İstanbul Seçimleriyle İlgili Düşünceler

İstanbul Seçimleriyle İlgili Düşünceler

Onur Öymen
31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerin üzerinden yaklaşık iki ay geçmesine karşın seçim süreciyle ve özellikle YSK’nın İstanbul seçimlerinin yenilenmesine ilişkin kararı ile ilgili tartışmalar bitmedi.
Saygın hukuk uzmanlarının büyük bir bölümü yapılan kimi işlemlerin, özellikle YSK’nın kararının ‘tam kanunsuzluk’ niteliği taşıdığı için yok hükmünde olduğu görüşünde ısrar ediyorlar.
Aynı zarftan çıkan dört oy pusulasından üçünün geçerli, birinin geçersiz olduğu yolunda YSK’nın aldığı kararın hukukun temel ilklerine, yasalara hatta sağduyuya aykırı olduğunu dile getirenler çoğunlukta. Dünyada da bu durumun bir benzerini hatırlayan yok.
Yasaların açık hükmüne rağmen, oylamanın yedi üyeden oluşan asıl üyeler yerine, dört yedek üyenin de katılımıyla yani 11 üyenin oyuyla gerçekleştirilmesinin ‘tam kanunsuzluk’ oluşturduğu görüşüyle değerli hukukçular Atilla Kart ile Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun yaptığı girişimler konuyu bir kere daha gündeme getirdi.
AKP’nin kurucularından, Başbakan eski Yardımcısı, tanınmış hukukçu Ertuğrul Yalçınbayır’ın tartışmaların başından beri, bu oylamanın ‘tam kanunsuzluk’ oluşturduğu için yok hükmünde sayılması ve buna karşı Danıştay’da dava açılması gerektiği yolundaki görüşünde ısrar etmesi dikkat çekici.
Bütün bu gerçekler ortadayken yeni bir seçim sürecine girildiği için artık sorunun hukuksal boyutu üzerinde ısrar edilmemesi gerektiğini düşünenlerin bulunduğu görülüyor. Bu görüşü savunanlar esasen YSK’nın kararlarının kesin olduğunu, bu nedenle iç ve dış yargı yoluna gidilmesinin sonuç vermeyeceğini ileri sürüyorlar. Bence, “nasıl olsa beklediğimiz kararı alamayız, o nedenle hukuk yollarına başvurmaktan vazgeçelim” görüşü hukukun üstünlüğünün sağlanması için mücadele etmekten vazgeçmek ve hukuka uygun olmadığını bile bile bir kararı içimize sindirmek anlamına gelir.
Yaşanan bütün olumsuzluklara ve hukuken savunulması olanaklı olmayan engellemelere karşın, Ekrem İmamoğlu’nun 31 Mart’ta olduğu gibi 23 Haziran’da da başarılı bir sonuç alacağı inancı toplumun geniş kesimlerince paylaşılıyor.
Ancak hukukun üstünlüğünün, demokrasinin ve insan haklarının korunması en az seçimin kazanılması ölçüsünde önemlidir. Bu konu, ayrıca, hukukun en eski ve en geçerli kurallarından biri olan “kanunsuz suç olmaz, kanunsuz ceza olmaz” ilkesinin açık bir ihlalini oluşturmaktadır.
Çünkü, hiçbir belgede 31 Mart seçimlerini Ekrem İmamoğlu’nun değil de, rakibinin kazandığını gösteren bir kanıt yoktur. Dolayısıyla, gerek Ekrem İmamoğlu, gerek O’nu destekleyen siyasal partiler, gerekse İmamoğlu’na oy veren seçmenler hukukun temel ilkelerine aykırı biçimde cezalandırılmış olmaktadırlar. Aynı zamanda, bu durum İmamoğlu açısından tam bir hak ihlali oluşturmaktadır.
Şu veya bu gerekçeyle, herhangi bir yargı kurumunun bu gerçeği göz ardı etmesi yalnız hukuka değil, akla ve sağduyuya da aykırı olacaktır.
2017 yılından beri, Türkiye’nin hukuk ve demokrasi alanlarındaki eksiklikleri gerekçesiyle yeniden Avrupa Konseyi’nin denetimine alınmış olması da göz ardı edemeyeceğimiz ölçüde ciddi bir konudur ve Türkiye’nin üyelik sürecinin sürdürülmesinin önündeki en büyük engellerden biridir.
O bakımdan, YSK’nın aldığı kararla ilgili tartışmaların ve bu konuda atılacak adımların büyük önemi vardır.
Bence, bu aşamada yapılabilecek hatalardan en büyüğü hiçbir şey yapmamaktır.
Saygılar, sevgiler. 29.05.2019

Seçimlerde olağanüstü itiraz nedir, ne değildir?

Seçimlerde olağanüstü itiraz nedir, ne değildir?

Ömer Faruk Eminağaoğlu
YARSAV Kurucu Başkanı
Cumhuriyet, 17.4.19

Seçim sonuçlarına etkili olabilecek, seçmen ve adaylar dışındaki, maddi vakıa ve olaylar, açıkça kanıt ve gerekçeleri ortaya konularak, olağanüstü itiraz konusu edilebilir.

