SAYIŞTAY ÜYELERİNE ve BAĞIMLILARINA DA SGK’da AYRICALIK…

SAYIŞTAY ÜYELERİNE ve BAĞIMLILARINA DA SGK’da AYRICALIK…

Tedavi giderlerrine ilişkin Sayıştay resmi internet sitesinde bugün konulan duyuru metni aşağıya çıkarılmıştır. (https://www.sayistay.gov.tr/tr/?p=2&ContentID=12198)

TEDAVİ GİDERLERİ

Sayıştay Başkanı, daire başkanları ve üyeleri ile bunların emeklileri ve bakmakla yükümlü oldukları aile fertlerinin tedavi giderleri, Yargıtay Birinci Başkanı, daire başkanları ve üyeleri ile bunların emeklileri ve bakmakla yükümlü oldukları aile fertleri için Yargıtay Kanununun 64 üncü maddesi ile getirilen düzenlemelere Sayıştay Kanununun 63 üncü maddesi delaletiyle uyulmak suretiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin tabi oldukları hükümler ve esaslar çerçevesinde Sayıştay bütçesinden karşılanacaktır.

Tedavi giderinden faydalanması gereken mensuplarımız ile bunların emeklilerinden Tedavi Yardımı Bildirimi (EK 1) alınmak suretiyle tedavi giderleri kurumumuz bütçesinden karşılanacaktır.

Bu kapsamda; halen çalışmakta olan daire başkanı ve üyelerimiz, “ Saynet / Uygulamalar / Birim / Anket / Tedavi Yardım Bildirimi ” üzerinden ulaşacakları beyannameyi doldurmak suretiyle elektronik imzaları ile imzalayacaklar; emekli olanlar ile dul ve yetimleri ise “EK 1” de yer alan Tedavi Yardımı Bildirimini doldurmak suretiyle imzalayarak dilekçe ekinde Başkanlığa vereceklerdir.

Bilgilerine ve gereği ilgililere duyurulur.

Ek: TEDAVİ GİDERİ BEYANNAME.docx

==========================================
Dostlar,

İletiyi yollayan dostumuz E. Mülkiye Başmüfettişi Sayın Mahmut Esen‘e teşekkür ediyoruz..
AKP’nin Yüksek Yargı’ya ayrıcalık sağlayan politik rüşveti genişleyerek sürüyor..

Önce TBMM üyeleri, Bakanlar Kurulu..
Sonra AYM üyeleri..
Ardından Yargutay ve Danıştay üyeleri
Ve son olarak Sayıştay üyeleri…

Üstelik TBMM Başkanlık Divanı Yönetmeliği aracılığıyla..
Yüksek Yargının sınırsız sağlık güvencesi TBMM Başkanlık Divanının “cemilesi” ne (jestine) pamuk ipliği ile bağlı…

GÜÇLER AYRILIĞI mı dediniz??? (Anayasa; Başlangıç, paragraf 4)
Anayasa’nın 10. maddesinde yasalar önünde eşitlik mi dediniz?? (1. fıkra)
Hiç kimseye ayrıcalık tanınamaz mı dediniz?? (Anayasa md. 10/4)

Bir de itiraf yok mu ortada?? SGK’nın sağık güvencesi sayılan bu ayrıcalıklı eliti kesmiyor anlaşılan ki; sınırlamalar kaldırılıyor… Ama iktidar ile iyi geçinme koşulu ile. TBMM Başkanlık Divanını kızdırmadan..

Yaşasın HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ ve adının ilk sözcüğü “ADALET” olan iktidar partisi..
AKP’ye oy veren / verecek… neciiiiiiiiiiiiiip milletimize duyurulur..

AKP’nin kökü dışarıda SGK – GSS rejimi bir kez daha çökmüştür..
Lütfen tıklayınız :

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM PROGRAMI ÇÖKTÜ.. 
TTB : GSS için ne dediler – ne oldu?

Sevgi ve saygı ile. 11 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD     Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

TBB SAFRANBOLU BASIN AÇIKLAMASI


TBB SAFRANBOLU BASIN AÇIKLAMASI

CUMHURBAŞKANININ BAROLARI VE TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’Nİ BÖLME PROJESİNE KARŞI ÇIKIŞIMIZ, MİLLİ DURUŞUMUZUN, VATANIMIZA VE
MİLLETİMİZE OLAN NAMUS BORCUMUZUN GEREĞİDİR

Basın Toplantısı Videosu İçin Tıklayınız

(AS: Bizim çok kapsamlı katkımız yazının altındadır.)

Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulunun 9 Şubat 2018 tarihli ve 2018/167 sayılı kararı:

  1. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın;
    – Türkiye Barolar Birliği’nin isminden “Türkiye” kelimesinin çıkarılacağına,
    – Bu kelimenin sadece layık olan kuruluşlar tarafından kullanılmasına izin verileceğine,
    – Ayrıca avukatlık mesleğinin icrası için barolara üye olma zorunluluğunun da kaldırılacağına,
    – İllerde isteyen avukatların bir araya gelerek dernek gibi istediği sayıda baro adıyla örgütlenmeler yapabileceğine,
    – Bunların da istedikleri gibi kendi üst birliklerini kurabileceklerine dair açıklamaları yönetim kurulumuzca değerlendirilmiştir.2. Sayın Cumhurbaşkanının dile getirdiği bu projenin amacı, Anayasada yapılan Hakimler ve Savcılar Kurulu’na ilişkin değişiklikten sonra, yargının bağımsız kalan tek ayağı olan avukatları da hükümete bağlamak, hükümetin avukatı haline getirmektir.3.Yönetim kurulumuz, hâkim ve savcıların bağımsızlıklarının sistemsel güvencesinin yok edilmesinden sonra avukatları da hükümete bağlama girişimini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yargısıyla birlikte “parti devleti“ne dönüştürmenin en ileri adımı olarak değerlendirmektedir.

