatlere çok yönlü malzeme yapılmıştır. Buna ne utanç verici ki, cinsel taciz de dahildir.

Sonuç ortadadır.. Halk kitlelerinin özellikle eğitimsiz – cahil bırakılarak vicdansız ve ahlaksız bir dinci sömürü ile iktidara oy deposu kılınması.. Ne var ki, izlenen sinsi politikaların yaşamda somut karşılıklarını halk kitleleri algılamaya başlamıştır. Nedensellik bağını yeterince kuramasa da sağduyusu ile bu hazin tablodan AKP iktidarını sorumlu tutmaktadır, tutacaktır.

İlk genel seçimde bu iktidarın son bulması için halka önderlik ederek yaşadıklarının nedenlerini anlatma çabası sürdürülmelidir. Sendikalar, dernekler ve özellikle siyasal partiler bu süreçte öncü olmak zorundadır.

MİLLET İTTİFAKI güçlendirilerek sürdürülmelidir. HDP’nin iktidar tarafından kriminalize edilmesine izin verilmemelidir. Bunun en etkin anahtarı HDP’nin elindedir; PKK ve uzantısı terör örgütleriyle tüm bağlarını kesin bir dille atmalı ve etnik temele dayanmayan demokratik siyaset güderek sahnede yer almalıdır. Ancak böylesi bir güçbirliği ile Cumhur İttifakı yenilebilir. Somut örneği 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde ve özellikle 23 Haziran’da yinelenen İstanbul BŞBB seçiminde kanıtlanmıştır.

AKP’nin seçeneği, asla bu partiden kopan ve aynı zihniyet sahiplerinin günah çıkaran eski kadroları olamaz. Halkımız bu tuzağa düşmeyecektir.

EĞİTİM-İŞ Sendikamızın web sitesinde 10 Eylül 2019 günü yayınlanan rapor çok değerlidir :

  • MEB İSTATİSTİKLERİ AKP İKTİDARININ EĞİTİMDE YARATTIĞI YIKIMI ORTAYA KOYDU

Bu rapor okunmalı, paylaşılmalı, gereği yapılmalıdır. Tıklayınız

İmam Hatip Okullarındaki Artış Sürmektedir

4+4+4 düzenlemesiyle birlikte imam hatip ortaokullarının yeniden açılması ve birçok genel lisenin imam hatip lisesine dönüştürülmesiyle,

  • imam hatip okullarında inanılmaz bir artış yaşanmıştır.
  • MEB’in istatistiklerine göre Türkiye genelinde 2012-13 eğitim öğretim yılında 1099 olan imam hatip ortaokulu sayısı geçtiğimiz yıl 3286’ya bu yıl 3394’e; 708 olan imam hatip lisesi sayısı ise geçtiğimiz yıl 1605’e, bu yıl 1624’e çıktı.
  • İmam hatip lisesi öğrenci sayısı 605 869, imam hatip ortaokulu öğrenci sayısı ise 761 785 oldu. Geçen yıla göre ortaokul ve lise ile birlikte imam hatipli sayısı 1 350 611’den, 1 367 654’e yükseldi. Bu sayı, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 71 100’idi.
  • Yine imam hatip ortaokullarında görev yapan öğretmen sayısı 39 356’dan, 43 112’ye çıkmıştır. Derslik ve öğretmen ihtiyacının had safhaya ulaştığı ülkemizde imam hatiplerin öğretmen kadrosu bakımından avantajlı olması dikkat çekicidir. (Bkz. MEB İSTATİSTİKLERİ AKP İKTİDARININ EĞİTİMDE YARATTIĞI YIKIMI ORTAYA KOYDU)

Kurulacak ilk Ulusal İktidar eliyle Türkiye, restorasyon dönemine girecektir.

Sevgi ve saygı ile. 20 Eylül 2019, Datça

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
EĞİTİM-İŞ Üyesi
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

Prof. Öztrak: Ekonomimiz ağır hasta

Prof. Öztrak: Ekonomimiz ağır hasta

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Faik Öztrak,
– “İşsiz sayısı son 7 aydır her ay 900 binin üzerinde artıyor. İşsizlik milletin canını gerçekten çok yakıyor.” dedi.
[Haber görseli]
Öztrak, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısına, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli sanatçılardan Tarık Akan‘ı ölümünün 3. yılında anarak başladı. Bu sabah haziran ayı işsizlik rakamlarının açıklandığını anımsatan Öztrak, sözlerini şöyle sürdürdü :
“Ekonomi sağlıklı mı, yurttaşlarımız mutlu mu, milletimizin karnı tok, sırtı pek mi bunu en iyi işsizlik rakamlarından anlarız. Eğer bir ülkede milletin işi varsa, gençler üniversiteden mezun olduğunda hemen iş bulabiliyorlarsa o ülkede işler yolundadır, ekonomide çarklar dönüyordur ama bugün açıklanan işsizlik rakamları bir kez daha şunu gösterdi; ekonomimiz ağır hastadır. İşsizlik haziranda % 13’e yükselmiş. Geçen yıldan bu yana artış 3 puan olmuş.
– İşsiz sayısı 938 bin kişi artmış, 4 milyon 253 bine çıkmış.
– Gerçek işsiz sayımız ise son bir yılda 1 milyon 120 bin kişi artarak 7 milyon 724 bine ulaşmış.”
Son bir yılda çalışma çağındaki nüfusun 800 bin kişi artmasına karşın bunlardan salt  137 bininin iş gücüne katıldığına dikkati çeken Öztrak, bugüne dek böyle düşük düzeyde iş gücüne katılım olmadığını söyledi.
Öztrak, TÜİK‘in açıkladığı rakamları eleştirerek, “Anlaşılan TÜİK’in başında oturan damadın arkadaşı yine kalemi eline almış kimi düzeltmeler yapmış. Verilerle oynayarak gerçekleri gizleyemezsiniz. Artık mızrak çuvala sığmıyor.
İnsanlar işsizlikten inim inim inliyor. İşsizlik milletin canını gerçekten çok yakıyor.” ifadesini kullandı.
“GENÇ İŞSİZLİK ARTIYOR”
Bütün düzeltmelere karşın genç işsizliğinin son bir yılda 5,4 puan arttığının altını çizen Öztrak, iş arayan her 4 gençten birinin iş bulamadığına değindi.