İktidara seçim yolu ile gelen AKP döneminde Türkiye’de, her bir seçim bir öncekinden daha da tartışmalı hale gelmiştir. Böyle olunca, AKP demokrasi uyarınca mı, yoksa salt kendisinin kazanacağı koşulları yaratıp kendisini meşru göstermek için mi seçimlere giriyor soruları gündemden düşmemiştir. Kanıt ve gerekçeleri gösterilmeyen itiraz adı altındaki soyut başvuruların, Seçim Yasası’nın 112/2 maddesi uyarınca torbalar açılmadan ve incelenmeden reddi gerekirken, İstanbul özelinde torbalar açılmış, böylece bu yol dolanılarak torbaların içine müdahale dönemi başlatılmıştır. Aradan geçen bunca zaman içinde seçim güvenliğini sağlamakla görevli organların seçim sonuçlarını açıklayamaması demek; yalnızca iktidarın seçim sonuçlarını tanımaması demek değil, bu organları da bu sürecin içine çekmesi demektir. İstanbul seçimleri ve ortaya çıkan sonuçlar karşısında, AKP tarafından seçim sonuçlarına olağanüstü itiraz yoluna gidileceği gündeme taşınmıştır.

Seçim Yasası ve olağanüstü itiraz düzenlemesi

Seçim Yasası tasarısı, 1961 yılında Kurucu Meclis’in ilgili komisyonunca hazırlanmış ve bu yasa Kurucu Meclis’teki görüşmeler sonunda kimi değişikliklerle kabul edilmiştir. Kurucu Meclis’te, tasarının olağanüstü itirazla ilgili maddesi hakkında söz alan olmamıştır. Madde gerekçesinde, bu hükmün seçimin sonucuna “müessir olaylara” karşı getirildiği belirtilmiştir. Seçim Yasası’nın halen de yürürlükte olan olağanüstü itirazları düzenleyen 130/3 ve 130/4’üncü madde metinleri o tarihten beri değişmemiştir. 1979 yılında Seçim Yasasının 130’uncu maddesine, YSK kararlarında adına “tam kanunsuzluk” denilen 5. fıkra eklenmiş, bu maddede de bugüne dek başkaca bir değişiklik yapılmamıştır.

Olağanüstü itiraz süre ve koşulları

Olağanüstü itiraz yoluna, seçim tutanağının yani mazbatanın düzenlenmesinden sonraki “yedi gün” içinde, her konuda değil yalnızca “seçimin sonucuna etkili bir olay veya durum” nedeniyle, kanıt ve gerekçeleri de açıkça gösterilerek başvurabilmek olanaklıdır. Bunun için alt kademelere veya alt kurullara ayrıca itiraz edilmesi de gerekmemektedir.

Olağanüstü itiraz nedenleri

Olağanüstü itiraz nedenleri, adaylarla, seçmenlerle ve öbür konularla ilgili olarak üç ana başlık altında toplanmaktadır.

Adaylarla ilgili olağanüstü itiraz nedenleri

1979’da yapılan tam kanunsuzlukla ilgili düzenlemede, adayın

Türk vatandaşı olmadığına, yaşının yasada öngörülenden küçük olduğuna, ilkokul mezunu olmadığına, seçilme yeterliliğini kaybettiren bir mahkümiyetinin bulunduğuna”,

ilişkin bu 4 nedenden herhangi biri ileri sürülerek tam kanunsuzluk başvurusu yapılabileceği, adaylığın kesinleşmesinden sonra bunların dışında bir neden ileri sürülemeyeceği, bu hükmün olağanüstü itirazlar konusunda da geçerli olduğu vurgulanmıştır. Bu düzenleme, adaylarla ilgili olarak olağanüstü itiraz nedenlerinin de 1979 sonrasında bu 4 nedenle sınırlandırılması anlamına gelmekte ise de; YSK kararlarına göre, mahkeme kararları gereğince kısıtlanma, mahkeme kararları uyarınca hak yoksunluğu, askerlik yapmama durumu da bu kapsamda incelenmiştir.

Seçmenlerle ilgili olağanüstü itiraz nedenleri

Seçim Yasasında, seçmen kütükleri ve seçmen listelerinin kesinleşmesi ayrıca düzenlenmiştir. Kesinleşen sandık seçmen listelerinde yer alanlar oy kullanabilmekte, bu listelerde yer almayanlar ise Seçim Yasası’nın 86’ncı maddesi uyarınca oy kullanamamaktadır. YSK’ya, seçimlerle ilgili yasal süreleri oy verme gününü gözetip kısaltma yetkisi tanınmış olup, YSK da seçmen listeleri konusundaki askı süresini, bu hakkın hangi sürede etkin kullanılabileceğini esas alarak belirlemiştir. Buna göre askı süresi sonrası 3 Mart 2019’da seçmen listelerinin kesinleştiği ilan edilmiştir. Seçim hukuku uyarınca seçimlerin sınırlı bir takvimde gerçekleştirilmesi nedeniyle, seçmen listeleri kesinleştikten sonra, taşıma seçmen veya başka bir nedenle seçmen olunamayacağı veya olunabileceği gibi iddialar ya da askı süresinin yetersizliği gibi nedenler ileri sürülememektedir.

Öte yandan listeler kesinleştikten sonra, listelerde adı yer almamasına karşın oy kullanabilecek kişileri de yasa sınırlı olarak belirlemiştir. Bu kişiler de askı süresinde başvurmalarına karşın kesinleşen listede adı yer almayan veya sandıklarla ilgili olarak resmen görevlendirilen kişiler olup, bunların da hangi koşullarda oy kullanabilecekleri, Yasanın 86’ncı ve izleyen maddelerinde sınırlı olarak sayılan kişilerdir.

