Etiket arşivi: hukukun üstünlüğü

Seçimler: Anayasa/yasa/aday

SİYASET 26.01.2023, BİRGÜN

Seçimler 18 Haziran 2023 yapılacak” cümlesini dillerine pelesenk edenler, tıpkı, 3 Kasım 2019’da yapılması anayasa gereği olan seçimleri 24 Haziran 2018’e aldığı gibi, 17-18 Ocak’ta yüz seksen derece çark ederek, ‘14 Mayıs’ta yapılacak’ dediler.

Makul olmayan süreler, fazla uzun (1 yıl dört ay) ve fazla kısa (1 ay dört gün).

Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBDBY) kurgusunun belirgin özelliği olan ölçüsüzlük ve keyfilik, anayasal düzeni askıya almış bulunuyor.

Üç sorun öne çıkıyor:

-Yenileme nedeni,
-Uygulanacak yasa,
-3’üncü kez adaylık.

YENİLEME NEDENLERİ

Hukuk devleti gereği seçimleri yenileme kararını haklı kılacak nedenler olmalı. Nitekim, TBMM’ye ve Cumhurbaşkanı’na bu yetkiyi tanıyan madde 116 (Teklif md. 12) gerekçesi, “sistem tıkanıklıklarının milli iradeye müracaatla çözümü”, yasama ve yürütme arasında “kriz oluşması halinde halkın hakemliğine başvurma” olanağını amaç olarak belirlemiştir.
Bu çerçevede, seçimlerin 1 ay 4 gün öne alınmasını haklı kılacak hiçbir neden yok.

Bu nedenle, 18 Haziran’da yapılacak seçimlerin 14 Mayıs’a çekilmesine ilişkin Meclis veya Cumhurbaşkanı (CB kararı), anayasallık sorunu ile gölgelenecek.

HANGİ YASA?

Seçimlerde uygulanacak yasa ise, Anayasa madde 67/son’da öngörülen, “Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde uygulanmaz.” kuralı gereği, seçim takviminin başladığı tarihe göre belirlenir. Zira seçim hukukunda seçimin başlangıç tarihi, seçim işlemlerinin ve seçim sürecinin işlemeye başladığı gündür.

Madde 67/son’un amacı, AYM’nin de vurguladığı üzere, “Meclis çoğunluğunu elinde bulunduran parti veya partilerin seçime bir yıl kala seçim sürecinde kendi lehlerine veya diğer parti ya da adayların aleyhine sonuç doğuracak biçimde değişiklikler yapılmasını öngören yasal düzenlemeler” dir (AYM, E.K: 2019/16). Seçim yasaları ibaresi ile, “seçmen iradesinin seçim sonuçlarına yansımasına tesir edebilecek veya seçime katılanlardan bir kısmına herhangi bir şekilde avantaj
ya da dezavantaj oluşturma sonucunu etkileyebilecek düzenlemeler
” kastedilmekte (prg. 13).

Bu nedenle, seçim başlangıcı 6 Nisan öncesine denk gelen seçim takviminde, bu tarihte henüz yürürlüğe girmemiş olan 7393 sayılı yasa değil, değişiklikten önceki yasal düzenleme uygulanacak.

3’ÜNCÜ KEZ ADAYLIK

  • Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir (md.101/2, 2007).

Görevdeki CB, –daha sonra hiç dokunulmayan– bu hüküm çerçevesinde 2014 ve 2018’de seçildi. (2017 değ. yürürlük md.18/b) “75, 77, 101 ve 102’nci maddelerinde yapılan değişiklikler…”. Bunun anlamı şu: Md. 101/2 gibi değişikliğe konu olmayan hükümler kesintiye uğramadı).

Bu nedenle, 3’üncü kez aday olabilmesi, TBMM kararına bağlı:

  • Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir” (md.116/3).

Kendisi de karar yetkisine sahip olduğu halde Meclis’i işaret etmesi, CB’nin adaylık koşulunun anayasal yolunu arayışı olarak, anlaşılır bir durumdur.

HUKUK YOLU VAZGEÇİLMEZ

Türkiye, ciddi bir meşrululuk ve hukukilik tartışması ile seçim sürecine girdi. Bu yazıda, öne çıkan üçünün özeti:

-18 Haziran 2023’te yapılması gereken seçimlerin TBMM veya CB tarafından 14 Mayıs tarihine alınmasına ilişkin karar, değinilen nedenlerle anayasal yetkinin kötüye kullanılması anlamına gelir.

-Böyle bir karar alınsa bile, yürürlükteki seçim mevzuatı yerine 6 Nisan’da yürürlüğe girecek olan 7393 sayılı yasanın uygulanması, Anayasa’ya aykırı olacak.

Görevdeki CB’nin 3’üncü kez adaylığı, TBMM’nin seçimleri yenileme kararı dışında
Anayasa dışı olacak.

Anayasal aykırılıklara alet olmamak, demokratik hukuk devleti inşa iradesinin asgari gereğidir. Cami avlularında hukuk – guguk söylemine indirgenen seçim mantığı, demokrasiye de yabancı. Bu nedenle,

  • 6’lı Masa mimarı CHP, bu süreçte, hukukun üstünlüğü ülküsünden asla ödün vermemeli.

CEM EVLERİ ALEVİLERİN İBADETHANELERİDİR

Ali KayaAli Kaya
Eğitimci – Yazar

Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 07.10. 2022 tarihinde İstanbul Şahkulu Dergâhı’nda, Alevi-Bektaşi toplumunun beklentilerini saptamaya ve çözüm yolları bulmaya yönelik kapsamlı hazırlık yaptıklarını ve Kültür ve Turizm Bakanlığımız bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Cemevlerinin tümünün yönetimini yürüteceğini, tüm çalışmaların bu kurumsal yapı altında, kamu güvencesi desteği ve denetimiyle yürütüleceğini söyledi.

Kuşkusuz bu açıklama devlet katında önemli bir açıklamadır. Geçmişte de Alevi inanç hakları ile ilgili çeşitli söylemler oldu ve bu konuda yedi çalıştay yapıldı. Fakat sonuç alınmadı. Ne yazık ki ve ne acıdır ki bu çalıştaylar, Alevi inancını özünden koparmaktan, Alevilerin haklarını vermemekten, asimilasyon niyetlerinden ve seçim yatırımlarından öteye gitmedi.

Bizler Alevi inançlı bir toplum olarak laik – demokratik devlet anlayışında, hukukun üstünlüğüne  ve evrensel hukuk kurallarına göre bir inanç yapılandırmasından yanayız. Eşit yurttaşlık temelinde tüm inançlara eşit davranılmasını ve saygı gösterilmesini talep ediyoruz. Dolaysıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın yeniden yapılandırılmasını ve başta Aleviler olmak üzere tüm inanç kurumlarının ihtiyaçlarını karşılayabilen bir özerk kurum haline getirilmesini ve zorunlu din dersinin kaldırılmasını talep ediyoruz.

Biz Alevi inanç toplumu olarak diyoruz ki                                        :

  • Alevilik, Hakk-Muhammed-Ali ve Ehlibeyt yoluna bağlı İslam’ın özüdür.

Aklidir. Yüksek ahlaktır, insanidir.
İyi düşünce, iyi söz, iyi davranışta kendini bulur, şeriat kapısını aşıp tarikat, marifet yolu ile hakikate ulaşır.

Kur’an’ın şekline değil, özüne bakar
.

  • Akıl, gönül ve ruhsal olgunlaşma yolu ile Allah’a ulaşma yoludur.

Alevi-İslam inancı, Ehl-i Beyt’in yüksek ahlakıdır. Ehl-i Beyt yolu, hakikat yoludur. Doğru yoldur. Rızalık yoludur. Adalet yoludur. Allah’ın rızasını kazanma yoludur. Aleviler Ehl-i Beyt’in yolunu izleyen, ona gönülden bağlı taraftarlarıdır.

  • Alevi-İslam yolunun en büyük ibadeti Kur’an-ı Kerim’i ve Ehl-i Beyt’i anlamaktır.

Bu yol, akıl ve gönül yoludur. Bu yoldan giden en büyük ibadet ise yoksula, yetime, yolda kalmışlara hizmettir.

  • İnsana hizmet ederek Allah’a ulaşmak mümkündür

Öte yandan, Cem Vakfı, Cemevlerinin resmen ibadethane olarak tanınması için hukuksal yollara başvurdu ve sonuç alamayınca, iç hukuk yollarının tükenmesinin ardından 118. davacı olduğum Cem Vakfı, davayı Alevi toplumu adına (Başvuru No:6264/10) AİHM‘ne taşıdı. 26 Nisan 2016 tarihinde AİHM, Cemevlerinin hukuki statüsü ve Alevilere ayrımcılık yapıldığı başvurusuyla ilgili davayı oy çokluğuyla karara bağladı.

AİHM Büyük Dairesi, Alevilerin din ve inanç özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi ve bu karar 47 ülke tarafından onandı.

AİHM Büyük Daire kararının üstünden altı yıl geçtikten sonra, Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, Şahkulu Dergahı’ndaki bu açıklamasıyla yine Cemevlerimizi ibadet yeri olarak kabul etmemiştir.

