2019’da modern tıbba üzülmemek elde mi?

2019’da modern tıbba üzülmemek elde mi?

Image result for Prof. Dr. Metin ÖZENCİ

Prof. Dr. Metin ÖZENCİ
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji AD (E) Öğretim üyesi
Cumuriyet, 27 Kasım 2019

Zararlı (!) şeyler söyledikleri için haklarında dava açılan, RTÜK tarafından ceza verilen TV kanalları yanında, uydudan yayın yapan ve kimlerin seyrettiğini bilemediğim, gönlüme göre bir kanal ararken karşıma çıkıveren onlarca TV kanalında çok yararlı (!) ve halkımıza tıp alanındaki güncel mucizeleri (!) aktaran ve elbette yalnızca halkımıza hizmet aşkıyla çalışan (!) iyiliksever insanların varlığı içime su serpiyor.

Tıp araştırmacılarının büyük emek ve özveriyle uğraşmaları ve büyük ilaç firmalarının milyarlarca dolar destek vermelerine karşın bir türlü beceremedikleri (!) şeyleri, bu arkadaşlarımız keşfediyor, derhal imal ediyor, ambalajlıyor ve satışa sunuyorlar. Hem de yerli ve milli olarak!…

Halbuki beceriksizlerin (ve de müsriflerin) (!) bir ilacı araştırma ve geliştirme süreci, 1 milyar dolar gibi gereksiz (!) harcamalara ve 12-15 yıl gibi zaman kaybına (!) yol açıyor.

Kolayı varken (!)

Önce enayi gibi düşünüp bir fikir doğuracaksın, sonra plan yapıp proje takımı oluşturacaksın, bileşiklerin sentezini yapıp tarayacaksın, zavallı fareler üzerinde erken güvenlik çalışmaları yapacaksın, aday molekülü saptayıp formüllerini geliştireceksin ve geniş güvenlik çalışmaları yapacaksın, benzer moleküllerden çok miktarda aday ilaç sentezleyeceksin, sonra işin yoksa ve paran varsa sağlıklı gönüllü bulup insanda ilk etkileri göreceksin (Faz I), sonuçlar içine sinerse bu kez 100-300 hastada etkisini göreceksin (Faz II), eh fena gitmiyorsa bu kez 3 bin-10 bin hastada test edeceksin (Faz III), ondan sonra klinik veri analizi yapacaksın, sonuçlar olumluysa ve gücün yetiyorsa ruhsatlandıracaksın, ilacın piyasada satışa sunulduktan sonra da çalışmalar devam edecek (Faz IV).

Üstelik, bu yüksek riskli süreçte on binlerce molekülden ancak bir tanesi ilaç olarak kullanıma sunulabilecek.

Yaşasınnn!, Faz IV’e başarıyla geçtim diye sevinme!. Bak başına neler gelir de harcadığın onca paraya mı, yoksa harcadığın zamana mı yanarsın?

Bir örnek vereyim, kolesterol düşürücü ilaçlar (statinler), küçük molekül farklılıklarıyla ve aynı biyokimyasal yolları izleyerek iş görürler. Şu anda piyasada en çok satılan ve değişik isimlerle (jenerik) sunulan “atorvastatin”in  orijinal molekülünü Pfizer firması buldu, geliştirdi, üretti ve çok başarılı oldu.

Bayer ilaç firması da “cerivastatin”i buldu, geliştirdi, saydığım aşamalardan geçirerek büyük iddialarla 1990 sonlarında piyasaya sürdü.

Ne yazık ki Eylül 2001’de ilaç üretici firma tarafından piyasadan çekildi. Neden mi? 52 hastada kas erimesine bağlı akut böbrek yetersizliği ve ölüm görüldü de ondan.

Ne uğraşacaksın bunlarla abi!.. Zaten bütün ilaçlar bitkilerden elde edilmiyor mu? Alırsın oradan bir tutam karabaş otu, yanına biraz meşe yaprağı kurusu. Sıcak suda çayını yap, günde şu kadar iç, bak bir şeyin kalıyor mu?

