BAKAN MI MAFYA BABASI MI?

BAKAN MI MAFYA BABASI MI?

Rifat Serdaroğlu

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Hiçbir demokratik ülkede, hiçbir hukuk devletinde Süleyman Soylu gibi birini, o ülkenin iç güvenliğinden sorumlu Bakan yapmazlar. Yanlışlıkla böyle biri Bakan olsa, aşağıdaki sözlerinden dolayı hükümetiyle beraber istifa ettirilir ve yargılanır.

-İçişleri Bakanı, suçluluğu mahkeme kararı ile kesinleşen bir vatandaşını bile, devlet gücünü kullanarak tehdit edemez! Ederse suç işlemiş olur ve yargılanır.

-O Bakan, toplu katliam emri şeklinde anlaşılacak “O köyde taş taş üstünde bırakmayacağım” cümlesini kullanamaz. Kullanırsa Anayasa ve yasalarımızı çiğnemiş olur ve yargılanır.

-O Bakanın, “size artık yaşama hakkı yok” diyerek, insanları ölümle tehdit etmek yetkisi yoktur. Bu sözler Anayasal suçtur ve mutlaka yargılanmalıdır.

-O Bakanın, ölümle sonuçlanan bir olay hakkında karar vermesi, birilerini suçlaması ne hakkıdır ne de haddidir. Bu görev yargınındır. Yargının görevine müdahale etmeye kalkan Bakan, yargılanır.

Bakanın görevi, yaşanan olayı yasal güvenlik güçleri eliyle izlemek, çalışmaları denetlemek, suçluların yakalanmasını ve yargıya teslim edilmesini sağlamaktır. Bundan bir adım sonrası ise Anayasanın, demokrasinin, hukuk devletinin, özgürlüklerin bittiği anlamına gelir ki, bunun adı kaostur.

Türkiye’yi 16 yıldır yöneten, Süleyman Soylu adlı Bakanın sonradan katıldığı partisi AKP’dir.
======================
-PKK Narko-Terör örgütünü yeniden canlandıran, Soylu’nun deyişiyle “yeşerten”
AKP Hükümetleridir.

-Devlet Yetkililerini Öcalan ile görüştüren AKP Hükümetleridir.
-AKP’li Bakanlar ile HDP’li Milletvekillerini, devletin feribotuyla İmralı’ya gönderip
Öcalan ile görüştüren AKP Hükümetleridir.

-Devlet Yetkililerini, Kandil’e gönderip PKK Baronlarıyla görüştüren AKP Hükümetleridir.
-Devlet Yetkililerini Oslo’ya ve İngiltere’ye gönderip PKK’nın Avrupa Baronlarıyla görüştüren yine AKP Hükümetleridir.
-Türk Devletinin Komutanlarına ve Valilerine “PKK’lıları görmezden gelin” emrini veren AKP Hükümetleridir.
======================

AKP’nin her türlü hileyi kullanarak seçim kazanması
bu gerçekleri değiştirmez
ve bu suçları asla örtemez.

  • Zamanaşımı vatana ihanet suçunda işlemez.

PKK ile, FETÖ ile, IŞİD ile yıllarca kucak kucağa olup,
bu terör örgütlerine güç-kuvvet kazandıran AKP,
işlediği bu suçları ilelebet Türk Milletinden saklayamayacaktır.

Türk Milleti gerçekleri öğrendiğinde ve tüm bu olaylar Türk Yargısının önüne geldiğinde, kimin yaşama hakkının olup olmayacağını da göreceğiz…

İçişleri Bakanı derhal görevinden alınmalı ve yargılanmalıdır.

-İzmir’de içkili bir yerde eğlenirken, Cumhurbaşkanı aleyhine slogan atan, marşlar söyleyen toplam 17 vatandaş hemen o gece polis tarafından yakalanıp, 7’si tutuklanıyor! Tutuklamadaki hıza bakar mısınız?
Tutuklanma gerekçesi ise “Devlet Büyüklerine küfürle hakaret” etmek!

-Fakat 24 Haziran akşamı, binlerce AKP’li tabanca ve otomatik silahlarla Ankara ve İstanbul’un çeşitli meydanlarında saatlerce ateş ediyorlar, bir tane bile yakalama-gözaltı yok! Burada işlenen suç doğrudan “Türk Devletinedir!”

İstanbul-Sultangazi “Eski Habipler Meydanındaki” çocuk parkında ellerinde Erdoğan posterleri, AKP flamaları olan

  • Yüzlerce AKP’li ellerindeki silahlarla saatlerce ateş ettiler.
    Yerler boş mermi kovanlarıyla kaplandı. Birileri kasa-kasa
    mermi taşıyordu! Polis müdahale etti mi?

Nasıl edebilir ki? Onların hepsi AKP militanlarıydı ve İçişleri Bakanı AKP’li idi.
Bu kalkışmanın hesabı sorulmayacak mı? Soruluyor gibi yapılacak!

Değerli Okurlar;

Bu ülkede İçişleri Bakanı, kimin cenazelere gidip gitmeyeceğine karar verebilme yetkisini kendisinde görecek ölçüde gözünü karartmış, aklını yitirmişse ve konuşmasının üzerinden 24 saat geçmesine karşın basın toplantısıyla aynı çirkinliklerde ısrar ediyorsa, üstelik hala görevde kalıyorsa, sözün bittiği noktaya gelmişiz demektir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinde dürüst-namuslu vatandaşlar olarak bizlerin sığınabileceğimiz, hakkımızı arayabileceğimiz hiçbir makam kalmamıştır.

Yıllardır anlatmaya çalıştığımız tam da bu idi…

Allah hepimizin yardımcısı olsun!

Sağlık ve başarı dileklerimle 29 Haziran 2018
==========================================
Dostlar,

Sn. Serdaroğlu bu harika yazısında da yerden göğe dek haklı..