Seçim Yasası’nın 86/son maddesinde de, yine kesinleşen seçmen listesinde yer alsa bile, seçmen yeterliğini yitirten durumları oy verme gününe dek resmi belge ile ortaya konan kişilerin de oy kullanamayacağı, örneğin adı kesinleşen listede olsa bile Seçim Yasası’nın 8’inci maddesinde belirtildiği üzere, bu arada kısıtlanan veya (bu dönemde bile kesinleşen bir mahkumiyet kararı gereği) kamu hizmetlerinden yasaklananların ya da tutuklu seçmen listesinde kayıtlı ilen bu dönemde tahliye olanların oy kullanamayacağı öngörülmüştür. İşte seçmenlerle ilgili bu durumlara aykırı olarak oy kullandırılması veya kullandırılmaması, bu durumun da ancak seçim sonucuna etkili olması, yani ancak bir seçilememe durumu yaratacak olması, bir olağanüstü itiraz nedenidir. Bunların da kanıt ve dayanaklarının ortaya konulması gerekmektedir. Bunların dışında kesinleşen seçmen kütükleri ve seçmen listeleri ile ilgili konular, asla ve asla olağanüstü itiraz konusu yapılamaz.

Öbür olağanüstü itiraz nedenleri

Seçim sonuçlarına etkili olabilecek, seçmen ve adaylar dışındaki, maddi vakıa ve olaylar da, açıkça kanıt ve gerekçeleri ortaya konularak, olağanüstü itiraz konusu edilebilir. Bu açıklamaları gözetince;

  • İstanbul yerel seçimlerinde hukuk ve demokrasi deniliyorsa, hukuk ve demokrasi dolanılmamalı, hukuk ve demokrasinin gereği yerine getirilmelidir.

And, dil ve ibadet

And, dil ve ibadet

Ömer Faruk Eminağaoğlu

ABC Gazetesi (18.11.2018)

Bir Danıştay kararı ile yeniden gündeme gelen “ulusal and” konusu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Danıştay üyelerini “fırçalaması”, ulusal andın yazarı ve aynı zamanda ezanı da Türkçeleştiren dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’i Türkçe ezan tartışmaları üzerinden de eleştirmesi, ırkçılık, milliyetçilik, ümmetçilik, Arapçılık tartışmalarını da yeniden alevlendirmiştir.

Ulusal and, yurttaş kimliği ve Atatürk milliyetçiliği

Uğradığı küçük değişikliklerle 1933 ile 2013 tarihleri arasında ilköğretim okullarında okutulan ulusal and, ulus devlet ve Cumhuriyet rejiminin gereği olarak “yurttaş” kimliğinin belleklere kazınması, çağdışı kul ve ümmet kimliğinin dışlanması, reddedilmesidir.

Ulusal Andda vurgu yapılan milliyetçilik, ırkçı, ayırımcı, ötekileştirici değildir. Ulu önder Atatürk, “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk milleti denir” özdeyişiyle, Türk milleti tanımını tüm bu olumsuz siyasal ayrıştırmalardan soyutlamış, çağın gereklerine uygun, birleştirici bir millet tanımı yapmıştır.

İşte Ulusal And’daki milliyetçilik bu tanımın bir yansıması olup, genç bireylere kapsayıcı “Atatürk milliyetçiliğinin” benimsetilmesi amaçlanmıştır. Ulusal And ile ortaya konulan milliyetçilik, gerek ilk yazıldığı dönemdeki düzenlemelere, gerekse bugün Anayasanın “değişmez nitelikteki” başlangıç bölümü ve 2. maddesinde vurgulandığı üzere “Atatürk milliyetçiliğidir.” Atatürk milliyetçiliği, ülkede yaşayan tüm yurttaşların birlik, beraberlik, bütünlük ve eşitliğine dayanan, gelecekte de bu anlayışla bir arada yaşama ülküsünü içeren, farklılıklara saygı gösteren, ulusal birliği esas alan anayasal bir ilkedir.

Anayasada yer alan bu temel ilke, tüm anayasa kuralları gibi bütün siyasi partilerin uymakla zorunlu oldukları temel bir ilkedir. Öte yandan Atatürk milliyetçiliği, CHP’nin “6 Ok” la simgeleşen temel ilkelerinden de ikincisidir. Ulusal Andın tartışmaya açılması bir anlamda siyasal iktidarın ve onun en tepesindeki temsilcisinin Cumhuriyeti ve onun kuruluş ilkelerini tartışmaya açmasından öte, yadsıması, reddetmesi demektir.

Dil, din ve ibadet

Din ve vicdan özgürlüğü, Anayasamızın 24. ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 9 uncu maddesinde koruma altına alınmıştır. Bu özgürlük, ulusal ve evrensel düzeyde korunan temel bir insan hakkıdır. Bu hakkın etkin kullanımı ve kötüye kullanılmasının önlenebilmesi için, kişinin ibadetini bildiği, anladığı dilde yapması, devletin de vatandaşına bu ortamı sağlaması esastır. Kişinin anlamadığı bilmediği dilde ibadet yapması veya ibadete zorlanması, her türlü dinsel sömürünün de kaynağıdır.

