Etiket arşivi: DİYANET AKADEMİSİ

ATATÜRK ve ÖĞRETMEN

Prof. Dr. Süleyman Çelik
scelik44@gmail.com

Atatürk döneminde bir öğretmen milletvekili kadar aylık alıyordu. Daha doğrusu, “millet vekili aylığı öğretmen aylığını geçemiyordu.”

Şimdi ‘sözleşmeli öğretmen’ yaparak kadrosuz ve sosyal güvencesiz çalıştırdıkları öğretmenin aldığı para, asgari ücretten çok daha az; üstelik tatil günlerinde onu da vermiyorlar…

Atatürk döneminde bir vilayete öğretmen atandığında, Milli Eğitim Bakanı valiye telgraf çekiyordu: “ilinize atanmış olan öğretmen ‘Kubilay Devrim’ … günü … ekspresi ile geliyor. Garda karşılanması rica olunur.”

Şimdi valiler, polislere öğretmenleri coplatıyor!..

  • Atatürk döneminde öğretmenlerden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar” isteniyordu.

Amaç çağdaş uygarlığın üzerine çıkarak, “dünyada emperyalizmin ve sömürünün yok edildiği/ barışın egemen olduğu yeni bir uygarlık” yaratılmasına öncülük etmekti…

Şimdi,

  • itaat ve biat eden/ dinini ve kinini unutmayan nesiller isteniyor.

Amaç, insanlarımızı, bu dünyada emperyalistler tarafından ezilse, hatta daha önce Anadolu’da yaşamış onlarca kavim gibi yok edilse de, öteki dünyadaki “saadet-i ebediye” için hazırlamak, fakat kendilerinin o saadeti bu dünyada yaşamak istemeleri!

Bu amaçla Osmanlı’yı batıran “İlmiye Sınıfı”nı yeniden yaratmak üzere, Atatürk’ün Partisi CHP’nin dahil olduğu muhalefetin de katılımı ile “Diyanet Akademisi” yasası, TBMM’de oybirliği ile kabul edildi…

Daha önce benim köyüme, yalnızca aşar vergisi almak ve asker toplamak için gelen devlet, Cumhuriyet’ten hemen sonra 3 yıllık okul olarak geldi ve babamın kuşağına eğitmenler okuma yazma, matematik ve yurt bilgisi öğrettiler. Daha sonra tek derslik – 5 sınıflı ilkokula dönüşen bu okulda, köy enstitülü öğretmenler tarafından eğitilen ben, Cumhuriyet’in sağladığı parasız yatılı eğitim ve fırsat eşitliğinden de yararlanarak mesleğimin zirvesine, profesörlüğe kadar yükseldim…

Şimdi benim okulumu kapattılar. Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi, gene benim köyümde ve binlerce başka köyde okul da yok, öğretmen de.

  • Artık parasız yatılı eğitim ve fırsat eşitliği de yok.
  • Ancak 3-5 haneye bir cami ve kadrolu imamlar var.
  • İmamlar köylüyü öteki dünyaya hazırlarken, çocuklar için de tek seçenek
    tarikat ve cemaat yurtları, Kuran kursları, medreseler!..

Emperyalist ülkelerin ajanı hainler tarafından aldatılan zavallıların Atatürk ve Cumhuriyet’e düşmanlıklarını anlıyorum ama

  • kadınların ve öğretmenlerin Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı olmalarına aklım ermiyor!..

TÜM BU KOŞULLARA KARŞIN HALA “FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR, İRFANI HÜR KUŞAKLAR” YETİŞTİRMEYE ÇALIŞAN CUMHURİYET ÖĞRETMENLERİNİN GÜNÜNÜ KUTLARKEN, ONLARA

  • “YIKILMAYA ÇALIŞILAN CUMHURİYETİMİZİ SİZLER KURTARACAKSINIZ”
    DİYEREK BAŞARILAR DİLİYORUM…

    * “Biz, sadece iktidarları değil, muhalefeti de dizayn ederiz.” Henry Kissinger

 

MAHSA AMİNİ

Suay Karaman

İran’ın başkenti Tahran’da ahlak polisi adı verilen İrşad devriyeleri tarafından 13 Eylül 2022’de örtünme kurallarına uymadığı ve saçlarının göründüğü gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra komaya girerek hastaneye kaldırılan 22 yaşındaki Mahsa Amini adlı genç kız, 16 Eylül günü yaşamını yitirdi. Tahran polisinin yaptığı açıklamada, İrşad devriyesinin Mahsa Amini’yi bir saatlik ‘brifing’ için karakola götürdüğü, genç kadının burada aniden bilincini yitirmesi ve kalp rahatsızlığı yaşaması üzerine hastaneye gönderildiği bildirildi.

Mahsa Amini’nin yakınları ve görgü tanıkları, aniden bilincini yitirmesi yönündeki açıklamaları reddederek, polis merkezine getirilmeden önce şiddet uygulandığını ve gözaltındayken aldığı yaralar nedeniyle öldüğünü açıkladılar. Bu olay ülkede büyük protesto gösterilerine sahne oldu. Genç kızın 17 Eylül’deki cenaze töreni sonrasında, Tahran’da protestolar başladı ve gösteriler daha sonra ülke geneline yayıldı. Halk, rejime karşı ayaklanmaya başladı, kadınlar sokaklarda örtülerini çıkartıp, yaktı ve başları açık olarak sokaklarda dans ettiler. Bu olayın sonucunda İran’daki yobaz rejime karşı kimi ülkelerde de protesto gösterileri düzenlendi.

Gerçekte İran’daki çağdışı rejimi kimse istemiyor. Yaşanan bu olaylar rejimin yıkılmasına yol açabilir. Ancak şimdi, bu olayların İran’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılma süreciyle ilgili olacağı da düşünülmelidir. Bu olaylar, yönetilen bir sürecin sonucunda da olabilir. Çünkü eğer istenseydi hiçbir görüntü verilmezdi, sanki Arap Baharı‘na gidiliyor gibi bir izlenim var. İran yönetimleri, arada bir bunun gibi olayların olmasını destekler. Bu olaylarla reformcular ortaya çıkar, bazıları cezaevine konur ve reformcuların büyümeleri engellenir. Böylece hem rejim karşıtları temizlenmiş olur, hem de bu yönde düşünen insanların direnci düşürülmüş olur. Bu yüzden her seferinde olaylar başlar ve biter; sonuçta kazanan hep İran’ın molla rejimi olur. Ancak bu yaşananlar 2010 ya da 2019 yılındaki gibi değil, protestolar öncekilerden farklı çünkü ilk kez kitlesel olarak kadınlar böyle bir protestoya öncülük etmektedir; bu çok önemli. Gerçekte İranlı kadınların özgürlük ve demokrasi istemleri insanlığın ortak istemleridir.

  • İran halkının özgürlük, eşitlik ve çağdaşlık mücadelesinin desteklenmesi gereklidir.

İslam dini felsefeden kopuk, bilimsel gerçeklere sırt çevirmiş, yalnızca biçimcilikle anlatılmaktadır ve hurafelerle (boşinanlarla) yürütülmektedir. İşte en büyük yanlış ve talihsizlik budur. Bin yılı aşkın süredir İslam dünyasında değişen ve gelişen hiçbir şey yoktur. Bilim yok, teknoloji yok, buluş yok. Demokrasi, adalet, eşitlik yok. Kadın hakları, çocuk hakları, insan hakları yok.

  • Laikliğin olmadığı İslam ülkelerinde çağdaşlık da yoktur, zaten olamaz da.

Bunların yanında dinle insanları kandırmak çok, sahtekârlık çok, yağma çoktur. 1500 yıl öncesinin kurallarıyla günümüzde aydınlanmaya, çağdaşlaşmaya ulaşmak olanaksızdır.

20 yıldır ülkemizi de ortaçağ karanlığına götürmek isteyen siyasal iktidar, İranlıların kadınıyla, erkeğiyle karanlığa karşı direnmelerini görmemektedir. Aynı biçimde siyasal partilerden de ses çıkmamaktadır. Tutucu siyasal partiler bir yana, Atatürkçü olduklarını söyleyen siyasal partilerden de ses yoktur. Yaşanan bu korkunç olaydan 12 gün sonra İyi Parti genel başkanı, “baskıya başkaldıran kadınları selamlıyorum” diye açıklama yaptı. İlkelerinde laiklik olan CHP ise bu konuda suskundur, tepkisizdir. İran’da yaşananlar konusunda görüş açıklamak, İran’ın içişlerine karışmak anlamına gelmez. Aksine demokrasiden yana olan hukuk kurumlarının, siyasal partilerin, kitle örgütlerinin ve insan haklarını savunan herkesin bu konuda mutlaka söyleyeceği bir şeyler vardır, olmalı da.