  • Cemevleri “kültür derneği” statüsüne konulmuştur.

AHİM’in yargı yetkisini Türkiye tanımıştır.

AİHM kararları uygulanmalı ve Alevi-Bektaşi toplumunun din ve vicdan hürriyeti hakkı teslim edilmelidir.

Cemevlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı adı altında işlevini sürdürmesi kabul edilemez.

  • Bu kararla Alevi inanç hakları hiçe sayılmıştır.

AİHM kararlarının iç hukuka yansıması Anayasamızda şu şekilde düzenlenmiştir :

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası madde 90’a göre, usulüne uygun yürürlüğe konmuş Uluslararası anlaşmalar Yasa hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle:7-5-2004-51707 md.) Usulüne göre yürürlüğe konmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası adlaşmalarla yasaların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası adlaşma hükümleri esas alınır.

AKP – MHP eliyle TBMM’de kabul edilen ve yürürlüğe giren Alevi – Bektaşi inanç hakları ile ilgili bu yasa, Alevilik inancını bir kültürel fenomen sayan yaklaşımıyla AHİM’in hak ihlali kararına açıkça aykırı bir tasarruftur.

Bu uluslararası mahkeme (AİHM) hükmünün bir yasayla da olsa etkisiz kılınması hukukun ağır biçimde ihlalidir. Bu nedenle, Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren yasal düzenlemenin kaldırılmasıyla, Alevilerin kendi inanç ve ibadet pratiklerinin dinsel inanç olarak tanımasını tekrar talep ediyoruz. Bu yasal düzenlemenin, Ana Muhalefet ve / veya 120 milletvekilince süresi içinde  (RG’de yayımlanmasını izleyen 60 gün içinde) Anayasa Mahkemesine götürülmesi gerekmektedir.

Alevi-Bektaşi toplumu köklerinden bağlı olduğu topraklarda ibadetini özgürce yapmak istiyor. Bu, en doğal insan hakkıdır. Devletimizden talebimiz; Cemevleri Alevilerin ibadet yeri olarak kabul edilmeli ve Alevilerin din hizmeti, kamu hizmeti olarak verilmelidir.

Ali Kaya – CEM EVLERİ ALEVİLERİN İBADETHANELERİDİR (dersimekspres.com)

AŞIRI (HİPER) ENFLASYONUN TÜKETİCİ ve ÜRETİCİ DAVRANIŞLARI : PSİKOLOJİK EKONOMİ KURAMININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

AŞIRI (HİPER) ENFLASYONUN TÜKETİCİ ve ÜRETİCİ DAVRANIŞLARI :
PSİKOLOJİK EKONOMİ KURAMININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Türkiye’de 2022 Haziran ayına göre açıklanan resmi ve resmi olmayan enflasyon verileri :
1- TÜİK, (Türkiye İstatistik Kurumu) resmi verileri
– Tüketici Fiyatları % 78.62
– Üretici Fiyatları % 138.8
– Gıda fiyatları % 93.92
– Aylık ortalama % 4.95 puan.
2- İstanbul Ticaret Odası (İTO) Verileri
Yıllık. %94.19
3- ENAG (Enflasyon Araştırma Grubu) verileri : Yıllık % 175.55.
Aylık ortalama % 8.6 puan.

İster resmi, ister resmi olmayan verilere bakılsın.. Bu sayılar gösteriyor ki, Türkiye Ekonomisi hızlı bir enfl

ortalamalarının epeyce üzerindedir. Ayrıca resmi Üretici Fiyat İndeksi Tüketici Fiyat İndeksinden 59.16 puan daha yüksektir. Başta, enerji-petrol, teknoloji, aramallar, gübre ve son yıllarda gıda maddeleri de dahil olmak üzere Türkiye Ekonomisinin dışa bağımlılık oranı giderek artmıştır. Söz konusu malların fiyatları arttıkça bu ürünleri Türkiye’ de girdi olarak kullanan üreticilerin ürün fiyatları da katlanarak artmaktadır…

Yukarıda anlatılan girdi faktörlerinin etkileri nedeniyle Türkiye’deki enflasyon, maliyet itişlidir. Bir üretim dönemi kadar gecikmeli de olsa, Üretici tedarik fiyatlarındaki artışlar önünde sonunda tüketici fiyatlarına yansıyacaktır. Yani enflasyon ekonominin bagajiındadır. Ambalajından çıkmayı beklemektedir. Ancak zorunlu tüketim mallarındaki aşırı fiyat artışları talep çekişli bir fiyat sarmalını da beraber getirmektedir. Kaldı ki, Türkiye de toplumun omurgası olan orta sınıf yok denecek kadar azdır. Ülke, varsıllar ve yoksullar olarak ikiye bölünmüş gibidir. Toplumun büyük çoğunluğu düşük gelir kesimindedir. Asgari ücretler, memur aylıkları ve emekli ödeneklerindeki artışlar, doğrudan zorunlu gıda talebini artırır niteliktedir.

Yüksek gelir dilimindeki kazanç sahipleri ise, görünür resmi faiz yolu tıkalı olduğu için, tasarruflarını emlak ve döviz piyasasında değerlendirmektedir. Bu durum döviz kurlarını, emlak fiyatlarını ve hatta kiraları yukarı çekmektedir.

Faizin çok küçük ve sabit tutulup kur korumalı mevduat hesaplarının devreye sokulması, yani Dolar talebini azaltmak ve Dolar kurunu yükseltmemek için, tasarruf sahiplerine dolaylı gizli faiz verilmesi, finans kurumlarının kârlarını, kamunun ise zararlarını ve halkın vergi yükünü artırır niteliktedir. Geleceği sorunlu bir politikadır…

ENFLASYONUN PSİKOLOJİK ETKİLERİNE GELİNCE.

Albert Afftalion (1874- 956) yapmış olduğu finansal analizlerde enflasyon ve deflasyon ortamlarında, üretici ve tüketicilerin psikolojik davranışların mevcut krizleri daha da derinleştirdiğini fark ederek PSİKOLOJİK PARA KURAMI’ndan söz etmiştir. 1970’li yıllardan sonra da yeni (neo) klasik liberal iktisatçılar RASYONEL BEKLENTİLER KURAMI adıyla yeni bir para politikası KURAMI geliştirmişlerdir. Bu ikinci kuram, Aftalion’un psikolojik para kuramının daha genelleştirilmiş biçimidir.

Bu kurama göre insanlar (tüketiciler ve üreticiler) ekonomik çıkarlarını korumak için akılcı- rasyonel (akılcı) davranırlar. Piyasalar ve piyasaların geleceği konusundaki bilgileri yeterli, tutarlı-rasyoneldir. Tutum ve davranışlarında ekonomik akılcılıktan ve kendi çıkarlarından vaz geçmezler. Tüketiciler yararlarını, üreticiler de kârlarını en çoğa çıkarmak için çaba harcarlar.

A- DEFLASYONİST PSİKOLOJİ

Eğer piyasadaki eğilim deflasyonist yönde, gelecekte fiyatların daha da düşeceği yönünde
ise tüketiciler mal ve hizmet alımlarını ertelerler. Çünkü gelecekte fiyatlar daha da düşecek beklentisi talebi azaltır, satışları düşürür. Üreticiler ise gelecekte fiyatların daha düşeceği beklentisi ile ellerindeki mal ve hizmetleri hemen satmak isterler. Sonuçta üretim ve ithalattan bir ölçüde bağımsız olarak stoklar çözülür, böylece arz artmış, talepse daralmış olur. Fiyatlar daha hızlı düşer. Kriz daha çok derinleşir.

B- ENFLASYONİST PSİKOLOJİ

Enflayonist ve özellikle de hızlı fiyat artışlarının olduğu ekonomilerde tüketici ve üreticilerin piyasa ile ilgili psikolojileri deflasyonist durumun tersine döner. Tüketiciler, gelecekte fiyat artışlarının daha da hızlanacağı beklentisi ile ileride gereksinme duyulacak mal ve hizmetleri hemen satın alma yoluna giderler. Bu durum toplam talebi gereğinden çok artırır. Üreticiler ise, mal ve hizmetlerini gelecekte daha yüksek fiyatlarla satabilme umuduyla stoklarını çözmeye pek yanaşmazlar. Stoklar artar. Böylece yapay olarak arz da azalmış olur. Piyasadaki talep artıp arz azalınca da fiyatlar daha hızlı yükselme eğilimine girer. Enflasyon kemikleşmeye ve kurumsallaşmaya başlar. Fiyatlar hızla yükselmeyi sürdürür.

C- SORUNUN TEMEL KAYNAKLARI

1-Türkiye’ de, makro ekonominin planlanması, eğitim, bilim, teknoloji, üretim, sanayileşme, ulusal ekonomik kaynakların ve yetişmiş insan sermayesinin (beşeri sermaye) akılcı ve etkin kullanımı, hukuk güvencesi, vergi yükü, gelir dağılımı, orta sınıfın güçlendirilmesi toplumsal gönenç (refah) artışı… vb. önemli yapısal politikalar geri plana itilmiştir.

