ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 26 Şubat 2020

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 26 Şubat 2020

 

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

(AS: Bizim 2 kısa,  zorunlu değinmemiz yazının altındadır..)

UYUM
Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK), Gezi davasında beraat kararı veren mahkeme heyeti hakkında inceleme ve soruşturma izni verdi.

AKP/RTE’ye uyumlu uydu…

TARAFSIZ
RTE, Gezi davası sanığı Osman Kavala’nın berat etmesi üzerine,”Bir manevrayla onu dışarı çıkarttılar.” dedikten sonra Kavala’nın 15 Temmuz davası ile tekrar gözaltına alınmasına ise, “İşine gelmeyen kararlar için niye yargıyı eleştiriyorlar? Yargı tahliye etti ama Kavala ile ilgili bu kararı verdi. Saygı duymaları lazım.” dedi.

Gafil özeleştiri…

TARAF
RTE’nin; FETÖ’nün Türkçe olimpiyatında , “Bir taraf da taş vardı, sapan vardı, molotof kokteylleri vardı. Diğer tarafta Türkçe vardı, türkü vardı, şiir vardı..” diyerek Gezi Parkı’nda direnen gençlere karşılık FETÖ’nün organizasyonuna katılan gençlere destek verdiği görüntüleri yayımlandı.

Kokmuş ayak…

AYYAŞ
2002 yılında 70’lik rakının fiyatı 8.25 TL dolayındayken aradan geçen 18 yılda fiyat %1800 artışla (AS: 18 kat!) 152.50 TL’ye fırladı.

Beğenmedikleri ayyaşların (!) vergileri ile durumu kurtaran İslamcı iktidar

BAL
Tarım Bakanlığı, üretimini yasakladığı sahte balın yıl sonuna dek satımına izin verdi.
Vatandaşın sağlığı mı? Boş veeer.
Sahtekarın kasası mı? Yol ver…

UÇUŞ
İBŞB araştırmasına göre, her iki evden birinde çocuklar yeterli beslenemiyor.
Ankara BŞB, dar gelirli öğrencilere simit-kahvaltı kartı veriyor.
Adamın biri de çıkmış ekonomiyi uçurduğundan söz ediyor.
Uçtu uçtu yalan uçtu…

DİYANET
Aralarında imam ve müftülerin olduğu din görevlilerine hizmet içi eğitim adı altında seminer veren Diyanet, Alanya’nın en lüks oteli olan Xafira Deluxe Resort Otel’de tatil yapmalarını sağladı.
Müftü eşleri de “huzur dersi” yaptı.

  1. Devletin mali deniz, yiyen domuz.
  2. Huzurla yiyiniz…

YALAN
CHP Genel Başkan Yardımcısı Tuncay Özkan, Bulgaristan’dan saman ithalinin görüntüleri ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Çarşamba günkü partisinin grup toplantısında söylediği “Ülkemizin saman ithal ettiği gibi bir yalanı utanmadan, sıkılmadan tekrarlayabiliyor..” sözünün yalanlandığını belirtti.
Saman alevi gibi yalan…

DANS
RTE, “İdlip’ten çıkmayız” dan, “ Rejim, saldırıları durdurmadan çekilmeyiz” e geldi.

Ustaca kıvırtma…

ASKER
Karabük Safranbolu’da 125. Jandarma Eğitim Alay Komutanlığında düzenlenen törende, askerler gösteri esnasında AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın posterini açtı.

Su AKAR, MSB çıkarına bakar…

TANE
AKP’nin Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı RTE, Libya’da sayısı gizlenen  şehitlerimiz için “birkaç tane şehidimiz var” dedi.

Ne insanın değeri, ne şehidin yüceliği,
Bir tane var her yerde, her şeyde; o da kendisi…
========================================
Dostlar,

Değerli komutanımız (E. Tümg.) Sn. Beştepe’nin yüksek zekasının ürünü taşlamaların (hiciv), kara mizahın üstüne söz söyleme niyetinde değiliz.. Ancak,

“BİRKAÇ TANE ŞEHİT” ve
“KAVALA SAVCISININ PEŞİN TUTUKLAMA MÜTALAASI” ÜZERİNE

  • Birkaç TANE şehidimiz var, şehitler tepesi boş kalmayacak…”

biçiminde, boğazını yırtarcasına hamasetle ve ölçüsüz – tarifsiz bir anlamsızlıkla dile getirdiği sözler, deyim yerinde ise bizi çileden çıkarıyor, hatta çıldırtıyor.. Duygu ve düşüncelerimizi web sitemizde bir yazı ile dile getirmeye, içimizi boşaltmaya çabaladık :

AKP = ERDOĞAN’ın ÇILDIRTAN SÖZLERİ : “Birkaç TANE şehidimiz var, şehitler tepesi boş kalmayacak” (!?!?)

