Etiket arşivi: Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU

Kaftancıoğlu kararı, anlamı ve Kaftancıoğlu’nun hakları

Ömer Faruk Eminağaoğlu

Usta hukukçu Ömer Faruk Eminağaoğlu, Yargıtay’ın Canan Kaftancıoğlu kararının ne anlama geldiğini Toplumsal’a değerlendirdi.Kaftancıoğlu kararı, anlamı ve Kaftancıoğlu'nun hakları l Ömer Faruk Eminağaoğlu yazdı...

TOPLUMSAL KÜRSÜ  15.05.2022
  • Kaftancıoğlu kararı, yargı bağımsızlığının olmadığının son örneğidir. Asla kabul edilemez.

PARTİ ÜYELİĞİ
Geçmişte Çankırı’da sürgünde yargıç iken başvurum üzerine Anayasa Mahkemesinin (AYM) 2015’teki, Türk Ceza Yasası (TCY) 53/1-b md iptal kararı nedeniyle parti üyeliği ile ilgili hak kısıtlılığı durumuna ilişkin hüküm artık söz konusu değil. (Bu iptal, üyelik ile ilgili, yöneticilik konusu ile ilgili değil. Yöneticilik konusu, TCY md 53/1-d maddesinde düzenleniyor.)

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası (SPY) 11 md uyarınca da verilen karar, parti üyeliğine engel değil.

MİLLETVEKİLİ ADAYLIĞI
Anayasa md 76 ve 2839 Milletvekili Seçim Yasası uyarınca bu ceza milletvekili adaylığına engel.

İNFAZ SÜRECİ
Kararın infazı iki birimin görevinde kalmaktadır.

“Adli cezanın” infazı, yerel savcılığın görev alanındadır. Ceza süresi nedeniyle yakalama kararı çıkmaması için, bu konuda kendisinin savcılığa teslimi gerekmektedir. Yerel savcılık veya İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının görevi bu cezanın infazı ile sınırlıdır. Bu konudaki infaz ise 5275 sayılı cezaların infazını düzenleyen yasaya göre yapılacaktır.

Siyasi parti üyelik ve yöneticilik ile ilgili infaz konusu ise, yerel savcılık veya İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının görev alanında kalmamaktadır. Bu konu tamamen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının (YCB) görev alanındadır. Bu konuda yöneticilik ile ilgili infaz süreci (görevden ayrılmaz ise) 2820 sayılı SPY md 104’e göre yürütülecektir. Verilen cezanın nitelik ve süresi nedeniyle parti üyeliği konusunda zaten bir sorun bulunmamaktadır.

CEZA VE İNFAZI SÜRECİ
Cezalarının toplanması ve tüm cezalar için tek bir koşullu salıverme ve tek bir denetimli serbestlik tarihi belirleme yoluna gidilecek.

Sonuçta toplam ceza miktarı 4 yıl 11 ay 20 gün olmakla, bu ceza için cezaevine girip, 2020’deki düzenleme gereği aynı gün ya da 3 günlük gözlemle düzenlenecek iyi hal kararı gereği, denetimli serbestlik kararı ile serbest kalabilecek. Bunun sonrasındaki süreyi dışarıda geçirecek.

PARTİ YÖNETİCİLİĞİ VE İNFAZI
TCY md 53’/1-d maddesindeki yöneticilik yasağı, genel merkez organlarına özgü değil.

Parti il yöneticiliği, ileri sürüldüğünün aksine, parti yöneticiliği kapsamında, yani SPY md 19 gereği, TCY md 53 kapsamında. TCY 53 uyarınca da, 4 yıl 11 ay 20 gün parti yöneticilik yasağı söz konusu. ANCAK, parti yöneticiliğinden ayrılmaz ise 2820 SY 104/1 md uyarınca YCB, sadece ve sadece AYM’ye ihtar (AS: CHP’ye ihtar verilmesi) başvurusu yapabilir.

