Yok böyle bir “tanıklık”

Yok böyle bir “tanıklık”

Müyesser Yıldız
https://odatv.com/yok-boyle-bir-taniklik-1401181200.html, 14.01.2018, ODATV

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

ByLock olayından sonra, “Aman gizli tanıklara, itirafçılara da dikkat” demiştik.
Buyurun size inanılmaz bir “tanık” vakası!..
Yer, Doğu Anadolu’da küçük bir kentimiz. Konu, darbeye teşebbüs davası.
Soruşturma aşamasında gizli tanıklık yapan ve “Cemaat abisi” diye bilinen tanık, Polis ve Cumhuriyet Savcılığındaki ifadelerinde, “FETÖ” mensubu olduğunu kabul etmiş, tüm yaşantısını anlatmış, bu arada kentte kendisine bağlı bazı askerlerin de adını vermiştir.
Geçen ayki duruşmada, mahkeme heyeti yerini alır. Nedendir bilinmez, duruşma savcısının yanında Başsavcı da duruşmaya çıkar. Tanık huzura getirilir. Yemin ettirilir.  

Mahkeme Başkanı, “Evet anlat bakalım, sen bu sanıklar hakkında ne biliyorsun?” diye sorar.
Tanık, “Tanımıyorum ben onları” cevabını verir.
Mahkeme Başkanı, tanığın ismini verdiği 3 sanığı sırayla ayağa kaldırır. Tanık yine, “Tanımıyorum” der. Sonrasında şu diyaloglar yaşanır:
Başkan: Neden soruşturma aşamasında “Tanıyorum” dedin?
Tanık: Ben tanıdıklarımı bilgisayardan gösterdim. Sonra, “Darbe davasından içerde olanlar var, zaten darbeci onlar. Ceza alacaklar. Onların da adını ver çıkaralım seni” dediler. Cezaevinde çekilmiş fotoğraflarını gösterdiler. Ben de “Tanıyorum” dedim. İsimleri de kendileri yazdı.
Başkan: Soruşturma aşamasında verdiğin ifadeyi kabul etmiyor musun?
Tanık: Efendim, ben örgüt üyesiyim. Beni gözaltına aldılar. Günlerce işkence yaptılar. Karımı gözaltına alıp, yan odada bana gösterdiler. Çocuklarımı, Çocuk Esirgeme Kurumuna verdiler. Günlerce işkenceden sonra bana, “karınla oruç bozarız” dediler. Ne istiyorsunuz dedim. “Sana söylediklerine ilave olarak birkaç resim göstereceğiz, bunları da tanıdığını söyleyeceksin. Tutanağı imzalayacaksın. Önce karını, bu ifadeleri mahkeme huzurunda tekrar ettikten sonra da seni çıkaracağız” dediler. Ben de imzalamak zorunda kaldım. Aklımı yitirmek üzereyim, psikolojik tedavi görüyorum.

Salondakiler donar kalır! Donup kalan sadece onlar olmaz. Malum, duruşmalar görüntülü ve sesli sistemle (SEGBİS) kaydediliyor ya, işte bu da donmuştur. Görüntüler kaydedilmiş, ama sesler hışırtılıdır. Mahkeme Başkanı, iyi niyetle bir hafta boyunca kaydın ses çözümlerini yaptırmaya çalışır. Ancak sesler anlaşılamaz. 

1 HAFTADA NE DEĞİŞTİ?

Duruşmanın tekrarlanması mecburiyeti hasıl olur. Ve bir hafta sonra “Tanık” yeniden huzura alınır. Bu duruşmada da şunlar olur:
Başkan: Evet anlat bakalım, sen bu sanıklar hakkında ne biliyorsun?
Tanık: Tanıyorum ben onları. Evime gelir giderlerdi.
Başkan: Geçen hafta tanımıyorum dedin.
Tanık: O zaman kendilerine ve ailelerine acımıştım.
Başkan: Şimdi ne değişti?
Tanık: Düşündüm ki, herkes suçunun cezasını çeksin.
Başkan: Peki o zaman, teşhis ettireceğim sana bu şahısları.

Avukatların da talebi üzerine teşhis edilecek 3 sanığa ilave olarak 5 kişi daha ayağa kaldırılır ve tanık bu 8 kişi arasından 3’ünü teşhis eder. Bu 3 kişi önceki duruşmada da kendisine gösterilen kişilerdir zaten. Buna rağmen 1’i hakkında, “Benziyor” ifadesini kullanır. Oysa, bu sanık uzun boylu, saçları önden epeyce dökük, sarışın teşhisi kolay bir kişidir.

Her neyse, duruşmadaki diyaloglara devam edelim:
Başkan: Evet, söyle bakalım ne biliyorsun sanık hakkında?
Tanık: Ne demişim daha önce efendim?
Başkan: Önce sen söyle bakalım.
Tanık, zorlanarak da olsa kendisine ezberletildiği tahmin edilen kolluktaki ifadesinden birkaç cümleyi tekrarlar. Sıra avukatların sorularına gelir.

Sanık avukatı, müvekkilinin “Rütbesini, tugaydaki görevini” sorar. Tanık, “Bilmiyorum. Nereden bileyim avukat bey” karşılığını verir. Avukat, “Örgüt abisiymişsin ya!.. Bu örgüt, mensuplarının hele ki, asker mensuplarının her şeyini kayda alıyor” diye tepki gösterir. Tanığın cevabı, “Ben öyle şeyleri bilmiyorum avukat bey” olur.
Avukat peşpeşe yeni sorular yöneltir; “Sanık nereli? Eşi çalışıyor mu, ne iş yapar? Kaç çocuğu var?” gibi…
Eş ve çocuklarla ilgili sorulara “Bilmiyorum” cevabını veren tanık, sanığın memleketi için de, “Sanırım Karadenizli. Gümüşhane, Ordu, Trabzon olabilir” der. 