Son bir yılda işini yitiren vatandaşların sayısının 802 bin kişi olduğuna dikkat çeken Öztrak, “Çalışanların sayısındaki azalma 8 aydır sürüyor. Bu denli yapışkan bir işsizliği ekonominin %4,7 daraldığı 2009 krizinde bile görmedik.” diye konuştu.

Öztrak, 802 bin kişi işini kaybetmesine karşın, İşsizlik Sigortasından yararlananların sayısının 657 binde kaldığını belirterek, İşsizlik Fonu‘nun başka amaçlar için kullanıldığını ileri sürdü.

“Hatırlayın, bu ülkede bir yazar kasa atıldı diye iktidar düşmüştü ama bugün insanlar Ankara’nın göbeğinde kendini yakıyor.” ifadesini kullanan Faik Öztrak, “borçlarını ödeyemediği gerekçesiyle kendini yakan” emekli Recep Peker’in fotoğrafını gösterdi.

“Bu vatandaşımızın gözlerindeki çaresizliğe sarayın bakmasını istiyorum. Aslında bu fotoğraf 17 yıl sonunda bu iktidarın bu ülkeyi nereye getirdiğini açık seçik gösteriyor.” değerlendirmesini yapan Öztrak, borcun milletin kemiğine dayandığını söyledi.

“ÜLKE YÖNETİLMİYOR”

Protestoya düşen senet tutarının, karşılıksız çeklerin, bankaların tahsil edemediği borçların arttığını, milletin yuvasının yıkıldığını anlatan Öztrak, şöyle konuştu:

“Milletin sesini ne saray sosyetesi ne de havuz medyası işitiyor. Onların işi tıkırında. Kanatlı, kanatsız, tekerlekli, tekerleksiz, yüzen, yüzmeyen her cins sarayları var, oralarda oturup milleti unuttular. Daha yeni Almanya’dan her biri 20 milyon liralık 4 tane lüks araç almışlar. Niye almışlar? ‘Millet bu kadar sıkıntı içinde niye tasarruf yapmıyorsunuz?’ dediğinizde yanıt hazır, ‘Sarayın itibarından tasarruf olmaz.’ Biz, boşuna söylemiyoruz, ülke yönetilmiyor, ülke savruluyor. Bunlar israfın, debdebenin, şatafatın doruklarında gezerken milletten iyice koptular.”

Faik Öztrak, esnafın, çiftçinin perişan olduğunu, ayçiçeği üreticisinin malını nereye satacağını bilemediğini belirterek, elektrikten doğalgaza, sigaradan çaya zam yağmuru altında milletin sırılsıklam olduğunu dile getirdi.

İktidarın, “yandaş borçlarını” yapılandırmaya öncelik verdiğini, çiftçinin, esnafın, memurun, işçinin, sanayicinin derdine çare aramadığın söyleyen Öztrak, “Damat bir yandan gidiyor yabancı haber ajanslarına ‘Türkiye’nin güçlü mali tabloları güven veriyor‘ diye dil döküyor, öbür yandan kendine bağlı Borçlanma Genel Müdürlüğü kuruyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu demezler mi adama? Mali dengeler bu denli güçlüyse, Borçlanma Genel Müdürlüğü’ne neden ihtiyaç duydunuz?” dedi.

“HER GÜN 77 MİLYON DOLAR FAİZ ÖDENDİ”

AKP iktidarlarında, Türkiye’nin dış borcunun 3,5 kat artarak 453 milyar dolara yükseldiğini, iç borcunun ise 700 milyar lirayı aştığını savunan Öztrak, “Milletin kesesinden tek kuruş çıkmayacak deyip yaptıkları kamu özel iş birliği projeleri bugün tam bir kara delik olmuş. Milletin yatmadığı hastane, geçmediği köprü ve yollar için dolar ve avro ile milyarlık garantiler vermişler.” değerlendirmesinde bulundu.

Öztrak, 50 milyon $ için Türkiye’nin en stratejik fabrikalarından Tank Palet Fabrikası’nın Katar’a satılmak istendiğini belirterek, “Dün Genel Başkanımız, ‘Tank Palet Fabrikası’nın Katar ordusuna peş keş çekilmesine zemin hazırlayan 1105 sayılı karar neden Resmi Gazete’de yayımlanmadı?’ diye sordu. Saraydan ‘çıt’ yok. Madem saraydan ‘çıt’ yok, milletimizin stratejik savunma sanayini Katar ordusuna peş keş çeken bu kararnameyi açıklamak sarayın ortağı Sayın (Devlet) Bahçeli’ye düşer.” diye konuştu.

