Ali Sirmen : “EVET” TERÖRÜ BİTİRMEZ

“EVET” TERÖRÜ BİTİRMEZ

ALİ SİRMEN

Cumhuriyet, 9.3.17
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Başbakan Binali Yıldırım 16 Nisan referandumunda “evet” çıkması halinde terörün biteceğini ileri sürüyor. Bakalım ne diyor Başbakan:
– Tünelin ucunda ışık göründü. Terör artık can çekişiyor. 16 Nisan’dan sonra,
söz veriyorum, bitecek.

Referandumda “evet” çıkmasıyla terörün bitmesi arasında bir bağlantı, mevcut iktidarın,
terör ile mücadelede azimli olmasına karşın, yasaların kendisine tanıdığı yetkilerin sınırlılığı dolayısıyla, elinin kolunun bağlı olması halinde kurulabilirdi ki, bugün böyle bir şey söz konusu değildir.
Herkesin, gerçek mahiyetinden, her geçen gün biraz daha fazla kuşkuya düştüğü,
15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ve KHK uygulamalarıyla,
siyasi iktidar, zaten kendisine sıkı sıkıya bağlı olan, yasama ve yargıyı atlayarak, her istediğinin üzerine yürümesini sağlayacak yetkileri bulmuştur.
***
İşbaşında olan ve OHAL ile KHK uygulamalarıyla, şimdiye dek görülmemiş yetkiler kullanan iktidarın terör, daha doğrusu terörü bahane eden gerekçelerle yaptığı tasfiyeler, 12 Eylül döneminin 20 (yazıyla yirmi) katına varmış olduğuna göre, kimse iktidarın gücünün azlığından şikâyet etmekte haklı olamaz. Durum böyle olunca, ister istemez 16 Nisan’da evet çıkması halinde terörün duracağı iddiaları 12 Eylül döneminde Kenan Evren’in yarattığı kuşku dolu soru işaretlerini getirmektedir akla.

  • Kenan Evren ve yardakçıları 12 Eylül günü iktidara el koydukları zaman,
    terör bıçakla kesilmişçesine birden bitmişti.

Bu durumu Kenan Bey’in, 12 Eylül ile daha önce sahip olmadığı yetkilerle donatılmış olmasına bağlamak da mümkün değildi. 12 Eylül’den önce de Kenan Bey sıkıyönetim yoluyla, ihtiyaç duyduğunu söylediği bütün yetkilere sahip olduğuna göre, neyin değiştiği sorusu kendiliğinden ortaya çıkmaktaydı. Sakın değişen tek şey istediği yetkilere zaten sahip olan Kenan Bey’in, darbeden sonra, darbeden önce göstermediği olayları sona erdirmek iradesini göstermesi olmasındı? Bu sorunun bugün gündeme gelmesinde de pek yadırganacak bir yön olmasa gerek.
***
Son zamanlarda terör ile mücadele kapsamı içinde ele alınan FETÖ ile mücadele konusunda, gittikçe daha genişleyen bir kesimde, örgütün kimi kumpaslarının gerçekleştirilmesinde
başrol oynayan kişilerin korundukları konusunda bir kanaat oluştuğu gözlemlenmektedir.

CHP milletvekili ve eski Cumhuriyet Savcısı İlhan Cihaner ile vekili İstanbul Barosu
eski Başkanı Av. Turgut Kazan 3 Mart günü Ankara’da düzenledikleri basın toplantısında
Van, Erzincan ve Erzurum kumpaslarının kimi failleriyle ilgili olarak bu olguyu dile getirmişlerdir.

  • Turgut Kazan, Fethullah Gülen Cemaati’nin Türkiye’yi ele geçirme girişiminin ilk adımı olan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi soruşturmasının cemaatin uydurduğu asılsız bir ihbar mektubu ile başladığını,
    bu olayın Enver Arpalı’nın intiharına yol açtığını, bu hususun FETÖ çatı iddianamesinde belirtildiğini, buna karşılık intihar olayında başrolü oynayan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın davada tanık sıfatıyla yer aldığını belirtmiş, yine iddianamede Gülen Cemaati’nin yaptığı belirtilen Erzincan ve Erzurum kumpas davalarındaki kilit isimler Ahmet Demir, Abdülvehap Güllü’nün 23 Şubat günü tahliye edildiklerini, EFE kod adlı Bayram Bozkurt’un duruşma günü dışında, ara celse yapılarak dinlenmesinin akabinde (AS: ardından) tahliye edilmesinin de koruma uygulaması olduğu için durumu dilekçeyle HSYK’ye yansıttıklarını açıklamıştır.
    Kazan’ın basın toplantısından sonra şu soru akla gelmektedir:
    Acaba Türkiye’de terörle mücadele kisvesi altında kimileri korunuyor mu?
    Bu soruyu soranlar bir, üç, beş değil, birçok kişi ve kurumdur.
    Bütün bu gerçeklerin ışığında, Başbakan’ın 16 Nisan’dan sonra, terör bitecek iddiaları inandırıcı gelmediği gibi, kuşku içeren birçok soruyu da gündeme getiriyor.
    ================================
    Dostlar,