Okunmasını ve paylaşılmasını dileriz.. Öyle ki; AKP’nin resmi web sitesinde, CB webinde, yandaş basında bile bu “tane” sözcüğü sansürlendi, AKP = RTE‘nin sözlerinden çıkarıldı!? Erdoğan, daha önceleri de şehitlerimiz için “kelle” sözcüğünü kullanabilmişti! Ulusumuzun bu bağışlanmaz gafları kaydettiği ve derinden yaralandığı, asla affetmeyeceği kanısındayız!?
***
Bir de Osman Kavala konusunda gözden kaçmaması gereken bir noktayı paylaşmak zorunlu :

Kavala’nın kendi anlatımı ile, 2 yılı aşkın tutuklu kaldığı (dikkat; hükümlü değil!) Silivri cezaevinden Gezi davası nedeniyle tahliye edilmesi üzerine, kolluk güçlerince hemen adliyeye götürüldüğünü, savcıyı beklerken kendisine savcının çıktığının ama mütalaasını bıraktığının söylendiğini aktardı!

DİKKAT                    ;

Nöbetçi savcı, şüpheli sıfatı ile gözaltına aldırdığı Kavala ile görüşmüyor, gözaltı gerekçesini ve suçlamaları yüzüne belirtmiyor, sorularına aldığı yanıtı tutanağa geçirmiyor ama peşinen bir mütalaa yazarak, tutuklanması istemiyle nöbetçi sulh ceza yargıçlığına sevk ediyor!?!?

Görevli yargıç da bu doğrultuda tutuklama kararı veriyor!?

Böyle bir usul (!) hukukumuzun neresinde vardır? CMK’nın hangi maddesine dayanılmıştır?

HSK, Kavala’yı serbest bırakan yargıçları derhal soruşturmaya geçerek Saray’ın açık buyruğuna girmek yerine, görevini böylesine kötüye kullanan savcı hakkında işlem yapmalıdır. Kutsal Savunma hakkı kullandırılmadan, ifadesi alınmadan, neyle suçlandığı bildirilmeksizin ve yanıtları dinlenmeksizin bir savcı şüpheli ile görüşmeden nasıl “peşin” mütalaa yazar ve görev yerinden ayrılır?

Böylesi bir garabet, skandal dünya hukuk tarihinde görülmemiştir ama devr-i AKP’de bu facia da yaşanmıştır ne acı ki!? Bu savcı kimdir, nasıl o göreve ge(tiril)lmiştir, AKP’nin kendi örgütünden atadığı avukatlardan mıdır, araştırılmalı ve kamuoyuna bilgi verilmelidir.

HSK / Adalet Bakanlığı derhal yasal işlem başlatmalı ve hızla adil bir sonuca gitmelidir.

HSK Başkanı da olan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, tarihsel bir siyasal sorumluluk altındadır. Yapabilir misiniz Sn. Bakan, Reisiniz izin verir mi? Ne dersiniz Bakan bey??

Sevgi ve saygı ile. 26 Şubat 2020, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Anayasa Hukuku PhD Öğrencisi

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

DEPREM GERÇEĞİ

DEPREM GERÇEĞİ

Mustafa AYDINLI

Yerkabuğundaki kırılmalar nedeniyle birden ortaya çıkan titreşimlerin, dalga dalga yayılarak geçtikleri ortamları ve yeryüzeyini sarsma olayını, deprem olarak tanımlıyor bilim insanları.

Dünyanın oluşumdan beri depremler vardır. Ülkemiz dünyanın en etkin deprem kuşaklarından birinin üzerinde bulunmaktadır. Geçmişte yurdumuzda birçok yıkıcı depremler olduğu gibi, gelecekte de sık sık oluşacak depremlerle büyük can ve mal yitiğine uğrama olasılığımız ne yazık ki bir gerçektir.

“Ülkemiz topraklarının %92’sinin deprem bölgeleri içinde olduğu, nüfusumuzun %95’inin deprem tehlikesi altında yaşadığı ve ayrıca büyük sanayi merkezlerinin %98’i ve barajlarımızın %93’ünün deprem bölgesinde bulunduğu bilinmektedir. Son 58 yılda depremlerde 58.202 vatandaşımız yaşamını yitirmiş, 122.096 kişi yaralanmış ve yaklaşık 411.465 bina yıkılmış veya ağır hasar görmüştür. Sonuç olarak denebilir ki, depremlerden her yıl ortalama 1.003 vatandaşımız ölmekte ve 7.094 bina yıkılmaktadır.” (www.deprem.gov.tr)

Günümüz  bilim ve teknolojinin depremi önleme olanağı yoktur. Olacağı zamanı önceden kestirme olanağı da henüz yoktur. Ancak fay hatları bilinmekte, çalışan faylar üzerinde bir enerji birikimi olacağı, günü gelincede bunun boşalacağı tahmin edilmekte.