Bu yıl ilk 7 ayda bütçeden yapılan faiz ödemesinin yaklaşık 11 milyar dolar olduğuna işaret eden Öztrak,

  • 2003’ün ilk günlerinden 31 Temmuz 2019’a kadar bütçeden faiz için ödenen tutarın 467 milyar dolar olduğunu anlattı.
  • CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztrak, AKP’nin iktidarda olduğu 16,5 yılda her gün faize 77 milyon dolar ödendiğini söyledi.

“AKILLARA DURGUNLUK VEREN LAFLAR”

Harcamalar artarken, bütçenin zamlarla ve 1 kezlik gelirlerle toparlanmaya çalışıldığına değinen Öztrak, bunun sürdürülebilir bir durum olmadığının altını çizdi.

  • “Ekonomi tel tel dökülüyor ama saray aspirinle, milletin kefen parasına el koyarak, TÜİK Başkanına verileri makyajlatarak, bir de gündem değiştirerek durumu idare etmeye çalışıyor.” diyen Öztrak, iktidarın, milletin boşalan tenceresini, cüzdanını biran önce doldurması gerektiğini söyledi.

Öztrak, açıklamasının ardından basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

“AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan ‘Halkımız, bize Erdoğan ile olun diye oy verdi. Erdoğansız Bülent Turan, Çanakkale’de bir hiçtir. Erdoğan ile yürürsek kıymetimiz var.’ dedi. Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna Öztrak, şu yanıtı verdi:

“Şaşkınlık içindeyim. Bunu söyleyen Meclis Grup Başkanvekili. Kuvvetler ayrılığı, şu, bu bir sürü laflar söylemişlerdi. Bu iş artık Osmanlı dönemindeki biat siyasetini geçti, Hitler dönemi siyasetini de geçti, bugün gördüğümüz Putin’in dönemindeki siyaseti de geçti, bu açıkçası Kuzey Kore siyasetinin aynısı. Kuzey Kore’de yöneticiler, milletvekillerinin Kuzey Kore diktatörüne nasıl yapmadıkları kalmıyorsa, bu laflar Türkiye’de de işin o noktalara doğru gittiğini gösteriyor. Bunların hiçbiri doğru değildir. Bu laflar son derece tehlikeli ve akıllara durgunluk veren laflardır. Siz, millet yoksa hiçsiniz, o veya bu kişi değil. Tek bir sorumluluğunuz var, millete hesap vermek.”

“HER ŞEYDEN BİR ŞEY ÇIKARMAYA ÇALIŞIYORLAR”

“AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan, ‘Biz, FETÖ‘cü olan 15-20 milletvekilini partiden gönderdik.’ diyor. Bu milletvekilleriyle ilgili bir şey yapılmış mı, soruşturma var mı? Değerlendirmeniz nedir?” sorusu üzerine Öztrak, şunları söyledi:

“Bir, FETÖ’cü milletvekilleri hakkında ne yaptınız? İki, o FETÖ’cü milletvekillerini, milletvekili olmak için atayanlara ne yaptınız? Yazıktır, günahtır. Bu memlekette cebinde dolarları olan, zengin olan FETÖ’cüler protokollerde geziyor. Eski milletvekiliysen hakkında hiçbir şey yapılmıyor ama mahkemelerde beraat etmiş, suçsuzluğunu kanıtlamış insanlar hala daha devlete geri dönemiyorlar.” (AS : AKP’nin utanç veren, ibretlik FETÖ bağlantılarını kendi ses ve görüntüleri ile izleyin : https://youtu.be/KKxkccTS1DI)

“İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in “anahtar partiyiz” açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Akşener’in bu çıkışı bir rota değişikliği mi?” sorusuna Öztrak, “Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti Genel Başkanı Akşener’in oluşturduğu Millet İttifakı geçtiğimiz yerel yönetimler seçimlerinde çok büyük başarı elde etmiş ve Türkiye’nin otoriter bir rejime doğru kayışını durdurmuşlardır. Ciddi bir demokrasi mücadelesi verilmiştir. Bunun dışında ben, Sayın Genel Başkan hakkında yorumda bulunma konusunda kendimi yetkili görmüyorum.” karşılığını verdi.

“Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen ‘Biz tatile çıkmadık, çalıştık’ şeklinde ilçesinde afişler astırdı. Bu mesajın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik olduğu iddia edildi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusunu Öztrak, “Türkiye’de havuz medyasına dönüp baktığınız zaman öküzün altında buzağı arama konusunda son derece mahirler. Dolayısıyla her şeyden bir şey çıkarmaya çalışıyorlar. İki belediye başkanımız da ihlas ile çalışıyorlar, gerekenler yapıyorlar.” biçiminde yanıtladı.

“CHP’den ihraç edilen eski Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka‘nın Parti Meclisi (PM) toplantısında affedilmesinin” sorulduğu Öztrak, bu konuda herhangi bir tartışmanın yaşanmadığını, PM’nin gizli oylamayla takdirini ortaya koyduğunu sözlerine ekledi.

EĞER YANIT VERİLMEZSE HER ŞEY DAHA KÖTÜ OLACAK

Satır içi görüntü
(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

EĞER YANIT VERİLMEZSE HER ŞEY DAHA KÖTÜ OLACAK


Prof. Dr. Ümit KOCASAKAL
https://odatv.com/eger-yanit-verilmezse-her-sey-daha-kotu-olacak-21051945.html 21.5.19

YSK’nın sadece yüz karası değil, “hukuk karası” kararının üzerinden yaklaşık 15 gün geçti. Ortada halen gerekçeli karar yok. Oysa bir hukukçu olarak şahsen ben, böylesine açık bir hukuksuzluğa nasıl bir gerekçe, daha doğrusu çalınan “minareye” nasıl bir “kılıf” bulunacağını çok merak ediyorum! Gerçi vicdan olmayınca bir gerekçe zorunluluğuna da ihtiyaç olmayabiliyor. Bir başka ifadeyle böyle bir kararı alanların gerekçeye ihtiyaç duymayacağı, öyle olsa bu kararı alamayacakları da söylenebilir. Kararın gerekçesini de, altında şeklen imzası olanların değil, aldıranların yazacağı düşüncesindeyim, iktidardan gelen açıklamalar da bunu doğrulamaktadır. Anlaşılan “garabete” gerekçe bulmakta epeyce zorlanılıyor !

