Etiket arşivi: kur korumalı mevduat

Dolar neden yükseliyor?

authorYALÇIN KARATEPE

İktidarın tüm baskılamalarına rağmen kurlar yükselmeye devam ediyor. Bir taraftan ödemelerin döviz ile yapılmasını yasaklayarak döviz işlemlerine sınırlama getirilmesine, diğer taraftan özellikle bankalarda, döviz alış satış fiyat farkının yüzde ikilere kadar çıkmış olmasına rağmen döviz talebi devam ediyor.

Kur korumalı mevduat düzenlemesi yapıldıktan sonra bir süre yataya yakın seyreden dolar yeniden yükselişe geçti. Mayıs ayının başından beri yaklaşık yüzde sekiz değer kazandı.

Peki, bu yükseliş neden yaşanıyor ve devam eder mi?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir: Ülkede döviz talebi hiçbir şekilde sönümlenmedi. Talep, değişik formlara bürünmüş olsa da güçlü bir biçimde devam ediyor. Mesela, TL hesaplardan Kur Korumalı Mevduat’a (KKM) gelen mevduat aslında örtük bir döviz talebidir.

13 Mayıs tarihli BDDK verilerine göre gerçek kişilerin mevduatlarının yüzde 62’si döviz cinsinden. Bir de buna TL mevduat olarak gösterilen ama aslında döviz türevi olduğunu bildiğimiz KKM’yi de ekleyecek olursak, oranın yüzde 75’in üstüne çıkacağını hesaplayabiliriz.

Evet, doğrudur; doların getirisi yılbaşından nisan ayı sonuna kadar olan dönemde enflasyonun altında kalmıştır. Bu dönemde TÜFE yüzde 31,71 olurken doların artışı sadece yüzde 11’de kalmıştır. Diğer bir ifade ile dolarda olanlar da reel olarak kaybetmiştir. Buna rağmen vatandaşın dövizden vazgeçmediğini BDDK verilerinde görebiliyoruz.

Ancak mayıs ayında yaşanan yüzde 8’lik artış bize gösteriyor ki reel olarak dolarda ortaya çıkan kaybın telafi edilmesi pek de zor olmayabilir. Oysa bu olasılık TL’de kalanlar açısından, düşük TL faizi ısrarı nedeniyle, hiçbir zaman söz konusu olmayacaktır. Belki bunun tek istisnası enflasyona endeksli tahvil olabilir.
***
Döviz talebi güçlü seyrederken bunu karşılayacak döviz arzı piyasalarda gerçekleşmiyor. Daha ziyade gördüğümüz şey, Merkez Bankası rezervlerinden bunun karşılanmaya çalışıldığıdır. Sınırlı bir kaynak ile artan talebi sürekli karşılamak da imkânsız olacağından, normal bir sonuç olarak, dolar yeniden yükselmeye başladı. Diyebilirsiniz ki dolar diğer paralara karşı da değer kazanıyor. Evet doğru. Ama burada doları “döviz” sözcüğüne ikame olarak da kullanıyoruz.

  • TL sadece dolara karşı değil hemen tüm önemli paralara karşı değer kaybediyor.
  • Belki de soruyu, “dolar neden yükseliyor?” diye değil, “TL neden düşüyor?” diye sormak daha anlamlı olur.

Elbette talep sadece tasarruf sahiplerinden kaynaklanmıyor. Giderek artan dış ticaret açığı da döviz talebi yaratıyor.

Enflasyonun yüzde 70 ve yükselmekte olduğu bir dönemde TL’nin değer kaybetmemesi mümkün olabilir mi? Sadece tasarruf sahiplerinin ilgisi açısından söylemiyorum, dış ticaret açısından da bakınca kurların bu seviyelerde kalması pek mümkün görünmüyor. ÜFE’nin yüzde 120’nin üzerine çıktığı bir dönemde kurların düşük kalması halinde dış ticaret açığının daha fazla artması kaçınılmaz olacaktır.

Enflasyona endekslesek?