2- Türkiye’deki siyasal iktidarın yapısal sorunları giderek azaltma ve enflasyonun nirengi, direnç noktaları kırabilme ve ekonomiyi yeniden rayına alabilme konusunda halka, üretici ve tüketicilere yönelik üretimi artırmaya, yapısal, parasal, mali politikalar yeterli ve inandırıcı, ikna edici değildir. Güven azalması vardır.

3- Halk, siyasilerden ve özellikle de siyasal iktidardan soyut vaadler değil, neden ve sonuç bağlantıları ile bilimsel, ikna edici ve umut verici somutlaşmış reçeteler beklemektedir…

Son söz                 :

Türkiye toplumunun resmi söylemler ve uygulamalar dışındaki eğitim, bilgi ve kültür kaynakları çoğalmıştır. Sosyal medya genişlemiştir. Görüntülü medya, yazılı basın az da olsa çeşitlenmiştir. Halkın çoğunun dinsel etnik, geleneksel, hamasi söylemlerle ikna edilme dönemi büyük oranda geride kalmıştır. Halk, ayrıştırıcı politikalar, hamasi nutuklar yerine somut ve ikna edici ekonomik ve sosyal, reçeteleri görmek peşindedir. Ekonomik yoksulluk ve refahtan yoksunluk halkın bilinçlenme düzeyini hızlandırmaya başlamıştır.

Bu açıdan, yaşadığımız zaman dilimi içindeki toplumun, her konudaki bilgilenme, gelişme, dönüşme ve bireyselleşme hızı Türkiye’deki yönetici kadrolardan daha ileri bir düzeydedir. Halk, hukukun üstünlüğüne,
anayasal güvenceye
dayalı, demokratik,
idari, yargısal ve parlamentoca hesap sorulabilir ve denetlenebilir bir siyasal iktidar istiyor.

ADD YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ MANİFESTOSU

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ MANİFESTOSU


Zafer’in 100. yılından, Cumhuriyet’in 100. yılına ilerler ve bir seçime giderken;
Demokratik Kitle Örgütlerinin katılmasını umduğumuz,
Siyaset Kurumunun dikkate almasını beklediğimiz,
Ulusumuzun da desteklemesini dilediğimiz ÇAĞRIMIZDIR.

AZİZ MİLLETİMİZ!