YCB, AYM’ye başvurusu öncesinde CHP’ye yazı yazıp ayrılma isteğini ileterek AYM’ye başvuru yapabileceği gibi, bu yola gitmeden doğrudan AYM’ye başvurabilir. 2820 SY 104/2’deki ihtar kararı yaptırımı da AYM tarafından 2009’da iptal edilip yeni düzenleme yapılmadığı için, ihtar kararının yaptırımı da artık yok.

  • Bu durumda hukuken, il başkanlığı görevi kendiliğinden düşmediğine,
  • Görevden ayrılmak mutlak zorunluluğu olmadığına,

SPY’de ihtar süreci bulunduğuna, kaldı ki o sürecin de yaptırımı kalmadığına göre, Göreve devam demek, hukuken ve siyaseten teslim olmamak, mücadeleye devam demektir!

GEÇMİŞTEN ÖRNEK
Erdoğan, adli sicil kaydına rağmen 2001’de AKP kurucusu ve kurucu genel başkan olmuş, bu adli sicil kaydı uyarınca (AYM 2001/8 İhtar Esas) ihtar kararı verilince bu sefer tamam ben artık üyelikten ayrıldım, kurucu genel başkanlıktan ayrılmadım, ayrılmıyorum da demişti.

AYM, Erdoğan’ın genel başkanlık yetkilerini  kullanmasının tedbiren önlenmesi isteğini ise reddetmişti.

AKP’liliği (ve AKP üyeliği) kalmayan Erdoğan’ın genel başkanlığına ise 2002’de YSK da bir şey dememiş, üyelikten ayrılan kişiyi genel başkan kabul etmiş, 2002 seçimlerinde oy pusulasında da (AKP üyeliği kalmayan yani AKP’liliği son bulan, seçimlere de katılamayan) parti üyesi bile olmayan kişinin adı genel başkan olarak yazılmıştı.

2820 SAYILI SPY NİYE BU HALDE…
Bu olay için Erdoğan örneğine, ileri sürüldüğünün aksine “sui misal emsal olmaz” demek yerinde değil. Mevzuat da AYM kararları da böyle!

AKP döneminde SPY’de ihtar kararı yaptırımı ve kapatma davalarını yürütme koşuluna ilişkin hükümler ortadan kalktı. Bu yasa hükümlerinin muhatabı hep AKP ve çözüm sürecindeki partiler olunca, AKP bu konularda özellikle hiçbir düzenleme yapmadı!
SPY, kevgire döndü, her konuda boşluklar ortaya çıktı. İşin özü bu!

SEÇME HAKKI
Verilen karar seçme hakkını etkilemez.

SEÇİLME HAKKI
Verilen karar, parti dışındaki seçimlere (örneğin milletvekilliği, belediye başkanlığı, cumhurbaşkanlığı gibi) adaylığa engel.

Verilen karar, parti içindeki görevlerini kendiliğinden düşürmez. Parti içinde üyeliği sürer.

Üyelik sürdüğü için, parti içinde ilçe ve il başkanlıkları hatta Kurultay seçimleri orada da hatta PM üyeliği ve hatta genel başkanlık dahil parti içindeki her türlü seçimlere katılabilir. Seçilirse onlar da yeni bir ihtar süreci ki, onların da bu SPY uyarınca yaptırımı yok…

SONUÇ
Tüm bu durumlar karşısında hukuk ve yargı dolanılarak Kaftancıoğlu hakkındaki karar verildiğine,

TCY 53 üncü maddesindeki yasağı uygulamamanın yaptırımı kalmadığına,

AKP’nin SPY’de yarattığı boşluklar ve verilen kararın da yargı kararı adı altında bir iktidar işlemi olması nedeniyle,

Kaftancıoğlu görevden ayrılmamalı!

28 Şubatı Darbe Olarak Göstermenin Bir Amacı da, Hedeflenen Laiklikten Hesap Sormadır

https://www.odatv4.com/makale/28-subat-i-darbe-olarak-gostermenin-bir-amaci-da-210053

Sayın Av. Ömer Faruk Eminağaoğlu (Emekli yargıç ve Yargıtay C. Savcısı) 12 Eylül 2021 Pazar günü ODATV için Sn. Nurzen Amuran ile yaptıkları söyleşiyi, sağ olsunlar, bize özetleyerek göndermişler.. Bu özeti aşağıda sunuyoruz. Tam metin ise üstteki erişkede (linkte).