GÖREVDEKİ SANIĞIN TAYİNİNİ ÇIKARDI

Avukat, tanığa soruşturma aşamasındaki, “Benimle birkaç kez görüştü, eşinden habersiz gelirdi” şeklindeki ifadesini hatırlatır. Devamında şu konuşmalar olur:
Tanık: Bilmiyorum avukat bey. Öyle mi demişim?
Avukat: Sanık bu şehre ne zaman tayin oldu?
Tanık: Bilmiyorum.
Avukat: Sen bu adamı bir örgüt abisinden devralmadın mı?
Tanık: Hayır, almadım.
Avukat: Eee, nasıl tanıştınız?
Tanık: Benim evime geldi.
Avukat: Nasıl yani, ziline basıp gelince mi tanıştınız?
Tanık: Evet avukat bey.
Avukat: Evini nereden biliyormuş?
Tanık: Bilmiyorum ki.
Avukat: Sen ziline basan herkesi eve alır mısın?
Tanık: Alırım.
Avukat: Gizli örgütsünüz ya onun için soruyorum, dikkatli olmak zorunda değil misiniz? Peki, nasıl haberleşiyordunuz?
Tanık: Haberleşmiyorduk.
Avukat: Kaç kez geldi evine?
Tanık: Bir kaç kez gelmiştir.
Avukat: Kabaca tarihleri hatırlıyor musun?
Tanık: Hayır.
Avukat: Polisteki ifadende tayin oldu gitti şehirden demişsin?
Tanık: Evet.
Avukat: Ne zaman gitti?
Tanık: 2016 Şubat, Mart, Mayıs falan olabilir. Bahar aylarıydı. (Soruşturma aşamasındaki ifadesinde ise Nisan demiş.)
Avukat: Adam tayin olmamış ki!.. Darbe gecesi bile görevde!..
Tanık: Ne bileyim ben avukat bey?
Avukat: Sen geçen hafta buraya geldin ve “Sanığı tanımıyorum” dedin, hatta, “Yemin ederim ilk kez görüyorum” dedin.
Tanık: Evet.
Avukat: Şimdi ne değişti de tanıyorum diyorsun? Cezaevinde kim görüştü seninle geçtiğimiz hafta?
Bu soru üzerine tanık. Başsavcıya doğru bakar.
Avukat, “Neden bakıyorsun Savcı Beye? Sayın Başkanım, tanık size bakarak konuşsun, ikaz edin lütfen” der. Mahkeme Başkanının, tanığı uyarmasından sonra Avukat, sorusunu tekrarlar. Tanık, kimseyle görüşmediğini söyler. Diyalog şöyle sürer:
Avukat: Psikolog görüştü mü?;
Tanık: Görüştü, ama onunla benim rahatsızlığımız üzerine konuşuyorum. İyi geliyor.
Avukat: Koğuşun değişti mi?
Tanık: Evet. Geçen hafta burada ifade verdikten sonra koğuşumu değiştirdiler.
Avukat: Sen mi istedin bu değişikliği?
Tanık: Hayır.
Avukat: Hangi koğuşa aldılar? Kimler var yeni koğuşunda?
Tanık: Polisler var. (Tek tek isimlerini sayar. Bu da göstermektedir ki, tanığın hafızası oldukça iyi.)
Avukat: Tekrar şu polisteki teşhis işlemine dönelim. Sen nasıl teşhis ettin bu şahısları?
Tanık: Bana bilgisayardan resimler gösterdiler, tanıdıklarımı söyledim. Sonra cezaevinde çekilmiş resmini gösterdiler. Ben de “Tanıyorum” dedim.
Avukat: Adını nereden biliyordun?
Tanık: Ben ne bileyim avukat bey? Onlar söylediler adını da.
Avukat: Sen bu ifadeyi verirken avukat yok muydu?
Tanık: Yoktu. İş bittikten sonra geldi. İmzaladı, gitti. 

SENİ DE Mİ SÖYLEMİŞİM?

Bu cevaplardan sonra başka sorusu olmadığını belirten Avukat, sözkonusu ifadeyi imzalayan Avukat dahil tüm sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını bildirir.
Ancak duruşmanın asıl bombası birkaç saniye sonra patlar.
Tanığın adını vermediği, tanıkla da hiçbir ilgisi olmayan bir sanık, Mahkeme Başkanından izin isteyerek, soru sormak üzere kürsüye gelir.
Tanığın tepkisi şu olur: “Seni de mi söylemişim?”
Sonuç:
Sanıkların tutukluluğuna devam kararı verilir. Bu tanık ise tahliye edilir!..
Hasılı kelam; İktidar Anayasa Mahkemesi’nin Mehmet Altan ve Şahin Alpay’la ilgili verdiği tahliye kararına, “FETÖ ile mücadelede zaafiyete yol açar” diye tepki gösteriyor da
peki bu “mücadele yöntemlerine” ne demeli?
======================
Dostlar,

Devr-i AKP‘de ibretlik bir yargılama sahnesi…

  • Anayasa Mahkemesinin kararlarının gereğinin yerine getirilmemesi son derece kritik, tehlikeli bir durumdur. Türkiye’nin bu zeminden hızla kurtulması gerekir..

    Ancak Erdoğan bambaşka havalarda..
    Suriye’de ABD’nin PYD – YPG güçlerini silahlandırması elbette çok önemli bir sorundur.
    Ancak son derece yüksek perdeden bağırarak ve ağır içeriklerle hamasetin doruklarında dolaşmanın anlamı ne olsa gerektir??
    Olabildiğince, çok önemli iç sorunlardan dikkati çekmek ve sözde ulusalcı söylemlerle tabanını pekiştirmek, MHP tabanından gelecek MHP’yi yutma -Bahçeli “ittifak” diyor!- tepkilerini hafifletme..

Suriye sorunun temel sorumlusu 2011 baharında ABD’nin işgal – bölme – Kürdistan kurma politikasına alet olan ve “biraderim Esat” tan birden bire “katil Esed’e” dönüşen Erdoğan söylemi ve bu ülkede iç savaş – çatışma için her tür girişimi sergileme… değil miydi??
Şimdilerde şahin kesilerek geçmişteki ürkünç hatalar giderilebilir mi?
3,5 milyon Suriyeli + 0.5 milyon Iraklı.. 4 milyon insan ülkemizde sığınmacı. Her 20 insandan 1’i göçmen.. Böylesine ağır bir yük hangi ülkede var? Akçalı (mali) portrenin 6 yılda 30 milyar Dolar gibi muazzam bir tutara eriştiği de doğrudan Erdoğan’ın açıklaması..
Ayrıca bu kanlı emperyalist oyunu bozabilmek için zorunlu kalınan Fırat kalkanı savunması yaklaşık 75 vatan evladının şehit olmasına mal olmadı mı ağır parasal harcamalar dışında..

AKP = RTE‘nin arka arkaya son derece ciddi ve ağır biçimde “kandırılmaları” (!?) ülkemize gerçekten çok ama çok ağır bir fatura çıkarmaktadır.
Bu politik ve yönetsel fiyasko, skandal kabul edilemez ve sürdürülemez..
AKP = Erdoğan Türkiye’yi yönetememekte, tersine başına ağır dertler açmaktadır.

AYM’nin Altan & Alpay kararının yerel mahkemece yerine getirilmemesi
sanıldığından çok daha ağır bir hukuk devleti – demokrasi bunalımıdır.

AKP = RTE tek adam yönetimi bu ağır bunalıma hızla, birkaç gün içinde çözüm üretmek zorundadır! Ardından da ülkemizi hızla nor- mal -leş -tir -mek! Başka hiç-bir yolu yok!