Her karışını kanlarıyla sulayarak VATAN yaptıkları bu topraklar üzerindeki bağımsızlık ve egemenliğimizi Lozan’la dünyaya tanıtan KEMALİST DEVRİMCİLER, akıl ve bilimden koptuğu için
çökmekte olduğunu gördükleri, cepheden cepheye koşarak kurtarmaya çalıştıkları, yıkılışını tarifsiz acılarla yaşadıkları devletlerinin enkazı üzerinde, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” düsturuyla kurdukları Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hamuruna bir MAYA kattılar.
O mayanın adı NAMUS’tu! Devletimizin hamurunu çürümekten koruyan NAMUS MAYASI’nın eksilmesine izin verilmemelidir.
Çok kutuplu yeni bir DÜNYA DÜZENİ oluşurken; barış, huzur ve topyekûn kalkınma için,
bu toprağın insanlarının kadın erkek birlikte yarattığı, başarısı kanıtlı, bütün ilke,
eser ve politikalarıyla dünyaya örnek olmuş ATATÜRK CUMHURİYETİ en doğru yoldur,
YENİDEN o yola girilmelidir.
ATATÜRK CUMHURİYETİ; Aydınlanma Devrimleriyle toplumu tepeden tırnağa değiştiren,
çağ atlatan, özünde bir KÜLTÜR ve KADIN devrimi, SANAT ve BİLİM özgürleşmesi,
bir TÜRK RÖNESANSI’dır. Anadolu’nun binlerce yıllık kültürü ile bütünleşen LAİK CUMHURİYET KÜLTÜRÜ devletimizi bugünlere taşıyan en değerli kazanımımızdır, korunmalıdır.
LAİKLİK; demokrasinin olmazsa olmazı, aklın doğmalara tutsaklıktan kurtularak özgürleşmesi,
yurttaşın; fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür birey olmasıdır. Devlet; taş binalar değil,
görevli yurttaşlardır ve görevlileri laik bireyler ise laiktir. Laiklik, gölgesinde güvenle yaşadığımız Cumhuriyet Kubbemiz’in kilit taşıdır. Tarihten ders alınmalı, tarikat, cemaat adıyla
örgütlenmiş, emperyalizm taşeronu yapılanmalar için yasalar uygulanmalı, Devlette
hiçbirLaik Cumhuriyet ve Üniter Ulus Devlet karşıtı kadrolaşmaya izin verilmemelidir.
YARGI; egemenliğin ve Ulusal bağımsızlığın temel unsurudur. Bağımsız olacaktır, ama tarafsız olamaz. Anayasal düzenden yana taraftır. Bir devlet; yargı hak ve yetkisini, hiçbir koşulda
başka bir otoriteye ya da devlete devredemez. İktidarların ya da paralel güçlerin emrine girmiş, baskılarla hüküm kuran bir yargının devletleri felakete sürüklediğinin tarihte örneği çoktur,
biri de Osmanlı Devleti’dir. Yargı; kayıtsız, koşulsuz bağımsız olmalıdır.
Ulusumuz; 1961 Anayasası’nı esas alan demokratik bir ANAYASA’ya ve Hukukun Üstünlüğü ile Kuvvetler Ayrılığı ilkesine tam bağlı gerçek bir HUKUK DEVLETİ’ne kavuşturulmalıdır.
PARA; bir diğer egemenlik ve ulusal bağımsızlık unsurudur. Üretimden kopmuş, hukuk güvencesi sunamayan, nepotizme, yolsuzluğa, rüşvet ve israfa batmış devletlerin PARASI PUL, YURTTAŞI KUL olur. Üretim artırılmalı, her yurttaşın vergi mükellefi olacağı, her gelir ve harcamasını kayda geçireceği adil bir vergi sistemi kurulmalı, kayıt dışı ekonomi önlenmeli,
hakça bölüşüm ve gelir dağılımı adaleti sağlanmalıdır. Merkez Bankası bağımsız olmalı, kamu maliyesi naslar ya da saplantılarla değil, akıl ve bilimle yönetilmelidir.
ATATÜRK’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına TÜRK MİLLETİ denir” tanımı
doğrultusunda; ulus olma bilinci ve ulusal birliğimiz güçlendirilmelidir. Emperyalizmin
BÖL YÖNET” taktiği güdümlü mikro milliyetçilik ve mezhepçilik tuzaklarına düşülmemeli, federasyon çağrıştıran arayışlara itibar edilmemelidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı mezata düşürülmemeli, siyasi beklentilerle dağıtılmamalıdır. Uluslaşamamış, Ulus Devlet olamamış Irak, Suriye, Libya, Ukrayna gibi uzak yakın bazı komşularımız dahil, birçok devletin nasıl ezilen çimen oldukları iyi değerlendirilmeli, ÜNİTER ULUS DEVLETİMİZ gözümüz gibi korunmalıdır.
DIŞ POLİTİKA; “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi ve bölge merkezli, karşılıklılık esaslı KEMALİST felsefeyle yürütülmelidir. Atatürk’ün; Sadabad Paktı ve Balkan Antantı, Montrö ve Hatay politikaları ile SSCB (Rusya), Orta Doğu ve Avrupa ilişkilerindeki prensipleri hep akılda tutulmalı, uluslararası anlaşmalarda ve büyük devletler siyasetinde bağımsızlığımızı zedeleyecek  adımlardan kaçınılmalıdır. BOP, 21. yüzyılın Sevr’idir. Bölgemizi kana bulayan bu
emperyal projenin Sevr ile aynı mantıkla hazırlandığı ve ülkemizi bölme amacının haritası ile sabit olduğu görülmelidir. Cumhuriyetimiz antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı
KURULUŞ AYARLARI’na dönmeli, TÜRKİYE TÜRKİYE’DEN YÖNETİLMELİDİR!
TBMM’ye neden GAZİ MECLİS dendiği, Devletimizin Büyük Millet Meclisi Hükümeti esası ile kurulduğu, MECLİS’in demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasal partilerden oluştuğu
dikkate alınarak Meclis iradesini esas alan bir yönetim sistemi kurulması, yürütme erkinin
TEK ADAM’a teslim edilmemesi hedefi doğrudur, ancak sonraki iştir. Seçim kapıdadır.
Mevcut Anayasamıza göre Türkiye’yi seçilecek Cumhurbaşkanı yönetecektir. Seçmenin;
“En iyi ben yönetirim” diyecek ve ikna edecek adaya oy vereceği unutulmamalıdır.
EĞİTİM en önemli sorunumuzdur. Çocuklarımız; öncelikle düşünmeyi, öğrenmeyi, sorgulamayı öğrenmeli, tarikat ve cemaatlerden, hurafe ve dogmalardan uzak tutulmalı, bilimsel bilgi ile
eğitilmelidir. 4+4+4 yanlışından dönülmeli, temel eğitim kesintisiz 12 yıl olmalıdır. Parasız LAİK MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİ ile özgür bireyler yetiştirilmeli, öğretmenlerimiz YENİDEN baş tacı edilmelidir. Öğretim Birliği Yasası’nı yok etme çabalarına, hele 100 yıl sonra yeniden MEDRESE ve benzeri DİYANET AKADEMİSİ türü arayışlara hiç girilmemelidir. Üniversitelerimizin bilimsel olarak özgür, mali ve idari özerkliği tartışmasız demokratik bilim yuvaları olacağı bir
Üniversite Reformu yapılmalı, ara eleman yetiştirecek meslek okulları Köy Enstitüleri modeliyle YENİDEN örgütlenmeli, gençlerimiz geleceklerini yurt dışında arama çaresizliğinden kurtarılmalıdır.
SAĞLIK, sosyal devletin temel görevidir. Hastayı müşteri, hastaneyi ticarethane olarak tanımlayan, sağlık çalışanının emeğini sömüren, insan sağlığını küresel kapitalizmin
çok uluslu şirketlerinin talanına terk eden neoliberal sağlık politikalarına son verilmeli,
Koruyucu Tıp öncelikli, Toplumcu Kamusal Sağlık Sistemi YENİDEN kurulmalı,
ilaç, aşı ve tıbbi malzeme üretimi yerli kaynaklara dayandırılmalıdır.
KADININ; insan olarak eşitliği temelinde, çalışma hayatının ve sosyal yaşamın içinde olması ile toplumsal özgürleşmenin mümkün olacağı bilinciyle, sadece ailenin değil, uygarlaşmanın da taşıyıcı kolonu olduğunu içselleştiren bir yönetim anlayışı YENİDEN yaratılmalıdır.
Eğitim müfredatından başlanarak, medyadan sokağa ve eve kadar, başta kadına ve çocuğa, şiddetin, istismarın her türü sözlüklerimizden çıkarılmalıdır. İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’ne dönülmeli, ÇOCUK ve GELİN sözcüklerinin birlikte kullanılması utancı tarihe gömülmelidir.
İstihdam yaratamayan, Sosyal Güvenlik Sistemini çökerten, sürekli cari açık üreten,
dışa bağımlı, emekçisini, emeklisini süründüren, nüfusun % 1-2’si ile faiz lobilerine çalışan NEOLİBERAL ekonomi politikaları sürdürülemez. Üretimsizlik SEBEP; faiz, enflasyon, işsizlik
ve açlık NETİCEDİR. Yüksek teknolojili ürün üretme ve 4 Denge Teorisi (Bütçe, Gelir gider,
Dış Ticaret, Kamu Özel Sektör Dengeleri) esaslı KEMALİST KARMA ÜRETİM EKONOMİSİ
YENİDEN Devletimizin Ekonomi Politikası olmalıdır. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)
YENİDEN devreye sokulmalı, akılcı planlama ve teşvik politikaları ile kamu ve özel tüm güçlerin katılacağı bir ÜRETİM SEFERBERLİĞİ başlatılmalı, KOOPERATİFÇİLİK geliştirilmelidir.
İşsizliğin ücretleri baskılamasına, sermayenin emeği kâr hırsına kurban etmesine izin verilmemeli, Sınıf Sendikacılığı güçlendirilmeli, “Sigortasız İşçi”, “Çocuk İşçi” gibi kavramlar
yok edilmelidir. Bilişim  çağı ve sanayi 5.0 kaçırılmamalı, TARIM ve HAYVANCILIK güçlü biçimde desteklenmeli, en zor koşullarda kendini doyuran 7 ülkeden biri olmamızı sağlayan çiftçimizi toprağından koparan politikalara son verilmeli,
kamu üretim tesisleri YENİDEN faaliyete geçirilmelidir.
NÜFUSUMUZ ve insan kaynağımız planlanmalıdır. Eğitimsiz kalabalıkların iş gücü ve üretime katılamayacakları, topluma yük olacakları bilinmeli, insanlarımız 3 çocuk yapma,
5 çocuk yapma gibi bilim dışı öğütlerle eğitimsizlik, işsizlik ve yoksulluğa mahkûm edilmemelidir. MÜLTECİ (iltica için başvuran) ve geçici koruma altında olanlar sorunu,
akıl dışı ırkçılık suçlamalarının sislemesine bırakılmayacak kadar ciddidir. Bu sorunun;  demografik yapımızı tahrip ve ülkemizi bölme amaçlı bir emperyal saldırı olduğu görülmeli, gereği yapılmalıdır.
TÜRKİYE; sınırlarını koruyamayan, yurt dışı tek toprağı Süleyman Şah Türbesi’ni
terör örgütlerine terk eden, 19 adasındaki Yunan işgalini tepkisiz seyreden, beyzbol sopaları
ve mektuplarla had bildirilen, tehditle terörist(!) salıveren, kapılarda bekletilen,
tescilli rüşvetçilerce temsil edilen ve İTİBARI saraylarda arayan bir ülke olmamalıdır.
TÜRKİYE; büyük doğmuştur, onurlu insanlar ülkesidir,
büyüklüğüne layık ve onurla yönetilmelidir.
ORDUMUZ; siyasetin etkisinden arındırılmalı, komuta bütünlüğü YENİDEN sağlanmalı,
kendi sağlık, eğitim, yargı ve terfi sitemlerine sahip kılınmalıdır. PARTİ ORDUSU arayışları nafile, sonu hüsrandır. Paramiliter yapılanmalar dağıtılmalı, bireysel silahlanma önlenmeli,
halkımızın bütün güvenlik güçlerimize tereddütsüz güveneceği bir düzen kurulmalıdır.
BASIN; Atatürk’ün “Basın hürriyetinden doğan mahzurların giderilme vasıtası,
yine basın hürriyetidir
.” sözü ışığında ÖZGÜR olmalıdır. Basın organları sahiplerinin
tek işlerinin basın olması YENİDEN sağlanmalı, YANDAŞ MEDYA yaratmanın
kimseye yararı olmayacağı bilinmelidir.
SİYASİ PARTİLER ve SEÇİM YASALARI demokratikleştirilmeli, lider sultası ortadan
kaldırılmalıdır. Anayasa ve yasalarımıza uygun bütün örgütlülüklerin -Örgütlü Toplum olmanın- önündeki engeller kaldırılmalı, hukuk dışı uygulamalarla baskılanmamalıdır. Tırnak boyası ve seçim kurulları dahil, SEÇİM GÜVENLİĞİ tartışılır olmaktan çıkarılmalı, propaganda eşitliği sağlanmalıdır.
ULAŞIM; demiryolu ve deniz ulaşımı öncelikli geliştirilmelidir. Başta ENERJİ, tüm stratejik üretim alanlarındaki korkunç dışa bağımlılığımız en aza indirilmeli, yer altı ve yer üstü kaynaklarımıza, sularımıza, madenlerimize, ormanlarımıza ve çevremize sahip çıkılmalıdır.
Çalışma yaşamından banka ve sigorta sistemine, turizm ve kültürden spor ve sanata, emekli ve yaşlılarımızdan engelli yurttaşlarımıza her alanda uygulanacak ulusal ve akılcı politikalarla insanlarımızın barış, huzur ve güven içinde yaşayacakları bir düzen kurulmalıdır.
Ulusumuz; bütün bunları 100 yıl önce yaptı, doğru önderlik, doğru kadrolar, doğru yol haritası ile bugün de yapacak güçtedir. ULUSUMUZA GÜVENİYORUZ!
Dünyanın en bereketli topraklarında, dünyanın en fedakâr,
en çalışkan halkını açlığa mahkûm eden BU DÜZEN DEĞİŞMELİDİR!
Biz Atatürkçü Düşünce Derneği üyeleri, MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ!
Bilgili olacağız, cesur olacağız, kararlı olacağız, çok çalışacağız,
KEMALİZM’in namus sesini bir SİS ÇANI gibi  yurdumuzun semalarına asacağız ve milletçe

YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ’ni kuracağız.

SÖZ VERİYORUZ!
23 Nisan 2022, ATO Kongre Merkezi, Ankara

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ MANİFESTOSU
====================================================

PDF ; 23 Nisan 2022 YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ Bildirgesi

Sevgi ve saygı ile. 23 Nisan 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
ADD Bilim Kurulu 2. Başkanı
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik    

ULUSAL AHLAK VE ULUSAL BEKA KRİZİ NEDİR?

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

ULUSAL AHLAK ve ULUSAL BEKA KRİZİ NEDİR?

(AS: Bizim katkılarımız ve çekincelerimiz yazının altındadır..)

Ulusal ahlak ve beka krizi; bir insanın kendi ailesini, kendi vatanını, kendi toplumunu, kendi devletini, kendi kültürünü, kendi dilini, kendi tarihsel öğretilerini, kendi soydaşlarını ve kendi yurttaşlarını terk edip başka toplumlar, ülkeler ve devletlerin ideallerine göre programlanıp başkaları için çalışması, çaba göstermesi ve hatta savaşmasıdır. Tarih bunun örnekleri ile doludur.