S. Soylu gibi bir kişinin İçişleri Bakanı olduğu ülkede kendimizi ne yazık ki güvende duyumsamıyoruz. Oysa kamunun temel görevi yurttaşların can ve mal güvenliğini sağlamak..

Dahası, herkesin KORKUDAN KURTULMASINI sağlamak!

Oysa Bakan Soylu, korku salıyor, ortamı terörize ediyor.
Bu tutumu yeni değil üstelik..
Oysa Türkiye’nin dinginleşmeye gereksinimi öyle büyük ki..

AKP = RTE, Bakan Soylu’nun davranışlarından siyaseten sorumludur.
Hatta hukuksal olarak da sorumlu olacaktır eğer bu öfkeli ve sözünü tart(a)mayan Bakanı
hemen görevden almaz ve hakkında yasal işlem başlatmaz ise..

CHP (eski) milletvekili Eren Erdem‘i dokunulmazlığı biter bitmez hemen tutuklatan ve 3 ay sorasına duruşma günü veren yargımız / savcılarımız, Bakan Soylu için de fezleke
hazırlayacak mı?

AKP = RTE‘nin Bakan Soylu için ne yapacağı, “yeni” iktidar dönemi için turnusol kağıdıdır.

Sevgi, saygı, KAYGI ama umut ile. 29 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İcazeti veren FETÖ mü, CIA mı?

İcazeti veren FETÖ mü, CIA mı?

Arslan BULUT

Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yeniçağ, 30.052018

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Tayyip Erdoğan, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce‘nin “Erdoğan, partisini kurarken icazet almak için Pensilvanya’ya gitti” iddiaları üzerine suç duyurusunda bulundu, ayrıca tazminat davası açtı.

Erdoğan, konuyla ilgili olarak “Cezaevinden çıktıktan sonra biz kime gittik biliyor musun? Pensilvanya’ya değil, halkımıza gittik ve 81 vilayette dev bir kamuoyu araştırması yaptırdık. 42 bin donörle görüşme yaptık. O bilimsel görüşmenin sonucunda amblemimize varıncaya kadar, adına varıncaya kadar, partimizin kurulmasının gereğini, milletimizden aldığımız icazetle kararını verdik. Ey İnce, biz bir yerlerden gelen talimatla değil, milletimizden aldığımız talimatla bu adımı attık.” dedi.
***
Erdoğan‘ın parti kurmadan önce Pensilvanya’ya gittiği iddiasını, Muharrem İnce ispatlamalıdır. Fakat bugün herkes kabul ediyor ki, Pensilvanya’da ikamet eden Fetullah Gülen, önceleri, NATO programı olan komünizmle mücadele çerçevesinde ve Türk istihbarat birimlerinin kontrolünde çalışırken, sonraları CIA kontrolüne girmiştir.
Siz bu süreçte, hiçbir resmi sıfatınız olmadığı halde doğrudan ABD yetkilileriyle, Yahudi kuruluşlarının liderleriyle hatta daha da ötesi İstanbul’da görevli CIA ajanları ile görüştüyseniz ve bu görüşmeler, o günlerde basında yer aldıysa, partiyi kurmadan önce Fetullah Gülen ile görüşüp görüşmemenizin bir kıymeti harbiyesi olabilir mi?
***
Erdoğan, “Şimdi ispat edeceksin, söyleyeceksin. Ben Pensilvanya’ya gitmişsem kimle gitmişim? Söyle bakalım, ispat et. Yanımda birileri varmış. Kim varmış? İspat et. İspat etmezsem namertsin” diye iddialı konuşuyor.
İyi de 1996 yılında Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı’nda Graham Fuller ile görüşen Abdullah Gül değil miydi?
Daha Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı iken, ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ile görüşen, Graham Fuller ile temasa geçen, Amerika’nın Adana Konsolosu Elizabeth Shelton, İstanbul Başkonsolosu Caroline Hagins, ABD Büyükelçilik Müsteşarı Silwer Lawrens ve CIA görevlisi Kenny Bob ile görüşen Tayyip Erdoğan değil miydi?
AKP’yi kurmadan önce 18 Temmuz 2001’de İsrail büyükelçisi David Sultan ile görüşen kimdi?
***
Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ, “Öteden beri Türkiye’yi uydusu gibi görmek isteyen ülkeler var. Onlar bu şahlanışa, bu dik duruşa engel olmaya çalıştılar. Darbe teşebbüsleri yaptılar, muhtıralar verdiler, ortalığı yakıp yıktılar, terörü azdırdılar” diyor.
Doğru da, Türkiye’de rejimi değiştirmek için, ABD ve AB ile iş birliği yapan, hatta “Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaatine sığınan” kimdi?

  • Hem daha AKP kurulmadan hemen önce, ABD’deki temaslardan sonra
    bir lobi şirketi üzerinden gönderilen gizli belgeyi parti programı yapan kimdir?

Ve bütün bu programlar gereği, Türkiye’nin de haritasını değiştiren Büyük Orta Doğu Projesi Eş Başkanlığı görevi verilen kimdir?
Bunlar da millet iradesinin gereği miydi?
Şimdi, aynı oyunu, muhalefet üzerinden oynuyor olabilirler.
Fakat önce başımıza gelenleri doğru tespit edelim!
Türkiye’de artık Kemalizm’in modasının geçtiğini ve Fazilet Partisi’ndeki “Yenilikçi Hareket”in “Ilımlı İslâm”a liderlik yapacağını söyleyen, yani icazet veren Graham Fuller değil miydi? Tabii ki milletin eğilimlerini de ölçerek böyle diyordu ama sonuçta siyasi yasakları ortadan kaldıran da ABD Büyükelçisi değil miydi?
***
Recep Akdağ, “Birbirine benzemez 2-3-4 grubun bir araya gelmesinin bu ülkenin geleceği açısından bir faydası olmayacağı açıktır.” diyor. Peki, Türk milliyetçilerinin partisi ile her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına alanların partisi birbirine çok mu benziyor acaba? Bunun ülkenin geleceğine ne faydası olacak? AKP ve MHP bu konuyu izah edemediği için halk muhalefete yöneliyor!
================================================
Dostlar,

Teşekkürler Sayın Arslan Bulut‘a…
Nefis bir değerlendirme.
Daha önce köşesinde yazdığı halde bu kez biraz kapalı geçerek, AKP’nin programının ABD’de CFR / Rand Corporation tarafından 2001’de yazıldığını es geçmiş :

“..Esasen AKP’nin kendisi de bir projedir, programı ise dünyayı yöneten Dış İlişkiler Konseyi (CFR) yazılımıdır…” (Arslan Bulut, “Açılımın Şifreleri”, Bilgeoğuz Yayınevi, İst. 2010, Kitabın arka kapağı.