    4. Türkiye Barolar Birliği her koşulda ve her tehdide karşı, dönemsel olarak değil, seçim yatırımı olarak hiç değil, ilkesel olarak en milli duruşu sergilemiştir. Milli her konuda kandırılmış olan ve bunu da daha sonra “kandırılmışız” diye beyan eden kişilerin, kendilerini daima zamanında ve en milli duygularla uyaranların duruşunu sorgulama hakkı yoktur. Bu sorgulamayı yapanlar, en sağlam tartı olan Türk Milleti’nin vicdanında çoktan sorgulanmaya başlanmıştır. Milli olmanın ilk koşulu, görevini Anayasa’ya ve kanuna uygun olarak yapmak, Devlet yönetimine kişisel duyguları ve kısa vadeli siyasi parti menfaatlerini karıştırmamak, her ne olursa olsun tarafsız davranmayı başarabilmektir.

    5. Cumhurbaşkanı’nın baroları ve Türkiye Barolar Birliği’ni bölme projesine karşı çıkışımız, milli duruşumuzun, vatanımıza ve Milletimize olan namus borcumuzun gereğidir. Bugün iktidar gücü; milli iradenin temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi etkisizleştirilerek, kapalı kapılar ardında, sınırsız, ölçüsüz, denetimsiz ve devletimizin tüm geleneklerine ve Anayasa’ya aykırı olarak küçük bir azınlık tarafından kullanılmaktadır. Türkiye Barolar Birliği ve barolarımızın, bu azınlığın son derece rahatsız olduğu hukukun üstünlüğü, adil yargılanma, suçsuzluk karinesi, savunma hakkı, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi temel kavram ve hakları savunması, Anayasa’dan ve kanunun açık hükmünden kaynaklanan en temel görevidir. Türkiye Barolar Birliği ve barolarımız bu görevi, bu hakların asli sahibi olan 81 milyon vatandaşımız ve henüz doğmamış evlatlarımız da dahil olmak üzere tüm Türk Milleti adına üstlenmiştir.

    6. Türkiye Barolar Birliği ve barolarımız, sadece meslek örgütü değildir. İddia, yargılama ve savunma üçlüsünden oluşan yargının kurucu unsurudur. Bu kurucu unsurluk görevinin dayanağı, Anayasa’daki hukuk devleti ilkesidir.  Cumhurbaşkanının dile getirdiği projenin nihai hedefi, 81 milyon vatandaşımızın temel haklarını savunmasız bırakmak, hukukun üstünlüğünün yerine, güç sahibi olanların üstünlüğünü yerleştirmektir. Türk Milleti şunu çok iyi bilmektedir: Bu amacın önündeki en büyük engel Türkiye Barolar Birliği ve barolarımızdır. Bizim hedef alınmamızın sebebi de budur.

    7. Savunma mesleği, hukuk devletinin ve her vatandaşımızın insan haklarının güvencesidir. Avukatların hükümete bağlandığı bir düzende savunma mesleğinden söz edilemez. Bu proje, adalet sistemini tamamen da doğrudan çökertmeye yönelik olduğu için Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk Milleti’nin bekasını da doğrudan doğruya hedef almaktadır.

    8. Türk Milleti bilmelidir ki; bu projeden en büyük heyecan ve mutluluğu Türkiye’yi bölmek ve yıkmak isteyen terör örgütleri ile onlara maddi manevi her türlü desteği veren küresel oyun kurucular çoktan duymaya başlamıştır. Bunların eliyle ve baro adıyla kurulacak dernekler ve onların üst birlikleri her milli meselede iç ve dış kamuoyunu Türkiye’nin gerçekleri hakkında yanlış bilgilendirecekleri ve fakat devlet eliyle kendilerine sıfat kazandırıldığı için etkili olabilecekleri imkana kavuşacaktır. Nitekim bu projenin, 2013 yılında FETÖ tarafından gündeme getirildiği hepimizin malumudur.

    9. Öte yandan Türkiye Barolar Birliği’ni ve baroları bölmek, baro ve üst birlik adıyla derneğimsi yapılar türetmek, 108.000 avukatımızı, onların eş ve çocuklarını, 20.000 stajyer avukatımızı, Türkiye Barolar Birliği tarafından bir kuruş kamu kaynağı kullanılmadan verilen ve dünyada emsali olmayan sağlık yardımından, meslektaşlarımızın öksüz ve yetimlerinin sahiplenilmesinden, yaşlı ve ihtiyaç sahibi meslektaşlarımızı ek emeklilik ödeneğinden, iş göremez duruma gelen meslektaşlarımızı kimseye muhtaç olmamalarını sağlayan etkili bir sosyal yardım hizmetinden mahrum edecektir. Bu mahrumiyet, her siyasi görüşten en az yarım milyon vatandaşımızı dolaylı veya doğrudan mağdur konumuna düşürecektir.