KKM’nin döviz talebini sınırlamada yetersiz kalması ile birlikte iktidarın enflasyona endeksli tahvil ihraç etmeyi gündemine aldığını biliyoruz. Bu tahvillerin detayları henüz paylaşılmadı. Ne zaman ihraç edilecek ve ne kadar ihraç edilecek henüz bilinmiyor.
***
Zamanlaması bilinmese de, miktarının yüksek olması pek ihtimal dâhilinde değil. Belki Hazinenin borçlanma ihtiyacının bir kısmına denk gelecek tutarlarda arz edilebilir. Daha fazlası pek mümkün değil. Hayır, iktidarın bunun maliyetinden kaçınması nedeniyle değil, finansal sistem üzerinde yaratacağı sonuçlar açısından ihraç miktarının sınırlı olacağını düşünüyorum.

Bankaların, yüklü miktarda mevduat çıkışına sebep olacağı gerekçesi ile itirazlarını dillendirdiklerini duyuyoruz. Yüklü tutarda ihraç edilmesi, kamu üzerinde finansman yükünü çok artırmanın yanında, finansal sistem açısından da sorunların ortaya çıkmasına yol açar.

Enflasyona endeksli tahvillere talep yüksek, arzı sınırlı olacağı için belki ilk alanların bunları ikincil piyasada daha yüksek fiyatlardan satarak kısa sürede büyük kazançlar sağlamasına yol açacaktır ancak döviz talebini ortadan kaldırmayacaktır.

Dolayısıyla, enflasyona endeksli tahvil ihraç miktarının sınırlı olacağını düşünürsek,

  • yüksek enflasyon ortamında paranın değerini korumanın fazla bir alternatifi kalmıyor.

Bu nedenle döviz talebinin artarak devam edeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Talebi artan şeyin arzı buna paralel olarak artmaz ise sonucun ne olacağını biliyoruz.

Hükümetin bir enflasyon politikası yok!

Prof. Dr. Bülbül: Hükümetin bir enflasyon politikası yokProf. Dr. Bülbül

09 Nisan 2022, cumhuriyet.com.tr
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Hükümetin para basarak günü kurtardığını söyleyen Maliyeci Ekonomist Prof. Dr. Duran Bülbül, “Türkiye’de yoksul, zenginin varlığını korumaktadır.

Bu politikalarla, Türkiye’nin enflasyon ve diğer makro sorunlarının çözümü mümkün değildir. Zaten hükümetin de enflasyonu azaltmaya dönük bir politikası yoktur” dedi.

İktidarın gıda ürünlerinde KDV’yi %1’e indirmesinin ve aynı oranda indirimi marketlerden de “dilemesinin” üzerinden bir ay geçmesine karşın raflar yine ateş pahası. Maliyeci Ekonomist Prof. Dr. Duran Bülbül, yurttaşın belini büken enflasyona ve yapılması gerekenlere ilişkin dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Ege Saati’nden Yusuf Körükmez’e konuşan Bülbül, “Türkiye’nin temel sorunu, üretim yapmamaktan kaynaklıdır. Zaten hükümetin de, enflasyonu azaltmaya dönük bir politikası yoktur” dedi. Körükmez’in soruları ve Prof. Dr. Bülbül’ün yanıtları şöyle:

– Hükümet enflasyon artışını neden durduramıyor? Bu artış hızı bu şekilde devam ederse Türkiye’nin önünde ne gibi sorunlar çıkar?

Türkiye’de enflasyonun temel sebebi, maliyetlerden kaynaklıdır. Yani Türkiye’nin enflasyonu maliyet enflasyonudur. Maliyet enflasyonunun bir nedeni ithal edilen ara mallardan kaynaklı olabilir. Ancak bu durum enflasyonun yalnızca bir bölüm nedenidir. Türkiye’nin temel sorunu, üretim yapmamaktan kaynaklıdır. Ara malı üretemeyen, salt ranta dayanan bir ekonominin makro sorunlarına çözüm getirmesi mümkün olamayacaktır. Özellikle petrol, enerji ve doğal gaz gibi üretim girdilerini üretemeyen bir ekonominin kalıcı biçimde bu sorunu çözmesi mümkün değildir. Ayrıca yürütme organının, iktisat teorisinde (kuramında) yer almayan, “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” gibi bir politikası enflasyonun çözümüne hiçbir katkı sağlamayacağı gibi, enflasyonu daha çok artıracaktır.

“TÜRKİYE’DE YOKSUL, ZENGİNİN VARLIĞINI KORUMAKTADIR”

Faiz oranlarını düşürerek enflasyonu düşürme politikası, ekonomide çok farklı ve olumsuz bir tablo ortaya çıkarmıştır.