Açılımın Şifreleri ile ilgili görsel sonucuArtık mızrak çuvala sığmıyor…
Gerçeklerin, er ya da geç, bir yolunu bularak ortaya çıkma inadı – huyu – alışkanlığı – kararlılığı… var’!
Ayırca, ne denli yok ettiğinizi düşünürseniz düşünün, önemli belgelerin başka yerlerde örnekleri bulunuyor, yeri – zamanı geldiğinde ortaya çıkıveriyor – servis ediliveriyor..
AKP = RTE için -ve de MHP- çember giderek daralıyor..
Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste..

Ya da; emperyalizm böyle kullanır kullanır, vadesi tamam olunca da sümüklü mendil gibi çöpe atar..

Sevgi ve saygı ile. 30 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

RESMİLEŞTİRİLEN YALAN: “PARLAMENTER HÜKÜMET SİSTEMİ YERİNE CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET SİSTEMİ”

RESMİLEŞTİRİLEN YALAN: “PARLAMENTER HÜKÜMET SİSTEMİ YERİNE CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET SİSTEMİ”

Prof. Dr. İbrahim KABOĞLU
http://ibrahimkaboglu.org/resmilestirilen-yalan-parlamenter-hukumet-sistemi-yerine-cumhurbaskanligi-hukumet-sistemi.html/

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Başbakan tarafından TBMM’ye 8.5.18’de sunulan “6771 sayılı Kanunla Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Çeşitli Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Konusunda Yetki Kanun Tasarısı” (30.04.18) ne anlama geliyor?

Kanun yerine KHK  düzenlemeleri ile uyum sağlama yolu;
Önce, Anayasa’nın emredici hükmünün ihlali anlamına geliyor.
Sonra, “tasfiye”nin de Anayasa’ya aykırı yol ve yöntemle kotarılacağı için “yeni dönem”in mevzuata ilişkin temeli konusunda fikir veriyor.
Nihayet, “yeni dönem”in resmi yalanlara dayandırılacağını gösteriyor.

ANAYASA’NIN AÇIKÇA İHLALİ

6771 sayılı Anayasa değişikliğine ilişkin Kanun Geçici md. 21/A’ya göre,

  1. Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren en geç altı ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi bu değişikliklerin gerektirdiği Meclis İçtüzüğünü ve kanuni düzenlemeleri yapar”.
  2. Türkiye Büyük Millet Meclisinin 27 nci yasama dönemi milletvekili genel seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçimi 3/11/2019 tarihinde yapılır.”
  3. Meclisin seçim kararı alması halinde 27 nci yasama Dönemi milletvekili genel seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır”.

TBMM’de 24/4/18 tarihli seçim kararı, bu anayasal düzenlemeye açıkça aykırı. Altı aylık sürede düzenleme yükümlülüğünü 12 ayda bile yerine getirmeyen Meclis, seçimleri 16 ay öne çekmekte sakınca görmedi. Anayasal yükümlülüğü yerine getirmemesi, ihmal yoluyla anayasaya aykırılık oluşturmakta; bu ihmali gecikmeli de olsa telafi etme yerine seçimleri yenileme kararı alması, “eylemli” anayasaya aykırılık durumu oluşturmakta.

ANAYASA’YA AYKIRI TASFİYE KARARNAMESİ

Yasa tasarısı ile, “yasama yetkisi”nin, yani  “Meclis İçtüzüğünü ve kanuni düzenlemeleri yapma” yetkisinin,   Anayasa md. 7’ye aykırı bir biçimde Hükümete devri istenmekte .

Kanun-i Esasi’den bu yana oluşan anayasal kurum ve kurallar ile denge-denetim düzeneğini tasfiye için, “ilkeler ve yetki süresi” başlıklı md. 2; “Bakanlar Kurulu bu Kanuna göre verilen yetkiyi kullanırken; yürürlükteki kanun ve kanun hükmündeki kararnamelerin 6771 sayılı Kanuna uyumlu hale getirilmesini, kamu hizmetlerinin verimli, süratli ve etkin bir şekilde yürütülmesi ile hizmetin özelliği ve gereklerine uygun düzenlemeler yapılmasını,…” öngörüyor. Burada, başlıca üç temel sorun öne çıkıyor:

-TBMM, 12 aydır ihmal ettiği ve kullanmadığı yetkisini, Bakanlar Kurulu’na bir ay gibi sıkıştırılmış bir zaman diliminde kullanması için devrediyor. (Haliyle bu yetkiyi, tıpkı OHAL KHK’lerde olduğu gibi fiilen bürokratlar kullanacak).
-TBMM, yetki kanununa dayanılarak çıkarılacak kararnameleri denetleyemeyecek ve yasalaştıramayacak.
-Anayasa Mahkemesi, yetki kanunu ve bu çerçevede çıkarılacak kararnameler üzerinde -iş işten geçmeden- anayasallık denetimi yapamayacak.

CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET SİSTEMİ: TAM BİR YANILSAMA

Kanun Tasarısı genel gerekçesine göre; “21/1/2017 tarih ve 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 18/10/1982 tarih ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında değişiklik yapılmış ve yapılan değişiklikle, parlamenter hükümet sistemi yerine cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi getirilmiştir”.