Gerekçeli kararın 200 sahife olduğu söyleniyor. Bu filmi de daha önce görmüştük. Hatırlayalım; Balyoz ve Ergenekon iddianameleri de binlerce sahifeydi ancak içinde elle tutulur, somut hiçbir şey yoktu, keza kararlarda da. Halbuki sağlam ve anlamlı dayanakları olan gerekçeli kararların bu denli uzun olmasına gerek yok. Bu nedenle genelleme yapmaksızın belirtelim ki çoğu kez bu tür kararlar ne denli uzunsa o kadar içi “boş” oluyor. Gerekçeli karar çıktığında gerekli değerlendirmeyi elbette ki yaparız.

Odatv’deki önceki birçok yazımda, geçmiş uygulamaları ışığında bu YSK’nın adli sicilinin “bozuk” olduğunu, Kurulun güven vermediğini yazmıştım (Bkz. “Sandıktan Seçilmemiş Başkan Çıkartma Oyunu”, “Tam Rezillik Hali” ). Ne yazık ki bu süreçte muhalefetten de, sıkça Kurul’a “güven” ifade edildi.

Yine skandal karardan hemen sonra, twitter hesabımdan çok sayıda tweet ile görüşlerimi açıkladım (“Muhalif” basında da yer almadı, zaten hiçbir tweeter mesajım yer almamakta. Takdiri yurttaşlarıma bırakıyorum), milli iradeye karşı bu darbe ve gaspa karşı bununla orantılı bir “milli iade” gerektiğinin altını çizdim.

Süreçteki gelişmeler ve gerekçeli kararın gecikmesindeki “hikmet” karşısında, özellikle anlamı ve sonuçları itibariyle YSK’nın iptal kararı ile görüşlerimi biraz daha ayrıntılı olarak aktarmak isterim. Bu arada lütfen kayda da geçsin !

1)   Burada YSK’nın 7 üyesinin imzasıyla alınan iptal karanının hukuksuzluğunu, vahametini uzun uzadıya anlatmaya gerek olduğunu sanmıyorum. Birçok değerli hukukçu ve yazar  bunları ortaya koyduğu gibi, bu denli hukuk ve vicdandan yoksun bir kararın bu niteliğini görmek için hukukçu olmaya da gerek yok. Nasıl ki zırva tevil götürmez ise, bu denli açık bir hukuk rezaleti de uzun boylu bir açıklama gerektirmez.

Gerçek şudur ki; Önceki uygulamaları sebebiyle zaten “adli sicili” bozuk olan mevcut YSK, yedi üyenin oyuyla hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecek, basit bir “skandal” ifadesi ile geçiştirilemeyecek bir hukuk katliamına imza atmışlar, Türkiye’nin seçim geleneği ve tarihine kara bir leke düşürmüşlerdir. Karar ve ortaya çıkan sonuç;

– “Tam hukuksuzluk”,
– “Tam rezalet ve garabet”

halidir ! Söz konusu olan seçimin iptali değil, seçmen iradesi ve kararının, zaten kırıntısı kalmış demokrasinin iptalidir !

2)   YSK; kendisine “güvenenlerin” ve bu nedenle olsa gerek görev sürelerini uzatanların yüzünü kara çıkarmamış görünmektedir. Öyle ki kararı, gerekçesini ve seçim tarihini öncelikle AKP temsilcisi duyurabilmiştir ! Hukuken açıklanamaz ve hem hukuken hem de vicdanlarda “yok” hükmünde olan bu karar, anayasal sisteme, seçmen iradesine ve kararına karşı açık bir darbedir. Bu kararla birlikte Türkiye’nin 73 yıllık seçim geleneği ağır bir darbe almıştır.

BASİT BİR HUKUKSUZLUK DEĞİL PLANLI!

3)    Garry Lineker’in futbol tanımı şudur: Futbol, bir top ve 22 kişi ile oynanan ve sonucunda Almanların kazandığı bir oyundur. YSK kararından sonra ise Türkiye’de seçim; tüm devlet olanaklarını kullanan bir “muktedir” ve 11 kişi ile oynanan, iktidarın meşruiyetine şekli bir kılıf sağlayan, mutlaka iktidarın kazanması gereken, dolayısıyla iktidar kazandığında “temiz”, muhalefet kazandığında ise “şaibeli”; sonuç olarak her durumda iktidarın kazandığı (kazandırıldığı) bir “orta oyununa” dönüştürülmektedir !

4)   Bu yapı ile bundan böyle hiçbir seçimin adil ve dürüst bir biçimde yapıldığından emin olunamayacaktır. Yine bir futbol ifadesi ile; bu YSK ile bu lig bitmez !