ODATV‘de her Pazar sabahı yayınladığı birbirinden anlamlı ve değerli söyleşiler için Sn. Hukukçu Amuran’a ve bu önemli söyleşi için Sn. Av. Ömer Faruk Eminağaoğlu’na şükran ile.

Dr. Ahmet Saltık
***

“…RP’nin, iktidar yetkisi kullanması bir yana uygulanan kapatma yaptırımı orantısal bir yaptırım.
İktidar projesi ve varlığı, Avrupa kamu düzeniyle, çağdaş ve çoğulcu demokrasi ile bağdaşmamakta.
Kapatılması sosyal bir zorunluluk.
Dava açma koşulları/ortamı ve kapatılmasında; adil yargılama, ifade, örgütlenme özgürlüğü ihlali yok…”
Bu değerlendirmelerin yer aldığı İHAM’nin RP kararı kuşkusuz bağlayıcı.

İHAM’ın (AİHM) RP kararı, parti kapatma davalarında Türkiye’nin haklı bulunduğu tek dava olması yanında, parti kapatma davalarında da hep referans aldığı bir karar.

Evrensel hukuka uygun hareket edildiği İHAM kararıyla sabit olan o kapatma davası öncesinde, o davaya yol açan “eylemlere” yönelik, üstelik de bir tavsiye kararı, nasıl darbe olabilir!..

Tavsiye kararı darbe ise, bunun da ötesine geçip laiklikle çatışan RP‘ye kapatma davası açan YCB (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı), kapatma kararı veren AYM üyeleri, bunu uygun bulan İHAM’ın durumu!..

#28Şubat kararları nedeniyle verilen ceza, laikliğin de Cumhuriyetin değiştirilemez bir niteliği olarak yer aldığı Anayasa’nın değiştirilemez nitelikteki 2 nci maddesini hedef alan bir cezadır.

  • FETÖ’nün ve AKP’nin, Anayasa’nın 2 nci maddesi ile çatışma içinde oldukları yargı kararları ile sabittir.
  • Bu nedenle 28 Şubat davasının arkasındaki odaklar, bu odaklar ve dolayısıyla emperyalizmdir!
  • Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir Cumhuriyet olması istenmemektedir.

Ulusal Ant

Ulusal Ant

Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU
HUKUKÇU

Cumhuriyet
, 17 Mart 2021

Ulusal Ant, ümmet kimliği veya bir alt kimlik yerine, millet kimliğinin ifadesidir.
Ulusal Ant “ırksal bir anlam taşımaksızın, Cumhuriyetle beraber ümmet olmaktan, kula kulluktan çıkarak, millet olmanın, yurttaş olmanın, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti demenin” ifadesidir.

Danıştay, 2018 ve öncesinde verdiği kararlarda, Ulusal Ant’ın Cumhuriyetimizin nitelikleri arasında yer alan Anayasa’nın başlangıç bölümündeki temel ilkeler ile Atatürk milliyetçiliğine de dayandığını belirtmiştir ki, bu hükümler Anayasa’nın değiştirilemez hükümlerindendir.

ANT İLE İLGİLİ GENELGE VE YÖNETMELİKLER

Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’in 1933 yılında yazdığı ulusal ant, aynı yıl uygulamaya konulup, bir genelgeye bağlandı.1 Bu genelgede 1972, 1997 ve 2012 yılında bazı değişiklikler de yapıldı.

