Sadece 5 dakikada Atatürkçülük testi

Sadece 5 dakikada Atatürkçülük testi

Bülent MumayBülent Mumay 

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Kaç zamandır sinyalleri geliyordu ama Abdülkadir Selvi’nin Saray’daki 29 Ekim izlenimlerinden sonra adı kondu. Gerek Erdoğan gerekse  AKP çevrelerinde  Atatürk  vurgusu
belirgin bir şekilde yükseliyordu. Ne demişti Selvi, hatırlatarak devam edelim: “(…) bu kez Cumhuriyet ve Atatürk vurguları daha güçlüydü. Belli ki Erdoğan (…) Atatürk’ü, Cumhuriyet’i önemseyen yeni bir seçmen profiline yöneliyor.”

Bu “yönelme”nin sebebinin, Saray’a ulaşan anketlerde MHP ile koalisyonun 2019 için “% 50+1”i göstermiyor olduğu açık. Dolayısıyla sandık için iki yıllığına Atatürkçü kesilme halleri; “Erdoğan çizgimize geldi” diye sevindirik olan Perinçekgiller ve “AKP ile milli ortak hat” köşeleri döktüren birkaç ultra ulusalcı kalem dışında kimseyi ikna edecek gibi görünmüyor.

Tam da Atatürkçü oluyorduk…
Ama yine de Saray’dan gelen işaretle birkaç adım atılmadı değil hani… Önce yandaş medyada “Atatürkçülük o kadar da kötü değil”, “Yalnız Kemalizm’in şu yanını kenara koyacak olursak…” tadında yazılar çıkmaya başladı. Attila İlhan’ın İnönü eleştirileri üzerinden Atatürk övgüleri bile okuduk, en gerici kalemlerden. Yandaşlar, içleri kan ağlayarak da olsa Atatürk’e sahip çıkarken, yargımız da Atatürk’e hakaret eden iki kişiyi mahkûm etti.
sadece-5-dakikada-ataturkculuk-testi-378525-1.
Tam yerli ve milli bir şekilde Atatürk’e sahip çıkılırken, bir de ne olsun? “Atatürkçü seçmenlere yönelme”den birkaç hafta önce, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım için “Genelevde çalışıyordu” diyen yobaza verilen 2,5 yıllık hapis cezası bozulmasın! Hay aksi… Tam da… Neyse… İstinaf Mahkemesi, Mustafa Akar adlı terbiyesizin konuşmasının “rızası olmadan yayınlanması”nı gerekçe göstermiş kararına..

Gönüllü korkmasın diyeceğim ama…
Madem Atatürkçülük yarışı başladı, küçük bir test yapsak mı? Summehaşa, ne yaşayan ne de kaybettiğimiz bir Cumhurbaşkanı üzerinden değil… Sıradan bir siyasetçiyi kullanalım… Gönüllü biri, iktidar partisinin en küçük birimindeki görevliye aynı cümleyi kullansa? Mesela bir ilçe başkanına “Annesi genelevde çalışıyor” dese… Bu terbiyesizliği de, bir yerel televizyon “terbiyesizin rızası olmadan” yayınlasa misal… Yargımız ne yapacak acaba? Nasılsa cezası bozuluyor, o yüzden gönüllülerin endişe etmesine gerek yok diyeceğim ama yine de bunu yapmaya cesaret eden çıkar mı dersiniz?
***
Milli-yerli arabaya dair tek bir soru

sadece-5-dakikada-ataturkculuk-testi-378526-1.

Cumhurbaşkanı’nın 2011’den beri aradığı “babayiğit”ler nihayet ortaya çıktı ve yerli otomobil için imzalar atıldı. Memleket için hayırlı olsun. Rusya’ya domatesler gitti mi gitmedi mi, et fiyatlarını nasıl düşürsek kıskacındaki ekonomimizin katma değerli üretim yaparak ülkeye zenginlik taşımasını dilerim elbette. Sadece kafamı kurcalayan tek bir soru var.

Yerli ve milli otomobil hayalinin gerçekliğini falan tartışmayacağım, dünyadaki rekabetçi otomotiv pazarında pazar şansını falan da sorgulamayacağım. Başarılı olacağı varsayımı üzerinden geliyor sorum: “Büyüklerimiz, milyonluk Mercedesler araçları yerine makam aracı olarak bu aracı kullanacak mı?”

Soru nereden çıktı demeyin… Sabah gazetesinin ekonomi sayfasında dün çıkan habere göre henüz maketi bile olmayan yerli aracın 3 versiyonu olacakmış: Biri aileler için SUV, yani hafif cip kıvamında. Diğeri gençler için spor versiyon. Üçüncü olarak da makam aracı üretilecekmiş.

Bakalım arabalar bilinmeyen bir gelecekte üretildiğinde, iktidar partisine mensup belediye başkanları, “Ne yani Passat’a mı bineyim, tabii ki Audi alacağım” ya da Saray danışmanları “İlle de A8 Long isterim” diye diretecekler mi? Diyanet’in başkanları itibardan tasarruf etmemek için yine milyonluk Mercedes’e mi binecekler? Bekleyip göreceğiz, şunun şurasında arabaların piyasaya çıkacağı (tesadüf bu ya seçimlerin de yapılacağı) 2019’a ne kaldı ki…
***
Film camlarıyla hükümet devirmek!

sadece-5-dakikada-ataturkculuk-testi-378527-1.