TBMM önünde kendisini yakma girişiminde bulanan yoksul – işsiz ama AKP’ye oy vermiş yurttaşın eyleminin yüklendiği ileti kodlarını iyi okumak gerekir.. Doğru ve hızlı..

Ve de artık oyalanmadan gereklerini yerine getirmeye başlamak.

Ama umut görülmüyor.. AKP = RTE bu kez Kanal İstanbul projesi ile sansasyon peşinde..
Bu “oyuncak” daha da tehlikeli. Lozan’ı, Montrö’yü tehlikeye sokacak, kaldırılamayacak ağır akçalı (mali) yük ve öngörülemeyen, görmezden gelinen doğa – ekoloji felaketleri gibi..

Sevgi ve saygı ile. 15 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ERDOĞAN’ın BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ KONUŞMASI ÇOK KAYGI VERİCİ..

ERDOĞAN’ın BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ KONUŞMASI ÇOK KAYGI VERİCİ..

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu gün, Boğaziçi Üniversitesi mezunlar derneğinin genel kurulunda konuştu. Bu seçkin üniversitemizin mezunlarının örgütü olan Mezunlar Derneğinde (Alumni Federation) neden, hangi bağlamda konuştuğunu – konuşması gerektiğini bilmiyoruz. Erdoğan’ın konuşmayı çooooooooooooooooook sevdiği biliniyor. Hemen her yerde, hemen her gün, hatta günde birkaç kez konuşuyor. Sarayına, muhtarlar başta olmak üzere değişik kesimleri toplayarak onlara da uzuuuuuuuuuuuun uzun konuşuyor, soru almıyor.. Hemen hemen tüm TV’ler anında canlı yayına geçerek, uçaktaki toplantıları dahil kamuoyuna ulaştırıyor. Türkiye’deki bassın toplantılarında öyle uluorta soru sormak kimseni haddi değil. Akredite olan basın – yayın kuruluşları ile onların büyük özenle seçilmiş muhabirleri gönderiliyor ve kısık sesle, özgüvenden yoksun, ağır saygı tonlu.. sözde sorucuklar sorabiliyorlar..

Önceki gün Fransa’da Macron ile ortak basın toplantısında bir Frasız gazetecinin sorusu Erdoğan’ı öfke patlamasına sürükledi.. “Suriye’de teröre destek oldunuz, silah yardımı yaptınız, terörle mücadelede size güvenilebilir mi??” içerikliydi soru yaklaşık olarak. Erdoğan bu gazeteciyi, “sen” diye hitap ederek fena halde haşladı, deyim yerinde ise anasından doğduğuna pişman etti.. Bu tarz ve söylem, demokratik bir ülkenin devlet başkanında görülmeyen türden.. Üstelik Batı’daki algıyı değiştirmedi, pekiştirdi; suçluların telaşı algısı oluştu bu tuzak soru ile.

Boğaziçi Üniv. Mezunlar Derneği toplantısına (14. olağan genel kurul) dönersek;

  • Boğaziçi Üniversitesi “MİLLETİN DEĞERLERİNE YASLANAMADIĞI İÇİN HEDEFLERİNE TAM MANASIYLA ULAŞAMAMIŞTIR”
  • “Boğaziçi, ülkemizin en prestijli yüksek öğretim kurumlarından biridir. Bu milletin değerlerine yaslanamadığı için hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır. Üniversitemizin temeli yabancı bir eğitim kurumuna dayanıyor olması bu zemine oturtulmasına asla mani değildir. Çok seslilik ile kendi ülkesine yabancılık arasındaki çizgiyi doğru bilmeden de bunu yaşatamayız. Asıl mesele fiziken nerede olduğunuzdan ziyade zihin olarak nerede durduğunuz meselesidir.”
  • “Bakınız hep söylenir; eğitim-öğretim özürlüğü,  düşünce özgürlüğü, bunlar hep konuşulur. Konuşulması güzel de acaba uygulamaya  gelindiği zaman, diyelim ki Boğaziçi Üniversitesi, buradaki hocalarımız, bu işe  nereye kadar acaba şöyle pergellerini açıyorlar? Burası çok önemli. Çünkü belli  bir fikrin savunucusu olanlara kapıyı aç, belli bir fikrin savunucusu değilse ona  kapıyı kapa. Bu mu özgürlük? Çünkü eğitim öğretim kurumlarının bu noktada bir  defa kefeni yırtması lazım. Ehliyet, liyakat kimdeyse onun girmesi lazım, önünün  de kapatılmaması lazım.”

Erdoğan açıkça Boğaziçi Üniversitesine gözdağı veriyor..
Aba altından sopa gösteriyor.

Bu üniversitede özledikleri kadrolaşmayı yapamadılar anlaşılan.
Ama ironik biçimde ehliyet – liyakati öne çıkarıyor. Gerçekte Boğaziçi Üniversitesinin yaptığı tam da bu.. Tüm baskılara karşın.. Anımsayalım, bu üniversiteden 400 dolayında öğretim üyesinin % 86’sının oyunu (348 oy) alan kadın hocamız Prof. Gülay Barbarosoğlu’nu atamayarak, önseçime bile katılmayan bir öğretim üyesini bu üniversiteye rektör atamıştı Erdoğan. Tümüyle keyfi, hatta yetkilerini kötüye kullanarak denebilir. Bu seçkin üniversitenin hocalarının %86’sının oy verdiği, rektörü olarak görmek istediği hocanın ehliyeti – liyakati yok mudur ki; Erdoğan hiçbir gerekçe göstermeden 348 + 40 + 1 + 1 +1 +1 =392 hocanın oyunu
hiçe saymış, aday bile olmayan bir başka hocayı atamıştır!? Her fırsatta millet iradesini öne çıkaran, gerçekte popülist siyasetle yaklaşan anlayış, en üst düzeyde eğitim almış üniversite hocalarının kendi aralarından bilip – tanıdıkları bir hocayı rektörlüğe aday göstermelerini nasıl yok sayabilir?? Günümüzden 50 yıl önce bile Üniversiteler rektörlerini seçebiliyordu. 12 Eylül rejimi bu hakkı çok çok sınırladı. Erdoğan ise bir OHAL KHK’sı ile tümüyle ve tek başına, mutlak bir yetkiyle atamayı kendine bağladı. Bu düzenlemenin OHAL ilanını gerektiren bir yanı olmadığından, açıkça Anayasaya aykırı olduğunu vurgulamak gerekir. Ne var ki, AYM 1991’deki yerinde içtihadını yadsıyarak bu OHAL KHK’larını gerçekte OHAL KHK’sı olmaktan çıktığı halde denetlemeyi reddettiği için, meydan tümüyle dikenli tellerden ayıklanmış oldu AKP = RTE için. (Olayın ayrıntıları için 2 yazımız : BOĞAZ İÇİNDE KAVGA VAR
ve “Boğaziçili öğrencilerden rektör protestosu

Dolayısıyla ehliyet – liyakatten söz edecek birisi varsa, en son söz hakkı Erdoğan’a ve partisine düşer.. Unutulmayacak bir örnek…

Erdoğan konuşmasına devamla, sözlerine dinsel içerikler yükledi ve manevi – mistik önermeler sundu, dua ekledi.. Anayasasında (md. 24) vd.) Laik bir devlet olduğu yazılan Türkiye’nin
devlet başkanı olduğunu yine unutarak yüksek öğretimi de dinsel temelli olmaya yönlendirdi.