İran’da molla rejimi gelirken Şaha karşı direnenler içinde aydın sanılan kişiler de vardı. Mollalar gelince kıyıma önce aydınlardan başladı ve sonra şeriat düzenini getirdiler. Ülkemizde de 20 yıl önce Atatürkçü geçinenler “gömlek değiştirdi” diyerek Tayyip Erdoğan’ı televizyonlarda parlatmışlardı. 2008 yılındaki Ergenekon davalarında “dibine dek gidilsin” diyenler ve 12 Eylül 2010 halk oylamasında “yetmez ama evet” diyenler, kendilerini aydın sanan insan taklitleriydi. “Laiklik tehlikede değildir” diyen işbirlikçilerle, bugün ülkemizde laiklikten söz edilememektedir.

  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin türban için “siyasi İslam’ın simgesidir” kararına karşı,

kıyafet özgürlüğü gibi saçma sapan sözler söyleyenler, çarşafa parti rozeti takanlar, türbanlılarla, tarikatlarla, cemaatlerle helalleşenler yaşadığımız sıkıntıların sorumluları arasındadır.

Diyanet Akademisi’ne hayır oyu vermeden kabul edilmesi ihanetinin hesabını veremeyenler ve bu yasanın iptal edilmesi için Anayasa Mahkemesi’ne gidemeyenler, demokratik ve laik cumhuriyetimizin karşısında olan işbirlikçilerin yanında yer almışlardır.

İran rejiminden de, kimi İslam ülkelerindeki şeriatçı rejimlerden de gerekli dersleri çıkarmalıyız.

  • Bugün ülkemizde laiklik büyük bir tehlike altındadır!!

Laiklik demokrasinin güvencesidir, eşsiz önderimiz Atatürk‘ün kurduğu demokratik ve laik cumhuriyetimizin değeri her geçen gün daha çok anlaşılmaktadır.

Tam bağımsız, demokratik ve laik, çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti için
hep birlikte bilinçli ve örgütlü olarak mücadele etmeliyiz.

Azim ve Karar, 26 Eylül 2022.

Medrese ve okul ikiliği

Mustafa GAZALCI
16. ve 22. Dönem Milletvekili, Eğitimci

Cumhuriyet, 03 Mayıs 2022

Osmanlı’da Tanzimat’tan başlayarak Cumhuriyete dek süren bir medrese-okul ikiliği, tartışması vardı. Osmanlı’nın yıkılma nedenlerinden olan bu ikiliğe, 3 Mart 1924’te Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) Yasası’yla Atatürk ve arkadaşları son verdi. Özgür kuşakların yetişmesinde, ülkemizin çağdaşlaşmasında

laiklik,
öğretim birliği,
bilimsel eğitim

Cumhuriyetin vazgeçilmez temel direkleri oldu. Anayasada, yasalarda bu temel ilkeler bugün de geçerli olmasına karşın, son yıllarda, iktidar medreseleri yeniden diriltmeye çalışıyor.

Atatürk ve arkadaşları halkla birlikte Batı emperyalizmine karşı Kurtuluş Savaşı verdiler. Atatürk gerçek kurtuluşun, eğitim ve kültür alanındaki atılımlarla tamamlanacağını vurguladı. Çağın gerisinde kalmış medreselerin kapatılıp çağdaş okullarda “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” insan yetiştirmek, Türkiye Cumhuriyeti’nin, birilerinin öne sürdüğü gibi “yarası, utancı” değildir. Tam tersine övüncüdür. Dünya uygarlık tarihine bir şeyler katılmışsa bu medreselerle değil, Cumhuriyet okullarında yetişen özgür kuşaklar sayesinde olmuştur.

MEDRESELER KAPANDIĞINDA DURUM NEYDİ?

Medreseler kapatılınca TBMM’de tartışmalar olur. Öğretim Birliğinin yasalaşmasında emeği geçen Milli Eğitim Bakanı Vasıf Çınar, eleştirileri yanıtlar, bu kurumların durumunu şöyle anlatır:

“Biz Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıktıktan sonra bir sayım yaptırdık. Medreselerde 40 küsur yaşında olan da var. Adam medreseye kaydını yaptırıyor. Sırtında urba sakalık yapıyor, manavlık yapıyor, kasaplık yapıyor, hiç ilgisi yok, gemici, tayfa. Bir medreseye kaydolmuş. Medreseye kayıtlı olduğun sürece asker olmuyorsunuz, dışındasınız, vergi de vermiyorsunuz. Ehli dinden sayılıyorsunuz, dine hizmet eden ulum-u diniye (dünya ve ahirette mutluluğu kazandıran bilgi) tahsili yapan adam oluyorsunuz, size hiç kimse bir şey yapamıyor. Cezanızın bile, son derece dokunulmazlıkları var. Bütün Türkiye’deki medreselerde yatıp kalkan 6 bin öğrenci var, düşünebiliyor musunuz? Yani kapattınız dediğiniz şeyin tamamı zaten kendiliğinden okumayan, medreseye gitmeyen, medreseyle ilgili olmayan insanlar.”

AYM’YE GÖTÜRÜLMELİ

Yüzyıllar süren medrese-okul ikiliğinin, o günlerde tartışılması doğaldır. Doğal olmayan, 100 yıl sonra ille de medrese denmesi, milletin yakasının bir türlü bırakılmamasıdır. Yirmi yıldır tek başına iktidar olan AKP döneminde 4+4+4 yasasıyla, yandaş rektörlerle, her aşamadaki eğitim kurumunun çoğu medreseye dönmüştür zaten. Eğitimde, yasalara aykırı bu dinselleştirme yetmiyor, yeni medreseler açılıyor. Açılırken Atatürk’e, laik Cumhuriyete saldırılıyor.

Medrese-okul ikiliği deyince 17 Mart 2022’de TBMM’de oybirliğiyle yasalaşan “Diyanet Akademisi” yasasını anımsıyoruz. Milli Eğitim Komisyonu’nda, Genel Kurul’da düzenlemenin anayasaya, yasalara aykırı olduğunu, yapılanın medrese açmak olduğunu bildirip, Anayasa Mahkemesi’ne gitmemek doğru değildir. Konu din değil Cumhuriyetin laik ve bilimsel eğitim konusudur. Süre bitmeden laik Cumhuriyet için yüksek mahkemeye gidilmelidir. Atatürk’ün Rize’de söylediği gibi,

  • “Bırakın vatan evlatları medreselerde değil, bilimsel eğitim veren okullarda eğitilsin, yükselsin.

CHP AYM’ye başvurmalıdır

Cezmi DOĞANER
Em. Vali Yrd.

29 Nisan 2022, Cumhuriyet

Devletin en sağlıklı işlemesi gereken kurumları bugün bir erozyon ve çöküntü içinde bulunuyor. Bir kötü (teokratik) yönetimden doğan bu yok oluş ve çöküntüdür ki ülkeyi tarihinin en büyük bunalımına sokmuştur.

Bu politikalardır ki, Cumhuriyet Türkiyesi’nin kurumlarının  tümünü aşındırmış, devleti temelinden sarsmış ve değiştirmiştir.

Şu anda en çok sarsıntıya uğrayan, aşınan, değiştirilen, çöken hatta yok edilen devlet kurumlarından biri ise eğitimdir.

Dünya teknolojik devrim çağını yaşıyor. Buyrukları yerine getiren, ekmek parası için otoriteye mekanik bir biçimde boyun eğen kişiler istemiyor.

Bugün, eğitim yapımızda karşı karşıya kaldığımız görüntü acıdır, utanç vericidir.

Eğitim, salt insanların iş gücünü artırmayı sağlamaz. Aynı zamanda kişiliğini ve dünya görüşünü de yoğurur, oluşturur.

  • Bir ülke ki okullarında taptaze çocuklar, gençler birbirlerine kinle, nefretle, hınçla bakıyorlar;
  • Bir ülke ki okullarında genç kuşaklara iktidarın denetim ve gözetiminde barış değil, kardeşlik değil, ölüm ve savaş tohumları ekilebiliyor;
  • Bir ülke ki öğretmenleri dövülüyor, kıyılıyor, horlanıyor; aile düzenleri darmadağın ediliyor.

Eğitimde bir sistem yok, Eğitim Bakanlığı salt insan yiyen bir makine gibi çalışıyor; atıyor, dışlıyor, sürüyor, göçe zorluyor, kuşakları tüketiyor.

LAİKLİĞİN DOĞUŞU

İşte, bu ülke bizim ülkemizdir.
Geldiğimiz nokta budur. Bu durum karşısında duyarsız kalamayız, susamayız.
Toplumsal yaşamın her alanında ve devletin kurumlarında özgürlük yok, zorlama çok.