Demokrasinin ve onun olmazsa olmaz ilk koşulu olan HUKUK DEVLETİ‘nin özü
açıklık ve saydamlıktır.
Durum Türkiye’de taaaaaaaaaaaaaaaaaam da tersidir!
20 Temmuz 2016’dan bu yana 8 ay dolmak üzeredir ve Türkiye OHAL rejimi altında AKP tarafından deyim yerinde ise “inletilerek” demir pençe ile yönetilmektedir. Öncesinde de
AKP iktidarı 14 yıldır tek başına güçlü hükümet idi ve diledikleri yasaları TBMM’den çoooooooooook kolay ve çooook hızlı geçirebildiler.. Hiçbir biçimde engellen(e)mediler..
“Gerektiğinde” (!) muhalefeti tekme tokat döverek dayatmalarını biçimsel olarak yasalaştırdılar.
Dolayısıyla hiçbir özürleri olamaz teröre son verememiş olmak için…
14 yıl sonrasında 8 aydır OHAL ve “terör” (!?) hala bit(iril)meyecek de 17 Nisan sabahı halkoylamasından “evet” çıkarsa nasıl bitecek, nasıl bitirilecek?? Okuyup üfleyecek misiniz?
Adama sormazlar mı, “kasten mi bitirmiyorsunuz terörü??!”
Hatta daha ağırını sormazlar mı : “Terörü siz mi kullanıyorsunuz OHAL vb. emelleriniz için?”
Öyle ya, Haziran 2015 genel seçimini AKP yitirince ülke kan gölüne dö(dürül)müş, Kasım 2015’te zorla yineletilen seçimle AKP iktidarı bırakmamıştı.. Nedendi, nasıldı o kan gölü?
Şimdilerde Erdoğan dahil, Başbakan ve Bakanlar değişik tonlarda ama apaçık, benzer söylemi kullanıyor ve halkı kan – ölüm – sabotaj – patlama – terör.. ile öğrenilmiş çaresizliğe iterek teslim almaya, halkoylamasında “evet” tercihi kullanmaya zorluyor..
“Hayır” kampanyaları suç, terör, bölücülük, PKK, FETÖ ile eşdeğer gösteriliyor kasten..
OHAL altında eşit propaganda olanağı yok, Vali – Kaymakam… tüm bürokratlar sahnede..

Almanya’ya “Nazi” göndermeleri yapıyor Erdoğan ve AKP iktidarı.. Diplomasi ayak altında.
Türkiye’de yaşananların geri kalır yanı var mı??
Demokrasi, kendisini yoketmek isteyene de fırsat sunacak ölçüde akılsız, mazohist midir??
Bir Bakan çıkıyor “güçlü TBMM” diyor. Başbakan ve Erdoğan “yetkiyi tek adamda topluyoruz” diyor. En temel 2 yetkisi gensoru ve bütçe yapma olanağı bile kaldırılan TBMM mi güçlü??
Tek adamın fesih tehdidi altındaki TBMM mi güçlü?
Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile varlık nedeni YASAMA yetkisi budanan TBMM mi güçlü?
……
“2 başlılık yok olacak” diyorlar.. Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan yeminine uyarak Anayasal çizgide dursa ve ülkeyi Başbakan yönetse idi bu 2 başlılık çıkar mıydı? 2 başlılığı bilerek ve isteyerek yarattılar, anayasayı çiğneyerek fiili durumu dayattılar ve şimdi de Anayasayı
hukuk dışı olan fiili duruma uydurmaktan söz ediyorlar.. Talimatlar dışarıdan, biliniyor artık.
……
Bunca sefaleti sanırız dünya siyasal tarihinde hiçbir ülke ve halk yaşamadı.. Türkiye ilk ve tek!
Türk Ulusu kadim ve engin sağduyuludur.. Tüm bu iğrenç oyunların ayırdındadır, utanmaktadır.
16 Nisan 2017’de hayır! yanıtını tokat gibi indirerek kendisine oynanan oyuna son verecektir!

Sevgi ve saygı ile. 09 Mart 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Not : ADD Genel Başkan yardımcısı iken Van Yüzüncü Yıl Rektörü Sayın Yücel Aşkın‘a 19.10.2005’te yazdığımız resmi yazı için lütfen tıklayınız :
Van Rektörü Yücel Aşkın’a, 19.10.05)

Mülkiyeliler Birliği’nden Kamuoyuna Duyuru

Mülkiyeliler Birliği

KAMUOYUNA DUYURU

     Olağanüstü Hal kapsamında 686 sayılı KHK ile Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi-Mülkiye’den çoğunluğu üyemiz olan 24 bilim insanı ihraç edildi.
Diğer üniversitelerden de SBF çıkışlı akademisyenler ihraç edilenler arasında yer aldı.