Bu gerçeklerin yanı sıra, üzerinde çok durulmayan bazı hususları da belirtmekte yarar bulunmaktadır:

5)   Bu hukuk skandalı ve garabeti, sadece kararın altında imzası olan görünürde “hakim” lerin eseri olarak görülmemelidir. Bu ve bunun gibi açık hukuksuzlukların giriş kapısı 2010 referandumu ve bu yolla yargının esir edilip, dönüştürülmesidir. Nitekim, yol arkadaşlığı devem ederken Pensilvanya’daki çete başı tarafından “ölülerin dahi oy kullanması” gerektiği ifade edilen bu sözde “referandumla” birlikte yargı, bırakılsın arka bahçe olmayı, iktidarların istediği gibi girip çıkabileceği odaları haline gelmiş, cübbede düğme olmadığını unutup iliklemeye kalkan, iktidarla “uyumlu” çalışan (!), çay toplayan “Yüksek” yargı başkanlarını yaratmıştır. Dolayısıyla bu referandumda destek olanların da bu kararda katkısı, vebali bulunmaktadır.

6)   Bu karar bize bir kere daha; kurumların yüksekliğinin, önündeki “yüksek” ifade ve sıfata bağlı olmadığını, bunu hukuka olan bağlılığın, bağımsızlık ve tarafsızlığın sağlayabileceğini aynı şekilde hukukun öncelikle bir bilgi veya diploma meselesi değil, vicdan ve meslek ahlakı/etiği meselesi olduğunu göstermiştir.

7)   YSK bu kararıyla bilmeden veya istemeden de olsa; aslında aynı kurul oluşum biçimiyle yapılan tüm referandum ve seçimlerin (Cumhurbaşkanlığı seçimi dahil) hukukiliği ve meşruiyetine, en azından haklı ve makul bir şüphe düşürmüştür.

8)   Aksi yönde oy kullanan hakimlerin karşı oy gerekçeleri, bunların içerik ve niteliği, bu hukuk rezaletinin tarihte “hak ettiği” yeri alabilmesi bakımından çok daha önemli olacaktır.

9)   Yapılanın basit bir hukuksuzluk, yanlış hukuki değerlendirme yahut hata olmadığı; planlı, bilinçli, organize, yani kasıtlı bir davranış olduğu açıkça görülmektedir.

Bu iki ihtimale dayalı olabilir ve ikisi de kabul edilemez özelliktedir: İlk ihtimal kararda imzası bulunan 7 üyenin tamamen iktidara yakınlık, aidiyet, mensubiyet duygusu ile, yani hukuki değil siyasi saiklerle hareket etmiş olmasıdır. Bunun zaten tartışılacak, mazur görülebilecek bir yanı yoktur. Görev sürelerinin uzatılması bu ihtimali güçlendirmektedir. İkinci ihtimal ise bu üyelerin baskı altında bu kararı vermiş olmalarıdır. Bunun da mazur görülmesi mümkün değildir. Gerçekten bir kere kendi iradesi ile belli makamlarda bulunanların; korkma, baskıya boyun eğme gibi bir hakkı bulunmamaktadır. Böyle bir durumda eğer baskılara direnmeyecek veya direnemeyecekler ise, kendilerinden beklenecek asgari davranış biçimi istifa etmektir. Kaldı ki Anayasanın 9. maddesine göre “Türk milleti adına” karar verme mevkiindeki kişilerin, bir kişi veya kurumdan talimat alma gibi bir seçenekleri de bulunmamaktadır. Bu “baskı altında” kalma, “direnememe” hali, halk arasındaki deyişle bir “açıklarının” olmasından kaynaklanıyorsa bu da vahim ve kabul edilemez bir durumdur, çünkü o zaman hem bu sebeple niçin hukukun işletilmediği, hem de o makamlarda nasıl halen bulunabildikleri izahsız kalmaktadır.

  • Her durumda bu kararda imzası olan YSK üyeleri anılan sebeplerle, azmettirilen veya müşterek fail olarak suç işlemiş olmaktadırlar. Üstelik bu suç, sadece görevi kötüye kullanma olarak görülmemelidir. Yine bu suç (veya suçların) hukuki hesabının bugün sorulmuyor, sorulamıyor olması yarınlarda sorulmayacağı anlamına da gelmemektedir.

Bu arada bu iptal kararını, sadece ulusal ölçekte değil, küresel ölçekte görünmeyen veya gösterilmeyen olası arka planını da gözeterek, ileriye dönük küresel planlamalar eşliğinde dikkatlice incelemek ve değerlendirmekte yarar bulunmamaktadır.

Yaşadığımız dünyada hiçbir şey göründüğü veya gösterilmek istendiği şekilde olmamaktadır. Örneğin İmralı’daki terörist başının yeniden “piyasaya” sürülmesi, bu kapsamda yeni “açılımlara” yönelinmesi, milli mücadelenin 100. yılında, tam da 18 mayısta ülkemizin başkentinde sözde “Pontus soykırımı” anması yapılmasına, milli mücadele şehitlerinin kemiklerinin sızlatılmasına, bu yalanın dillendirilebilmesine cür’et edilebilmesi hayra alamet değildir.

10)  23 Haziran’da İstanbul seçiminin “yenileneceğini” söylemek ve kabul etmek de kanaatimce hatalıdır; çünkü istemeden de olsa yok hükmündeki bu kararı kabullenmek, meşrulaştırmak anlamına gelebilir. Seçim yapılmış, İstanbul seçmeni kararını vermiştir. Zaten karar verilmiş bir konuda yeniden karar verilmesi talebinin mantığı bulunmamaktadır. Şu halde

  • 23 Haziran’da bir seçim yapılmayacak; açık ve planlı bir hukuksuzluk, irade ve egemenlik gaspının kabul edilip edilmeyeceği oylanacaktır.