Kemalizmin laiklik anlayışı; “İslami Devlet”, “Hilafet Devleti” gibi hayallere karşı çıkmış bir görüştür. Söylev’i dikkatle okuyan bir kişi, bunun Avrupa, Fransa “laisizm” i ile ilişkisinin olmadığını görebilir. Laiklik dinsizlik midir, değil midir gibi boş laflarla uğraşmanın anlamı yoktur. Laiklik, Batı devletlerinin İslam ülkelerine karşı dinsel propagandalarına karşı doğmuştur.

TARİHSEL SORUMLULUK

Anayasamıza göre Cumhuriyetimiz demokratik, laik, sosyal, bir hukuk devletidir. Eğitimde bilime ve laikliğe dayalı bir yaklaşım esastır. Ancak son yirmi yıllık yönetim boyunca iç ve dış politikalara hâkim (egemen) olan din esaslı zihniyet nedeniyle bugün bu anayasal ve toplumsal parametrelerin ciddi hasar gördüğü de bir gerçektir. Diğer bir deyişle, Cumhuriyetimizin kurucu ilkelerinden bugün bir hayli uzaklaştırılmış bulunmaktayız. Ancak bütün içini boşaltma gayretlerine rağmen değişmez kurucu ilkelerimiz anlayışımızda durmakta ve toplumumuz için referans değerlerimiz olarak geçerliliklerini korumaktadırlar.

60’lı yıllarda bir dönem İstanbul Üniversitesi’nde de görev yapan ünlü Alman Prof. Dr. Gotthard Jaeschke (1894-1983) 1951’de Hollanda’nın Leiden kentinde Almanca yayımlanan “Der Islam in der neuen Türkei” adlı ünlü araştırmasında (1972’de “Yeni Türkiye’de İslamlık” adıyla Türkiye’de yayımlandı), daha 50’li yıllarda imam hatip okullarında uygulanan tedrisatın Osmanlı medrese tedrisatı olduğunu yazıyor. Bugünleri 1951 yılından görmüştü bu bilim adamı.

Kuran eğitim merkezleri ve Diyanet Akademisi kurulmasını öngören yasanın, Milli Eğitim Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’ndaki görüşmelerinde, komisyon raporuna muhalefet eden ve Diyanet Akademisi’nin bir tür “Diyanet Medresesi” olarak düşünüldüğü tespitini yaparak yasanın bu haliyle öğretim birliği ilkesine, laikliğe ve anayasaya aykırı olduğunu ileri süren ve rapora karşı 16 sayfa karşı oy yazan CHP, bu yasanın iptali için AYM’ye başvurmalıdır.

Diyanet Akademisi medreseye gidiş mi?

Alev CoşkunAlev Coşkun
Cumhuriyet, 28 Nisan 2022

 

Geçen ay, 16 Mart 2022’de Meclis’ten geçen bir yasa ile Diyanet Akademisi kuruldu (3755 sayılı yasa). Diyanet Akademisi, din görevlilerinin mesleksel eğitimiyle ilgili Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hizmet içi eğitim faaliyetlerini yürütecek.

Oysa, resmi rakamlara göre Türkiye’de, 2022 yılı itibarıyla devlet üniversitelerinde 108 ilahiyat fakültesi var. Ayrıca 38 İslam ilimleri fakültesi de hizmet veriyor. Diyanet Akademisi kuruluşunu gerçekleştiren kanun, Meclis içinde ve basında tartışma yarattı. Laiklik ilkesine vurulan yeni bir darbe olarak değerlendirildi. TBMM Eğitim Komisyonu Başkanı, AKP Ankara Milletvekili Emrullah İşler, yasa Meclis’te tartışılırken CHP’ye saldırarak, “CHP’nin içinde bulunan dine karşı bir damardan” söz etti.

Yasanın 1. maddesi, bu akademinin Kuran’ın usulüne uygun olarak okunması ve anlaşılması için kurulduğunu belirtiyor. “İlahiyat fakülteleri bu fonksiyonu (AS: işlevi) yürütemiyor mu? Bu nedenle de ilahiyat fakülteleriyle bir çelişki yaratılmayacak mı” soruları soruldu.

SON 200 YILDA YOZLAŞTI

Diyanet Akademisi dört yıllık eğitim verecek. Akademide ders görenlere, yasa gereği 5000, 6000, 7000 göstergelerle “aylık harçlık” ödenecek. Ayrıca eğitim sürerken devlet kendilerine barınma, yiyecek, giyecek desteği verecek ve tüm ihtiyaçlarını karşılayacak.

Diyanet Akademisi’nde okuyanların askerlikten muaf olmaları da istendi. Akademinin eski medreselere benzediği, aynı modelde kurulduğu belirtiliyor.

Medrese, Müslüman ülkelerde orta ve yükseköğretimin yapıldığı ve İslam dininin kurallarına uygun bilgilerin okutulduğu okuldur. Medrese kelimesi, Arapça “ders” kökünden gelir. Medresede ders verenlere “müderris” adı verilir. Okuyanlara “softa” ya da “talebe” adı verilir. Osmanlı’da medreseyi bitirenler müftü, kadı olabilirler.

Medreseler, Osmanlı’nın son 200 yılında tamamen (AS: tümüyle) yozlaşmıştı. 17. yüzyıldan itibaren (başlayarak) eğitim sadece (salt) dinsel ve hukuksal konularla sınırlandırılmış ve tamamen (tümden) ezbere dayalı bir eğitim uygulanıyordu.

1631 yılında Koçibey, padişaha sunduğu ıslah (iyileştirme) raporunda, medreselerde “öğretici hocaların ve ilim sahasının cahillerle dolduğunu, hatır, gönül ve rüşvetle medrese müderrisliğinin satın alındığını” belirtiyor. (Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, 1994, s.66-73)

ÖĞRETİM BİRLİĞİ

Bilindiği gibi, Cumhuriyetin ilanından sonra 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu kabul edildi ve medreseler kaldırıldı. Atatürk, öğretim birliğinin önemini şöyle belirtir:

  • “Dünya uygarlık ailesinde saygın bir mevki sahibi olmak isteyen Türk ulusu, evlatlarına vereceği eğitimi, mektep ve medrese adında birbirinden büsbütün başka iki tür kuruma teslim etmeye hâlâ katlanabilir miydi? Eğitim ve öğretimi birleştirmedikçe aynı düşüncede aynı anlayışta bireylerden oluşan bir ulus yapmaya olanak aramak, olmayacak bir şeyle uğraşmak olmaz mıydı?”

Ayrıca 30 Kasım 1925 tarihinde de tekke ve zaviyeler kapatılmıştır. Yeni kurulan Diyanet Akademisi, bir ölçüde medreselerin yeniden diriltilmesi hareketidir. Bu noktada Atatürk’ün medreselerle ilgili bir olayını burada hatırlamalıyız. Milli Mücadele sırasında Sovyetler Birliği’nden gerek silah gerek parasal yardım sağlanıyordu. 1921 Aralık ayında Aralov, Sovyet Rusya’nın büyükelçisi olarak Ankara’ya geldi.

Mustafa Kemal, Aralov’u ve Azerbaycan Büyükelçisi Abilov’u cepheye götürdü. Onlara giderek güçlenen Kuvayı Milliye ordusunu göstermek istiyordu. Ankara’dan Sivrihisar’a, oradan Konya’ya geçtiler. Konya’da askeri birlikleri ve okulları ziyaret ettiler. Bir medreseye de uğradılar. Aralov, bu durumu hatıralarında şöyle anlatıyor:

  • “Konya’da trenden indiğimiz zaman artık ortalık kararmış bulunuyordu. Bizi karşılamaya gönderilen çeşitli birliklere bağlı erlerin elinde meşaleler vardı. İstasyon önündeki meydan baştan başa halkla dolmuştu. Mustafa Kemal vagondan indiği zaman bir alkış sağanağı koptu. Mustafa Kemal, ağır ağır askeri denetledi, onlarla merhabalaştı. Askeri birliklerden başka bizi, ellerinde meşalelerle kız ve erkek öğretmen okulları öğrencileri, hatta medrese mollaları bile karşıladılar. İstasyondan çıktığımız zaman, muhafız kordonunu yaran halk, bizi kuşattı.”

MİLLİ MÜCADELE Mİ MEDRESE Mİ?

“O gece iki medreseyi ziyaret ettik. Kanlı, canlı hemen hepsi de gencecik mollalar medresenin avlusunda dizilmişlerdi. Bunların yanında, geniş cüppeli, beyaz sarıklı hocalar da yer almıştı. Hepsi de yerlere kadar eğilerek Mustafa Kemal Paşa’yı selamlıyorlardı. Bunların içinden biri, bunların başı ve en nüfuzlusu, Mustafa Kemal Paşa’dan, medrese sayısını artırmasını rica etti. Bu zat, ayrıca, medrese öğrencilerinin askere alınmamalarını da istirham etti.