Bu anlamda, biz Türkler olarak, bin yılı aşkındır Arap Dili ve Arap milliyetçiliği için, 1950’lerden bugüne de büyük oranda ABD’nin idealleri ve emperyalist hedefleri ve çıkarları için çalışıyoruz!

Dinler evrenseldir (AS: çekincemiz aşağıda..). Ayrıca dinler ve inançlar hiçbir ulusun tekelinde değildir. Uygarlık da evrenseldir (AS: çekincemiz aşağıda..).

Ahlaklı, vicdanlı, adil, kul hakkı yemeyen iyi bir Müslüman olmak için Arap milliyetçisi olmaya ya da uygar bir insan olmak için emperyalistlerin çıkarlarını gütmeye gerek yoktur.

Müslüman olmak Araplaşmayı, Arp milliyetçiliğine bilerek ya da bilmeyerek, hizmet etmeyi gerektirmez. Ne yazık ki içimizde hâla Arap alfabesini ve Arap dilini kutsal sayan insanımız hiç de az değildir (notumuz aşağıda..). Ancak Araplara ve Arap kültürüne düşman olmaya da gerek yoktur. Türk Dili ve kültürü ne ise Arap Dili ve kültürü de odur. Diller ve kültürler arasında bir alt ya da üst hiyeraşisi (katmanlama) kurulamaz. Aynı biçimde Batı, ABD hayranı, Batı taklitçisi ve gözü kapalı olarak Batıcı olmak da gerekmez. Yalnızca BATILI OLMAK yeter.

Batılı olmak, Batının çıkarları ve emperyalist emellerinin yanında olmak değildir. Batıda tarih ve toplum sahnesine çıkan çağdaş, Aydınlanmacı evrensel anlayış ve uygarlıktan yana olmaktır. Bu uygarlıktan türeyen değerler sistemini benimsemektir. Yurt sevgisinde, ülke ve toplum kalkınmasında Batılı gibi akıl ve bilimle eğitilmek, düşünmek ve davranmaktır.

Her ulusun kimliği kendisi için önemli ve değerlidir. Saygı duyulmalıdır. Ancak ulusların bilerek ya da bilmeyerek kendi ulusal kimliklerinden vazgeçmeleri doğru değildir. Hatta büyük bir sorumsuzluk ve vebal olur. Bu anlamda M. K. ATATÜRK asla Batıcı değil Batılı oldu. Kurtululuş Savaşını Batıyı yenerek kazandı.Türkiye Cumhuriyetini Batıya karşın kendi ulus kimliğine dayanarak kurdu. Batılı emperyalistleri yurdumuzdan kovan Lozan Antlaşması Batıya karşın bağıtlandı. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu‘nu bu nedenlerle kurdu.

Ümmet kimliği ve ümmetçilik ise aynı dinin farklı kültürlerine sahip birçok farklı ulusu tek bir dinsel kimlikte birleştirme amacına yöneliktir. Arap halkları bile aralarında birlik kuramıyorlar. Çünkü ümmetçilik ütopiktir ve olanaksızdır. Ulusların salt din ve ahiret için çalıştıkları varsayımı gerçekçi değildir. Ayrıca toplumları aklın, bilimin ve teknolojinin yardımı olmadan yalnızca dinsel ahlak öğretileri ile kalkındırma ve geliştirme olanakları da yoktur. Bu nedenle,

  • Uygar dünya artık teokratik (dinci) feodal kültür ve dogmatik değerlerle yaşama dönemini kapatmıştır.

Ortaçağ çok gerilerde kalmıştır. Toplumlar ve bireyler için din, inanç ve vicdan özgürlüğü ve ulus kimliği ön plana çıkmıştır. Çoğunlukcu olmayan ama temelde çoğulcu, sözde değil özde demokratik toplumsal yapılanmalara, hukukun üstünlüğüne ve yurttaşların eşitliğine dayalı bir siyasal anlayış bilinci oluşmuştur. Yeni Dünya ve siyaset düzeni bunu gerektirmektedir. Artık

  • Ümmetçiliğin yeni dünya düzeninde ve dünyanın geleceğinde yeri kalmamıştır.

Tarihimizin genel akışı içinde, bu yeni dünyanın ekonomik, sosyal, kültürel, bilimsel ve siyasal düzenini en doğru ve en iyi kavrayan ve uygulamaya aktaran siyasal önder de Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk‘tür. O’nun ve ulusumuzun kendi özgür istençleri ile kurdukları laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olanTürkiye Cumhuriyeti’dir. Bu, Cumhuriyetin kuruluş felsefesidir, kuruluş ilkeleridir. Ayrıca özgür akıl ve bilim destekli engin yurt ve ulus sevgisidir.

Gümüzde bile, tüm küreselci, emperyalist yoğun telkinlere karşın ulus devlet ve ulus kimliğinin önemi ortadadır. Putin, Ortodoks Hristiyanlık için savaşmiyor, Rus halkının ulus kimliği için savaşıyor. Aynı biçimde, Ukrayna halkı da kendi ulusu, kendi dil ve ulus kimliğini korumak için direniyor… (AS: natumuz aşağıda)

Sonuç olarak                     :

  • Araplaşmak, Acemleşmek… ya da Batıcılaşamak ayn sonucu doğurur.
  • Ulus bilincinin yitimi ulusal bekanın (sağkalımın) da yitirilmesi demektir
  • Kendi ulusal kimliğini ve ulus bilincini koruyarak, nedensiz biçimde, hiçbir ulusu düşman olarak etiketlemeden;
  • Yurtta ve dünyada barış” ilkeleri içinde yaşamanın yollarını aramak en doğru rotadır.

================================
Dostlar,

Sayın Çivi’nin “Dinler evrenseldir” düşüncesine katılmamız olanaksız.. En azından islam dini için.. Kuran kendisi sınırını çizip amacını sınırlıyor :

  • İslam Arap’ın dini.. evrensel değil, yerel!

Yusuf-2 : Biz Kuranı, anlayasınız diye, Arapça indirdik…
إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
…İnnâ enzelnâhu kur’ânen arabiyyen le allekum ta’kılûn…

İbrahim-4 : Biz her Peygamberi kendi Kavminin Dilinde gönderdik…
وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ
…mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî liyubeyyine lehum…
***
Ayrıca “Uygarlık da evrenseldir” görüşüne katılamıyoruz.
Uygarlıklar yerel ve onu yaratan uluslarla sınırlıdır. Örn. Maya uygarlığı, Aztek uygarlığı.. Batı uygarlığı..

Ama MEDENİYET evrenseldir, tekildir ve aşkın bir kavram olarak Uygarlıkları da içerir.
***
Evimize gelen bir su teknisyenini “Selamın aleyküm” sözüne karşılık “günaydın” ile karşılamıştık 1-2 yıl önce. Genç adam şaşırdı, “Allahın selamı..” dedi. Konuştuk biraz.. Kendisini “Arap” sanıyordu, Türk olduğunu bilmiyordu!!
***
Ukrayna ne yazık ki emperyalizmin silahlı örgütü NATO yalakalığı yapmakta idi bir yandan..

Sevgi ve saygı ile. 25 Mart 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik    

 

Hisarcıklıoğlu günaydın

Alev CoşkunAlev Coşkun
Cumhuriyet, 19 Aralık 2021

 

Türk ekonomisi Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde görülmeyen büyük bir sarsıntının etkisi altına girmiş bulunuyor… Türk Lirası sadece (AS: yalnızca) son 45 günde yaklaşık %50 oranında değer kaybına uğradı. Böylesi büyük bir çalkantı daha önce görülmedi ve ekonomi henüz durulmadı…

Geçen cuma günü, inatla politika faizini indiren Merkez Bankasının bu kararından sonra dolar 17.60 düzeyini gördü. Bütün ekonomik sistem sarsıntı geçirdi. Geleceğin ne olacağı beklentisi altına girildi. Bu durum karşısında, Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Hisarcıklıoğlu, feryat ederek “acil önlem çağrısında” bulundu…

Geç kalan Hisarcıklıoğlu

Hisarcıklıoğlu,

  • “Piyasalarda yaşanan çalkantı ve döviz kurlarının geldiği seviye birçok şirketimizi endişelendiriyor… Acil önlemler alınmasını, öngörülebilirliğin temin edilmesini bekliyoruz” dedi…

Hisarcıklıoğlu’nun bu çıkışına verilecek en doğru yanıt “GÜNAYDIN” olacaktır. Hisarcıklıoğlu her zaman olduğu gibi geç kalmıştır. Uzun yıllar işgal ettiği TOBB Başkanlığı makamı için de tarihe bu geç kalışla geçecektir… Salt Hisarcıklıoğlu değil; İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Kayseri gibi büyük ticaret merkezlerimizin ticaret ve sanayi odaları başkanları da geç kalmışlardır…

Özellikle son beş yıldır olan bitenleri görmüyorlar mı? Kısa bir sürede Merkez Bankası Başkanı’nın beş kez değişmesinin ekonomiye vereceği zararı göremediniz mi?
Ekonomi dünyasında yeni olmayan “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” gibi kuram ve sloganlarla Türk iş dünyasının ve Türk halkının aldatıldığını, uyutulduğunu görmediniz mi?

