Rejim, toplumsallaşan hukuk ile dizginlenebilir!

Rejim, toplumsallaşan hukuk ile dizginlenebilir!

Prof. Dr. YAKUP KEPENEK
27.8.19, Cumhuriyet

Kendisinden hesap sorulamayan AKP iktidarı giderek duyarsızlaşıyor. Yıllardır doğaya karşı duyarsızdı; şimdilerde en yaşamsal konularda da topluma bilgi vermeyi tümüyle unuttuğu gibi, giderek artan oranda topluma duyarsız bir özellik kazanıyor.

Başkanlık rejimine geçilmesinin üzerinden tam 14 ay geçti. AKP Genel Başkanlığıyla birlikte, yasama, yargı ve yürütme güçlerini ve giderek tüm devlet yönetimini tek kişide toplayan rejim, her konuda başarısızdır. 
Başarısız iktidar, tıkanıyor; tıkandıkça da hırçınlaşıyor ve hukuk dışına çıkıyor. Parti – devlet – sermaye -PDS- üçlüsünün kaynaşmış olmasının oluşturduğu olağanüstü merkezi iktidar gücü, toplumun tepesine bir karabasan gibi çökmüş bulunuyor. Bu yetmiyormuş gibi, daha doğrusu tam da bu nedenle iktidar, kazanamadığı yerel yönetimleri de ezmeye girişiyor. Ülkeyi ateşe atmakta olan bu gidişe, hukukun toplumsallaşmasıyla karşı çıkılmalıdır.

Yerel seçim yenilgisinin sersemliği mi? 
Toplum, bu karanlık gidişe, 31 Mart yerel ve özellikle de 23 Haziran İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinde, elinde kalmış olan son olanağı, sandığı değerlendirerek dur demeye çalıştı. İktidar gücü, yerel seçimleri yitirmemek için yalnız devletin tüm olanaklarını seferber etmekle kalmadı, İstanbul’da bulunan Kürt kökenli seçmenlerin oylarını almak için, hapisteki terör örgütü PKK’nin lideri ve onun kırmızı bültenle aranan kardeşinden yararlanmak istedi; birincisine bir doçenti gönderdi, ikincine de iktidarın oyuncağı yaptığı kamu kurumu TRT’ye çıkıp görüşlerini açıklama olanağı sağladı. Yine de İstanbul’da tarihi bir yenilgi aldı
İktidar, yerel seçimlerdeki, özellikle İstanbul’daki başarısızlığının nedenini, kendi niteliğinden doğan başarısızlıklarında arayamıyor. Yenilginin sersemliğiyle iyice bocalıyor. Seçimle gelen belediye başkanlarının görevden alınmaları bunun yeni bir göstergesidir. 
İktidar, İstanbul’da alamadığı Kürt kökenli seçmenlerin oylarının hesabını, en ilkel cezalandırma yöntemine başvurarak Güneydoğu’daki üç kentin halkından soruyor. Yıllardır yargıyı avucuna almış olan iktidarın, haklarında kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan, Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediye başkanlarını görevden alarak yerlerine valileri kayyım olarak ataması, aslına bakılırsa, iktidarın yaşam suyunun toplumsal sertlik olduğunun yeni bir kanıtıdır. Kuraldır, mutlak iktidar gücü, başarısızlığının intikamını hukukun dışına çıkarak alır. Bu iktidar, hukuk dışılık şiddetinden besleniyor. 
Dahası var. Valileri, AKP Genel Başkanı da olan Başkan seçiyor; halkın seçtiği belediye başkanlarının yerine valilerin atanması, aslında merkezi yönetimde geçerli olan başkan-parti bütünleşmesinin yerel yönetimlere de yerleştirilmek istenmesinden başka bir şey değildir. Ek olarak, görevden almalar, AKP’nin elinde yıllardır, 4-5 yılda bir gidilen sandık dışında her şeyini yitirmiş bulunan demokrasiye sıkılan son kurşun anlamına gelir. 
Yerel seçim yenilgisinin sarsıcı etkisi o boyuta varmış olmalı ki, AKP iktidarı, kendi mantığı içinde de, artık etkin ve verimli çalışamıyor. Ekonomiyi ve dış politikayı geçtik, baksanıza; orman yangınlarını bile söndüremiyor. Meğer AKP, kuzuyu kurda teslim edercesine, yangın söndürme işini de özelleştirmiş. Cumhuriyet ile birlikte kurulan Türk Hava Kurumu’nun -THK uçakları, Ulaştırma Bakanlığı’nın belgeleriyle kanıtlandığı gibi göreve hazır olmalarına karşın yangın söndürmede kullanılmadı. Pilotluğuyla övünen ya da tarıma havadan bakan Tarım Bakanı ile Ulaştırma Bakanlığı ters düştü; sonuçta, binlerce hektarlık orman yandı. Gerçekte devletin kurumları arasındaki uyumsuzluklar çok daha derin, örneğin, ot ithali konusunda, TÜİK ile Tarım Bakanlığı arasında yaşandığı gibi, biri birini yalanlayan kamu kurumları oluşmuş bulunuyor. 
Kendisinden hesap sorulamayan AKP iktidarı giderek duyarsızlaşıyor. Yıllardır doğaya karşı duyarsızdı; şimdilerde en yaşamsal konularda da topluma bilgi vermeyi tümüyle unuttuğu gibi, giderek artan oranda topluma duyarsız bir özellik kazanıyor. İktidar, Kaz Dağları ormanının bir avuç altın için acımasızca kazınmasına gösterilen toplumsal duyarlılığa kulaklarını tıkadı. Tank- Palet fabrikasının özelleştirilmesinde, tam bir toplumsal duyarsızlıkla ısrar eden AKP yine çok vefasız ve duyarsız bir tutumla, geçmişte kendisini desteklemeyi görev bilen Memur-Sen’in bir maaş artışı isteğine sırt çevirdi, görüşme tutanağı düzenleme becerisini bile gösteremedi, sorunu Hakem Kurulu’na gönderdi. 
Bir noktaya daha değinelim : Son günlerde AKP’nin içinden iki yeni parti çıkacağı ya da bu partinin ikiz doğuracağı neredeyse kesinleşti. Ülkeyi bu duruma getiren AKP’nin içinden, gerçek anneler bağışlasın, ama bu toplumun sorunlarına çözüm üretecek sağlıklı çocuk ya da çocuklar, genetik nedenlerle, doğamaz.