Geçtiğimiz hafta Silivri açıklarında 5.8 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiş, zaten beklenen İstanbul depremi nedeniyle büyük korku yaratmıştır. Depremin oluşumunu önleme olanağı yok ama depreme karşı alınacak pek çok önlem var. Korunma önlemleri elimizde. Devletin alacağı önlemler var, kişilerin alacağı önlemler var. Can ve mal yitiğini en aza indirme olanağı var. Örneğin Japonya bizden çok daha hareketli deprem kuşakları üzerinde olmasına karşın, baştan alınan pek çok önlemle yitikleri en aza indirebilmekte.

Türkiye olarak Depreme ne ölçüde hazırız?

17 Ağustos 1999 da yaşadığımız Gölcük Depremi ile nelerin eksik olduğu ortaya çıkmıştı. Aradan yirmi yıl gibi oldukça önemli bir süre geçti, hiç kuşkusuz bu süre içinde pek çok önlem alınabilirdi. Bırakalım gerekli altyapı önlemlerini bütünlüklü olarak almayı, örneğin 2000 yılında Bülent  Ecevit hükümeti (57. Kabine) döneminde konan deprem vergileri, 20 yıl boyunca toplanan bu vergiler ortada yok! Sözde çürük yapılar yıkılıp depreme dayanıklı binalar yapılacaktı. Milyarlarca liranın yerinde yeller esiyor. (AS: Bu tutarın Dolar karşılığının 35 milyar Dolara eriştiği anamuhalefet tarafından ileri sürüldü. Son derece önemli bir kaynaktır bu rakam ve İstanbul’da, 2019 fiyatlarıyla, ortalama 200 bin TL giderle 105 bin, TOKİ eliyle ortalama 100 bin TL maledişle 210 bin dairenin yapılması olanaklıydı. Hatta arsa maliyeti söz konusu olmadığından, bu sayı daha da büyüyebilirdi.. Yaklaşık 250 bin daire, en riskli binalarda yaşayan en az 1 milyon insanın depremde can güvenliğini sağlama demektir.. yapılmamıştır, çok yazık olmuştur ve telafi edilip edilemeyeceği tam bir bilinmezlik içindedir..)

Depremden sonra en önemli sorunlardan biri, açık havada toplanma alanlarıdır. İstanbul’un her yanı bina! Buna karşın yine de önceki iktidar döneminde 477 toplanma yeri belirlenmiş ancak son verilerle elde kalan yalnızca 77 adet toplanma yeridir. Ayrılan 400 toplanma yeri, ranta ve yandaşa kurban gitmiştir. Daha açığı talan edilmiştir AKP’li BŞB yönetimince.. 50’ye yakın deprem toplanma alanının iktidar yandaşlarına peş keş çekildiği savları ortalıkta dolaşıyor. İktidar, inandırıcı bir açıklama yap(a)mıyor. Katarlı EMAAR grubuna ve TÜRGEV’e, toplanma alanlarının verildiği biliniyor. Olası bir depremde halk nerede toplanacak??

Yaşadığımız dönemde Merkez Bankası’nın yedek akçesine (bir tür Ülkemizin kefen parasına!) devasa bütçe açıkları yüzünden el koyarak merkezi yönetim bütçesine aktaran AKP iktidarından daha akılcı br adım beklemek zaten saflık olurdu. (AS: 2019 mali yılında AKP = RTE, Merkez bankasının yaklaşık 40 milyar TL yedek akçesine ek, yaklaşık 40 milyar TL kârına da el koyarak damadın Hazinesine aktardı. Gene de bütçe, öngörülen 82 milyar TL yerine 124 milyar TL, toplamda gerçek olarak 205 milyar TL açık verdi. 770 milyar TL öngörülmüştü bütçe 2019 için 82 milyar TL açıkla.. Bunca muazzam açığa ve toplanan acımasız, on milyarlarca Dolar vergilere karşın ülkenin temel sorunları çözüme niçin kavuşturulamıyor! Kimler hortumluyor ulusal servetimizi, kimler hortumlatıyor!? Sorumlu iktidardır!!)