157 yıllık köklü geleneğe yönelik bir saldırıyla karşı karşıyayız. Her biri kendi alanında önemli çalışmalar yapan ve Türkiye’nin bilim hayatına önemli katkılar sunan akademisyenlerin ihraç edilmesinin terörle ve darbecilikle herhangi bir ilgisinin olmadığı kamuoyunca bilinmektedir.

Ahmet Haşim Köse, Ahmet Murat Aytaç, Aydın Ördek, Aykut Çoban, Barış Ünlü,
Benan Eres, Bülent Duru, Canberk Gürer, Cavidan Soykan, Dinçer Demirkent,
Ekin Değirmenci, Elçin Aktoprak Uzgel, Gamze Nazan Bedirhanoğlu Balaban,
Gökçen Alpkaya, Hande Dönmez, İlhan Uzgel, Murat Sevinç, Nilgün Erdem, Nisan Kuyucu, Pınar Ecevitoğlu, Şennur Özdemir, Utku Balaban, Zafer Yılmaz, Zeliha Etöz…
Türkiye’nin gelişebilmesi için çalışmalar yapmış, bilim ile halkın mutluluğu arasında
doğrudan bir bağlantı olduğundan hareketle, bilimsel faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.

Daha önceki KHK ihraçları sonrasında istifasını talep ettiğimiz Ankara Üniversitesi Rektörü Erkan İbiş, bu listelerin hazırlanmasındaki sorumluluğundan dolayı derhal istifa etmelidir.

Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, sadece SBF-Mülkiye’nin değil Türkiye’nin de sorunudur.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni hedef almak Türkiye’nin ilerici birikimini, aydınlanmasını  hedef almak anlamına gelmektedir. Unutulmamalıdır ki; 12 Mart ve 12 Eylül darbecilerinin dağıtmaya çalıştığı bu gelenek, 157 yıldır varlığını sürdürüyor ve sürdürmeye devam edecektir. Darbecilerin ise nasıl lanetle anıldığını hepimiz biliyoruz.

SBF’deki eleştirel bilim geleneğinin, ihraç edilen akademisyenlerimizin de katılım ve desteğiyle devam edeceğinden hiçbir kuşkumuz yoktur. Bütün Mülkiyelilere, bütün Türkiye’ye bir kez daha hatırlatıyoruz:

  • Bu saldırı darbeye ya da teröre değil bilimedir.
  • İnsanlarımızın refahı ve mutluluğu için, Türkiye’nin çağdaş bir ülke olması için ne tür engellerle karşılaşırsak karşılaşalım, mücadele etmeyi sürdüreceğiz.
  • Bu bizim ülkemize, insanlarımıza borcumuzdur.

Bütün Mülkiyelileri, Fakültemiz ve akademisyenlerimizle dayanışma içinde olmaya çağırıyoruz.

Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu
=============================================
Dostlar,

Mülkiyeliler Birliği’nin kamuoyuna duyurusunun içeriğini aynen paylaşarak biz de imzamızı atıyoruz.

3 isteğimiz / koşulumuz var :

1. Görevden uzaklaştırılan Mülkiyeli ve öbür akadamisyen arkadaşlarımızın kesinleşmiş
yargı kararı ile kanıtlanmış suçlarının ne(ler) olduğunu açıklıkla bilmek istiyoruz
.

2. İkinci olarak da insanların görecekleri yaptırımın hukuka uygun – adil – ölçülü – kişisel – telafisi olan – insan onuru ile çelişmeyen.. nitelikte olmasını istiyoruz.

3. olarak bu ilk 2 istemimizin en azından Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemez HUKUK DEVLETİ ilkesinin vazgeçilmezleri olduğunu düşünüyor, biliyor ve anımsatıyoruz.

Ve bir şeyi daha çok iyi biliyoruz.. Görevlerinden kopartılan akademia meslektaşlarımız hukuk savaşımını kazanarak görevlerine döneceklerdir.

  • Kimler geldiiii, kimler geçti… Mülkiye, 1859’dan beri 158 yıldır onurlu – bilimsel – öncü tarihsel işlevini sürdürüyor ve elbette bu yaralarını da sararak Mustafa Kemal’in AYDINLANMACI yolunda özgörevini (misyonunu) sürdürecektir.Prof. Dr. Ahmet SALTIK
    Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    Ankara Üniv. Tıp Fak.
    www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.comNot : Ankara Üniversitesi akademik çalışanlarına açık e-iletişim ortamında da paylaşılmıştır.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kadro İlanı Hakkında Ankara Tabip Odası Açıklaması

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kadro İlanı Hakkında Ankara Tabip Odası Açıklaması

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kadro İlanı ile İlgili ATO Hukuk Bürosu Bilgi Notu

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kadro İlanı ile İlgili
ATO Hukuk Bürosu Bilgi Notu

  • 23/01/2017 10:42

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörlüğü tarafından, üniversiteye “öğretim üyesi alımı” yapılacağına ilişkin yayımlanan ilan sonrası, ilan edilen belli kadrolara atanma istemiyle başvurmayı düşünen birçok hekimimiz, öğretim üyesi olarak atanmak için bilimsel ve mesleksel yeterliliğe sahip oldukları halde, söz konusu ilanın “aranan şartlar” başlıklı bölümünde
yer verilen subjektif (öznel) koşullar engeline takıldığını dile getirmektedir.