Seçimler için en güçlü slogan olarak kullanılan ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ kavramının resmileştirilmesi, gerçek durumu değiştirmez.  Çünkü;

– Bir kez, anayasa hukukunda böyle bir kavram yok. Ama olsa da fark etmez; çünkü Hükümeti ortadan kaldırmak, 6771 sy. lı Kanun’un öncelikli amacı.
Cumhurbaşkanlığı ise, örtülü bir biçimde kaldırıldı. “Cumhur” başkanlığı, “parti” (halkın bir kısmı) başkanlığına indirgendi. Uygulama ise, bunun teyidi.
-Ya sistem? “Eşgüdüm içinde bulunan kurumlar bütünü” şeklinde tanımlanan sistem ile 6771 sayılı Kanun düzenlemesi arasında bir ilişki yok. Zira bu metnin özü, kurumlar eşgüdümünü değil, bütün kurumları bir kişinin güdümüne koyma hedefini yansıtıyor. Anayasal düzlemde hukuki öngörülebilirlik ve  hukuki güvenlik ilkelerinin ikinci plana atılması da, güdümlü yapıyı pekiştiriyor.

Özetle; hükümetin, cumhurbaşkanlığının ve sistemin olmadığı bir düzenlemeyi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak adlandırmak, bir yanılsama, hatta yalanın resmileştirilmesi ötesinde bir anlam taşımaz.

MONOKRASİNİN TEMEL TAŞLARI

Yaşadığımız süreç ve değinilen sorunlar, 24 Haziran seçimlerinde “cumhur ittifakı”nın çoğunluğu alması durumunda ülkemizi nelerin beklediğini göstermesi bakımından işlenmeye değer.

Anayasa değişikliği: TBMM’deki oylama şeklinden 16 Nisan halkoylamasına kadar “meşru olmayan” bir süreç.
-Uyum yasaları: Uyum yasalarının çıkarılmaması ve bu görevin Anayasa dışı yol ve yöntemle, yetkili olmayan organlara  bırakılması, “meşru olmayan” bir geçiş tarzı.
Tek kişi yönetimi: OHAL ortam ve koşullarında dayatma yöntemiyle değiştirdiği Anayasa’ya kendilerinin koyduğu bir kurala bile uymayan bir yönetim, meşru olabilir mi? Hele bu, “gerçek iktidarın Devlet başkanının iradesine dayandığı yönetim” (monokrasi) ise!
================================================
Dostlar,

Sayın Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu saygın bir Anayasa Hukuku uzmanıdır.
CHP’den milletvekili adayı olması yakışır, dileriz vekilliği de gerçekleşir.
Kaboğlu hoca, 67 yaş emekliliğine çok kısa süre kala, bir OHAL KHK’sı kamu görevinden (Marmara Üniv. Hukuk Fak.) uzaklaştırılmış, emekli olma hakkı da gasp edilmiş ve pasaportuna el konmuştur. Prof. Kaboğlu, geçimini sağlamak için yurt dışı üniversitelerinde de ders verememektedir. Ayrıca terör örgütü ile ilişkilendirilerek ağır cezada yargılanmaktadır….

Bu kuşatmaya ne demeli?
SİVİL ÖLÜM?
SOSYAL ÖLÜM?
YAVAŞ YAVAŞ CİNAYET??
….

Hukuka ve evrensel insan haklarına uyar zerre yanı var mıdır??

– Hayır, yoktur!

Kaboğlu hocamızın yukarıdaki yazısı çok önemlidir. AKP = RTE gider ayak bir kez daha Anayasayı çiğnemekte ve buna TBMM’ni de alet ve suç ortağı kılmaktadır. Bu kısa sürede, gerçekte doğrudan  TBMM yerine, Bakanlar Kurulu KHK’leri ile yapılacak düzenlemeler korkunç bir silah durumuna ge(tiri)lebilir. Hem içeriği bakımından hem de AYM denetimi fiilen ol(a)mayacağı için! (zaman darlığı!)

  • Demokrasiye – hukuka zerre kadar saygısı – bağlılığı olmayan bir siyasal kadro gözünü karartmıştır.
  • Ne yazık ki, iktidarı asla ve kat’a vermemek üzere koşullanmış bu kadrolar, her yaptıklarını sınırsız biçimde rasyonalleştirme psikolojk savunma düzeneklerini de sonuna dek ve sınırsız biçimde kullanagelmektedirler.
  • Akılcı biçimde ikna edilmeleri ve sağduyulu davranmalarını beklemek anlamsızlaşmıştır ve olanağı da gözükmemektedir.
  • Bu durum başlı başına bir politik tıkanma ve hukuksal kördüğümdür..

Ancak tarihte, Gordion’un kördüğümünü kılıcıyla parçalayan Büyük İskender örnekleri de vardır!

Sevgi ve saygı ile. 16 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Yok böyle bir “tanıklık”

Yok böyle bir “tanıklık”

Müyesser Yıldız
https://odatv.com/yok-boyle-bir-taniklik-1401181200.html, 14.01.2018, ODATV

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

ByLock olayından sonra, “Aman gizli tanıklara, itirafçılara da dikkat” demiştik.
Buyurun size inanılmaz bir “tanık” vakası!..
Yer, Doğu Anadolu’da küçük bir kentimiz. Konu, darbeye teşebbüs davası.
Soruşturma aşamasında gizli tanıklık yapan ve “Cemaat abisi” diye bilinen tanık, Polis ve Cumhuriyet Savcılığındaki ifadelerinde, “FETÖ” mensubu olduğunu kabul etmiş, tüm yaşantısını anlatmış, bu arada kentte kendisine bağlı bazı askerlerin de adını vermiştir.
Geçen ayki duruşmada, mahkeme heyeti yerini alır. Nedendir bilinmez, duruşma savcısının yanında Başsavcı da duruşmaya çıkar. Tanık huzura getirilir. Yemin ettirilir.  