İlk iş hukuk olmalı!
Ülkeyi her bakımdan bir yangın yerine çeviren AKP iktidarının karşısına evrensel hukuk ilkeleriyle çıkılmalıdır. Öncelikle belediye başkanlarının görevden alınmasına, bu ülkede, hukukun üstünlüğü, onunla birlikte özgürlük ve barış savunucularının, ortak bir tutum ve kararlılıkla karşı durmasının sağlanması gerekiyor. 
Başkanların görevlerinden alınmaları, her şeyden önce, Prof. Dr. Metin Günday ve konunun uzmanı diğer hukukçuların açıkça belirttiği gibi, OHAL döneminde kabul edilen 674 sayılı KHK ile yapılan bir işlemdir. Bu işlemin hukuken yok sayılması için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne – AİHM uzanan bir hukuk savaşımı ya da mücadelesi, en etkili bir biçimde ve toplumla bir arada verilmelidir. 
Bu yıl, Saray’da yapılacak olan adli yıl açılış törenine, toplam 79 baronun, bugüne kadar 51’i katılmayacağını açıklamış bulunuyor. Toplantıya katılmayan baroların, eşgüdüm içinde bu ülkeye hukukun temel evrensel ilkeleriyle yerleşmesi için uğraş vermesi, açılışa katılmama nedenlerini açıklarken, belediye başkanlarının görevden alınmasıyla ilgili hukuksuz işleme, çok açık bir biçimde karşı çıkması büyük önem taşıyor. Belediye başkanlarının görevden alınmalarını yerinde bir tanı koyarak “sivil darbe” diye adlandıran 30 baronun 19 Ağustos tarihli ortak açıklaması bu doğrultuda atılmış çok güçlü bir adımdır. Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmeler, özgürlük, eşitlik, barış değerlerine dayalı, hukuk devleti, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi temel konularda toplumun donanımı artırılabilir. Sanal iletişim kanalları da yoğun bir biçimde kullanılarak, iktidar gücüne hukuk ile karşı durulmasının yollarının ayrıntılı bir biçimde sergilenmesi gerçekleştirilebilir.

Sonuç olarak; hukuktan kaçan AKP’yi hukuk yoluyla geriletmek gerekiyor.

 

Mahfi EĞİLMEZ : Şimdi Ne Olacak?

KENDİME YAZILAR…

Dr. MAHFİ EĞİLMEZ

 

 

 

Şimdi Ne Olacak?

Aylardır ne olacak, nasıl olacak diye piyasalar üzerinde etkili olan İstanbul Belediye Başkanlığı seçimi geride kaldı. Şimdi sırada siyasette, ekonomide ve finansal piyasalarda büyüyen sorunlar var. Finansal piyasalar yılbaşından bu yana süren seçim odaklanması nedeniyle bir türlü yerli yerine oturamadı. Tekrarlanan seçim ve yapılan açıklamalar sonrasında bir miktar toparlanma yaşamış olmalarına karşın, Borsa İstanbul BIST 100