  • Şu anda ekonomi bilimiyle açıklanamayan bir durumla karşı karşıya kalınmıştır.

Enflasyon oranı % 61, Merkez Bankasının politika faizi % 14,
Hazine borçlanma faizi % 27 ve piyasa faizi ise % 26 dolayındadır.

Devlet böyle bir politikayla, insanların Türk parası varlıklarının reel olarak gerilemesine neden olmaktadır. Ancak bazı kişilerin ise, kur korumalı mevduat faizi ile paraları korunmakta ve bu fark hazineden vergilerle karşılanmaktadır. Örneğin, üç ayda kur korumalı faiz için ödenen para 13 milyar civarındadır (dolayındadır). Bu para insanların verdikleri vergilerle karşılanmaktadır.

  • Yoksulların zenginleri finanse etmesidir.
  • Kısaca yoksul, Türkiye’de zenginin varlığını korumaktadır.
  • Bu politikalara Türkiye’nin enflasyon ve diğer makro sorunlarının çözümü mümkün değildir.
  • Zaten hükümetin de enflasyonu azaltmaya dönük bir politikası yoktur.

“HÜKÜMETİN BİLİMSEL OLMAYAN EKONOMİ POLİTİKALARI DOLAYISIYLA ENFLASYONUN DÜŞMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR”

Dünyanın her yerinde Merkez Bankalarının görevi fiyat istikrarını sağlamaktır. Yani enflasyonu önlemektir. Ancak Merkez Bankasının para politikası ciddi anlamda pasifize edilmiş (etkisizleştirilmiş) ve tamamen (tümüyle) hükümetin bilimsel olmayan politikalarına angaje olmuştur (bağlanmıştır). Dolayısıyla enflasyonun düşmesi mümkün değildir.

Böyle giderse, Türkiye’nin önümüzdeki dönemlerde hiperenflasyonla
karşı karşıya kalması kaçınılmaz olacaktır.

Enflasyonun bu şekilde sürmesi ve hiperenflasyonla karşı karşıya kalınması, ülke insanlarının daha çok yoksullaşmasına, vergi gelirlerinin ve kamu harcamalarının reel olarak gerilemesine ve gelir dağılımının daha çok çarpıklaşmasına neden olacaktır. Hatta tüm makro dengelerin bozulmasına neden olacaktır.

– Vatandaş geçinemiyor, ekmek, yağ, şeker, et kuyrukları var. Daha kötü ne olabilir sorusunu sordukça yeni zorluklarla karşılaşıyor. Şu anki durumdan daha da kötüsü var mı? Türkiye’yi neler bekliyor?

Türkiye ekonomisi, yukarıda da belirtildiği gibi enflasyon sorununu çözemezse ve üretimi artırıcı bir ekonomi politikası ortaya koymazsa, yoksullaşma daha çok olacak ve giderek halkın temel gıda maddelerine ulaşma imkânı (olanağı) ortadan kalkacaktır.

“DEVLET PARA BASARAK SADECE GÜNÜ KURTARIYOR”

Devletin tek ürettiği politika günü kurtarmak ve zamların yarattığı alım gücü azalmasının önlenmesi için para basmaktır. Para basımı kısa bir süre çalışanları rahatlatsa bile, bir süre sonra daha yüksek enflasyonla reel olarak daha çok yoksullaşmalarına neden olmaktadır.

Türkiye ekonomisi faiz oranında dünyada üst sıralarda, yüksek enflasyon konusunda ilk on ülke arasındadır.

Doların bu politikalarla dönem sonun 20 TL’yi geçmesi kaçınılmazdır.

Uluslararası raporlarda da 2022 yılının ekonomi açısından daha kötü olacağı belirtilmektedir.

“Kur korumalı TL vadeli mevduatı”nın da beklenenin aksine dolarizasyonu düşürmediği çeşitli raporlarda belirtilmektedir.

Türkiye’nin 2022 enflasyonu böyle giderse %150’lerin üzerine çıkacaktır.

Dolar kuru artacağı için dış borç stoku giderek artacaktır. Türkiye’nin salt 2022 yılında ödemesi gereken dış borcu 170 milyar Dolara yakındır. Bu durum makroekonomik dengelerin önümüzdeki günlerde çok daha kötü olacağının göstergesidir. Özetle, makro gösterge ve değerlere bakıldığında ekonomik anlamda

  • 2022’nin çok sorunlu ve zor bir yıl olacağı gerçeği açıktır.