1992 yılında çıkartılan yönetmeliğin 10. maddesinde andın, ilköğretim okullarının ilk beş sınıfında öğrencilerce, ders öncesi bahçede veya derslikte okunacağı ifade edildi.2

2003 yılındaki yönetmeliğin 12. maddesinde de andın, yabancı uyruklu öğrenciler için zorunlu olmadığı, ilköğretim okullarında ders öncesinde öğretmenler gözetiminde öğrencilerce okunacağı belirtildi.3

2013 yılında yönetmelikte tek maddelik bir değişiklik yapılarak ant ile ilgili 12. madde yürürlükten kaldırıldı.4

2014 yılında çıkartılan ve halen yürürlükte olan yönetmelikte ise ant ile ilgili herhangi bir hükme yer verilmedi ve ant uygulamasına dönülmedi.5

ANT İLE İLGİLİ İKİ DANIŞTAY KARARI

2008 yılında bir veli, o tarihte yürürlükteki yönetmeliğin andın okunmasına ilişkin 12. maddesinin ırkçılık içerdiği ve zorla okutulduğu gerekçesiyle kaldırılması isteğiyle MEB’e başvurdu. Bu başvurusunun reddi üzerine, düzenlemenin iptali için aynı yıl açtığı davayı Danıştay 2010 yılında reddetti. Yine bir başka velinin 2009 yılında aynı şekilde açtığı davayı da Danıştay 2011 yılında reddetti. Bu davaların temyiz başvuruları da 2014 yılında reddedildi. Bu kararlar, karar düzeltme yoluna başvurulmayarak kesinleşti.6

Bu davalarda MEB, andın ırkçılık taşımadığını, pedagojik formasyona aykırı olmadığını ifade etti. Danıştay da kararlarında, antta yer alan Türk ifadesinin, ırk anlamında olmadığını, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve Türkiye sınırları içinde yaşayan halka, Türk Milleti denildiğini, ant uygulamasının çağdaş eğitime aykırılık taşımadığını belirtti.

Danıştay, red kararlarında andın, Anayasa’nın başlangıç bölümündeki temel ilkelere, Atatürk milliyetçiliği ilkesine, eşitlik ve vatandaşlık hükümlerine, Milli Eğitim Temel Yasası’na, İlköğretim ve Eğitim Yasası’na aykırı olmadığını, bu mevzuat uyarınca eğitimin Atatürk milliyetçiliği anlayışına göre yapılmasının da esas olduğunu, Andın ayrımcılık yaratmadığını, ırkçılık içermediğini, ilgili uluslararası sözleşmelere de aykırı olmadığını açıklamıştır.

2013’te ant ile ilgili 12. maddenin kaldırılması üzerine, Eğitim-İş ve Türk Eğitim-Sen tarafından, bu işlemin iptali istemiyle Danıştay’da iki ayrı dava açıldı. Danıştay 8. Dairesi her iki davada da andımızı kaldıran işlemi 2018 yılında iptal etti.7

2013 yılında (öğrenci velisi olmayan) iki vatandaşımızca, andımızı kaldıran işlemin iptali istemiyle Danıştay’da ayrı ayrı açtıkları davalar, sıfat yokluğu nedeniyle reddedilmiş ve bu red kararları onanmış ise de Danıştay İDDK bu onama kararlarını 2018 yılında karar düzeltme aşamasında kaldırarak “ülkenin geleceği olan çocukların eğitimlerinin milli olmaktan uzaklaşmaması yönü dikkate alınarak öğrenci andının kaldırılmasına karşı her Türk Vatandaşının dava açabileceğini” kabul etti.8

2013 VE 2014 YÖNETMELİK DEĞİŞİKLİKLERİ

2013 öncesinde andın, ırksal içerik taşımadığını ifade eden AKP/MEB, Çözüm Sürecine girildiği dönemde ise demokratikleşme adı altında, önce 2013 ve sonra da 2014’teki yönetmelik hükümleriyle andı mevzuattan çıkarıp uygulamadan kaldırdı. 2018 ve öncesindeki kararlar 2018 ve öncesindeki Danıştay kararlarında andın İlköğretim ve Eğitim Yasası, Milli Eğitim Temel Yasası ve Anayasa’ya uygunluğu ortaya konuldu. Bu kararlara konu edilen Anayasa ve yasalardaki hükümlerde bugüne kadar bir değişiklik de yapılmadı.