İktidar kazanırsa bilmeden ve istemeden de olsa bu hukuksuzluğu seçmenin onaylamış olduğu algısı oluşturulacaktır. Bununla birlikte bu hukuksuzluk, bu durumda dahi hukukilik ve meşruiyet kazanmayacak, ancak  her şey daha da kötü olacaktır.

Bu açıdan Millet İttifakı; 23 Haziran’daki seçime (üstelik mevcut YSK ile) katılma kararıyla ciddi bir siyasi risk almıştır. Elbette bu; yapılan bir dizi değerlendirmenin sonucu olarak haklı bazı gerekçeleri de olabilecek bir siyasi tercihtir ve saygı duymak gerekir. Ancak iktidarın kazanması halinde ortaya çıkacak sonuç ve tablonun kaygı verici olabileceğini de not etmek gerekir.

TURUNCU RENGE DİKKAT!

11)  Burada elbette ki Sayın Ekrem İmamoğlu’nun bir hakkı açıkça gaspedilmiş ve mağduriyetine sebebiyet verilmiştir. Bununla birlikte yukarıda açıklanan gerekçelerle asıl mağdur edilen seçmen, onun iradesi ve seçme hakkı ve de anayasal sistemdir. Gaspedilen de millete ait olan egemenliktir. Bu nedenle olaya kişisel değil, ilkesel ve sistemsel açıdan bakmak ve buna göre bir tavır almak daha doğru olacaktır.

Hal böyle olunca zihinsel bir karışıklığa da gerek bulunmamaktadır. 23 Haziran’da açık ve ağır bir hukuksuzluk oylanacaktır. Bu siyasi yahut  kişilere bağlı bir mesele olmayıp; ahlaki, vicdani, ilkesel ve sistemsel bir meseledir. Bir başka deyişle burada alınacak tavır; herhangi bir siyasi çizgiyi, kişiyi onaylamanın veya onaylamamanın ötesinde belirtildiği üzere ilkesel bir tutumu ifade edecektir, etmelidir.

Şu halde YSK’nın bu açık hukuksuzluğuna karşı gösterilen (gösterilecek) tepki veya tepkisizliği bir cepheleşme, mevzilenme olarak görmek bu açıdan yanlıştır. Elbette ki İstanbul seçiminin sonuçlarına bağlı olarak her şey hemen düzelecek veya bir anda güllük gülistanlık olacak değildir. Türkiye’nin sorunları kabaca 70 yıllık bir yön duygusu kaybından kaynaklanmaktadır. Ancak yukarıda belirtildiği üzere bu hukuksuzluk onaylanırsa her şeyin daha kötü olacağı, daha büyük ve ağır hukuksuzlukların kapısının aralanacağı açıktır. Bu nedenle burada, ilkesel bir tutum alma gerekliliği mevcuttur. Bu önceliklidir. Bundan sonrası, ayrı bir tartışma ve değerlendirme meselesidir.

12)  Bu hukuksuz YSK Kararının gerekçesinde dahi böyle bir belirleme olmadığı halde iptal kararını “oyların çalındığı” gerekçesine dayandırmak; gerçeği bilinçli olarak çarpıtmak, halka açıkça yalan söylemek, yurttaşlarımızın aklıyla alay etmektir. Bu denli açık bir yalana bel bağlanması, iktidarın çaresizliğini göstermektedir. Asıl, YSK eliyle irade ve karar, hatta egemenlik hırsızlığı yapılmış, millete ait egemenlik çalınmış, gaspedilmiştir. Esasen bay Binali Yıldırım’ın “bir arıza olduğu ve tamir edileceği” şeklindeki ifadesi, hem kararın anlamını ortaya koymakta, hem de geçmiş seçimlere ışık tutmaktadır. Gerçekten de bu belirlemeye göre iktidarın kazanamaması bir “arıza” olup, mevcut YSK’nın görevi de bu arızayı giderecek bir “tamircilik” tir. Ülkemizde uzun bir zamandır “çalma” nın birçok farklı türünün örnekleri çokça görülmektedir ve söz konusu olan da “tencere, tava çalma” gibi masumane ve zararsız fiiller değildir.

Seçimin “sayısal” kazananı ancak “siyasal” kaybedeni iktidar bloğu, bu hamlesiyle İstanbul’u kazanmak adına; zaten görünürde varolan “inandırıcılığını”, Türkiye’yi ve vicdanları kaybetmiş, adeta “Ya (siyasi ve ticari) istikbal ya ölüm” demiştir. Bu da İstanbul’daki rantın büyüklüğünü ve iktidar açısından psikolojik önemini gösterebilmektedir. Öyle ki iktidar, bu uğurda toplumun tüm kesimlerine hakaretler ve tehditler yağdırabilmekte, büyük bir küresel kuşatma altında olan Türkiye‘yi daha da kutuplaştırmaya, germeye, acil ve güncel sorunları ötelemeye devam etmektedir.

İptal kararından sonra gerçekleşen bazı protestolarla ilgili olarak AKP Genel Başkanı bay Erdoğan “Siyaset meydanı er meydanıdır. Sağda solda taşkınlık yapanların değil, milletin dediği olur” demiştir. Sorun tam da budur; milletin dediği yerine getirilmemiş ve seçim er meydanı olmaktan çıkarılmıştır. Bunun da bir karşılığı olmalıdır.

13)  Tüm bu gelişmeler, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi” adı altında ve türlü yalanlarla Türkiye’ye dayatılan tek kişilik “hükmetme” sisteminin, kayınpeder-damat rejiminin kısa bir zamanda iflas ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu hanedanlık düzeninde ortaya çıkan “taht oyunları” dahi gelinen noktayı göstermektedir.