Gıda maddelerinde %7 oranında bir indirim olması, son dönemlerde üç kat artan gıda fiyatlarına olumlu yansımayacaktır. Çok kısa bir süre olumlu etki yaratsa bile, enerji ve diğer girdi maliyetlerindeki artışın yanında hiçbir anlamı olmayacaktır. ÜFE artışı, bir süre sonra TÜFE’ye yansıyacaktır. TÜFE’ye yansıyan % 50’lik fiyat artışının yaratacağı yüksek fiyatların %7’lik bir indirimle telafisi olanaklı olmayacaktır.

“TÜRKİYE’DE VERGİ YAPISI ADALETSİZDİR”

Esas olarak enerji fiyatlarındaki ve üretim girdilerindeki KDV oranlarının düşürülmesi gerekmektedir. Sonuç olarak ÜFE ile TÜFE arasından ciddi bir fark olduğu dikkate alınırsa, bu tür KDV indirimleri enflasyon için kalıcı çözüm olmayacaktır.

Türkiye’de vergi yapısı adaletsizdir. Bunun temel örneği, dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki payının %65 dolayında olmasıdır. Dolaylı vergiler, ödeme gücünü kavrayamaz ve tersine artan oranlıdır. Bu durum gelir dağılımı çarpık olan ülkenin gelir dağılımını daha da kötüleştirecektir. Dolayısıyla, sosyal devlet vurgusu yapan ülkenin öncelikle bu durumu düzeltmesi gerekir. Ayrıca orta ve düşük gelir kesimlerinin kullandığı temel ürünlerdeki KDV oranlarının tamamen (tümüyle)  kaldırılması, sosyal devlet anlayışının gereğidir. Sonuç olarak,

  • Ekonomi ve maliye politikaları açısından bakıldığında, Türkiye sosyal devlet değildir. (AS: Bu politikalar Anayasa md.2’ye, 5’e, 65’e, 73’e…. açıkça aykırı!)

“KDV YÜKÜ GENİŞ HALK KİTLESİNİN ÜZERİNDEN ALINIP YÜKSEK GELİR GRUBUNA AKTARILMALIDIR”

– Vergi sistemimizde köklü değişikliklere ihtiyaç olduğu konuşuluyor. Mevcut düzende KDV yükü nihai (son) tüketicinin üzerinde kalıyor. Firmalar ödediği KDV’yi yansıtırken son tüketici yani vatandaş bunu yükleniyor. Bu noktada bir değişikliğe ihtiyaç var mıdır?

Katma değer vergisi, teknik olarak, yayılı bir muamele vergisidir. Yani imalattan tüketime dek her aşamada alınan bir vergidir. Ancak her aşamada alınan vergi, nihai (sonal) olarak tüketiciye aktarılmaktadır. Bu durum hem tüketicinin yükünü artırmakta, hem de mevcut fiyatları daha fazla artırmaktadır.

Türkiye’de öncelikli olarak vergi sisteminde ciddi bir yenilenmeye ihtiyaç var. Vergi sisteminin adil olması gerekmektedir. KDV yükünün geniş halk kitlesi üzerinden alınıp, yüksek gelir grubu üzerine aktarılması sağlanmalıdır. Ancak esas itibariyle (öz olarak), gelire göre vergi sistemi kurulmalıdır. Vergilerde esas olan ödeme gücüdür. Türkiye’de vergilerin önemli bir yükü orta ve düşük gelir grubunun (diliminin) üzerindedir. Vergi yükünün gelir grupları arasında adil dağılımının sağlanacağı bir sistem kurulmalıdır. Bunun yolu da, toplam vergi gelirleri içinde dolaysız vergilerin payının artırılmasıdır.

“TÜRKİYE EKONOMİSİ STAGFLASYON İÇİNDE”

– Telaffuz edilen terim ‘enflasyon’ fakat halk stagflasyon yaşıyor yani enflasyon ve deflasyonun negatif yönlerinin birlikte hissedilmesi. Bu noktada stagflasyon terimini kullanmamız daha doğru olmaz mı?

Durgunlukla beraber yüksek enflasyonun yaşanması anlamına gelen stagflasyon, özellikle 1970’li yıllardaki petrol krizi sırasında tüm dünyada ortaya çıkmış bir iktisadi sorundur.