  • “ALİM OLABİLİRSİN AMA ARİF OLAMAZSIN”
  • “Alim olmak başka bir şeydir, Arif olmak başka bir şeydir. Alim olabilirsin ama Arif olamazsın. Arif irtifa makamıdır. İkisi olmak başka bir şey. Hep duamız şu olsun; “Ya Rab, bizi bilgi ve hikmetle birleştir.” Çünkü hikmetsiz bilgi adeta yok mesabesindedir. Karşısına İslam’ın terakkiyi emrettiğini ifade eden ne kadar ayet, hadis, örnek koyarsak koyalım bunların fikri değişmez. Bunların derdi selamlama değil, tek gayesi kurdukları tuzaklara çekebildikleri kadar insanı çekmektir. Ne olduğunu, kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini bilmeyen insanlar bu tuzaklara düşebilir. Biz düşmedik, düşmeyeceğiz. Hele hele bir Boğaziçilinin bu tuzağa düşmesine asla gönlüm razı gelmez.”Oysa bir – iki saat önce 15 milyon TL harcanarak 7 yılda restore edilen harap Bulgar Kilisesinin açılışında konuşmuştu. Aynı Erdoğan ve partisi, ülkemizde zorla din eğitimine AİHM’nin en az 3 kararına karşın direnmekte.. Aynı Erdoğan ve partisi Alevilerin ibadet yeri olarak Cemevlerini tanımamakta, ibadet için Camiye gelmelerini buyurmaktadır. Ülke nüfusunun %20-25’i Alevi yurttaşlar iken yüksek bürokraside parmakla sayılacak adette Alevi yönetici yurttaş var mıdır?Aynı Erdoğan, birkaç gün önce de ülkemizin pek çok sıkıntıların aşabilmesi için din eğitimine ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na daha çok görev düştüğünü de belirtmiştir.

    Bunlar ne hazin ve yaman çelişkilerdir?!

    AKP = Erdoğan‘ın ülkemizi daha, daha, daha…. dincileştirmesi = Sünnileştirmesi kesinkes doğru bir politika değildir. Tersine, geçelim Anayasaya ve AB müktesebatına açık aykırılığı,
    son derece sakıncalı, hatta tehlikelidir. Çoğunluğun azınlığa tahakkümüdür ve açıkça çoğunluk zulmüdür. Ülkeye asla huzur getirmez, hatta iç barışı dinamitler yakın tarihte Maraş, Çorum, Sivas’ta yaşadığımız kanlı katliamları gündeme taşır; iç çatışma hatta mezhep savaşını tohumlayabilir. Bu yakıcı tablodan Erdoğan ve Partisi AKP’nin ne çıkarı olabilir, anlayamıyoruz. Oysa seçimlerde en az %51 oy gerektiğinin en çok bilincinde olanlar kendileridir.

    Bu din ve dinci takıntıdan – dayatmadan – baskıdan – ayrımcılıktan derhal vazgeçmek gerek.

İstenmeyen gelişmeler ülkemizi hızla yangın yerine döndürebilir. Bu korkunç olasılığın hesaplanamadığını savlamak olanaksızdır. O halde ne yapılmak istenmektedir??

Tokat ve Konya’da…. “Silahlı eğitim kampları” kurulduğu savları İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener ve bu partinin milletvekili Ümit Özdağ tarafından dile getirilmiştir. İhbarlar üzerine tutulan jandarma tutanaklarından söz edilmiştir. AKP sözcüsü Mahir Ünal ise
böyle bir savı ileri sürmenin sorumsuzluk olduğu yanıtını vermiştir.

Siyasal iktidarın gidişi ger – çek – ten olağanüstü kaygı verici boyutlara ulaşmıştır.
Ateşle oynamaktan der – hal vazgeçmek gerekmektedir.

  • Laiklik toplumsal barış; Dincilik kanlı çatışmadır!

Sevgi ve saygı ile. 08 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AKP’li belediyelerden 14 FETÖ’cü şirkete 42 milyon

AKP’li belediyelerden
14 FETÖ’cü şirkete 42 milyon!

CHP İstanbul İl Başkanı Cemal Canpolat’tan rapor :

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/899579/CHP_den_FETO_raporu__AKP_li_belediyeler_ihale_yagdirmis.html, 07..1.2018

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

TSMF’nin FETÖ gerekçesiyle kayyum atadığı 14 farklı şirkete, 13 ildeki AKP’li belediyeler 45 farklı ihale verdi.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyesi olmak ya da himmet vermek gerekçesiyle kayyum atadığı 14 şirketin, AKP’li belediyelerden 2010 – 15 arasında 45 ihale aldığı ortaya çıktı. CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın hazırladığı rapora göre, Şirketlerin, Bolu, Kahramanmaraş, Düzce, Kaynaşlı (Düzce), Antalya, Denizli, Keçiborlu (Isparta) Meram (Konya) Balıkesir, Buldan, Sarayköy, Honaz (Denizli) İvrindi (Balıkesir), Kastamonu, Samsun ve İstanbul’dan aldığı ihalelerin toplam bedeli 42 milyon 643 bin 239 lirayı buldu. AKP’li belediyelerin dağıttığı 45 ihaleden 32’si 2013 ve 2015 yılları arasında.

TEK KALEMDE 10 MİLYON

Samsun Büyükşehir Belediyesi, 2011 – 15 yıllarında verdiği 7 farklı ihaleyi FETÖ’den kapatılan Özel Forum Fizik Tedavi adlı şirkete verdi. Bu ihalalerin toplam bedeli 17 milyon 417 bin lira olurken, şirketin 2014’te Samsun Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığının açtığı ‘Personel hizmet alımı’ ihalesinden 9 milyon 980 bin lira kazandı. Aynı şirket, 2015’te Kastomunu Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’nün açtığı ‘Evde bakım’ ihalesini de kazandı. Bolu Belediyesi ise FETÖ’den kayyum atanan Dalyan Petrol adlı şirkete 2011 – 13 yıllarında bedeli 7 milyon olan 5 farklı ihale verdi. Bolu Göynük Belediyesi, FETÖ’den kayyum atanan Sarılar İnşaat’a 2013’te 2 milyon 590 bin lira bedelli kapalı spor salonu ve çevre düzenlemesi işi ihalesi verdi.