Ortak bir akla dayalı kurallar ve kurumlar bütünü olan devlet çökertilmiş, meclis tamamen işlevsizleştirilmiştir. Öyle ki ana muhalefet lideri başkentin göbeğinde saldırıya uğrayabilmekte, bir avukat şehir eşkiyalarınca darp edilebilmekte, gazeteciler ve yurttaşlar sopalarla dövülebilmekte, ancak İçişleri bakanı ve kurumlar seyretmekte, kurallar işletilmemekte, yargı ise bu saldırıları adeta cesaretlendirip, ödüllendirebilmektedir.

Bir an önce demokratik parlamenter sisteme dönülmesi,  devletin tüm kurum ve kurallarıyla yeniden tesis edilmesi Türkiye için gerçek bir beka meselesidir.

14)  “Her şey çok güzel olacak” sıcak, umut saçan bir slogandır ve toplumda karşılık bulmuş gözükmektedir. Umut insana enerji ve güç verir, ancak altının somut olarak doldurulması, belli ve gerçekçi bir fikre dayandırılması şartıyla… Aksi halde altı doldurulmayan, soyut söylemler ve bunlara dayalı umutlar; büyük düş kırıklıklarına da yol açabilmektedir. Çünkü ne yazık ki ne denli iyi niyetli olursa olsun, sadece soyut umut ve temenniler, çoğu kez çözüme yetmemektedir. Aynı şekilde umut ve bel bağlanması gereken; kişilerden ziyade, temsil ettikleri fikirler ve ilkeler olmalıdır. Kişiler gelir, geçer. Kalıcı olan fikirlerdir.

  • Sıkça ifade ettiğim gibi Türkiye; her alanda tam bağımsızlıktan, kurucu felsefe ve iradeden, Atatürk çizgisi ve politikalarından uzaklaştığı için her şey kötüleşmiş ve daha da kötüleşmektedir. Bir anda iyileşmesi, düzelmesi de mümkün değildir. Sağlam ve bütüncül bir fikre dayalı köklü kararlar gerekmektedir. Bu da siyasi irade işidir.

Her şeyin güzel olabilmesi için öncelikle bunu doğru anlamak ve okumak, küresel planda, özellikle Ortadoğu ölçeğinde Türkiye üzerindeki oyunları görebilmek ve yurttaşlarımıza anlatabilmek gerekmektedir. Bu özellikle milli mücadelenin başlangıcının 100. yılında daha da anlam ve önem kazanmaktadır.

Bu açıdan 23 Haziran, umarım ve dilerim, her şeyin güzel olabilmesinin kapısını aralayabilir. Her durumda en azından bu açık ve ağır hukuksuzluğun reddedilmesi, seçmenin iradesine ve egemenliğine sahip çıkması dahi önemli bir kazanım olacaktır. “Milli iade” dediğim de budur.

Bununla birlikte ısrarla tekrarladığım gibi; Türkiye; gerçek anlamda ve başta ekonomik model olmak üzere her alanda Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki öze, ruha, ilkelere, Atatürk çizgi ve politikalarına geri döndüğünde her şeyin güzel olacağı muhakkaktır. Elbette ki bu da gelinen noktada çok kolay ve hemen olabilecek bir şey değildir. Bir başka ifadeyle her şeyin güzel olabilmesi; öncelikle bu gerçekler ışığında durum tespitini doğru yaparak, şartların ağırlığını ve çözümün de güçlükler içerdiğini anlamayı gerektirmektedir. Ancak bu yön duygusu tekrar yakalanıp, doğru rotaya yeniden girildiğinde zaten önemli bir mesafe de katedilmiş olacaktır.

Her alanda olduğu gibi; bu alanda da önde ay yıldız görünmeli, ancak arka fondaki rengimiz de daima “kırmızı-beyaz” olmalıdır. Turuncu renge dikkat !
=================================
Dostlar,

İstanbul Barosu

önceki başkanı Ceza Hukuku uzmanı sayın Prof. Dr. Ümit Kocasakal tam ve gerçek bir Kemalist / Atatürkçüdür!

Bu makalesi, tarihe not düşen kapsamlı bir saptama, aynı zamanda çok değerli önermeler demetidir..

Dikkatle değerlendirmeli ve gerekleri yapılmalıdır.
Yazıyı bütünüyle onaylayarak biz de web sitemizde paylaşıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 21 Mayıs 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

SEÇİMLER VE KIZGIN DEMİR

SEÇİMLER VE KIZGIN DEMİR

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Haraketli bir seçim süreci geçirdik ama tartışmalar bitmedi. Her zaman muhalefet seçim sonuçlarına itiraz ederdi, bu kez ağırlıklı olarak iktidar itiraz etti. Muhalefetin itirazları çalınan ve mühürsüz oylar, çalınan sandıklar, çöpten toplanan oylar, işin oldu bittiye getirilmesi, ‘Atı alanın Üsküdar’a geçmesi’, trafolara kedilerin girmesi, oy sayma vakti elektriklerin kesilmesi gibi gerekçelerle olurdu.

İktidarın itirazı ise bunların dışında. Gerçekte iktidarın özellikle İstanbul için ısrarcı itirazları ve gerekçeleri, ellerindeki somut kanıtlar toplum tarafından tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Yine de “acaba bir oldu bittiyle seçimi iptal ettirebilir miyim??”, “Sel önünden bir kütük kapabilir miyim??” denemeleri, atakları ve YSK’na dönük psikolojik baskı kesintisiz sürmekte.