  • Ortaçağ Avrupasında ortaya çıkan engisizyon, cadı yakma törenleri, haçlı seferi çağrıları, cennetten yer satma uygulamaları, halkın anlamadığı bir dilde inanç ve ibadete zorlanmasının sonucudur.

Geçmişte Vatikan, Latince İncil’in başka dillere çevrilmesine ısrarla karşı çıkmıştır. Yüzyıllarca Papalığın dini sömürüsü altında inleyen, bu uğurda milyonlarcası canından, malından olan Avrupa ulusları Vatikan’ın baskısına boyun eğmemiş, sonunda İncil 1500’lü yıllarda Luther tarafından Almanca’ya, yine Fransız, İngiliz ve Alman krallarının emirleriyle kendi ulusal dillerine çevrilmiştir.

  • Avrupa’da halk okuduğunu anlamaya başlayınca Vatikan ve ruhban sınıfının etkisi kırılmıştır.

Böylece laik yaşam ve aydınlanma hareketi başlayabilmiş, bir anlamda Avrupa (geniş anlamda batı) sanayi devrimini başlatarak bütün yerkürenin siyasi ve kültürel egemeni olmuştur. İnanç ve ibadet özgürlüğü de böylece oralarda körü körüne değil, anlayarak bilerek laikliğe de uygun biçimde, “kendi sınırları içinde” kullanılabilir olmuştur. İslam inanç sistemine göre ibadetin mutlaka Arapça yapılması,  bu bağlamda Kuran ve ezanın Arapça okunması zorunluluğu bulunmamaktadır.

Ezan ve Kuran’ın Arapça okunmadığı, ibadetin yerel dillerle yapıldığı Müslüman toplumlar da bulunmaktadır. Ancak İslam ülkelerinin çoğunda egemen şeriat rejimleri nedeniyle bireyler bu hak ve özgürlüklerini bilmediklerinden ibadetlerini Arapça yapmakta, bu da din sömürüsünü kronik bir soruna dönüştürdüğünden laik bir devlet ve eğitim sistemi oluşturulmasındaki sorunlar ortadan kalkmamaktadır. Bunların sonucu olarak da, en temel demokrasi uygulamalarından uzak, baskıcı, teokratik, emperyalizmin sömürüsüne açık tek adam rejimleri ortaya çıkmakta, bu durum zaten yaşananlardan da görülmektedir.

Hiçbir din yönünden kutsal bir dil ve kutsal bir yazı söz konusu değildir.
Kutsallık, kendi sınırları içinde dinin kendisi için söz konusudur.
Kuşkusuz İslam dini konusunda da kutsal bir dil ve yazı yoktur ve olamaz da.
Arapça ve Arap harfleri de, İslam dini yönünden ne dil ne de harf olarak kutsaldır.
İslam dini vahiy yolu ile gelmekle, “Arap harflerinin” zaten bu yönden ayrı ve özel bir anlamı da bulunmamaktadır.

Bizim tarihimizde de Türkçe ibadet tartışmalarının tarihi Cumhuriyet öncesinde başlamıştır. 1876 Anayasasında Osmanlı Devletinin resmi dilinin Türkçe olduğu belirtilmiş, ezan dahil, Türkçe ibadet tartışmaları yapılmışsa da, yaşama geçirilememiştir. Türkiye Cumhuriyeti akıl ve bilim temeline (aydınlanma) dayandığı, her alanda akıl ve bilimi esas aldığı için ibadetin, din ve vicdan özgürlüğü esaslarına uygun olarak kişilerin bildiği, konuştuğu dilde yapılmasını esas almıştır. Bu devrimci tutum bir ulus kimliği yaratma uğraşısında çağ dışı kalan ve her türlü sosyal, ekonomik gelişmeyi engelleyen ümmet kimliğinin tarihin tozlu raflarına kaldırılması için bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır.

Ancak Atatürk başlattığı ve her açıdan desteklediği bu devrimci atılımı sağlığında tamamlayamamış, Onun erken ölümünü fırsat bilen ve faaliyetlerini gizli sürdüren gerici çevreler saklandıkları inlerinden çıkarak bugün yaşadığımız karşı devrimin zehirli ortamını hızla büyütmüşler, sömürü ve kötüye kullanma faaliyetlerinde en çok Türkçe ezan ve ibadeti malzeme yapmışlardır.

Türkiye’de inanç ve ibadette dil

1921 Anayasası dahil tüm Anayasalarımızda resmi dilin Türkçe olduğu vurgulanmıştır. 1923 tarihli Lozan Antlaşmasıyla, Türkiye’de gayrimüslim azınlıkların (Avrupa’daki gibi) “kendi dillerinde” ibadetleri güvence altına alınmış, böylece azınlıkların din ve inançları konusuna da (kendi) dilleri yönüyle yaklaşılmıştır. 1924’te çıkartılan bir yasa ile Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırılmış, İslam dininin inanç ve ibadet esasları ile ilgili işleri yürütmek, ibadet yerlerini yönetmek için Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş, bir diğer yasa ile Halifelik kurumu da kaldırılmıştır.