İBB İŞTİRAKLERİ İHALE DAĞITTI

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı şirketleri İETT, BELTUR, İGDAŞ, İBB Ulaşım AŞ, İBB Sağlık AŞ. ile Başakşehir Belediyesi’nin iştiraki Başakkent AŞ, FETÖ’den kayyum atanan Sürat Lojistik, Sürat Bilişim, Aynes Gıda, Pado Dondurma, Omtitel ve Artun Tarım AŞ. 5 farklı şirkete toplam 13 ihale verdi. İhalelerin bedeli 1 milyon 584 bin lira oldu. Düzce Belediyesi 2014 ve 2015’te FETÖ gerekçesiyle kayyum atanan Recepoğlu Kardeşler Petro Gıda isimli şirkete 4 farklı ihale verdi. Aynı şirketten Düzce’nin Konuralp Belediyesi 2010’da 980 bin liralık akaryakıt alımı yaparken Düzce’deki ilçe belediyelerinde Kaynaşlı, Hacılar Petrol isimli bir başka şirketten 2013’te 529 bin liralık akaryakıt alımı yaptı.

4 İLDEN 4 MİLYONLUK İHALE

FETÖ’den kayyum atanan Sarılar İnşaat Anonim Şirketi, AKP’li Antalya Büyükşehir Belediyesi, Meram (Konya) Keçiborlu (Isparta) Göynük (Bolu) 2013 – 15 arasında yaklaşık 4 milyon liralık ihale aldı. Konya merkezli Yeni Un Değirmencilik Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’nin 2015’te açtığı un alım ihalesini 1 milyon 700 bin bedelle kazandı. Balıkesir İvrindi Belediye Başkanlığının 2013, 2014 ve 2015’te açtığı üç akaryakıt alım ihalesini de FETÖ kapsamında el konulan Kursan Petrol aldı. Denizli’de kayyum atanan Sağlam taşımacılık adlı firma ise ilçe belediyelerinden Honaz, Sarayköy, Buldan ve Büyükşehir Belediyesinden 4.6 milyon değerinde 5 ihale aldı.

‘FETÖ AKP’DE KÖK SALMIŞTIR’

FETÖ’den kayyum atanan şirketlerin AKP’li belediyelerden aldığı ihaleleri değerlendiren
CHP İstanbul İl Başkanı Cemal Canpolat şöyle dedi:

  • FETÖ, bu topraklarda yeşerebileceği en iyi yerde, AKP’de yeşermiş, kök salmıştır.
  • Buna rağmen kamu kuruluşlarının ve özellikle AKP’li belediyelerin FETÖ ilişkileri ile ilgili hasıraltı ediliyor.
  • İstanbul, Ankara, Bursa, Balıkesir ve Düzce Belediye başkanları istifa ettirilerek işledikleri kent suçları, yedikleri kul hakları unutturulmak isteniyor.
  • İstifa ederek kurtulduklarını sanmasınlar, hepsinin hesabı sorulacak.
  • TMSF’nin kayyum olarak atandığı şirketlerde yaptığımız çalışmada son dört yılda onlarca AKP’li belediyenin 15 Temmuz’a kadar yüzlerce kamu ihalesini aldığını gördük.
  • Bu yapıları görmek isteyenler; İstanbul Büyükşehir Belediyesine baksınlar, şirketlerine ilçelerine baksınlar, Samsun’a, Antalya’ya, Bolu’ya, Kastamonu’ya, Düzce’ye Balıkesir’e Kahramanmaraş’a baksınlar.”
    =========================================
    Dostlar,

İÇİŞLERİ BAKANI SOYLU,
CHP’li BELEDİYELER ÜZERİNDEN NE HEDEFLİYOR?

Halkımızın, CHP raporunda yer alan bu acı gerçekleri mutlaka ve yaygın olarak öğrenmesi gerek. Bu bakımdan CHP‘nin çok zor koşullarda ulaşabildiği bu bilgiler değerlidir.
Hem de gündem yaratmak ve kamuoyunun dikkatini AKP’den CHP’li belediyelere çekmek için yapılan atak ortada iken.. Ataşehir ve Beşiktaş Belediye başkanları görevden alınmış iken..
Halk arasında yaygın bir söz vardır, biraz argo kaçacak ama anımsatalım.. Dinime küfreden bari Müslüman olsa.. CHP’li belediyeler yolsuzlukla suçlanırken, AKP’li belediyeler temiz olsa??!

İktidar tüm subaşlarını tutmuştur. Basından, bürokrasiden, kamu kurumlarından damla veri sız(dırlıl)mamaktadır. Dahası, Milletvekilerinin Anayasanın 98. maddesi kapsamında Bakanlara (Başbakan dahil) verdikleri soru önergeleri bile uzun aylar yanıtlanmamakta, öze dönük bilgi verilmemekte, top saha dışına (auta) atılmaktadır. Yurttaşların Bilgi Edinme Yasası kapsamındaki yazılı başvuruları da değişik gerekçelerle içi boş bırakılmaktadır. Örn. Devlet sırrı, ticari sır…

TBMM Başkanı Kahraman ise Cumhurbaşkanına soru sordurtmadığı gibi, OHAL KHK’lerini aylardır TBMM gündemine al(dır)mayarak bekletmekte, böylelikle AKP = RTE‘nin ağzından çıkan / çıkmayan YASA olmaktadır.. Bundan ala tek adam rejimi., totaliterlik.. olabilir mi?!

İçişleri Bakanı Soylu çok kaygı verici bir çizgi izlemektedir. Kolluğa “bacak kırma” emri verecek ölçüde kendinden geçmekte, ardından, geri adım atarak 2 yıldır bunu söylediğini ama polisin hiç bacak kırmadığını söyleyebilmektedir! Erdoğan’ı taklit ederek “benim polisim, benim jandarmam” söylemini kullanmaktadır. Oysa ikisi de ne Erdoğan’ın ne de İçişleri Bakanınındır! Polis de, jandarma da, bakanlar da, kamu kurumları da Demokrasilerde Devletin –  Milletindir. Bu çok hatalı kullanımın / anlayışın mutlaka düzeltilmesi gerekmektedir.

Bakan Soylu “.. benim polisim de jandarmam da ne söylediğimi anlar..” gibisinden kodlu – örtük ileti veren biçimde de konuşamaz. Kolluk, Bakanın bu tür istemleri ile değil Yasaların buyrukları ile görev yaparlar. Gereğinde Anayasanın 137. maddesi gereği, konusu suç olan buyrukları yazılı verilse bile yerine getirmezler.