Bu gözler son birkaç yılda ne komplo teorileri gördü… Mesela bugünlerde Gezi’yi ihale ettikleri FETÖ’cülerin bizzat yazdığı fantastik komplo teorisini hatırlıyor musunuz? Cemaat yanlısı haber sitesinde, Ahmet Memiş, “Gezi ayaklanmasında‘trafik kaosu’ planı” başlığı altında şu satırları yazmıştı:

“Yolda giderken o yoğun trafikte hızınızı yavaşlatın ya da frene basın, arkadaki araba size hafiften çarpsın veya siz öndekine çarpın. O da olmadi arabayı durdurun, kaputunu açın…”

Gezicilerin bu taktikle isyan çıkartacağını iddia ediyordu Memiş. Cesaret değil komploculuk bulaşıcıydı bu topraklarda. Fethullahçısı böyle yazar da hükümet yanlısı Yeni Şafak boş durur muydu? Gezicilerin, trafiği tıkayarak kaos çıkarmak dışında bir planları daha vardı anlaşılan! “Gezicilerin korkunç planı” başlıklı habere göre göre, “Geziciler, hükümeti zor durumda bırakmak için muslukları açık bırakmak suresiyle bir ay içinde İstanbul’un suyunu bitirecek”ti.

Şükürler olsun ki her iki oyun da bozuldu! Ama komploculuk hâlâ devam ediyor. Aynı Yeni Şafak’ın dün sürmanşetinde bomba bir haber vardı. “Bir Film Dönüyor” gibi gizemli bir başlığın altında şunlar yazıyordu: “Araçlara takılan cam filmi yeniden yasaklanınca vatandaş isyan etti. (…) Seçimler öncesi tepkilerin hedefi haline getirilen hükümetin de yıpratılmasına zemin hazırlanıyor.”

Vay anasını sayın seyirciler. Trafiği tıkadılar olmadı, suları açık bıraktılar devletimiz pabuç bırakmadı. Ama hükümetimizi yıpratmak isteyenler bu kez başka bir “film” çeviriyordu. Hükümetin cam filmleri konusunda 3 kez karar değiştirmesini bahane ederek! Aman diyeyim, siz siz olun film bile izlemeyin bu ara… Allah muhafaza bir şeylere zemin falan yaratırsınız…
***
Aman dikkat, fazlar projeyi bozar
Yerli otomobil meselesinin kamuoyunu etkileme gücü yüksek. Siyasetin, gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin projeyi bu şekilde gündemde tutmasının sebebi de bu. Meselenin bu yönünü, projeye imza atan şirketler de fark etmiş olmalı ki imzalar kurumadan, daha maket bile ortaya çıkmadan halka ilişkiler faaliyetlerine başladılar. Projenin hükümete daha yakın ortakları, dün gazete gazete gezip projedeki rollerinin ne kadar önemli olduğunu satmaya başladılar. Ortaklı iş yapmak doğası gereği zor ama rol çalma çabalarının bu kadar erken olması projenin kendisine zarar verir, söylemiş olalım.
***
Doları düşürmenin yolu…

sadece-5-dakikada-ataturkculuk-testi-378528-1.
Yandaş medyanın ekonomideki olumsuz sinyalleri göstermemesine alışmıştık. Gazetecilik açısından en büyük günahı işliyorlardı ama ama kendileri açısından en kolayını yapıyorlardı: Haberi hiç görmemek. Ne benzin zammı, ne enflasyon. Ama kurlardaki oynaklıkları haber yapmak zorunda hissetmişler dün nedense… Takvim Gazetesi, dolar ve Euro’daki son yükselişi birinci sayfasına şu şekilde aktarmış:

“Ateşi çıkan dolar, dün 3.87 liraya kadar yükseldi. Euro, 4.5 seviyesini aşıp rekor tazeledi.”

Ne birinci sayfada, ne de devamdaki kibrit kutusu büyüklüğündeki haberde kurların neden yükseldiğini tek satır yazmamışlar. Ne Bloomberg’de çıkan haber. ne SP’nin negatif notta ısrar etmesi. Tek bir açıklamaları var: “Doların ateşi çıktı…”

N..ofen verelim? Pazartesiye bir şeyi kalmaz inşallah.
=========================================
Evet dostlar,

Fanatizm – Dogmacılık, daha açık söylersek takım tutar ilkelliği ile siyasal parti yandaşlığı insanları böylesine rezil (pardon vezir!?) ederken ülkede demokratik değerler gelişip yaygınlaşamadığından, demokratik bir rejime erişmek de bir serap gibi yaklaştığımızı sandığımız ölçüde bizlerden uzaklaşıyor.

Bunu yapanlar dar anlamda “cahil” de değiller.. Okumuş yazmışlar, siyaset kurumunda iktidar partisinde önemli yerlere gelmişler, basında köşe sahibi olmuşlar, yaş – baş almış kronolojik olarak olgunlaşıp akça – pakça bile olmuş saçları, sakalları, bıyıkları hatta kaşları..

Ne var ki, insanlar hala akıllarını kullan(a)mamanın kaçınılmaz (deterministik) sonucu olarak sefil bir düzeni içselleştirmiş durumdalar.. Ne diyordu İ. Melih Gökçek “postalanırken” ?