Korkuyorlar

Yalnızca TOBB, yalnızca ticaret ve sanayi odaları başkanları değil, Türk ekonomisine yön veren büyük holdinglerin sahipleri, CEO’ları, yöneticileri de tüm ticaret burjuvazisi de sınıfta kaldılar… Eksi ve olumsuz puan aldılar…

Peki iş adamları, ticaret burjuvazisi, sanayiciler bu büyük çalkantıyı görmüyorlar mıydı?

Olur mu, “mükemmel” görüyorlardı. Gelen fırtınayı açık bir biçimde duyumsuyorlardı… Ama korkuyorlardı… Korkularından konuşamıyorlardı… Bana dokunmayan yılan bin yaşasın politikası güdüyorlardı… İktidarı alkışlıyorlardı… Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Bakanım siz haklısınız diyorlardı… Kötü gidişi gördükleri halde tersini söylüyorlar, ekonomi çok iyi gidiyor diyorlar, alkışlıyorlardı. Olayın “vahametini” herkesten önce ve iyice gördükleri halde ses çıkarmıyorlardı…

Şimdi, en sonunda konuşmaya başladılar… Ama artık çok geç… Sayın Hisarcıklıoğlu ve sayın ticaret ve sanayi odaları başkanları artık çok geç.. Önce kendi çıkarlarınızı düşündüğünüz için, ülke çıkarlarını ikinci plana attığınız için ve zamanında uyarılarda bulunmadığınız için hepiniz suçlusunuz…

Katılımcı demokrasi

Demokrasi denilince kimse mangalda kül bırakmıyor… Herkes en büyük demokrat, herkes en ileri demokrat… Ama demokrasinin kuralları vardır… Günümüz demokrasisi dört yılda bir yapılan genel seçim değildir… Elini taşın altına koyabilmektir. Katılımcı demokrasiyi yaratmaktır… Demokrasi, insan aklının bulduğu bir yönetim sistemidir. Ayrıca, her sistemde olduğu gibi “mükemmel” değildir… Dünya ölçeğinde kabul edilen bir söylemle “demokrasi, daha iyisi bulununcaya kadar, en az hatalı yönetim modelidir.”

Son yüz yıldır, denetlenmeyen demokratik sistem kimi ülkelerde büyük çöküntüler, “travmalar” yaratmıştır. En açık örneği Almanya’da seçimle iktidara gelen Hitler’in Nazi, İtalya’da seçimle iktidara gelen Mussolini’nin faşişt diktatörlüklerini kurmalarıdır.

Bu nedenlerle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı dünyasında yeni anayasalar yapılmış, insan haklarını temel alan, hukuk devletinin gerçekleşmesi sağlanmış, hukukun üstünlüğünün gerçekleşmesi için anayasa mahkemeleri kurulmuştur.

İktidarın denetlenmesi

Böylece, temel olarak hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde siyasal iktidarın gücü sınırlandırılmıştır… Bunlar yetmez… Asıl önemli olan katılımcı demokrasinin gerçekleşmesidir. Katılımcı demokrasi, en temel tanımıyla aşağıdan yukarıya, çevreden merkeze karar mekanizmalarına halkın, sivil örgütlerin, sendikaların, işçilerin ve işverenlerin katılmalarının sağlanmasıdır.

Nazi Almanyası’nda, Mussolini İtalyası’nda tek adam yönetimine sendikalar, işverenler, işadamları aman bana dokunmasınlar diye ses çıkarmıyorlardı… Ama gelen kötülükler herkesi derece derece etkiledi… Bu nedenle bugün tüm Batı dünyasında işçi işveren örgütleri susmuyorlar… Konuşuyor, uyarıyorlar… Katılımcı demokrasinin gereklerini yerine getiriyorlar.

TOBB genel başkanı, ticaret ve sanayi odaları başkanları, barolar, sendikalar, işveren örgütleri basın örgütleri ve tüm demokratik kitle örgütleri konuşmalıdırlar. Gerektiği zaman iktidarlara karşı korkmadan uyarılarda bulunmalıdırlar.

TBB Başkanı Erinç Sağkan’ın Anıtkabir Defterine Yazdıkları

TBB’nin yeni yönetimi devir teslim töreninden önce Anıtkabir’i ziyaret etti

Sağkan, “Anıtkabir’den Ata’mızın huzurundan yola çıkmak çocuklarımıza, geleceğimize ve mesleğimize minnetle karışık borcumuzdur” dedi.

TBB’nin yeni yönetimi devir teslim töreninden önce Anıtkabir’i ziyaret etti

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. R. Erinç Sağkan; Yönetim, Disiplin ve Denetleme kurullarının seçilen üyeleri, baro başkanları, TBB delegeleri ve meslektaşları ile 11 Aralık 2021 tarihinde Anıtkabir’e ziyarette bulundu. Ardından Türkiye Barolar Birliği’nde devir teslim töreni gerçekleştirildi. Anıtkabir ziyaretine ve devir teslim törenine Ankara Barosu Başkanı Av. Kemal Koranel, Başkan Yardımcısı Av. Mehmet Eren Turan, Genel Sekreteri Av. Dr. Mahcemal Seyhan, Saymanı Av. Zafer Doğan Bilgin, Yönetim Kurulu üyeleri; Av. Zekiye Avcı, Av. Oğuz Atasoy, Av. Emrah Acar ve Türkiye Barolar Birliği delegeleri ile meslektaşları katıldı. Erinç Sağkan,

  • Anıtkabir’den Ata’mızın huzurundan yola çıkmak çocuklarımıza, geleceğimize ve mesleğimize minnetle karışık borcumuzdur” açıklamasında bulundu.

image small

“YOLUMUZ YOLUN, GÜNEŞİMİZ IŞIĞINDIR”

*Aziz Atatürk, bugün karşında; en gösterişli yapılardan bile çok ışık saçan ve bir ülkenin aydınlık geleceğine adanmış, yoktan var edilen bilim yuvalarında hukuku ve hukukçu olmayı öğrenen, özgür bir memlekette yüzüne memleketinin özgür rüzgarları değen, en çok barışa ve hiç durmadan ilerlemeye inanan aydınlık nesillerin fertleri (AS: kuşakların bireyleri) olarak bulunuyoruz.

Biz bugün karşında, bir kimsenin lütfuna terk edilmiş kara bir düzenin değil Cumhuriyet‘in hiç sönmeyecek ateşini minicik elleriyle yaşamı boyunca taşıyacak, seni tanıyacak, tanıdıkça daha çok sevecek ve aydınlık yolundan bir saniye bile ayrılmayacak gelecek bahşettiğin çocukların anneleri ve babaları olarak bulunuyoruz.

*Hukuku, hukukun üstünlüğünü ve bağımsız yargıyı bir damla kanımızı dökmemize gerek kalmadan elde ettiğimiz ancak elimizde tutmak uğruna onlarca Cumhuriyet ve adalet şehidi verdiğimiz, kıymetini her gün daha çok anladığımız hukuk devletinin Başkent Barosunun yönetimi, avukatları ve stajyer avukatları olarak karşında bulunuyoruz. Aziz hatıran ne maddede, ne tarih kitaplarında ne de yalnızca belleklerimizde ve kalplerimizdedir. Aziz hatıran ve bahşettiğin laik Cumhuriyet; atan kalpleriyle bizzat karşında ve huzurunda bulunan milyonlarda, ülkenin dört bir yanına yayılmış ormanlarda, bacası tüten fabrikalarda, güneş gibi doğan köy okullarında, özgür sokaklarında, erkekten geri durmak şöyle dursun; herkesten birkaç adım önde yürüyen kadınlarımızın kararlılığında, çocukların güzel gözlerinde ve günün birinde bir Mustafa Kemal olabilme umutlarında, bugün huzurunda bulunduğumuz bu toprak parçası ve üzerinde bulunan ağaçların köklerindedir.

*Bizlere bıraktığın laik, modern ve aydınlık Cumhuriyet‘in kıymetini her geçen gün daha çok anlıyor, mirasına daha çok bağlanıyoruz. Hayattaki en büyük gururumuz, bizi kul değil birey yapan aydınlık Cumhuriyetinin hukukçu muhafızları olmaktır. Yolumuz yolun, güneşimiz ışığındır.
*****

Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanlığına seçilen Ramiz Erinç Sağkan ve yönetim kurulu üyeleri, yeni görevleri dolayısıyla Anıtkabir‘i ziyaret etti. TBB Yönetim, Disiplin, Denetleme Kurulu üyeleri, baro başkanları ve TBB delegeleriyle Aslanlı Yol’dan yürüyen Sağkan,  Atatürk’ ün mozolesine çelenk bıraktıktan sonra saygı duruşunda bulunuldu. Sağkan, ardından Misak-ı Milli Kulesi’nde Anıtkabir Özel Defteri’ne şunları yazdı:

“Büyük Atatürk,
Ebedi eseriniz Nutuk’a ‘1919 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım.’ diye başlamıştınız. Bizler de Türkiye Barolar Birliği’nin 36. Olağan Genel Kurulu tarafından seçilen yönetim, disiplin, denetleme kurulu üyeleri ile delegelerimiz ve meslektaşlarımızla birlikte savunmanın temsilcileri olarak aynı azim ve kararlılıkla bugün,
11 Aralık’ta huzurunuza çıktık. 
Bizler biliyoruz ki, ‘Adalet mülkün temelidir’ sözünün
asılı olduğu her mahkeme salonu, seninle buluştuğumuz yerdir.
Kişiye, zümreye, şanslı bir azınlığa ya da bir ailenin lütfuna terk edilmeyen ve mavi gözlü bir çocuktan dünyanın hakları gasp edilmiş tüm halklarına umut olan bir lideri çıkaran Cumhuriyet’in karış karış her toprağı senin eserindir.
Bizimse bu kazanımları kaybetmeye tahammülümüz yoktur.
Modern hukukun, insan onurunun, eşitliğin, hakkaniyetin, adaletin, bağımsız yargının ve evrensel hukuk ilkelerinin öğretildiği her hukuk fakültesi seninle var olmuş ve bizimle devam edecektir. Kimsenin merhametine bırakılamayacak modern hukuk sistemimizin her türlü çabaya rağmen inadına yıkılmadığı, insan onurunun temel alındığı, bizi kula kul değil,
birey yapan her türlü temel hak ve özgürlüğün tane tane yazıldığı her kanun, her mahkeme, her adliye senin eserin, bizimse varlık sebebimizdir.