Önceki hukuksal görüş yazılarımızda da ifade ettiğimiz üzere, söz konusu ilanda yer bulan
kimi subjektif koşulların; yürürlükteki mevzuat hükümleri ile yargı kararlarına aykırı biçimde, münhasıran bilimsel kaliteyi artırma” amacına yönelik objektif ve denetlenebilir nitelikte olmadığı, en baştan belirli kişi ya da kişileri işaret ettiği,
her durumda kamu yararı ve hizmet gerekleri amacından saptığı görülmektedir.

Peki, bu koşullar nedeniyle, öğretim üyesi alımına başvuruda sıkıntı yaşayan hekimlerimiz, hukuksal / yargısal düzlemde neler yapabilir ?

Hekimlerimizin; başvurmayı düşündükleri bilim dalına getirilen ek koşul, özellikle 2547 sayılı Yasanın 23, 25 ve 26 ncı maddelerinde yer verilen “münhasıran bilimsel kaliteyi artırma” amacına yönelik olma ve her durumda “objektif ve denetlenebilir nitelikte” bulunma ölçütlerini karşılamıyorsa; bu yolda idari yargıya başvurularak, bu koşulların iptalini ve öncelikle yürütmenin durdurulmasını dava yoluyla istemeleri mümkündür.

Bu dava, bir iptal davası niteliğinde olup; dava açma süresi ise, ilanın yayım tarihi olan 31.12.2016 tarihi öğrenme tarihi kabul edilerek, 60 gündür.

Şüphesiz davayı açacak hekimlerimizin, davaya konu ek koşul dışında, ilgili bilim dalında öğretim üyesi olarak atanma ölçütlerini objektif (nesnel) olarak taşıyor olması gerekir ve nitekim, dava dilekçesine de, bu hususu belgeleyen evrakın (diploma, uzmanlık belgesi, doçentlik belgesi vb.) eklenmesi beklenir.

Kimi değerli idare hukukçusu meslektaşlarımız, böylesi bir dava açılmış olsa dahi, davayı açan hekimlerimizin, başvuru süresi içinde ve başvuru usulüne de uyarak, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörlüğü’ne öğretim üyesi olarak atanma yolunda başvuruda bulunmalarının yararlı olacağı ve olası bir hak yitimini de önleyeceği görüşündedir. Bu husus da kuşkusuz dikkate alınmalıdır. Öte yandan böylesi bir davanın, öncelikle ilana göre bir atama isteminde bulunulup, söz konusu subjektif (öznel) koşul nedeniyle atama isteminin reddi sonrasında açılabileceği de dile getirilmektedir. Söz konusu görüşleri haklı ve yerinde bulmakla birlikte, böylesi bir davanın, davanın esasını oluşturan öznel koşulların ilan edilmiş olduğu ve güncel bir hak yitiğine yol açtığı dikkate alınarak, şimdiden -değinildiği üzere ilgili daldaki öznel
ek koşulun iptali istemiyle- ivedilikle açılmasında ayrıca yarar ve gerek görmekteyiz.

İdari yargı organları nezdinde (AS: önünde) böylesi bir hak arayışına girecek hekimlerimizin, kişisel vekalet verecekleri bir avukatın hukuksal desteğini almaları ve davada bir avukat tarafından temsil edilmeleri kuşkusuz son derece yararlı olacaktır. Öte yandan Ankara Tabip Odamız hukuk bürosu ise, meslek ve çalışma alanına ilişkin bütün konularda olduğu gibi,
bu konuda da arzu eden hekimlerimize hukuksal danışmanlık hizmeti sunmaktadır.

Bilginize saygı ile sunarız.

ATO HUKUK BÜROSU
===============================================
Dostlar,

İşte bir AKP klasiği daha… Yasa, hukuk vız geliyor ve yandaşların durumuna göre nesnel – bilimsel olmayan koşullar koyarak adeta adam tanımlıyorlar. İlgili Üniversite Rektörünün imzasıyla Resmi Gazetede yayımlanmaya yollanan kadro ilanlarını YÖK bilmiyor mu?
Bal gibi biliyor ve oranın vizesinden geçiyor..

Daha önce Yıldırım Beyazıt Üniv. Tıp Fak. için de böyle olmuş ve kadroya alınması düşünülen 32 kişi ilandaki ”kişiye özel” koşullardan kestirilmişti ATO tarafından. Bu 32 kişilik liste notere onaylatılmış, 31’i akademik kadrolara atanmış ve ATO yargısal süreç yürütmüştü. Bu skandalı web sitemizde 08.08.2012 günü yayımlamıştık :

Adrese Teslim Atamalar : Mücadele Sürüyor!