O dönemde ortaya çıkan stagflasyon krizi elbette ki, bugünkü durumdan farklı olacaktır. Ancak, günümüzde Türkiye ekonomisinde ciddi bir maliyet enflasyonu söz konusudur. Özellikle üretimde önemli girdi olan enerji fiyatlarındaki artış, Türkiye’nin önümüzdeki dönemlerde enflasyon oranını daha fazla artıracaktır. Ayrıca Türkiye ekonominin uygulamış olduğu yanlış kur ve faiz politikası, çok daha olumsuz sonuçları meydana getirmektedir. Maliyetlerde artış bir yandan fiyat artışlarına neden olurken, bir yandan da yüksek maliyetlerle üretim yapma olanağını azaltarak durgunluğa ve işsizliğe neden olmaktadır. Bu iki sorunun Türkiye’de yaşanması stagflasyonu ortaya çıkarmaktadır. Hatta bu duruma önlem alınmazsa, çok daha kötü olan slumpflasyon sorunuyla karşılaşılması kaçınılmazdır.

  • Slumpflasyon ise, ekonomik çöküntü içinde enflasyonun yaşanmasıdır.

Dolayısıyla Türkiye ekonomisinin stagflasyon içinde olduğunu belirtmek mümkündür. Hatta önlem alınmazsa ve küresel likidite de iyice kısılırsa, slumpflasyonun yaşanması da şaşırtıcı olmamalıdır.
================================================

Sevgili Duran hocam,

Lütfen, derneklerinizle, örgütlerinizle toplu olarak sesinizi yükseltin…
Çözüm önerileri koyun masaya…
Bağımsız Sosyal Bilimciler ortamı örneğin…

  • TR, siyasal tarihte örneği görülmemiş bir anomali tablosunda..
  • Çözümler de olağandışı duruma uygun nitelikte olmalı..
  • En güçlü dayanağımız MEŞRU YAŞAM HAKKIMIZ
  • Meşruluğunu yitiren bir iktidara karşı EVRENSEL DİRENME HAKKIMIZ

Bir “Ulusal İktisat Kurultayı” yapın Duran hocam..
Öncü olun, halkta ve muhalefette karşılığını bulur.
6 partinin ekonomi politikasını Babacan ve partisi hazırlayacakmış… (!!)
Yandı gülüm keten helva..
Hocam, gün bu gündür Ülke ve Ulus için..
Haydi, soyunun ağır göreve..

ADD gelecek yıl bir Ulusal İktisat Kurultayı düşünebilir..
17 Şubat 1923…. 17 Şubat 2023..
İzmir’de.. Türkiye İktisat Kongresi‘nin 100. yılında..
*
Ama şimdi ACİL DURUM var!…

Sevgi, saygı ve dostlukla..
10.04.22, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK 
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (Mülkiye)

Not : Sn. Prof. Bülbül’e yolladığımız üstteki iletiyi ülkemizin önde gelen yurtsever birkaç ekonomisti ile de paylaştık.. Prof. Bilsay Kuruç, Prof. Halil Çivi, Prof. Yalçın Karatepe, Prof. Erinç Yeldan, Prof. Aziz Konukman, Dr. Serdar Şahinkaya .. gibi.

Çok değerli dostumuz Erinç hocamız yanıtladı bizi :
Evet, değerli hocam.. İktidarın bütün propagandası muhalefetin ekonomi bilmediği üzerine. Ekonomideki tahribatı ört bas edecekler.
Çalışıyoruz hocam. Emin olun. Sevgilerle

Her gün daha çok yoksullaşıyoruz

authorYALÇIN KARATEPE

Her gün daha çok yoksullaşıyoruz

Enflasyon yoksullaştırır, yüksek enflasyon ise çok daha hızlı yoksullaştırır. TÜİK’in dün açıkladığı tüketici fiyat enflasyonu yoksullaşmanın hızla derinleştiğini gösteriyor. Resmi verilere göre Ocak ayında %11,1 yıllık bazda ise %48,69 olarak gerçekleşen enflasyon, ülkenin en temel sorunu olmaya devam ediyor. Üstelik bu oranlar manşete taşınanlar. Bizim harcamalarımızda ağırlıklı olarak yer alan mal ve hizmetlere baktığımızda artışın bunun çok daha üzerinde olduğunu görüyoruz. Mesela yıllık bazda gıda fiyatları %55,61, elektrik %95’e yakın artmış. Sanırım TÜİK, fiyatları böyle hızlı artan ürünleri daha az kullanacağımızı varsaymış olmalı ki bunların enflasyon sepetindeki ağırlığını düşürmüş. Siz de buna uygun davranırsınız artık; az yiyin, karanlıkta oturun ki TÜİK’in ortalama değerlerini yakalayabilelim.