    10. Sayın Cumhurbaşkanı’nın milli menfaatlere aykırı, terör örgütlerini sevindiren ve yargıyı tamamen yok edecek projesini dile getirmesinden sonra mümkün olan tüm kanallar yoluyla açık
    ve yakın tehlikeyi ilgili ve yetkili olmasını beklediğimiz her kişi ve makama en yapıcı bir üslupla anlattık. Ancak projenin ısrarla yürütüldüğünü görüyoruz. Bu sebeple olağanüstü toplanan yönetim kurulumuz, oybirliğiyle, 24 Şubat 2018 tarihinde tüm baro başkanlarımızı, barolarımızın Türkiye Barolar Birliği delegelerini, seçilmiş tüm kurullarını ve tüm meslektaşlarımızı Ankara’da çok yüksek katılım dikkate alınarak belirlenecek uygun bir salonda olağanüstü toplantıya davet etme kararı almıştır. Toplantının tüm organizasyonu için başkanlık divanı tam yetkilendirilmiştir.

    11. Türkiye Barolar Birliği, barolarımız ve tüm avukatlarımız, varlık sebebimiz olan Türk Milleti’ne emanettir. 09.02.2018, Safranbolu.
    =============================================
    Dostlar,

TBB’nin ÇOK CİDDİ ve KRİTİK UYARISI :
Erdoğan İçin Köprüden Önce Son Çıkış!

Türkiye, siyasal tarih, insanlık – uygarlık tarihi bakımından son derece önemli hatta kritik günler – zamanlar yaşamakta. En can alıcı ulusal konularda bile ikide bir “ALDATILAN – KANDIRILAN” ve sıkışınca da bunu kamuoyu önünde kabul ve itiraf etmek zorunda kalan bir kişi, aşama aşama olağanüstü boyutlara vardırdığı fiili yetkilerle TEK ADAM konumunda ülkemizi sürüklüyor. En net ve vazgeçilemez saptama olarak bu olgunun altını çizelim.

TEK ADAM’ın kişisel birikimi – donanımı – geçmişi; böylesine ağır – kapsamlı ve hukuk dışı – kabul edilemez “de facto” durum için asla yeterli değil. Hukuk devleti fiilen askıdadır.

TEK ADAM, “kandırıldığı” gerekçesiyle son derece basitçe – pişkince ve adeta örtük emir kipiyle, “Rabbim ve Milletim bizi affetsin” diyerek benzer hataları sürdürmektedir. Oysa ” kandırılma” olarak kamuoyuna açıklanan bu “kandırmaların” hesabının siyaseten ve yargısal düzlemde ve bu dünyada verilmesi seküler – laik hukuk düzeninde kaçınılmaz zorunluktur.

Ortalıkta sağduyudan kırıntı kalmamış, 81 milyon insanın geleceği, 1 kişinin 2 dudağını açmasına ya da açMAmasına bağlanmıştır. Bu durum, halk diliyle korkunç bir basiret bağlanması; siyasetbilimsel olarak ise kabul edilemez ve sürdürülemez muazzam bir risktir! Türkiye Cumhuriyeti için asıl ve çok ciddi beka riski budur. Devlet aklını (Reason D’etat) geçerli kılacak hemen hemen hiçbir kurumsal mekanizma etkin değildir. Parti devleti anlayışı, dayatması ve kadroları en küçük birimlere dek neredeyse tam ve mutlak egemen olmuştur.

Egemenin kendi ördüğü katastrofik politik plastronu kendisinin yarması – yırtması beklenemez. Bu tablonun görülmesi ve örümcek ağlarına bulanmış egemenin farkındalığı ile exodus (çıkış) için inisiyatif alması, siyasal tarihte örneği pek olmayan anlamsız bir beklentidir. Bu durumda 2 seçenek vardır :

1. AKP = RTE‘nin iç – dış dinamiklerin güdümüyle yarattığı ve kendisini de tutsak alan Türkiye politik plastronu, artan aşırı basınca dayanamayarak, denetimsiz olarak kendisi patlayacaktır; sonuç(lar) kestirilemez ancak çok ağır, hatta fatal (ölümcül) olabilir. Delinmiş bir appendiksin oluşturduğu abse – enfeksiyonun açılarak sepsise yol açması ve ölümcül tablo yaratması gibi..

2. AKP = RTE‘nin yarattığı ve Türkiye’yi kendisiyle birlikte içine hapsettiği katastrofik politik plastrona neşter vurulacak, abse – irin cerahat – pislik.. kontrollü olarak boşaltılacak ve sistem yaşatılmaya çalışılacaktır. Başarı şansı çok yüksek olmayabilir. Risk çok büyüktür.
*****
Bu bağlamda TBB’nin tarihsel nitelik kazanan 09 Şubat 2018 Safranbolu  basın açıklaması, VAHİM ÖTESİ kırılgan bir tabloyu betimlemektedir. Her sözcüğünün büyük dikkatle okunması gerekmektedir. Bu açıklamaya göre;

  • TEK ADAM, ülkenin bekasına hizmet etMEmekte, tersine bekası için risk oluşturmaktadır.

TBB, kendisini, bu ceberrut saldırı nedeniyle, TÜRK MİLLETİNE emanet etmek zorunda kaldığını çığlık çığlığa haykırmaktadır. Tüm Devlet erkini hukuk dışı biçimde ele geçirmiş biri, ülkenin anayasal kurumlarını deyim yerinde ise tar-u mar ederek doğramaktadır. Sıra TBB ve TTB’ye gelmiştir bir vesile yaratılarak – kullanılarak : TTB’nin Afrin operasyonu için açıklaması ve “Savaş bir halk sağlığı sorunudur..” demesi bahane edilerek. Oysa bu bir bilimsel gerçektir!