2018 TARİHLİ DANIŞTAY 8. DAİRE KARARLARININ TEMYİZİ VE 2021’DE VERİLEN KARARLARI

Danıştay, iktidarın değişen işlemlerine rağmen kararlarını değiştirmedi. AKP/MEB ise, 2013 sonrasında, önceki görüşlerinden vazgeçip 2018’de iki sendika lehine verilen kararları temyiz etti. Erdoğan, bu temyiz incelemesi devam ederken aynı yıl Danıştay’ı çok ağır biçimde eleştirdi. Temyiz incelemesi uzadıkça uzadı ve karar verecek kurullar birkaç kez değişti.

Danıştay İDDK şimdi, Anayasa’nın ve yasaların ilgili hükümlerinde hiçbir değişiklik olmamasına ve kendi kararlarına rağmen, adeta AKP/MEB’in “dün dündür” dediği gibi ve Erdoğan’ın eleştirilerini de gözetmiş olsa gerek  “dün dündür”  diyerek, Ayasofya kararında yaptığı gibi hukukun dışına çıkıp tümüyle farklı yönde kararlara imza attı.

Görünen o ki Çözüm Süreci, bu kez adı konulmadan, Anayasa’nın ve yasaların dışına çıkılarak, AKP/MEB ve Danıştay üzerinden Ulus kimliği hedef alınarak sürüyor.

DİPÇE

[1] 10.5.1933 tarih ve 101 sayılı Milli Talim ve Terbiye Heyeti kararı; 18.5.1933 tarih ve 1749/42 sayılı Genelge
[2] MEB İlköğretim Kurumları Yönetmeliği; 7.8.1992-21303 RG
[3] MEB İlköğretim Kurumları Yönetmeliği; 27.8.2003-25212 RG
[4] MEB İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılması Hakkındaki Yönetmelik; 8.10.2013-28789 RG
[5] MEB Okul Öncesi Eğitim ve İlköğretim Kurumları Yönetmeliği; 26.7.2014-29072 RG
[6] Danıştay 8. Daire, 2008/8395 E, 8.10.2010 T, 2010/5285 K; İDDK, 2011/160 E, 4.11.2014, 2014/3436 K Danıştay 8. Daire, 2009/6614 E, 18.2.2011 T, 2011/982 K; İDDK, 2011/1432 E, 4.11.2014 T, 2014/3435 K (İDDK, temyiz incelemesi sırasında, yönetmelik hükmü kaldırılmış olduğundan, on üye bu nedenle temyiz başvurusunun reddine, diğer beş üye ise davanın açıldığı tarih gözetilerek kararın onanması yolunda oy kullandı)
[7] Danıştay 8. Daire, 2013/10506 E, 24.4.2018 T, 2018/2318 K;
Danıştay 8. Daire, 2013/10501 E, 24.4.2018 T, 2018/2319 K
[8] Danıştay 8. Daire, 2013/11406 E, 24.12.2013 T, 2013/10731 K; İDDK, 2014/1154 E, 21.12.2015 T, 2015/5494 onama kararı, İDDK 2016/2731 E, 21.5.2018 T,  2018/2462 sayılı KD yolu ile onama kararının kaldırılması, Danıştay 8. Dairesi’nde 2018/5755 E sayılı olarak devam eden dava.
Danıştay 8. Daire, 2013/11501 E, 24.12.2013 T, 2013/10758 K; İDDK, 2014/3908 E, 21.12.2015 T, 2015/5495 onama kararı, İDDK 2016/3395 E, 21.5.2018, 2018/2460 sayılı KD yolu ile onama kararının kaldırılması