Tabi enflasyon böyle hızla artarken gelirlerimizdeki artış buna paralellik göstermiyor, daha düşük artıyor. 2022 yılı asgari ücret açıklamasını kimin yaptığını hatırlıyor musunuz? Evet, Erdoğan yaptı ve asgari ücreti 1.425 lira artırarak 4.250 liraya çıkardıklarını duyurdu. Peki, bu açıklamayı neden Erdoğan yaptı? Çünkü yapılan artış “yüksek oranda” idi: %50. Bunu duyurmak siyaseten önemli bulunmuş olmalı. Oysa son açıklanan enflasyon verileri bize gösteriyor ki asgari ücrete yapılan zam enflasyonun altında kalmıştır ve ücret geliri elde edenler reel olarak yoksullaşmışlardır. Gelin bunun nasıl olduğunu gösterelim.

2021 yılı Ocak ayında asgari ücret 2.825 lira olarak açıklandı ve tüm yıl uygulandı. Fakat 2021 yılında yaşanan %36,02’lık enflasyon bu ücretin satın alma gücünün 1.018 lirasını eritmişti. Ama olsun, yeni ücret nasıl olsa 4.250 lira. Fakat Ocak ayında ortaya çıkan %11,1’lik enflasyon da bu yeni ücretin 472 lirasını silip götürdü. Satın alma gücü açısından toplam kayıp şimdi ne kadar oldu? Evet, 1.490 lira. Peki, asgari ücret kaç lira artmıştı? 1.425. Sonuç? 2021 yılına göre 65 liralık daha az alışveriş yapabilirsiniz. Üstelik henüz ilk ayın verisi ile durum bu. Gelmekte olan 11 ay daha var. Üstelik enflasyonun çok yüksek seyredeceğini Merkez Bankası bile söylüyor, yılın ilk yarısında %55 civarında olacağını grafiklere aktarmışlar. Dolayısıyla sabit gelirlilerin hızla yoksullaştığı bir dönemdeyiz. Burada asgari ücretlileri örnek olarak aldık ama diğer çalışanların durumu da farklı değil, onlar da yüksek enflasyon karşısında eziliyorlar.

ÜCRETLER GÜNCELLENMELİ

Peki, bunu önlemenin bir yolu yok mu? Var.

  • Ücretlerin en geç üç ayda bir enflasyona göre artırılması gerekir. Bunu talep etmeliyiz.

Gerçi bu reel olarak artış anlamına gelmese de, en azından satın alma gücünü birkaç ay korumamıza yardımcı olur. Koruma sözcüğünü kullanınca birden aklım “kur korumalı mevduata” gitti. Bu tanımdaki “koruma” sözcüğünü fark ediyorsunuz sanırım. Evet, birikimleri olanları “korumak için” her çabayı sarf eden iktidar, birikimleri olmayanları korumak için parmağını kıpırdatmıyor. Oysa asıl korunması gereken, ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan, sabit ve düşük gelirli olanlardır çünkü enflasyon onları doğrudan yoksullaştırıyor.

Üstelik iktidar, birikimleri olanların KKM üzerinden korunmasını her derde deva olarak sunuyor. Hangi ekonomik sorunu onlara sorsanız yanıtları KKM şu kadar arttı şeklinde oluyor. Sayın iktidar sahipleri, çözüm bu değildir. Çözüm doğrudan enflasyonu düşürmeyi hedefleyen politikaları hayata geçirmekle başlar. Ama görüyoruz ki onlar enflasyon ile mücadele etmeyi çoktan bırakmışlar. Onların her yeni ay bir öncekinden daha iyi olacak söylemlerine itibar etmeyiniz. Maalesef tam tersi oluyor ve olmaya devam edecek.

  • Unutmayın yoksullaşmanız kader değildir, iktidarın uyguladığı politikaların bir sonucudur.