Bu uğurda verdiğimiz çabanın üzerine güneş olup her gün yeniden doğacağının farkındayız. Bu sebeple, Anıtkabir’den, senin huzurundan yola çıkmak çocuklarımıza, geleceğimize ve mesleğimize minnetle karışık borcumuzdur. Asıl borcumuzun, açtığın aydınlık yolda hiç yılmadan yürüyerek tüm ümidinin onda olduğunu söylediğin gençlikle birlikte, ‘küçük hanımefendiler’, ‘küçük beyefendiler’ diye hitap ettiğin çocuklara aydınlık bir gelecek bıraktığımız zaman biteceğinin farkındayız. Tüm çabamız, bu kutlu borcumuzu ödemek içindir. Umutsuz durumların değil umutsuz insanların olduğunu, senin hiçbir zaman umudunu yitirmediğini iyi biliyoruz. Bizler de Cumhuriyetimiz ve çocuklarımız için durmadan çalışacağımıza mesleğimizin kutlu yemini gibi söz veriyoruz.

Saygıyla, şükranla ve tarifine dünyadaki hiçbir dilin yetmeyeceği özlemimizle.”

TBB Başkanı Sağkan ve Yönetim Kurulu üyeleri Anıtkabir'i ziyaret etti 
TBB Başkanı Sağkan ve Yönetim Kurulu üyeleri Anıtkabir'i ziyaret etti 
TBB Başkanı Sağkan ve Yönetim Kurulu üyeleri Anıtkabir'i ziyaret etti 
TBB Başkanı Sağkan ve Yönetim Kurulu üyeleri Anıtkabir'i ziyaret etti

Faizi Düşürünce Ne Oldu?

HakkımdaDr. Mahfi EĞİLMEZ

Kasım 20, 2021
Faizi Düşürünce Ne Oldu? (mahfiegilmez.com)

Enflasyon, faizden önceki aşama olduğu için faiz, ilk bakışta enflasyonun sonucu gibi görünür ama aslında enflasyon da faiz de başka şeylerin sonucudur. O nedenle çözümü bulabilmek için zincirin ilk halkasına kadar geri gitmek gerekir. Son yazılarımda sıkça kullandığım şemamı bir kez daha yazayım:

Görüleceği gibi faizi yükselten şey aslında ülke riskinin yükselmesiyle başlayan zincir reaksiyonlardır. Ülke riskinin yüksek olduğunu anlamak için bakılması gereken gösterge CDS primidir. Bu prim 300 baz puanın üzerindeyse ülke aşırı riskli demektir. Türkiye’nin CDS primi 411’dir. Bu oranla Türkiye, dünyanın en riskli birkaç ülkesi arasındadır. Bu zincir reaksiyonların çözümü için en başa gidip riski düşürmeye çalışmakla başlamamız gerekirken biz tam tersini yaparak sondan başlıyoruz ve faizi indiriyoruz. Bakın sonra ne oluyor?

Kurun ve enflasyonun yüksek olduğu ve daha da yükselmeye eğilimli olduğu bir ortamda faizi düşürünce riskleri yükseltmiş oluyoruz ve kurlar yükseliyor sonra şemadaki reaksiyonlar tekrar devreye giriyor, enflasyon yükseliyor. Grafik 2019 başından bugüne kadar Merkez Bankası Politika Faizi (MBPF) ile USD/TL kuru arasındaki ilişkiyi gösteriyor. Merkez Bankası ne zaman faizi indirmişse kur yükselmiş. Kur yükselişi, ithal girdiler üzerinden giderek maliyetleri ve fiyat artışlarını tetikliyor ve sonuçta enflasyon da artıyor. 2019 başından bu yana görünüme baktığımızda hep aynı hatayı yaparak kısır döngü içinde kaldığımız açıkça görülüyor. Bu sefer de öyle olacak. Bir noktada faizi tekrar yükseltmek zorunda kalacağız.

Bir sorunun çözümü için o sorunu yaratan şeyin ne olduğunu bulmak gerekir. Sürekli başı ağrıyan bir kişi kendi kendine ağrı kesici alarak sorunu geçici olarak çözebilir. Ama doktora gidip gerekli tahlilleri ve tetkikleri yaptırdığında sorunun yüksek tansiyon kaynaklı olduğu anlaşılırsa o zaman tansiyon ilacı ağrı kesicinin yerini alır ve sorun kalıcı olarak çözülmeye gider. Tabii sadece doğru ilacı almak da yeterli olmayabilir, diyete dikkat etmek, stresten uzak durmaya çalışmak, egzersiz yapmak da önemlidir.

  • Türkiye’nin ihtiyacı olan şey faizi indirmek değil, yüksek enflasyonu çözmektir.

Bunun da yolu diyet yapmaktan yani risklerden uzak durmaktan geçiyor. Kilosuna, yaşamına dikkat etmeyen bir kişinin eninde (AS: önünde) sonunda yüksek tansiyon veya şeker ya da kolesterol sorunuyla karşılaşmasında olduğu gibi risklerini düşürmeyen bir ekonomi de eninde sonunda yüksek enflasyonla, kur riskiyle, işsizlik artışıyla karşılaşır. Tansiyon, şeker veya kolesterol sorunu nasıl ağrı kesiciyle çözülemezse ekonomi de risklerden kaynaklanan sorunlarını faizle oynayarak çözemez.

Ne zaman risklerden söz etsek bazıları Kıbrıs’tan vaz mı geçelim ya da Akdeniz’deki haklarımızı savunmayalım mı diye soruyor. Benim söz ettiğim riskler bunlar değil. Ama mesela komşularımızla yarattığımız sorunlarda bizim hatamız var mı diye kendimize sorabiliriz. Ya da hukukun üstünlüğü, daha iyi bir demokrasi, insan hakları gibi konuları geliştirmeye çalışabiliriz. Bilim dışı kararlarımızı gözden geçirip bilime dönebiliriz. Kamu hesaplarının şeffaflığı, denetlenmesi, kamuda savurganlığın önlenmesi için adımlar atabiliriz. Enflasyonun yükseldiği ortamda faizi artırmak yerine düşürmemizin bizi daha da kötü bir pozisyona sokup sokmadığını gözlemleyip doğruyu bulabiliriz. Bunları yapmaya başlasak risklerimiz de CDS primimiz de düşüşe geçer.

GÜVEN GÜVENSİZLİK VE İSTENMEYEN 10 BÜYÜK ELÇİ ÜZERİNE KISA NOTLAR…

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

Günümüzde, hem ulusal ve hem de küresel ölçekteki ilişkiler, özel koşullar dışında, KARŞILIKLI GÜVEN üzerine kuruludur. Eğer güven bozulursa ilişkilerdeki istikrar da bozulur. Oluşan güvensizliğin boyutlarına göre, oluşan ve oluşacak irili ufaklı krizler mevcut (AS: kurulu) ilişkiler sistemini bozabilir, hatta içinden çıkılmaz hale getirebilir…

Önce kısa bir anı: 1960’lı yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci iken, devrin Borçlar Hukuku hocası Sayın Prof. Dr. Necip Kocayusufpaşaoğlu “Borçlanma karşılıklı ortak iradeye dayalı bir sözleşmedir. Ancak yine karşılıklı ortak güvenle ortaya çıkar. Anlaşmadan doğan güveni bozanlar krize neden olurlar. İş mahkemeye giderse güveni bozan haksız duruma düşer.” demişti. Daha sonra yaptığım araştırmada rahmetlinin doktora, doçentlik, profesörlük takdim tezleri ve çoğu makalelerinin ana konusu GÜVEN NAZARİYESİ (TEORİSİ) idi. (AS: Kuramı)

Aile yaşamında eşler arası güven bozulursa aile krizi (AS: bunalımı) doğar; sonuç boşanmaya dek gidebilir.