TBB Başkanı, kıdemli ceza hukuku profesörü, Ankara Hukuk Fakültesinin önceki dekanlarından Sn. Av. Metin Feyzioğlu, serinkanlılığı, sağduyusu ve dirayeti ile bilinen bir hukukçudur. Ancak basın açıklamasını bitirirken “bizi kırabilirsiniz….” sözleri ağzından dökülmüş (faili meçhul cinayet çağrışımı!), devamla “..asla eğilip bükülmeyeceğiz; AND OLSUN, AHD OLSUN” gibi trajik sözcükler kullanmak zorunda kalmıştır. Bunlar heyecan ürünü denetimsiz sözcükler değildir. TBB Başkanı, can güvenliği açısından kaygı – endişe – kuşku içindedir ama, bu yakıcı sorunu da tarihe not düştükten sonra, boyun eğmeyeceklerine ilişkin bir tür yemin etmektedir!

Açıklanan metin oybirliği ile karar altına alınmıştır. 24 Şubat 2018’de Ankara’da çok kapsamlı bir toplantı düzenlenerek yol çizgisi netleştirilecek ve kararlılık vurgulanacaktır.

AKP = Erdoğan için sona yaklaşılmaktadır.. Erdoğan yanlışlarında daha da ısrar ederse, yukarıdaki 2 olasılık diyalektik – deterministik olarak (kaçınılmazlaşarak)  gündeme gelecektir. Sistemde basınç olağanüstü yükselmiştir ve patlama eşiğine gelinmiştir. Erdoğan ne yapıp edip, bu kısır döngüden ve kuşatılmışlıktan kendisini ve partisini, dolayısıyla Türkiye’yi kurtarmanın bir yolunu bulmak zorundadır. (Bkz. SARAY’DA TUTSAK ERDOĞAN’A YARDIM ETMELİ)

  • Erdoğan kör inadı, narsisistik takıntıları derhal ve kesin olarak terk etmek zorundadır.
  • Erdoğan, rejimi normalleştirmek, Devletin felç ettiği kurumsal araçlarını, başta TBMM olmak üzere çalıştırmak zorundadır.

Afrin operasyonu şaka değildir! Bu, henüz sınırlı da olsa bir SAVAŞ’tır! Erdoğan, çok acı veren bir söylemle “20-25 şehidimiz var, ÖSO ile birlikte..” gibi kanımızı beynimize fırlatan davranışlarına son vermelidir. ÖSO çapulcuları bir yana, şehitlerimiz net olarak ve zamanında açıklanmalıdır. Bu sayı 50’yi aşmıştır ne acı ki. Fırat Kalkanı operasyonu 75 şehide malolmuştur. Bunlar küçük, önemsenmeyecek rakamlar değildir. Her insan bir Dünyadır! Çok ama çok ciddi, sorumlu, ağırbaşlı olmak zorundadır herkes. Öte yandan “öldürülen terörist sayısı..” açıklamaları savaş hukukuna ve insancıl hukuka aykırıdır ve gün olur uluslararası hukuk katında Türkiye için sıkıntı doğurabilir. Hele hele bu rakamları verirken “..hamdolsun..” diye başlamak ve “.. akşama doğru daha da artacaktır..” sözleri hiçbir biçimde hoş görülemez, normal ve insancıl değildir.

  • Asla unutulmamalıdır ki; bugün yapmak zorunda kaldığımız – bırakıldığımız askeri operasyonlara bizi mahkum eden AKP’nin olağanüstü yanlış geçmiş politikalarıdır. Hata yapan gitmelidir. Devlet yönetimi deneme – yanılma tahtası ya da deney laboratuvarı değildir. Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun bu bağlamdaki açıklaması düşündürücüdür :
  • “Afrin Harekatı milli bir meseledir parti programlarında, ilçe kongrelerinde siyasi malzeme yapılamaz, yapılmamalıdır. Ne yazık ki hükümet bu tavrıyla zeytin dalı operasyonunu, zeytinyağı operasyonuna çevirme çabasında.  Afrin’i bahane ederek her türlü ülke problemini sümen altı etmenin yolu aranıyor.” (http://t24.com.tr/haber/erdogan–karamollaoglu-gorusmesi-basladi,555998)

AKP = Erdoğan ilk olarak OHAL’i derhal kaldırmalı, ülkemizi hızla normalleştirerek hukuk devletine dönüşü sağlamalı, başta TBMM ve yargı olmak üzere Devletin kurumları uyumla çalıştırılmalı ve Erdoğan anayasal yetki sınırlarına çekilmelidir. Artık en son fırsatlardır..

Sevgi ve saygı ile. 11 Şubat 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

DEVLET – TOPLUM – İNSAN ve HUKUK

DEVLET – TOPLUM – İNSAN ve HUKUK

Av. Nurullah AYDIN
2 Ocak 2018, ANKARA 

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Yöneten-yönetilen ilişkileri, egemen sınıfın sömürü sistemi, soyluluk-kölelik, iktidarın keyfiliği; insanlık tarihinin acı gerçeklerdir. Aynı zamanda birikimli tecrübe yığınıdır. Sonuçta; yasalar önünde ayrıcalıklı kişi sınıf zümre olmadığı, herkesin eşit olduğu sistem inşası gerçekleştirmek istenmiştir. Bu hukuk devleti, anayasal devlet, demokrasi kavramları ve uygulamaları ile açıklanabilmiştir. 