  • Bizim siyasetimizde emir demiri keser.. liderin sözünden çıkılamaz…

Gökçek açıkça emir kulu olduğunu itiraf ederken, bir yandan da AKP’de zerrece parti içi demokrasi olmadığını, REİS’in emrinin demiri bile kestiğini açıkça itiraf etmiş oldu.. Gerçi Erdoğan’ın ve partisi AKP’nin demokrat olmadığına ilişkin yeni ve ek kanıtlara gereksinimimiz elbette yoktu.

Bu süreçte yakıcı bir sorun daha ortaya çıkmıyor mu?? İslam’da “müşavere / meşveret ” geleneği ne oldu? AKP hala muhafazakâr – İslamcı bir parti mi? Siyasal Partiler Yasası, Anayasa md. 24. başta olmak üzere siyasal partilerle ilgili kuralları gerçekte dinci partiye izin veriyor mu?

Her şey “de facto” (fiilen, eylemli olarak) yapılıyor ve yaşanıyor ise “de jure” (hukuksal, hukuka dayalı) sözcüklerini ve “de jure” devlet düzenini çöpe mi attık? Düzen “de facto” başkalaştırıldı (dinci – tek adam yönetimi) ise sıra yeni “de jure” düzenin sözde hukukuna mı geldi? Yoksa artık ona bile gerek duyulmadan, erkene alınmazsa 2019 seçimlerine dek uzatmaları oynamayı sürdüreceğiz herhalde..

Neciiiiiiiiiiiiiiiip mi necip milletimiz yutkunup / yutup inanacak ve “.. baaaaak Erdoğan Atatürk’ü ağzına almıyor diyordunuz.. 10 Kasım 2017’de dedi ve yazdı deftere.. Allah sizi çarpacak..” diyecek.. Dedirtmeye çalışacak yandaş yazarlar (!), algı yöneticisi mimarlar (!)..

Aklını – soru sormayı kafatasının içinde unutan zavallı bir toplumun acınası çocukluk halleri..

Bir çaresi olmalı, bulunmalı bu hastalığın.. Milyonlar – milyarlar artık salt yaşayarak, deneme -yanılma ile öğrenme çıkmazından kurtulmalı; öngörü yapabilmeyi öğrenmeli, soru sormalı!

“Doların ateşi çıktı” ne demek? Nasıl acımasızca aldatılıp sömürüldüğünü bir görebilse?
Mekanik düşünse bile olur : Dolar bir kağıt parçası, canlı değil ki hastalanıp ateşi çıksın!..
Eeee? Yoksa çok hasta olan Türkiye ekonomisi ve paramız değer mi yitiriyor ha bire?? AKP = RTE 3 Kasım 2002 seçimi ile %34 oyla iktidar olduğunda 1 Dolar = 1,60 TL idi.. 15 yıl sonra neden 1 Dolar’a 2,5 kat daha çok TL veriyoruz? Hangi gelişmiş ülkenin parası Dolar karşısında böylesine değer yitirdi??

“Standard & Poor’s” a köpürerek neyi çözecek, neleri saklayacaksınız yoksullaşTIRdığınız onmilyonlarca insandan??

Sevgi ve saygı ile. 05 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

İmam Nikahı Yasallaşırsa Ne Olur? Rezillik Olur?

İmam Nikahı Yasallaşırsa Ne Olur?
Rezillik Olur?

Dr. Ali Rıza Üçer

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Şaka gibi, Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesinden neredeyse yüz yıl sonra sürüklendiğimiz yere bakar mısınız?

Cumhuriyetimizin temelleri sarsılırken, kurucu değerleri ve birikimi yerle yeksan edilirken CHP’nin yeri göğü yıkması gerekmez miydi? Bu nasıl bir ölü toprağıdır, bu nasıl bir uyuşukluktur, anlayan beri gelsin..

68 kuşağından KBB uzmanı Dr. Orhan Aybers ağabeyimiz ODTÜ’de ellisinden sonra tarih doktorasını tamamlamıştı 15 yıl önce, ODTÜ tarih bölümünde doktora yapan ilk ve tek hekimdi, muhtemelen hala da öyledir..

Söyledikleri ne kadar çarpıcı bakar mısınız?
*****

İMAMLARA NİKAH KIYMA YETKİSİ:
Verilirse ne olur? Rezillik olur.
Tamı tamına 100 yıl geriye gidilmiş olur.

Dr. Orhan Aybers
KBB Uzmanı
Tarih Doktoru

https://www.youtube.com/watch?v=15kfFsLLeGA 

İmamın kıydığı nikah “şeriat HÜKÜMLERİNE GÖREDİR VE İSLAM ŞERİATINDA KADININ BOŞANMA HAKKI YOKTUR.

Bir tek istinası vardır: ERKEĞİN ERKEKLİK ORGANININ YOKLUĞUDUR. (Erkeğin cinsel işlevini yerine getirememesi değil, “kılıçla kesilmiş” ve “olmayan” erkeklik uzvundan bahisle, bir tek bu şartla kadına “imama müracaat ederek” boşanmayı isteme hakkı verilmektedir.

Türkiye’de (Osmanlı devleti olarak düşünün) ilk kez 1918 (yanlış okumadınız 1918) yılında
“Zevcin Cünun ve Cüzamla Maluliyeti Halinde Zevcenin Feshi Nikahı Talebe Salahiyeti Hakkında” adıyla çıkarılan; bugünkü Türkçe ile söylersek: “Erkeğin akıl hastalığı ve/veya cüzam hastalığı halinde kadının nikahın sonlandırılmasını isteme yetkisi hakkında” ve o zamanki resmi gazete olan “Takvim-i Vekayi‘de” yayınlanarak yürürlüğe giren

* PADİŞAHLIK FERMANI İLE Müslüman kadınların BOŞANMAYI TALEP ETME HAKLARI tanımlanmıştır. Daha öncesi yoktur.