İstanbul Seçimleriyle İlgili Düşünceler

İstanbul Seçimleriyle İlgili Düşünceler

Onur Öymen
31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerin üzerinden yaklaşık iki ay geçmesine karşın seçim süreciyle ve özellikle YSK’nın İstanbul seçimlerinin yenilenmesine ilişkin kararı ile ilgili tartışmalar bitmedi.
Saygın hukuk uzmanlarının büyük bir bölümü yapılan kimi işlemlerin, özellikle YSK’nın kararının ‘tam kanunsuzluk’ niteliği taşıdığı için yok hükmünde olduğu görüşünde ısrar ediyorlar.
Aynı zarftan çıkan dört oy pusulasından üçünün geçerli, birinin geçersiz olduğu yolunda YSK’nın aldığı kararın hukukun temel ilklerine, yasalara hatta sağduyuya aykırı olduğunu dile getirenler çoğunlukta. Dünyada da bu durumun bir benzerini hatırlayan yok.
Yasaların açık hükmüne rağmen, oylamanın yedi üyeden oluşan asıl üyeler yerine, dört yedek üyenin de katılımıyla yani 11 üyenin oyuyla gerçekleştirilmesinin ‘tam kanunsuzluk’ oluşturduğu görüşüyle değerli hukukçular Atilla Kart ile Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun yaptığı girişimler konuyu bir kere daha gündeme getirdi.
AKP’nin kurucularından, Başbakan eski Yardımcısı, tanınmış hukukçu Ertuğrul Yalçınbayır’ın tartışmaların başından beri, bu oylamanın ‘tam kanunsuzluk’ oluşturduğu için yok hükmünde sayılması ve buna karşı Danıştay’da dava açılması gerektiği yolundaki görüşünde ısrar etmesi dikkat çekici.
Bütün bu gerçekler ortadayken yeni bir seçim sürecine girildiği için artık sorunun hukuksal boyutu üzerinde ısrar edilmemesi gerektiğini düşünenlerin bulunduğu görülüyor. Bu görüşü savunanlar esasen YSK’nın kararlarının kesin olduğunu, bu nedenle iç ve dış yargı yoluna gidilmesinin sonuç vermeyeceğini ileri sürüyorlar. Bence, “nasıl olsa beklediğimiz kararı alamayız, o nedenle hukuk yollarına başvurmaktan vazgeçelim” görüşü hukukun üstünlüğünün sağlanması için mücadele etmekten vazgeçmek ve hukuka uygun olmadığını bile bile bir kararı içimize sindirmek anlamına gelir.
Yaşanan bütün olumsuzluklara ve hukuken savunulması olanaklı olmayan engellemelere karşın, Ekrem İmamoğlu’nun 31 Mart’ta olduğu gibi 23 Haziran’da da başarılı bir sonuç alacağı inancı toplumun geniş kesimlerince paylaşılıyor.
Ancak hukukun üstünlüğünün, demokrasinin ve insan haklarının korunması en az seçimin kazanılması ölçüsünde önemlidir. Bu konu, ayrıca, hukukun en eski ve en geçerli kurallarından biri olan “kanunsuz suç olmaz, kanunsuz ceza olmaz” ilkesinin açık bir ihlalini oluşturmaktadır.
Çünkü, hiçbir belgede 31 Mart seçimlerini Ekrem İmamoğlu’nun değil de, rakibinin kazandığını gösteren bir kanıt yoktur. Dolayısıyla, gerek Ekrem İmamoğlu, gerek O’nu destekleyen siyasal partiler, gerekse İmamoğlu’na oy veren seçmenler hukukun temel ilkelerine aykırı biçimde cezalandırılmış olmaktadırlar. Aynı zamanda, bu durum İmamoğlu açısından tam bir hak ihlali oluşturmaktadır.
Şu veya bu gerekçeyle, herhangi bir yargı kurumunun bu gerçeği göz ardı etmesi yalnız hukuka değil, akla ve sağduyuya da aykırı olacaktır.
2017 yılından beri, Türkiye’nin hukuk ve demokrasi alanlarındaki eksiklikleri gerekçesiyle yeniden Avrupa Konseyi’nin denetimine alınmış olması da göz ardı edemeyeceğimiz ölçüde ciddi bir konudur ve Türkiye’nin üyelik sürecinin sürdürülmesinin önündeki en büyük engellerden biridir.
O bakımdan, YSK’nın aldığı kararla ilgili tartışmaların ve bu konuda atılacak adımların büyük önemi vardır.
Bence, bu aşamada yapılabilecek hatalardan en büyüğü hiçbir şey yapmamaktır.
Saygılar, sevgiler. 29.05.2019

Seçimlerde olağanüstü itiraz nedir, ne değildir?