Hukuk ve demokrasi iç içedir. Hukukun bulunmadığı yerde demokrasi yoktur. Anayasa ve  yasalar hukuk için vardır ve gereklidir. 

Hukukun üstünlüğü ilkesinin uygulanmadığı devlet yönetiminde keyfilik bulunduğu bilinen bir gerçektir. Hukukun üstünlüğü; kişilerin can, mal güvenliği ile temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alır. 

Devletin tüm çalışmalarında bu ilkeye uygun davranışta bulunması gerekir. Her devlet kurumu ve yetkilisi Anayasanın ve yasaların tespit ettiği görev ve yetkilere sahiptir. Hukuk her şeyin üstündedir ve keyfiliğe yer yoktur. Bu açıdan Anayasa’nın 2. maddesindeki tanımlama çok önemlidir. 

Anayasa’da devlet organları Yasama, Yürütme, Yargı olmak üzere üç temel erk şeklinde düzenlenmiştir. Anayasanın başlangıcında da kuvvetler ayrımının devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu açıkça ifade edilmiştir. 

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat veremez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.. 

Kişiler, kurumlar ve idarenin her türlü yargı kararına uymak zorunda olduğu bilinmelidir 

Anayasa’nın 2. maddesinde; Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, sosyal ve laik bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir. Temel unsur hukuk devletidir. Demokratik, laik, sosyal nitelikleri ise bunun üzerine inşa edilmiştir. 

Yargı; bir ülkede yaşayan herkese lazım. Yargının bağımsızlığını yitirdiği bir ülkede temel hak ve özgürlüklerin varlığından söz edilemez. Bu konuda kurum ve kişiler kendilerine düşen özeni göstermeli, sağduyulu davranmalıdır. Siyasilerin hukuka siyaseti sokmak yerine, hukuku siyasete egemen kılmak erdemini göstermeleri gerekir. 

Anayasa’nın 5. maddesinde devletin temel amaç ve görevleri belirlenmiştir. Hukukun üstünlüğünü sağlayan devlet, sosyal devlettir. Sosyal devlet ilkesi, geleneksel hukuk devleti ilkesini tamamlar. Devletin temel niteliklerinden biri, sosyal hukuk devleti ilkesidir. 

Sosyal hukuk devleti; temel hak ve özgürlükleri en geniş ölçüde sağlayan ve güvence altına alan, toplumsal gerekleri ve toplum yararını gözeten, kişi ve toplum yararı arasında denge kuran, toplumsal dayanışmayı üst düzeyde gerçekleştiren, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak kollayan, milli gelirin adil bir biçimde dağıtılmasını sağlayan devlettir. 

Sosyal hayatı hukuk kuralları düzenler. Hukuk da gelişen sosyal hayata göre şekillenir. Yasaların ilk ve temel amacı, bireylerin mutlak haklarını korumak ve düzenlemektir. Çünkü insanların refah ve huzurunun temeli hukuktur. 

Siyasilerin hukuka siyaseti sokmak yerine, hukuku siyasete egemen kılmak erdemini göstermeleri gerekir. Çünkü bağımsız yargı, yeri ve zamanı geldiğinde yasama ve yürütme organları için de denetleyeceği, sınırlandırıcı işlevde bulunur. 

Yargı tam bağımsız değil ise vatandaşın temel hak ve özgürlüklerinin kargaşaya, hükmetmeye tabi olacağı ve kuralsızlıkların kural haline gelmesi doğaldır. Yargı bağımsızlığına tutuculukla yaklaşan siyasiler, bunun yoksunluğunun ve eksikliğinin aslında kendilerine zarar verdiğini zaman içinde görür. 

Temel görüş; devletin hukukun üstünlüğünü esas alması durumunda, yurttaşlarının haklarını güvenceye aldığı, özgürlüğünü sağladığı hususudur. Demokratik olduğunu öngören her rejimin, hukuku temel almasında zorunluluk vardır. 

Toplumda ve devlette sorumluluk taşıyan herkes, açıklamalarının ve uygulamalarının ne gibi etki yaratacağını ve getireceği sonuçları önceden düşünmek zorundadır. 

Günün Sözü : Haksızlık yaptınsa telafi etmeye bak, yoksa haksızlığa maruz kaldığında sızlanma.
================================
Dostlar,

Sayın Av. Nurullah Aydın çok kıdemli ve birikimli, yurtsever  bir hukuk adamıdır.
Bu sitede çok sayıda yazısına yer verilmiştir.

Yukarıya aldığımız makalesi, son derece özlü bir içeriktir temel kavramlara değgin.

Türkiye’nin birikimi, sabır ve olgunlukla siyasal iktidara anımsatmalarda bulunmakta, uyarılar yapmaktadır. Demokrasinin erdemi de çok seslilikte (plüralizm) ve birbirinin görüşlerine değer vererek saygı içinde yararlanmak ve genelin yararı (ortak iyi) için ortak aklı kullanmaktır.
Bu arada çoğunluğun azınlıkta kalanları asla ezmemesi, asgari ortakların çoğunluk baskısına (majorite) dayalı değil, çoğulcu (plüralist) yaklaşımla üretilmesi temeldir.