Endeksi, 26 Mart günü ulaştığı 105 bin noktasından 10 bin puan aşağıda, USD/TL kuru yılbaşındaki 5,27 değerinden 0,49 puan yukarıda, banka faizleri yılbaşındaki düzeylerinin 3 – 4 puan üzerinde bulunuyor. Bu piyasalarda ideal hedefleri belirlemek kimi alanlar için kolay kimileri için zordur. Örneğin BIST 100 endeksinin 125 bine ya da 200 bine yükselmesinin kimseye ya da ekonomiye doğrudan bir zararı olmaz. Buna karşılık kur konusu çok duyarlıdır. USD/TL kurunun yükselmesi bir yandan ihracatı teşvik ederken bir yandan da ithal girdi fiyatlarının artmasına yol açtığı için enflasyon üzerinde yükseltici etki yaratır. Faizlerin düşmesi bir yandan üretim maliyetlerinin düşmesine yol açarken bir yandan da kişilerin tasarruf eğilimini düşürerek onları tüketime yönlendirmek yoluyla enflasyonu yükseltici etkiler yaratır.

Aşağıdaki tablo, bugün elimizdeki siyasal sorunların en önemlilerini ve bu sorunların gelecekteki durumunu seçeneği olarak göstermek amacını güdüyor.

Sorunlar Sorun Kalkarsa Sorun Sürerse Sorun Ağırlaşırsa
S 400 sistemi +
D. Akdeniz aramaları +
AB İle İlişkiler +
ABD ile İlişkiler ++

Bu sorunların yalnızca Türkiye’nin çabalarıyla çözülmesi olanaklı değil. Örneğin S 400’ler konusunda ABD görüşünden vazgeçerse kimsenin ek bir şey yapmasına gerek kalmadan sorun çözülür. Buna karşılık ABD ısrarından vazgeçmezse Türkiye’nin ABD ve Rusya arasında bir çözüm üretmesi gerekir. Ki bütün tarafları da doyuracak böyle bir çözüm üretilmesi çok da kolay görünmüyor.

Bu sorunların olumlu yönde çözülmesine ekonomi ve siyasal – sosyal alandaki sorunların çözümü katkı yapacağı için onları da bir tabloda gösterelim.

Sorunlar Sorun Kalkarsa Sorun Sürerse Sorun Ağırlaşırsa
Hukukun üstünlüğü ++
Yargı bağımsızlığı ++
Erkler ayrımı ++ —-
Ekonomik reformlar +++

Hiç kuşkusuz toplumun sorunları bunlarla bitmiyor.
– Eğitimin bilimsel temellere dayandırılması,
kamu kesiminin aşırı harcamalarının önlenmesi,
tarım kesiminin kapsamlı ve ciddi bir reforma tabi tutulması

gibi pek çok sorun daha var çözülmesi gereken.
Ama burada saydıklarımız hemen başlanıp tamamlanması gerekenler.

Önümüzdeki dönemde piyasaların bu iki tabloda yer alan sorunların çözümlenmesine göre biçimleneceğini söyleyebiliriz. (26.6.19, http://www.mahfiegilmez.com/2019/06/simdi-ne-olacak.html#more)