Bana inanmayan veya inanmak istemeyenler, bir zahmet TBMM kütüphanesine kadar giderlerse, orada “Takvim-i Vekayi, no: 3045/UG-1/1918 mikrofilm arşivi”ne bakarlarsa, yukarıda bahsettiğimin doğru olduğunu göreceklerdir.

* KADINLAR-GENÇ KIZLAR- KIZ ÇOCUK BABASI ERKEKLER-NİNELER-TEYZELER UYANIN!

1918 yılında bu padişah fermanının yaptığı tanımlama da, kadınlarımıza sadece CÜNUN (akıl hastalığı) ve/veya CÜZAM hastalığı belirlenen erkeklerden boşanabilmek için MÜRACAAT HAKKI’nı tanımlamaktadır.

Tekrar edersek: İmamın kıydığı nikah ŞERİAT nikahıdır.
Böyle bir nikahta kadının değil boşanmak, “boşanmayı isteme” hakkı bile yoktur.

Ancak ATATÜRK geldikten sonra, 1926 yılında çıkarılan MEDENİ KANUN ve buna dayanarak yapılan MEDENİ NİKAH sayesinde yüzyılarca süregelmiş bu rezillik önlenebilmiştir.

Preview YouTube video İmam Nikahı Kıyılma Videosu

Dileyelim ve/veya umalım mı ki, Türkiye’de bir Anayasa Mahkemesi hala vardır ve Anayasal düzeni Anayasa üzerinden hukuksal olarak koruyup kollar?

Göreceğiz..

Milli Eğitim müfredatında Talim Terbiye Kurulu alet edilerek AKP = RTE talimatı ile yapılan ATATÜRK’süz ama dibine dek DİNCİ yetişek (müfredat) değişiklikleri uygulamaya kondu epeydir.

Ne var ki, bu Yönetmeliğin yürütmesinin durdurulması – iptali için “HA-LA” bir ara karar bile çıkmış değil izleyebildiğimiz ölçüde!?

Sevgi ve saygı ile. 22 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

BİLGİ SAHİBİ OLMADAN FİKİR SAHİBİ OLAMAYIZ

BİLGİ SAHİBİ OLMADAN FİKİR SAHİBİ OLAMAYIZ

Güzide Filiz TUZCU

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

CESUR – DÜRÜST BİR BİLİM ADAMI, GERÇEK BİR TÜRK AYDINI, VATANSEVER  VE KEMALİST BİR DAHİ – OKTAY SİNANOĞLU‘NUN “HEDEF TÜRKİYE” ADLI KİTABINDAN;(Kendisini en derin saygı ve minnet duygularımızla, rahmetle anıyoruz.)

Batı denilince, Rusya’dan bütün Avrupa’sına ve bütün Amerika’sına kadar şunu gördüm: en üst seviyedeki kişiden, sokaktaki alelâde insana kadar, hatta hoşgörü lafını edenlerin dahi kafasında tek bir şey var; “Endülüs’ü sildik, Türkiye halâ ayakta duruyor” saplantısı vardır. Bu saplantı onların adeta dinidir. 

(Hocamız gayet haklıdır, ben de Batı da aynı tavrı çok kez gözlemlemiştim… Çünkü Hıristiyan, ya da Yahudi Batılılar, kendileri ve dinleri için  “en büyük düşman olarak İslam’ı ve İslâm’ın biricik koruyucusu ve temsilci olarak da Türkleri” görüyorlar; bu tarihten günümüze hiç değişmeden süregelen bir gayrimüslim Batılı düşüncesi ve tavrıdır. İki kelimeden son derece rahatsız olurlar, hatta yüzlerinin şekli değişir, bunlardan biri İSLÂM, diğeri de TÜRK kelimesidir.)

Batılılar önce Balkanları dağıttılar ve çalışmalarını sürdürdüler: Onların asıl amacı Doğu Avrupa ve Anadolu topraklarında “Müslüman Türk” sözünü bırakmamaktı.  Öbür tüm Müslüman ülkeleri  zaten sömürgeleri yapmışlardı. Batılılar Araplardan da tedirgin olmazlar, çünkü İslâm koruyuculuğunu hep Türkler yapmıştır…

Batı, Türk Milletinin gücünü ve kapasitesini çok iyi biliyor,  ama biz bilmiyoruz! Yıllarca üzerimize haçlı seferleri düzenlediler, ancak Müslüman Türkleri yenemediler. Sonra çok etkili bir formül buldular; Türkler bir araya gelip güçlü olmamalıydılar. Şöyle düşündüler “Türkleri içten bozarsak, Türklük ve Müslümanlık şuurunu/bilincini bırakmazsak ve nihayet Türkleri içten böler ve birbirlerine düşürürsek,  milli kimliklerini, hatta feleklerini bile şaşırtırız ve işte o zaman Türklerden rahatça kurtuluruz.”