İdarenin en alttan en üste dek böylesine pervasızca yasaları çiğnemesi bir hukuk devletinde düşünülebilir mi?

İşte devleti HUKUK DEVLETİ yapan, 3 ana erkin birbirinden ayrı – bağımsız olması ve aralarında bir denge – denet sistemi kurulmuş olmasıdır.
Yasa tanımaz idareyi – kişileri bağımsız ve tarafsız yargı frenleyecek ve engelleyecektir.

Herkese çağrımızdır; LİYAKAT (Yaraşırlık, merit – meritokrasi) ülkenin omurgasıdır.
Uygarlık bu omurga üzerinde yükselmiştir. Tersi nepotizm – yeğencilik – kayırmacılık – yandaşçılık.. ülkeye bir yarar sağlamaz; gerikalmışlık çemberi kırılamaz..

Dileriz bağımsız – yansız yargı bir kez daha imdada yetişir ve kokuşma – bunalım aşılır.
Herkesin HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ için sindirmesi ve Anayasa’nın 2. maddesinde yazılan Cumhuriyetimizin değiştirilemez ve değiştirilmesi bile önerilemez niteliklerinden olan
HUKUK DEVLETİ ilkesini içselleştirmesinde saymakla bitmez yarar hatta zorunluk var..

Hukuk devleti, YASAMA – YÜRÜTME -YARGI erklerinin sacayağı üzerine kuruludur.
Türkiye’de bu doğrultuda epey yol alınmıştır, alınmıştı.
Son 15 yılı bulan tek başına AKP – RTE iktidarında ciddi aşınma – gerileme yaşanıyor.
Bir de TEK ADAMA İMPARATORLUK YETKİSİ tanınır ise diktatörlük kaçınılmazdır.

Herkesin ciddi ciddi aklını başına alması ve Anayasayı göstermelik kılan, ülkeyi TAYYİBİSTAN‘a dönüştürecek son anayasa değişikliklerinin engellenmesi gerekir.
Ülke OHAL altında inletilirken ancak Afrika ülkelerine gidebilen RTE, söz konusu değişiklik metni önüne geldiğinde Resmi Gazetede hemen yayımlanmak üzere göndereceğini taaaa Madagaskar’dan açıkladığına göre, esasen başka türlüsünü beklemek de irrasyonel olduğuna göre, geriye tek seçenek AYM’nin iptal kararıdır. CHP, Anayasayı değiştiren yasa RG’de yayımlandıktan sonra ŞEKİL bakımından iptali için 10 (dikkat on gün!) içinde başvurusunu yapacaktır kuşkusuz (AY md. 148/1-2).

Sevgi ve saygı ile.
25 Ocak 2017, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Anayasa Mahkemesi demokrasiyi korumazken…

Anayasa Mahkemesi demokrasiyi korumazken…

portresi_resmi

Prof. Dr. Emre KONGAR
Cumhriyet, 8.11.16

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Anayasa mahkemeleri, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, Faşizm felaketini yaşamış olan Avrupa’da, halk desteğiyle diktatörlük kurulmasını engellemek için yaygınlaştırılmışlardı! Seçim ve halk desteği, demokrasinin önkoşuludur ama asla yeterli değildir…

Bir rejimin “Demokrasi” olabilmesi için                  :

1) Mutlaka temel hak ve özgürlükleri koruması…
2) Başta ifade ve muhalefet özgürlükleri olmak üzere, bütün temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan anayasalara sahip olması…
3) Seçilmiş iktidarın yaptığı bütün işleri, anayasa mahkemeleri başta olmak üzere, yargı ile denetlemeye tabi tutması…
4) Yani bir “Hukuk Devleti” düzenine sahip olması gerekmektedir.

Türkiye’de de Anayasa Mahkemesi 1961 Anayasası ile, seçilmiş iktidarların demokrasiyi tahrip etmelerini önlemek için kurulmuştu. Ama ne yazık ki, “Demokrasi”nin ve “Demokrasi”nin temel taşlarından biri olan “Hukuk Devleti”nin genleri ile oynayan AKP/Erdoğan iktidarı, Türkiye’nin ikinci 12 Eylül felaketi olan 2010 referandumu ile Anayasa Mahkemesi’nin yapısını da yozlaştırdı.
***
Türkiye, AKP/Erdoğan iktidarının “Allah’ın Lütfu” diye nitelediği 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü ile yepyeni bir döneme girdi; iktidarın Olağanüstü Hal, OHAL ilan etmesi ile ülke, kanun hükmünde kararnamelerle, KHK’larla yönetilmeye başlandı! Mantıken de evrensel hukuk kurallarına göre de KHK’ların:

1) OHAL ilanına yol açan kriz konularının dışına çıkmaması…
2) OHAL dönemini aşmaması…
3) Ve elbette temel hak ve özgürlüklerin özüne aykırı olmaması gerekiyor.