Hoca konuşurken Mustafa Kemal’in kendini tuttuğu belli oluyordu. Ama medrese öğrencilerinin askere alınmamaları söz konusu olunca, artık kendini tutamadı ve yüksek bir sesle, sertçe:

  • ‘Ne o’ dedi. ‘Yoksa sizin için medrese, Yunanları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde döğüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada, genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!’

Hocalar sindiler, ama yüzleri öfkeden kıpkırmızı kesildi, yabancıların yanında hükümet başkanı onları paylamıştı. Mustafa Kemal Paşa bize dönerek ‘Haydi gidelim’ dedi, ‘Artık burada bizim için yapılacak bir şey kalmadı.’ Ve şöyle, isteksizce bir selam vererek oradan ayrıldı.”

MUSTAFA KEMAL’İN TEPKİSİ

Mustafa Kemal Paşa otomobilde uzun bir süre yatışmadı:

  • “Savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağım. Her şeyden önce onları mali dayanaklarından, vakıflarından yoksun edeceğim. Yurt topraklarının büyük bir parçası, nerede ise üçte ikisi belki de daha çoğu vakıftır. Bu topraklar mollaların yaşama kaynaklarıdır. Bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar.”

Aralov, kitabında konuyu şöyle sürdürüyor:

  • Mustafa Kemal, Anadolu topraklarında, şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran 17 bin medrese bulunduğunu söyledi. Bu tam bir kolordu demekti. Medrese öğrencilerinin şimdiye kadar niçin askere alınmadıklarını sormam üzerine Mustafa Kemal, bunların askere alınmaları için gerekli emrin verilmiş olduğunu söyledi. Bu inkılapçı adım, subaylar arasında büyük bir sevinç yaratmış ve bu olay, son günlerin en çok üzerinde durulan konusu haline gelmişti.” (S. Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları, Cumhuriyet Kitapları, 1997, s.127-128)

Diyanet Akademisi, 100 yıl sonra Atatürk’e karşı bir harekettir. 100’den çok ilahiyat fakültesinin yanında bir de “Medrese Modeli Akademi” yaratılıyor.

Atatürk’ün şu sözleri unutulmamalıdır:

  • “Medeniyet (uygarlık) öyle kuvvetli bir ateştir ki ona kayıtsız kalanları yakar, mahveder.
    İçinde bulunduğumuz uygarlık ailesinde layık olduğumuz yeri bulacak, onu koruyacak ve yükselteceğiz. Refah, mutluluk ve insanlık bundadır.”
    (Arı İnan, Düşünceleriyle Atatürk, 1991, s.123.)

‘MİLLETİN YAKASINI BIRAKIN ARTIK’

Medrese ile ilgili bir başka olay da Rize’de gerçekleşmiştir. Atatürk, medreselerin, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından bir süre sonra 17 Eylül 1924’te Rize’yi ziyaret etti. Vilayetten çıktığı sırada Rize Müftüsü Ahmet Hulusi (Alemdar) Efendi ve birkaç müftü, Atatürk’e bir dilekçe verdiler. Dilekçe, medreselerin tekrar açılmasını istiyordu.

Mustafa Kemal’in yanıtı:

  • “Demek okul değil de medrese istiyorsunuz. Oysaki millet okul istiyor. Şu zavallı milletin yakasını artık bırakın da vatan evladı yetişsin, yükselsin. Medreseler asla açılmayacaktır. Millete okul lazımdır…” (Atatürk’ün Bütün Eserleri (ABE), C.17, s. 23-24)

Orada bulunan halk ve gençler, Atatürk’ü uzun uzun alkışladılar. Atatürk valiye döndü, “Bunlar İranlılardan ibret almadılar mı? Burasını İran gibi mi yapmak istiyorlar?” dedi. (ABE, C.17, s.24)

ADD YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ MANİFESTOSU

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ MANİFESTOSU


Zafer’in 100. yılından, Cumhuriyet’in 100. yılına ilerler ve bir seçime giderken;
Demokratik Kitle Örgütlerinin katılmasını umduğumuz,
Siyaset Kurumunun dikkate almasını beklediğimiz,
Ulusumuzun da desteklemesini dilediğimiz ÇAĞRIMIZDIR.

AZİZ MİLLETİMİZ!