1925’te Atatürk’ün önerisi üzerine Kur’an’ın Türkçeye çevirisi için TBMM’ce karar alınmış, bu iş için bütçeden kaynak ayrılmıştır. Böylece Avrupa’dan tam 400 yıl sonra Türk insanının bildiği dil ile Kuran’ı okuması ve anlaması sağlanabilmiş, bir anlamda geç de olsa Anadolu aydınlanmasının temelleri atılmıştır. 1928’te yapılan Anayasa değişikliği ile devletin dininin İslam olduğu hükmü kaldırılmıştır. Aynı yıl çıkartılan bir yasa ile Harf Devrimi yapılarak bütün resmi kurumların ve her türlü özel hukuk tüzel kişilerinin Latin esasına dayalı Türk harflerini kullanmaları zorunlu kılınmıştır. Böylece Türklerin İslamiyete girmekle başlayan Arap harflerini kullanma dönemi sona ermiştir.

Halkın din ve vicdan özgürlüklerinin bir gereği yani bu özgürlüklerin anlayarak, bilerek kullanılabilmeleri için, Atatürk’ün emriyle 30 Ocak 1932 de Fatih Camisinde ilk Türkçe ezan, 22 Ocak 1932’de Yerebatan Camisinde ilk Türkçe Kur’an, 3 Şubat 1932’de de Süleymaniye Camisinde ilk Türkçe hutbe okunmuştur.

  • 1937 yılında da çağdaş demokrasilerin, aydınlanmanın ve ilerlemenin vazgeçilmez ilkesi olan laiklik ilkesi anayasamızda yer almıştır.

Atatürk 1923’te Balıkesir’de ilk ve son kez Türkçe hutbe okumuştur. 1932’den bu yana Türkçe hutbe okutulması devam etmektedir. İranlılar Fatiha suresini bile Farsça okurken, “Türkçe namaz” kılınması ise bugüne kadar hiç söz konusu olmamıştır.

Arapça ezan yasağının konulması ve kaldırılması

1932’de çıkartılan bir genelge ile ezanın Türkçe okunması benimsenmiştir. Arapça ezan okunması ise uygulamada TCY’nin 526 ncı maddesindeki “kamu düzenine aykırılık” olarak değerlendirilmiş, bu yönüyle aynı maddedeki “emirlere aykırılık suçuna” ilişkin “genel düzenleme içinde”, hafif hapis veya hafif para cezası yaptırımı ile karşılanmıştır.

1941’de TCY’nın 526’ncı maddesine “ezanın Arapça okunması yasak ve yaptırımı” konusunda ayrıca özel bir hüküm eklenerek, bu konu biraz daha ağır bir yaptırıma bağlanmıştır.

  • 1950’de DP iktidar olduğunda ilk çıkardığı yasa, TCY’deki Arapça ezan yasak ve yaptırımına ilişkin işte bu düzenlemenin kaldırılması olmuştur.

Bu yasa görüşmeleri hakkında CHP bir grup kararı almamıştır. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü ve bazı CHP milletvekilleri kabul oturumuna katılmamışlardır. Bu yasa, 10 yıllık DP iktidarı döneminde DP milletvekilleri ve “oturuma katılan” CHP’li milletvekillerinin oybirliği ile kabul ettikleri tek yasa olmuştur. Cumhurbaşkanı Celal Bayar bu yasayı gönülsüzce de olsa onaylamıştır. Arapça ezan hakkında yasak ve yaptırım hükmü kaldırılırken, ezanın Türkçe de okunabileceği ifade edilmişse de o tarihten bu yana aynı zamanda devlet memuru olan Diyanet görevlilerince hiçbir camide Türkçe ezan okunmamıştır.

Bu haliyle uygulama 1932 ila 1950 yılları arasında sınırlı bir uygulama alanı bulmuştur. Ortak dil, ulus kimliğinin bir parçası olmakla, Cumhuriyet devrimlerinin sosyal ve siyasal hayata bir yansıması olarak ezanın Türkçe okutulmasına, siyasal ve tarihsel açıdan yanlış denilemez. Ulus devlet yapılanmasında devletin ve ulusun birlik ve beraberliğinin sağlanması ve devamlılığı için ortak dilin tüm yaşam alanlarında egemen kılınması zorunludur. Bu durum aynı zamanda dini ve onun kurallarını doğru anlayabilmenin de gereğidir.

Aydınlanma ve Türkçe ibadet

Hukuk sistemimizde din ve inanç özgürlüğü de, tüm özgürlükler gibi dil ve harf alanındaki düzenlemelere tabidir. Bu konuda ayrık bir düzenleme söz konusu değildir. Bu uygulama batıdaki aydınlanma sürecinin doğru analiz edildiğini de göstermektedir. Aydınlanmanın ve laikliğin gereği olarak din ve vicdan özgürlüğünün sınırları dışına taşmadan kullanılabilmesi, kötüye kullanılmaması, sömürü konusu edilememesi, ancak yerel, bilinen ve anlaşılabilen dilin kullanılmasıyla olanaklıdır.

Tarihi durum ve mevcut yasal durum gözetildiğinde halen devlet memuru, kamu görevlisi statüsünde görev yerine getiren Diyanet İşleri Başkan ve görevlilerinin Anayasanın resmi dil hükmünden ve Türk harfleri hakkındaki yasadan ayrık tutulamayacakları gözetildiğinde, bu resmi kurum ve resmi görevlilerin de Türkçe ve Türk harflerini kullanmaları gerekmektedir.
Atatürk, tarihten de ilham alarak Türk halkının dinini doğru öğrenmesini istemiş ve bunu uygulamaya koymuştur. Konuya Avrupa’daki aydınlanma sürecini ve dinin kendi tarihimizdeki rolünü gözeterek hep “dil”  boyutuyla yaklaşmıştır.