Mahkeme Başkanı, “Evet anlat bakalım, sen bu sanıklar hakkında ne biliyorsun?” diye sorar.
Tanık, “Tanımıyorum ben onları” cevabını verir.
Mahkeme Başkanı, tanığın ismini verdiği 3 sanığı sırayla ayağa kaldırır. Tanık yine, “Tanımıyorum” der. Sonrasında şu diyaloglar yaşanır:
Başkan: Neden soruşturma aşamasında “Tanıyorum” dedin?
Tanık: Ben tanıdıklarımı bilgisayardan gösterdim. Sonra, “Darbe davasından içerde olanlar var, zaten darbeci onlar. Ceza alacaklar. Onların da adını ver çıkaralım seni” dediler. Cezaevinde çekilmiş fotoğraflarını gösterdiler. Ben de “Tanıyorum” dedim. İsimleri de kendileri yazdı.
Başkan: Soruşturma aşamasında verdiğin ifadeyi kabul etmiyor musun?
Tanık: Efendim, ben örgüt üyesiyim. Beni gözaltına aldılar. Günlerce işkence yaptılar. Karımı gözaltına alıp, yan odada bana gösterdiler. Çocuklarımı, Çocuk Esirgeme Kurumuna verdiler. Günlerce işkenceden sonra bana, “karınla oruç bozarız” dediler. Ne istiyorsunuz dedim. “Sana söylediklerine ilave olarak birkaç resim göstereceğiz, bunları da tanıdığını söyleyeceksin. Tutanağı imzalayacaksın. Önce karını, bu ifadeleri mahkeme huzurunda tekrar ettikten sonra da seni çıkaracağız” dediler. Ben de imzalamak zorunda kaldım. Aklımı yitirmek üzereyim, psikolojik tedavi görüyorum.

Salondakiler donar kalır! Donup kalan sadece onlar olmaz. Malum, duruşmalar görüntülü ve sesli sistemle (SEGBİS) kaydediliyor ya, işte bu da donmuştur. Görüntüler kaydedilmiş, ama sesler hışırtılıdır. Mahkeme Başkanı, iyi niyetle bir hafta boyunca kaydın ses çözümlerini yaptırmaya çalışır. Ancak sesler anlaşılamaz. 

1 HAFTADA NE DEĞİŞTİ?

Duruşmanın tekrarlanması mecburiyeti hasıl olur. Ve bir hafta sonra “Tanık” yeniden huzura alınır. Bu duruşmada da şunlar olur:
Başkan: Evet anlat bakalım, sen bu sanıklar hakkında ne biliyorsun?
Tanık: Tanıyorum ben onları. Evime gelir giderlerdi.
Başkan: Geçen hafta tanımıyorum dedin.
Tanık: O zaman kendilerine ve ailelerine acımıştım.
Başkan: Şimdi ne değişti?
Tanık: Düşündüm ki, herkes suçunun cezasını çeksin.
Başkan: Peki o zaman, teşhis ettireceğim sana bu şahısları.

Avukatların da talebi üzerine teşhis edilecek 3 sanığa ilave olarak 5 kişi daha ayağa kaldırılır ve tanık bu 8 kişi arasından 3’ünü teşhis eder. Bu 3 kişi önceki duruşmada da kendisine gösterilen kişilerdir zaten. Buna rağmen 1’i hakkında, “Benziyor” ifadesini kullanır. Oysa, bu sanık uzun boylu, saçları önden epeyce dökük, sarışın teşhisi kolay bir kişidir.

Her neyse, duruşmadaki diyaloglara devam edelim:
Başkan: Evet, söyle bakalım ne biliyorsun sanık hakkında?
Tanık: Ne demişim daha önce efendim?
Başkan: Önce sen söyle bakalım.
Tanık, zorlanarak da olsa kendisine ezberletildiği tahmin edilen kolluktaki ifadesinden birkaç cümleyi tekrarlar. Sıra avukatların sorularına gelir.

Sanık avukatı, müvekkilinin “Rütbesini, tugaydaki görevini” sorar. Tanık, “Bilmiyorum. Nereden bileyim avukat bey” karşılığını verir. Avukat, “Örgüt abisiymişsin ya!.. Bu örgüt, mensuplarının hele ki, asker mensuplarının her şeyini kayda alıyor” diye tepki gösterir. Tanığın cevabı, “Ben öyle şeyleri bilmiyorum avukat bey” olur.
Avukat peşpeşe yeni sorular yöneltir; “Sanık nereli? Eşi çalışıyor mu, ne iş yapar? Kaç çocuğu var?” gibi…
Eş ve çocuklarla ilgili sorulara “Bilmiyorum” cevabını veren tanık, sanığın memleketi için de, “Sanırım Karadenizli. Gümüşhane, Ordu, Trabzon olabilir” der. 