Son 5.8’lik depremde haberleşme ağı felç oldu. Türk Telekom’u Erdoğan’ın dostu (!) Lübnanlı Hariri ailesine peş keş çekenler, yetmiyormuş gibi, bu haramzede aileye bir de üzerine Türk Bankalarından 2,5 milyar Dolara yakın kredi verdirerek ülkeyi katmerli şekilde soydurunlar, hiç ellerini vicdanına koyup düşünüyor mu acaba? Son deprem gösterdi ki, ülkemizde telekomünikasyon altyapısı yoktur!

İstanbul’un seçilmiş BŞB Başkanı İmamoğlu, deprem kriz masasına çağrılmıyor. Sözün bittiği yerdeyiz. Vatandaş can derdinde, iktidar doymak bilmeyen siyasal ve ekonomik rant derdinde. İktidar, hangi başarı ile sistemin ‘sağlıklı çalıştığını‘ (!) söyleyebiliyor, başarı buysa başarısızlık nasıl olacaktı? Kamuoyu, 20 yıldır deprem vergisine özveriyle katlanıyor. Ne denli para toplandı, bu paralar nerede? Yanıtını bilmiyoruz ve isyan ettirecek biçimde, muhalefetin bu yöndeki sorularına AKP = Tek adam RTE,

  • Bu tür sorulara yanıt verecek zamanımız yok..“ diyebiliyor! Dehşet vericidir!Bu, demokrasilerde bir fiyaskodur, skandaldır ve saatler içinde iktidar istifaya zorlanır kamuoyu tarafından. AKP = Erdoğan, topladığı vergilerin hesabını vermeyip neyin hesabını verecektir? Bu hesap er ya da geç mutlaka sorulacaktır.
    ***
    Deprem ülkemizin ve dünyanın jeolojik bir gerçekliğidir.

    Siyasal rant dağıtarak üstesinden asla gelinemez. Deprem önlemleri amaçlı toplanan vergiler bu amaçla harcanmalıdır.
    Depreme vb. afetlere karşı ulusal birlik, beraberlik ve dayanışma örnekleri sergilenerek, seferberlik mantığı ile bilimsel politikalarla yaklaşmalıyız.

    Demokrasilerde iktidarlar saydam ve hesap verebilir olmak zorundadır.
    Ancak bu yaklaşımlarla can ve mal yitiklerini en aza indirebiliriz.

    (AS: Beklenen İstanbul depremi için sürenin 5-10 yıla indiği uzmanlarca bildiriliyor. İktidar elini çooook çabuk tutmalı ve bilim insanları – kurumları rehberliğinde hızla stratejik afet planları geliştirilerek uygulamaya konmalıdır. Fıtrat , kader  vb. safsata ve zırvalarla halkımız kandırılmamalıdır..)

 

 

 

 

 

 

 

ÖLÇÜ BİRİMİ DEMOKRASİ

ÖLÇÜ BİRİMİ DEMOKRASİ

Mustafa AYDINLI

İdlip’te 5’i asker, 8 kişinin şehit olduğu haberlerini alıyoruz. Yine içimiz dağlandı, yine yüreğimiz yandı. Tüm yurda şehit ateşi düştü, şehitin evine acı haber ulaştı… haberleri ile dolu gazete sayfaları, TV ekranları

Ortadoğu bataklığına düşeli beri (AS: 2011 ilkbaharı), anlamsız ve yanlış dış politikalar yüzünden, sabah kalkınca içimizi ısıtan, sıcak bir habere hasret kaldık. Körpecik vatan evlatları, bıyıkları yeni terlemiş, gencecik insanlarımız bir bir gidiyor. Bu anlamsızlık, bu kargaşa, bu kör dövüşü içinde masum askerlerimizin ve insanlarımızın sürgit telef olması kimin içini dağlamaz ki? (AS: AKP’nin Suriye’ye İhvancı anlayışla savaş ilanından bu yana 9 yılda toplam kaç insanımızı son derece gereksiz kurban verdik, kaydı var mı? Bunun hesabını kim verecek?! Elbette AKP = RTE!)

Türkiye halkının, Mehmetçiğin başına bunlar mı gelmeliydi? Bu yıkımlar (felaketler) neden yaşanıyor? Oturup sorgulayabiliyor muyuz? Meclisin hiçbir işlevi kaldı mı? Muhalefetin sesini duyuyor mu, “tek adam iktidarı“, “Ben yaptım oldu” politikası nereye dek sürdürülebilir?

Değerli okuyucular,

Tek adam iktidarı işte böyle bir şey. Tüm kararları “tek adam” veriyor. Doğru – yanlış tüm sonuçlarına koskoca bir ülke katlanıyor. Bu içinden çıkılmaz acı ve gözyaşı, yokluk – yoksulluk, yolsuzluk dayatan ceberrut düzene birden gelmedik.