Seçimlerde olağanüstü itiraz nedir, ne değildir?

Ömer Faruk Eminağaoğlu
YARSAV Kurucu Başkanı
Cumhuriyet, 17.4.19

Seçim sonuçlarına etkili olabilecek, seçmen ve adaylar dışındaki, maddi vakıa ve olaylar, açıkça kanıt ve gerekçeleri ortaya konularak, olağanüstü itiraz konusu edilebilir.

İktidara seçim yolu ile gelen AKP döneminde Türkiye’de, her bir seçim bir öncekinden daha da tartışmalı hale gelmiştir. Böyle olunca, AKP demokrasi uyarınca mı, yoksa salt kendisinin kazanacağı koşulları yaratıp kendisini meşru göstermek için mi seçimlere giriyor soruları gündemden düşmemiştir. Kanıt ve gerekçeleri gösterilmeyen itiraz adı altındaki soyut başvuruların, Seçim Yasası’nın 112/2 maddesi uyarınca torbalar açılmadan ve incelenmeden reddi gerekirken, İstanbul özelinde torbalar açılmış, böylece bu yol dolanılarak torbaların içine müdahale dönemi başlatılmıştır. Aradan geçen bunca zaman içinde seçim güvenliğini sağlamakla görevli organların seçim sonuçlarını açıklayamaması demek; yalnızca iktidarın seçim sonuçlarını tanımaması demek değil, bu organları da bu sürecin içine çekmesi demektir. İstanbul seçimleri ve ortaya çıkan sonuçlar karşısında, AKP tarafından seçim sonuçlarına olağanüstü itiraz yoluna gidileceği gündeme taşınmıştır.

Seçim Yasası ve olağanüstü itiraz düzenlemesi

Seçim Yasası tasarısı, 1961 yılında Kurucu Meclis’in ilgili komisyonunca hazırlanmış ve bu yasa Kurucu Meclis’teki görüşmeler sonunda kimi değişikliklerle kabul edilmiştir. Kurucu Meclis’te, tasarının olağanüstü itirazla ilgili maddesi hakkında söz alan olmamıştır. Madde gerekçesinde, bu hükmün seçimin sonucuna “müessir olaylara” karşı getirildiği belirtilmiştir. Seçim Yasası’nın halen de yürürlükte olan olağanüstü itirazları düzenleyen 130/3 ve 130/4’üncü madde metinleri o tarihten beri değişmemiştir. 1979 yılında Seçim Yasasının 130’uncu maddesine, YSK kararlarında adına “tam kanunsuzluk” denilen 5. fıkra eklenmiş, bu maddede de bugüne dek başkaca bir değişiklik yapılmamıştır.

Olağanüstü itiraz süre ve koşulları

Olağanüstü itiraz yoluna, seçim tutanağının yani mazbatanın düzenlenmesinden sonraki “yedi gün” içinde, her konuda değil yalnızca “seçimin sonucuna etkili bir olay veya durum” nedeniyle, kanıt ve gerekçeleri de açıkça gösterilerek başvurabilmek olanaklıdır. Bunun için alt kademelere veya alt kurullara ayrıca itiraz edilmesi de gerekmemektedir.

Olağanüstü itiraz nedenleri

Olağanüstü itiraz nedenleri, adaylarla, seçmenlerle ve öbür konularla ilgili olarak üç ana başlık altında toplanmaktadır.