Nitekim Anayasa Mahkemesi AYM, bu gerekçelerle 1991 yılında bir içtihat kararı almış ve KHK’ları denetlemişti. 15 Temmuz sonrasında, KHK’larla, sivil ve askeri bürokraside, yargıda, ekonomide temizlik yapıldı; yüz bini aşkın kişi görevlerinden alındı, kimisi hapsedildi, milyarlarca liralık sermaye el değiştirdi. Bu arada OHAL’in ilan edilmesine yol açan olaylarla ilgisi olmayan, üniversitelerin rektör seçimleri de bir KHK ile değiştirildi; böylece iktidar açıkça KHK yetkisini istismar etti.

Ayrıca savunma hakkı ile ilgili yargı süreçlerinde, OHAL dönemini de aşan, kalıcı değişiklikler yapıldı. Bu açık hukuk ihlallerine karşı CHP, Anayasa Mahkemesi, AYM’ye başvurdu. Bu başvuru üzerine, 12 Eylül 2010 referandumu ve onu izleyen son değişikliklerden sonra yapısı iyice bozulmuş olan AYM, eski içtihat kararını reddederek, OHAL dolayısıyla çıkarılan KHK’ların Anayasa’ya uygunluk denetimini yapamayacağına karar verdi! Böylece, zaten zedelenmiş olan ve kör topal yürütülmeye çalışılan Hukuk Devleti’nin artık son bulmuş olduğunu onayladı. Zaten daha önce de, Yüksek Seçim Kurulu YSK, Erdoğan’ın, Başbakanlıktan istifa etmeden Cumhurbaşkanlığı seçimlerine girmesini adil bulmuştu! Tarih,

Türkiye’de Demokrasinin, bir kez daha, politikacıların önderliğinde, yüksek yargının desteğiyle tahrip edildiğini yazacak!
=========================================
Dostlar,

Deneyimli ve birikimli yazae sayın Emre Kongar.. Birisi aşağıda..

  • Türkiye’nin ikinci 12 Eylül felaketi olan 2010 referandumu ile Anayasa Mahkemesi’nin yapısını da yozlaştırdı.

Bu halkoylamasında 1982 Anayasasının 26 maddesi blok olarak oylandı!. Yurttaşa maddelere ayrı ayrı evet / hayır oy vere olanağı sağlanmadı. Maviler ve kırmızılar birlikte onandı. Kimi suret-i haktan “aydınlar” ‘yetmez ama EVET” kampanyaları yürüttü.

Geldiğimiz yer burası.. AYM’nin 17 üyesinin 14’ünü Cumhurbaşkanı, kalan 3’ünü TBMM seçiyor.. ve sonuç böyle oluyor.. Akıllı – Uslu, uysal… bir Anayasa Mahkemesi.. Haddini biliyor Tayyip beyin sık sık parmak sallayarak gözdağı vermesinin gereğini yapıyor. “Yetkim yok” diyebiliyor Anayasa’nın hkümlerini çiğneyerek değiştiren OHAL Kararnamalerine bile..

AYM de TBMM gibi sürgünde..

Sevgi ve saygı ile.
09 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

OHAL KHK’leriyle kalıcı sonuçlara varılamaz

OHAL KHK’leriyle kalıcı sonuçlara varılamaz

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES)
Eski Aksaray Şube Başkanı Av. Songül Beydilli,
OHAL kararnamelerinin hukuksal yönünü inceledi.

Dosya: OHAL kararnameleri

Hazırlayan:  Av. Songül BEYDİLLİ (SES Eski Aksaray Şube Başkanı)

Süresi içinde (30 gün) Mecliste onaylanmayan KHK’lere dayanılarak yapılan göreve son verme işlemleri, bu KHK’ler bağlayıcılığını yitirdiğinden, tümüyle yok hükmünde olduğu gibi; KHK ile göreve son verme işlemi hukuka aykırıdır. Göreve  son verilenlerin bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceği, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemeyeceği hükmü de hukuken geçersizdir.
Nitekim, E. 1988/6, K. 1989/4, T. 7.12.1989 Danıştay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu kararı ile, Sıkıyönetim Komutanlığının istemi üzerine görevine son verilen davacının daha sonra sıkıyönetim kalkması dolayısıyla görevine iade edilmesi isteminin reddi kararının iptali istemiyle açılan davada;
“Kendilerine savunma olanağı verilmemiş ve haklarında suçluluklarına ilişkin herhangi bir yargı kararı bulunmadığı,
-Sıkıyönetim ilanını gerektiren nedenlerin ortadan kalkmış ve normal yönetim sürecine girilmiş olmasına karşın, yasaklama hükmünün sürdürülmesinin, ilgililer hakkında toplumda olumsuz değer yargılarına neden olacağı, onların manevi kişiliklerini zedeleyeceği,
-Bu tür bir uygulamanın Türkiye’nin de taraf olduğu ve onayladığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 5’inci, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin (AS : AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ – AİHS) 3. maddesinde açıklanan