İstanbul Seçimleriyle İlgili Düşünceler

İstanbul Seçimleriyle İlgili Düşünceler

Onur Öymen
31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerin üzerinden yaklaşık iki ay geçmesine karşın seçim süreciyle ve özellikle YSK’nın İstanbul seçimlerinin yenilenmesine ilişkin kararı ile ilgili tartışmalar bitmedi.
Saygın hukuk uzmanlarının büyük bir bölümü yapılan kimi işlemlerin, özellikle YSK’nın kararının ‘tam kanunsuzluk’ niteliği taşıdığı için yok hükmünde olduğu görüşünde ısrar ediyorlar.
Aynı zarftan çıkan dört oy pusulasından üçünün geçerli, birinin geçersiz olduğu yolunda YSK’nın aldığı kararın hukukun temel ilklerine, yasalara hatta sağduyuya aykırı olduğunu dile getirenler çoğunlukta. Dünyada da bu durumun bir benzerini hatırlayan yok.
Yasaların açık hükmüne rağmen, oylamanın yedi üyeden oluşan asıl üyeler yerine, dört yedek üyenin de katılımıyla yani 11 üyenin oyuyla gerçekleştirilmesinin ‘tam kanunsuzluk’ oluşturduğu görüşüyle değerli hukukçular Atilla Kart ile Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun yaptığı girişimler konuyu bir kere daha gündeme getirdi.
AKP’nin kurucularından, Başbakan eski Yardımcısı, tanınmış hukukçu Ertuğrul Yalçınbayır’ın tartışmaların başından beri, bu oylamanın ‘tam kanunsuzluk’ oluşturduğu için yok hükmünde sayılması ve buna karşı Danıştay’da dava açılması gerektiği yolundaki görüşünde ısrar etmesi dikkat çekici.
Bütün bu gerçekler ortadayken yeni bir seçim sürecine girildiği için artık sorunun hukuksal boyutu üzerinde ısrar edilmemesi gerektiğini düşünenlerin bulunduğu görülüyor. Bu görüşü savunanlar esasen YSK’nın kararlarının kesin olduğunu, bu nedenle iç ve dış yargı yoluna gidilmesinin sonuç vermeyeceğini ileri sürüyorlar. Bence, “nasıl olsa beklediğimiz kararı alamayız, o nedenle hukuk yollarına başvurmaktan vazgeçelim” görüşü hukukun üstünlüğünün sağlanması için mücadele etmekten vazgeçmek ve hukuka uygun olmadığını bile bile bir kararı içimize sindirmek anlamına gelir.
Yaşanan bütün olumsuzluklara ve hukuken savunulması olanaklı olmayan engellemelere karşın, Ekrem İmamoğlu’nun 31 Mart’ta olduğu gibi 23 Haziran’da da başarılı bir sonuç alacağı inancı toplumun geniş kesimlerince paylaşılıyor.
Ancak hukukun üstünlüğünün, demokrasinin ve insan haklarının korunması en az seçimin kazanılması ölçüsünde önemlidir. Bu konu, ayrıca, hukukun en eski ve en geçerli kurallarından biri olan “kanunsuz suç olmaz, kanunsuz ceza olmaz” ilkesinin açık bir ihlalini oluşturmaktadır.
Çünkü, hiçbir belgede 31 Mart seçimlerini Ekrem İmamoğlu’nun değil de, rakibinin kazandığını gösteren bir kanıt yoktur. Dolayısıyla, gerek Ekrem İmamoğlu, gerek O’nu destekleyen siyasal partiler, gerekse İmamoğlu’na oy veren seçmenler hukukun temel ilkelerine aykırı biçimde cezalandırılmış olmaktadırlar. Aynı zamanda, bu durum İmamoğlu açısından tam bir hak ihlali oluşturmaktadır.
Şu veya bu gerekçeyle, herhangi bir yargı kurumunun bu gerçeği göz ardı etmesi yalnız hukuka değil, akla ve sağduyuya da aykırı olacaktır.
2017 yılından beri, Türkiye’nin hukuk ve demokrasi alanlarındaki eksiklikleri gerekçesiyle yeniden Avrupa Konseyi’nin denetimine alınmış olması da göz ardı edemeyeceğimiz ölçüde ciddi bir konudur ve Türkiye’nin üyelik sürecinin sürdürülmesinin önündeki en büyük engellerden biridir.
O bakımdan, YSK’nın aldığı kararla ilgili tartışmaların ve bu konuda atılacak adımların büyük önemi vardır.
Bence, bu aşamada yapılabilecek hatalardan en büyüğü hiçbir şey yapmamaktır.
Saygılar, sevgiler. 29.05.2019

Hangi ‘yapısal reformlar’?

Hangi ‘yapısal reformlar’?

Erinç Yeldan
Cumhuriyet
, 3.4.19

 

Yerel seçimler geride kaldı. Piyasaların beklentisi bundan böyle en az 4 yıl boyunca “seçim yarışının söz konusu olmadığı bir Türkiye’de yapısal reformların artık uygulanmaya konulacağı” umuduyla çalkalanıyor. “Yapısal reform gerekliliği” iktisat gündemimizde neredeyse ilahi bir kutsanma yükümlülüğüne dönüştürülmüş durumda. Bu hafta söz konusu kavramı içerdiği mistik algılardan arındırarak tartışmaya çalışacağım. Konu son derece geniş ve kapsamlı. Bu köşenin boyutlarının ise sınırlı olduğu gerçeğinden hareketle aşağıda vurgulayacağım öneriler demetinin kaçınılmaz olarak “genel ve soyut” düzeyde kalacağının farkındayım. Bunun için baştan özür diliyorum. Öte yandan da kapitalizmi idare etmek gibi bir niyetim, iddiam, ya da yükümlülüğümün olmadığını da okurlarımın takdirine bırakmak arzusundayım. Her şeyden önce, Türkiye’de hukukun üstünlüğünü sağlayacakemekçilerin yaşam koşullarını iyileştirecek ve çoğunlukla piyasa sistemine müdahale ve düzenleme gerektiren “yapısal dönüşümler” ile İstanbul finans burjuvazisinin taleplerini birbirine karıştırmamamız gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye için olmazsa olmaz ilk adımlar 
Söz konusu yapısal dönüşümün Türkiye için “olmazsa olmaz” ön koşulları;

hukukun üstünlüğü ve
liyakata dayalı bir yönetim sisteminin kurgulanması ve
insan haklarına, özgür düşünceye saygılı, çağdaş ve katılımcı demokrasi kurumlarının özgürce çalışmalarının sağlanmasıdır.