Adaylarla ilgili olağanüstü itiraz nedenleri

1979’da yapılan tam kanunsuzlukla ilgili düzenlemede, adayın

Türk vatandaşı olmadığına, yaşının yasada öngörülenden küçük olduğuna, ilkokul mezunu olmadığına, seçilme yeterliliğini kaybettiren bir mahkümiyetinin bulunduğuna”,

ilişkin bu 4 nedenden herhangi biri ileri sürülerek tam kanunsuzluk başvurusu yapılabileceği, adaylığın kesinleşmesinden sonra bunların dışında bir neden ileri sürülemeyeceği, bu hükmün olağanüstü itirazlar konusunda da geçerli olduğu vurgulanmıştır. Bu düzenleme, adaylarla ilgili olarak olağanüstü itiraz nedenlerinin de 1979 sonrasında bu 4 nedenle sınırlandırılması anlamına gelmekte ise de; YSK kararlarına göre, mahkeme kararları gereğince kısıtlanma, mahkeme kararları uyarınca hak yoksunluğu, askerlik yapmama durumu da bu kapsamda incelenmiştir.

Seçmenlerle ilgili olağanüstü itiraz nedenleri

Seçim Yasasında, seçmen kütükleri ve seçmen listelerinin kesinleşmesi ayrıca düzenlenmiştir. Kesinleşen sandık seçmen listelerinde yer alanlar oy kullanabilmekte, bu listelerde yer almayanlar ise Seçim Yasası’nın 86’ncı maddesi uyarınca oy kullanamamaktadır. YSK’ya, seçimlerle ilgili yasal süreleri oy verme gününü gözetip kısaltma yetkisi tanınmış olup, YSK da seçmen listeleri konusundaki askı süresini, bu hakkın hangi sürede etkin kullanılabileceğini esas alarak belirlemiştir. Buna göre askı süresi sonrası 3 Mart 2019’da seçmen listelerinin kesinleştiği ilan edilmiştir. Seçim hukuku uyarınca seçimlerin sınırlı bir takvimde gerçekleştirilmesi nedeniyle, seçmen listeleri kesinleştikten sonra, taşıma seçmen veya başka bir nedenle seçmen olunamayacağı veya olunabileceği gibi iddialar ya da askı süresinin yetersizliği gibi nedenler ileri sürülememektedir.

Öte yandan listeler kesinleştikten sonra, listelerde adı yer almamasına karşın oy kullanabilecek kişileri de yasa sınırlı olarak belirlemiştir. Bu kişiler de askı süresinde başvurmalarına karşın kesinleşen listede adı yer almayan veya sandıklarla ilgili olarak resmen görevlendirilen kişiler olup, bunların da hangi koşullarda oy kullanabilecekleri, Yasanın 86’ncı ve izleyen maddelerinde sınırlı olarak sayılan kişilerdir.

Seçim Yasası’nın 86/son maddesinde de, yine kesinleşen seçmen listesinde yer alsa bile, seçmen yeterliğini yitirten durumları oy verme gününe dek resmi belge ile ortaya konan kişilerin de oy kullanamayacağı, örneğin adı kesinleşen listede olsa bile Seçim Yasası’nın 8’inci maddesinde belirtildiği üzere, bu arada kısıtlanan veya (bu dönemde bile kesinleşen bir mahkumiyet kararı gereği) kamu hizmetlerinden yasaklananların ya da tutuklu seçmen listesinde kayıtlı ilen bu dönemde tahliye olanların oy kullanamayacağı öngörülmüştür. İşte seçmenlerle ilgili bu durumlara aykırı olarak oy kullandırılması veya kullandırılmaması, bu durumun da ancak seçim sonucuna etkili olması, yani ancak bir seçilememe durumu yaratacak olması, bir olağanüstü itiraz nedenidir. Bunların da kanıt ve dayanaklarının ortaya konulması gerekmektedir. Bunların dışında kesinleşen seçmen kütükleri ve seçmen listeleri ile ilgili konular, asla ve asla olağanüstü itiraz konusu yapılamaz.

Öbür olağanüstü itiraz nedenleri

Seçim sonuçlarına etkili olabilecek, seçmen ve adaylar dışındaki, maddi vakıa ve olaylar da, açıkça kanıt ve gerekçeleri ortaya konularak, olağanüstü itiraz konusu edilebilir. Bu açıklamaları gözetince;

  • İstanbul yerel seçimlerinde hukuk ve demokrasi deniliyorsa, hukuk ve demokrasi dolanılmamalı, hukuk ve demokrasinin gereği yerine getirilmelidir.