Siyasal iktidarın, hiçbir biçimde savunulamayacak “ben seçim kazandım, dilediğimi yaparım” anlayışı son derece sakıncalı hatta tehlikelidir toplumsal barış için. Demokrasinin evrensel değerleri bellidir ve bunları yeniden tanımlamadan önce varolanları uygulamak ve demokratik iklimi kurup yaşatmak vazgeçilmezdir. Ancak bundan sonra verili kuralları tartışmaya açmak düşünülebilir. Bunun da gerekçesi ancak demokratik standartları, temel insan hak ve özgürlüklerini daha da ileri taşımak olabilir.

İHEB -İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi-, insanlığın tarih boyunca sağladığı bu birikiminin kristalleşmiş metnidir ve 10 Aralık 1948’e tarihlenen görkemli bir uzlaşıdır, yaşatılmalıdır.

Hepsi için de

1. Temel bilimsel bilgi,
2. Hoşgörü ve
3. İnsan sevgisi ontolojik sacayağını oluşturmaktadır.

Sevgi ve saygı ile. 03 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

BAROLAR BİRLİĞİNİN 16 NİSAN 2017 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ HALK OYLAMASINA İLİŞKİN KAMUOYU AÇIKLAMASI

Kamuoyu Açıklaması

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

BAROLAR BİRLİĞİNİN 16 NİSAN 2017 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ
HALK OYLAMASINA İLİŞKİN KAMUOYU AÇIKLAMASI

1- 16 Nisan 2017 Halk Oylaması sürecini hep birlikte yaşadık. Bu süreçte görev alarak yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, hukukun üstünlüğü için mücadele eden tüm baro başkanlarımız ile meslektaşlarımıza, toplantılarımıza katılan ya da sosyal medyadan izleyen, düşüncelerini paylaşan tüm vatandaşlarımıza, tercihi ne olursa olsun oyunu veren herkese içten teşekkürlerimizi sunuyoruz.2- Anayasa değişikliği sürecinde, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’nun kararları çerçevesinde ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 110. maddesi uyarınca, milletvekillerini ve halkımızı bilgilendirmek üzere, üzerimize düşen görevi yerine getirdik.
3- Halk oylaması gününde; Halk Oylamasına sunulan değişikliğin hukuk düzenimizi bütünüyle etkileyecek olması, dolayısıyla böyle bir değişikliğin tam anlamıyla güvenilir bir oylama sonucunda yapılmasındaki üstün kamu yararını dikkate alarak, hukukun üstünlüğünü korunması görevimiz çerçevesinde Türkiye Barolar Birliği’nde Sandık Güvenliği Merkezi kurduk. Konunun uzmanı meslektaşlarımız eliyle, vatandaşlarımızdan gelen soruları telefonla cevapladık, barolarımızı sorunlarla ilgili bilgilendirdik.
4- Sandık Kurullarında temsilci görevlendirmek ise, barolarımızın ve Türkiye Barolar Birliği’nin görev ve yetki alanında değildir. Bu sebeple, oyların sayımına ilişkin tutanakların tutulmasına, toplanmasına ve karşılaştırılmasına dair veriler, halk oylamasında sandıklarda görevli bulundurma hakkına sahip siyasi partilerin elinde mevcut olabilir. Bu nedenle; YSK’nın yalnızca siyasi partilere duyurduğu sandık sonuçlarının toplanan tutanaklarla karşılaştırılması, yine yalnızca siyasi partilerce yapılabilir.
5- Tüm gün boyunca, Türkiye’nin pek çok ilinden gelen telefonların büyük bir kısmı, mühürsüz oy pusulası şikâyetlerini içeriyordu. Avukatlarımızın bu durumda hukuki tavsiyesi, sandıklar açıldığında bu hususun tutanakla tespit edilmesi idi. Çünkü 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki Kanun‘un emredici 101. maddesinin 1. fıkrasının 3. bendi uyarınca, mühürsüz oy pusulaları geçersizdir.
6- Kanunun bu çok açık hükmüne rağmen, oylama devam ederken, “mühürsüz oy pusulalarının dışarıdan getirildiğinin kanıtlanamadığı hallerde, bu pusulaların geçerli olacağı”na karar verildiği, YSK’nın web sayfasına atıf verilerek basın-yayın organlarınca duyuruldu.
7- Oysa aynı YSK, sadece birkaç saat önce, oy pusulalarına mühür basılmış olmasının sebebini “oylamada sahte oy pusulası kullanımını engellemek” olarak duyurmuştu. (bkz.16.04.2017 559 sayılı YSK kararı)
8- YSK’nın bu kararının sonucu olarak; dışarıdan sahte oy pusulası getirilip getirilmediğini kanıtlama olanağı kalmamıştır. Çünkü bir oy pusulasının dışarıdan getirilmiş olduğunun biricik kanıtı, pusulada mührün bulunmamasıdır.
9- Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin 06/02/2014 tarih ve 2013/3912 numaralı bireysel başvuru üzerine verdiği kararında, meslek odalarının seçimlerinde dahi mühürsüz oy pusulalarının geçersiz olacağından söz edilmektedir. Şu halde YSK’nın emredici bu kanun hükmünü herhangi bir gerekçeyle görmezden gelmesi hukuka uygun olamaz.
10- Sandık Güvenliği Merkezine gelen telefonlardan da anlaşıldığı üzere; maalesef oylama devam ederken kanuna aykırı olarak verilen bu karar sebebiyle, mühürsüz oy pusulası kullanıldığına dair tutulması zorunlu olan tutanaklar muhtemelen çoğu sandıkta tutulmamıştır. Çünkü bu hukuka aykırı karar ile sandık kurulları, mühürsüz oy pusulası kullanılmasının usule uygun olduğuna dair hatalı bir kanaate sevk edilmişlerdir.
11- Yine basın aracılığıyla edindiğimiz bilgilere göre, pek çok sandıkta, oylama bittikten sonra, mühürsüz pusulaların arkası, sandık kurullarınca mühürlenmiş, gerekçe olarak da YSK’nın söz konusu kararı gösterilmiştir.
12- Şu halde, YSK’nın, Kanuna açıkça aykırı bu duyurusu hem usulsüzlüğe hem de usulsüzlüğün ortaya çıkmasını sağlayacak tutanakların tutulmamasına neden olmuştur. Seçimlerin yargı güvencesinde yapılacağına ve bunun sağlanmasından da YSK’nın sorumlu olacağına dair Anayasa’nın 79. maddesinin içi, maalesef bizzat YSK tarafından boşaltılmıştır.
13- Bu durumda halk oylamasının sonucunu, mühürsüz oy pusulası kullanılmasından daha da ağır olarak, YSK’nın söz konusu hukuka aykırı kararı etkilemiştir. YSK’nın yapılan itirazları değerlendirirken, Anayasa madde 79 ile kendisine yüklenen sorumluluğun gereğini yerine getirmesini umuyor ve diliyoruz. Aksi takdirde seçimlerin yargı güvencesinde yapıldığından, adil olduğundan ve sonuçların güvenilirliğinden, kısacası hukukun üstün olduğu demokratik bir devlet düzeninden söz edilmesi mümkün olmayacaktır.