Ticarî partnerler (AS: ortaklar) arasındaki güven bozulursa aradaki iş ya da ticaret ortaklığı krize girer ve ortaklık sona erebilir. Aynı güvensizlik arkadaşlıkta da dostluğu sona erdirebilir ve hatta düşmanlığa dönüşebilir. Eğer devletler de karşılıklı olarak yaptıkları anlaşmalar ve imzaladıkları sözleşmelere uymazlarsa, güvenin yerini güvensizlik alır. Böyle durumlarda kriz (bunalım) çok yakın demektir.
…..
Güvensizliğin temelinde ahlaksal, hukuksal, ticari (tecimsel), ekonomik, siyasal, kültürel …bağlantıları oluşturan normları ve temel kuralları, yani eski bir deyimle, ahde vefa(AS: pacta sund servanda!) göz ardı etmek, hatta kimi kez hiçe saymak vardır. Eğer bu vefasızlık ve güveni bozma bilerek ve isteyerek güce ve tehdide dayanırsa ortaya zorbalık ve zulüm çıkar.

Demokratik rejimlerde bir ülkeyi yönetenlerin ya da siyasal iktidarların mutlaka bağlı olmaları gereken 2 küme ana sözleşme vardır :

1. küme ana sözleşmeler : O toplumun anayasası ve yürürlükteki anayasaya uygun olarak, yetkili organlarca üretilen yasa, tüzük, yönetmelik ve yönergelerdir. Bu sözleşmelerinin hepsinin bir yanında devlet, daha doğrusu kurulu siyasal iktidar; öbür yanında ise o ülkenin yurttaşları vardır.

Siyasî iktidarlar, hukukun üstünlüğünü benimsediği, anayasa ve yasalara bağlı kaldığı, yurttaşlarına karşı yaraşırlık (liyakat) ve adalet ilkelerine içtenlikle uyduğu sürece istikrar sürer. Ancak tüm yurttaşlar için ayrımsız olarak, yasalar önünde eşitlik, adalet ve liyakat ilkeleri göz ardı edilirse, yurttaşların zihninde siyasal iktidara karşı GÜVENSİZLİK oluşmaya başlar.

İktidar ve yurttaşlar arasında çıkan ya da çıkacak anlaşmazlıklar yargı kurumu tarafından adil ve hukuka uygun çözüme kavuşturulamazsa o toplumdaki hukuksal, ekonomik ve siyasal istikrar bunalıma sürüklenir.

Bir tümce ile de yargı bağımsızlığından da söz etmek gerekir. Gerçek demokrasilerde, Yargı erkinin Yürütme erkine, siyasal iktidara karşı bağımsızlığı olmazsa olmaz bir koşuldur. Ancak yargının bağımsızlığı, yargıçların başına buyruk oluğu anlamına gelmez. Tersine yargının patronu da anayasa, yasalar ve evrensel temel hukuk ilkeleridir. Yani yargı kurumları ve yargıçlar da anayasaya bağlı ve hatta bağımlı olmalıdır. Vicdan, hukuk kurallarının yetersiz kaldığı durumlarda devreye girer. Aksi durumda bir hukuk devletinden söz edilemez.

Siyasal iktidarları bağlayan 2. ana küme normlar ise o ülkenin bağlı olduğu küresel anlaşmalar, imzaladığı uluslararası sözleşmeler ve anayasa metnine dahil ettiği uluslararası hukuk normlarıdır. Örneğin Türkiye, anayasasına eklediği bir madde ile (AS: 90/5 2004’te eklendi) Avrupa İnsan Hakları Sözleşesini kendi anayasa ve yasalarından daha üstün tutmuştur. Türkiye’deki yargı kurumlarının, AİHM kararlarına uymaları kendi anayasasının zorunlu buyruğudur.

Ancak kimi yargı kurumları, kimi kez iç kamuoyu baskısı ya da siyasal iktidarların isteklerini de dikkate alarak, hem Anayasa Mahkemesi kararlarına ve hem de AİHM kararlarına uymak istemiyorlar. O zaman da küresel bir hukuk ve adalet GŪVENSİZLİĞİ oluşuyor. Ülke bir hukuk devleti olmaktan uzaklaşıyor. Yabancı ülkelerin ülke hukukuna karışmaları için zemin oluşuyor. Ülkenin dış itibarı (AS: saygınlığı) ve istikrarı da yaralanıyor.

Bir anımsatma da şudur : Evrensel nitelikteki din ve vicdan özgürlüğü ve evrensel insan hakları ihlalleri (AS: çiğnemleri) başka devletlerin içişlerine müdahale hakkı doğuruyor…

Sonuç: 10 devletin büyükelçilerinin, bireysel olarak, görülen ve belgelenen (AS: ve ısrarla sürdürülen) hukuk ve hak ihlalleri konusunda, Türkiye’nin yetkili makamlarını uyarma hakları vardır. Ancak 10 büyükelçinin bunu hep birlikte ve adeta bir güç gösterisi biçiminde buyruk verir gibi yapmaları hukuksal değil SİYASAL bir iletidir.

Sorulması gereken temel soru şudur :

  • Türkiye hem yurt içinde ve hem de küresel ölçekte bu önemli GÜVEN BUNALIMINA VE SİYASAL BUMALIMA NASIL VE NEDEN SÜRÜKLENDİ?
  • Niçin bağıtlamış olduğu hukuksal sözleşme ve kurallara uyulmuyor?
  • Mevcut siyasal iktidarın kendisine sorması gereken temel soru çok önemlidir.

Sorunu doğru ve güçlü olarak irdeleyip çözebilmek için muhalefetin desteğini almaya, muhalefetle birlikte davranmaya ve mutlaka ORTAK AKLA gerek vardır.

Milletle alay etmenin dozu kaçtı

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli
Cumhuriyet, 22 Ekim 2021
Türkiye’nin şu anda en büyük sorunu nedir diye sorsanız, çeşitli yanıtlar verilebilir.

Kimimiz ekonomik güçlükleri, hayat pahalılığını, işsizliği, yüksek enflasyonu, döviz kurunu, kimimiz iç ve dış terör tehdidini, yargı bağımsızlığının ve hukukun üstünlüğü ilkesinin ortadan kalktığını filan sayabiliriz. Hatta kimisi de “Bilimsel özgürlük ve üniversite özerkliğinden, ilkokul düzeyindeki eğitimin bile yetersizliğinden, kalitesizliğinden” yakınabilir.

Ama bana göre şu an en büyük sorunumuz, Türkiye’yi “Yönetiyor gibi yapanların” ve onların yandaşlarının, yalakalarının, yancılarının, çanak yalayıcılarının, beslemelerinin, milletle alay etmeleridir.

Milletin kendisi ile de zekâsı ile de alay eden ve giderek (hem sayıları azalma anlamında, hem de kendilerini küçük düşürmek anlamında) küçülen bir kitle var karşımızda.

Düşünsenize, ana muhalefet lideri, “Ülkeyi o kadar gerecekler ki siyasi cinayetler işlenmesi olasılığından kaygı duyuyorum” diyor. Bu endişelerine gerekçe teşkil eden örnekleri de sıralıyor. Bunun karşısında “İspat et haydi” diye savcılığa başvuruyorlar. Yahu, gerilimin ve gerginliğin kendisi orada öylece duruyor zaten. Kendinize aynada baksanız orada göreceksiniz. Adam, “somut bir olaydan” yani “işlenmiş cinayetten” söz etmiyor ki. Yani size getirip bir “Olay yeri görüntüsü ya da ceset” mi göstermesini istiyorsunuz. “Gerilim” diyor, “endişe” diyor. Yok mu bunlar? Linç girişiminde bulunmadılar mı kendisine. Köy meydanında yüzlerce kişinin katıldığı linç, öldürme amaçlı bir eylem değil midir? Daha nasıl ispat edecek?

Yine aynı Kılıçdaroğlu, kalkıp “Ey benim memurum. Devleti parti devlet haline getirmiş siyasi iktidarın yasadışı emirlerine ve talimatlarına uyma. Yasaların çerçevesinde hareket et. Bak, yapmazsan sorumlu duruma düşersin” diyor. Yine, hakkında soruşturma başlatılıyor.

Ne demesini bekliyordunuz, muhteremler?

Ya da şöyle soralım: Siz tersini mi savunuyorsunuz?

“Benim emrimden çıkmayın. Her türlü yasadışı ve hukuksuz uygulamaya devam” mı demek istiyorsunuz?

Yurtdışından gelen, üstelik de “Hukuk ve insan hakları konusunda ilke ve ruhuna uymayı taahhüt ettiğimiz Avrupa ve evrensel metinlere uymamız gerektiğini” hatırlatan yabancı ülke uyarılarına karşı “Küstahlık ve hadsizlik” suçlaması getirerek savunma yapıyorlar.

Yahu, daha dün siz Washington’dan, Berlin’den filan gelen telefonlarla mahkemelere emir verip adam bıraktırmadınız mı?

Kimi kandırıyorsunuz?

Bu millet ve hatta bu dünya bu kadar salak mı görünüyor, sizin durduğunuz yerden?

Biraz ciddiyet yahu.

Biraz ciddiyet!..