Öte yandan S. Soylu son derece gergin, öfkeli, bağıra – çağıra ve ajite – agressiv biçimde konuşmaktadır. Beden dili de daha konuşurken uyguladığı şiddete katılmaktadır. Bir devlet adamına yakışır mı böylesine tutum ve davranışlar? Soylu bu öfke patlamaları gösterisi ile ne yapmak istemekte, nereye varmak istemektedir? Erdoğan’ın “öfke de bir hitabet sanatıdır..” söylemini mi içselleştirmiştir?? Özgüven eksiği mi vardır son derece sert söylemlerle / üslupla örtmek istediği??

İçişleri Bakanı çok önemli bir konumdadır Devlet yönetiminde. Sükunetini ve ağırbaşlılığını mutlaka koruması, sık konuşmaması ve en önemlisi de TÜM ULUSUN İÇİŞLERİ BAKANI olduğunu / olmak zorunda bulunduğunu bir an bile unutmaması kaçınılmazdır. Özellikle CHP’li belediyelerin üstüne giderken.. Erdoğan’un sorması üzerine Ankara Belediye Başkanı iken görevden ayrılmayı erteleyen Gökçek için “.. 2 günde dosyalar hazır..” gibisinden verdiği yanıt ne olmuştur? Gökçek istifa et(tiril)meseydi hangi dosyalar ile başına çorap örülecekti? Ya da istifaya razı olması nedeniyle yolsuzluk dosyaları kapatıldı? Hukuk devletinde böyle bir şey var mı? İçişleri Bakanının böylesine bir yetkisi hangi yasada yazılıdır?

Hele Kılıçdaroğlu’na “.. bittin sen, sen bittin… boynuna dolanacak..” gibisinden çok ağır sözler hem tehdit, hem şantaj, hem suç hem de utanç vericidir. Demokrasilerde Anamuhalefet partisi genel başkanına Bakanlar değil Başbakan yanıt verir. Soylu’nun  bu kuralı da anımsaması gerek. Kaldı ki, Demokrat Parti genel başkanı iken AKP = Erdoğan için ağza alınmaz ne çok ağır suçlamalar yapıyordu, kamera kayıtlarını TELE 1 sıklıkla yayınlıyor ve yalanlanamıyor. Soylu Siyaset bu mudur acaba? İçişleri Bakanı Soylu siyasetin soylusunu mu yapıyor bu yolla??
Korkarız biz anlayamıyoruz!?

AKP de, İçişleri Bakanı da, Erdoğan da giderek sağduyudan uzaklaşıyor.. İktidarı yitirme paniği yeni, ardışık ve daha ağır hatalar yaptırıyor.. Ne yazık ki (!) bu sarmalın sonu “hayırlı” değil..

Sevgi ve saygı ile. 07 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Lozan’ın anlamı

Lozan’ın anlamı

Emre Kongar
(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
AKP iktidarının, Sarraf Mahkemesi ve Man Adası tartışmalarını geriye itmek için başlattığı tartışmanın konusu olan Lozan Antlaşması’yla yeni bir devlet kurulmuştu: 
Birinci Dünya Savaşı’nda mağlup olan Osmanlı İmparatorluğu yerine, İstiklal Savaşı’nı kazanan Türkiye Cumhuriyeti. 
Lozan bir zafer antlaşmasıdır!
***
1920’li yıllarda Anadolu’nun nüfusu 11-12 milyon kadardı; yani bugünkü İstanbul’un nüfusundan daha az. 
Bu nüfusun yüzde onu okuma yazma biliyordu, yaklaşık bir milyon kişi; onların da yarısı ancak adını yazabiliyordu. 
Hemen herkes hastaydı: Trahom, verem ve sıtma. (AS : Cüzzam ve Frengi!)
Tüm nüfus, uzun süren savaşların sonunda zaten yorgun, bezgin, aç ve hastaydı.
(AS: Erkekler savaşta kırılmıştı..)  

İşte bir Din/Tarım Toplumu’nu 15 yıl içinde bir Kentsel/Endüstriyel Toplum olma eşiğine getiren, yirminci yüzyılın en çarpıcı siyasal ve kültürel atılımı, böyle bir nüfusla gerçekleştirilmiştir! (AS: Batılı emperyalistlerin diliyle KILIÇ ARTIĞI!)
***
Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları büyük devletler tarafından cetvelle harita üzerinde çizilmedi:
Yüz binlerin kan ve gözyaşı ile yoğrulmuş savaşlar sonunda belirlendi. 

1) Sadece İstanbul’u, Trakya’yı ve Anadolu’yu işgal eden galip devletlerin silahlı kuvvetlerine, İngiliz, Fransız, İtalyan ordularına karşı değil… 
2) Batı’dan saldıran taze Yunanistan ordularına karşı… 
3) Doğu’dan gelen taze Ermenistan ordularına karşı… 
4) İçteki Halife taraftarlarının isyanlarına karşı… 
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, “ölümüne verilen” bir mücadele ile çizildi bu sınırlar.
***
Çok kişinin aşırı milliyetçi, şovenist duygularını gıcıklayan bu saldırılar,
yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni ırkçı, faşist bir diktatörlüğe yöneltmedi: 

Tam tersine, yeni Cumhuriyet, ırk, din, dil, mezhep farkı gözetmeksinizbu sınırları çizen,
bu devleti kuran halka Türk
 halkı denir” anlayışıyla, siyasal bilince ve bireysel tercihe dayalı bir vatandaşlık kavramı üzerinde yükselen “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olmayı hedefledi.
***

  • Lozan, Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalananlar arasında devam eden
    tek barış antlaşmasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, Birinci Dünya Savaşından bugüne kadar varlığını, gelişerek sürdürmüştür. 
Bu Cumhuriyet’in hedeflediği Demokrasi ve İnsan Haklarının, bütün farklılık ve çatışmaların panzehiri olduğunu unutmayalım. 
Farklılıklarımızı koruyarak bir arada yaşamanın, gelişmenin nimetlerinden,
bu toprakların güzelliklerinden eşit ve adil bir biçimde yararlanmanın yollarını arayalım. Siyaseti, gerilim, kavga, kin ve intikam üzerine kurmayalım. 

Birbirimize, haksız ve adaletsiz bir biçimde, ayrımcı bir vicdanla bakmayalım. 
İnsanları haksız, hukuksuz ve adaletsiz muamelelere tabi tutmayalım;vicdanlarımızda
ve özellikle de adalet
 mekanizmasında yargısız infazlar yapmayalım… 

Cumhuriyetimizi, Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk Devleti olarak geliştirmeye çalışalım: 

  • DİREN İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ!