GÖREVDEKİ SANIĞIN TAYİNİNİ ÇIKARDI

Avukat, tanığa soruşturma aşamasındaki, “Benimle birkaç kez görüştü, eşinden habersiz gelirdi” şeklindeki ifadesini hatırlatır. Devamında şu konuşmalar olur:
Tanık: Bilmiyorum avukat bey. Öyle mi demişim?
Avukat: Sanık bu şehre ne zaman tayin oldu?
Tanık: Bilmiyorum.
Avukat: Sen bu adamı bir örgüt abisinden devralmadın mı?
Tanık: Hayır, almadım.
Avukat: Eee, nasıl tanıştınız?
Tanık: Benim evime geldi.
Avukat: Nasıl yani, ziline basıp gelince mi tanıştınız?
Tanık: Evet avukat bey.
Avukat: Evini nereden biliyormuş?
Tanık: Bilmiyorum ki.
Avukat: Sen ziline basan herkesi eve alır mısın?
Tanık: Alırım.
Avukat: Gizli örgütsünüz ya onun için soruyorum, dikkatli olmak zorunda değil misiniz? Peki, nasıl haberleşiyordunuz?
Tanık: Haberleşmiyorduk.
Avukat: Kaç kez geldi evine?
Tanık: Bir kaç kez gelmiştir.
Avukat: Kabaca tarihleri hatırlıyor musun?
Tanık: Hayır.
Avukat: Polisteki ifadende tayin oldu gitti şehirden demişsin?
Tanık: Evet.
Avukat: Ne zaman gitti?
Tanık: 2016 Şubat, Mart, Mayıs falan olabilir. Bahar aylarıydı. (Soruşturma aşamasındaki ifadesinde ise Nisan demiş.)
Avukat: Adam tayin olmamış ki!.. Darbe gecesi bile görevde!..
Tanık: Ne bileyim ben avukat bey?
Avukat: Sen geçen hafta buraya geldin ve “Sanığı tanımıyorum” dedin, hatta, “Yemin ederim ilk kez görüyorum” dedin.
Tanık: Evet.
Avukat: Şimdi ne değişti de tanıyorum diyorsun? Cezaevinde kim görüştü seninle geçtiğimiz hafta?
Bu soru üzerine tanık. Başsavcıya doğru bakar.
Avukat, “Neden bakıyorsun Savcı Beye? Sayın Başkanım, tanık size bakarak konuşsun, ikaz edin lütfen” der. Mahkeme Başkanının, tanığı uyarmasından sonra Avukat, sorusunu tekrarlar. Tanık, kimseyle görüşmediğini söyler. Diyalog şöyle sürer:
Avukat: Psikolog görüştü mü?;
Tanık: Görüştü, ama onunla benim rahatsızlığımız üzerine konuşuyorum. İyi geliyor.
Avukat: Koğuşun değişti mi?
Tanık: Evet. Geçen hafta burada ifade verdikten sonra koğuşumu değiştirdiler.
Avukat: Sen mi istedin bu değişikliği?
Tanık: Hayır.
Avukat: Hangi koğuşa aldılar? Kimler var yeni koğuşunda?
Tanık: Polisler var. (Tek tek isimlerini sayar. Bu da göstermektedir ki, tanığın hafızası oldukça iyi.)
Avukat: Tekrar şu polisteki teşhis işlemine dönelim. Sen nasıl teşhis ettin bu şahısları?
Tanık: Bana bilgisayardan resimler gösterdiler, tanıdıklarımı söyledim. Sonra cezaevinde çekilmiş resmini gösterdiler. Ben de “Tanıyorum” dedim.
Avukat: Adını nereden biliyordun?
Tanık: Ben ne bileyim avukat bey? Onlar söylediler adını da.
Avukat: Sen bu ifadeyi verirken avukat yok muydu?
Tanık: Yoktu. İş bittikten sonra geldi. İmzaladı, gitti. 

SENİ DE Mİ SÖYLEMİŞİM?

Bu cevaplardan sonra başka sorusu olmadığını belirten Avukat, sözkonusu ifadeyi imzalayan Avukat dahil tüm sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını bildirir.
Ancak duruşmanın asıl bombası birkaç saniye sonra patlar.
Tanığın adını vermediği, tanıkla da hiçbir ilgisi olmayan bir sanık, Mahkeme Başkanından izin isteyerek, soru sormak üzere kürsüye gelir.
Tanığın tepkisi şu olur: “Seni de mi söylemişim?”
Sonuç:
Sanıkların tutukluluğuna devam kararı verilir. Bu tanık ise tahliye edilir!..
Hasılı kelam; İktidar Anayasa Mahkemesi’nin Mehmet Altan ve Şahin Alpay’la ilgili verdiği tahliye kararına, “FETÖ ile mücadelede zaafiyete yol açar” diye tepki gösteriyor da
peki bu “mücadele yöntemlerine” ne demeli?
======================
Dostlar,

Devr-i AKP‘de ibretlik bir yargılama sahnesi…

  • Anayasa Mahkemesinin kararlarının gereğinin yerine getirilmemesi son derece kritik, tehlikeli bir durumdur. Türkiye’nin bu zeminden hızla kurtulması gerekir..

    Ancak Erdoğan bambaşka havalarda..
    Suriye’de ABD’nin PYD – YPG güçlerini silahlandırması elbette çok önemli bir sorundur.
    Ancak son derece yüksek perdeden bağırarak ve ağır içeriklerle hamasetin doruklarında dolaşmanın anlamı ne olsa gerektir??
    Olabildiğince, çok önemli iç sorunlardan dikkati çekmek ve sözde ulusalcı söylemlerle tabanını pekiştirmek, MHP tabanından gelecek MHP’yi yutma -Bahçeli “ittifak” diyor!- tepkilerini hafifletme..

Suriye sorunun temel sorumlusu 2011 baharında ABD’nin işgal – bölme – Kürdistan kurma politikasına alet olan ve “biraderim Esat” tan birden bire “katil Esed’e” dönüşen Erdoğan söylemi ve bu ülkede iç savaş – çatışma için her tür girişimi sergileme… değil miydi??
Şimdilerde şahin kesilerek geçmişteki ürkünç hatalar giderilebilir mi?
3,5 milyon Suriyeli + 0.5 milyon Iraklı.. 4 milyon insan ülkemizde sığınmacı. Her 20 insandan 1’i göçmen.. Böylesine ağır bir yük hangi ülkede var? Akçalı (mali) portrenin 6 yılda 30 milyar Dolar gibi muazzam bir tutara eriştiği de doğrudan Erdoğan’ın açıklaması..
Ayrıca bu kanlı emperyalist oyunu bozabilmek için zorunlu kalınan Fırat kalkanı savunması yaklaşık 75 vatan evladının şehit olmasına mal olmadı mı ağır parasal harcamalar dışında..

AKP = RTE‘nin arka arkaya son derece ciddi ve ağır biçimde “kandırılmaları” (!?) ülkemize gerçekten çok ama çok ağır bir fatura çıkarmaktadır.
Bu politik ve yönetsel fiyasko, skandal kabul edilemez ve sürdürülemez..
AKP = Erdoğan Türkiye’yi yönetememekte, tersine başına ağır dertler açmaktadır.