İşte bu plan Türkiye’de yürümektedir…

Sovyetler Birliği dağılınca, Türkiye’ye “Türk Dünyasıyla” sıkı ilişikler kurma olanağı doğmuştur; Batı ise bundan dolayı son derece rahatsız olmuş ve müthiş telaşa kapılmıştır…

Emperyalist Batılıların işgal etme – ele geçime yolları   :

  1. Eski yer  adlarını, yabancı adlarla değiştirmek (Örneğin Behramkale’ye Assos demek!)
  2. Eğitimi, ülkenin kendi ana dili yerine “yabancı dille” yaptırmak, ülkenin ulusal dilini ve kültürünü hızla yok etmek,
  3. Uyum içinde yaşayan azınlıkları kışkırtmak, bu azınlıkları ülkede kilit mevkilere getirmek ve onlar aracılığıyla, “ulusal kimliği ve birliği” yok etmek,
  4. Topraklara el koymak, tek tip ürün yetiştirtmek, tarımı ve hayvancılığı yok etmek, milleti kendi topraklarında köle gibi çalıştırarak, aç bırakmak,
  5. Büyük araziler içinde askeri üsler kurmak, ülkede iç karışıklıklar çıkartmak, ülkeye zararlı örgütleri desteklemek, o ülkenin – komşuları ile arasını açmak, düşmanlık yaratmak ve komşularına saldırılar düzenlemek,
  6. O ülkenin,  tarihi ve kültürel bağları olduğu başka ülkelerle iyi ilişkiler kurmasını engellemek,
  7. Ülkenin halkını fakirleştirerek, elindeki toprakları ve gayrimenkulleri yok pahasına yabancılara sattırmak; hatta yabancı emlâkçı şirketleri  kullanarak (Realty World, Remax vs…gibi) yerli millete alış verişte alacağı yüzde payını bile bırakmamak,
  8. Yabancıları getirip, ülkenin topraklarına yerleştirmek ve sonunda ülkenin kendi insanlarını azınlık durumuna düşürmek. (Balkanlarda Türklerin çoğunluk iken azınlığa düşürülmeleri gibi… Ayrıca son yıllarda yaklaşık dört milyon ya da beş milyon (net rakamlar verilmiyor!)  Suriyelinin getirtilerek Türk topraklarına yerleştirilmesi gibi!  Oysaki dünyanın en zengin ülkelerinin başında gelen ve Türkiye topraklarından neredeyse on misli geniş topraklara ve çok az nüfusa sahip olan Kanada, çok zorunlu durumlarda bile ancak birkaç bin ile  ifade edilebilen sığınmacı veya göçmen almıştır. Onların da nitelikli ve eğitimli olmalarına hep dikkat etmiştir.)
  9. Ülkenin kendi tarihini, kültürel mirasını, abidelerini yıkmak veya bakımsız bırakarak yıkılmaya mahkûm etmek; öbür yanda kendi kültürüne yakın  gördüğü kalıntıları (kiliseleri – manastırları) ön plana çıkarmak.”

    OKTAY SİNANOĞLU, HEDEF TÜRKİYE, OTOPSİ YAYINLARI, İSTANBUL,
    2002, syf. 131 – 137, 149 – 150.
    =====================================
    Dostlar,

    Sitemizde daha önce de birkaç önemli yazısını yayınladığımız Tarih uzmanı değerli Güzide Filiz TUZCU bu kez yukarıdaki irdelemeyi yapıyor ve gerçekten bir değer olan merhum Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu‘ndan önemli alıntılar yapıyor.
    Emperyalizmin türlü türlü oyunları bitmez.
    Ayrıca 3. Binyıl (Millenium) içinde yeryüzünde 1000 (bin!) devletçiğe – karakol ya da istasyon devletine ya da Antik Yunan’ıın site devletlerine erişme hedefleri doğrudan bu emperyalistlerce açıklandı. 20. yy başlarında (1900’lü yıllar) yeryüzünde 20 dolayında bağımsız devlet vardı. 100 yıl içinde bu sayı 10’a katlandı. 2000-2100 arasında ise 200 bağımsız devletten bin dolayında devletçik çıkarma hedefi güdüyorlar.

    “Böl – parçala ve yönet” büyülü bir yol göstericidir. Türk Ulusu da artık aklını kullansın ve bu kadim siyaset oyununa gelmesin! AKP = RTE de üstüne düşen ilk işlerden biri olarak Ulusu birleştiren politikalar izlemek zorundadır.

Sevgi ve saygı ile. 21 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Emin ÇÖLAŞAN : Türkiye nereye?

Türkiye nereye?

Emin ÇÖLAŞAN
SÖZCÜ, 15 Ekim 2017

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır.)