Yok yok

Bizim firmadan alırsan elbette daha güvenli olur. Aktarlar satar ama tarifesini bizim gibi veremezler. Zaten doktorlar da bunlardan anlamaz. Bu yöntemle üretilmiş büyütücüler”mi ararsınız, “uzatıcılar”mı ararsınız, tıkanmış kalp ve beyin damarlarını “şıp diye” açanlar mı ararsınız hepsi bu TV’lerde. Üstelik hemen arayanlara bir tane fiyatına 3 tane ve kargo parası da şirketten kapıya teslim. İnanmazsanız ilacı kullanıp övgüler düzen tanıklar da canlı yayında.

İlaç pazarlayanlarla bitmiyor.  Ameliyat pazarlayanlar, adres gösterenler de var. Burun düzeltmek, porselen diş veya implant yaptırmak, yağ aldırmak veya mide küçültmek için bizim merkezimize geleceklere uçak biletleri bizden!

Haydi bunlara “özel sektör”ümüzün “girişimci ruhu” diyelim. Peki, modern tıbbın uygulandığı hizmetlerden daha fazla pay aldıklarını duyduğum “devlet destekli ”yeni “eski” uygulamalara ne demeli?

Dahice (!) bir buluş yaparak “GETAT = Geneneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları” adını verdikleri ortaçağ yöntemleri için devlet, hatta üniversite hastanelerinde özel poliklinikler kurmuşlar. Buralarda yapılan uygulamalar için, modern tıbbın uygulandığı poliklinik hizmetlerine ödedikleri paranın çok daha fazlasını ödüyorlar.

Ne yazık ki

Güzel Türkçemizin, yaptığı işi en güzel, en doğru, en kestirme yolla tanımladığı, sürekli atan  “atardamar = arter”larımız, kalbimizin arka (sol) karıncığından aldıkları (oksijen başta olmak) üzere tüm “yaşamsal mallar” vücudumuzun en uç noktalarına kadar taşırlar.

Dokular ve organlar tarafından alınıp kullanıldıktan sonra kan, bu kez de, adına bayıldığım  “toplardamar = vena”larımız tarafından toplanır “yeniden yüklenmek üzere” kalbimizin ön (sağ) karıncığına geri getirilir.

Kanımızın kırmızılığını veren, nefesimizle havadan aldığımız oksijeni kendisine bağlayarak doku ve hücrelerimize ulaştıran “hemoglobin” dediğimiz muhteşem yapı, iletici (atar)damar kanına yüksek oksijen doygunluğu nedeniyle “gül kırmızısı” rengini verir.

Kullanılmış kanda ise oksijen yoğunluğu azalacağından, geri taşıyıcı (toplar) damar kanı “morumsu” renk alır. Biyokimya, hematoloji, fizyoloji ve fizyopatoloji gibi bilim dallarının bilinmediği veya gelişmediği zamanlarda, anatomik olarak yan yana seyreden 2 damar sisteminden gelen kanların renklerinin aynı olmadığını çıplak gözle gören eski hekimler “yanlış olarak” arter (atardamar) kanına “temizkan”, vena (toplardamar) kanına da “piskan” demişler.

İkisi de “tertemizkan”. Yalnızca birinde oksijen doygunluğu yüzde 100, diğerinde yüzde 70.

Üzücü manzara

Ne yazık ki, 2019 yılında ortaçağ bilgileri sahneye çıkarılıp “piskan alma” (!) ile “sözüm ona tedavi yöntemi “yani çaresizlik dönemlerinin hacamat”ı, GETAT uygulaması adı altında modern tıbba monte edilmeye çalışılıyor.

Mikrobiyoloji, farmakoloji ve farmakognozi bilim dallarının henüz ortaya çıkmadığı, mikrop, asepsi, antisepsi kavramlarının bilinmediği, antibiyotiklerin, anestezik maddelerin keşfedilmediği o dönemlerin balta ile bacak amputasyonu yapmak zorunda olan “talihsiz” hekimlerin ellerindeki olanakların ne kadar sınırlı olduğunu düşünebilirsiniz.