  • “Hiç kimse haysiyet kırıcı ceza ve muameleye tabi tutulamaz” kuralı ile bağdaşmayacağı,-OHAL yasasının, kabul ve yürürlük tarihi itibariyle Anayasa’nın geçici 15. maddesi kapsamında olduğu için, Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülemeyecek olmasının, onun mümkün olduğu ölçüde Anayasa’ya uygun olarak yorumlanmasına engel olmadığı,
    Anayasa Mahkemesi‘nin 28.9.1984 günlü, 1 sayılı kararında da belirtildiği gibi, Anayasa’nın 15. maddesi kapsamına giren yasalardaki kuralların, “Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına (AS : jus cogens)  olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmalarının” hukuk devleti ilkesinin gereği olduğu;
    -Yürürlüğe konulan sıkıyönetimin geçici bir nitelik taşıması, dolayısıyla sıkıyönetim komutanlığınca alınan önlemlerin de sıkıyönetim süresi ile sınırlı bulunması;
    -Anayasa’nın 15. ve 122. maddelerinde sıkıyönetim halinde temel hak ve özgürlüklerin durumun gerektirdiği ölçüde kısıtlanabileceğinin veya durdurulabileceğinin, 13. maddesinde de bu sınırlamaların Anayasa’nın özüne ve ruhuna uygun olması gerektiğinin, demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacaklarının ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamayacaklarının açıklanmış olması nedenleri ile, Sıkıyönetim Kanunu’nda yer alan “…Bir daha kamu hizmetlerinde çalıştırılamazlar” ibaresini, sıkıyönetim süresiyle sınırlı bir hüküm olarak değerlendirmek ve bunun sadece sıkıyönetim süresince hukuki sonuç doğurabileceğini kabul etmek gerektiği, işlerine son verilen memurların, diğer kamu görevlilerinin ve kamu hizmetlerinde görevli işçilerin, ilk kez kamu görevine girdikleri tarihte bu görev için yasa ve yönetmeliklerde öngörülen nitelikleri kaybetmemiş olmaları koşuluyla, işlerine son verildiği bölgede sıkıyönetim kalktıktan sonra, kurumlarınca eski görevlerine iade edilmeleri gerekeceği” gerekçeleri ile hüküm kurulmuştur.

OHAL kararnameleri Anayasa ve hukuka aykırıdır

İŞLEM İPTAL EDİLECEK ve
TAZMİNATA HÜKMEDİLECEK

Bu  durumda, OHAL sona erdiğinde, kesinleşmiş bir yargı kararı ile, kişinin memuriyete engel bir suç ve ceza ile cezalandırılmasına karar verilmediği halde; OHAL KHK’sinin geçerliliği kalmadığından, dayanağı olmayan işlem iptal edilecek, tazminata hükmedilecektir.
Ayrıca, OHAL KHK’leri ile yapılan meslekten veya kamu görevinden çıkarma işlemi; TCK’de tanımlanan suç gerekçe gösterilirken, kişilerle ilgili kesinleşmiş mahkeme kararına dayanmadığı gibi; “Terör örgütleri ile milli güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen diğer yapıların kamu kurum ve kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırma amacı” iddiası ile ve “olağanüstü tedbir” olarak düzenlenmekle birlikte; tedbir niteliğini aşan, geçici olmayan ve kalıcı  sonuç doğuran bir işlemdir.

İDARİ MAKAMLAR YARGININ YERİNE GEÇEREK
SUÇ İŞLEMEKTEDİR

İşten atılan kişiler hakkında yapılan “Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirmesi” özneldir (subjektiftir), yargı kararına dayanmamaktadır. İddia edilen suç ve ögeleri Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanmamıştır. Anayasa’nın 38. maddesinin

  • “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.
    Ceza sorumluluğu şahsidir..”

hükümlerine göre; Ceza Kanunu kapsamında olan suçlama ile ilgili kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmadığı dikkate alındığında; kimse, Ceza Kanunu’nda  suç sayılmayan fiilleri gerekçe gösterilerek, ya da yakınlarının fiilleri, ya da amirlerinin kanaati gerekçe gösterilerek  “Terör örgütleri ile milli güvenliğe karşı faaliyette bulunmakla” suçlanamaz.