==================================================
Dostlar,

LOZAN ANDLAŞMASI’nın ANLAMI ve
AKP = ERDOĞAN’ın DERİN AÇMAZI

Üstad Emre Kongar’ın sözünün üstüne söz söyleme olanağı var mı??
Metinde 2-3 yerde ayraç içinde not düştük..
Lozan’ın böylesine derin bilinçsiz – bilgisiz – sorumsuz ve bu halkın verdiği şehitlerin, gazilerin, dökülen kanların hürmetsiz biçimde ağza alınmasını asla içimize sindiremiyoruz..
Türkiye bu tabloyu, böylesine yöneticileri hak etmiyor..
Yunan Cumhurbaşkanı ve uluslararası hukuk profesörü Pavlopulos adeta ders verdi sözleriyle. Uluslararası Andlaşmalar için Erdoğan’ın bilinçsizce önerdiği böylesine bir yol – yöntem olmadığını açıkladı. 43 yaşındaki genç Başbakan Çipras da..  Erdoğan ise “..siyaset hukukunda var böyle bir şey, yaparız biz..” anlamında karşılık verdi. Anımsatmaya gerek var mı, böyle bir hukuk dalı yok! Konuya ilişkin normlar Uluslararası / Milletlerarası Hukuk dalınca konuyor.

Mülkiye de okumuş olma yetkisiyle not düşelim ki; bu tür Andlaşmaların / metinlerin altına ancak “ek maddeler” konabilir. Özgün metne dokunulamaz. ABD Anayasası tipik bir örnektir. 1776’lara uzanan bu çekirdek Anayasa salt 7 (yedi!) maddedir ve Amerikan halkınca adeta kutsanmaktadır. 240 yılı aşkın süredir bu maddelere dokunul(a)mamıştır. Gereksinim duyulan içerikler madde olarak da değil “ammendment” (düzeltme) sıfatıyla eklenmiştir, o kadar.

Anayasada Cumhurbaşkanı’nın tek başına yaptığı işlemlerden sorumlu olmadığı kurala bağlanıyor.. (md. 125/1 ve 2). Ancak yaşanan pratik, bu madde ile ilgili sorunlar yaratıyor. Anayasa koyucu Erdoğan gibi “atipik” cumhurbaşkanlarını elbette hesaba katamazdı. Ne var ki bu hukuksal – anayasal bağışıklık Türkiye için son yıllarda ağır faturalara neden oluyor.  Erdoğan’ın Lozan Andaşması hakkındaki bu sözleri Dışişleri bürokrasisince hazırlandı ise bu kişiler için yasal sorumluluk doğabilir. Bu durumda o talihsiz ve asla kabul edilemeyecek ağır gaf niteliğindeki sözlerin oluşturduğu “idari eylem”de Cumhurbaşkanı “tek başına” değildir ve hazırlık işlemi kendisi dışında yapıldığından sorun Yönetsel (İdari) Yargıya taşınabilir. Nitekim önceki yıllarda Rektör atamalarında Erdoğan’ın, YÖK’ün sunduğu 3 aday içinden dilediği bir adı Rektör atama işlemi benzer gerekçeyle Danıştay’a taşınmış ve yüksek yargı başvuruyu kabul etmişti. Sorunun hukukçular ve kamu yöneticilerince tartışılması yerinde olacaktır.

Bu gibi sorunların aşılması için Anayasa’nın anılan maddesinde Cumhurbaşkanının anayasal sorumsuzluğu nedeniyle, “tek başına” yapabilecekleri dışında bırakılan işlemlerde ilgili Bakan – Başbakan’ın imzası koşul tutularak onlar sorumlu tutulmuştur. Kimi ülkelerde ise Devlet Başkanlığı Konseyi biçiminde bir yapılanma ile kritik kararlar bu kurula bırakılmıştır.

Erdoğan, fiilen (de facto) tek adamdır ve henüz “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denen yeryüzünde örneği olmayan ucube – uyduruk – zorlama rejim 3 Kasım 2019 seçimleri yapılmamış olduğundan yürürlüğe girmemiş olmakla birlikte, TEK ADAM yönetimi sergilemekte ve ülkeyi tek başına demir yumrukla, son 1,5 yıldır da resmen OHAL dayatmasıyla totaliter bir rejime sürüklemektedir, sürüklemiştir. Zaten açıkça itiraf edilmiştir Anayasa dışına çıkıldığı ve Anayasa’nın yaratılan fiili duruma uydurulması = anayasayı fiilen çiğneme suçunun işlendiğinin itirafı ve fakat yasallaştırılması AKP tarafından ülkeye dayatılmıştır. Dönemin İçişleri Bakanı Efgan Ala, TBMM kürsüsünde elini vargücüyle kürsüye vururken, avazı çıktığınca da “Tanımıyoruz bu anayasayı!” diye haykırmıştı.. (03 Mart 2015, TBMM)

16 Nisan 2017 Anayasa değişiklikleriyle; böyle giderse 3 Kasım 2019 sonrasında
AKP = Erdoğan hala ülkenin başında olursa, çok daha katı – sekter, Erdoğan’ın kendi deyimiyle “astığın astık kestiğin kestik” bir eğik düzleme ülkemiz sürüklenmiş olacaktır.
Erdoğan Başbakan iken, 23 Nisan 2010’da simgesel olarak makamına oturttuğu kız çocuğuna
bu sözleri söyleyebilmişti..

Lozan görüşmelerinde Başdelegemiz ve Dışişleri Bakanımız İsmet Paşa‘nın yakın hukuk danışmanı aile büyüğümüz Prof. Dr. Veli Saltık‘ın kulakları çınlasın. Lozan Andlaşması bu bağlamda bizim için ayrı bir önem ve değer taşımakta.

Nezihe Araz’ın aktardığına göre İsmet Paşa Lozan’dan Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı bir mektupta;

  • Velinimetim efendim, beni görseniz tanıyamayacaksınız. Birkaç ayda saçlarım bembeyaz oldu.. Hasretle ellerinizden öperim. / İsmet

diye yazmıştı.

Siyaset çooooooooook gergin, gerçekte AKP = RTE tarafından bilerek ge-ri-li-yor..
Kamuoyunun dikkatini dağıtmak ve asıl sorunlardan uzaklaştırmak zorunda AKP = RTE
Son bir hafta – 10 günde ne çok yapay “gündem tohumu” saçıldı topluma değil mi?

2018 Bütçe görüşmelerinde AKP tarafından özellikle izlenen gerilim politikası da
aynı bağlamda.

AKP = RTE‘nin derdi 1 değil ki… Bin dert ile boğuşmaktalar ve ipler giderek el ve ayaklarına dolaşmakta. Dillerine de… Bakışlarına da.. Yüz ifadelerine de… Beden dillerine ve duruşlarına da.. Beyinlerine, akıllarına, sağduyularına, sabır ve belagatlarına…. da! Güliver’in cüceleri pek hünerli.. Üstelik ülke dışından da “epey çelme” gelmekte..