Tıp biliminin artık moleküler düzeye indirgendiği, bilgi birikiminin neredeyse her gün katlandığı günümüz dünyasında, şişe çekme, sülük vurma, hacamat gibi eskiçağ yöntemlerinin yeni bir keşifmiş gibi piyasaya sürülmeleri, üstelik devlet desteği almaları beni daha çok şaşırtıyor. 1965’te başladığı Tıp Fakültesini 1971’de bitirmiş, 1976’da İç Hastalıkları, 1978’te Kardiyoloji uzmanı, 1981’de Doçent, 1989’te Profesör olmuş, 2015’te emekli olana kadar tam yarım asır yurtiçinde ve yurtdışında “abesle iştigal etmiş” ve bu arkadaşlar gibi “bir baltaya sap olamamış” bir mektepli olarak düştüğüm duruma çok üzülüyorum.

FOX TV ve Halk TV’ye kapatma tehdidi

FOX TV ve Halk TV’ye kapatma tehdidi

RTÜK, yayınları ile iktidarın tepkisini çeken Halk TV ve FOX TV için harekete geçti. RTÜK uzmanları, sunucu Fatih Portakal ile sanatçılar Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in Erdoğan hakkında konuştuğu televizyon programlarını inceledi. Halk TV’de yayınlanan “Uğur Dündar ile Halk Arenası” programını inceleyen uzmanlar, Müjdat Gezen’in “Herkesi azarlıyor, herkese parmak sallıyor, herkese ‘haddini bil’ diyor. Bak Erdoğan sen benim vatanseverliğimi sorgulayamazsın, haddini bil” sözlerinin eleştiri sınırlarını aştığını iddia etti.

“KİN VE DÜŞMANLIĞA TAHRİK” İDDİASI

Uzmanlar, Metin Akpınar’ın, “Bizim bu kargaşadan kurtulmamızın tek çaresi demokrasi diye düşünüyorum. Oraya ulaşamazsak her faşizmin olduğu gibi karşılaştığı belki liderini ayağından asarlar belki mahzenlerde zehirlenerek ölür” sözlerinin de toplumda nefret duyguları oluşturmaya çalıştığını öne sürdü. Raporda bu gerekçelerle, “Irk, din, dil, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz” ilkesinin ihlal edildiğini savunuldu.

“DOĞALGAZ EYLEMİ YAPALIM” SÖZÜ DE SUÇ

RTÜK uzmanları tarafından hazırlanan diğer raporda ise Fatih Portakal’ın, “Hadi bakalım, barışçıl bir eylem için protesto edelim. Doğalgaz zammını, hadi bakalım” sözlerinin “Tarafsızlık, gerçeklik ve doğruluk ilkelerini esas almak ve toplumda özgürce kanaat oluşumuna engel olmamak zorundadır.” ilkelerini ihlal ettiğini ileri sürüldü.

OY ÇOKLUĞUYLA CEZA

Uzman raporlarını görüşen RTÜK Üst Kurulu, oy çokluğuyla aldığı kararla iki kanala ağır cezalar verdi. RTÜK, iki kanala Yayın Hizmetleri Kanunu’nun “yayın ilkelerini ihlal” maddesinden program durdurma ve reklam gelirlerinin belirli bir kısmına el koyma cezası verdi. İki kanal, bir yıl içerisinde yeniden bu maddeden ceza alırsa Kanun gereği yayın lisansı iptal edilecek. Kanalların TÜRKSAT üzerinden yayın yapmasının önü kapanacak.

“BEDEL ÖDETME KURUMU”

Kararı BirGün’e değerlendiren CHP’nin RTÜK Üst Kurulu üyesi İsmet Demirdöğen, RTÜK’ün “bedel ödetme kurumu”na dönüştüğünü ifade etti. Kurulun iktidarın susturma organı gibi hareket ettiğini bildiren Demirdöğen, “Bir grup tarafından hedef gösterilen kişi ve kurumlar için RTÜK ne yazık ki infaz makamına dönüşmüştür. Mizahı ve ironiyi algılamaktan yoksun kişilerin, en azından, açıklayacakları fikirleri olanlardan korkmaması gerekir. Kararı kabul etmiyoruz” dedi.

“HİTLER” ÖRNEĞİ

RTÜK’ün diğer CHP’li üyesi İlhan Taşçı ise “Hitler” örneğini verdi. Taşçı, “Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels,

  • ‘Gazeteciler bir piyanonun tuşları gibi olmalıdır, biz hangi tuşa basarsak o sesi çıkarmalıdır’ diyordu.