Üzüntümüz, halk oylamasının sonucuna ilişkin değil, sonucu etkilemeye elverişli açık ve ağır hukuka aykırılıkların görmezden gelinmek istenmesine ilişkindir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
http://www.barobirlik.org.tr/Detay76487.tbb17.04.201796977
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANLIĞI 

BASIN AÇIKLAMASI VİDEOSUNU GÖRÜNTÜLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
============================================
Dostlar,

Türkiye Barolar Birliği’nin yukarıda sunduğumuz açıklaması, uyarıları son derece yerindedir.
Bütünüyle paylaşarak herkesin, iktidarın ilgi ve bilgisine sunuyoruz..

Söz konusu hileli halk oylaması açıkça hukuk dışıdır ve suçtur.
Ne yazık ki düzeltmek için bütün hukuksal yollar kapalı gözüküyor.
YSK bu gün CHP ve Vatan Partisinin başvurularını reddetmiştir.
YSK toplantısı 11 üyenin tümüyle yapılmış ve 1 üyenin azlık oyu ile halkoylamasının iptali istemi reddedilmiştir. Anayasanın 79. maddesine göre YSK’nın 4 üyesi yedektir. Toplantının olağan koşullarda 7 üye ile yapılması gerekir. Yedek üyeler, asılların toplantıya katılamamaları durumunda devreye girecektir. Bu yönüyle Kurul toplantısının şekil koşulu bakımından hukuksuz olup olmadığı da dikkate alınmalıdır.
Şimdi sıra AYM’ye bireysel başvuruya geldi (Anayasa md. 148).
O AYM ki, OHAL KHK’leri geçelim yasaları, açıkça anayasaya bile aykırı iken, ezici bir
çoğunluğu hukuksal olarak YOK HÜKMÜNDE iken, “görevsizlik” kararı vererek (Anayasa md. 148’i gerekçe göstererek) CHP’nin iptal başvurusunu reddetmişti. Oysa bu aşamada Anayasa’ya, rejime sahip çıksa idi ülkemiz bu ağır bunalım ortamına sürüklenmeyebilirdi. Kendini yadsıyan, işlevsizleştiren, göstermelik kılan bir AYM ve heyeti ile yüz yüzeyiz.. Bir kez daha YSK’nun red kararını önüne götürerek test etmekte yarar var mıdır, bilemiyoruz. AYM pek ala bu kez de Anayasa 79. maddesini gerekçe yaparak görevsizlik kararı verebilir.. Bize göre aynı anda AİHM’ne de başvurulması, zaman kazanmak açısından çok yerinde olacaktır.
* Öte yandan halkın, demokrasilerde meşruiyet sınırları dışına çıkan iktidara ve uygulamalarına evrensel direnme hakkı bulunmaktadır.
* Bu bağlamda CHP’nin halkoylaması sonuçlarını TANIMAMA kararı bütünüyle meşrudur, desteklenmesi gerekir. Uygun, akılcı, yaratıcı yöntemlerle protesto edilmesi ve meşru direnme hakkının içinin doldurulması gerekir ve tümüyle hukuka uygundur.
* İktidarın GEZİ EYLEMLERİNDEN DE KAPSAMLI protestolardan çok ürktüğünü herkes biliyor. Ancak yasalara uygun protesto eylemlerinin şiddetle bastırılması ve insanlarımızın zarar görmesi asla kabul edilemez. İktidar, bu bağlamdaki her tür yasal eylemin – protestonun engellenmesi ile değil; gerekli güvenlik önlemlerinin alınarak yapılabilmesini sağlama ile görevlidir (Anayasa md. 34). Tersine uygulamalar ülkemizdeki gerilimi daha da artırabilir.
Başta iktidar, herkes çok özenli, dikkatli ve hukuka saygılı olmak zorundadır.
* AKP – RTE, hukuksuz – hileli – geçersiz – yok hükmünde olan halkoylaması sonuçlarının ortadan kaldırılması ve oylamanın yenilenmesi ile ödevlidirler; bunalımdan başkaca çıkış yolu gözükmüyor ne yazık ki.. Hem de gecikmeden..
Sevgi ve saygı ile. 19 Nisan 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Mülkiyeliler Birliği GENİŞLETİLMİŞ YÜKSEK DANIŞMA KURULU Toplandı