Önce TBMM işlevsiz duruma getirildi, Parlamento var da, yok! Zaten çok sınırlı olan demokrasimizin altını oya oya, tüm yetkiler “tek adama” verildi. Ortaya dünyada benzeri görülmemiş, sürdürülebilirliği asla olmayan, ucube bir sistem çıktı. Bu “sistem” (!) ne deveye, ne kuşa benziyor.

Büyük ATATÜRK‘ün ‘“Yurtta barış dünyada barış” ilkesinin Türk Dış Politikasında geçerli olduğu dönemde, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Atilla Ateş Paşanın Suriye sınırında, Hatay’da 14 Kasım 1998’de verdiği göz dağı ile Suriye, PKK terörünün başı Apo’yu hemen sınır dışı etmiş, Apo uçaktan inecek ülke bulamamış havada asılı kalmıştı! Şimdi Suriye, askerlerimizi öldürüyor. (AS: Türk askerlerinin oradaki varlığı uluslararası hukuka uygun mu??)

Ülke içinde birlik – beraberlik sağlanmış ise, ülkenizde barış ve demokrasi varsa, dış dünya sizi ciddiye alıyor. Türkiye’nin önemli ölçüde uluslararası saygınlığı vardı AKP iktidarı öncesinde. Uluslararası toplumda ağırlığı belirgindi. O zamanlar, örneğin İsrail Kudüs’ü başkent ilan edemiyordu. “Türkiye ne der acaba?” hesabı yapılıyordu.

Son zamanlarda büyük devletler arasında neredeyse pimpon topuna dönüştük!

Uygar dünya size, ülkenizdeki demokrasi düzeyine göre değer veriyor, ciddiye alıyor. Onlarca Müslüman ülkenin (AS. 57 İslam ülkesi..) günümüz dünyasındaki politik, diplomatik, finansal, askeri, kültürel.. ağırlığı nedir? (AS: Tümünün dışsatımı Almanya’ya zor erişiyor..)
Önce ülkenizde demokrasiyi – insan haklarına dayalı hukuk devletini tüm kurum ve kurallarıyla kurup işletmeniz gerek., yoksa uygar dünyanın şamar oğlanına dönersiniz.

Uygar dünyanın “ölçü birimi demokrasi“dir. Kendi ülkenizde insanınıza duyduğunuz saygı, sevgidir, birlik – beraberliktir, ortak akıldır, barış ve kardeşlik duygularıdır. (AS: Dahası; sıra artık politik – siyasal demokrasinin de ötesine geçerek ekonomik demokrasiyi yaşama geçirmek; kağıt üstündeki anayasal hakların kullanılabilmesi için gerekli ekonomik gücü insanlara kazandırmak, sömürüyü bitirmek, yoksulluğu – işsizliği gidermek ve gelir dağılımını adilleştirerek toplumun gönencini sağlamaktadır..)

Demokrasinin olmadığı ama “tek adam iktidarı“nın başarılı olduğu, ülkenin kalkındığı, uluslararası saygınlığı olan bir tek devlet günümüz dünyasında yoktur, olamaz… (AS: Türkiye bu akıl tutulması çıkmazdan bir an önce kurtarılmalı ve demokratik parlamenter düzene, güçler ayrılığı rejimine mutlaka geri dönülmelidir..)

 

 

Yüce İnsan ve Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü Niçin Anıyoruz?

Yüce İnsan ve Önder
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü
Niçin Anıyoruz?

Güncelliğini koruduğu için, geçen yıl yayınladığımız aşağıdaki yazı ve eklerini bir kez daha site okurlarımızın ilgi ve bilgisine sunuyoruz.. Özellikle yansıları..

Sevgi ve saygı ile, 10 Kasım 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
============================
Dostlar,

Doğumunun 137. (19 Mayıs 1881), ölümünün (10 Kasım 1938) 80. yılında
Yüce İnsan ve Önder  Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ü neden anmayı sürdürüyoruz??

Bu soruya kapsamlı bir yanıt olmak üzere 121 yansıdan oluşan bir görsel dosyamızı paylaşmak istiyoruz. 10 Kasım 2006’da Yeni Yüksektepe Kültür Derneği‘nde, aldığımız çağrıya karşılık olarak katılımcılara sunmuştuk. İzlenmesini ve özellikle çocuklarımızla, gençlerimizle konuşarak – tartışarak özenle irdelenmesini dileriz.