    Siyasi iktidar gazetecilerden bunu bekleyebilir ancak RTÜK’ün gazetecilerin piyanonun birer tuşu haline getirmeye çalışılmasına karşı çıkıp, iktidarın tuşu olmayı reddeden gazetecileri ve yayıncıları da korumalıdır.” diye konuştu.
    ================================================
    Dostlar,

    RTÜK’ten Fox TV ve Halk TV’ye ceza geldi. Fox Anahaber 3 gün Halk Arenası 5 gün yayınlanmayacak.

    1 tümce de biz ekleyelim, bir hukuk bilgesinden alıntı yaparak :

  • “Devlet hukuka dayanmazsa, insanı köleleştirmeye yönelir, hızla yaşlanır (progeria) ve ölümcül “Devlet Yetmezliği” hastalığına yakalanır. Böyle bir devleti ayakta tutabilecek biricik güç artık “kaba güçtür.” Prof. Dr. iur Sami SELÇUK

Sevgi ve saygı ile. 26 Aralık 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Bazı saptamalar ve yorumlar

Bazı saptamalar ve yorumlar

haber.sol.org,tr 26/06/2018

24 Haziran Seçimleri 2. tura kalmadan sonuçlandı. Şimdi sonuçlar çıkarma zamanı. Saptama ve yorumlarımızı birarada yapmaya çalışalım.