AYM’nin Altan & Alpay kararının yerel mahkemece yerine getirilmemesi
sanıldığından çok daha ağır bir hukuk devleti – demokrasi bunalımıdır.

AKP = RTE tek adam yönetimi bu ağır bunalıma hızla, birkaç gün içinde çözüm üretmek zorundadır! Ardından da ülkemizi hızla nor- mal -leş -tir -mek! Başka hiç-bir yolu yok!

TBMM önünde kendisini yakma girişiminde bulanan yoksul – işsiz ama AKP’ye oy vermiş yurttaşın eyleminin yüklendiği ileti kodlarını iyi okumak gerekir.. Doğru ve hızlı..

Ve de artık oyalanmadan gereklerini yerine getirmeye başlamak.

Ama umut görülmüyor.. AKP = RTE bu kez Kanal İstanbul projesi ile sansasyon peşinde..
Bu “oyuncak” daha da tehlikeli. Lozan’ı, Montrö’yü tehlikeye sokacak, kaldırılamayacak ağır akçalı (mali) yük ve öngörülemeyen, görmezden gelinen doğa – ekoloji felaketleri gibi..

Sevgi ve saygı ile. 15 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ERDOĞAN’ın BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ KONUŞMASI ÇOK KAYGI VERİCİ..

ERDOĞAN’ın BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ KONUŞMASI ÇOK KAYGI VERİCİ..

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu gün, Boğaziçi Üniversitesi mezunlar derneğinin genel kurulunda konuştu. Bu seçkin üniversitemizin mezunlarının örgütü olan Mezunlar Derneğinde (Alumni Federation) neden, hangi bağlamda konuştuğunu – konuşması gerektiğini bilmiyoruz. Erdoğan’ın konuşmayı çooooooooooooooooook sevdiği biliniyor. Hemen her yerde, hemen her gün, hatta günde birkaç kez konuşuyor. Sarayına, muhtarlar başta olmak üzere değişik kesimleri toplayarak onlara da uzuuuuuuuuuuuun uzun konuşuyor, soru almıyor.. Hemen hemen tüm TV’ler anında canlı yayına geçerek, uçaktaki toplantıları dahil kamuoyuna ulaştırıyor. Türkiye’deki bassın toplantılarında öyle uluorta soru sormak kimseni haddi değil. Akredite olan basın – yayın kuruluşları ile onların büyük özenle seçilmiş muhabirleri gönderiliyor ve kısık sesle, özgüvenden yoksun, ağır saygı tonlu.. sözde sorucuklar sorabiliyorlar..

Önceki gün Fransa’da Macron ile ortak basın toplantısında bir Frasız gazetecinin sorusu Erdoğan’ı öfke patlamasına sürükledi.. “Suriye’de teröre destek oldunuz, silah yardımı yaptınız, terörle mücadelede size güvenilebilir mi??” içerikliydi soru yaklaşık olarak. Erdoğan bu gazeteciyi, “sen” diye hitap ederek fena halde haşladı, deyim yerinde ise anasından doğduğuna pişman etti.. Bu tarz ve söylem, demokratik bir ülkenin devlet başkanında görülmeyen türden.. Üstelik Batı’daki algıyı değiştirmedi, pekiştirdi; suçluların telaşı algısı oluştu bu tuzak soru ile.

Boğaziçi Üniv. Mezunlar Derneği toplantısına (14. olağan genel kurul) dönersek;

  • Boğaziçi Üniversitesi “MİLLETİN DEĞERLERİNE YASLANAMADIĞI İÇİN HEDEFLERİNE TAM MANASIYLA ULAŞAMAMIŞTIR”
  • “Boğaziçi, ülkemizin en prestijli yüksek öğretim kurumlarından biridir. Bu milletin değerlerine yaslanamadığı için hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır. Üniversitemizin temeli yabancı bir eğitim kurumuna dayanıyor olması bu zemine oturtulmasına asla mani değildir. Çok seslilik ile kendi ülkesine yabancılık arasındaki çizgiyi doğru bilmeden de bunu yaşatamayız. Asıl mesele fiziken nerede olduğunuzdan ziyade zihin olarak nerede durduğunuz meselesidir.”
  • “Bakınız hep söylenir; eğitim-öğretim özürlüğü,  düşünce özgürlüğü, bunlar hep konuşulur. Konuşulması güzel de acaba uygulamaya  gelindiği zaman, diyelim ki Boğaziçi Üniversitesi, buradaki hocalarımız, bu işe  nereye kadar acaba şöyle pergellerini açıyorlar? Burası çok önemli. Çünkü belli  bir fikrin savunucusu olanlara kapıyı aç, belli bir fikrin savunucusu değilse ona  kapıyı kapa. Bu mu özgürlük? Çünkü eğitim öğretim kurumlarının bu noktada bir  defa kefeni yırtması lazım. Ehliyet, liyakat kimdeyse onun girmesi lazım, önünün  de kapatılmaması lazım.”

Erdoğan açıkça Boğaziçi Üniversitesine gözdağı veriyor..
Aba altından sopa gösteriyor.