AKP Gn. Bşk. Yrd. (Seçim İşlerinden sorumlu) Sn. Ali İhsan Yavuz‘un Hiçbir şey olmasa da kesinlikle bir şey oldu sözleri iktidar güçlerinin şaşkınlık içinde olduklarının kesin kanıtıdır. Daha doğrusu CHP İstanbul İl Örgütünün seçim öncesi listelere, usulsüz seçmen kaydırmalara itirazları, diri gözüken 150 yaşındaki mezardakileri vb. saptamalarının ardılı olarak, ıslak imzalı tutanakları eksiksiz ve zamanında ellerine almaları, bütün hile planlarını suya düşürmüştür. Atı alan Üsküdar’a geçememiş, kediler trafoya girememiş, elektrikler de kesilmemiştir. Kısacası CHP yenile yenile yenmeyi de öğrenmiştir.

İmamoğlu, AKP dahil her kesimden oy almıştır. Millet İttifakı‘nın dışında HDP’nin oylarını azımsamamak gerek. Tüm bu bileşenler İstanbul’daki başarılı sonucu getirmiştir.

  • Kitleler AKP’den hızla uzaklaşmaktadır. Çok geçmez ANAP’ın durumuna dönüşecektir.

Sağdaki yeni oluşumlar boşuna değildir ve bu gerçeği görmektedirler. Beklenen bu boşluğu doldurmaya adaydırlar, çünkü siyaset boşluk kaldırmaz.

İktidar, “en gözde adayı ile” İstanbul’a vargücüyle yüklenmesine karşın çare bulamamıştır. Sonuçta, yitirdikleri seçimi “murdar ve güvensiz” ilan edebilmişlerdir! Oysa kazansalar dünyanın en adil ve güvenli seçimi olacaktı. Bütün iktidar olanaklarına karşın, devlet gücünün olabildiğine kullanılmasına, Devletin Anadolu Ajansı ve TRT’si, onlarca TV – gazete, BBP ve MHP ile koalisyon (ittifak dense de!) … AKP’nin seçim kazanma derdine çare olamadı! Kitlelerin gözünde güven bir kez yitirilince, eğik düzlemde durdurulamayan kayma başlıyor…

Sonuçlara göre seçmen ne diyor?

-Bana parmak sallama,
– Öfke ve savaş dilini, ayrıştırmayı bir yana bırak.
– Kendinden olmayanları terörist ilan etme.
– Ey iktidar ben sana 17 yıl kredi açtım ama sen Cumhuriyet’in bütün birikimlerini sattıktan sonra, beni soğana, hayvanları mı da samana muhtaç ettin.
– Yol yaptım, köprü yaptım diyeceksin, doğru ama hepsi borçla.
– Yurt içinde ve dışında barış dilini unuttunuz.
– Şimdi de “kızgın demiri soğutalım” diyorsunuz. Kederde, kıvançta, tasada bir olan ülkenin bireyleri nasıl olur da birbirine kızgın demir örneği kızarlar? Bu kızgınlığı kimler körükledi?

“Kızgın demiri soğutalım” derken de içten olunmadığı açıktır. Öyle olsaydı, AKP Genel Başkanı Sayın Erdoğan, İstanbul Ticaret Odası eski başkanlarından Atalay Şahinoğlu’nun cenaze töreninde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun elini, ayrım yapmadan sıkardı!?

Kızgın demiri soğutmak için öncelikle “demiri kızdıranların” ateşi körüklemeyi kesmesi gerek. Yoksa bu sözler de boş hamaset söylevinden öteye geçmez ve bu Halk artık kül yutmaz, zamanı geldiğinde sorumlulara faturasını hak ettikleri pahada keser, AKP de partiler çöplüğüne atılır..

Sözün özü                       :

  • İktidar partisi kendisini, -gerektiğinde ve başarabilirlerse Erdoğan’a karşın- hızla toparlamazsa, çöküşü ve dağılması o ölçüde hızlanacaktır; baki olan elbette caaaanım Türkiyemiz’dir!

 

BU GÜN GÜNLERDEN MAZBATA…

BU GÜN GÜNLERDEN MAZBATA…

😍😘

Dr. Noyan UMRUK
E. General

CUMHURİYET, DEMOKRASİ VE ADALET YOLUNU AÇTIĞIN İÇİN, TEŞEKKÜRLER TÜRKİYE,
TEŞEKKÜRLER İSTANBUL,
TEŞEKKÜRLER MİLLET İTTİFAKI VE DESTEKÇİLERİ VE DE MİLYONLARCA TEŞEKKÜR İMAMOĞLU,
TEŞEKKÜRLER TÜM EMEĞİ GEÇENLER…
VE ŞÜKRANLAR HEPİNİZE, HEPİMİZE BİZİM KUŞAĞIN GÖZLERİNİ ARKADA BIRAKMADIĞINIZ İÇİN,
ÜLKEMİZ İÇİN TÜKENMEKTE OLAN UMUTLARI TAZELEDİĞİNİZ İÇİN,
DÜNYAYA AÇILAN PENCEREMİZİ GÜZELLEŞTİRDİĞİNİZ İÇİN ..
ÇOCUKLARIMIZ, TORUNLARIMIZ. GELECEK KUŞAKLAR İÇİN…
İnanın güzel günler göreceğiz çocuklar
Güneşli günler göreceğiz
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere süreceğiz…
https://www.facebook.com/sureya.gibii/videos/1486449641456976/İNDİLA’DAN…