Her karışını kanlarıyla sulayarak VATAN yaptıkları bu topraklar üzerindeki bağımsızlık ve egemenliğimizi Lozan’la dünyaya tanıtan KEMALİST DEVRİMCİLER, akıl ve bilimden koptuğu için
çökmekte olduğunu gördükleri, cepheden cepheye koşarak kurtarmaya çalıştıkları, yıkılışını tarifsiz acılarla yaşadıkları devletlerinin enkazı üzerinde, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” düsturuyla kurdukları Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hamuruna bir MAYA kattılar.
O mayanın adı NAMUS’tu! Devletimizin hamurunu çürümekten koruyan NAMUS MAYASI’nın eksilmesine izin verilmemelidir.
Çok kutuplu yeni bir DÜNYA DÜZENİ oluşurken; barış, huzur ve topyekûn kalkınma için,
bu toprağın insanlarının kadın erkek birlikte yarattığı, başarısı kanıtlı, bütün ilke,
eser ve politikalarıyla dünyaya örnek olmuş ATATÜRK CUMHURİYETİ en doğru yoldur,
YENİDEN o yola girilmelidir.
ATATÜRK CUMHURİYETİ; Aydınlanma Devrimleriyle toplumu tepeden tırnağa değiştiren,
çağ atlatan, özünde bir KÜLTÜR ve KADIN devrimi, SANAT ve BİLİM özgürleşmesi,
bir TÜRK RÖNESANSI’dır. Anadolu’nun binlerce yıllık kültürü ile bütünleşen LAİK CUMHURİYET KÜLTÜRÜ devletimizi bugünlere taşıyan en değerli kazanımımızdır, korunmalıdır.
LAİKLİK; demokrasinin olmazsa olmazı, aklın doğmalara tutsaklıktan kurtularak özgürleşmesi,
yurttaşın; fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür birey olmasıdır. Devlet; taş binalar değil,
görevli yurttaşlardır ve görevlileri laik bireyler ise laiktir. Laiklik, gölgesinde güvenle yaşadığımız Cumhuriyet Kubbemiz’in kilit taşıdır. Tarihten ders alınmalı, tarikat, cemaat adıyla
örgütlenmiş, emperyalizm taşeronu yapılanmalar için yasalar uygulanmalı, Devlette
hiçbirLaik Cumhuriyet ve Üniter Ulus Devlet karşıtı kadrolaşmaya izin verilmemelidir.
YARGI; egemenliğin ve Ulusal bağımsızlığın temel unsurudur. Bağımsız olacaktır, ama tarafsız olamaz. Anayasal düzenden yana taraftır. Bir devlet; yargı hak ve yetkisini, hiçbir koşulda
başka bir otoriteye ya da devlete devredemez. İktidarların ya da paralel güçlerin emrine girmiş, baskılarla hüküm kuran bir yargının devletleri felakete sürüklediğinin tarihte örneği çoktur,
biri de Osmanlı Devleti’dir. Yargı; kayıtsız, koşulsuz bağımsız olmalıdır.
Ulusumuz; 1961 Anayasası’nı esas alan demokratik bir ANAYASA’ya ve Hukukun Üstünlüğü ile Kuvvetler Ayrılığı ilkesine tam bağlı gerçek bir HUKUK DEVLETİ’ne kavuşturulmalıdır.
PARA; bir diğer egemenlik ve ulusal bağımsızlık unsurudur. Üretimden kopmuş, hukuk güvencesi sunamayan, nepotizme, yolsuzluğa, rüşvet ve israfa batmış devletlerin PARASI PUL, YURTTAŞI KUL olur. Üretim artırılmalı, her yurttaşın vergi mükellefi olacağı, her gelir ve harcamasını kayda geçireceği adil bir vergi sistemi kurulmalı, kayıt dışı ekonomi önlenmeli,
hakça bölüşüm ve gelir dağılımı adaleti sağlanmalıdır. Merkez Bankası bağımsız olmalı, kamu maliyesi naslar ya da saplantılarla değil, akıl ve bilimle yönetilmelidir.
ATATÜRK’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına TÜRK MİLLETİ denir” tanımı
doğrultusunda; ulus olma bilinci ve ulusal birliğimiz güçlendirilmelidir. Emperyalizmin
BÖL YÖNET” taktiği güdümlü mikro milliyetçilik ve mezhepçilik tuzaklarına düşülmemeli, federasyon çağrıştıran arayışlara itibar edilmemelidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı mezata düşürülmemeli, siyasi beklentilerle dağıtılmamalıdır. Uluslaşamamış, Ulus Devlet olamamış Irak, Suriye, Libya, Ukrayna gibi uzak yakın bazı komşularımız dahil, birçok devletin nasıl ezilen çimen oldukları iyi değerlendirilmeli, ÜNİTER ULUS DEVLETİMİZ gözümüz gibi korunmalıdır.
DIŞ POLİTİKA; “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi ve bölge merkezli, karşılıklılık esaslı KEMALİST felsefeyle yürütülmelidir. Atatürk’ün; Sadabad Paktı ve Balkan Antantı, Montrö ve Hatay politikaları ile SSCB (Rusya), Orta Doğu ve Avrupa ilişkilerindeki prensipleri hep akılda tutulmalı, uluslararası anlaşmalarda ve büyük devletler siyasetinde bağımsızlığımızı zedeleyecek  adımlardan kaçınılmalıdır. BOP, 21. yüzyılın Sevr’idir. Bölgemizi kana bulayan bu
emperyal projenin Sevr ile aynı mantıkla hazırlandığı ve ülkemizi bölme amacının haritası ile sabit olduğu görülmelidir. Cumhuriyetimiz antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı
KURULUŞ AYARLARI’na dönmeli, TÜRKİYE TÜRKİYE’DEN YÖNETİLMELİDİR!
TBMM’ye neden GAZİ MECLİS dendiği, Devletimizin Büyük Millet Meclisi Hükümeti esası ile kurulduğu, MECLİS’in demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasal partilerden oluştuğu
dikkate alınarak Meclis iradesini esas alan bir yönetim sistemi kurulması, yürütme erkinin
TEK ADAM’a teslim edilmemesi hedefi doğrudur, ancak sonraki iştir. Seçim kapıdadır.
Mevcut Anayasamıza göre Türkiye’yi seçilecek Cumhurbaşkanı yönetecektir. Seçmenin;
“En iyi ben yönetirim” diyecek ve ikna edecek adaya oy vereceği unutulmamalıdır.
EĞİTİM en önemli sorunumuzdur. Çocuklarımız; öncelikle düşünmeyi, öğrenmeyi, sorgulamayı öğrenmeli, tarikat ve cemaatlerden, hurafe ve dogmalardan uzak tutulmalı, bilimsel bilgi ile
eğitilmelidir. 4+4+4 yanlışından dönülmeli, temel eğitim kesintisiz 12 yıl olmalıdır. Parasız LAİK MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİ ile özgür bireyler yetiştirilmeli, öğretmenlerimiz YENİDEN baş tacı edilmelidir. Öğretim Birliği Yasası’nı yok etme çabalarına, hele 100 yıl sonra yeniden MEDRESE ve benzeri DİYANET AKADEMİSİ türü arayışlara hiç girilmemelidir. Üniversitelerimizin bilimsel olarak özgür, mali ve idari özerkliği tartışmasız demokratik bilim yuvaları olacağı bir
Üniversite Reformu yapılmalı, ara eleman yetiştirecek meslek okulları Köy Enstitüleri modeliyle YENİDEN örgütlenmeli, gençlerimiz geleceklerini yurt dışında arama çaresizliğinden kurtarılmalıdır.
SAĞLIK, sosyal devletin temel görevidir. Hastayı müşteri, hastaneyi ticarethane olarak tanımlayan, sağlık çalışanının emeğini sömüren, insan sağlığını küresel kapitalizmin
çok uluslu şirketlerinin talanına terk eden neoliberal sağlık politikalarına son verilmeli,
Koruyucu Tıp öncelikli, Toplumcu Kamusal Sağlık Sistemi YENİDEN kurulmalı,
ilaç, aşı ve tıbbi malzeme üretimi yerli kaynaklara dayandırılmalıdır.
KADININ; insan olarak eşitliği temelinde, çalışma hayatının ve sosyal yaşamın içinde olması ile toplumsal özgürleşmenin mümkün olacağı bilinciyle, sadece ailenin değil, uygarlaşmanın da taşıyıcı kolonu olduğunu içselleştiren bir yönetim anlayışı YENİDEN yaratılmalıdır.
Eğitim müfredatından başlanarak, medyadan sokağa ve eve kadar, başta kadına ve çocuğa, şiddetin, istismarın her türü sözlüklerimizden çıkarılmalıdır. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ne dönülmeli, ÇOCUK ve GELİN sözcüklerinin birlikte kullanılması utancı tarihe gömülmelidir.
İstihdam yaratamayan, Sosyal Güvenlik Sistemini çökerten, sürekli cari açık üreten,
dışa bağımlı, emekçisini, emeklisini süründüren, nüfusun % 1-2’si ile faiz lobilerine çalışan NEOLİBERAL ekonomi politikaları sürdürülemez. Üretimsizlik SEBEP; faiz, enflasyon, işsizlik
ve açlık NETİCEDİR. Yüksek teknolojili ürün üretme ve 4 Denge Teorisi (Bütçe, Gelir gider,
Dış Ticaret, Kamu Özel Sektör Dengeleri) esaslı KEMALİST KARMA ÜRETİM EKONOMİSİ
YENİDEN Devletimizin Ekonomi Politikası olmalıdır. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)
YENİDEN devreye sokulmalı, akılcı planlama ve teşvik politikaları ile kamu ve özel tüm güçlerin katılacağı bir ÜRETİM SEFERBERLİĞİ başlatılmalı, KOOPERATİFÇİLİK geliştirilmelidir.
İşsizliğin ücretleri baskılamasına, sermayenin emeği kâr hırsına kurban etmesine izin verilmemeli, Sınıf Sendikacılığı güçlendirilmeli, “Sigortasız İşçi”, “Çocuk İşçi” gibi kavramlar
yok edilmelidir. Bilişim  çağı ve sanayi 5.0 kaçırılmamalı, TARIM ve HAYVANCILIK güçlü biçimde desteklenmeli, en zor koşullarda kendini doyuran 7 ülkeden biri olmamızı sağlayan çiftçimizi toprağından koparan politikalara son verilmeli,
kamu üretim tesisleri YENİDEN faaliyete geçirilmelidir.
NÜFUSUMUZ ve insan kaynağımız planlanmalıdır. Eğitimsiz kalabalıkların iş gücü ve üretime katılamayacakları, topluma yük olacakları bilinmeli, insanlarımız 3 çocuk yapma,
5 çocuk yapma gibi bilim dışı öğütlerle eğitimsizlik, işsizlik ve yoksulluğa mahkûm edilmemelidir. MÜLTECİ (iltica için başvuran) ve geçici koruma altında olanlar sorunu,
akıl dışı ırkçılık suçlamalarının sislemesine bırakılmayacak kadar ciddidir. Bu sorunun;  demografik yapımızı tahrip ve ülkemizi bölme amaçlı bir emperyal saldırı olduğu görülmeli, gereği yapılmalıdır.
TÜRKİYE; sınırlarını koruyamayan, yurt dışı tek toprağı Süleyman Şah Türbesi’ni
terör örgütlerine terk eden, 19 adasındaki Yunan işgalini tepkisiz seyreden, beyzbol sopaları
ve mektuplarla had bildirilen, tehditle terörist(!) salıveren, kapılarda bekletilen,
tescilli rüşvetçilerce temsil edilen ve İTİBARI saraylarda arayan bir ülke olmamalıdır.
TÜRKİYE; büyük doğmuştur, onurlu insanlar ülkesidir,
büyüklüğüne layık ve onurla yönetilmelidir.
ORDUMUZ; siyasetin etkisinden arındırılmalı, komuta bütünlüğü YENİDEN sağlanmalı,
kendi sağlık, eğitim, yargı ve terfi sitemlerine sahip kılınmalıdır. PARTİ ORDUSU arayışları nafile, sonu hüsrandır. Paramiliter yapılanmalar dağıtılmalı, bireysel silahlanma önlenmeli,
halkımızın bütün güvenlik güçlerimize tereddütsüz güveneceği bir düzen kurulmalıdır.
BASIN; Atatürk’ün “Basın hürriyetinden doğan mahzurların giderilme vasıtası,
yine basın hürriyetidir
.” sözü ışığında ÖZGÜR olmalıdır. Basın organları sahiplerinin
tek işlerinin basın olması YENİDEN sağlanmalı, YANDAŞ MEDYA yaratmanın
kimseye yararı olmayacağı bilinmelidir.
SİYASİ PARTİLER ve SEÇİM YASALARI demokratikleştirilmeli, lider sultası ortadan
kaldırılmalıdır. Anayasa ve yasalarımıza uygun bütün örgütlülüklerin -Örgütlü Toplum olmanın- önündeki engeller kaldırılmalı, hukuk dışı uygulamalarla baskılanmamalıdır. Tırnak boyası ve seçim kurulları dahil, SEÇİM GÜVENLİĞİ tartışılır olmaktan çıkarılmalı, propaganda eşitliği sağlanmalıdır.
ULAŞIM; demiryolu ve deniz ulaşımı öncelikli geliştirilmelidir. Başta ENERJİ, tüm stratejik üretim alanlarındaki korkunç dışa bağımlılığımız en aza indirilmeli, yer altı ve yer üstü kaynaklarımıza, sularımıza, madenlerimize, ormanlarımıza ve çevremize sahip çıkılmalıdır.
Çalışma yaşamından banka ve sigorta sistemine, turizm ve kültürden spor ve sanata, emekli ve yaşlılarımızdan engelli yurttaşlarımıza her alanda uygulanacak ulusal ve akılcı politikalarla insanlarımızın barış, huzur ve güven içinde yaşayacakları bir düzen kurulmalıdır.
Ulusumuz; bütün bunları 100 yıl önce yaptı, doğru önderlik, doğru kadrolar, doğru yol haritası ile bugün de yapacak güçtedir. ULUSUMUZA GÜVENİYORUZ!
Dünyanın en bereketli topraklarında, dünyanın en fedakâr,
en çalışkan halkını açlığa mahkûm eden BU DÜZEN DEĞİŞMELİDİR!
Biz Atatürkçü Düşünce Derneği üyeleri, MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ!
Bilgili olacağız, cesur olacağız, kararlı olacağız, çok çalışacağız,
KEMALİZM’in namus sesini bir SİS ÇANI gibi  yurdumuzun semalarına asacağız ve milletçe

YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ’ni kuracağız.

SÖZ VERİYORUZ!
23 Nisan 2022, ATO Kongre Merkezi, Ankara

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ MANİFESTOSU
====================================================

PDF ; 23 Nisan 2022 YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ Bildirgesi

Sevgi ve saygı ile. 23 Nisan 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
ADD Bilim Kurulu 2. Başkanı
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik    

Gelecek seçimler: 2+1

16 Nisan 2017 oylaması üzerine “Beşinci Yılında 2017 Anayasa Kurgusu” yazısı, demokratik gelecek tartışmasının öncülü idi. İlkin Prof. Dr. Ahmet Saltık’ın, 19’uncu yılını kutladığımız BirGün yazılarımı da yayınladığı ‘Bilimsel Akılcılığın Pusula Olduğu Tıp ve Aydınlanma Sitesi’ndeki değerlendirmesini paylaşacağım:

Dostlar,
Sn. Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, “son derece ilginç” bir siyasal sürece tanıklık ediyor. Üstelik 2 yetkinlikle:
1.
Çok kıdemli bir kamu/Anayasa hukukçusu (50+ yıl!)
2.Bir parlamenter…

BirGün gazetesindeki köşesinde haftalık olarak yazageldikleri gerçekten siyasal tarihe, TBMM tarihine ve Anayasa hukuku / siyaset bilimi öğretisine tartışma, eğitim-öğretim gereci (materyali) olabilecek nitelikte. Bu yazılarını mutlaka kitaplaştırması gerek Kaboğlu hocamızın. Ne var ki, AKP iktidarı ve yedeği küçük partinin ve de şu ya da bu nedenle iktidara desteğini sürdüren çevrelerin bu “muazzam siyasal-hukuksal anomali“yle yüzleşecek “hal”leri yok. Bize göre bu “muazzam siyasal-hukuksal anomali”nin içeriği bir yana, sürdürülebilmesi ve sürdürülebilme dinamikleri daha hafif bir siyasal-hukuksal anomali değil. Son derece nesnel ve dolayısıyla çok çarpıcı olan 3’üncü bir boyut ise Türkiye’nin bir bütün olarak tüm kurumları-kuralları-gelenekleriyle bir yoksunlaşma, çoraklaşma ve yozlaşma sürecine sokulması üzerinden ödemekte olduğu çok ağır fatura ki; sürdürülesi değil. Siyasal sistemde birçok eksen ve düzlemde çok yüksek düzeyde gerilim enerjisi yüklenmiş durumda. İktidar kanadının bu olgunun ayırdında olmadığını savlamak çok güç. Dolayısıyla, bu son varsayım doğru ise,

  • Türkiye, karşıdevrim ile bir kez daha çok çetin bir hesaplaşmaya sürüklenmekte.

Diyanet Akademisi, hemen ardından İstanbul’da doğrudan Erdoğan tarafından açılan Ayasofya Medresesi çok tipik iki güncel örnek olarak öne çıkmakta. Açılışta Erdoğan’ın doğrudan çatışmacı sözleri de!

  • ·2023 gündemi netleşiyor; İktidar kanadı “şah mat” demeye hazırlanıyor, “korkarız…”

Gerçekte korkmayız! Tümcenin gelişi gereği o fiil…

  • Cumhuriyet’in kazanımlarını koruyup – kollayacak tarihsel birikim, gerçekte bu pervasız salvoyu savuşturmaya yetecektir.

Karşıdevrimciler bu tarihsel gerçekliği asla unutmasın!

18 Nisan 2022, Ankara
Prof. Dr. Ahmet SALTIK”
*********

DEMOKRATİK ANAYASA İÇİN

Dünün ve bugünün sorunlarını nesnel bir biçimde gözleyebildiğimiz ölçüde yarın için çözümler üretebiliriz. Hekim sorumluluğu ile Covid-19 salgını üzerine halkı sürekli bilgilendiren Prof. Saltık’ın, toplumsal ve siyasal sorunlara koyduğu tanılar, ‘beş yıllık enkazı aşma’ sorunsalında düğümleniyor. 2017’de yapılan, aslında bir ‘anayasal plebisit’ti. (Gerçekte CB, kendini oylatmıştı).

Bu indirgeyici oylama, 2023’te tersine çevrilerek, TBMM üyeleri ve CB seçimi, ‘anayasa’ oylamasına taşınmalı. Bu yapılabildiği ölçüde çifte seçim, demokratik anayasa yolunu açabilir. Buna giden yol, şu ikilemin sorgulanmasında saklı: 

  • Teokratik ve nasyonalist monokrasi mi, Cumhuriyetçi demokrasi mi?

· Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme, bir yanılsama olarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak adlandırılıyor. Mezhepçi ve ırkçı milliyetçi yelpaze, kimi zaman birbirini dengeler görünse de, “iktidar bekası” için hızlıca kenetlenebiliyor; tıpkı 7393 sy.lı seçim yasasında yaptıkları gibi.
· Bu nedenle, demokratik parlamenter rejim ereğindeki çabalara geniş ufuklu ve uzun erimli bakma gereği yaşamsal. Demokratik Cumhuriyet’in temelleri Anayasa’da var olduğuna göre (CHP-HDP-İYİ Parti- TİP- Saadet P.-DP- Deva P.-Gelecek P. vd. ekseninde) ikincil tartışmalar, yalnızca beka’cılara yarar…

Şu halde, asıl tartışılması gereken, 2017 hayır blokunu, 2023’e giden yolda büyüterek “demokratik hukuk devleti” ereğinde “evet”e çevirme yol ve yöntemleridir.

Denklem ise belli:

  • Kullanılacak iki oy (CB+TBMM) = demokratik anayasa!

==============================
Sn. Prof. Kaboğlu’na, kendisine yazdıklarımızı sınırlı köşesinde aynen yayınlama inceliği gösterdiği için şükran borçluyuz.

Saygı ile. 21.4.22

Dr. Ahmet Saltık

Beşinci yılında 2017 Anayasa kurgusu

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Anayasacılık hareketlerinden kopuş olarak 2017 değişikliği, Osmanlı Devleti-Türkiye Cumhuriyeti anayasalarından tümüyle ayrılmakta. İşte kopuşun 5 halkası ve 25 başlıkta görünümü:

1-Anayasa değişikliğine giden yol,
2-Halkoylaması ile yok edilenler,
3-Geçiş süreci,
4-Uygulama ve
5-Sorumsuzluk zırhı.

İTİCİ GÜÇLER

2017 Anayasa değişikliği, uzunca bir süreye yayılan anayasal arayış sonucu mu, yoksa 15 Temmuz darbe girişiminin ürünü mü? İşte itici güçler ve aşamalar:

Anayasasızlaştırma; yöneticilerin, Anayasa’nın emredici ve yasaklayıcı hükümlerini çiğnemesi, özellikle Gezi olayları sırasında zirve yaptı (2013).