Eğitimde tek tip, ezbere dayalı, sorgulamadan salt itaat etmeyi hedefleyen İslamcılaştırmaya dayalı öğretimin önüne geçilmeli; eğitim sistemimiz özgür, bilimsel kuşkucu, sorgulayan ve analitik düşünce ile donatılmış, yaratıcı nesiller yetiştirmeye odaklanmalıdır.
Ekonomik düzlemde ise toplumsal adaleti geliştirecek bir vergi düzenlemesi ön koşul olmalıdır. Toplumsal çürümüşlüğün ve ahlaksız büyümenin ana bileşeni olarak çalışan “vergi ve/veya imar affı” gibi düzenlemeler yasa dışı ilan edilmelidir. Buradan hareketle, kamu maliyesini güçlendirmenin yanı sıra haksız nitelikli kazançların adaletli bir biçimde vergilendirilmesine dönük olarak imar rantları vergilendirilmelidir
Türkiye benzeri gelişmekte olan yükselen piyasa ekonomileri için uluslararası yeni-işbölümünde üstlenilen görev, her ne pahasına olursa ihracatın artırılması ve bu nedenle de uluslararası rekabet gücünün yükseltilmesi önceliğidir. Bu da ücretlerin baskı altında tutulmasını ve ihracatçı sektörlerde emek veriminin yükseltilmesini sağlayacak -çoğunlukla ithal teknolojiye ve pazarlama tekniklerine dayalı dışa bağımlı- bir üretim desenini gerekli kılmaktadır. Buna karşılık olarak, emekçileri ve uğradıkları ekonomik şiddet altında sosyal dışlanmaya uğrayan kır ve kent yoksullarını da kucaklayarak genişleyen bir iç pazarın avantajlarından yararlanmak öncelikli olarak gündeme getirilmelidir. Bunların ötesinde, her ne pahasına olursa olsun sanayileşmenin yarattığı çevre tahribatı ve ekolojik felakete götürecek olan hiper-tüketime dayalı üretim anlayışı terk edilmeli; gelecek kuşaklara sağlıklı, temiz ve yaşanabilir bir dünya bırakmak önceliğimiz olmalıdır. 
Bu tür alternatif bir modelde uluslararası rekabet gücünü artırmak için ücretleri ve maliyetleri aşağıya çekme saplantısının yerini, iç pazarda istihdamı ve iç talebi koruyan, üretkenlik kazanımlarını emeğin gelirlerine yansıtan bir sanayileşme ve üretim modeli benimsenmelidir. Bu modelin ana itici gücü kamu girişimciliğine ve kamu yatırımlarına dayanmak üzere yeniden kurgulanabilir.

İnsan onuruna yakışır iş 
İşgücü piyasalarında enformalleştirmeyi (AS: kayıtdışılaştırmayı) özendiren taşeronlaştırıcı (alt-işveren tipi) uygulamalar titizlikle izlenmeli, ILO belgelerinde tanımlanan “insan onuruna yakışır iş” kavramı ana ölçüt olmalıdır. Hipersömürüyü olanaklı kılan cinsiyet ve etnik ayrımcılığa ve her türlü sosyal dışlanmaya yol açan enformal (AS: ayıt dışı) istihdam biçimleri reddedilmelidir. İşsizlik ve cinsiyet, etnik köken ve bölgesel eşitsizlik biçimleriyle mücadele tüm makro birimlerin önceliği olarak kurgulanmalıdır. Sermaye çevrelerince sürdürülen ve emeğin kazanımlarını yok etmeyi amaçlayan, kıdem tazminatının kaldırılması, fona devredilmesi ve/veya en azından işlevsiz hale getirilmesine yönelik istemler ise reddedilmelidir.

Küresel düzeyde finansal istikrarın sağlanması 
İktisat ile ilgilenen hemen bütün sosyal bilimcilerin ortak görüşü, 2007/08 küresel kriziyle tetiklenen ve “büyük durgunluğa” dönüşen küresel kriz dalgalarının ana nedeninin dünya finans piyasalarında yaşanan sürdürülemez şişkinleşme (aşırı değerlenme) ve borçlanma temposu olduğu konusunda birleşmektedir. Önceleri dot. com, daha sonra tüketici ve konut kredileri aracılığıyla sürdürülen finansal şişkinlik, 2007’de artık sürdürülemeyerek patlamıştır. Sermaye’nin finansal rant oyunlarından kurguladığı hayali kârlar, reel ekonominin gerçekleriyle bağdaşmaz niteliktedir. Dolayısıyla “çözüm”, öncelikle çarpık küreselleşme dalgasının üzerine inşa edildiği kırılgan finansal yapının reel ekonomik sektörlerle olan ilişkilerinin sağlıklı bir yapıya kavuşturulması ve “tıklama kapitalizminin” (capitalism on tick) hayali değerlere dayalı köpük ekonomisinin dizginlenmesinden geçmektedir. 
Bu anlamda, başta BDDK, SPK ve Merkez Bankası olmak üzere, finans sermayesinin ve rantiyer grupların taleplerine ve “finansal sistemin sağlığı herşeyden öncedir” şantajına karşı duracak, finansal istikrarı sağlamlaştırıcı bir kurumsal üstyapı oluşturulmalıdır. Ticari bankalar ile yatırım bankaları birbirinden ayrılmalı; kooperatif bankacılığı, kamu bankacılığı ve kâr amacı gütmeyen almaşık örgütlenme biçimleri özendirilmelidir. 
Merkez Bankası’nın kendisini salt fiyat istikrarı hedefiyle sınırlaması yerine, döviz kurundaki oynaklığı ve belirsizliği azaltacak ve reel düzeyini koruyacak bir “reel döviz kuru hedeflemesi” para politikası özendirilebilir. Daha genel anlamda, tüm finansal varlıkların fiyatlarını bir arada gözeten bir “finansal istikrar hedeflemesi” kavramı geliştirilebilir. Bu bağlamda, finansal sistemin hiper-akışkanlığını ve tahrip edici spekülatif öğelerini dizginleyecek bir finansal işlem vergisi düşünülebilir.