Sevgili okurlarım, laiklik anayasamızın en önemli maddelerinden biri. Laiklik her şeyimiz. Uygarlığın ve çağdaşlığın simgesi.
O kadar ki, cumhurbaşkanı bile o makama seçildiğinde, Meclis kürsüsünde “Laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma…” diye namusu ve şerefi üzerine yemin ediyor! Aynı yemini bugünkü dünya liderimiz de etmişti, herhalde unuttu gitti!
Türkiye’de bir süredir olanları hep birlikte hayret ve ibretle izlemeyi sürdürüyoruz.
Din ticareti ve din sömürüsü aldı başını gidiyor.
* * *
İş o boyuta vardı ki, şimdi nikah kıyma yetkisi imamlara verilmek üzere. İlgili yasa kısa bir süre sonra AKP ve onun küçük ortağı MHP‘nin oylarıyla Meclis’te kabul edilecek.
Böylece toplum bir kez daha bölünmüş olacak.
Örneğin kamuda işe alınma sınavlarına girenlere sorulacak:
– Evli misin? 
Yanıt evet olursa bir soru daha sorulacak:
– Nikahını kim kıydı?
Evlendirme memurunun kıydığını söyleyen kaybedecek, imamın kıydığını söyleyen kazanacak ve işe alınacak.
* * *
Bu işin Türkçesi, Medeni Kanun’la kazanılan haklar çöpe atılacak.
Mecelle, fıkıh ve Osmanlı’nın din kanunları 1926 yılında kaldırılmış, Medeni Kanun kabul edilmişti. İmam nikahları artık geçerli olmayacaktı.
Medeni Kanun Atatürk döneminin dört dörtlük eserlerinden biridir.
İlk resmi nikah 14 Ekim 1926’da kıyıldı. (AS:Medeni Yasanın yürürlüğe girdiği 4 Ekim 1926’dan 10 gün sonra) Aradan tam 91 yıl geçti, gericilik bu kez nikah masalarında hortlatılacak. Bu iktidar acaba medeni nikahın hangi zararını, hangi sakıncasını gördü ki şimdi imam nikahını yeniden getirmeye kalkışıyor? Bu sorunun bir tek yanıtı var:
Din sömürüsü ve toplumun din duygularını gıdıklamak.
* * *
Din ticaretinin ve din sömürüsünün hangi kurumlarda hangi boyutlara ulaştığını bugün sizlere iki fotoğrafla göstereyim. İlki, İstanbul Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürü Cemil Boz‘un makam odası. Şu manzaraya, arkasındaki tablolara bakınız!

15szt05b_ant_ist_izm_ank_trb_yeni_siyahi

Arapça mıdır, Farsça mıdır, Osmanlıca mıdır, ne olduğunu anlaşılmayan yazılar, harfler… Bir tek Türkçe yazı yok. Ayıptır be… Bu şahıs İstanbul’da çok önemli. Gençlik ve sporla ilgili her yetki, harcanan yüz milyonlarca lira onun emrinde. Bu kafalar sadece İstanbul’u değil Türkiye’yi yönetiyor, daha fazla ne demeli!
* * *
aÖteki fotoğraf Bursa Uludağ Üniversitesiyle
ilgili.
(http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/emin-colasan/turkiye-nereye-2-2049600/)
============================
Dostlar,

Sayın Çölaşan çok çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor ve insanı bunaltan bir soruya yanıt arıyor.. Hepimizi bu sorunun yanıtını bulmaya çağırıyor gerçekte :

* Türkiye nereye??

Yarın, 17.10.2016 günü TBMM genel kurulunda söz konusu hükümet tasarısı görüşülebilir. 130 dolayında madde içeren kırkambar bir torba yasa eskinin “bonmarşe” leri gibi; binbir çeşit.. Ne ararsanız var içinde.

Dün Cumhuriyet‘te sübyan mekteplerinde 5-6 yaşlarında ihram ve fes giydirilmiş  küçücük çocukların yaşamdan kopartılarak uhrevi yaşama yönlendirmeleri nedeniyle annelerine yaşamın kötü olduğunu, ne zaman öleceklerini söyledikleri… haberi fotoğraflı olarak vardı. (15.10.17)

  • Sıbyan mektepleri çocukları böyle zehirliyor… “Anne ne zaman öleceğiz, burası çok sıkıcı..
Mahalle aralarında hızla yayılan ve denetimden bağışık (muaf) tutulan sıbyan mektepleri çocukların yaşamını kabusa çeviriyor. Ailelerine günahkar diye bakıyor, bir an önce gerçek saydıkları dünyaya göçmeyi hayal ediyor… (haberin tümü : http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ turkiye/844971/Sibyan_mektepleri_cocuklari_boyle_zehirliyor…__Anne_ne_zaman_olecegiz__burasi_cok_sikici_.html veya Subyan_mektepleri_cocuklari_boyle_zehirliyor_anne_ne_zaman_
olecegiz).

El kadar çocuklar yaşam sevinci yerine depresyona sokularak hiçliğe itiliyor ve daha yaşamadan ölümü arzular duruma sürükleniyorlar! Bu yapılanların din adına ve dine uygun olduğu söylenebilir mi? Hz. Muhammed’e ait olduğu belirtilen bir hadiste “hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama sarılma ve yarın ölecekmiş gibi  ahirete hazırlık” dinamik bir denge içinde önerilmiyor mu?

Bu yapılan hiçbir dine sığmayacağı gibi, hastalıklı bir toplum yaratarak Türkiye’yi çağdan koparır. En açık anlatımıyla insanlık düşmanı bir girişimdir. Siyasal iktidarın çanak tutmasıyla bu hazin tablolar ülkemizde yaşanmaktadır. Ancak artık bir “dur” deme zamanı gelmiş çatmıştır.

Ne işe yarar, bir işe yarar mı bilemiyoruz ama bir kez daha uyaralım ve çağrı yapalım :

AKP = RTE bu çağdışı ve insanlık düşmanı tablonun doğrudan sorumlusudurlar. Her şeyin bir sınır vardır. Türkiye haddinden fazla dincileştirilmiş, yozlaştırılmıştır. Yapılanların büyük oranda Din ile de ilgisi yoktur ve laiklik çok derin yara almıştır. Dayatılanlar ve gelinen yer açıkça Anayasaya aykırıdır, anayasayı çiğneme suçudur. Toplumda gerilim son derece yüksektir ve bu durum çok tehlikeli gelişmeler doğurabilir.