Allah’ın lütfu: Darbe girişimi için; “Bu hareket, Allah’ın bize büyük bir lütfudur” (CB Erdoğan).

OHAL (20 Temmuz 2016): OHAL KHK’ler, darbe girişimi ile ilişkisi olmayan, hatta ömürleri, cemaatlere ve bütün hukuk dışı yapılanmalara karşı mücadele ile geçen kişi ve kesimlere yönelik, “kitlesel imha aracı” olarak kullanıldı.

Anayasa suçu itirafı: “Ülke yönetimi yasa ve Anayasaya uygun değildir ve de suç işlenmektedir” (D. Bahçeli, 16 Ekim).

Değişiklik teklifi: AKP-MHP mutfağında hazırlanan 21 maddelik değişiklik önerisi TBMM Başkanlığına sunuldu (B. Yıldırım,10 Aralık).

OYLAMA VE SONUÇLARI

OHAL: Hukuk dışı ve en acımasız OHAL uygulamasının zirve yaptığı bir sırada 18 maddelik Anayasa değişikliği oylandı (16 Nisan 2017).

Ölçüsüz propaganda: Evet ve hayır blokları, fırsat ve olanak bakımından eşit koşullarda yarışamadı; seçmen, bilgilenme hakkından yararlanamadı ve anayasal kamuoyu oluşamadı.

Mühürsüz oylar: Mühürsüz oy ve zarflar sayılarak, ‘evet’ sayısal üstünlüğü sağlandı.

Yok edilen kurum ve kurallar: Hükümet, siyasal sorumluluk ilkesi, siyasal karar düzenekleri, Anayasal denge-denetim düzenekleri.

Kişisel iktidar: Devlet başkanlığı ve yürütme tek kişide birleştirildi.

HSK: Hâkimler ve Savcılar Kurulu, bir ay içinde yapılandırıldı.
Parti Başkanlığı: CB, bir ay içinde eski partisinin başkanlığına döndü.


Uyum yasaları
: Uyum yasaları, öngörülen 6 aylık süre bir yana, 16 ayda bile çıkarılmadı.

Seçim: Seçim yasası değiştirildi ve ittifak düzenlemesi yapıldı. Anayasa’da 3 Kasım 2019 olarak öngörülen seçim tarihi, 24 Haziran 2018’e çekildi. Geçiş dönemi için uyum, yasalar yerine Anayasa’ya aykırı olarak KHK’lere bırakıldı.

Kıyım: OHAL KHK’leri yoluyla “kitlesel kıyımlar” seçimler sonrasında da sürdü.

FİİLİ DURUM

24 Haziran 2018 seçimleri ardından yürürlüğe giren “anayasal kurgu”, en başta savunucuları tarafından bozuldu:

*Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme uygulamaları, anayasa dışı ve fiili durumlar hanesinde yer aldı. Üniversiteler ve uzman-özerk kuruluşlar, Saray gölge ve güdümüne konuldu.

*Yasasızlaştırma: Yasama yetkisini özerk olarak kullanamayan TBMM, müzakere sürecini de işletemedi. CHP-HDP ve İYİ Parti’nin kamu yararına yönelik bütün önergelerini reddeden AKP-MHP, boş sıraları, sadece oylama sırasında doldurdu; toplumun geleceğini ilgilendiren yasa görüşmeleri, tv. yayınları sonrasına kaydırıldı. Yasal düzenleme alanı, CBK’ler lehine daraltıldı.

*Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, Anayasa’nın açık hükümlerine karşın Saray güdümünde.

*Yoksullaştırma: Kurumları, kuralları ve değerleri sürekli aşındırma ile toplumsal ayrıştırma ve yoksullaştırma arasında belirgin bir koşutluk var.

*Araçsallaştırılan din: Dünyevi hukuktan uzaklaşmak için siyasete alet edilen din, yoksullaşmanın kaynağı oldu; çözüm için de kullanılıyor: Sabır!

SORUMSUZLUK ZIRHI

Anayasal kurgu gerekçelerinden hiçbiri gerçekleşmedi. Siyasal ve anayasal bellek, yalnızca iki kişinin iktidar hırsı için mi silinmek istendi?

OHAL dönemi resmi işlem ve eylemleri ile yaptırımlar arasındaki sorumluluk halkalarını koparma iradesi de belirleyici.

  • OHAL dönemi ve sonrasında Anayasa ve hukuk dışı karar alıcı ve uygulayıcılarını her türlü sorumluluktan bağışık tutan beş yasa:

*“… hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.” (18.10.16/ 6749 ).
*“… hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz. (8.11.16/6755)
*“… hukukî, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz. (1.2.18/7071).
* “… hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.” (5.12.19-7194).
*”… hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluk doğmaz. (11/11/20- 7256).
================================================

Dostlar,

Sn. Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, “son derece ilginç” bir siyasal sürece tanıklık ediyor. Üstelik 2 yekinlikle :

1. Çok kıdemli bir kamı / anayasa hukukçusu (50+ yıl!)
2. Bir parlamenter..

BİRGÜN gazetesindeki köşesinde haftalık olarak yazageldikleri gerçekten siyasal tarihe, TBMM tarihine ve Anayasa hukuku / siyaset bilimi öğretisine tartışma, eğitim – öğretim gereci (materyali) olabilecek nitelikte.

Bu yazılarını mutlaka kitaplaştırması gerek Kaboğlu hocamızın.

Ne var ki, AKP iktidarı ve yedeği küçük partinin ve de şu ya da bu nedenle iktidara desteğini sürdüren çevrelerin bu “muazzam siyasal – hukuksal anomali“yle yüzleşecek “hal”leri yok.
Bize göre bu “muazzam siyasal – hukuksal anomali” nin içeriği bir yana, sürdürülebilmesi ve sürdürülebilme dinamikleri daha hafif bir siyasal – hukuksal anomali değil.

Son derece nesnel ve dolayısıyla çok çarpıcı olan 3. bir boyut ise Türkiye’nin bir bütün olarak tüm kurumları – kuralları – gelenekleriyle bir yoksunlaşma, çoraklaşma ve yozlaşma sürecine sokulması üzerinden ödemekte olduğu çok ağır fatura ki; sürdürülesi değil.

Siyasal sistemde birçok eksen ve düzlemde çok yüksek düzeyde gerilim enerjisi yüklenmiş durumda. İktidar kanadının bu olgunun ayırdında olmadığını savlamak çok güç. Dolayısıyla, bu son varsayım doğru ise, Türkiye, karşıdevrim ile bir kez daha çok çetin bir hesaplaşmaya sürüklenmekte.

Diyanet Akademisi, hemen ardından İstanbul’da doğrudan Erdoğan tarafından açılan Ayasofya medresesi çok tipik 2 güncel örnek olarak öne çıkmakta. Açılışta Erdoğan’ın doğrudan çatışmacı sözleri de!

  • 2023 gündemi netleşiyor; İktidar kanadı “şah mat” demeye hazırlanıyor “korkarız..” 

Gerçekte korkmayız! Tümcenin gelişi gereği o fiil..
Cumhuriyetin kazanımlarını koruyup – kollayacak tarihsel birikim, gerçekte bu pervasız salvoyu savuşturmaya yetecektir. Karşıdevrimciler bu tarihsel gerçekliği asla unutmasın!

Sevgi ve saygı ile. 18 Nisan 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik

 

 

 

Laikliğe Çağrı Birlikteliği…

Laikliğe Çağrı Birlikteliği’nden Uyarılar

24 Mart 2022 tarihli Resmi Gazetede Diyanet İşleri Başkanlığı hakkındaki yasada değişiklik yapan 7383 sayılı yasa yayımlanmıştır. Bu yasa ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak Diyanet Akademisi kurulmuştur.

7 Nisan 2022 tarihli Resmi Gazetede de 1 no’lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde değişiklik yapan 98 no’lu Kararname ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir bölüm yetkilerinin devredilmesi yoluyla, Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün görevleri genişletilmiştir.

1-3 Aralık 2021’de gerçekleştirilen 20. Milli Eğitim Şûrası’nda, okul öncesi çocuklar için de zorunlu din eğitimi tavsiyesinde bulunulduğu ve uygulamaya da hızla geçildiği ortadadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı, giderek hızlanan bu ve benzeri düzenlemeler ve uygulamalarla, tabi olduğu Anayasa hükümleriyle (AS: açıkça) çatışan bir kurum durumuna getirilmiştir.