Milli Eğitim Sistemimizin AKP = RTE tarafından Ulusal – Laik – Akılcı – Bilimsel – Sorgulayıcı – Kamusal olmaktan çıkarılalı epey yıllar oldu.. Tam tersi niteliklerle felç edildi Türk Eğitim Sistemi. Kendi tarihini bilmeyen, kurucularına – kurtarıcılarına bile nefret yüklü, dinci ve kinci, soru sormadan ezberleyen, biat kültürünün kulları olmaya koşullanmış molla kafalı insanlarla dolu olsun isteniyor Türkiye.. Oysa Suudi Arabistan “ılımlı İslam”a dönüyor Vahabilikten!

Çağdışı – ilkel Halife – Sultanlık rejimine geri dönüş için “insan” (?) malzemesini hazırlıyor, kuşaklarını dönüştürüyor.. Nesl-i Cedit yaratma peşinde AKP.. Demokrasi düzeyi 180 dolayında
ülke arasında 140. sıralara dek gerilemiş, PISA eğitim yarışmalarında özellikle 4+4+4 ilkelliği ardından en diplerden kurtulamayan. yolsuzluk – hırsızlık – ahlaksızlık – cinayet – iş kazaları – trafik kazaları – çevrilemeyen dış ve iç borç – dev cari açık ve dış ticaret açığı – işsizlik – yoksulluk – enflasyon – yasaklar ve örtük OHAL altında TEK ADAM … ülkesine dönüştürüldük özellikle şu son 16 yıllık AKP – RTE iktidarında..

  • Şimdilerde çok ağır, yakıp – yıkan bir ekonomik – çok yönlü bunalıma sürüklendik
    TEK ADAM REJİMİNİN kısa erimde patlayan faturası olarak..

İki milyona dayanan İmam Hatip öğrencimiz, binlerce Kuran kursumuz ve hafızımız var.
Cumhuriyetin tepesinde de bir İmam (İmamların Öcü – Yavuz Selim Demirağ) ve Türkiye’yi bir din devleti yapma sevdası – sanrısı (hezeyanı) içinde adeta.

Ama bu lanetli yılların (Hulki Cevizoğlu) ve kuşatmanın artık bit(iril)mesi gerek.
AKP – RTE %51 takıntısı ile takiyyeye sarıldı gene!.. “10 Kasım’da sap gibi ayakta durmanın anlamı yok..” diyenler bu gün, 10 Kasım 2018’de Anıtkabir yollarına düşüyor. Erdoğan, iğreti de olsa arada “ATATÜRK” diyerek övgüler (!?) düzüyor..  Klavyemizin tuşlarına aşağıdaki görkemli öngörü üşüşüyor :

  • “Beni inkâr edeceksiniz hatta bühtanla yad edeceksiniz.
    Hint’e, Yemen’e ve Mısır’a giden fikirlerim, orada filizlenerek gelip sizi boğacaktır.”

    Mustafa Kemal ATATÜRK

Erdoğan hayal dünyasında.. Anıtkabir defterine 10 Kasım 2018 günü, Cumhuriyete armağan olarak İstanbul havaalanını yaptıklarını söylüyor!? “Dahili ve harici bedhahlarla” savaştıklarını.. söylüyor gerçekte Atatürk devrimleriyle boğuşan kadrolar kendileri oldukları halde! “Ruhun şad olsun” diye bağlıyor sanki Atatürk’ün O’nun bu dileğine gereksinimi varmış gibi! Kendi dünyasına hapsolmuş apaçık. Bunca mı takiyye olur?! Saray’daki kalabalıklara seslenişte de bir içerik yok.. Kuşakların koşullandırıldığını söylüyor eğitim ile. Oysa kendi “dindar ve kindar nesiller yetiştireceğiz..” demedi mi? “Dininizi ve kininiz eksik etmeyin..” demedi mi ve Milli Eğitimi bu yönde yozlaştırmadı mı?? Bu davranışlar Cumhuriyet’e açık – örtük cihat ilanı değil midir?!

  • Soralım                      :
  • Hangi dinde kin – kindarlık – nefret var??
  • İslamiyet tam tersini buyurmuyor mu?
  • Bu durumda Erdoğan ve bu sözleri İslam dini dışına düşmüş değil midir??

Mustafa Kemal Paşa‘yı bu sorumluluk ve kararlılık içinde anmak istiyoruz.
Yeniden kurtuluşumuzun ipuçlarını, esin kaynaklarını O’nun eşsiz KURTULUŞ (Bağımsızlık Savaşımız) ve KURULUŞ destanında (Kemalist Kültür Devrimi) yakalamak istiyoruz.