  • Türkiye’de siyasi partilere ve adaylara adil ve eşit olanaklar tanıyan seçim hukuku ve uygulamaları AKP öncesinde iyi-kötü çalışıyordu. AKP ile birlikte bu uygulamalar önce iyice aşındırıldı, 2011 sonrasında ve bilhassa OHAL altında girilen son iki yoklamada ise tümüyle yıkıldı. Bunun en görünür kurumsal zaafları YSK, RTÜK, AA ve TRT gibi seçim güvenliğinden ve seçim kampanyalarının eşit ve adil bir biçimde kamuoyuna duyurulmasından sorumlu kurumların tümüyle iktidarın taraflı aygıtlarına dönüştürülmesi oldu. Boşluklar da seçim yasası ve Anayasa değişiklikleri ile kapatıldı; gerekirse, Anayasa Mahkemesi’nin işbirlikçi anlayışıyla, anayasayı takmama tavırlarına (örneğin tarafsızlık yemini etmiş bir Cumhurbaşkanının iktidar partisinin genel başkanı olmasına) kapı aralandı. Yüksek yargının diğer kurumları, Danıştay ve Yargıtay da zaten içerden fethedilmişti. Güvenlik güçleri (polis, jndarma ve TSK) de zaten hiç olmadığı kadar iktidarın güdümüne girmişti. Buna özel güvenlik timleri de eklenebilir. Dolayısıyla, iktidardaki siyasi heyetin seçimleri yitirmesi, sadece bu siyasi heyeti ilgilendirmiyordu; devletin içindeki bütün AKP dönemi yapılanmasını ilgilendiriyordu. Dolayısıyla, bir Meclis ve cumhurbaşkanı değişikliğini çok aşan bir mücadele söz konusuydu; bir rejim inşa eden güce ve onun şekillendirdiği devletin tamamına karşı bir kampanya yürütülmek ve kazanılmak zorundaydı. Yani iş baştan zordu.
  • Bununla birlikte, siyasi iktidarı ve devletteki yapılanmasını ciddi anlamda kaygılandıran bir muhalefet yükselişi 2 ay gibi çok kısa bir süre içinde yaşanabildi. Seçimden önceki son resmi iş gününde üst düzey bürokrasideki boşlukların birçoğu eski AKP’li siyasilerden oluşanlarla doldurulmaya çalışılması açık bir “ya kaybedersek” telaşını yansıtıyordu. Bu kaygı ve telaşın pek de dayanaksız olmadığı AKP’nin oylarındaki 7 puanlık düşüşten, böylece Meclis’te sandalye üstünlüğünü kaybetmesinden, MHP ile seçim ittifakını şimdi de bir koalisyon biçiminde sürdürmeye mahkum olmasından da belli oldu. Ama birşey daha belli oldu: Mutlak hakimiyet inşa etme denemeleri yapan bir güç, herşeyi lehine çevirmek için giriştiği bir baskın seçimde korkulu rüyalar görmek zorunda bırakılabildi. Az şey değildir. M. İnce ve CHP tabanının bunda azımsanmayacak bir rolü olmuştur.
  • Dinci ve milliyetçi sağın yükselişinin sürdüğü bu seçimlerle bir kez daha ortaya çıktı. Aşırı sağ siyaset, siyasi alan üzerine giderek bir yağ yekesi gibi yayılıyor. AKP oy yitirmiş olabilir, ama oyunu koruyan MHP’nin yanına bir de İYİ Parti eklenmiş oldu. Üçte ikilik bir seçmen kitlesini ilgilendiriyor. (Bu kitle içindeki herkesi dinci ve milliyetçi sağ torbası içine tıkmasak ve yüzde 5-10 iskonto yapsak dahi, oran çok yüksektir). Buna Kürt milliyetçiliği yapanları da eklerseniz (azınlık milliyetçiliği diye buna sempati duyacak halimiz yok) kaygı verici bir gerilik tablosuyla karşılaşırsınız. HDP saflarından Meclis’e girip solculuk yapmaya çalışacaklardan bazılarının kafa karıştıracak misyonu da cabası. Buradan sınıf siyasetine yer açmak ciddi çaba gerektiriyor. Ama bu çabaya değer ve elbet orta erimde de sonuç alınır.
  • MHP’nin oylarını koruması bu seçimin sürprizi olarak görüldü. Anketçilerin tümünün bu konuda yanılmış olması da sürpriz bir sonuç algısını güçlendirdi. Ama, İYİ Partililerin, seçmen nabzını yoklayan siyasetçilerin, piyasa araştırmacılarının ve gazetecilerin  hesaba katmadıkları veya unuttukları bir Türkiye gerçekliği bulunmaktaydı: Partilerinden koparak parti kuranların seçim başarısı Türkiye’de hep sıkıntılı olmuştu. Mayıs 1967’de CHP’den ayrılanların kurduğu Güven Partisi ile Aralık 1970’de Adalet Partisi’nden ayrılan Demokratik Parti’nin akıbetleri hep böyle olmuştu. Tam da bu nedenle, daha sonra AKP’yi kuracak olanlar önce Erbakan’ın Fazilet Partisi’ni Abdullah Gül liderliğinde ele geçirmeye çalışmışlar, bunu başaramayınca da istifa etmeyip bu partinin kapatılmasını beklemişlerdi. Ama pasif bir beklemeyle yetinmemişlerdi; o sırada Fazilet Partisi hakkında laikliğe aykırı davranışlarından dolayı açılmış davanın bir kapatılmayla sonuçlanmasını garantiye almak için Cumhuriyet Başsavcısına dosyalarla yeni kanıtlar taşımışlardı. O kadar ki bunlar ek bir klasör olarak dava dosyasına eklenmişti. Sonuçta FP kapatılınca peşpeşe Saadet Partisi ve AKP kurulmuştu. AKP’yi kuranlar bir de sıkılmadan FP’nin kapatılmış olmasını anti-kemalist, anti-cumhuriyetçi söylemlerine malzeme yapmışlardı. İktidardaki takım, böyle bir siyasi “ahlak” anlayışından gelmektedir. İktidara tutunmak için yapmayacakları şey yoktur.