Yönetişim ve demokrasi 
Burada sıralanan “yapısal dönüşüm” önerilerinin nihayetinde “sistem-içi” olduğu ve sistemden kalıcı bir kopuş önerisiyle birleştirilmedikçe gerçekçi ve kalıcı olamayacağı ve bu haliyle de bu çabaların anlam ifade etmediği öne sürülebilir. Bu tespit kuşkusuz doğrudur. Nitekim, küresel ekonominin mevcut koşullarında kapitalizmin “sistem- içi” herhangi bir dönüşüm önerisine dahi tahammülü kalmamış durumdadır. Örneğin, hukukun üstünlüğü” veya katılımcı demokratik kurumlar gibi kavramlar artık gerek yerel, gerekse uluslararası sermaye çevrelerinin stratejik kararlarına ayak bağı olarak görülmekte ve köhnemiş bürokratik engeller biçiminde nitelendirilmektedir. 
Demokrasi kurumları artık yerlerini “akil insanlardan oluşturulan üst kurullar”, “uluslararası tahkim mevzuatı” ve adına “yönetişimci etkin devlet” denilen, demokratik denetimden uzak, güçler ayrılığı ilkesini reddeden teknokratik yönetim yapılarına terk etmektedir. Dolayısıyla, yukarıda ana başlıklarla özetlemeye çalışılan yapısal dönüşüm önerilerinin, aslında mevcut kapitalist sistemin çaresizliğini gözler önüne sermek ve iç çelişkilerini belgelemek gözüyle de okumanın doğru olacağını düşünmekteyim.

***
Son söz olarak, Korkut Boratav hoca yıllar önce, 4 Mayıs 2005 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki bir yazısında, şu sözleri bizlerle paylaşmaktaydı: “Adım adım  aykırı’ düşünmeye yönelmemiz gerekiyor. Önce, bugünün egemen düşünce biçiminin sınırlarını; giderek kurulu düzenin parametrelerini de zorlayarak…” 
Aykırı düşünmeye hazır mıyız?

1933 tarihli Andımız

1933 tarihli Andımız

Sadi SOMUNCUOĞLU

Sadi SOMUNCUOĞLU
sadisomuncuoglu@yahoo.com
20 Ekim 2018, YENİÇAĞ

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Başbakan 2009’da ‘demokratik açılımı’  başlatıyorum” dedi. Açılım, kısa, orta ve uzun vadede tamamlanacaktır. Kısa vadede yapılacaklar kolay, ama orta ve uzun vadedekiler, anayasa değişikliğini gerektirdiği için zor. Meselâ anayasadan “Türk” adının çıkarılması gibi. Kolay denilen ve 26 maddeden oluşan düzenlemenin 19. madde başlığı “AND okunmayacak”tır. Açıklaması ise; “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde 250 yeni okul inşa edilecek. İlköğretim okullarında ‘Türk’üm, doğruyum, çalışkanım’ dizeleri ile başlayan And’ın okutulmasından vazgeçilecek” şeklindedir. (19.09.2009, Star)

26 maddeyi de ele aldığımız Millî Düşünce Merkezi (MDM) yayınlarından Son Haçlı Seferi: PKK Açılımı kitabımızda 19. maddeye ilişkin şunları yazmıştık:

“Bu yasaklamayı kim istiyor? Tabii ki, PKK-AB-AKP. Böylece ‘bebek katilinin’ bir şartı daha yerine getirilecek demektir. Bin yıldır kan ve can bedeliyle vatan yaparak yüksek bir medeniyet kurduğumuz bu topraklarda kendi çocuklarımıza milletimizin andını öğretemeyeceğiz; onlara doğruluk, çalışkanlık, dürüstlük gibi temel değerlerimizi öğretemeyeceğiz öyle mi? Haddini bilmezlik ve inkârcılık doğrusu bu kadar olur.