Bu üniversitede özledikleri kadrolaşmayı yapamadılar anlaşılan.
Ama ironik biçimde ehliyet – liyakati öne çıkarıyor. Gerçekte Boğaziçi Üniversitesinin yaptığı tam da bu.. Tüm baskılara karşın.. Anımsayalım, bu üniversiteden 400 dolayında öğretim üyesinin % 86’sının oyunu (348 oy) alan kadın hocamız Prof. Gülay Barbarosoğlu’nu atamayarak, önseçime bile katılmayan bir öğretim üyesini bu üniversiteye rektör atamıştı Erdoğan. Tümüyle keyfi, hatta yetkilerini kötüye kullanarak denebilir. Bu seçkin üniversitenin hocalarının %86’sının oy verdiği, rektörü olarak görmek istediği hocanın ehliyeti – liyakati yok mudur ki; Erdoğan hiçbir gerekçe göstermeden 348 + 40 + 1 + 1 +1 +1 =392 hocanın oyunu
hiçe saymış, aday bile olmayan bir başka hocayı atamıştır!? Her fırsatta millet iradesini öne çıkaran, gerçekte popülist siyasetle yaklaşan anlayış, en üst düzeyde eğitim almış üniversite hocalarının kendi aralarından bilip – tanıdıkları bir hocayı rektörlüğe aday göstermelerini nasıl yok sayabilir?? Günümüzden 50 yıl önce bile Üniversiteler rektörlerini seçebiliyordu. 12 Eylül rejimi bu hakkı çok çok sınırladı. Erdoğan ise bir OHAL KHK’sı ile tümüyle ve tek başına, mutlak bir yetkiyle atamayı kendine bağladı. Bu düzenlemenin OHAL ilanını gerektiren bir yanı olmadığından, açıkça Anayasaya aykırı olduğunu vurgulamak gerekir. Ne var ki, AYM 1991’deki yerinde içtihadını yadsıyarak bu OHAL KHK’larını gerçekte OHAL KHK’sı olmaktan çıktığı halde denetlemeyi reddettiği için, meydan tümüyle dikenli tellerden ayıklanmış oldu AKP = RTE için. (Olayın ayrıntıları için 2 yazımız : BOĞAZ İÇİNDE KAVGA VAR
ve “Boğaziçili öğrencilerden rektör protestosu

Dolayısıyla ehliyet – liyakatten söz edecek birisi varsa, en son söz hakkı Erdoğan’a ve partisine düşer.. Unutulmayacak bir örnek…

Erdoğan konuşmasına devamla, sözlerine dinsel içerikler yükledi ve manevi – mistik önermeler sundu, dua ekledi.. Anayasasında (md. 24) vd.) Laik bir devlet olduğu yazılan Türkiye’nin
devlet başkanı olduğunu yine unutarak yüksek öğretimi de dinsel temelli olmaya yönlendirdi.

  • “ALİM OLABİLİRSİN AMA ARİF OLAMAZSIN”
  • “Alim olmak başka bir şeydir, Arif olmak başka bir şeydir. Alim olabilirsin ama Arif olamazsın. Arif irtifa makamıdır. İkisi olmak başka bir şey. Hep duamız şu olsun; “Ya Rab, bizi bilgi ve hikmetle birleştir.” Çünkü hikmetsiz bilgi adeta yok mesabesindedir. Karşısına İslam’ın terakkiyi emrettiğini ifade eden ne kadar ayet, hadis, örnek koyarsak koyalım bunların fikri değişmez. Bunların derdi selamlama değil, tek gayesi kurdukları tuzaklara çekebildikleri kadar insanı çekmektir. Ne olduğunu, kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini bilmeyen insanlar bu tuzaklara düşebilir. Biz düşmedik, düşmeyeceğiz. Hele hele bir Boğaziçilinin bu tuzağa düşmesine asla gönlüm razı gelmez.”Oysa bir – iki saat önce 15 milyon TL harcanarak 7 yılda restore edilen harap Bulgar Kilisesinin açılışında konuşmuştu. Aynı Erdoğan ve partisi, ülkemizde zorla din eğitimine AİHM’nin en az 3 kararına karşın direnmekte.. Aynı Erdoğan ve partisi Alevilerin ibadet yeri olarak Cemevlerini tanımamakta, ibadet için Camiye gelmelerini buyurmaktadır. Ülke nüfusunun %20-25’i Alevi yurttaşlar iken yüksek bürokraside parmakla sayılacak adette Alevi yönetici yurttaş var mıdır?Aynı Erdoğan, birkaç gün önce de ülkemizin pek çok sıkıntıların aşabilmesi için din eğitimine ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na daha çok görev düştüğünü de belirtmiştir.

    Bunlar ne hazin ve yaman çelişkilerdir?!

    AKP = Erdoğan‘ın ülkemizi daha, daha, daha…. dincileştirmesi = Sünnileştirmesi kesinkes doğru bir politika değildir. Tersine, geçelim Anayasaya ve AB müktesebatına açık aykırılığı,
    son derece sakıncalı, hatta tehlikelidir. Çoğunluğun azınlığa tahakkümüdür ve açıkça çoğunluk zulmüdür. Ülkeye asla huzur getirmez, hatta iç barışı dinamitler yakın tarihte Maraş, Çorum, Sivas’ta yaşadığımız kanlı katliamları gündeme taşır; iç çatışma hatta mezhep savaşını tohumlayabilir. Bu yakıcı tablodan Erdoğan ve Partisi AKP’nin ne çıkarı olabilir, anlayamıyoruz. Oysa seçimlerde en az %51 oy gerektiğinin en çok bilincinde olanlar kendileridir.

    Bu din ve dinci takıntıdan – dayatmadan – baskıdan – ayrımcılıktan derhal vazgeçmek gerek.

İstenmeyen gelişmeler ülkemizi hızla yangın yerine döndürebilir. Bu korkunç olasılığın hesaplanamadığını savlamak olanaksızdır. O halde ne yapılmak istenmektedir??

Tokat ve Konya’da…. “Silahlı eğitim kampları” kurulduğu savları İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener ve bu partinin milletvekili Ümit Özdağ tarafından dile getirilmiştir. İhbarlar üzerine tutulan jandarma tutanaklarından söz edilmiştir. AKP sözcüsü Mahir Ünal ise
böyle bir savı ileri sürmenin sorumsuzluk olduğu yanıtını vermiştir.

Siyasal iktidarın gidişi ger – çek – ten olağanüstü kaygı verici boyutlara ulaşmıştır.
Ateşle oynamaktan der – hal vazgeçmek gerekmektedir.

  • Laiklik toplumsal barış; Dincilik kanlı çatışmadır!

Sevgi ve saygı ile. 08 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com