” Benim ölümlü bedenim elbet bir gün toprak olacaktır.
Fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır ve
Türk Ulusu, güvenlik ve mutluluğunu temel alacak ilkelerle
uygarlık yolunda
tereddütsüz yürümeye devam edecektir. “

Engin öngörüsü ve kararlılığı bize güç kaynağı ve rehber..

ATATURK_Gercek_Insan

Yansıları görmek için lütfen tıklar mısınız??

Gercek_Insan_ATATURK_10.11.2006

Sevgi ve saygı ile.
10 Kasım 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ÇOK YAŞA FAZIL SAY!

ÇOK YAŞA FAZIL SAY!

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Kaz Dağları’ndaki eşi görülmemiş orman kıyımına karşı son derece yerinde şiddetli tepkiler verilirken -çünkü sanki işgal altında imişiz ya da bir sömürge ülkesiymişiz gibi iktidarın bilgisi, izni hatta teşviki ile inatla sürdürülüyor!– geçtiğimiz hafta dünyaca ünlü piyano sanatçısı Fazıl Say bölgeye gelerek bir mini konser verdi. Daha sonra kısa bir konuşma yapan Say, Bugün Türk halkıyla onur duydum.. dedi. Ardından, kamp alanında bulunan yurtsever – doğasever çilekeş çevrecilere seslenen Say;

  • “Bu gezegende insanlar olarak gelecek için bir şeyler bırakmak istiyorsak korumak zorundayız. Yaşatmaktan, yaşamaktan yana olmalıyız.
  • Müzik de zaten bunu anlatıyor diye düşünüyorum.” dedi.Say’ın piyano resitali yerli ve yabancı basın kurumlarından büyük ilgi gördü.

Kaz Dağlarındaki benzeri görülmemiş vahşi talana bu ölçüde kapsamlı bir karşı çıkış hepimiz için, gelecek için, çevreye duyarlık ve vatan toprağını koruma adına bir umut; Fazıl Say’ın da belirttiği gibi gerçekte “Halkımızla gurur duymak gerek”!

Sorun çevreyi koruma, küresel yabancı sermaye ve yerli işbirlikçilerince vatan toprağının yağmalanmasını önleme tarihsel sorumluluğu olunca akan sular durmalıydı, öyle de oldu!

Gerçekte Kazdağları vahşeti, buzdağının görünen yüzü, bardağı – sabırları taşıran bir simge oldu. Ülkemizin hemen hemen her yanı benzer talan riski altındadır. Say’ın verdiği özlü ileti, Kazdağları özelinde ülkenin dört bir yanı için yanan yüreklerin isyan çığlığıdır.

Türkiye’de yabancılara verilen maden arama izni alanı 150 bin km2 olup, ülkemiz yüzölçümünün yaklaşık 1/5’i gibi devasa bir orana ulaşmaktadır! (http://www.guncelmeydan.com/pano/turkiye-cokuyor-maden-yagmasi-t22300.html, erişim: 24.8.19)

Dünyaca ünlü bir piyano sanatçısı, Kazdağları’nın doruğunda, neredeyse bir ton ağırlığında bir piyano ile ne yapmak istiyor?!

İşte sanatçı duyarlığı, sanatçı sorumluluğu budur. Sanatçılar ve bilim insanları sürekli halka öncülük etmek zorundadır! Ülkenin genel gidişine yön gösterip iktidarları uyarmak yükümündedir. Tarihin gerçek aydına yüklediği temel bir sorumluluktur bu. Halkın gerisinde kalan popülist sanat da, sanatçı da gerçek işlevini yerine getiremez. Büyük ATATÜRK‘ün saptaması ne denli yerindedir :

  • “… Sanatkâr da toplumda uzun çalışma ve çabalardan sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır..“

Sanatçı, doğası / toplumsal işlevi gereği karşıttır (muhaliftir). Sanatçı “Sade suya tirit” çekemez. Çekerse o sanatçı değil yağdanlık olur. Sanatçılar sürekli halktan yana tutum almak zorunda olduğundan, iktidar balonlarını şişiren değil iğneleyen konumdadır. Bu nedenledir ki toplumcu sanatçı, akustik konser salonlarının konforunu terk ederek, deyim yerinde ise piyanosunu alıp dağlara vuruyor yolunu… Onbinlerce yurtsever insanımız da O’na eşlik ederek yan yana, omuz omuza Kazdağ’ına tırmanıyor. O insan omuzlarıdır ki, tarihte nice faşist rejimleri yerle bir etmişlerdir.