Aslında And’ın yasaklanması açılımcıları ele veren bir şifre gibidir; suçüstü halidir. Şöyle ki, bunlar; Atatürk ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir’ diyerek devleti Türk Milleti esasına göre kurdu. Böylece diğer etnik kesimlere inkâr, asimilasyon ve ayrımcılık yaptı. ‘Biz ayrımcılıkla mücadele ederek bu yanlışı düzelteceğiz’ diyorlar.

Demek ki, Atatürk ve arkadaşları devleti ırklar koalisyonuna göre değil de, bir millet gerçeğine göre kurmakla büyük suç işlemiştir. Atatürk düşmanlığının gerçek kaynağı bu olsa gerek.

Sanki; milletle etnisite aynı şeymiş, dünyada etnik/ırk ortaklığı esasına göre kurulmuş bir devlet varmış, etnik kesimler milletin ayrılmaz birer parçası ve çoğunluğa mensup değilmiş gibi! Bu durumda asıl ‘ayrımcılık’, ‘bölücülük’, ‘asimilasyon ve ‘inkârcılık’ Türk Milleti gerçeğinin reddi ile onun bir parçasını koparmaya kalkışmakla yapılmaktadır.

Evrensel hukuka bakıldığında milletler, çoğunluğa ve azınlığa mensup olmak üzere iki gruptan oluşmaktadır. Bu çerçevede düzen, eşit vatandaş, bir millet ve millî (AS: Devlet) temelinde üçlü bir yapıya göre kurulmaktadır. Azınlığa mensup olanlar ise, kültürleri ve inançlarını bireysel planda hür olarak yaşayan, ülkenin eşit vatandaşlarıdırlar. Ayrımcılık yapamazlar, grup kimliği talep edemezler.

Etnik kesimlere gelince, bunlarla ilgili olarak evrensel hukukta herhangi bir düzenleme yoktur, çoğunluğa mensup ve eşit haklara sahip vatandaştırlar. Bizde olduğu gibi ‘kimliğimizin tanınmasını istiyoruz’ şeklinde komik talepte bulunamazlar. Çünkü buradaki kimlik siyasi olmayıp toplumsaldır. Başka bir ifade ile bir aileye veya aşirete mensubiyet, yahut bir şehirli olmak, birilerinin kabul veya reddine bağlı olmayan objektif bir realitedir. Sade bir ifade ile aşiretler topluluğu diyebileceğimiz etnisite de aynı durumdadır. Bunların üzerine siyaset ve egemenlik kurma iddiası ileri sürülemez.

İyi niyetliler için bir daha anlatalım. Büyük bir kültürün ve medeniyetin inşasını gerçekleştiren Selçuklu ve Osmanlı Cihan Devleti gibi, Türkiye Cumhuriyetini de Türk Milleti kurmuştur. Sahibi Türk Milletidir. Bu topraklarda binlerce yıldır kökeni ne olursa olsun birlikte yaşayan herkes, Türk Milletinin asli unsurudur. Hoşunuza gitse de, gitmese de bu yaşanmış ve yaşanmakta olan bir gerçektir. İşte bunun inkâr edilemez bir delili: Sultan Abdülhamit döneminde yapılan 1876 anayasasında, devletin ve kurucusu olan Türk Milletinin kimliği şöyle tarif edilmiştir: ‘Devletin resmi dili Türkçedir, Türkçe okuma yazma bilmeyenler memur ve mebus olamaz, ülkenin neresinden seçilmiş olursa olsun, herkese Osmanlı mebusu denir.’ Dikkat edilirse Türkçe bilenlerin sayıca az ve devletimizin en zayıf olduğu dönemde bile, devletin kimliği böyle tarif edilmiştir.

Cumhuriyet döneminde de bu tarif aynen korunmuştur. 1876 anayasası ile 1924 anayasası arasında hiçbir fark yoktur. Bugüne kadarki anayasalar da aynıdır. İşinize gelince Osmanlı ile övünüyorsunuz; Osmanlı da devleti Türk kimliğine göre kurduğu için, utanmadan inkârcı, ayrımcı, asimilasyoncu, baskıcı iftirasını yapıyorsunuz.” (Ocak ve Ekim 2010)

O dönem yöneticilerimizden Prof. Dr. Nurullah Çetin’in “Andımız Ayet mi?” kitabı da elden milletvekillerine dağıtıldı. (Ekim 2013)

Danıştay’da hak mücadelesi

1933 yılından beri okunan ve 2013’te kaldırılan Öğrenci Andı için mücadele dokuz yıldır sürüyor. Bu millî dava ilk kez 2009’da Danıştay 8. Daire’de görüşüldü. Mahkeme; “Türk” kelimesinin bir ırkın değil, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm vatandaşların bir araya gelerek oluşturdukları, herkesi kapsayan ve kucaklayan milletin ortak adı olduğunu belirtti, yönetmelik değişikliğini iptal etti. Daha sonra 2011, 2014, 2016 ve nihayet 2018’de yargının gündemine geldi. Türk Eğitim-Sen ve Eğitim-İş’in açtığı davada Danıştay 8. Dairesi, ilköğretim okullarında uygulanan “Öğrenci Andı”nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etti.