Başta 17-25 Aralık (2013) tarihinin milat olarak kabul edilmesi olmak üzere, belirlenen  ölçütler tümüyle nesnel (objektif) dayanaktan yoksun olduğu gibi, sendika üyeliği ve sendika eylemlerine katılma, düşünce ve kanaat açıklamalarının suç olarak gösterilmesi, açıkça hukuka Anayasa ve uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Bu durum, aynı zamanda, Türk Ceza Kanunu’nun “madde 2- (2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz” hükmüne de açıkça aykırıdır. İdarenin görevi,  söz konusu suçun işlendiğine ilişkin somut bilgi/belge ve kanıt bulunduğunu iddia ettiği kamu görevlileri hakkında, suç duyurusunda bulunmaktan ibarettir. Kaldı ki; söz konusu suç nedeniyle yapılacak ceza yargılaması sonunda, cezalandırılmasına kesin olarak karar verilenler hakkında, zaten TCK 53. madde gereğince, kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tabi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten yoksun bırakma kararı verilecektir. İdare, bu arada, söz konusu kişi hakkında disiplin soruşturması başlatabilir. Ancak bilinmelidir ki, soruşturma sonucunda göreve son verme kararı verilirse; ceza  yargılaması  sonucunda, kişinin  devlet memurluğuna engel bir suç nedeni ile ve memurluğa engel olacak nitelikte, kesinleşmiş bir ceza almadığı takdirde; açılacak iptal davasında, görevden çıkarma kararı iptal edilecektir.
Memurluğa  son vermek, meslekten çıkarmak esasen bir disiplin cezası niteliğindedir. OHAL ilanı ile Anayasa’nın tümü askıya alınmadığı gibi,  Hakimler ve Savcılar Kanunu, YÖK Kanunu, Askeri Personel Kanunu, 657 sayılı Kanun ve  İş Kanunu hükümleri de yürürlüktedir.

KHK’LERLE GÖREVDEN ÇIKARMA CEZASI VERİLEMEZ

Emredici  nitelikte olan bu  özel kanunlarla düzenlenen usul ve esaslara uyulmadan, haklarında bir soruşturma yürütülmeden, suçlama konusu kanıt ve belgeleri inceleme hakkı tanınmadan, savunmaları alınmadan, kesinleşmiş bir yargı kararı ile, kişinin memuriyete engel bir suç ve ceza ile cezalandırılmasına karar verilmediği halde; düzenleyici işlem olan KHK’lerle meslekten ve kamu görevinden-devlet memurluğundan çıkarma cezası verilemez.
Zira, Anayasa’nın 128. maddesi ile, “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin niteliklerinin, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceği” görev ve sorumlulukları, disiplin kovuşturmasında güvence başlıklı 129. madde ile; “

  • Memurlar ve diğer kamu görevlilerine savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemeyeceği. Disiplin kararlarının yargı denetimi dışında bırakılamayacağı” 130. maddesi “Üniversite yönetim ve denetim organları ile öğretim elemanlarının; Yükseköğretim Kurulunun veya üniversitelerin yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamayacağı…. Yükseköğretim kurumlarının …öğretim elemanlarının görevleri, unvanları, atama, yükselme ve emeklilikleri, öğretim elemanı yetiştirme…, disiplin ve ceza işleri, mali işler, özlük hakları, öğretim elemanlarının uyacakları koşullar, üniversitelerarası ihtiyaçlara göre öğretim elemanlarının görevlendirilmesi, öğrenimin ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji gereklerine göre yürütülmesinin, Yükseköğretim Kuruluna ve üniversitelere devletin sağladığı mali kaynakların kullanılmasının kanunla düzenleneceği”, hakimlik ve savcılık teminatı başlıklı 139. madde ile “Hakimler ve savcıların azlolunamayacağı”, madde 140 ile “Hakim ve savcıların, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçlarından dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve diğer özlük işlerinin, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre yasayla düzenleneceği” hükümlerinden anlaşılacağı üzere, sözü geçen kamu görevlilerine savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemeyeceği gibi, disiplin cezası vermenin usul ve esasları ilgili yasalarında açıklanmıştır. (657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve YÖK, Hakimler ve Savcılar Kanunu, Askeri Personel Kanunu, İş Kanunu)..

(https://www.evrensel.net/haber/290299/ohal-khkleriyle-kalici-sonuclara-varilamaz, 27.9.16)

=================================================

Dostlar,

Sn. Av. Songül BEYDİLLİ (SES Eski Aksaray Şube Başkanı) büyük ölçüde hukuksal gerçekleri kaleme almış durumda..

AKP öncelikle evinin içini ve kapısının önünü süpürmek zorunda..

Buna ise ne AKP cesaret edebiliyor ne de Tayyip beyin gücü yetiyor..
Sonuç; bu tehlikeli oyuncak elinizde patlar, önünde sonunda bumerang gibi kullananı vurur.

Yineleyelim : AKP öncelikle evinin içini ve kapısının önünü süpürmek zorunda..

Sonra da, ihraç edeilecek vekiller yüzünden salt çoğunluğu yitireceği için,
bir ulusal koalisyona gidilmelidir.

  • Sorunlar, yaratıcısı olan AKP’nin aklıyla ve tek başına iktidarı lle çözülemeyecek ölçüde ciddi, ağır, kapsamlı, ivedi ve kuşatıcıdır..

Batı emperyalizmi “artık” sonuç almak istemektedir ve bir meydan okuma (challenge) sahnededir.. Tükiye’nin Ulusal savunması ise topyekun olmak zorundadır. AKP, içindeki FETÖ’cüleri koruyarak olsa olsa kısa bir süre daha ayakta kalabilir; dağılma çöküş kaçınılmazdır. Ancak gangren olan kolunu keserse, siyasal yaşamını sürdürebilir.. RTE de..

Sevgi ve saygı ile.
27 Eylül 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com