Artık sabırları taşan ve “evrensel meşru direnme hakkı“nı kullanan Halk, dağlara çıkıp İzmir’in Dağları marşını omuz omuza haykırıyor. “Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa / Adın yazılacak mücevher taşa” nida ve nağmeleri o gün, 18 Ağustos 2019 günü, onbinlerin ağzında dağlarda, kayalarda, kadim Ege’de yankılanıyor. Bulutlar gökyüzüne evrene yayıyor o çığlıkları. Hüzünlü ama geleceğe güvenle bakan, bir umut, bir kükreyiş, bir dik duruştur bu. Haklı olmanın verdiği yaman özgüvenle. Köroğlu‘na gönderme de (nazire) var yurdum insanının coşkun eyleminde :

  • Ferman Bolu Beyinin ise dağlar bizimdir!

BBC, AKP iktidarında ülkemize  – dünyaya yaşatılan Kazdağları vahşetini;

  • Gelmiş geçmiş en büyük orman katliamı

diye tüm dünyaya duyurdu. Yıkım bu boyutta olunca, yatağında hala rahat uyuyabilen yurttaşlar ve sanatçının – aydının da kendini tez elden sorgulaması gerekiyor. Kazdağlarında doğa kırımı (katliamı) ile gündeme oturan Kanadalı maden şirketi Alamos Gold, CEO’su John McCluskey’e göre yaklaşık 4 milyar $ değerinde altın çıkarmak uğruna dağlarımızı – ormanlarımızı, yaşam hakkımızı, geleceğimizi katlediyor. Toprağımızı ve sularımızı ölümcül siyanürle zehirliyor.

İçimizi dağlayan bir boyut da, çıkarılacak altının salt %4’ünün Türkiye’ye bırakılmasıdır. İyimser hesapla bu rakam 160 milyon $! Yaratılan doğa kırımının kısa – orta – uzun erimde ülkemize yüklediği dönüşümsüz bedelin bu rakamın altında olduğunu iktidar kanıtlayabilir mi? Yapılabilirlik (feasibility) raporları var mıdır, nerededir? Bu firmaya verilen teşvik, beklenen gelir 160 milyon $’a denk midir?? Tüm bunların kamuoyuna belgeli olarak açıklanması zorunludur. Oysa TEK ADAM REJİMİ saydamlığa ve hesap vermeye – sorulmaya engel! Yoksa böyle yapabilmek için mi dayatıldı ülkemize cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denen ucube ve dünyada örneği olmayan çağ dışı yönetim biçimi??!!

TBMM felç, Padişahtan öte yetkili TEK ADAMA soru bile sorulamıyor!

  • Yoksa, 17+ yılda Türkiye’yi 130 milyar $ dış borçla alıp 4 katına çıkaran (500+ milyar $!) AKP = RTE; borç batağında nefessiz mi kaldı da göz göre göre bu yürek yakan – ciğerimizi söken talana – yağmaya ses çıkar(a)mıyor??!!

Öte yandan Kanada ağaca o denli önem veriyor ki, bayrağı ile simgeleştirmiş. Bizim ülkemizde ise 200 bine yakın ağacı gözünü kırpmadan katlediyor. (Bkz. ÜLKENİN CİĞERLERİNİ SÖKME TEŞVİĞİ başlıklı yazımız..) Gerçekte bu firmaya o maden arama – işletme ruhsatı verenleri sorgulamak gerekmez mi? Kendileri için son derece uygar (!) bu ülkeler, gelişmekte olan ülkeler söz konusu olunca bir anda barbarlaşabiliyorlar. Yanına içimizden ortaklar alarak!

Fazıl Say’ı Kazdağları’nın tepesinden yalnızca, dünya dinlemedi. Daldan dala konan kuşlar, kelebekler, ürkek tavşanlar, uğur böcekleri, karıncalar ve uzaklara saklanan binlerce canlı varlık, Kazdağları’nın kadim sahipleri de dinledi huşu ile. Kuşku yok ki, dost bir ses olduğunu duyumsadılar. İnanıyoruz ki, bir zaman sonra Fazıl Say’ın yontusu dikilir o çam ağacının dibine. Doğaseverliğiyle ve yurtseverliğiyle ölümsüzleşen Fazıl Say’ın.

Karıncasından, üveyik kuşlarına, kekliğine, ceylanına, tilkisine, tavşanına dek kısacası konuşamayan tüm yaratıkların sesi oldu Say… Dalda filiz veren çam ağacının, titreyen meşe yaprağının, tomurcuk açan kır çiçeklerinin sözcüsü, çığlığı ve de ağıdı oldu… Yaşamak ve yaşatmaktan yana olalımdedi.
Biz ne diyoruz; sen de çok yaşa Fazıl Say, sen de çok yaşa!