Andımızın okunması devam edecek.

  • Türk’ü inkâr “rabia” ile devam ediyor.

Ama görüldüğü gibi Türk Milleti sahipsiz değil.
=========================================
Dostlar,

(Aşağıdaki hukuksal irdeleme;
Mülkiye diplomamız ve Sağlık Hukuku uzmanlığımıza dayalıdır.)

Sayın Somuncuoğlu‘na bu ağırbaşlı – sorumlu derlemesi için teşekkür ederiz..
Bir düzeltme yapmak zorundayız bu yazı vesilesiyle. Bu gün sitemizde yer verdik, yineleyelim ve açalım : (http://ahmetsaltik.net/2018/10/20/20-ekim-2018e-guncel-notlar/)

Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Danıştay 8. Daire kararının henüz kesinleşmediğini, yargı sürecinin sürdüğü açıklaması hukuksal gerçeklerle örtüşmüyor..
Danıştay 8. Daire kararı, temyiz yoluyla bozulmadığı sürece, verildiği andan başlayarak hukuksal sonuç doğurur (2577 s. İYUK md. 52). Bu hukuksal sonuç, Andımızın okunmasını yasaklayan Yönetmelik değişikliğinin, yargı kararı tarihinden geriye geriye, yapıldığı tarihten başlayarak yok sayılması, hukuk dünyasından tüm sonuçları ile silinmesi, kaldırılmasıdır.

Karar MEB’e tebliğ edildiğinde en geç 30 gün içinde bu Bakanlık gereğini yapmak zorundadır. Yaptığı yönetmelik değişikliği artık yok hükmünde olduğundan, okullara bir genelge yollayarak önceki duruma dönmek, Andımızın okullarda okutulmasını sağlamak zo-run-da-dır. İdarece, 2577 sayılı yasanın 28/1 maddesine göre idari yargı kararının gereklerine göre işlem kurulması zorunludur..

Ancak, “30 gün süresi var” değerlendirmesi hukuksal olarak geçersizdir. İptal edilen idari işlemin (örneğimizde andımızın okunmasını kaldıran yönetmelik değişikliğinin) sonuçlarının ortadan kaldırılması zaman gerektiriyorsa, en geç 30 gün içinde bu adımlar tamamlanacak demektir (İYUK md. 28). Gerekçesiz ve keyfi olarak 30 gün beklemek – bekletmek hakkı 2577 s. İdari Yargı Usulü Kanunu’nda İdareye tanınmış bir yetki değildir. Ne yazık ki, basına açıklama yapan kimi uzman hukukçular bile bu noktada yanılmaktadır.

Nitekim MEB’in, karar tebliğ edildiğinde yapacağı iş, okullara bir genelge yollamak olduğundan, 30 güne değil, belki 30 saate bile gereksinimi olmadığıdır. Hukuka, hukukun üstünlüğüne, hukuk devletine, adalete, Anayasaya (md. 138/son) saygı, başka seçenek tanımamaktadır.

Gerek “hukukçu” Adalet bakanının, gerek AKP sözcüsünün Danıştayı “yerindelik denetimi” yaptığı yönündeki suçlamaları tümüyle politik bir tepki olup, hukuksal hiçbir değeri yoktur.

MEB, Danıştay 8. Dairesinin kararının gereğini gecikmeksizin – derhal uygulayacak, bir yandan da Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunda (İDDK) görüşülmek üzere temyiz dilekçesini Danıştay Bakanlığına sunacaktır. (2577 s. İYUK md. 46 ve 48). Bu arada, Bakanlık Yürütmeyi durdurma istemez veya bu isteği reddedilirse Andımızın okunması sürdürülecektir. Danıştay İdari ve Vergi Dava Daireleri Kurulları kararlarına uyulması zorunludur (2577 s. İYUK md. 49/4).

“Yerli ve milli” olduğunu söyleyip duran AKP açısından durum tam da bir turnusol kağıdıdır. Umar ve dileriz ki, iyi niyetli AKP seçmeninin de gözü açılsın bu dava nedeniyle..

MEB Prof. Z. Selçuk epey zorlu bir sınavda olsa gerek.. Yukarıda Saray, aşağıda Hukuk!

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ‘ne bağlı kalmak –Saray dahil– herkesin yararına olacaktır.

Sevgi ve saygı ile. 20 Ekim 2018, Ankara

Ahmet SALTIK MSc, BSc
Mülkiyeliler Birliği Üyesi – Sağlık Hukuku Uzmanı
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com