Atatürk döneminde, Türkçe ibadetin üzerinde durulmuş, din ve inanç özgürlüğü yasaklanmamış, kısıtlanmamıştır. Bu devrimin bir sonucu olarak Türk halkı okuduğunu anlamaya, bilerek, anlayarak din ve vicdan özgürlüklerini kullanmaya başlamıştır. Bu durum asırlardır din sömürüsü ile geçinen, bu sömürüden başka bir beceri ve üretimleri olmayan gerici zümreyi oldukça rahatsız etmiştir. Kubilay olayını yaşatanların, “bilinen dil ile yani anlayarak ibadete karşı olan”, böylece dini sömüren, gericiliği bayrak yapanlar olduğu unutulmamalıdır.

Ziya Gökalp’ın şiirlerine bile konu olan Türkçe ezan konusu, elbette Türkçe ibadet içinde yani bilinen dilde ibadet içindeki bir konudur. Öte yandan Türkçe ezan, bilinen dilde ibadet alanında en çok sömürülen konu da olmuştur. Amaç bilinen dilde ibadeti etkin kılmak olmakla, atılacak adımlarda yeni bir sömürüye yol açılmaması, konuya da zarar verilmemesi özel bir önem taşımaktadır.

Cumhuriyet yüzüncü yılına yaklaşırken Anadolu aydınlanmasının en temel sorunlarından birisi hala din ve ibadet konularında Türkçenin egemen kılınmaması gelmektedir.

  • Batı dünyası aydınlanma konusunda en büyük adımı kendi ana dillerini dini inanç ve ibadet dahil, yaşamın her alanında kullanmakla atmıştır.

Yerel dille, resmi dille ibadeti savunmak, bu hakkın kısıtlanması değil, tersine, bu hak ve özgürlüğün etkin kullanılmasının savunulması demektir. Kuruluş esası dinsel konularda halkı bilgilendirmek ve aydınlatmak olan Diyanet İşleri Başkanlığı nerede ise her dilde ve dünyanın her yerinde yaşayan müslümanları gözeterek örneğin Samoa’da yaşayanlar için “Samoa’ca Kuran çevirisi” bile yaparken, niyeyse aynı duyarlılığı ve bu derece yoğun çalışmayı Türkiye’de yaşayanlar için göstermemektedir.

Özetlemek gerekirse;

Evrensel hukuk normları ve ulusal düzenlemeler dikkate alındığında inanç ve ibadetin her alanında yurttaşların bildikleri dili, Türkçeyi kullanmalarını savunmak, insan haklarının etkin kullanımının zorunlu bir gereğidir. Bunun aksini savunmak ise ne bir suç olarak düzenlenebilir ne de bir yaptırıma bağlanabilir.

F savcıları görevden alındı ama ??

“F savcıları görevden alındı” ama ??

HSYK 2. Dairesi, F tipi savcılar Zekeriya Öz, Celal Kara, Muammer Akkaş ve
Mehmet Yüzgeç
için soruşturma tamamlanana kadar görevlerinden uzaklaştırma kararı aldı.

F savcıları görevden alındı

Aydınlık / Ankara
http://www.aydinlikgazete.com/politika/f-savcilari-gorevden-alindi-h59761.html, 31.12.14

Zekeriya Öz, Celal Kara, Muammer Akkaş ve Mehmet Yüzgeç, HSYK 2. Daire tarafından
yılın son toplantısında görevlerinden uzaklaştırıldı.

HSYK 2. Dairesi Başkanı Mehmet Yılmaz, kararın gerekçesine ilişkin bir açıklama yaptı. Yılmaz, “Kararımız, savcıların yaptıkları görevleri nedeniyle değil, hukuken davranmaları gereken şekilde davranmamaları, soruşturmaları Ceza Muhakemesi Kanunu’nun kurallarına uygun ve tarafsız yürütemedikleri kanısına varıldığı için verildi.” dedi.

  1. Daire Başkanı Yılmaz, karara üyeler Mahmut Şen ve Mustafa Kemal Özçelik’in
    muhalif kaldığını açıkladı.

HAKLARINDA ŞİKAYET VAR

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) 3. Dairesi, haklarında şikayet bulunan ‘Cumhuriyet’ savcıları Zekeriya Öz, Muammer Akkaş, Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç hakkındaki inceleme kararının soruşturmaya dönüştürülmesine karar vermiş, söz konusu isimlerin soruşturma tamamlanana kadar görevden uzaklaştırılmasını talep etmişti.
HSYK 2. Dairesi, dört savcı hakkında soruşturma tamamlanana dek görevden uzaklaştırılmalarına karar verdi.