Mülkiyeliler Birliği

TÜM KURULLARIN KATILIMIYLA GENİŞLETİLMİŞ YÜKSEK DANIŞMA KURULU TOPLANDI


Darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hale dayanılarak çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle Siyasal Bilgiler Fakültesi-Mülkiye’den toplam 34 akademisyenin ihraç edilmesi üzerine, Mülkiyeliler Birliği’nin seçilmiş kurullarının katılımıyla Genişletilmiş Yüksek Danışma Kurulu toplantısı yapıldı. Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi’nde 11 Şubat 2017 Cumartesi günü yapılan toplantıya yoğun katılım oldu. Toplantıda, ihraçlara karşı neler yapılacağı konuşuldu. Söz alan Mülkiyeliler önerilerini dile getirdi.

Toplantıda acil olarak bir hukuk komisyonu kurulması kararlaştırıldı. Komisyon bu hafta çalışmalarına başlayacak. Komisyon, ihraç edilen akademisyenlere hukuksal destek sunarken, bütün dava süreçlerini de takip edecek.

Genişletilmiş Yüksek Danışma Kurulunda, ihraç edilen akademisyenlere nasıl maddi destek sağlanabileceğine ilişkin hususların araştırılmasına karar verildi.

Bunların dışında, ihraç edilen akademisyenlerin akademik faaliyetlerini sürdürebilmesi için gerekli koşulların ve ortamın yaratılması için gerekenler de değerlendirildi.

Toplantıda, kurullar adına kamuoyuna bir duyuru yapılması da kararlaştırıldı.

ETKİNLİĞİN DİĞER FOTOĞRAFLARINI GÖRMEK İÇİN TIKLAYINIZ
=================================
Dostlar,

“Mülkiyeli” şapkamızla, “derin bir empati ile” biz de toplantıda idik.

4 saate yakın sıcak tartışmalar – değerlendirmeler yapıldı.
Açıklamada da belirtildiği üzere 2 ana girişimin ivedilikle yaşama geçirilmesi kararlaştırıldı.
Mülkiyeliler Birliği Yönetimi ve oluşturulan uzman kurul birlikte çalışacaklar.
Dayanışma gerçekten göğüs kabartacak düzey ve nitelikteydi.
1859’dan bu yana 157. yılını yaşayan kadim Mülkiye, elbette bu saldırıyı da atlatacak.
Yalnız Türkiye’nin değil dünyanın da övünç duyduğu bilim – eğitim kurumlarından olan
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye’ye, aklı başında hiç kimsenin
kasten zarar vermeye çalışacağını düşünemiyoruz.

Bir şeyi de hayal ediyoruz : Üniversite yönetimi ve tıbbiyeden meslektaşımız rektör Erkan İBİŞ’in Mülkiye ile övünç duyduğunu – duyması gerektiğini, onu koruyup – geliştireceğini / böylesine sorumlulukla davranmak dışında seçeneği bulunmadığını gördüğünü

Türkiye bu OHAL – sıkıyönetim dönemlerini çoook gördü, -biz de gördük- ama yoluna da devam etti tüm çelmelere karşın. Artık yeterince deneyimli bir demokratik cumhuriyetimiz var, olmalı.

Herkes büyük bir sorumluluk ve ciddiyet içinde, enine boyuna düşünerek ve aklı başında davranmalı. Ülkemize, insanımıza, kurumlarımıza hiçbir biçimde zarar vermemeliyiz. Hele giderimi olanaksız zararlar.. Hele hukukun üstünlüğünü görmezden gelen kin ve intikam hesapları.. Bunlara artık günümüz Türkiye’sinde yer yok..

Bir şey daha unutulmamalı : SBF’nin 5 bine yakın lisans – lisans üstü öğrencisi büyük emeklerle, çoook yüksek puanlarla o arlak kurumda eğitim alma hakkı elde ettiler. Onların bu hakkına da elbette hürmet etmek gerek.

AKP içinde de bu son 686 sayılı OHAL KHK’sı ile yapılanlar (görevden atmalar) adalet duygusunu zedeledi, vicdanlar yaralandı.

Kimse topu / sorumluluğu birbirine atmadan atılan hatalı adımdan dönülmeli, yaralar hızla sarılmalıdır. Bu, başta AKP, herkes için iyi – hayırlı olacaktır. Hatadan dönmek erdemdir ve bir “kemalat” (olgunluk) örneğidir. Türkiye yönetiminde tek başına 15. yılında olan AKP,
bu erdemden uzak düşemez, düşmemelidir.

Sevgi, saygı, kaygı ama UMUT ile.
08 Şubat 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com