Ne var ki; ne Lozan, ne Kudüs, ne %11 büyüme masalı kurtuluş değil..

  • AKP = RTE uzatmaları oynamakta..

Yolun sonu görünüyor.. Erken seçim?? Orada da denklemler çoook karmaşık ve çoook bilinmeyenli.. En azından Anayasa md. 67 ciddi zorluk çıkarıyor : Seçim yasalarında yapılacak değişiklikler en az 1 yıl sonra yapılacak seçimlerde uygulanabiliyor. AKP bu noktada bağlanmak istemiyor; erken seçim zorunlu duruma gelirse ne yapacak??

Kongar hocamız gibi bağlayalaım :

  • DİREN İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ!

Sevgi ve saygı ile. 12 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

 

Rifat Serdaroglu : ADALET VE HUKUK

ADALET VE HUKUK

Rifat Serdaroglu

Türk Tarihinin en ağır rezaletini yaşıyoruz. Bu daha başlangıç! Bu kumaş dikiş tutmaz. Giderken Türk Milletine ne zararlar vereceği ne yaralar açacağı da şimdiden kestirilemez. Sonları ibretlik olacak demiştim, görüyorsunuz.
“SüLALE Devri’nin sonu geldi…

Adalet en geniş anlamıyla “doğruluk ve hakka riayet etmek” demektir.
Adalet evrensel bir değerdir. Zamana, mekâna, siyasal sistemlere, iktidarlara göre farklı şekillerde anlamlandırılamaz. Kutsal kitaplar, peygamberler, bilginler insanlığın varoluşundan beri hakka uymayı öğütlemişlerdir.
Tarih boyunca bazı devletler teokrasiyi, lâikliği, Cumhuriyeti veya Monarşiyi benimsemişler, fakat içlerinde sadece “Adaletli” olan düzenler ayakta kalmayı başarabilmiş,

  • hakkı tanımayan ve insanlara zulmeden her sistem tarihin mezarlığına gömülmüştür.

Hukuk ise “Kişilerin birbirleriyle veya devletle olan ilişkilerini düzenleyen kurallar bütünüdür.” Kişiler, hukuka uygunluk ile adaleti ya da hukuka aykırılık ile adaletsizliği eşanlamlı olarak görürler. Ama gerçek her zaman böyle değildir. Adalet zamana, mekâna veya kişiye göre değişen bir değer değildir. Ama hukuk, iktidarların belirli şartlara uyarak her zaman değiştirebilecekleri kurallardır.
Örneğin;
Hazine arazilerini işgal etmek suçtur ve hapis cezasını gerektirir. Doğru olan da budur.
Fakat iktidar, bir yasa değişikliği ile işgalcilere bir hak tanırsa, hazine arazilerinin işgali hukuka uygun olur! Bu durumda işgalci, hukuka göre haklı, evrensel adalete göre ise haksızdır.

Tarihimiz çok ilginç olaylarla doludur
Fatih Sultan Mehmet, yaptırdığı caminin sütunlarını kendisinin iznini almadan kısaltan mimarın iki elini bileklerinden kestirtir!
Mimar, Kadıya gider ve Padişahtan şikayetçi olur.
Kadı, derhal Fatih’e haber gönderip davaya davet eder.
Fatih gelir ve selam verdikten sonra oturur.
Kadı; Oturma beyim! Burası mahkeme, hasmınla beraber ayakta dur, der.
Fatih, mimarın yanında ayakta durur! Mahkeme başlar ve mimar söz alır;
“Kadı Efendi! Ben büyük bir mimardım. Bu adam, caminin sütunlarını kısalttım diye iki elimi de kestirtti. Halbuki, caminin depremden zarar görmemesi için bu şarttı. Beni işimden rızkımdan etti. Davacıyım” dedi.
Kadı; “Beyim ne dersin, bu adamın ellerini sen mi kestirttin?”
Fatih; “Bu adam benim değerli sütunlarımı keserek, camimin şöhretini düşürdü. Bu sebeple ellerini kestirttim.” der.
Kadı düşünür, şikayetçinin de rızasını alarak kararını açıklar;
“Beyim şöhret sıkıntı getirir. Cami, sütunları alçak da olsa ibadete engel teşkil etmez. Ama böyle kıymetli bir mimar her zaman dünyaya gelmez. Mimarın da kabulüyle sizi, tüm ömrü boyunca kendisine günde 20 gümüş akçe ödemeye mahkûm ettim!”
Fatih; hazineden sorumlu memuruma emir vereyim de bu para ödensin, deyince Kadı şöyle der;
“Hazineden ödeyemezsiniz, kendi servetinizden ödeyeceksiniz…

1250 odalı sarayın günlük bakımı için milyonlarca lira harcayanlar, çoluk çocuk devletin araçlarını kullananlar, cennet-cennet diye cahil insanları kandırıp “vergi cenneti adalarda” haram para istifleyenler, ecdatlarından utanırlar mı dersiniz?
Ya da kul hakkı yemekten? Suratlar artık köseleye dönüştüğünden utanmazlar!

Sağlık ve başarı dileklerimle 29 Kasım 2017

======================================
Çoook teşekkürler değerli yazar Rifat Serdaroğlu…

Dün, 28.11.2017 günü CHP Gn. Bşk. K. Kılıçdaroğlu belgelerle suçlamalarda bulundu.
Bu gün, 29.22.2017 günü muhatabından yanıt geldi.. Gene hakaret, gene öfke, gene yalanlama. Öyle çok güveniyor ki kurduğu sıkı düzene, “…götür yargıya ver…” diyebiliyor. TBMM’de görüşme açılması engelleniyor.. Basına verseniz, daha belgeleri görmeden yandaş – yalaka – sahibinin sesi basın “yalandıııır – uydurmadıııır….” diye peşin vaveyla başlattı.

Yine mağdur edebiyatı.. Yine komplo kuruldu duygu sömürüsü..

Kimsenin işi – gücü kalmadı, başta ABD – Trump olmak üzere her-kes ama her-kes AKP = RTE‘ye kumpas kurma peşinde.. Hem de Türkiye’nin başı göğe ermişken (gerçekte dibe vurmuşken!)..

  • Bu tür klişe bir savunma ve yargının Psikiyatrideki karşılığını bilmem söylesek mi,
    söylemesek mi??

    Memleketin bütün kaleleri bilfiil işgal edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş..
    Ne yapmalı, ne yapmalı???
    Akla Mustafa kemal ATATÜRK’ün “Bursa Söylevi” geliyor…

Bursa Söylevi ile ilgili görsel sonucu

Sevgi ve saygı ile. 29 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com