KESİN İHRAÇ YENİ YILA KALDI

17 ve 25 Aralık soruşturmasını yürüten Zekeriya Öz, Celal Kara, Muammer Akkaş ve
Mehmet Yüzgeç hakkında başlatılan disiplin soruşturmasında HSYK başmüfettişi Ömer Kara, “Kusurlu, uygunsuz hareket ve ilişkileriyle mesleğin şeref ve nüfuzuna ve saygınlığına zarar verdikleri” iddiasıyla rapor hazırlamıştı. Başmüfettiş Kara, Zekeriya Öz, Celal Kara ve
Mehmet Yüzgeç’e meslekten ihraç cezası verilmesini talep etmişti. Daire 5’e karşı 2 oyla
dört savcının soruşturma tamamlanıncaya dek açığa almasına karar verdi. 4 savcıya ilişkin disiplin kararları ve öbür soruşturma dosyalarına yeni yılda karar verilecek.
Rapordaki görüş doğrultusunda karar verilirse, savcılara ihraç kararı çıkabilecek.

DUBAİ TATİLİ

Başmüfettiş Kara’nın raporunda, Savcı Öz’ün Dubai tatilinin parasını işadamı Ali Ağaoğlu’nun ödemesi ve kanunsuz imar değişikliği talepleri yüzünden meslekten ihraç edilmesi istenmişti. Raporda, Öz’ün yılda 25-30 kez yurt dışına çıktığı, Dubai tatilinin masrafı olan 20259 Doların da işadamı Ali Ağaoğlu’na ödettirildiği ifade edilmişti.

ZEKERİYA ÖZ’ÜN TWİTTER MESAJLARI

AKP-Cemaat koalisyonu sırasında yaptığı hukuk katliamlarıyla ünlü savcılardan Zekeriya Öz, kararın açıklanmasından sonra twitter’dan şu mesajları paylaştı:

– Allahıma sonsuz şükür ve hamdolsun, yolsuzun-hırsızın yanında olmadığım,
şahsıma zarar gelecek diye hırsızlığa, kanunsuzluğa boyun eğmedim için…

– Milletin malını, canını korumak için verdiğim tüm emekler milletime helal olsun.
Hırsızlar, uğursuzlar ve uşaklarını da Allah’a havale ediyorum

– Milletimin hakkını hırsıza, yolsuza yedirmediğim için verdiğim mücadele sonucunda sürülmem ve görevden alınmam büyük bir şereftir.

– “Bir nar ağacı var bir de dar ağacı / Namerde nar düştü yiğide dar ağacı”
(Necip Fazıl Kısakürek)

Görevden alınan Savcı Muammer Akkaş ise karara itiraz edeceğini söyledi.

BEKLENEN BİR SONUÇTU

Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş, “Beklenen bir sonuçtu.
Bir yıl önce mitinglerde söylenen bir yıl sonra gerçekleşti.
” dedi.

HSYK 2’nci Dairesi’nin hakkında verdiği ‘görevden uzaklaştırma’ kararını telefonla arayan arkadaşlarından öğrendiğini belirten Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş,
adliye çıkışında açıklamada bulundu. Kararla ilgili fazla söylenecek bir şey olmadığını
ifade eden Akkaş, “Hayırlısı olsun, fazla söylenecek bir şey yok. Beklenen bir sonuçtu.
Bir yıl önce mitinglerde söylenen bir yıl sonra gerçekleşti. Ülkemize hayırlı olsun.
Tuzun koktuğu yer burası.” diye konuştu.

Kararın henüz kendisine tebliğ edilmediğini de söyleyen Akkaş,
adliye önündeki açıklamasının ardından aracıyla oradan ayrıldı.

Savcı Akkaş, 17-25 Aralık 2013 operasyonunun ardından elinden dosyası alınarak
Tekirdağ’da görevlendirilmişti.

============================================

Dostlar,

FG Cemaatı’nın çökertilmesi, pek çok açıdan ülkemizin yararınadır.

Ancak ilginç ve düşündürücü olan, bu “çökertme” operasyonunu sürdürenlerin
ülkemizi tümüyle ele geçirerek başkalaştırmak – şeriatçı / bölünmüş bir post-modern sömürge kılmak isteyen AKP iktidarının oluşudur.

AKP, bir yere dek (Ergenekon, Balyoz vb. kumpaslar) FG ile bağlaşık (müttefik) olarak
yol almış, kendince uygun bir zamanlama ile de FG Cemaatı’nı kamuoyu gözünde mahkum etme algı yönlendirmesi girişimlerinin ardından “Şah mat” diyerek (!?) FG’i ABD’den istemiştir.
Bu girişimlerin zamanlamasının 2015 Haziran genel seçimlerine dönük olduğu ve
“AÇILIM” ihaneti – rezaleti ile eşzamanlı (senkron) yürütüldüğü unutulmamalıdır.

ABD’nin o tarihe dek FG’i iade edip etmeyeceği ise siyaset satrancının ilerleyen atakları (hamleleri) ile görülebilecektir.

Ancak; AYDINLIK, Ulusal Kanal, İP ve Doğu Perinçek çevrelerinin bu gelişmeleri,
özellikle F tipi 4 savcının görevden geçici olarak alınmasını “YARGIDA CUMHURİYET ÇAĞI” vb. aşkın yargılarla değerlendirmelerini anlamak olanaklı değildir.

HSYK seçimleri öncesinde de bu çevreler, Yargıda Birlik kümesinin (grubunun) desteklenmesi çağrısını sürekli ve açık olarak yapmışlardır. “Yargıda Birlik” kümesi (grubu), AKP öncülüğünde F tipi savcı – yargıçlara karşı oluşturulan bir taktik seçim dayanışması (ittifakı) idi ve YARSAV takımı (ekibi) Sayın Ömer Faruk Eminağaoğlu ve ark. seçimde bir varlık gösteremedi..