Cumhuriyet’in bir kurumu olarak (AS: Atatürk döneminde yasayla) kurulmuş olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın uzunca bir süredir varlık nedeni dışında görevlerle (AS: yetkilerle) donatılması ve giderek bir Şeyhülislamlık mercii haline gelmiş olması hiç kuşkusuz, Anayasa’nın en başta laiklik olmak üzere (AS: m24), değiştirilemez hükümleriyle (AS: m.2 ve m.174) aykırılık yaratmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin her biriminin, her kurumunun görevleri ile toplumsal yaşama ve siyasete ilişkin açıklama yaparak kendini bir fetva makamına çevirmiştir.

Laiklik ilkesi, devletin dinler karşısında (AS: aktif biçimde) yansız kalmasını gerektirmektedir. Buna rağmen (karşın) her geçen gün artan düzenleme ve uygulamalarla gerek devlet organlarında, gerek siyasette, gerekse de toplumsal yaşamda bu (AS: zorunlu) yansızlık ortadan kaldırılmaktadır.

Eğitim, okul öncesinden başlayarak adeta mahalle mekteplerini andıran bir yapıya dönüştürülmüş iken, şimdi bir de Diyanet Akademisi kurulmuştur. “Biz yolumuza devam edelim, hukuk arkadan gelsin” diyerek Anayasa’yı ve hukuku hiçe sayarak hareket eden iktidardaki partinin, “Diyanet Akademisi” adını verdiği kurumun gerçekte medrese olduğu bilinmelidir. Ülkemizde tarikat ve cemaatlerce işletilen onlarca sibyan mektebi ve medrese bu düzenlemelerle yasal ve meşru duruma getirilmeye çalışılmaktadır.

Öte yandan, Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün yetkilerinin genişletilmesi ile Anayasa’ya aykırı olan tarikat ve cemaatlerin bütün eğitim sistemine katılmasının yolu açılmak istenmektedir.

Siyasal partilerin demokrasinin vazgeçilmezi, demokrasinin de anayasanın değiştirilemez ilkelerinden olduğunu, ancak laiklik ilkesinin bütün bunların güvencesi olduğunu bir kez daha vurgulayarak;

  • Anayasa’nın değiştirilemez hükümlerinin korunması,
  • Aykırılıkların artarak sürmemesi,
  • Atatürk ilke ve devrimlerinin, demokratik ve laik Cumhuriyet’in hukuk ve demokrasi yoluyla korunması için, TBMM’de yer alan siyasal partilere görevlerini anımsatıyor,
  • Anayasa’nın üstünlüğünü ve değiştirilemez hükümlerini gözeterek, 7383 sayılı Yasa ve 98 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin iptali için Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmaya çağırıyoruz.

Laikliğe Çağrı Birlikteliği
9 Nisan 2022, Ankara

===========================================
Dostlar,

Sitemizde daha önce yayınladığımız “Diyanet ‘AK’ademisi” başlıklı yazı ile birlikte okunmasını dileriz..

Diyanet ‘AK’ademisi  | Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

CHP, Diyanet Akademisi yasasını mutlaka AYM’ye götürmeli.
Bu yasa Anayasa m .2, 5, 6 ,24, 42, 130,136, 174’e açıkça aykırı.

  • Şeriatçı darbe bu, AKP’nin duracağı yok.

CB kararı ile DİB’in kimi yetkileri MEB Dinişleri Gn. Md.ne devredildi.

  • Türban, okul öncesi bebelere dek indirildi. 
  • Okullarda haremlik – selamlık dayatılmakta..

DİB, “minber dokunulmazlığı” isteyecek ölçüde kantarın topuzunu kaçırdı!

Bu arada AİHM, bir kez daha, zorunlu din dersi insan haklarına aykırı dedi!

Sevgi ve saygı ile. 10 Nisan 2022

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik    

 

CHP’nin tarihi savrulması

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen

04 Nisan 2022, Cumhuriyet

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin en kritik döneminde, tarihindeki en büyük savrulmayı yaşıyor.

Laiklik ilkesinden giderek uzaklaşan ve AKP’nin gölgesinde siyaset yapan CHP yönetimi, CHP’ye oy veren seçmenlerini karamsarlığa sürüklüyor, Türkiye için umut olacağına, Türkiye’yi ortaçağ karanlığına götüren sürecin bir parçası oluyor.

Daha önceki bir açıklamasında, “Türkiye’de laiklik tehlikededir diyemem, böyle bir tehlike görmüyoruz” diyen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, laiklik ilkesini neredeyse hiç gündeme getirmiyor, siyasetin, ekonominin, hukukun, eğitimin, devlette kadrolaşmanın dinselleşmesiyle ilgili sorunu görmezden geliyor.

CHP yönetimi laiklik konusunda edilgen kaldıkça, bundan cesaret alan AKP iktidarı, tarikatlar ve cemaatler, anayasada yer alan laiklik ilkesini bertaraf etmek ve teokratik bir düzeni kurmak için daha çok çalışıyorlar, kendilerine daha geniş bir alan açıyorlar.
***
CHP MYK üyesi Bülent Tezcan geçen günlerde yaptığı bir açıklamada, CHP’nin laiklik konusunda geri adım atmadığını, sadece söylemlerinde sürekli laiklik terimini kullanmadığını ifade etti.

Oysa CHP’nin bütün söylemlerini laiklik ilkesi üzerine kurmasını bekleyen kimse yok zaten. Sorun, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda, CHP’nin Parti Programı’nda ve Parti Tüzüğü’nde yer alan laiklik ilkesi üzerine, CHP’nin hiçbir söylem geliştirmemesidir; hatta laiklik karşıtı eylemlerin içinde olmasıdır!

CHP, ekonomi, hukuk, adalet, medya, yolsuzluklar alanındaki sorunlarla birlikte, laiklik alanındaki sorunları da gündeme getirse ve o sorunlara yönelik çözüm önerilerini de ortaya koysa, ortada zaten bir sorun kalmayacak.

Mehmet Bekaroğlu ve Cihangir İslam gibi laiklik ilkesini yıllarca eleştiren siyasetçilerin CHP’de milletvekili ve parti meclisi üyesi yapılmaları; Genel Başkan dahil, bazı CHP’lilerin zaman zaman dini söylemler üzerinden siyaset yapmaları; CHP yönetiminin, eğitim sisteminde laikliğin ihlal edilmesine nadiren tepki vermesi; 22 CHP milletvekilinin, Diyanet Akademisi adı altında kurulan medrese eğitimine TBMM’de kabul oyu vermesi ve CHP’den hiçbir milletvekilinin bu düzenlemenin aleyhinde oy kullanmaması; muhalefetteki altı partinin işbirliğiyle hazırlanan Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem metninde, saltanatın ve hilafetin geçerli olduğu 1921 yılında çıkarılan sözde anayasanın “nispeten kapsayıcı” olduğunun, cumhuriyet döneminde çıkan tüm anayasaların “dar kalıplara girmiş” olduğunun iddia edilmesi, Bülent Tezcan’ı yanlışlayan olgulardan bazılarıdır.
***
CHP MYK üyesi Muharrem Erkek geçen günlerde, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” konusunda yaptığı bir açıklamada, 1921 “anayasası”nda halkın egemenliğinin vurgulandığını, CHP, İYİ Parti, DEVA, GP, SP, DP arasında varılan uzlaşmanın çıkış noktasının bu olduğunu söyledi.

Oysa halkın egemenliği sadece bu “anayasada” değil, cumhuriyet döneminde hazırlanan tüm anayasalarda ifade edilmektedir. Halkın egemenliğinin vurgulanması için 1921 “anayasası”na referans vermek zorunlu değildir.

Bunun da ötesinde, 1921 “anayasası”nda, halkın egemenliğinin nasıl sağlanacağına dair hiçbir madde bulunmamaktadır, halkın egemenliği kâğıt üzerinde bırakılmaktadır. Saltanatın ve hilafetin geçerli olduğu bir düzende halkın egemen olamayacağı açıktır. Halkın egemenliğinin ne anlama geldiği ve bunun nasıl sağlanacağı, cumhuriyetin kuruluşundan sonraki anayasalarda açıklanmıştır.
***
Yapılan tüm araştırmalar, CHP’nin, İYİ Parti’nin, HDP’nin ve sosyalist partilerin toplam oylarının, yani yaklaşık % 54’lük bir oyun, AKP-MHP iktidarının bitmesi için yettiğini göstermektedir. CHP ve İYİ Parti arasında kurulacak bir ittifaka, HDP’nin ve sosyalist partilerin sandıkta destek vermesi durumunda, AKP-MHP iktidarı son bulacaktır.

Buna rağmen CHP’nin, laiklikle sorunu olan ve toplam oyu %5’i geçmeyen DEVA, GP, SP gibi partilerden vazgeçememesi de CHP’deki yapısal savrulmanın göstergelerinden birisidir.

Bu savrulmanın arkasında hangi güç odakları bulunmaktadır?

Türkiye için varoluşsal önemdeki soru budur!