Basından öğreniyoruz, “Kadınla tokalaşmak ateş tutmaktan daha korkunç” diyen rektör hakkında suç duyurusu yapılıyor (Cumhuriyet portalı, 16.10.17). Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka, “Bir kadınla tokalaşma için ateş tutmaktan daha korkunç” diyen Adıyaman Üniversitesi Rektörü Mustafa Talha Gönüllü hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu kişiyi Erdoğan atadı ve yapısını bilmiyor muydu? Gene mi kandırıldı??

2016 Mart’ında 14 Mart tıp haftası nedeniyle bir üniversite bize konferans için salon vermemişti. Rektörü FETÖ’den gitti.. Uludağ Üniversitesi’nde bir zamanlar Atatürk aşığı bir rektör, meslektaşımız ve ADD’de çalışma arkadaşımız Prof. Mustafa Yurtkuran vardı ve biz orada konferans vermiştik. Bu rektör Ergenekon kumpasına kurban edildi. Bu üniversitenin sürüklendiği yere bakar mısınız? Kamu kurumları ADD’ye salon vermekten korkuyor, özel salonlar kiralanıyor ücreti ödenerek. Ama AKP’li belediyeler yandaş vakıflara koca koca hazır binaları ücretsiz veriyorlar toplumu daha da dinci kılmak için!

AKP = RTE‘yi bir kez daha sağduyuya ve dini siyasete daha çok alet etmememeye çağırıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 16 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Borcu borçla ödemek!

Borcu borçla ödemek!

Mustafa Pamukoğlu

 

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Peki, bu durumda ne yapılmalı, hangi önlemler alınmalı?

TASARRUF YAPMAK

Önlemlerden öncelikli olan gereksiz harcamaları kısmak ve tasarruf etmek.
Kişiler, aile ve sosyal harcamalarında kısıntıya gitmeli. Musluk her zaman aynı miktarda su akıtmaz. Bu nedenle aktığı zaman kovaları doldurmak ve bir kenara koymak zamanı.
Lüks ve zorunlu olmayan harcama yapılmamalı.

Şirketler hantallaşmış yapılarında hemen verimli bir sisteme geçmeli. Çalışanların verimlilikleri artırılmalı. Gereksiz personelden vazgeçilmeli. Bir kişinin işini üç kişi yapıyorsa iki kişinin işine son verilmeli veya daha başarılı olacakları işte çalıştırılmalı. Gereksiz harcamalar derhal kısılmalı. Araç saltanatına son verilmeli. Temsil ve ağırlama giderleri azaltılmalı.

Kamu kurumları da lale devrine son vermeli. Örtülü ödenek harcamalarında dikkatli ve ölçülü davranılmalı. Katma değer yaratmayan kamu yatırımları ertelenmeli.

BÜTÇE DENKLİĞİ

Aileler, gelirlerine uygun bir gider bütçesi yapmalı ve ona sadık olmalı. Kredi kartının gelir olarak değil gelecek gelirlerinin harcanması olduğu unutulmamalı. Kredi kartı o ayki gelirle ödenecek tutarda kullanılmalı. Eğitim, sağlık gibi zorunlu harcama dışında kredi kartları keyfe keder kullanılmamalı. Atalarımız boşa söylememiş: “Ayağınızı yorganınıza göre uzatın”…

Şirketler mutlaka nakit akışlarını kontrol altında tutarak ve sürekli bütçe projeksiyonlarını gözden geçirerek finans yönetimini yapmalıdırlar. Şirketlerin yaşam sebebi mal ve hizmet satmak ve kar etmektir. Mutlaka zarar etmeden satışları artırmak şirketlerin her an düşünecekleri ve eylemde olacakları bir hedeftir. Bazen satışlardan zarar da edilir. Bu zarar pazar payını artırmak, müşteri yitirmemek veya reklam gideri olarak göze alınabilir. Ama unutulmamalıdır ki işletmeler sürekli zarar ederek ayakta kalamazlar.

DÜŞMANIMIZ FAİZ

Öte yandan şirketler genellikle finansman yükü ve kur zararları nedeniyle ciddi biçimde zarar etmektedirler. Faaliyetlerinden kar elde etseler bile bu karı faizler alıp götürmektedir. Bunun sebebi işletme sermayesi yetersizliği ve yoğun kredi kullanımıdır. Finansman yükünü yaratan diğer önemli neden de fon yönetimine egemen olunmaması ve elemanların patronları yönlendirmeye başlamalarıdır. Bu tür işletmelerde en fazla duyulan söz “Efendim ödememiz var; mutlaka bugün halletmemiz lazım. Bu nedenle A bankasındaki kredimizi kullanalım.” Bu sözler en tehlikeli sözlerdir. Bu yönetim biçimi normal hale gelince ipin ucu kaçar ve bir bakarsınız ki kredi borçlarına batmışsınız.