HSYK böylelikle AKP yandaşı olarak yapılandırıldıktan sonra sıra Danıştay – Yargıtay operasyonuna geldi ve Dünyada örneği görülmemiş biçimde bir gecede atamayla edindiğimiz yüzlerce yüksek yargıcımız oldu! Rakam Danıştay’da 200’e yaklaşırken Yargıtay’da 500’ü aştı! Böylesi “muazzam sayıda” yüksek yargıç içeren yüksek mahkemelerden tutarlı – yaygın uzlaşı gerektiren içtihat kararları beklenebilir mi??

Bunlar da bir yana, Yüksek Yargı net olarak, HSYK eliyle AKP rotasına (haydi “güdümüne” demeyelim) sokulmuştur!

AKP’nin kendi kadrolarının yetersizliği yüzünden, biraz da FG’e karşı cepheyi genişletebilmek için doğallıkla – zorunlulukla Cumhuriyetçi – aydın kadrolardan da “yararlanılmıştır”. Bu zoraki koalisyon / daha açık deyimiyle muta nikahı,
kamuoyu gözünde vitrini de düzeltmeye katkı vermiştir. Üstelik, soruşturmanın sonucunun
ne olacağı henüz belirsizdir.

Tablo budur.. “YARGIDA CUMHURİYET ÇAĞI” vs. söz konusu değildir.
Olsa olsa “YARGIDA AKP VESAYET ÇAĞI” denebilir, denmelidir.

Cumhuriyetin kolunu – kanadını kırmayı kesin hedef bellemiş sabıkalı ve şaibeli bir
siyasal kadrodan taktik nedenlerle geçici bile olsa “YARGIDA CUMHURİYET ÇAĞI” parantezi (!) beklemek ya da kimi olup – bitenleri böylesine nitelemek, adı geçen
deneyimli siyasal kadroların düşmemesi gereken önemli bir tarihsel yanılgı olsa gerektir.

AKP’nin ilk fırsatta yedeğindeki bu bir bölüm Cumhuriyetçi (!?) savcı – yargıçları da
tasfiye edeceği muhakkaktır. Dolayısıyla İP – Ulusal Kanal – AYDINLIK – Doğu Perinçek ailesinin aşkın ve yersiz – yanlış değerlendirmesini paylaşmamız olanaksızdır.

F tipinin anılan aileye ve ülkemize ölçüsüz zararlar verdiği, yıllarca insanları haksız biçimde zindanlarda çürüttüğü, ölümlere neden olduğu … tartışmasızdır. Tüm bunlara karşın, o yakıcı travma psikolojisini de dikkate aldığımız halde “YARGIDA CUMHURİYET ÇAĞI” türünden çok çok abartılı, yanlış ve giderek tehlikeli yorumu paylaşamıyoruz..

AYM Başkanı Haşim Kılıç da bu gelişmeleri kaygıyla izlediğini belirtmektedir.
Gerçi kendisinin Cemaat’a yakınlığı dikkatten uzak tutulmamalıdır ancak değerlendirmeleri akılcı ve doğrudu. Kılıç, “Yargıda apaçık AKP Vesayeti” eleştirisi ve uyarısı yapmaktadır.

İran’da Şubat 1979 dinci darbesinin öncesinde sol, Şah’a karşı dincilerle taktik işbirliğine girmişti.. Dinci – şeriatçılar iktidarlarını pekiştirmeyi bile beklemeden hızla – aceleyle safralarından (solcu müttefiklerinden!) kurtulmak istemiş ve onları darağacına yollayarak yollarına devam etmişlerdi.. Üzerinden 35+ yıl geçti..

Siyaset bilimi “pozitif bilimler” ailesi dışındadır ve kesin yasaları – kuramları bol değildir, tersine kıttır. “İhtiyatlılık ilkesi” (precautionary principle) özellikle elden bırakılmamalıdır.

Bu bağlamda söz konusu aşırı iyimser (haydi hayalci demeyelim!) arkadaşlarımızın özeleştirileri / açıklamaları olursa sitemizde sevinerek paylaşırız..

2015’in bu ilk yazısında tüm ülkemize ve insanlığa barış – adalet ve gönenç dolu 1. sınıf bir demokrasi diliyoruz.

Büyük ATATÜRK‘ün önerdiği üzere, Aydınlanma çağının altın ilkesi Akıl ve bilim / BİLİMSEL AKILCILIK insanlığın biricik yol göstericisi olsun istiyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
01.01.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Yazının pdf formatı için lütfn tıklayınız :
F_Savcılari_gorevden_alındı_ama

HUKUK GÜVENCE Mİ SİLAH MI?


HUKUK GÜVENCE Mİ SİLAH MI?

Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU
YARSAV Kurucu Başkanı
Yargıçlar Sendikası Genel Başkanı

öfe

Dostlar,

Sn. Eminağaoğlu’nu bu gün dinleyemedik.
ADD Çankaya Şubemizde Sn. Prof. Ali Ercan ile 2’liKonferansımız vardı.

SEÇİM CİDDİ İŞTİR ŞAKAYA GEŞMEZ :
30 MART 2104 YEREL SEÇİ Mİ REFERANDM MU ??

Sevgi ve saygı ile.
15 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net