  • Peki her şeye rağmen İYİ Parti’ye oy kaptıran MHP oylarını nasıl korudu? Muhtemelen şöyle: MHP, 2015 Haziran-Kasım aralığında AKP’ye kaptırdığı seçmenini önemli ölçüde geri kazanmış olabilir. Herhalde AKP’nin itibar kaybetmesi de işine yaradı. Peki İYİ Parti nereden beslendi? Barajı kıl payı geçebilen bu parti MHP’den transfer ettiğinden daha fazlasını AKP’den kazanmış görünüyor. CHP’den de biraz katkı aldığı anlaşılıyor. İYİ Parti’nin daha fazla CHP oyunu devşirmesinin önüne geçen iki etken olmuş gözüküyor: Birincisi M. İnce etkisinin bu kanamayı durdurması; ikincisi CHP ile seçim ittifakı kurulması nedeniyle baraj sorununun ortadan kalkmış olması. Eğer bu ittifak olmasaydı, İYİ Parti’ye baraj atlatmak için CHP seçmeni ek çaba içine girebilirdi. Stratejik oy kullanan CHP seçmeninin bu çabayı HDP için gösterdiği ve HDP’nin bu destek sayesinde barajı aşabildiği açıkça belli oluyor. Bu çaba, kötünün kötüsüne (Cumhur ittifakına Meclis’te Anayasayı referandumsuz değiştirebilecek 400+ milletvekili sağlanmasına) engel olmuş durumda.
  • Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gelince, M. İnce CHP oyuna 8 puan fark atarak önemli bir oy artışı gerçekleştirmiştir. Bizim de katıldığımız seçim öncesi tahminlerine göre hem İnce hem Demirtaş beklenebilecek sonuçlar elde etmişlerdir; ama aynı şey Akşener için söylenemez; hem kendi iddiasının hem genel beklentinin çok altında kalmıştır. Akşener’in kendi partisinin oyunun altında bir performans göstermesi sürpriz olmuştur; bunun nedeni, CHP’den İYİ Parti’ye kayan oydan çok daha fazlasının Akşener’den İnce’ye yönelmiş olmasıdır. İnce, Erdoğan’ı yenebilecek bir çekim merkezi olarak öne çıkmıştır. Ancak gene de Akşener’in Erdoğan’a gidecek oyların daha önemli bir bölümünü çekebilmesi beklenirdi; bunu yapamadı (veya partisinin yaptığı kadarını başaramadı).
  • İnce, basın toplantısında kendisi ile Tayyip arasındaki 10 milyon oy farkına değinerek sonuçlara itirazı olmadığını söyledi. Oysa, %50 barajıyla girilen bir ilk tur seçiminde, bu baraj ile olan oy farkına bakılmalı. Bu da, %84 katılım oranıyla, yaklaşık 1,2 milyon oydur. Bunun yarısının öbür adaylardan kaydırılmış olması durumunda, 600 binlik bir kaydırmayla 2. tur engellenmiş olurdu. Bu miktar önemsiz değildir gene ama acaba hiç mi olasılık dahilinde değildir? Unutmayalım, 2017 referandumu %51,4 ile yitirilmesi itirazsız sindirildikten bir yıl sonra, CHP Genel Başkanı aslında o referandumda “Hayır” oylarının %51,6 ile kazandığını açıklamamış mıydı?
  • Peki bundan sonrası? Anamuhalefet partisi açısından bakılırsa, seçim öncesi yazılarımızda değindiğimiz gibi, yeni bir liderlik ve üst yönetim oluşumu için basınçlar artacaktır. Nitekim seçim akşamında CHP üst yönetiminin perişanlığına bakılırsa bu basınçlara direbilmek de zor olacaktır. Peki, eğer CHP Genel Başkanı istifasını açıklayarak bir olağanüstü genel kurul çağrısı yapmazsa, parti içi muhalefet bunu yapabilecek midir? Muhalefet olağanüstü kurultay çağrısını yerel seçimler öncesine mi denk getirecektir veya sonrasına mı öteleyecektir? Kıran kırana bir genel başkanlık yarışmasına mı tanık olunacaktır? Ya da mevcut genel başkan, olağanüstü kurultayı yerel seçimler sonrasına öteleme koşulunu içeren bir çekilme iradesi mi geliştirecektir? Göreceğiz.
  • Ülke ve toplum açısından huzurlu günlerin beklenemeyeceğini daha önceki yazılarımızda vurgulamıştık. AKP ve Erdoğan şimdiye dek en iyi yaptığı şeyi yapmaya devam edecektir: Toplumu ayrıştırmak, din temelli bir eğitime ve devlet yapılanmasına yönelmeye devam etmek, kendi sermayedarlarını özellikle palazlandırmak, emekçilerin haklarını tayınlamak, kamu mallarını haraç mezat peş keş çekmek, OHAL rejimini (belki kısa bir aradan sonra) sürdürmek, ekonomide neo-liberal sistemin kısıtları dışına tek bir adım atmamak, bu arada adım adım yaklaşan ekonomik krizin sonuçlarını (IMF’li veya IMF’siz bir programla) emekçilere yüklemek… Bütün bunların yapılabilmesi için de otokratik rejimin vidalarını daha fazla sıkmak durumunda kalmak. Buyurun yeni Cumhurbaşkanlığı sisteminin faziletlerine…