VERGİLERİ FİNANSMAN OLARAK KULLANMAK

Bireyler ve işletmeler vergi ve diğer kamu yükümlüklerini teminatsız alınan kredi olarak görüp ödememeyi bir hüner sayarlar. Banka kredisine tercih ederler. Yıllarca bu borç birikir ve dağ gibi olur. Sonra aflar gelir, bu aflarda taksitlendirilir ve faiz yükü aşağıya iner ama yine de ödenmez veya ödenemez. Haydi! Tekrar başa dönülür. Bu nedenle işletme faaliyetleri hep kamunun icra baskısında kalır. Faaliyetler serbest biçimde yapılamaz. Bu çok yanlış bir tercihtir. Özellikle işletmeler vergi ve sigorta primlerini mutlaka öncelikli ödeme kabul edip bu borçlarını ödemek için ciddi çaba harcamalıdırlar.

Aslında, beyan edilen vergi ödenmeli. Eğer beyan edilen ödenemeyecekse vergi planlaması yapmak dağ gibi vergi borcu yaratmaktan daha ehvendir. Bu aslında gizli bir finansmandır ve adı da vergi planlamasıdır. Öte yandan vergi borcunu tefeciden borç alarak ödemek kadar korkunç bir yöntem olamaz. Ama işletmeler maalesef bu noktaya getirilmiştir.

GELECEK GELİRİNİ HARCAMA!

İster birey ister aileler, ister işletmeler, isterse devlet gelecek gelirlerini rehin edecek borçlanmadan kaçınmalı ve kar-katma değer yaratacak şekilde kaynaklarını kullanmalıdır. Hiçbir birey, hiçbir aile, hiçbir işletme sonsuza kadar borcunu borçla ödeyerek ayakta kalamaz. Harcanacak para alınan borç değil, kazanılan gelir olmalıdır.
===============================
Dostlar,

Sn. Pamukoğlu daha ne desin, ne yazsın, nasıl yazsın??
Bundan önceki yazılarına bakıldığında;

  • 2017 ekonomisi de umut vermiyor! (24.09.2017)
  • İflas etmiş ekonomi! (29.09.2017)
  • Zamlara gülen Maliye Bakanı (01.10.2017)

başlıklarını görüyoruz.. Ülkemizin sorumlu ve yetkin ekonomistleri benzer görüşleri paylaşıyor. Bir tek AKP = RTE popülist söylemleri topluma şırınga ediyor. Siyaset gereği kendisini buna zorunlu duyumsuyor. Ne var ki mızrağın çuvala sığar durumu kalmadı

2018 için vatandaşa anormal düzeyde yüklenme, 30 milyar TL’ye varan doğrudan – dolaylı vergi  salma çaresizliği ve başkaca kaynak yaratılamadığını göstermiyor mu?

Artık Katar da çare değil, özelleştirme talanı da, TÜİK’in makyajı ve Erdoğan’ın masalları da! Hatta ülkemizin son varlıklarını ipotek eden ve Sayıştay denetimi dışına çıkaran Varlık Fonu dahil! Bir de duygu sömürüsü ile gerekçe olarak artan savunma giderlerini gösteriyorlar. Saray’ın korkunç ve açıklanmayan savurganlıkları, Marmaris’te 350 odalı yazlık saray, Beştepe’de 250 odalı bir saray yavrusu, uçaklar, helikopterleri, lüks makam arabaları ve odalar, sayısı ve aylığı bol danışmanlar ve uyduruk bakan yardımcılığı postları, Diyanet harcamaları..

Merkezi ve yerel yönetimlerde hesabı veril(e)meyen yolsuzluklar.. Yandaş dinci vakıflara çekilen peş keşler.. Korkunç bilançolu gereksiz dev projeler.. 3. havaalanı, 3. köprü, Avrasya Tuneli, körfez geçişi, şehir hastaneleri.. Hep yazdık, yazıldı, uyardık, uyarıldı.. Böyle giden ülkeler battı, siz de Türkiye’yi batırırsınız.. dendi. Bilerek ya da bilmeyerek kulak tıkandı.

Hovarda müflis politikalarınızın bedelini mazlum halka mı ödeteceksiniz?
Bu nasıl  vicdandır?

Saymakla bitmez.. Hele Başbakanlık ve özellikle Cumhurbaşkanlığı örtülü ödeneğinde çığ gibi büyüyen harcamalar..  Bunlardan hangilerinde nasıl somut tasarruf yapılacağı ve ne düzeyde girdi sağlanacağı kamuoyuna açıklanmalıdır. CB dahil tarifeli uçaklarla yolculuk etmelidirler. Çok abartılı korunma hizmetleri kısılmalıdır. Gene de tasarruf açığı kalıyorsa, bunları üst gelir dilimlerine, kurumlara (şirketlere) yansıtmalıdır. Ücretliler ulusal gelirin 1/4’ünü alıyor ama vergi gelirlerinin yarısını ödüyorlar. Gelir dağılımını daha da bozacak, yoksulluğu ve işsizliği artıracak mali yüklerden kaçınılmalıdır.

Lüks yaşam ve tüketim hizmetleri, ürünleri, örn. zümrüt, pırlanta, yat vergileri.. düzenlenmelidir.

Hele hele Maliye Bakanının bu adaletsiz, ölçüsüz, acımasız, hatta zalim vergi yükünü açıklarken empatisiz biçimde gülmesi utanç vericidir ve AKP’nin gerçekte halka nasıl baktığının da şaşmaz göstergesidir. Her şeyden önce “adam olmak” gelmektedir. Bir de neciiiiiip mi necip milletimiz ümmetleşmek yerine uyanıp acı gerçekleri görebilse; celladına aşık olma marazından kurtulabilecek!

Sevgi ve saygı ile. 07 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com